Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
145

Beşinci Nükteli İşâret

Umûr‑u gaybiyeye dair hadîslerin birkaç misâlini zikrederiz:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nakl‑i sahîh ile ve mütevâtir bir derecede bize vâsıl olmuş ki; minber üstünde, cemâat‑i sahâbe içinde fermân etmiş ki: اِبْن۪ي حَسَنٌ هٰذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللّٰهُ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظ۪يمَتَيْنِ
İşte kırk sene sonra İslâmın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret‑i Hasan (R.A.), Hazret‑i Muâviye (R.A.) ile musâlaha edip, cedd‑i emcedinin mu'cize‑i gaybiyesini tasdik etmiştir.
İkincisi: Nakl‑i sahîh ile Hazret‑i Ali’ye demiş: سَتُقَاتِلُ النَّاكِث۪ينَ وَالْقَاسِط۪ينَ وَالْمَارِق۪ينَ
Hem Vak'a‑i Cemel, hem Vak'a‑i Sıffîn, hem Vak'a‑i Havâric hâdiselerini haber vermiş.
Hem Hazret‑i Ali (R.A.) Hazret‑i Zübeyr ile seviştiği bir zaman dedi: Bu sana karşı muhârebe edecek, fakat haksızdır.”
Hem Ezvâc‑ı Tâhirâtına demiş: İçinizde birisi, mühim bir fitnenin başına geçecek ve etrafında çoklar katledilecek.” وَتَنْبَحُ عَلَيْهَا كِلَابُ الْحَوْئَبِ
146
İşte şu sahîh, kat'î hadîsler; otuz sene sonra Hazret‑i Ali’nin Hazret‑i Âişe ve Zübeyr ve Talha’ya karşı Vak'a‑i Cemel’de ve Muâviye’ye karşı Sıffîn’de ve Havâric’e karşı Harevra’da ve Nehrüvan’da muhârebesi, o ihbar‑ı gaybiyenin bir tasdik‑i fiilîsidir.
Hem Hazret‑i Ali’ye Senin sakalını senin başının kanıyla ıslattıracak bir adamı ihbar etmiş; Hazret‑i Ali o adamı tanırmış. O da Abdurrahman İbn‑i Mülcemü'l-Haricî’dir.
Hem Haricîlerin içinde Züssedye denilen bir adamı, garîb bir nişanla alâmet olarak haber vermiştir ki; Havâriclerin maktûlleri içinde o adam bulunmuş. Hazret‑i Ali, onu hakkâniyetine hüccet göstermiş. Hem mu'cize‑i Nebeviyeyi ilân etmiş.
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; Ümm‑ü Seleme’nin, daha diğerlerin rivâyet‑i sahîhi ile haber vermiş ki: Hazret‑i Hüseyin; Taff, yani Kerbelâ’da katledilecektir.” Elli sene sonra, aynı vak'a‑i ciğer-sûz vukû'a gelip, o ihbar‑ı gaybîyi tasdik etmiş.
Hem mükerreren ihbar etmiş ki: Benim Âl‑i Beyt’im, benden sonra يَلْقَوْنَ قَتْلًا وَتَشْر۪يدًا yani; katle ve belâya ve nefye ma'rûz kalacaklar.” Ve bir derece izâh etmiş, aynen öyle çıkmıştır.
Şu makamda bir mühim suâl vardır ki, denilir ki: Hazret‑i Ali, o derece hilâfete liyâkati olduğu ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karâbeti ve hàrikulâde cesâret ve ilmi ile beraber, neden hilâfette tekaddüm ettirilmedi ve neden onun hilâfeti zamanında İslâm çok keşmekeşe mazhar oldu?‥”
147
Elcevab: Âl‑i Beyt’ten bir kutb‑u a'zam demiş ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Ali’nin (R.A.) hilâfetini arzu etmiş, fakat gâibden ona bildirilmiş ki; murad‑ı İlâhî başkadır. O da, arzusunu bırakıp, murad‑ı İlâhîye tâbi olmuş. Murad‑ı İlâhînin hikmetlerinden birisi şu olmak gerektir ki:
Vefât‑ı Nebevî’den sonra, en ziyâde ittifak ve ittihâda gelmeye muhtaç olan sahâbeler; eğer Hazret‑i Ali başa geçseydi, Hazret‑i Ali’nin hilâfeti zamanında zuhûra gelen hâdisâtın şehâdetiyle ve Hazret‑i Ali’nin mümâşâtsız, pervâsız, zâhidâne, kahramanâne, müstağniyâne tavrı ve şöhretgîr‑i âlem şecâati itibariyle, çok zâtlarda ve kabilelerde rekabet damarını harekete getirip, tefrikaya sebeb olmak kaviyen muhtemeldi.
Hem Hazret‑i Ali’nin hilâfetinin teahhur etmesinin bir sırrı da şudur ki: Gayet muhtelif akvâmın birbirine karışmasıyla, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi, sonra inkişaf eden yetmişüç fırka efkârının esâslarını taşıyan o akvâm içinde, fitne‑engîz hâdisâtın zuhûru zamanında, Hazret‑i Ali gibi hàrikulâde bir cesâret ve ferâset sâhibi, Hâşimî ve Âl‑i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzım idi ki, dayanabilsin. Evet dayandı Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haber verdiği gibi: Ben Kur'ânın tenzîli için harbettim, sen de te'vili için harbedeceksin!”
Hem eğer Hazret‑i Ali olmasaydı, dünya saltanatı, mülûk‑u Emeviye’yi bütün bütün yoldan çıkarmak muhtemeldi. Hâlbuki karşılarında Hazret‑i Ali ve Âl‑i Beyt’i gördükleri için, onlara karşı muvâzeneye gelmek ve Ehl‑i İslâm nazarında mevkilerini muhâfaza etmek için ister istemez Emeviye Devleti reislerinin umumu, kendileri olmasa da, herhalde teşvik ve tasvîbleriyle etbâ'ları ve tarafdârları, bütün kuvvetleriyle hakàik‑ı İslâmiyeyi ve hakàik‑ı îmâniyeyi ve ahkâm‑ı Kur'âniye’yi muhâfazaya ve neşre çalıştılar. Yüzbinlerle müçtehidîn‑i muhakkìkîn ve muhaddisîn‑i kâmilîn ve evliyâlar ve asfiyâlar yetiştirdiler. Eğer karşılarında, Âl‑i Beyt’in gayet kuvvetli velâyet ve diyânet ve kemâlâtı olmasaydı, Abbâsîlerin ve Emevîlerin âhirlerindeki gibi, bütün bütün çığırdan çıkmak kaviyen muhtemeldi.
148
Eğer denilse: Neden hilâfet‑i İslâmiye Âl‑i Beyt-i Nebevî’de takarrur etmedi? Hâlbuki en ziyâde lâyık ve müstehak onlardı?”
Elcevab: Saltanat‑ı dünyeviye aldatıcıdır. Âl‑i Beyt ise, hakàik‑ı İslâmiyeyi ve ahkâm‑ı Kur'âniye’yi muhâfazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya Nebî gibi masûm olmalı, veyâhut Hulefâ‑i Râşidîn ve Ömer İbn‑i Abdülazîz-i Emevî ve Mehdi‑i Abbâsî gibi hàrikulâde bir zühd‑ü kalbi olmalı ki, aldanmasın. Hâlbuki, Mısır’da Âl‑i Beyt nâmına teşekkül eden Devlet‑i Fâtımiye Hilâfeti ve Afrika’da Muvahhidîn Hükûmeti ve İran’da Safevîler Devleti gösteriyor ki; saltanat‑ı dünyeviye, Âl‑i Beyt’e yaramaz; vazife‑i asliyesi olan hıfz‑ı dini ve Hizmet‑i İslâmiyeti onlara unutturur. Hâlbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir sûrette İslâmiyet’e ve Kur'ân’a hizmet etmişler.
İşte bak! Hazret‑i Hasan’ın neslinden gelen aktâblar, hususan Aktâb‑ı Erbaa ve bilhassa Gavs‑ı A'zam olan Şeyh Abdülkadir‑i Geylânî ve Hazret‑i Hüseyin’in neslinden gelen imâmlar, hususan Zeynelâbidîn ve Cafer‑i Sâdık ki, herbiri birer manevî mehdi hükmüne geçmiş; manevî zulmü ve zulümâtı dağıtıp, envâr‑ı Kur'âniye’yi ve hakàik‑ı îmâniyeyi neşretmişler. Cedd‑i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.
149
Eğer denilse: Mübârek İslâmiyet ve nurânî Asr‑ı Saâdet’in başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve vech‑i rahmeti nedir? Çünkü onlar, kahra lâyık değil idiler?”
Elcevab Nasıl ki, baharda dehşetli, yağmurlu bir fırtına; her tâife‑i nebâtâtın, tohumların, ağaçların isti'dâdlarını tahrîk eder, inkişaf ettirir, herbiri kendine mahsûs çiçek açar, fıtrî birer vazife başına geçer‥*
Öyle de; Sahâbe ve Tâbiîn’in başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı isti'dâdları tahrîk edip kamçıladı; İslâmiyet tehlikededir, yangın var!” diye her tâifeyi korkuttu, İslâmiyet’in hıfzına koşturdu. Herbiri, kendi isti'dâdına göre câmia‑i İslâmiyet’in kesretli ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, kemâl‑i ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadîslerin muhâfazasına, bir kısmı şerîatın muhâfazasına, bir kısmı hakàik‑ı îmâniyenin muhâfazasına, bir kısmı Kur'ânın muhâfazasına çalıştı ve hâkezâ herbir tâife bir hizmete girdi. Vezâif‑i İslâmiyette hummâlı bir sûrette sa'yettiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan Âlem‑i İslâmiyet’in aktârına, o fırtına ile tohumlar atıldı; yarı yeri gülistana çevirdi. Fakat, maatteessüf o güller ve gülistan içinde ehl‑i bid'a fırkalarının dikenleri dahi çıktı.
Güyâ dest‑i Kudret, celâl ile o asrı çalkaladı, şiddetle tahrîk edip çevirdi, ehl‑i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen bir kuvve‑i ani'l-merkeziye ile pek çok münevver müçtehidleri ve nurânî muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyâları, aktâbları Âlem‑i İslâmın aktârına uçurdu, hicret ettirdi. Şarktan garba kadar Ehl‑i İslâm’ı heyecana getirip, Kur'ânın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı Şimdi sadede geliyoruz.
150
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, umûr‑u gaybiyeden haber verdiği gibi doğru vukû'a gelen işler binlerdir, pek çoktur. Biz yalnız cüz'î birkaç misâline işâret edeceğiz:
İşte, başta Buhârî ve Müslim, sıhhatle meşhûr Kütüb‑ü Sitte-i Hadîsiye sâhibleri, beyân edeceğimiz haberlerin çoğunda müttefik ve o haberlerin çoğu ma'nen mütevâtir ve bir kısmı dahi, ehl‑i tahkîk onların sıhhatine ittifak etmesiyle, mütevâtir gibi kat'î denilebilir.
İşte nakl‑i sahîh-i kat'î ile ashâbına haber vermiş ki: Siz umum düşmanlarınıza galebe edeceksiniz; hem Feth‑i Mekke, hem Feth‑i Hayber, hem Feth‑i Şam, hem Feth‑i Irak, hem Feth‑i İran, hem Feth‑i Beytü'l-Makdis’e muvaffak olacaksınız. Hem o zamanın en büyük devletleri olan İran ve Rûm pâdişahlarının hazinelerini beyninizde taksim edeceksiniz!‥” Haber vermiş; hem tahminim böyle veya zannederim dememiş. Belki görür gibi kat'î ihbar etmiş, haber verdiği gibi çıkmış. Hâlbuki, haber verdiği vakit, hicrete mecbur olmuş. Sahâbeleri az, Medine etrafı ve bütün dünya düşmandı.
151
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile çok defa fermân etmiş: عَلَيْكُمْ بِس۪يرَةِ الَّذَيْنِ مِنْ بَعْد۪ي اَب۪ي بَكْرٍ وَعُمَرَ deyip, Ebû Bekir ve Ömer kendinden sonraya kalacaklar, hem halife olacaklar, hem mükemmel bir sûrette ve rızâ‑yı İlâhî ve marzî‑i Nebevî dâiresinde hareket edecekler Hem Ebû Bekir az kalacak; Ömer çok kalacak ve pek çok fütûhât yapacak.
Hem fermân etmiş ki: زُوِيَتْ لِيَ الْاَرْضُ فَاُر۪يتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَيَبْلُغُ مُلْكُ اُمَّت۪ي مَا زُوِيَ ل۪ي مِنْهَا deyip: Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiçbir ümmet, o kadar mülk zabtetmemiş.” Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile Gazâ‑i Bedir’den evvel fermân etmiş: هٰذَا مَصْرَعُ اَب۪ي جَهْلٍ ، هٰذَا مَصْرَعُ عُتْبَةَ ، هٰذَا مَصْرَعُ اُمَيَّةَ ، هٰذَا مَصْرَعُ فُلَانٍ وَفُلَانٍ deyip, müşrik‑i Kureyş’in reislerinin herbiri nerede katledileceğini göstermiş ve demiş: Ben kendi elimle Übeyy İbn‑i Halef’i öldüreceğim.” Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile bir ay uzak mesâfede, Şam etrafında, Mûte nâm mevkideki gazve‑i meşhûrede muhârebe eden sahâbelerini görür gibi fermân etmiş: اَخَذَ الرَّايَةَ زَيْدٌ فَاُص۪يبَ ، ثُمَّ اَخَذَهَا اِبْنُ رَوَاحَةَ فَاُص۪يبَ ، ثُمَّ اَخَذَهَا جَعْفَرُ فَاُص۪يبَ ، ثُمَّ اَخَذَهَا سَيْفٌ مِنْ سُيُوفِ اللّٰهِ deyip, birer birer hâdisâtı ashâbına haber vermiş. İki‑üç hafta sonra Ya'lâ İbn‑i Münebbih, meydân‑ı harpten geldi; daha söylemeden, Muhbir‑i Sâdık (A.S.M.) harbin tafsilâtını beyân etti. Ya'lâ kasem etti: Dediğin gibi aynen öyle oldu.”
152
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile fermân etmiş: اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْد۪ي ثَلَاثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًاوَاِنَّ هٰذَا الْاَمْرَ بَدَاَ نُبُوَّةً وَرَحْمَةً ثُمَّ يَكُونُ رَحْمَةً وَخِلَافَةً ثُمَّ يَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا ثُمَّ يَكُونُ عُتُوًّا وَجَبَرُوتًا deyip, Hazret‑i Hasan’ın altı ay hilâfetiyle; Çihâr‑ı Yâr-ı Güzîn’in (Hulefâ‑i Râşidîn’in) zaman‑ı hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan ceberût ve fesâd‑ı ümmet olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile fermân etmiş: يُقْتَلُ عُثْمَانُ وَهُوَ يَقْرَاُ الْمُصْحَفَوَاِنَّ اللّٰهَ عَسٰى اَنْ يُلْبِسَهُ قَم۪يصًا وَاِنَّهُمْ يُر۪يدُونَ خَلْعَهُ deyip, Hazret‑i Osman halife olacağını ve hal'i istenileceğini ve mazlum olarak Kur'ân okurken katledileceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
153
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile hacamat edip, mübârek kanını, Abdullâh İbn‑i Zübeyr teberrüken şerbet gibi içtiği zaman fermân etmiş: وَيْلٌ لِلنَّاسِ مِنْكَ وَوَيْلٌ لَكَ مِنَ النَّاسِdeyip, hàrika bir şecâatle ümmetin başına geçeceğini ve müdhiş hücumlara ma'rûz kalacaklarını ve insanlar onun yüzünden dehşetli hâdiselere giriftâr olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Abdullâh İbn‑i Zübeyr, Emevîler zamanında, hilâfeti Mekke’de ilân ederek kahramanâne çok müsâdeme etmiş; nihâyet Haccâc‑ı Zâlim büyük bir ordu ile üzerine hücum ederek şiddetli müsâdemeden sonra o kahraman‑ı àlîşân şehîd edilmiş.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile Emeviye Devleti’nin zuhûrunu ve onların pâdişahlarının çoğu zâlim olacağını ve içlerinde Yezid ve Velîd bulunacağını ve Hazret‑i Muâviye ümmetin başına geçeceğini, وَاِذَا مَلَكْتَ فَاَسْجِحْ fermânıyla, rıfk ve adâleti tavsiye etmiş. Ve Emeviye’den sonra, يَخْرُجُ وَلَدُ الْعَبَّاسِ بِالرَّايَاتِ السُّودِ وَيَمْلِكُونَ اَضْعَافَ مَا مَلَكُوا deyip, Devlet‑i Abbâsiye’nin zuhûrunu ve uzun müddet devam edeceğini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile fermân etmiş: وَيْلٌ لِلْعَرَبِ مِن شَرٍّ قَدِ اقْتَرَبَ deyip, Cengiz ve Hülâgu’nun dehşetli fitnelerini ve Arab Devlet‑i Abbâsiye’sini mahvedeceklerini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
154
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile Sa'd İbn‑i Ebî Vakkâs gayet ağır hasta iken ona fermân etmiş: لَعَلَّكَ تُخَلَّفُ حَتّٰى يَنْتَفِعَ بِكَ اَقْوَامٌ وَيَسْتَضِرَّ بِكَ اٰخَرُونَdeyip, ileride büyük bir kumandan olacağını, çok fütûhât yapacağını, çok milletler ve kavimler ondan menfaat görüp, yani İslâm olup ve çoklar zarar görecek, yani devletleri onun eliyle harâb olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış. Hazret‑i Sa'd, Ordu‑yu İslâm başına geçti. Devlet‑i İraniye’yi zîr ü zeber etti; çok kavimlerin dâire‑i İslâm’a ve hidayete girmelerine sebeb oldu.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile îmâna gelen Habeş Meliki olan Necâşî, hicretin yedinci senesinde vefât ettiği gün ashâbına haber vermiş, hattâ cenaze namazını kılmış. Bir hafta sonra cevab geldi ki, aynı günde vefât etmiş.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile Çihâr‑ı Yâr-ı Güzîn ile beraber Uhud veya Hirâ Dağı’nın başında iken dağ titredi, zelzelelendi. Dağa fermân etti ki: اُثْبُتْ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ نَبِيٌّ وَصِدّ۪يقٌ وَشَه۪يدٌ deyip, Hazret‑i Ömer ve Osman ve Ali’nin şehîd olacaklarını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Şimdi ey bedbaht, kalbsiz, bîçâre adam! Muhammed‑i Arabî akıllı bir adam idi diye o şems‑i hakikate karşı gözünü yuman bîçâre insan! Onbeş envâ'‑ı külliye-i mu'cizâtından bir tek nev'i olan umûr‑u gaybiyeden onbeş ve belki yüz kısmından bir kısmını işittin. Manevî tevâtür derecesinde kat'î bir kısmını duydun. Şu ihbar‑ı gayb kısmının yüzden birisini akıl gözüyle gören bir zâta Dâhî‑i A'zam denilir ki, ferâsetiyle istikbâli keşfediyor. Binâenaleyh, senin gibi haydi dehâ desek; yüz dâhî‑i a'zam derecesinde bir dehâ‑yı kudsiyeyi taşıyan bir adam, yanlış görür ? Yanlış haber vermeye tenezzül eder mi? Böyle yüz derece bir dehâ‑yı a'zam sâhibinin saâdet‑i dâreyne dair sözlerini dinlememek, elbette yüz derece dîvâneliğin alâmetidir.
155

Altıncı Nükteli İşâret

Nakl‑i sahîh-i kat'î ile Hazret‑i Fâtıma’ya (Radıyallahu Anhâ) fermân etmiş ki: اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْت۪ي لُحُوقًا ب۪ي deyip, Âl‑i Beyt’imden herkesten evvel vefât edip, bana iltihak edeceksin.” diye söylemiş. Altı ay sonra haber verdiği gibi aynen zuhûr etmiş.
Hem Ebû Zerr’e fermân etmiş: سَتُخْرَجُ مِنْ هُنَا وَتَع۪يشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ deyip, Medine’den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrâda vefât edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.
Hem Enes İbn‑i Mâlik’in halası olan Ümm‑ü Haram’ın hânesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip fermân etmiş: رَاَيْتُ اُمَّت۪ي يَغْزُونَ فِي الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَى الْاَسِرَّةِ Ümm‑ü Haram niyâz etmiş: Duâ ediniz, ben de onlarla beraber olayım.” Fermân etmiş: Beraber olacaksın.” Kırk sene sonra, zevci olan Ubâde İbn‑i Sâmit refâkatiyle Kıbrıs’ın fethine gitmiş; Kıbrıs’ta vefât edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhûr etmiş.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile fermân etmiş ki: يَخْرُجُ مِنْ ثَق۪يفَ كَذَّابٌ وَمُب۪يرٌ yani: Sakif kabilesinden biri da'vâ‑yı nübüvvet edecek ve biri, hunhar zâlim zuhûr edecek.” deyip, nübüvvet da'vâ eden meşhûr Muhtar’ı ve yüzbin adam öldüren Haccâc‑ı Zâlim’i haber vermiş.
156
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْط۪ينِيَّةُ فَنِعْمَ الْاَم۪يرُ اَم۪يرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا deyip, İstanbul’un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret‑i Sultan Mehmed Fâtih’in yüksek bir mertebe sâhibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhûr etmiş.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile fermân etmiş ki: اِنَّ الدّ۪ينَ لَوْ كَانَ مَنُوطًا بِالثُّرَيَّا لَنَالَهُ رِجَالٌ مِنْ اَبْنَاءِ فَارِسَ deyip, başta Ebû Hanîfe olarak İran’ın emsâlsiz bir sûrette yetiştirdiği ulemâ ve evliyâya işâret ediyor, haber veriyor.
Hem fermân etmiş ki: عَالِمُ قُرَيْشٍ يَمْلَاُ طِبَاقَ الْاَرْضِ عِلْمًا deyip, İmâm‑ı Şâfiî’ye işâret edip haber veriyor.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile fermân etmiş ki: سَتَفْتَرِقُ اُمَّت۪ي ثَلَاثًا وَسَبْع۪ينَ فِرْقَةً اَلنَّاجِيَةُ وَاحِدَةٌ مِنْهَا ق۪يلَ مَنْ هُمْ ؟ قَالَ مَا اَنَا عَلَيْهِ وَاَصْحَاب۪ي deyip ümmeti yetmişüç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka‑i nâciye-i kâmile, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat olduğunu haber veriyor.
Hem fermân etmiş ki: اَلْقَدَرِيَّةُ مَجُوسُ هٰذِهِ الْاُمَّةِ deyip, çok şûbelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye tâifesini haber vermiş. Hem, çok şûbelere inkısam eden Râfizîleri haber vermiş.
157
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile İmâm‑ı Ali’ye (R.A.) demiş: Sende, Hazret‑i İsâ (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi, ifrat‑ı muhabbet diğeri, ifrat‑ı adâvetle. Hazret‑i İsâ’ya Nasrânî, muhabbetinden, hadd‑i meşrûdan tecâvüz ile, hâşâ İbnullâh dediler. Yahudî, adâvetinden çok tecâvüz ettiler; nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da; bir kısım, hadd‑i meşrûdan tecâvüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir. لَهُمْ نَبْزٌ يُقَالُ لَهُمُ الرَّافِضِيَّةُ.” demiş. Bir kısmı, senin adâvetinden çok ileri gidecekler; onlar da, Havâric’dir ve Emevîlerin müfrit bir kısım tarafdârlarıdır ki, onlara Nâsibe denilir.”
Eğer denilse: Âl‑i Beyt’e muhabbeti, Kur'ân emrediyor. Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü ehl‑i muhabbet, bir derece ehl‑i sekirdir. Ne için Şîalar hususan Râfizîler, o muhabbetten istifade etmiyorlar; belki, işâret‑i Nebeviye ile o fart‑ı muhabbette mahkûmdurlar?
Elcevab: Muhabbet iki kısımdır.
Biri: Mânâ‑yı harfiyle, yani; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb‑ı Hak nâmına, Hazret‑i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl‑i Beyt’i sevmektir. Şu muhabbet, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetini ziyâdeleştirir. Cenâb‑ı Hakk’ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrûdur, ifratı zarar vermez, tecâvüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktiza etmez.
İkincisi: Mânâ‑yı ismiyle muhabbettir. Yani, bizzat onları sever. Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı düşünmeden, Hazret‑i Ali’nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret‑i Hasan ve Hüseyin’in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah’ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetine ve Cenâb‑ı Hakk’ın muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.
158
İşte, işâret‑i Nebeviye ile, Hazret‑i Ali hakkında ziyâde muhabbetlerinden, Hazret‑i Ebû Bekiri's-Sıddık ile Hazret‑i Ömer’den teberrî ettiklerinden hasârete düşmüşler. Ve o menfî muhabbet, sebeb‑i hasârettir.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile fermân etmiş ki: اِذَا مَشَوُا الْمُطَيْطَاءَ وَخَدَمَتْهُمْ بَنَاتُ فَارِسَ وَالرُّومِ ، رَدَّ اللّٰهُ بَأْسَهُمْ بَيْنَهُمْ وَسَلَّطَ شِرَارَهُمْ عَلٰى خِيَارِهِمْ deyip Ne vakit size Fars ve Rûm kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize girecek harbiniz dâhilî olacak şerîrleriniz başa geçip, hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar!” haber vermiş. Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile fermân etmiş ki: وَتُفْتَحُ خَيْبَرُ عَلٰى يَدَىْ عَلِيٍّ deyip, Hayber Kalesinin fethi, Ali’nin eliyle olacak.” Me'mûlün pek fevkınde, ikinci gün bir mu'cize‑i Nebeviye olarak, Hayber Kalesinin kapısını Hazret‑i Ali çekip kalkan gibi isti'mâl ederek, fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış; sekiz kuvvetli adam, o kapıyı yerden kaldıramamış. Bir rivâyette kırk adam kaldıramamış.
159
Hem fermân etmiş ki: لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّٰى تَقْتَتِلَ فِئَتَانِ دَعْوَاهُمَا وَاحِدَةٌdiye, Sıffîn’de Hazret‑i Ali ile Muâviye’nin harbini haber vermiş.
Hem fermân etmiş ki: اِنَّ عَمَّارًا تَقْتُلُهُ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ diye, Bâğî bir tâife, Ammâr’ı katledecek.” Sonra, Sıffîn harbinde katledildi. Hazret‑i Ali, onu Muâviye’nin tarafdârları bâğî olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muâviye te'vil etti. Amr İbnü'l‑Âs dedi: Bâğî yalnız onun kàtilleridir, umumumuz değiliz.”
Hem fermân etmiş ki: اِنَّ الْفِتَنَ لَا تَظْهَرُ مَا دَامَ عُمَرُ حَيًّا diye; Hazret‑i Ömer sağ kaldıkça, içinizde fitneler zuhûr etmez!” haber vermiş, öyle de olmuş.
Hem Süheyl İbn‑i Amr daha îmâna gelmeden esir olmuş. Hazret‑i Ömer, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a demiş ki: İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünkü o, fesâhatiyle küffar‑ı Kureyş’i harbimize teşvik ediyordu.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: وَعَسٰى اَنْ يَقُومَ مَقَامًا يَسُرُّكَ يَا عُمَرُ diye, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vefâtı hengâmında olan dehşet‑engîz ve sabır‑sûz hâdisede, Hazret‑i Ebû Bekiri's-Sıddık nasıl ki, Medine‑i Münevvere’de kemâl‑i metânetle herkese tesellî verip mühim bir hutbe ile sahâbeleri teskin etmiş aynen onun gibi şu Süheyl, o hengâmda, Mekke‑i Mükerreme’de, aynı Ebû Bekiri's‑Sıddık gibi Sahâbeye teskin ve tesellî verip, ma'lûm fesâhatiyle Ebû Bekiri's‑Sıddık’ın aynı hutbesinin meâlinde bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.
Hem Sürâka’ya fermân etmiş ki: كَيْفَ بِكَ اِذَا اُلْبِسْتَ سُوَارَىْ كِسْرٰىdiye; Kisrâ’nın iki bileziğini giyeceksin!” Hazret‑i Ömer zamanında Kisrâ mahvedildi zînetleri ve şâhâne bilezikleri geldi. Hazret‑i Ömer Sürâka’ya giydirdi. Dedi: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي سَلَبَهُمَا كِسْرٰى وَاَلْبَسَهُمَا سُرَاقَةَ ihbar‑ı Nebevî’yi tasdik ettirdi.
160
Hem fermân etmiş ki: اِذَا ذَهَبَ كِسْرٰى فَلَا كِسْرٰى بَعْدَهُ diye; Kisrâ‑yı Fars gittikten sonra, daha kisrâ çıkmayacak!” haber vermiş, hem öyle olmuş.
Hem Kisrâ elçisine demiş: Şimdi, Kisrâ’nın oğlu Şirviye Perviz, Kisrâ’yı öldürdü.” O elçi tahkîk etmiş, aynı vakitte öyle olmuş; o da İslâm olmuş. Bazı ehâdîste, o elçinin adı Firuz’dur.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile Hâtıb İbn‑i Beltea’nın, gizli Kureyş’e gönderdiği mektûbu haber vermiş. Hazret‑i Ali ile Mikdâd’ı göndermiş. Filân mevkide bir şahısta şöyle bir mektûb var; alınız, getiriniz!” Gittiler, aynı yerden aynı mektûbu getirdiler. Hâtıb’ı celbetti: Neden yaptın?” demiş. O da, özür beyân etmiş, özrünü kabûl etmiş.
Hem nakl‑i sahîh ile Uteybe İbn‑i Ebî Leheb hakkında fermân etmiş ki: يَأْكُلُهُ كَلْبُ اللّٰهِ diye, Uteybe’nin âkıbet‑i fecîasını haber vermiş. Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem bedduâsını, hem haberini tasdik etmiş.
Hem nakl‑i sahîh ile Feth‑i Mekke vaktinde, Hazret‑i Bilâl-i Habeşî, Kâbe damına çıkıp ezân okumuş. Rüesâ‑yı Kureyş’ten Ebû Süfyân, Attab İbn‑i Esid ve Hâris İbn‑i Hişam oturup konuştular. Attab dedi: Pederim Esid bahtiyar idi ki, bugünü görmedi.” Hâris dedi ki: Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulmadı ki, müezzin yapsın?” Hazret‑i Bilâl-i Habeşî’yi tezyif etti. Ebû Süfyân dedi: Ben korkarım, bir şey demeyeceğim; kimse olmasa da şu Batha’nın taşları O’na haber verecek, O bilecek.” Hakikaten bir parça sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Hâris şehâdet getirdiler, Müslüman oldular.
161
İşte ey bîçâre mülhid! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş’in iki muannid büyükleri, bir tek ihbar‑ı gaybî ile îmâna geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki; manevî tevâtürle, bu ihbar‑ı gaybî gibi binler mu'cizâtı işitiyorsun, yine kanâat‑ı tâmmen gelmiyor!‥ Her ne ise, sadede dönüyoruz.
Hem nakl‑i sahîh ile Gazve‑i Bedir’de, Hazret‑i Abbâs Sahâbelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye‑i necât istenilmiş. O da demiş: Param yok.” Hazret‑i Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: Zevcen Ümm‑ü Fadl yanında bu kadar parayı filân yere bırakmışsın.” Hazret‑i Abbâs tasdik edip, İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi.” O vakit kemâl‑i îmânı kazanıp İslâm olmuş.
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile muzır bir sâhir olan Lebid‑i Yahudî, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı rencîde etmek için acîb ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Ali’ye ve Sahâbelere fermân etmiş: Gidiniz, filân kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz!” Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Herbir ipi açıldıkça, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hìffet buluyordu.
162
Hem nakl‑i sahîh ile Ebû Hureyre ve Huzeyfe gibi mühim zâtlar bulunduğu bir hey'ette, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: ضِرْسُ اَحَدِكُمْ فِي النَّارِ اَعْظَمُ مِنْ اُحُدٍ diye, birinin irtidadıyla müdhiş âkıbetini haber vermiş. Ebû Hureyre dedi: O hey'etten, ben bir adamla ikimiz kaldık; ben korktum. Sonra öteki adam, Yemâme harbinde Müseylime tarafında bulunup, mürted olarak katledildi.” İhbar‑ı Nebevî’nin hakikati çıktı.
Hem nakl‑i sahîh ile Umeyr ve Safvan Müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukâbil, Peygamber’in (A.S.M.) katline karar verip; Umeyr ise, Peygamber’in (A.S.M.) katlini niyet ederek Medine’ye gelmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr’i gördü, yanına çağırdı. Dedi: Safvan ile mâceranız budur!” Elini Umeyr’in göğsüne koydu; Umeyr Evet dedi, Müslüman oldu.
Daha bunlar gibi pek çok sahîh ihbarât‑ı gaybiye vukû' bulmuş. Meşhûr Kütüb‑ü Sitte-i Sahîha-i Hadîsiye’de zikredilmiştir ve senedleriyle beyân edilmiştir. Bu risalede beyân edilen vâkıâtın ekseri, tevâtür‑ü manevî hükmünde kat'îdir, yakìnîdirler. Başta Buhârî ve Müslim ki, Kur'ân’dan sonra en sahîh kitab olduklarını, ehl‑i tahkîk kabûl etmiş. Ve sâir Sahîh‑i Tirmizî, Nesâî ve Ebû Dâvud ve Müsned‑i Hâkim ve Müsned‑i Ahmed İbn-i Hanbel ve Delâil‑i Beyhakî gibi kitaplarda an'anesiyle beyân edilmiştir.
Şimdi, ey mülhid‑i bî-hûş! Muhammed‑i Arabî (A.S.M.) akıllı bir adam idi.” deyip geçme. Çünkü şu umûr‑u gaybiyeye dair ihbarât‑ı sâdıka-i Ahmediye (A.S.M.) iki şıktan hàlî değil.
163
Ya diyeceksin ki: O Zât‑ı Kudsî’de öyle keskin bir nazar ve geniş bir dehâ var ki; mâzi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf‑ı âlemi ve şark ve garbı temâşâ eder bir gözü ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehâsı vardır. Bu hâl ise, beşerde olamaz; eğer olsa, Hàlık‑ı âlem tarafından verilmiş bir hàrika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek başıyla bir mu'cize‑i a'zamdır.
Veyâhut inanacaksın ki: O Zât‑ı Mübârek, öyle bir Zât’ın memuru ve şâkirdidir ki, herşey O’nun nazarında ve tasarrufundadır. Ve bütün envâ'‑ı kâinât ve bütün zamanlar O’nun taht‑ı emrindedir. Defter‑i kebîrinde herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir.
Demek Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad‑ı Ezelî’sinden ders alır, öyle ders verir
Hem nakl‑i sahîh ile Hazret‑i Hâlid’i harb için Düvmetü'l‑Cendel reisi olan Ükeydir’e gönderdiği vakit fermân etmiş ki: اِنَّكَ تَجِدُهُ يَص۪يدُ الْبَقَرَ diye, bakar‑ı vahşî avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş. Hazret‑i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş; esir etmiş, getirmiş.
Hem nakl‑i sahîh ile Kureyş, Benî‑Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâbe’nin sakfına astıkları sahife hakkında fermân etmiş ki: Kurtlar yazılarınızı yemiş, yalnız sahifedeki Esmâ‑i İlâhiye’ye ilişmemişler!” haber vermiş. Sonra sahifeye bakmışlar, aynen öyle olmuş.
Hem nakl‑i sahîh ile Beytü'l‑Makdis’in fethinde büyük bir tâun çıkacak…” fermân etmişti. Hazret‑i Ömer zamanında Beytü'l‑Makdis fetholundu. Ve öyle bir tâun çıktı ki, üç günde yetmiş bin vefiyât oldu.
164
Hem nakl‑i sahîh ile o zamanda vücûdu olmayan Basra ve Bağdat’ın vücûda geleceklerini ve Bağdat’a dünya hazinelerinin gireceğini ve Türkler ve Bahr‑i Hazar etrafındaki milletler ile Arablar muhârebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyet’e girecek; Arablara, Arablar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki: يُوشِكُ اَنْ يَكْثُرَ ف۪يكُمُ الْعَجَمُ يَأْكُلُونَ فَيْئَكُمْ وَيَضْرِبُونَ رِقَابَكُمْ
Hem fermân etmiş ki: هَلَاكُ اُمَّت۪ي عَلٰى يَدِ اُغَيْلِمَةٍ مِنْ قُرَيْشٍdiye, Emeviye’nin, Yezid ve Velîd gibi şerîr reislerinin fesâdını haber vermiş.
Hem Yemâme gibi bir kısım yerlerde, irtidat vukû' bulacağını haber vermiş.
Hem Gazve‑i Meşhûre-i Hendek’te fermân etmiş ki: اِنَّ قُرَيْشًا وَالْاَحْزَابَ لَا يَغْزُون۪ي اَبَدًا وَاَنَا اَغْزُوهُمْ diye, Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim!” haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış.
Hem nakl‑i sahîh ile vefâtından bir‑iki ay evvel fermân etmiş ki: اِنَّ عَبْدًا خُيِّرَ فَاخْتَارَ مَا عِنْدَ اللّٰهِ diye, vefâtını haber vermiş.
165
Hem Zeyd İbn‑i Suvahân hakkında fermân etmiş ki: يَسْبِقُ عُضْوٌ مِنْهُ اِلَى الْجَنَّةِ Zeyd’den evvel, bir uzvu şehîd edileceğini haber vermiş. Bir zaman sonra, Nihâvend harbinde bir eli kesilmiş. Demek en evvel o el şehîd olup, ma'nen Cennet’e gitmiş.
İşte bütün bahsettiğimiz umûr‑u gaybiye, on kısım envâ'‑ı mu'cizâtından bir tek nev'idir. O nev'in on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi, bu kısımla beraber i'câz‑ı Kur'ân’a dair Yirmibeşinci Söz’de, gayet geniş ihbar‑ı gayb nev'inin, dört nev'ini icmâlen beyân etmişiz. İşte buradaki nev'i ile beraber, Kur'ânın lisânıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nev'i beraber düşün.
Gör ki; ne kadar kat'î, şüphesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir bürhân‑ı risalettir ki; bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan, elbette îmân edecek ki: Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hàlık‑ı Külli Şey ve Allâmü'l‑Guyûb olan bir Zât‑ı Zülcelâl’in resûlüdür ve O’ndan haber alıyor

Yedinci Nükteli İşâret

Mu'cizât‑ı Nebeviyenin bereket‑i taam hususunda olan kısmından, birkaç kat'î ve ma'nen mütevâtir misâline işâret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri münâsibdir.

Mukaddime

Şu gelecek bereketli mu'cizât misâlleri, herbiri, müteaddid tarîkle, hattâ bazıları onaltı tarîkle sahîh bir sûrette nakledilmiş. Ekserîsi, bir cemâat‑i kesîre huzurunda vukû' bulmuş; o cemâat içinde mu'teber ve sâdık insanlar onlardan bahsedip nakletmişler. Meselâ: Sâ' denilen dört avuç taamdan yetmiş adam yemişler, tok olmuşlar naklediyor. O yetmiş adam, onun sözünü işitiyor, tekzîb etmiyor. Demek sükût ile tasdik ediyorlar.
166
Hâlbuki, o asr‑ı sıdk ve hakikatte ve o hak‑perest ve ciddi ve doğru adam olan Sahâbeler, zerre mikdar yalanı görse, red ve tekzîb ederler. Hâlbuki bahsedeceğimiz vâkıaları çoklar rivâyet etmiş ve ötekiler de sükût ile tasdik etmişler. Demek, herbir hâdise ma'nen mütevâtir gibi kat'îdir.
Hem Sahâbeler, Kur'ânın ve âyetlerin hıfzından sonra en ziyâde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ef'âl ve akvâlinin muhâfazasına, bâhusus ahkâma ve mu'cizâta dair ahvâline bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve sıhhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, tarih ve siyer şehâdet ediyor. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait en küçük bir hareketi, bir sîreti, bir hâli ihmal etmemişler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb‑ü ehâdîsiye şehâdet ediyor.
Hem Asr‑ı Saâdet’te, mu'cizâtı ve medâr‑ı ahkâm ehâdîsi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abâdile‑i Seb'a, kitabetle kaydettiler. Hususan Tercümânü'l‑Kur'ân olan Abdullâh İbn‑i Abbâs ve Abdullâh İbn‑i Amr İbni'l-Âs, bâhusus otuz‑kırk sene sonra, Tâbiîn’in binler muhakkìkleri, ehâdîsi ve mu'cizâtı yazı ile kaydettiler.
Daha ondan sonra, başta dört imâm‑ı müçtehid ve binler muhakkìk muhaddisler naklettiler; yazı ile muhâfaza ettiler.
Daha hicretten ikiyüz sene sonra başta Buhârî, Müslim, Kütüb‑ü Sitte-i makbûle vazife‑i hıfzı omuzlarına aldılar. İbn‑i Cevzî gibi şiddetli binler münekkıdler çıkıp, bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdânların karıştırdıkları mevzu' ehâdîsi tefrik ettiler, gösterdiler.
167
Sonra ehl‑i keşfin tasdikiyle; yetmiş defa Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip, yakaza hâlinde O’nun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin‑i Süyûtî gibi allâmeler ve muhakkìkler, ehâdîs‑i sahîhanın elmaslarını, sâir sözlerden ve mevzuâttan tefrik ettiler.
İşte bahsedeceğimiz hâdiseler, mu'cizeler, böyle elden ele kuvvetli, emin, müteaddid ve çok, belki hadsiz ellerden sağlam olarak bize gelmiş. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
İşte buna binâen; Bu zamana kadar uzun mesâfeden gelen, şu zamandan o zamana kadar bu hâdiseleri nasıl bileceğiz ki, karışmamış ve sâfîdir?” hâtıra gelmemelidir.
Berekete dair mu'cizât‑ı kat'iyyenin;

Birinci Misâli

Başta Buhârî ve Müslim, Kütüb‑ü Sitte-i Sahîha müttefikan haber veriyorlar ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Hazret‑i Zeyneb ile tezevvücü velîmesinde, Hazret‑i Enes’in vâlidesi Ümm‑ü Süleym, bir‑iki avuç hurmayı yağ ile kavurarak bir kaba koyup Hazret‑i Enes’le Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a gönderdi. Enes’e fermân etti ki: Filân, filânı çağır. Hem, kime tesâdüf etsen dâvet et!” Enes de kime rast geldiyse çağırdı. Üçyüz kadar sahâbe gelip, suffa ve hücre‑i saâdeti doldurdular. Fermân etti: تَحَلَّقُوا عَشَرَةً عَشَرَةًYani, Onar‑onar halka olunuz!” Sonra mübârek elini o az taam üzerine koydu, duâ etti, Buyurun!” dedi. Bütün o üçyüz adam yediler, tok olup kalktılar. Enes’e fermân etmiş: Kaldır!” Enes demiş ki: Bilmedim, taam kabını koyduğum vakit mi taam çoktu, yoksa kaldırdığım vakit mi çoktu, farkedemedim.”
168

İkinci Misâl

Mihmandâr‑ı Nebevî Ebû Eyyûbi'l‑Ensârî hânesine teşrîf‑i Nebevî hengâmında Ebû Eyyûb der ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Ebû Bekir‑i Sıddık’a kâfî gelecek iki kişilik yemek yaptım. Ona fermân etti: اُدْعُ ثَلَاث۪ينَ مِنْ اَشْرَافِ الْاَنْصَارِOtuz adam geldiler, yediler. Sonra fermân etti: اُدْعُ سِتّ۪ينَ Altmış daha dâvet ettim; geldiler, yediler. Sonra fermân etti: اُدْعُ سَبْع۪ينَ Yetmiş daha dâvet ettim; geldiler, yediler. Kablarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mu'cize karşısında İslâmiyet’e girip, bîat ettiler. O iki kişilik taamdan yüzseksen adam yediler.

Üçüncü Misâl

Hazret‑i Ömer İbni'l-Hattâb ve Ebû Hureyre ve Seleme İbni'l‑Ekva' ve Ebû Amrat el‑Ensârî gibi, müteaddid tarîklerle diyorlar ki: Bir gazvede ordu kaldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a müracaat ettiler. Fermân etti ki: Heybelerinizde kalan bakiye‑i erzâkı toplayınız!” Herkes azar birer parça hurma getirdi. En çok getiren dört avuç getirebildi. Bir kilime koydular. Seleme der ki: Mecmûunu ben tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak vardı.” Sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bereketle duâ edip, fermân etti: Herkes kabını getirsin!” Koşuştular, geldiler. O ordu içinde hiçbir kab kalmadı, hepsini doldurdular. Hem fazla kaldı. Sahâbeden bir râvi demiş: O bereketin gidişatından anladım; eğer ehl‑i arz gelseydi, onlara dahi kâfî gelecekti…”
169

Dördüncü Misâl

Başta Buhârî ve Müslim, kütüb‑ü sahîha beyân ediyorlar ki: Abdurrahman İbn‑i Ebî Bekir-i Sıddık der: Biz yüzotuz sahâbe, bir seferde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Dört avuç mikdarı olan bir sâ' ekmek için, hamur yapıldı. Bir keçi dahi kesildi, pişirildi. Yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı. Kasem ederim, o kebaptan yüzotuz sahâbeden herbirisine bir parça kesti, verdi. Sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, pişmiş eti iki kâseye koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik, fazla kaldı; ben fazlasını deveye yükledim.”

Beşinci Misâl

Kütüb‑ü sahîha kat'iyyetle beyân ediyorlar ki: Gazve‑i Garrâ-i Ahzâb’da, meşhûr yevmü'l‑Hendek’te, Hazret‑i Câbirü'l-Ensârî kasem ile ilân ediyor. O günde, dört avuç olan bir sâ' arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece kaldı. Hazret‑i Câbir der ki: O gün yemek, hânemde pişirildi; bütün bin adam o sâ'dan, o oğlaktan yediler, gittiler; daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübârek ağzının suyunu koyup, bereketle duâ etmişti.”
İşte şu mu'cize‑i bereketi, bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret‑i Câbir kasemle ilân ediyor. Demek şu hâdise, bin adam rivâyet etmiş gibi kat'î denilebilir.

Altıncı Misâl

Nakl‑i sahîh-i kat'î ile hàdim‑i Nebevî Hazret‑i Enes’in amucası meşhûr Ebû Talha der ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yetmiş‑seksen adamı, Enes’in koltuğu altında getirdiği az arpa ekmeğinden tok oluncaya kadar yedirdi. O az ekmekleri parça parça ediniz!” emretti ve bereketle duâ etti. Menzil dar olduğundan, onar‑onar gelip yediler, tok olarak gittiler.

Yedinci Misâl

Nakl‑i sahîh-i kat'î ile Şifâ‑i Şerîf ve Müslim gibi kütüb‑ü sahîha beyân ederler ki: Hazret‑i Câbirü'l-Ensârî diyor: Bir zât, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan iyâli için taam istedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yarım yük arpa verdi. Çok zaman o adam iyâli ile ve misâfirleriyle o arpadan yediler. Bakıyorlar, bitmiyor. Noksaniyetini anlamak için ölçtüler. Sonra bereket dahi kalktı, noksan olmağa başladı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldi; vak'ayı beyân etti. Ona cevaben fermân etti: لَوْ لَمْ تَكِلْهُ لَاَكَلْتُمْ مِنْهُ وَلَقَامَ بِكُمْ Yani: Eğer kile ile tecrübe etmeseydiniz, hayatınızca size yeterdi.”
170

Sekizinci Misâl

Tirmizî ve Nesâî ve Beyhakî ve Şifâ‑i Şerîf gibi kütüb‑ü sahîha beyân ediyorlar ki: Hazret‑i Semure İbn-i Cündüb der: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir kâse et geldi. Sabahtan akşama kadar, fevc fevc adamlar geldiler, yediler.”
İşte, mukaddimede beyân ettiğimiz sırra binâen, şu vâkıa‑i bereket, yalnız Semure’nin rivâyeti değil, belki Semure, o yemeği yiyen cemâatlerin mümessili gibi, onların nâmına ve tasdiklerine binâen ilân ediyor.

Dokuzuncu Misâl

Şifâ‑i Şerîf sâhibi ve meşhûr İbn‑i Ebî Şeybe ve Taberânî gibi mevsûk ve sahîh muhakkìkler rivâyetiyle, Hazret‑i Ebû Hureyre der: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana emretti: Mescid‑i Şerîf’in suffasını mesken ittihàz eden yüzden ziyâde fukara‑yı muhâcirîni dâvet et!” Ben dahi onları aradım, topladım. Umumumuza bir tabla taam konuldu. Biz, istediğimiz kadar yedik, kalktık. O kâse konulduğu vakit nasıl idi, yine öyle dolu kaldı; yalnız parmakların izi taamda görünüyordu.
İşte Hazret‑i Ebû Hureyre, umum kâmilîn‑i Ehl-i Suffa tasdikine istinâden, onlar nâmına haber verir. Demek, ma'nen umum Ehl‑i Suffa rivâyet etmiş gibi kat'îdir. Hem hiç mümkün müdür ki; o haber hak ve doğru olmasa, o sâdık ve kâmil zâtlar sükût edip, tekzîb etmesinler.
171

Onuncu Misâl

Nakl‑i sahîh-i kat'î ile Hazret‑i İmâm-ı Ali der: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Benî‑Abdilmuttalib'i cem'etti. Onlar kırk adam idiler. Onlardan bazıları bir deve yavrusunu yerdi ve dört kıyye süt içerdi. Hâlbuki, umum onlara, bir avuç kadar bir yemek yaptı; umum yiyip tok oldular. Yemek eskisi gibi kaldı. Sonra, üç‑dört adama ancak kâfî gelir ağaçtan bir kab içinde süt getirdi. Umumen içtiler, doydular. İçilmemiş gibi bâkî kaldı.”
İşte, Hazret‑i Ali’nin şecâati ve sadâkati kat'iyyetinde bir mu'cize‑i bereket!

Onbirinci Misâl

Nakl‑i sahîh ile Hazret‑i Ali ve Fâtımatü'z‑Zehrâ velîmesinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Bilâl‑i Habeşî’ye emretti: Dört‑beş avuç un ekmek yapılsın ve bir deve yavrusu kesilsin.” Hazret‑i Bilâl der: Ben taamı getirdim, mübârek elini üstüne vurdu; sonra tâife tâife sahâbeler geldiler, yediler, gittiler. O yemekten bâkî kalan mikdara yine bereketle duâ etti; bütün Ezvâc‑ı Tâhirâta, herbirine birer kâse gönderildi. Emretti ki: Hem yesinler, hem yanlarına gelenlere yedirsinler.”
Evet, böyle mübârek bir izdivâcda, elbette böyle bir bereket lâzımdır. Ve vukû'u kat'îdir!‥

Onikinci Misâl

Hazret‑i İmâm-ı Cafer-i Sâdık, pederleri İmâm‑ı Muhammedü'l-Bâkır’dan, o da pederi İmâm‑ı Zeynelâbidîn’den, o dahi İmâm‑ı Ali’den nakleder ki: Fâtımatü'z‑Zehrâ, yalnız ikisine kâfî gelecek bir yemek pişirdi. Sonra, Ali’yi gönderdi; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin, beraber yesinler. Teşrîf etti ve emretti ki; o yemekten herbir ezvâcına birer kâse gönderildi. Sonra kendine, hem Ali’ye, hem Fâtıma ve evlâdlarına birer kâse ayrıldıktan sonra, Hazret‑i Fâtıma der: Tenceremizi kaldırdık, daha dolu olup, taşıyordu. Meşîet‑i İlâhiye ile, hayli zaman o yemekten yedik.”
172
Acaba, niçin bu nurânî, yüksek silsile‑i rivâyetten gelen şu mu'cize‑i berekete, gözün ile görmüş gibi inanmıyorsun? Evet, buna karşı şeytan dahi bahâne bulamaz.

Onüçüncü Misâl

Ebû Dâvud ve Ahmed İbn‑i Hanbel ve İmâm‑ı Beyhakî gibi sadûk imâmlar, Dükeynü'l‑Ahmes İbn-i Saidi'l-Müzeyn’den, hem altı kardeş ile beraber sohbete müşerref ve sahâbelerden olan Nu'man İbn‑i Mukarrini'l-Ahmesiyyi'l-Müzeyn’den, hem Cerîr’den naklederek, müteaddid tarîklerle Hazret‑i Ömer İbni'l-Hattâb’dan naklediyorlar ki:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Ömer’e emretti: Ahmesî kabilesinden gelen dörtyüz atlıya, yolculuk için zâd ü zahîre ver!” Hazret‑i Ömer dedi: Resûlallâh! Mevcûd zahîre, birkaç sâ'dır. Kümesi, oturmuş bir deve yavrusu kadardır.” Fermân etti: Git ver!” O da gitti, yarım yük hurmadan, dörtyüz süvariye kifâyet derecesinde zâd ü zahîre verdi. Ve dedi: Hiç noksan olmamış gibi eski hâlinde kaldı.”
İşte şu mu'cize‑i bereket, dörtyüz adamla ve bâhusus Hazret‑i Ömer ile münâsebetdâr bir sûrette vukû'a gelmiştir. Rivâyetlerin arkasında bunlar var. Bunların sükûtu, tasdiktir. İki‑üç haber‑i vâhid deyip, geçme! Böyle hâdiseler haber‑i vâhid dahi olsa, tevâtür‑ü manevî hükmünde kanâat verir.

Ondördüncü Misâl

Başta Buhârî ve Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki: Hazret‑i Câbir’in pederi vefât eder; borcu çok, ziyâde medyûn. Borç sâhibleri de Yahudîler. Câbir, pederinin asıl malını guremâya verdi, kabûl etmediler. Hâlbuki bağındaki meyveleri, kaç senede deynine kâfî gelmeyecek. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: Bağın meyvelerini koparınız, harman ediniz!” Öyle yaptılar. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, harman içinde gezdi, duâ etti.
173
Sonra Câbir, harmandan pederinin bütün guremâsının borçlarını verdikten sonra, yine bir senede bağdan gelen mahsulât kadar harmanda kaldı. Bir rivâyette, bütün guremâya verdiği kadar kaldı. O hâdiseden borç sâhibleri olan Yahudîler, çok taaccüb edip hayrette kaldılar.
İşte şu mu'cize‑i bâhire-i bereket, yalnız Hazret‑i Câbir gibi birkaç râvilerin haberi değil, belki manevî tevâtür hükmünde, o hâdise ile münâsebetdâr, hadd‑i tevâtür derecesinde çok adamları temsîl ederek rivâyet etmişler.

Onbeşinci Misâl

Başta Tirmizî ve İmâm‑ı Beyhakî gibi muhakkìkler, Hazret‑i Ebû Hureyre’den nakl‑i sahîh ile beraber haber veriyorlar ki: Ebû Hureyre demiş ki: Bir gazvede başka bir rivâyette Gazve‑i Tebük’te ordu kaldı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: هَلْ مِن شَيْءٍ Bir şey var ?” diye emretti. Ben dedim: Heybede bir parça hurma var.” (Bir rivâyette, onbeş tane imiş.) Dedi: Getir!” Getirdim. Mübârek elini soktu, bir kabza çıkardı, bir kaba bıraktı; bereketle duâ buyurdular. Sonra onar‑onar askeri çağırdı, umumen yediler. Sonra fermân etti: خُذْ مَا جِئْتَ بِهِ وَاقْبِضْ عَلَيْهِ وَلَا تَكُبَّهُ Ben aldım, elimi o heybeye soktum. Evvel getirdiğim kadar elime geçti.
Sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayatında, Ebû Bekir ve Ömer ve Osman hayatında, o hurmalardan yedim. (Başka bir tarîkte rivâyet edilmiş ki, o hurmalardan kaç yük, fîsebîlillâh sarfettim. Sonra Hazret‑i Osman’ın katlinde, o hurma kabı ile nehb ve gârât edildi, gitti.)
İşte, Hoca‑i Kâinât olan Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kudsî medresesi ve tekyesi olan Suffa’nın demirbaş bir mühim talebesi ve mürîdi ve kuvve‑i hâfızanın ziyâdesi için duâ‑yı Nebeviyeye mazhar olan Hazret‑i Ebû Hureyre, Gazve‑i Tebük gibi bir mecma'‑ı nâsta vukû'unu haber verdiği şu mu'cize‑i bereket; ma'nen bir ordu sözü kadar kat'î ve kuvvetli olmak gerektir
174

Onaltıncı Misâl

Başta Buhârî, kütüb‑ü sahîha nakl‑i kat'î ile beyân ediyorlar ki: Hazret‑i Ebû Hureyre olmuş, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın arkasından gidip, menzil‑i saâdete gitmişler. Bakarlar ki, bir kadeh süt, oraya hediye getirilmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: Ehl‑i Suffa’yı çağır!” Ben kalbimden dedim ki: Bu sütün bütününü ben içebilirim, ben daha ziyâde muhtacım.” Fakat emr‑i Nebevî için, onları topladım, getirdim. Yüzü mütecâviz idiler. Fermân etti: Onlara içir!” Ben de, o kadehteki sütü birer birer verdim. Herbirisi doyuncaya kadar içer, diğerine veririm. Böyle birer birer içirerek bütün ehl‑i Suffa o sâfî sütten içtiler.
Sonra fermân etti ki: بَق۪يتُ اَنَا وَاَنْتَ فَاشْرَبْ Ben içtim. İçtikçe, İç!” fermân eder; ben dedim: Seni hak ile irsâl eden Zât‑ı Zülcelâl’e kasem ederim, yer kalmadı ki içeyim.” Sonra kendisi aldı, Bismillâh deyip hamdederek bakiyesini içti. Yüzbin âfiyet olsun.
İşte şu sâfî, hàlis süt gibi latîf, şüphesiz mu'cize‑i bâhire-i bereket, beşyüzbin hadîsi hıfzına alan Hazret‑i Buhârî başta olarak, Kütüb‑ü Sitte-i Sahîha ile nakilleri, gözle görmek kadar kat'î olmakla beraber; Medrese‑i Kudsiye-i Ahmediye (A.S.M.) olan Suffa’nın nâmdâr, sâdık, hâfız bir şâkirdi olan Ebû Hureyre’nin, umum Ehl‑i Suffa’yı ma'nen işhâd ederek, âdeta umumunu temsîl edip şu ihbarı, tevâtür derecesinde kat'î telâkki etmeyenin, ya kalbi bozuk veya aklı yok.
175
Acaba, Hazret‑i Ebû Hureyre gibi sâdık ve bütün hayatını hadîse ve dine vakfeden; وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsini işiten ve nakleden; hiç mümkün müdür ki, hıfzındaki ehâdîs‑i Nebeviyenin kıymetini ve sıhhatini şübheye düşürüp, Ehl‑i Suffa’nın tekzîbine hedef edecek muhâlif bir söz ve asılsız bir vak'a söylesin? Hâşâ!‥
Yâ Rab! Şu Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bereketi hürmetine, bize ihsân ettiğin maddî ve manevî rızkımıza bereket ihsân et!‥

Bir Nükte‑i Mühimme

Ma'lûmdur ki; zaîf şeyler ictimâ' ettikçe kuvvetleşir. İncecik ipler topak yapılsa, kuvvetli halat olur. Kuvvetli halatlar topak yapılsa, kimse koparamaz. İşte onbeş envâ'‑ı mu'cizâttan yalnız bereket kısmındaki mu'cizâtı ve o kısmın onbeş kısmından ancak bir kısmını, onbeş misâl ile gösterdik. Herbir misâl, tek başıyla, Nübüvveti isbât eder bir derecede kuvvetli idi. Farz‑ı muhâl olarak, bunların bir kısmını kuvvetsiz saysak da yine kuvvetsiz diyemeyiz. Çünkü kavî ile ittifak eden kavîleşir.
Hem şu onbeş misâlin ictimâ'ı; kat'î şüphesiz bir tevâtür‑ü manevî ile, kuvvetli bir mu'cize‑i kübrâyı gösterir. Şimdi, şu mecmûdaki mu'cize‑i kübrâ, bereket mu'cizelerinden zikredilmemiş olan ondört kısm‑ı âhere mezcedilse; kuvvetli halatları topak yapmak gibi, koparılması mümkün olmayan bir mu'cize‑i ekber, içinde görünür.
176
Sonra şu mu'cize‑i ekberi, sâir ondört nev'i mu'cizâtın mecmûuna ilâve et, gör ki: Ne derece kuvvetli, sarsılmaz, kat'î bir bürhân‑ı nübüvvet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) gösterir. İşte nübüvvet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) direği, şu mecmûdan teşekkül eden dağ gibi kuvvetli bir direktir. Şimdi, cüz'iyâtta ve misâllerde, sû‑i fehimden gelen şübhelerle, o metîn sakf‑ı muallâyı sebatsız ve kàbil‑i sukùt görmek, ne derece akılsızlık olduğunu anladın.
Evet, berekete dair o mu'cizeler gösteriyorlar ki: Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm umuma rızık veren ve rızıkları halkeden bir Zât‑ı Rahîm ve Kerîm’in sevgili memurudur, pek hürmetli bir abdidir ki; rızkın envâ'ında, hilâf‑ı âdet olarak, ona, hiçten ve sırf gaybdan ziyâfetler gönderiyor.
Ma'lûmdur ki; Cezîretü'l‑Arab, suyu ve zirâati az bir yerdir. Onun için ahâlisi, hususan bidâyet‑i İslâmdaki sahâbeler, dıyk‑ı maîşete ma'rûzdular. Hem, susuzluğa çok defa giriftâr oluyorlardı. İşte bu hikmete binâen, mu'cizât‑ı bâhire-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mühimleri, taam ve su hususunda tezâhür etmiş. Bu hàrikalar, da'vâ‑yı Nübüvvet’e delil ve mu'cize olmaktan ziyâde, ihtiyaca binâen, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir ikram‑ı İlâhî, bir ihsân‑ı Rabbânî, bir ziyâfet‑i Rahmâniye hükmündedir. Çünkü, o mu'cizâtı görenler, Nübüvvet’i tasdik etmişler. Fakat mu'cize zuhûr ettikçe, îmân ziyâdeleşir; nurun alâ nur olur.

Sekizinci İşâret

Su hususunda tezâhür eden bir kısım mu'cizâtı beyân eder.
177

Mukaddime

Ma'lûmdur ki; cemâatler içinde vukû' bulan hâdiseler, âhâdî bir sûrette nakledilse, tekzîb edilmediği vakit, doğruluğunu gösterir. Çünkü, insanın fıtratında yalana yalandır demeye cibillî bir meyil vardır. Hususan, her kavimden ziyâde yalana karşı sükût etmez sahâbeler olsa; hususan hâdiseler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a taalluk etse ve bilhassa nakleden, meşâhir‑i sahâbeden olsa; elbette o haber‑i vâhid sâhibi, o hâdiseyi gören cemâati temsîl eder hükmünde rivâyet eder.
Hâlbuki şimdi bahsedeceğimiz mu'cizât‑ı mâiyeyi, herbir misâli çok tarîklerle, çok sahâbelerin ellerinden, binler tâbiînin muhakkìkleri el atıp almışlar; sağlam olarak ikinci asır müçtehidlerinin ellerine vermişler. Onlar da, kemâl‑i ciddiyetle ve hürmetle el atıp, kabûl edip, arkalarındaki asrın muhakkìklerinin ellerine vermişler. Her tabaka, binler kuvvetli ellerden geçip, gele gele asrımıza gelmiş.
Hem Asr‑ı Saâdet’te yazılan kütüb‑ü ehâdîsiye sağlam olarak devredilip Buhârî ve Müslim gibi ilm‑i hadîsin dâhî imâmlarının eline geçmiş. Onlar da, kemâl‑i tahkîk ile merâtibini tefrik ederek, sıhhati şüphesiz olanları cem'ederek bize ders vermişler, takdim etmişler. جَزَاهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا كَث۪يرًا
İşte Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübârek parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi mütevâtirdir. Öyle bir cemâat nakletmiş ki, yalana ittifakları muhâldir. Şu mu'cize, gayet kat'îdir. Hem üç defa, üç mecma'‑ı azîmde tekerrür etmiş.
Başta Buhârî, Müslim, İmâm‑ı Mâlik, İmâm‑ı Şuayb, İmâm‑ı Katâde gibi pek çok ehl‑i sahîh bir cemâat; sahâbelerden, başta hàdim‑i nebevî Hazret‑i Enes, Hazret‑i Câbir, Hazret‑i İbn-i Mes'ûd gibi meşâhir‑i sahâbenin bir cemâatinden, parmaklarından suyun kesretle akması ve orduya içirmesi nakl‑i sahîh-i kat'î ile beyân edilmiştir. Bu nev'i mu'cize‑i mâiyeden, pek çok misâllerinden, dokuz misâli beyân edeceğiz.
178

Birinci Misâl

Başta Buhârî, Müslim, kütüb‑ü sahîha, Hazret‑i Enes’ten nakl‑i sahîh ile haber veriyorlar ki; Hazret‑i Enes diyor: Zevra nâm mahalde, üçyüz kişi kadar, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. İkindi namazı için abdest almayı emretti. Su bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti, getirdik. Mübârek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra bütün maiyetindeki üç yüz adam geldiler, umumu abdest alıp içtiler.”
İşte şu misâli Hazret‑i Enes, üçyüz kişiyi temsîl ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üçyüz kişi, şu habere ma'nen iştirâk etmesinler; hem iştirâk etmedikleri hâlde, tekzîb etmesinler.

İkinci Misâl

Başta Buhârî, Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki; Hazret‑i Câbir Bin Abdullâhi'l-Ensârî beyân ediyor: Biz bin beşyüz kişi, Gazve‑i Hudeybiye’de susadık. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kırba denilen deriden bir kap sudan abdest aldı, sonra elini içine soktu. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor Bin beşyüz kişi içip, kaplarını o kırbadan doldurdular.” Sâlim İbn‑i Ebi'l-Ca'd, Câbir’den sormuş: Kaç kişi idiniz?” Câbir demiş ki: Yüzbin kişi de olsaydı, yine kâfî gelirdi. Fakat biz, onbeş yüz (yani bin beşyüz) idik.”
İşte şu mu'cize‑i bâhirenin râvileri, ma'nen bin beşyüz kadardırlar. Çünkü fıtrat‑ı beşeriyede, yalana yalan demek bir meyl‑i arzusu vardır. Sahâbeler ise sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve vâlidelerini ve kavim ve kabilelerini fedâ edip, sıdk ve hak için fedâi oldukları hâlde; hem, Benden bilerek yalan bir şey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın!” meâlindeki Hadîs‑i Şerîfin tehdidine karşı, yalana mukâbil sükût etmeleri mümkün değildir. Mâdem sükût ettiler; o haberi kabûl ettiler, ma'nen iştirâk edip, tasdik ediyorlar demektir.
179

Üçüncü Misâl

Gazve‑i Buvat’ta, yine Buhârî, Müslim başta, kütüb‑ü sahîha beyân ediyorlar ki; Hazret‑i Câbir dedi ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: نَادِ بِالْوُضُوءِAbdest almak için nidâ et dediler. Su yok denildi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: Bir parça su bulunuz.” Gayet az su getirdik. Sonra, o az su üstüne elini kapadı, bir şeyler okudu; bilmedim ne idi. Sonra fermân etti: رِدْنَا بِجَفْنَةِ الرَّكْبِ Yani, Kafilenin büyük teştini (tekne) getir.” Bana getirildi; ben de Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın önüne koydum. O da, elini içine koydu, parmaklarını açtı. Ben de o az suyu, mübârek eli üzerine döküyordum. Gördüm ki, mübârek parmaklarından kesretle su aktı. Sonra teşt doldu. Suya muhtaç olanları çağırdım; bütün geldiler o sudan abdest alıp içtiler. Ben dedim: Daha kimse kalmadı.” Elini kaldırdı, o cefne (yani tekne) lebâleb dolu kaldı.
İşte şu mu'cize‑i bâhire-i Ahmediye (A.S.M.) ma'nen mütevâtirdir. Çünkü Hazret‑i Câbir o işte başta olduğu için, birinci söz onun hakkıdır. O, umumun nâmına ilân ediyor. Çünkü o vakit hizmet eden o zât idi; ilân, başta onun hakkıdır.
İbn‑i Mes'ûd da, aynen rivâyetinde diyor ki: Ben gördüm ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın parmaklarından çeşme gibi su akıyor.” Acaba, meşâhir‑i sıddıkîn-i sahâbeden olan Enes, Câbir, İbn‑i Mes'ûd gibi bir cemâat dese; Ben gördüm.” görmemesi mümkün müdür?
Şimdi şu üç misâli birleştir, ne kadar kuvvetli bir mu'cize‑i bâhire olduğunu gör ve şu üç tarîk birleşse, hakîki tevâtür hükmünde parmaklarından su akmasını kat'î isbât eder.
180
Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın, taştan oniki yerde çeşme gibi su akıtması; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın on parmağından on musluk suyun akmasının derecesine çıkamaz. Çünkü: Taştan su akması mümkündür; âdiyât içinde nazîri bulunur. Fakat et ve kemikten âb‑ı kevser gibi suyun kesretle akmasının nazîri, âdiyât içinde yoktur.

Dördüncü Misâl

Başta İmâm‑ı Mâlik, Muvatta kitab‑ı mu'teberinde, Muâz İbn‑i Cebel gibi meşâhir‑i sahâbeden haber veriyor ki: Hazret‑i Muâz İbn-i Cebel dedi ki: Gazve‑i Tebük’te bir çeşmeye rastgeldik; sicim kalınlığında güç ile akıyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: Bir parça o suyu toplayınız.” Avuçlarında bir parça topladılar. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onunla elini yüzünü yıkadı, suyu çeşmeye koyduk. Birden çeşmenin menfezi açılıp, kesretle aktı; bütün orduya kâfî geldi.” Hattâ bir râvi olan İmâm İbn‑i İshak der ki: Gök gürültüsü gibi, toprak altında o çeşmenin suyu, gürültü yaparak öyle aktı.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Muâz’a fermân etti ki: يُوشِكُ يَا مُعَاذُ اِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ اَنْ تَرٰى مَا هَا هُنَا قَدْ مُلِئَ جِنَانًا Yani: Bu eser‑i mu'cize olan mübârek su devam edip, buraları bağa çevirecek; ömrün varsa göreceksin.” Ve öyle olmuştur.

Beşinci Misâl

Başta Buhârî, Hazret‑i Berâ’dan ve Müslim, Hazret‑i Seleme İbn-i Ekvâ'dan ve sâir kütüb‑ü sahîha, başka râvilerden müttefikan haber veriyorlar ki: Gazve‑i Hudeybiye’de, bir kuyuya rastgeldik. Bindörtyüz kişi idik. O kuyunun suyu, elli kişiyi ancak idare ederdi. Biz suyu çektik, içinde bir şey bırakmadık. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, kuyunun başına oturdu; bir kova su istedi; getirdik. Kovanın içine mübârek ağzının suyunu bıraktı ve duâ etti, sonra o kovayı kuyuya döktü. Birden kuyu coştu ve kaynadı; ağzına kadar doldu. Bütün ordu, kendileri ve hayvanatı doyuncaya kadar içtiler, kablarını da doldurdular.”
181

Altıncı Misâl

Yine Müslim ve İbn‑i Cerîr-i Taberî gibi, hadîsin dâhî imâmları başta olarak kütüb‑ü sahîha, nakl‑i sahîh ile, meşhûr Ebû Katâde’den haber veriyorlar ki; Ebû Katâde diyor: Mûte gazve‑i meşhûresinde reislerin şehâdetleri üzerine, imdâda gidiyorduk. Bende bir kırba vardı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bana fermân etti: اِحْفَظْ عَلَىَّ م۪يضَئَتَكَ فَسَيَكُونُ لَهَا نَبَاٌ عَظ۪يمٌYani: Kırbanı sakla; onun büyük işi var.” Sonra susuzluk başladı. Yetmişiki kişi idik Taberî’nin nakline göre, üçyüz idik susuz kaldık. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: Kırbanı getir.” Ben getirdim. O da aldı, ağzını ağzına getirdi, içine nefes etti etmedi bilmem; sonra yetmişiki kişi geldiler, içtiler, kablarını doldurdular. Sonra ben aldım; verdiğim gibi kalmıştı.
İşte şu mu'cize‑i bâhire-i Ahmediye’yi (A.S.M.) gör; اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْمَاءِ de.

Yedinci Misâl

Başta Buhârî ve Müslim olarak kütüb‑ü sahîha, Hazret‑i İmran İbn-i Husayn’dan haber veriyorlar ki; İmran der: Bir seferde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber susuz kaldık. Bana ve Ali’ye fermân etti ki: Filân mevkide bir kadın, iki kırba suyu hayvana yükletmiş gidiyor; alıp buraya getiriniz.” Ben ve Ali beraber gittik, aynı yerde kadını, su yükü ile bulduk, getirdik. Sonra emretti: Bir kaba bir parça su boşaltınız.” Boşalttık. Bereketle duâ etti. Sonra yine suyu, o hayvandaki kırbaya koyduk. Fermân etti ki: Herkes gelsin, kabını doldursun.” Bütün kafile geldi, kablarını doldurdular, içtiler. Sonra fermân etti: Kadına bir şeyler toplayınız.” Kadının eteğini doldurdular. İmran diyor ki: Ben tahayyül ediyordum ki, gittikçe iki kırba doluyor, daha ziyâdeleşiyor.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadına fermân etti ki: اِذْهَب۪ي فَاِنَّا لَمْ نَأْخُذْ مِنْ مَائِكِ شَيْئًا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ سَقٰينَا Yani: Senin suyundan almadık; belki Cenâb‑ı Hak, bize hazinesinden su içirdi.”
182

Sekizinci Misâl

Başta meşhûr İbn‑i Huzeyme, Sahîhinde, râviler Hazret‑i Ömer’den naklediyorlar ki: Gazve‑i Tebük’te susuz kaldık. Hattâ bazılar devesini keser, susuzluktan içini sıkar, içerdi. Ebû Bekiri's‑Sıddık Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a duâ etmek için ricâ etti. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı; daha elini indirmeden bulut toplandı; yağmur öyle geldi ki, kablarımızı doldurduk. Sonra su çekildi, ordumuza mahsûs olarak hududumuzu tecâvüz etmedi.” Demek tesâdüf içine karışmamış, sırf bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) ’dır.

Dokuzuncu Misâl

Meşhûr Abdullâh İbn‑i Amr İbni'l-Âs’ın hafîdi ve dört imâmın ona i'timâd edip ve ondan tahric‑i hadîs ettikleri Amr İbn‑i Şuayb’dan nakl‑i sahîh ile haber veriyorlar ki, demiş: Nübüvvetten evvel, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm amucası Ebû Tâlib ile deveye binip Arafa civarında Zülmecaz nâm mevkie geldikleri vakit Ebû Tâlib demiş: Ben susadım.’ Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm inmiş, yere ayağını vurmuş, su çıkmış; Ebû Tâlib içmiştir.”
Muhakkìkînden birisi demiş ki: Şu hâdise nübüvvetten evvel olduğundan, irhâsat kabîlinden olmakla beraber, bin sene sonra aynı yerde Arafat çeşmesi çıkması, o hâdiseye binâen bir kerâmet‑i Ahmediye (A.S.M.) sayılabilir.
İşte şu dokuz misâller gibi, doksan misâl olmasa da, belki doksan sûrette rivâyetler, mu'cizât‑ı mâiyeyi haber vermişler. Baştaki yedi misâl, manevî tevâtür gibi kat'î ve kuvvetlidirler. Âhirdeki iki misâl, çendan o derece tarîkleri kuvvetli ve müteaddid değil, râvileri çok değiller; fakat sekizinci misâlde, Hazret‑i Ömer’den rivâyet olunan mu'cize‑i sehâbiyeyi te'yid ve takviye eden ikinci bir mu'cize‑i sehâbiye:
183
Başta İmâm‑ı Beyhakî ve Hâkim olarak, kütüb‑ü sahîha, Hazret‑i Ömer’den haber veriyorlar ki: Hazret‑i Ömer, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan, yağmur duâsını niyâz etti. Çünkü ordu suya muhtaçtı. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı, birden bulut toplandı, yağmur geldi, ordunun ihtiyacı kadar su verdi, gitti. Âdeta, yalnız orduya su vermek için memur idi. Geldi, ihtiyaca göre verdi, gitti.
Şu hâdise nasıl ki, sekizinci misâli te'yid ve kat'î isbât eder; öyle de, şu hâdisede, meşhûr allâmelerden ve tashihte çok müşkül‑pesend, hattâ çok sahîhlere mevzu' deyip kabûl etmeyen İbn‑i Cevzî gibi bir muhakkìk der ki: Şu hâdise Gazve‑i Meşhûre-i Bedir’de vukû' bulmuş. ﴿وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِهِ âyet‑i kerîmesi, o hâdiseyi beyân edip, ifâde eder.” Mâdem âyet o hâdiseyi gösterir; kat'iyyetinde şübhe kalmaz.
Hem duâ‑yı Nebevî ile, birden ve sür'atle ve daha elini indirmeden yağmurun gelmesi, çok tekerrür etmiş, tek başıyla bir mu'cize‑i mütevâtiredir. Bazı defa câmide, minber üstünde elini kaldırmış, daha indirmeden yağmış; tevâtür ile nakledilmiş.

Dokuzuncu İşâret

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın envâ'‑ı mu'cizâtından birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki; şu mu'cize‑i şeceriye, mübârek parmaklarından suyun akması gibi, ma'nen mütevâtirdir. Müteaddid sûretleri var ve çok tarîklerle gelmiştir.
184
Evet Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın emri için, ağaç, yerinden çıkıp yanına gelmesi, sarîhan mütevâtir denilebilir. Çünkü, meşâhir‑i sıddıkîn-i sahâbeden Hazret‑i Ali, Hazret‑i İbn-i Abbâs, Hazret‑i İbn-i Mes'ûd, Hazret‑i İbn-i Ömer, Hazret‑i Ya'lâ İbn-i Murre, Hazret‑i Câbir, Hazret‑i Enes İbn-i Mâlik, Hazret‑i Büreyde, Hazret‑i Üsâme Bin Zeyd ve Hazret‑i Gaylan İbn-i Seleme gibi sahâbeler; herbiri kat'iyyet ile, aynı mu'cize‑i şeceriyeyi haber vermiş. Tâbiîn’in yüzer imâmları, mezkûr sahâbelerden, herbir sahâbeden, ayrı bir tarîk ile, o mu'cize‑i şeceriyeyi nakletmişler; âdeta muzâaf tevâtür sûretinde bize nakletmişler. İşte şu mu'cize‑i şeceriye, hiçbir şübhe kabûl etmez bir tevâtür‑ü manevî-i kat'î hükmündedir.
Şimdi, o mu'cize‑i kübrânın, tekerrür ettiği hâlde, birkaç sahîh sûretlerini birkaç misâl ile beyân edeceğiz:

Birinci Misâl

Başta İmâm‑ı Mâce ve Dârimî ve İmâm‑ı Beyhakî, nakl‑i sahîhle, Hazret‑i Enes İbn-i Mâlik’ten ve Hazret‑i Ali’den ve Bezzar ve İmâm‑ı Beyhakî, Hazret‑i Ömer’den haber veriyorlar ki; üç sahâbe demişler: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küffarın tekzîbinden müteessir olarak mahzûn idi. Dedi: يَا رَبِّ اَرِن۪ي اٰيَةً لَا اُبَال۪ي مَنْ كَذَّبَن۪ي بَعْدَهَا
Enes’in rivâyetinde, Hazret‑i Cebrâil hâzır idi. Vâdi kenarında bir ağaç vardı. Hazret‑i Cebrâil’in i'lâmıyla, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o ağacı çağırdı; yanına geldi. Sonra git, dedi. Tekrar gitti, yerine yerleşti.

İkinci Misâl

Allâme‑i Mağrib Kàdî İyâz; Şifâ‑i Şerîf’te, ulvî bir senedle, doğru ve sağlam bir an'ane ile, Hazret‑i Abdullâh İbn-i Ömer’den haber veriyor ki: Bir seferde Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir bedevî geldi.
185
Fermân etti: اَيْنَ تُر۪يدُ Nereye gidiyorsun?”
Bedevî dedi: Ehlime.”
Fermân etti: هَلْ لَكَ اِلٰى خَيْرٍ مِنْ ذٰلِكَ Ondan daha iyi bir hayır istemiyor musun?”
Bedevî dedi: Nedir?”
Fermân etti: اَنْ تَشْهَدَ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ وَاَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
Bedevî dedi: Bu şehâdete şâhid nedir?”