296
Ondokuzuncu ve Otuzbirinci Söz’lerin Zeyli
Şakk‑ı Kamer Mu'cizesi’ne Dairdir
﴿﷽﴾
﴿اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ❋ وَاِنْ يَرَوْ اٰيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ﴾
Kamer gibi parlak bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) olan İnşikak‑ı Kamer’i evhâm‑ı fâside ile inhisâfa uğratmak isteyen feylesoflar ve onların muhâkemesiz mukallidleri diyorlar ki: “Eğer İnşikak‑ı Kamer vukû' bulsa idi, umum âleme ma'lûm olurdu. Bütün tarih‑i beşerin nakletmesi lâzım gelirdi?”
Elcevab: İnşikak‑ı Kamer; da'vâ‑yı Nübüvvet’e delil olmak için, o da'vâyı işiten ve inkâr eden hâzır bir cemâate, gecede, vakt‑i gaflette, ânî olarak gösterildiğinden; hem ihtilâf‑ı metâli' ve sis ve bulut gibi rü'yete mâni esbâbın vücûdu ile beraber, o zamanda medeniyet taammüm etmediğinden ve hususî kaldığından ve tarassudât‑ı semâviye pek az olduğundan, bütün etraf‑ı âlemde görülmek, umum tarihlere geçmek, elbette lâzım değildir. Şakk‑ı Kamer yüzünden bu evhâm bulutlarını dağıtacak çok noktalardan şimdilik “Beş Nokta”yı dinle:
297
Birinci Nokta
O zaman, o zemindeki küffarın gayet şedîd derecede inâdları, tarihen ma'lûm ve meşhûr olduğu hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm’in ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾ demesiyle, şu vak'ayı umum âleme ihbar ettiği hâlde; Kur'ânı inkâr eden o küffardan hiçbir kimse, şu âyetin tekzîbine, yani ihbar ettiği şu vâkıanın inkârına ağız açmamışlar. Eğer o zamanda o hâdise, o küffarca kat'î ve vâki bir hâdise olmasa idi; şu sözü serrişte ederek, gayet dehşetli bir tekzîbe ve Peygamberin ibtal‑i da'vâsına hücum göstereceklerdi.
Hâlbuki, şu vak'aya dair siyer ve tarih, o vak'a ile münâsebetdâr küffarın adem‑i vukû'una dair hiçbir şeyini nakletmemişlerdir. Yalnız, ﴿وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ﴾ âyetinin beyân ettiği gibi, tarihçe menkul olan şudur ki: O hâdiseyi gören küffar, “Sihirdir” demişler ve “Bize sihir gösterdi. Eğer sâir taraflardaki kervan ve kafileler görmüşlerse, hakikattir. Yoksa bize sihir etmiş.” demişler. Sonra sabahleyin Yemen ve başka taraflardan gelen kafileler ihbar ettiler ki: “Böyle bir hâdiseyi gördük.” Sonra küffar, Fahr‑i Âlem (A.S.M.) hakkında (hâşâ!) “Yetîm‑i Ebû Tâlib’in sihri, semâya da te'sir etti” dediler.
İkinci Nokta
Sa'd‑ı Taftazanî gibi eâzım‑ı muhakkìkînin ekseri demişler ki: “İnşikak‑ı kamer; parmaklarından su akması, umum bir orduya su içirmesi, câmide hutbe okurken dayandığı kuru direğin müfârakat‑ı Ahmediye’den (A.S.M.) ağlaması, umum cemâatin işitmesi gibi mütevâtirdir. Yani, öyle tabakadan tabakaya bir cemâat‑i kesîre nakletmiştir ki, kizbe ittifakları muhâldir. ‘Hâle’ gibi meşhûr bir kuyruklu yıldızın bin sene evvel çıkması gibi mütevâtirdir. Görmediğimiz Serendip Adası’nın vücûdu gibi tevâtürle vücûdu kat'îdir.” demişler. İşte böyle gayet kat'î ve şühûdî mesâilde teşkîkât‑ı vehmiye yapmak, akılsızlıktır. Yalnız muhâl olmamak kâfîdir. Hâlbuki şakk‑ı kamer, bir volkanla inşikak eden bir dağ gibi mümkündür.
298
Üçüncü Nokta
Mu'cize; da'vâ‑yı Nübüvvet’in isbâtı için, münkirleri iknâ etmek içindir, icbar etmek için değildir. Öyle ise; da'vâ‑yı Nübüvvet’i işitenler için, iknâ edecek bir derecede mu'cize göstermek lâzımdır. Sâir taraflara göstermek veyâhut icbar derecesinde bir bedâhetle izhâr etmek; Hakîm‑i Zülcelâl’in hikmetine münâfî olduğu gibi, sırr‑ı teklife dahi muhâliftir. Çünkü: “Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak” sırr‑ı teklif iktiza ediyor.
Eğer Fâtır‑ı Hakîm, İnşikak‑ı Kamer’i, feylesofların hevesâtına göre bütün âleme göstermek için bir‑iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine geçse idi, o vakit sâir hâdisât‑ı semâviye gibi ya da'vâ‑yı Nübüvvet’e delil olmazdı ve Risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) hususiyeti kalmazdı. Veyâhut bedâhet derecesinde öyle bir mu'cize olacaktı ki; aklı icbar edecek, aklın ihtiyarını elinden alacak, ister istemez nübüvveti tasdik edecek. Ebû Cehil gibi kömür rûhlu, Ebû Bekir‑i Sıddık gibi elmas rûhlu adamlar bir seviyede kalıp, sırr‑ı teklif zâyi' olacaktı.
İşte bu sır içindir ki: Hem ânî, hem gece, hem vakt‑i gaflet, hem ihtilâf‑ı metâli' ve sis ve bulut gibi sâir mevâni'i perde ederek umum âleme gösterilmedi veyâhut tarihlere geçirilmedi…
Dördüncü Nokta
Şu hâdise; gece vakti, herkes gaflette iken, ânî bir sûrette vukû' bulduğundan etraf‑ı âlemde elbette görülmeyecek. Bazı efrâda görünse de, gözüne inanmayacak. İnandırsa da; elbette böyle mühim bir hâdise, haber‑i vâhid ile tarihlere bâkî bir sermâye olmayacak…
Bazı kitaplarda: “Kamer, iki parça olduktan sonra yere inmiş.” ilâvesi ise; ehl‑i tahkîk reddetmişlerdir. “Şu mu'cize‑i bâhireyi kıymetten düşürmek niyetiyle, belki bir münâfık ilhâk etmiş.” demişler.
299
Hem meselâ o vakit, cehâlet sisiyle muhât İngiltere, İspanya’da yeni gurûb; Amerika’da gündüz; Çin’de, Japonya’da sabah olduğu gibi‥ başka yerlerde başka esbâb‑ı mâniaya binâen elbette görülmeyecek. Şimdi bu akılsız mu'terize bak, diyor ki: “İngiltere, Çin, Japon, Amerika gibi akvâmın tarihleri bundan bahsetmiyor. Öyle ise vukû' bulmamış.” Bin nefrîn onun gibi Avrupa kâselislerinin başına!
Beşinci Nokta
İnşikak‑ı Kamer, kendi kendine bazı esbâba binâen vukû' bulmuş tesâdüfî, tabîi bir hâdise değil ki; âdi ve tabîi kanunlarına tatbik edilsin. Belki şems ve kamerin Hàlık‑ı Hakîm’i, Resûlünün risaletini tasdik ve da'vâsını tenvir için hàrikulâde olarak o hâdiseyi îka' etmiştir. Sırr‑ı irşad ve sırr‑ı teklif ve hikmet‑i Risalet’in iktizasıyla, hikmet‑i Rubûbiyet’in istediği insanlara ilzam‑ı hüccet için gösterilmiştir.
O sırr‑ı hikmetin iktiza etmedikleri, istemedikleri ve da'vâ‑yı Nübüvvet’i henüz işitmedikleri aktâr‑ı zemindeki insanlara göstermemek için, sis ve bulut ve ihtilâf‑ı metâli' haysiyetiyle; bazı memleketin kameri daha çıkmaması ve bazıların güneşleri çıkması ve bir kısmının sabahı olması ve bir kısmının güneşi yeni gurûb etmesi gibi, o hâdiseyi görmeye mâni pek çok esbâba binâen gösterilmemiş.
Eğer umum onlara dahi gösterilse idi; o hâlde, ya işâret‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) neticesi ve mu'cize‑i nübüvvet olarak gösterilecekti‥ o vakit risaleti, bedâhet derecesine çıkacaktı. Herkes tasdike mecbur olurdu. Aklın ihtiyarı kalmazdı. Îmân ise, aklın ihtiyarıyladır. Sırr‑ı teklif zâyi' olurdu. Eğer sırf bir hâdise‑i semâviye olarak gösterilse idi; Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.) ile münâsebeti kesilirdi. Ve O’nunla hususiyeti kalmazdı.
Elhâsıl: Şakk‑ı Kamer’in imkânında şübhe kalmadı, kat'î isbât edildi. Şimdi, vukû'una delâlet eden çok bürhânlarından altısına (Hâşiye) işâret ederiz. Şöyle ki:
300
Ehl‑i adâlet olan sahâbelerin, vukû'una icmâı‥ ve ehl‑i tahkîk umum müfessirlerin, ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾ tefsirinde onun vukû'una ittifakı‥ ve ehl‑i rivâyet-i sâdıka bütün muhaddisînin, pek çok senedlerle ve muhtelif tarîklerle vukû'unu nakletmesi‥ ve ehl‑i keşf ve ilhâm bütün evliyâ ve sıddıkînin şehâdeti‥ ve ilm‑i kelâmın meslekçe birbirinden çok uzak olan imâmlarının ve mütebahhir ulemânın tasdiki‥ ve nass‑ı kat'î ile dalâlet üzerine icmâları vâki olmayan Ümmet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) o vak'ayı telâkki‑i bilkabûl etmesi; güneş gibi İnşikak‑ı Kamer’i isbât eder.
Elhâsıl: Buraya kadar tahkîk nâmına ve hasmı ilzam hesabına idi. Bundan sonraki cümleler, hakikat nâmına ve îmân hesabınadır. Evet, tahkîk öyle dedi. Hakikat ise diyor ki:
Semâ‑yı Risalet’in kamer‑i münîri olan hâtem‑i dîvân-ı nübüvvet; nasıl ki, mahbûbiyet derecesine çıkan ubûdiyetindeki velâyetin kerâmet‑i uzmâsı ve mu'cize‑i kübrâsı olan Mi'râc ile, yani bir Cism‑i Arzî semâvâtta gezdirmekle semâvâtın sekenesine ve âlem‑i ulvî ehline rüchâniyeti ve mahbûbiyeti gösterildi ve velâyetini isbât etti.
301
Öyle de: Arza bağlı, semâya asılı olan kameri, bir arzlının işâretiyle iki parça ederek arzın sekenesine, o arzlının risaletine öyle bir mu'cize gösterildi ki: Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) kamerin açılmış iki nurânî kanadı gibi; Risalet ve velâyet gibi iki nurânî kanadıyla, iki ziyâdâr cenâh ile, evc‑i kemâlâta uçmuş‥ tâ Kàb‑ı Kavseyn’e çıkmış; hem ehl‑i semâvât, hem ehl‑i arza medâr‑ı fahr olmuştur…
عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ الصَّلَاةُ وَالتَّسْل۪يمَاتُ مِلْاَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
302
Mu'cizât‑ı Ahmediye (a.s.m) Zeylinin Bir Parçasıdır
Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.) delâili hakkında olup, Mi'râc Risalesi’nin Üçüncü Esâsının nihâyetindeki üç mühim müşkülden birinci müşküle ait suâle, muhtasar bir fihriste sûretinde verilen cevaptır.
Suâl: Şu mi'râc‑ı azîm, ne için Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur?
Elcevab: Şu birinci müşkülünüz, otuzüç aded Sözler’de tafsîlen halledilmiştir. Yalnız şurada, Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) kemâlâtına ve delâil‑i nübüvvetine ve o mi'râc‑ı a'zama en elyak o olduğuna icmâlî işâretler nev'inde bir muhtasar fihriste gösteriyoruz… Şöyle ki:
Evvelâ: Tevrat, İncil, Zebûr gibi kütüb‑ü mukaddese, pek çok tahrifata ma'rûz oldukları hâlde; şu zamanda dahi Hüseyin‑i Cisrî gibi bir muhakkìk, nübüvvet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) dair o kitaplardan, yüz ondört işârî beşâretler çıkarıp, Risale‑i Hamîdiye’de göstermiştir.
Sâniyen: Tarihçe müsbettir ki; Şıkk ve Satîh gibi meşhûr iki kâhinin, nübüvvet‑i Ahmediye’den (A.S.M.) biraz evvel, nübüvvetine ve âhirzaman peygamberi olduğuna beyânâtları gibi çok beşâretler, sahîh bir sûrette tarihen nakledilmiştir.
303
Sâlisen: Velâdet‑i Ahmediye gecesinde; Kâbe’deki sanemlerin sukùtu ile Kisrâ‑yı Fâris’in saray‑ı meşhûresi olan Eyvân’ı inşikak etmesi gibi, irhâsat denilen yüzer hàrikalar tarihçe meşhûrdur.
Râbian: Bir orduya, parmağından gelen suyu içirmesi ve câmide, bir cemâat‑i azîmenin huzurunda kuru direğin, minberin naklinden dolayı müfârakat‑ı Ahmediye’den deve gibi enîn ederek ağlaması; ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾ nassı ile, şakk‑ı kamer gibi muhakkìklerin tahkîkatıyla bine bâliğ olan mu'cizâtıyla serfirâz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.
Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifakıyla; ahlâk‑ı hasenenin, şahsında en yüksek derecede ve bütün muâmelâtının şehâdetiyle, secâya‑yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğâtında en àlî bir derecede ve Din‑i İslâm’daki mehâsin‑i ahlâkın şehâdetiyle, Şerîatında en àlî hisâl‑i hamîde, en mükemmel derecede bulunduğunu ehl‑i insaf ve dikkat tereddüd etmez.
Sâdisen: Onuncu Söz’ün İkinci İşâretinde işâret edildiği gibi; Ulûhiyet, muktezâ‑yı hikmet olarak tezâhür istemesine mukâbil; en a'zamî bir derecede Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) dinindeki a'zamî ubûdiyetle en parlak bir derecede göstermiştir.
Hem Hàlık‑ı âlemin nihâyet kemâldeki cemâlini, bir vâsıta ile muktezâ‑yı hikmet ve hakikat olarak göstermek istemesine mukâbil; en güzel bir sûrette gösterici ve ta'rif edici, bilbedâhe yine O Zâttır.
304
Hem Sâni'‑i âlemin nihâyet cemâlde olan kemâl‑i san'atı üzerine enzâr‑ı dikkati celbetmek, teşhîr etmek istemesine mukâbil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşâhede O Zâttır.
Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakàtında vahdâniyeti ilân etmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir derecede bütün merâtib‑i Tevhidi ilân eden, yine bizzarûre O Zâttır.
Hem Sâhib‑i âlemin, nihâyet derecede âsârındaki cemâlin işâretiyle; nihâyetsiz hüsn‑ü zâtîsini ve cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde muktezâ‑yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukâbil; en şa'şaalı bir sûrette âyinedârlık eden ve gösteren ve sevip başkasına sevdiren, yine bilbedâhe O Zâttır.
Hem şu saray‑ı âlemin Sâni'i, gayet hàrika mu'cizeler ile ve gayet kıymetdâr cevherler ile dolu hazine‑i gaybiyelerini izhâr ve teşhîr istemesi‥ ve onlarla kemâlâtını ta'rif etmek ve bildirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir sûrette teşhîr edici, tavsif edici ve ta'rif edici yine bilbedâhe O Zâttır.
Hem şu kâinâtın Sâni'i, şu kâinâtı, envâ'‑ı acâib ve zînetlerle süslendirmek sûretinde yapması‥ ve zîşuûr mahlûkatını seyir ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhal etmesi‥ ve muktezâ‑yı hikmet olarak onlara, o âsâr ve sanâyiin mânâlarını, kıymetlerini, ehl‑i temâşâ ve tefekküre bildirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir sûrette, cin ve inse belki rûhânilere ve melâikelere de Kur'ân‑ı Hakîm vâsıtasıyla rehberlik eden, yine bilbedâhe O Zâttır.
305
Hem şu kâinâtın Hâkim‑i Hakîm’i, şu kâinâtın tahavvülâtındaki maksad ve gayeyi tazammun eden tılsım‑ı muğlakını‥ ve mevcûdâtın; nereden, nereye ve ne oldukları olan şu üç suâl‑i müşkülün muammâsını, bir elçi vâsıtasıyla umum zîşuûrlara açtırmak istemesine mukâbil; en vâzıh bir sûrette ve en a'zamî bir derecede, hakàik‑ı Kur'âniye vâsıtasıyla o tılsımı açan ve o muammâyı halleden, yine bilbedâhe O Zâttır.
Hem şu âlemin Sâni'‑i Zülcelâl’i, bütün güzel masnûâtıyla kendini zîşuûr olanlara tanıttırması ve kıymetli ni'metler ile kendini onlara sevdirmesi; bizzarûre onun mukâbilinde, zîşuûr olanlara marziyâtı ve arzu‑yu İlâhiye’lerini bir elçi vâsıtasıyla bildirmesini istemesine mukâbil; en a'lâ ve ekmel bir sûrette Kur'ân vâsıtasıyla o marziyât ve arzuları beyân eden ve getiren, yine bilbedâhe O Zâttır.
Hem Rabbü'l‑Âlemîn, meyve‑i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs'at‑i isti'dâd verdiğinden ve bir ubûdiyet‑i külliyeye müheyyâ ettiğinden ve hissiyatça kesrete, dünyaya mübtelâ olduğundan; bir rehber vâsıtasıyla yüzlerini kesretten vahdete, fânîden bâkîye çevirmek istemesine mukâbil; en a'zam bir derecede, en eblâğ bir sûrette Kur'ân vâsıtasıyla, en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda îfâ eden, yine bilbedâhe O Zâttır.
İşte, mevcûdâtın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuûr ve zîşuûr içinde en eşref olan hakîki insan ve hakîki insan içinde geçmiş vezâifi en a'zamî bir derecede, en ekmel bir sûrette îfâ eden Zât; elbette bir mi'râc‑ı a'zam ile Kàb‑ı Kavseyn’e çıkacak, saâdet‑i ebediye kapısını çalacak, hazine‑i rahmeti açacak, îmânın hakàik‑ı gaybiyesini görecek; yine O olacaktır.
306
Sâbian: Bilmüşâhede şu masnûâtta gayet güzel tahsinat, nihâyet derecede süslü tezyînât vardır. Ve bilbedâhe şöyle tahsinat ve tezyînât, onların Sâni'inde gayet şiddetli bir irâde‑i tahsin ve kasd‑ı tezyîn var olduğunu gösterir. Ve irâde‑i tahsin ve tezyîn ise, bizzarûre O Sâni'de, san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsî bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnûât içinde en câmi' ve letâif‑i san'atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnûâttaki güzellikleri “Mâşâallâh!” deyip istihsân eden, bilbedâhe, o san'at‑perver ve san'atını çok seven Sâni'in nazarında en ziyâde mahbûb, O olacaktır.
İşte, masnûâtı yaldızlayan mezâyâ ve mehâsine ve mevcûdâtı ışıklandıran letâif ve kemâlâta karşı “Sübhânallâh! Mâşâallâh! Allâhu Ekber!” diyerek semâvâtı çınlattıran ve Kur'ânın nağamâtıyla kâinâtı velveleye verdiren; istihsân ve takdir ile, tefekkür ve teşhîr ile, zikir ve tevhid ile berr ve bahri cezbeye getiren, yine bilmüşâhede O Zâttır.
İşte böyle bir Zât ki; اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِsırrınca, bütün ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli, onun kefe‑i mîzanında bulunan‥ ve umum ümmetinin salavâtı, onun manevî kemâlâtına imdâd veren‥ ve risaletinde gördüğü vezâifin netâicini ve manevî ücretleriyle beraber, rahmet ve muhabbet‑i İlâhiye’nin nihâyetsiz feyzine mazhar olan bir Zât; elbette Mi'râc merdiveniyle Cennet’e, Sidretü'l‑Müntehâ’ya, Arş’a, Kàb‑ı Kavseyn’e kadar gitmek; ayn‑ı hak, nefs‑i hakikat, mahz‑ı hikmettir‥ (Hâşiye)
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
307
Arabî Ceridenin beyânâtı:
وَقَدْ اِعْتَرَفَ حَتّٰى عُلَمَاءُ الْغَرْبِ بِسُمُوِّ مَبَادِي الْاِسْلَامِ وَصَلَاحِهَا لِلْعَالَمِ… قَالَ عَم۪يدُ كُلِّيَّةِ الْحُقُوقِ بِجَامِعَةِ ڤِييَنَا اَلْاُسْتَاذُ شَبُولْ ف۪ي مُؤْتَمَرِ الْحُقُوقِيّ۪ينَ الْمُنْعَقَدِ ف۪ي سَنَةِ (١٩٢٧): اِنَّ الْبَشَرِيَّةَ لَتَفْتَخِرُ بِاِنْتِسَابِ رَجُلٍ كَمُحَمَّدٍ ﷺ اِلَيْهَا اِذْ اِنَّهُ رَغْمَ اُمِّيَّتِهِ اِسْتَطَاعَ قَبْلَ بِضْعَةِ عَشَرَ قَرْنًا اَنْ يَأْت۪ي بِتَشْر۪يعٍ سَنَكُونُ نَحْنُ الْاَوْرُوبَائِيّ۪ينَ اَسْعَدَ مَا نَكُونُ لَوْ وَصَلْنَا اِلٰى قِيْمَتِهِ بَعْدَ اَلْفَىْ عَامٍ وَقَالَ بَرْنَارْد شَوْ : لَقَدْ كَانَ د۪ينُ مُحَمَّدٍ ﷺ مَوْضِعَ التَّقْد۪يرِ السَّام۪ي دَائِمًا لِمَا يَنْطَو۪ي عَلَيْهِ مِنْ حَيَوِيَّةٍ مُدْهِشَةٍ لِاَنَّهُ عَلٰى مَا يَلُوحُ ل۪ي هُوَ الدّ۪ينُ الْوَح۪يدُ الَّذ۪ي لَهُ مَلَكَةُ الْهَضْمِ لِاَطْوَارِ الْحَيَاةِ الْمُخْتَلِفَةِ وَالَّذ۪ي يَسْتَط۪يعُ لِذٰلِكَ اَنْ يَجْذِبَ اِلَيْهِ كُلَّ جَيْلٍ مِنَ النَّاسِ وَاَرٰى وَاجِبًا اَنْ يُدْعٰى مُحَمَّدٌ ﷺ مُنْقِذَ الْاِنْسَانِيَّةِ وَاَعْتَقِدُ اَنَّ رَجُلًا مِثْلَهُ اِذَا تَوَلّٰى زَعَامَةَ الْعَالَمِ الْحَد۪يثِ نَجَحَ ف۪ي حَلِّ مُشْكِلَاتِهِ وَاَحَلَّ فِي الْعَالَمِ السَّلَامَةَ وَالسَّعَادَةَ (يَعْنِي الْمُسَالَمَةَ وَالصُّلْحَ الْعُمُومِيَّ) وَمَا اَشَدَّ حَاجَةَ الْعَالَمِ اَلْيَوْمَ اِلَيْهَا
Tercümesinin bir hülâsası: Evet Garb ulemâsı ve feylesofları itiraf ve ikrar etmişler ki: “İslâmiyetin kanunları, yüksek bir tarzda âlemin ıslahına kâfîdir.”
Hem, Külliyetü'l‑Hukuk Kongresinin cem'iyetinde, bütün hukukiyyûnun toplandığı o kongrede 1927 senesinde onun reisi feylesof üstad Shebol (Şebol) demiş ki: “Muhammed’in (A.S.M.) beşeriyete intisabıyla bütün beşeriyet muhakkak iftihar eder. Çünkü O Zât ümmî olmasıyla beraber, onüç asır evvel öyle bir Şerîat getirmiş ki; biz Avrupalılar iki bin sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek, en mes'ûd, en saâdetli oluruz.”
İkincisi veyâhut Nur Çeşmesi’nin âhirine ilâve edilenlerle kırkbeşincisi olan Bernard Shaw (Şov) demiş: “Din‑i Muhammedî’nin (A.S.M.) en yüksek makam‑ı takdire çıkmasının sebebi; gayet acîb ve sağlam bir hayatı te'min etmesidir. Bana açılan budur ki: O din, tek, yektâ, emsâlsiz bir din‑i ferîd olup, bütün muhtelif ayrı ayrı hayatın etvârlarını ve çeşitlerini hazmettiriyor. Yani, ıslah ve istihâle tarzında tasfiye ve terakkî ettiriyor. Hem MUHAMMED’in (A.S.M.) dini öyle bir dindir ki, insanın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine celbedebilir. Ben görüyorum ve i'tikàd ediyorum ki, beşere vâcibdir ki desin: ‘Muhammed (A.S.M.), insaniyetin halâskârıdır. Ve halâskârlık nâmı, O’na verilmek lâzımdır.’”
Hem diyor: “Ben i'tikàd ediyorum ki: Muhammed’in misli, yani sîretinde, tarzında bir adam şimdiki yeni âleme reis olsa, hükmetse; bu yeni âlemin müşkülâtını halledip, bu yeni karmakarışık âlemde müsâlemet‑i umumiyeye ve saâdet‑i hayatın husûlüne sebeb olacak. Evet, bu yeni âlemin müsâlemet ve saâdet‑i hayatiyeye ne kadar şedîd ihtiyacı var olduğunu herkes anlar!”
308
Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’nin Risalet‑i Ahmediye’den Bahseden Onaltıncı Mertebesi
Makam münâsebetiyle buraya ilhâk edilmiştir.
Sonra, o dünya seyyahı kendi aklına dedi ki: Mâdem bu kâinâtın mevcûdâtıyla Mâlik’imi ve Hàlık’ımı arıyorum; elbette herşeyden evvel bu mevcûdâtın en meşhûru ve a'dâsının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en nâmdâr hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı fazileti ile ve Kur'ânı ile ışıklandıran Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ziyaret etmek ve aradığımı O’ndan sormak için Asr‑ı Saâdet’e gitmeliyiz diyerek, aklıyla beraber o asra girdi, gördü ki:
O asır, hakikaten, O Zât ile bir saâdet‑i beşeriye asrı olmuş. Çünkü en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vâsıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.
Hem kendi aklına dedi: Biz, en evvel, bu fevkalâde Zâtın bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkâniyetini ve ihbarâtının doğruluğunu bilmeliyiz. Sonra Hàlık’ımızı O’ndan sormalıyız diyerek taharrîye başladı. Bulduğu hadsiz kat'î delillerden, burada, yalnız Dokuz küllîlerine birer kısa işâret edilecek.
Birincisi
Bu Zâtta – hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi – bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması, ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى﴾âyetlerinin sarâhatiyle: Bir parmağının işâretiyle kamer iki parça olması ve bir avucu ile a'dâsının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna beş parmağından akan kevser gibi suyu kifâyet derecesinde içirmesi gibi; nass‑ı kat'î ile ve bir kısmı tevâtür ile yüzer mu'cizâtın O’nun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu'cizâtın üçyüzden ziyâde bir kısmı, Ondokuzuncu Mektûb Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.) nâmındaki hàrika ve kerâmetli bir risalede kat'î delilleriyle beraber beyân edildiğinden, onları ona havâle ederek dedi ki:
309
“Bu kadar ahlâk‑ı hasene ve kemâlâtla beraber bu kadar mu'cizât‑ı bâhiresi bulunan bir Zât, elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kàbil değil.”
İkincisi
Elinde, bu kâinât sâhibinin bir fermânı bulunduğu ve O fermânı her asırda üçyüz milyondan ziyâde insanların O’nu kabûl ve tasdik ettikleri ve O fermân olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın, yedi vecihle hàrika olmasıdır. Ve bu Kur'ânın, kırk vecihle mu'cize olduğunu ve Kâinât Hàlık’ının sözü bulunduğunu, kuvvetli delilleriyle beraber, Yirmibeşinci Söz Mu'cizât‑ı Kur'âniye nâmında ve Risale‑i Nurun bir güneşi olan meşhûr bir risalede tafsîlen beyân edilmesinden, onu, ona havâle ederek dedi:
“Böyle ayn‑ı hak ve hakikat bir fermânın tercümânı ve tebliğ edicisi bir Zâtta (A.S.M.), fermâna cinayet ve fermân sâhibine hıyânet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.”
Üçüncüsü
O Zât (A.S.M.), öyle bir Şerîat, bir İslâmiyet, bir ubûdiyet, bir duâ, bir dâvet, bir îmân ile meydâna çıkmış ki; onların ne misli var ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel ne bulunmuş ve ne de bulunur.
Çünkü: Ümmî bir Zâtta zuhûr eden o Şerîat, ondört asrı ve nev'‑i beşerin humsunu, âdilâne, hakkâniyet üzere, müdakkikàne hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsâl kabûl etmez.
310
Hem, ümmî bir Zâtın ef'âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üçyüz milyon insanın rehberi ve merci'i ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffîsi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve rûhlarının medâr‑ı inkişafatı ve mâden‑i terakkiyâtı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.
Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envâ'ında en ileri olması ve herkesten ziyâde takvâda bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalâde dâimî mücâhedât ve dağdağalar içinde tam tamına ubûdiyetin en ince esrârına kadar mürâatı ve hiç kimseyi taklid etmeyerek tam mânâsıyla mübtediyâne fakat mükemmel olarak, ibtidâ ve intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görülmemiş.
Hem binler duâ ve münâcâtlarından yalnız Cevşenü'l‑Kebîr ile, öyle bir mârifet‑i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl‑i mârifet ve ehl‑i velâyet, telâhuk‑u efkâr ile beraber, ne o mertebe‑i mârifete ve ne de o derece‑i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki; duâda dahi O’nun misli yoktur. Risale‑i Münâcât’ın başında, Cevşenü'l‑Kebîr’in doksandokuz fıkrasından bir fıkranın kısacık bir meâlinin beyân edildiği yere bakan adam, Cevşenin dahi misli yoktur diyecek.
Hem, tebliğ‑i risalette ve nâsı hakka dâvette o derece metânet ve sebat ve cesâret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amucası O’na şiddetli adâvet ettikleri hâlde; zerre mikdar bir eser‑i tereddüd, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydân okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbât eder ki; tebliğ ve dâvette dahi misli olmamış ve olamaz.
311
Hem îmânda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hàrika bir yakìn ve mu'cizâne bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî i'tikàd taşımış ki; o zamanın hükümrânı olan bütün efkârı ve akîdeleri ve hükemânın hikmetleri ve rûhâni reislerin ilimleri O’na muârız ve muhâlif ve münkir oldukları hâlde; O’nun ne yakìnine, ne i'tikàdına, ne i'timâdına, ne itmi'nânına hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir za'f, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve merâtib‑i îmâniyede terakkî eden başta sahâbeler bütün ehl‑i velâyet, her vakit, O’nun mertebe‑i îmânından feyz almaları ve O’nu en yüksek derecede bulmaları, bilbedâhe gösterir ki; îmânı dahi emsâlsizdir.
İşte, böyle emsâlsiz bir Şerîat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hàrika bir ubûdiyet ve fevkalâde bir duâ ve cihan‑pesendâne bir dâvet ve mu'cizâne bir îmân sâhibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.
Dördüncüsü
Enbiyâların icmâı, nasıl ki, vücûd ve vahdâniyet‑i İlâhiye’ye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu Zâtın doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehâdettir. Çünkü: Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medâr olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu'cizeler ve vazifeler varsa, O Zâtta en ileride olduğu tarihçe musaddaktır.
Demek onlar, nasıl ki, lisân‑ı kàl ile; Tevrat, İncil ve Zebûr ve Suhuflarında bu Zâtın geleceğini haber verip insanlara beşâret vermişler ki; kütüb‑ü mukaddesenin o beşâretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, Ondokuzuncu Mektûb’da güzelce beyân ve isbât edilmiş. Öyle de, lisân‑ı hâlleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu'cizeleriyle, kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri, en mükemmel olan bu Zâtı tasdik edip da'vâsını imza ediyorlar ve lisân‑ı kàl ve icmâ ile vahdâniyete delâlet ettikleri gibi, lisân‑ı hâl ve ittifakla, bu Zâtın sâdıkıyetine şehâdet ediyorlar diye anladı.
312
Beşincisi
Bu Zâtın düsturlarıyla ve terbiyeti ve tebaiyetiyle ve arkasında gitmeleriyle; hakka, hakikate, kemâlâta, kerâmâta, keşfiyâta, müşâhedâta yetişen binler evliyâ, vahdâniyete delâlet ettikleri gibi; üstadları olan bu Zâtın sâdıkıyetine ve risaletine, icmâ ve ittifak ile şehâdet ediyorlar. Ve âlem‑i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını, nur‑u velâyetle müşâhede etmeleri; ve umumunu, nur‑u îmânla, ya ilmelyakìn veya aynelyakìn veya hakkalyakìn sûretinde i'tikàd ve tasdik etmeleri; üstadları olan bu Zâtın derece‑i hakkâniyet ve sâdıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.
Altıncısı
Bu Zâtın ümmîliğiyle beraber; getirdiği hakàik‑ı kudsiye ve ihtirâ' ettiği ulûm‑u àliye ve keşfettiği mârifet‑i İlâhiye’nin dersiyle ve ta'limiyle, mertebe‑i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiyâ‑i müdakkikîn ve sıddıkîn‑i muhakkìkîn ve dâhî‑i hükemâ-i mü'minîn, bu Zâtın üssü'l‑esâs da'vâsı olan vahdâniyeti, kuvvetli bürhânlarıyla bil'ittifak isbât ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim‑i ekberin ve bu üstad‑ı a'zamın hakkâniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifakla şehâdetleri, gündüz gibi bir hüccet‑i risaleti ve sâdıkıyetidir. Meselâ Risale‑i Nur, yüz parçasıyla, sadâkatinin bir tek bürhânıdır.
313
Yedincisi
Âl ve ashâb nâmında, nev'‑i beşerin Enbiyâdan sonra ferâset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhûr, en muhterem, en nâmdârı, en dindar, en keskin nazarlı tâife‑i azîmesi, kemâl‑i merak ile ve gayet dikkat ve nihâyet ciddiyetle, bu Zâtın bütün gizli ve âşikâr hâllerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharrî ve teftiş ve tedkik etmeleri neticesinde; bu Zâtın, dünyada en sâdık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatli olduğuna ittifakla, icmâ ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli îmânları, güneşin ziyâsına delâlet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladı.
Sekizincisi
Bu kâinât, nasıl ki, kendini icâd ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitab gibi, bir sergi gibi, bir temâşâgâh gibi tasarruf eden Sâni'ine ve Kâtibine ve Nakkàşına delâlet eder; öyle de: Kâinâtın hilkatindeki makàsıd‑ı İlâhiye’yi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetleri ta'lim edecek ve vazifedârâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mâhiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcûdâtın kemâlâtını ilân edecek ve o kitab‑ı kebîrin mânâlarını ifâde edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşâf, bir muhakkìk üstad ve bir sâdık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyâde yapan bu Zâtın hakkâniyetine ve bu kâinât Hàlık’ının en yüksek ve sâdık bir memuru olduğuna şehâdet ettiğini bildi.
314
Dokuzuncusu
Mâdem bu san'atlı ve hikmetli masnûâtıyla kendi hünerlerini ve san'atkârlığının kemâlâtını teşhîr etmek; ve bu süslü ve zînetli nihâyetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek; ve bu lezzetli ve kıymetli hesabsız ni'metleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek; ve bu şefkatli ve himâyetli umumî terbiye ve iâşe ile, hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştihâların her nev'ini tatmin edecek bir sûrette ihzar edilen Rabbânî it'âmlar ve ziyâfetlerle, kendi rubûbiyetine karşı minnetdârâne, müteşekkirâne ve perestişkârâne ibâdet ettirmek; ve mevsimlerin tebdili ve gece ve gündüzün tahvîli ve ihtilâfı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufât ve icraat ve dehşetli ve hikmetli fa'âliyet ve hallâkıyet ile kendi ulûhiyetini izhâr ederek, o ulûhiyete karşı îmân ve teslîm ve inkıyad ve itâat ettirmek; ve her vakit iyiliği ve iyileri himâye ve fenâlığı ve fenâları izâle ve semâvî tokatlarla zâlimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkâniyet ve adâletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var.
Elbette ve herhalde, O gaybî Zâtın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi; O’nun mezkûr maksadlarına tam hizmet ederek, hilkat‑i kâinâtın tılsımını ve muammâsını hall ve keşfeden ve dâima O Hàlık’ının nâmına hareket eden ve O’ndan istimdâd eden ve muvaffakıyet isteyen ve O’nun tarafından imdâda ve tevfike mazhar olan Muhammed‑i Kureyşî (A.S.M.) denilen bu Zât olacak.
Hem aklına dedi: Mâdem bu mezkûr dokuz hakikatler bu Zâtın sıdkına şehâdet ederler; elbette bu âdem, benî Âdem’in medâr‑ı şerefi ve bu âlemin medâr‑ı iftiharıdır ve O’na, “Fahr‑i Âlem” ve “Şeref‑i benî Âdem” denilmesi pek lâyıktır ve O’nun elinde bulunan fermân‑ı Rahmânî olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın haşmet‑i saltanat-ı maneviyesinin nısf‑ı arzı istilâsı ve şahsî kemâlâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu âlemde en mühim Zât budur, Hàlık’ımız hakkında en mühim söz O’nundur.
İşte gel, bak! Bu hàrika Zâtın yüzer zâhir ve bâhir kat'î mu'cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler àlî ve esâslı hakikatlerine istinâden, bütün da'vâlarının esâsı ve bütün hayatının gayesi; Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmâsına delâlet ve şehâdet ve O Vâcibü'l‑Vücûd’u isbât ve ilân ve i'lâm etmektir.
315
Demek bu kâinâtın bir manevî güneşi ve Hàlık’ımızın en parlak bürhânı, bu “Habîbullâh” denilen Zâttır ki; O’nun şehâdetini te'yid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icmâ var.
Birincisi: “Eğer perde‑i gayb açılsa yakìnim ziyâdeleşmeyecek” diyen İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh) ve yerde iken Arş‑ı A'zamı ve İsrâfil’in azamet‑i heykelini temâşâ eden Gavs‑ı A'zam (K.S.) gibi keskin nazar ve gayb‑bîn gözleri bulunan binler aktâb ve evliyâ‑i azîmeyi câmi' ve Âl‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm nâmıyla şöhret‑şiâr-ı âlem olan cemâat‑i nurâniyenin icmâ ile tasdikleridir.
İkincisi: Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhîtte, hayat‑ı ictimâiyeden ve efkâr‑ı siyâsiyeden hàlî ve kitapsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve ma'lûmâtlı ve hayat‑ı ictimâiyede ve siyâsiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim‑i âdil olarak; şarktan garba kadar cihan‑pesendâne idare eden ve “Sahâbe” nâmıyla dünyada nâmdâr olan cemâat‑i meşhûrenin ittifak ile, can ve mallarını, peder ve aşîretlerini fedâ ettiren bir kuvvetli îmân ile tasdikleridir.
Üçüncüsü: Her asırda binlerle efrâdı bulunan ve her fende dâhiyâne ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan ve ümmetinde yetişen hadsiz muhakkìk ve mütebahhir ulemâsının cemâat‑i uzmâsının, tevâfuk ile ve ilmelyakìn derecesinde tasdikleridir.
316
Demek bu Zâtın vahdâniyete şehâdeti, şahsî ve cüz'î değil; belki, umumî ve küllî ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa, karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehâdettir diye hükmetti.
İşte, Asr‑ı Saâdet’te aklıyla beraber seyahat eden dünya misâfiri ve hayat yolcusunun o medrese‑i nurâniyeden aldığı derse kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onaltıncı mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ فَخْرُ الْعَالَمِ وَشَرَفُ نَوْعِ بَن۪ي اٰدَمَ بِعَظَمَةِ سَلْطَنَةِ قُرْاٰنِهِ وَحِشْمَةِ وُسْعَةِ د۪ينِهِ وَكَثْرَةِ كَمَالَاتِهِ وَعُلْوِيَّةِ اَخْلَاقِهِ حَتّٰى بِتَصْد۪يقِ اَعْدَائِهِوَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِقُوَّةِ مِئَاتِ الْمُعْجِزَاتِ الظَّاهِرَاتِ الْبَاهِرَاتِ الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ وَبِقُوَّةِ اٰلَافِ حَقَائِقِ د۪ينِهِ السَّاطِعَةِ الْقَاطِعَةِ بِاِجْمَاعِ اٰلِهِ ذَوِي الْاَنْوَارِ وَبِاِتِّفَاقِ اَصْحَابِهِ ذَوِي الْاَبْصَارِ وَبِتَوَافُقِ مُحَقِّق۪ي اُمَّتِهِ ذَوِي الْبَرَاه۪ينِ وَالْبَصَائِرِ النَّوَّارَةِ denilmiştir.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
317
Yirminci Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
﴿﷽﴾
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ
Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı, pek çok fazileti bulunan ve bir rivâyet‑i sahîhada İsm‑i A'zam mertebesini taşıyan şu cümle‑i Tevhidiyenin on bir kelimesi var. Herbir kelimesinde; hem birer müjde ve beşâret, hem birer mertebe‑i Tevhid-i Rubûbiyet, hem bir İsm‑i A'zam noktasında bir kibriyâ‑yı Vahdet ve bir kemâl‑i Vahdâniyet vardır.
Bu büyük ve ulvî hakikatlerin izâhını sâir Söz’lere havâle edip, bir va'de binâen, şimdilik, mücmel bir hülâsa sûretinde “İki Makam”, bir “Mukaddime” ile ona bir fihriste yapacağız.
318
Mukaddime
Kat'iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, “îmân‑ı Billâh”tır. Ve insaniyetin en àlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îmân‑ı Billâh içindeki “mârifetullâh”tır. Cin ve insin en parlak saâdeti ve en tatlı ni'meti, o mârifetullâh içindeki “muhabbetullâh”tır. Ve rûh‑u beşer için en hàlis sürûr ve kalb‑i insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullâh içindeki “lezzet‑i rûhâniye”dir.
Evet, bütün hakîki saâdet ve hàlis sürûr ve şirin ni'met ve sâfî lezzet, elbette mârifetullâh ve muhabbetullâhtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb‑ı Hakk’ı tanıyan ve seven; nihâyetsiz saâdete, ni'mete, envâra, esrâra; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. O’nu hakîki tanımayan, sevmeyen; nihâyetsiz şekàvete, âlâma ve evhâma ma'nen ve maddeten mübtelâ olur.
Evet, şu perîşan dünyada, âvâre nev'‑i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sâhibsiz, hâmîsiz bir sûrette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev'‑i beşer içinde, bu perîşan fânî dünyada, insan; Sâhibini tanımazsa, Mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçâre sergerdân olduğunu herkes anlar. Eğer Sâhibini bulsa, Mâlikini tanısa; o vakit rahmetine ilticâ eder, kudretine istinâd eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticâretgâh olur.
319
Birinci Makam
Şu kelâm‑ı Tevhidînin onbir kelimesinin herbirinde birer müjde var. Ve o müjdede, birer şifâ ve o şifâda, birer lezzet‑i maneviye bulunur.
Birinci Kelime
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ’da şöyle bir müjde var ki: Hadsiz hâcâta mübtelâ, nihâyetsiz a'dânın hücumuna hedef olan rûh‑u insanî, şu kelimede öyle bir nokta‑i istimdâd bulur ki, bütün hâcâtını te'min edecek bir hazine‑i Rahmet kapısını, ona açar. Ve öyle bir nokta‑i istinâd bulur ki, bütün a'dâsının şerrinden emin edecek bir kudret‑i mutlakanın sâhibi olan kendi Ma'bûd’unu ve Hàlık’ını bildirir ve tanıttırır. Sâhibini gösterir, Mâliki kim olduğunu irâe eder. Ve o irâe ile; kalbi, vahşet‑i mutlakadan ve rûhu, hüzn‑ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferâhı, dâimî bir sürûru te'min eder.
İkinci Kelime
وَحْدَهُ Şu kelimede şifâlı, saâdetli bir müjde vardır. Şöyle ki:
Kâinâtın ekser envâ'ıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perîşan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen rûh‑u beşer ve kalb‑i insan, وَحْدَهُ kelimesinde bir melce', bir halâskâr bulur ki; onu bütün o keşmekeşten, o perîşaniyetten kurtarır. Yani, وَحْدَهُ ma'nen der:
Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme! Çünkü; Sultan‑ı Kâinât birdir. Herşeyin anahtarı O’nun yanında, herşeyin dizgini O’nun elindedir; herşey O’nun emriyle halledilir. O’nu bulsan, her matlûbunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.
320
Üçüncü Kelime
لَا شَر۪يكَ لَهُ Yani nasıl ki; ulûhiyetinde ve saltanatında şerîki yoktur. “Allah” bir olur, müteaddid olamaz… Öyle de; rubûbiyetinde ve icraatında ve icâdâtında dahi şerîki yoktur. Bazen olur ki, sultan bir olur, saltanatında şerîki olmaz; fakat icraatında onun memurları, onun şerîki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mâni olurlar. “Bize de müracaat et” derler. Fakat, ezel‑ebed Sultanı olan Cenâb‑ı Hak, saltanatında şerîki olmadığı gibi; icraat‑ı rubûbiyetinde dahi muînlere, şerîklere muhtaç değildir. Emir ve irâdesi, havl ve kuvveti olmazsa, hiçbir şey, hiçbir şeye müdâhale edemez. Doğrudan doğruya herkes O’na müracaat edebilir. Şerîki ve muîni olmadığından, o müracaatçı adama, “Yasaktır, O’nun huzuruna giremezsin” denilmez. İşte şu kelime, rûh‑u beşer için şöyle bir müjde verir ki:
Îmânı elde eden rûh‑u beşer; mânisiz, müdâhalesiz, hâilsiz, mümânaatsız; her hâlinde, her arzusunda, her ânda, her yerde, o ezel ve ebed ve hazâin‑i rahmet mâliki ve defâin‑i saâdet sâhibi olan Cemîl‑i Zülcelâl, Kadîr‑i Zülkemâl’in huzuruna girip hâcâtını arzedebilir; ve rahmetini bulup, kudretine istinâd ederek, kemâl‑i ferâh ve sürûru kazanabilir.
Dördüncü Kelime
لَهُ الْمُلْكُ Yani; mülk umumen O’nundur. Sen, hem O’nun mülküsün, hem memlûküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime, şöyle şifâlı bir müjde veriyor ve diyor:
321
Ey insan! Sen, kendini, kendine mâlik sayma; çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağırdır. Kendi başına muhâfaza edemezsin. Belâlardan sakınıp, levâzımatını yerine getiremezsin. Öyle ise, beyhûde ızdırâba düşüp azâb çekme; mülk başkasınındır. O Mâlik; hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinâd et, rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.
Hem der ki: Ma'nen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perîşaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinât, bir Kadîr‑i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sâhibine teslîm et, O’na bırak; cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi;“Mevlâ görelim neyler,Neylerse güzel eyler.”de, pencerelerden seyret, içlerine girme.
Beşinci Kelime
لَهُ الْحَمْدُ
Yani; hamd ve senâ, medih ve minnet O’na mahsûstur; O’na lâyıktır. Demek ni'metler O’nundur ve O’nun hazinesinden çıkar. Hazine ise dâimîdir. İşte şu kelime, şöyle müjde verip diyor ki:
Ey insan! Ni'metin zevâlinden elem çekme; çünkü rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevâlini düşünüp, o elemden feryâd etme; çünkü, o ni'met meyvesi, bir rahmet‑i bînihâyenin semeresidir; ağacı bâkî ise, meyve gitse de yerine gelen var. Ni'metin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyâde lezzetli bir iltifat‑ı rahmeti hamd ile düşünüp; lezzeti, birden yüz derece yapabilirsin. Nasıl ki, bir pâdişah‑ı zîşanın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz, belki bin elmanın lezzetinin fevkınde, bir iltifat‑ı şâhâne lezzetini sana ihsâs ve ihsân eder. Öyle de: لَهُ الْحَمْدُ kelimesiyle, yani hamd ve şükür ile; yani ni'metten in'âmı hissetmekle; yani Mün'imi tanımakla ve in'âmı düşünmekle; yani O’nun rahmetinin iltifatını ve şefkatinin teveccühünü ve in'âmının devamını düşünmekle, ni'metten bin derece daha lezîz, manevî bir lezzet kapısını sana açar.
322
Altıncı Kelime
يُحْي۪ي Yani; hayatı veren O’dur. Ve hayatı rızık ile idâme eden de O’dur. Ve levâzımat‑ı hayatı da ihzar eden yine O’dur. Ve hayatın àlî gayeleri O’na aittir ve mühim neticeleri O’na bakar. Yüzde doksan dokuz meyvesi O’nundur. İşte şu kelime, şöyle fânî ve âciz beşere nidâ eder, müjde verir ve der:
Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın fenâsını düşünüp, hüzne düşme. Yalnız dünyevî, ehemmiyetsiz meyvelerini görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki, o sefîne‑i vücûdundaki hayat makinesi Hayy‑ı Kayyûm’a aittir. Masârif ve levâzımatını O tedârik eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri var ve O’na aittir. Sen o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefînesi, ne kadar kıymetdâr olduğunu ve ne kadar güzel fâideler verdiğini ve o sefîne sâhibi Zâtın, ne kadar Kerîm ve Rahîm olduğunu düşün, mesrûr ol ve şükret. Ve anla ki; vazifeni istikametle yaptığın vakit, o sefînenin verdiği bütün netâic, bir cihetle senin defter‑i a'mâline geçer, sana bir hayat‑ı bâkiyeyi te'min eder, seni ebedî ihyâ eder.
Yedinci Kelime
وَيُم۪يتُ Yani; mevti veren O’dur. Yani; hayat vazifesinden terhis eder, fânî dünyadan yerini tebdil eder, külfet‑i hizmetten âzâd eder. Yani hayat‑ı fâniyeden, seni hayat‑ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fânî cin ve inse bağırır, der ki:
Sizlere müjde, mevt; i'dâm değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkırâz değil, sönmek değil, firâk‑ı ebedî değil, adem değil, tesâdüf değil, fâilsiz bir in'idâm değil; belki bir Fâil‑i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil‑i mekândır. Saâdet‑i ebediye tarafına, vatan‑ı aslîlerine bir sevkiyâttır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecma'ı olan âlem‑i Berzaha bir visâl kapısıdır.
323
Sekizinci Kelime
وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ Yani; bütün kâinâtın mevcûdâtında görünen ve vesile‑i muhabbet olan kemâl ve hüsün ve ihsânın hadsiz bir derece fevkınde bir cemâl ve kemâl ve ihsânın sâhibi ve bütün mahbûblara bedel, bir tek cilve‑i cemâli kâfî gelen bir Ma'bûd‑u Lemyezel, bir Mahbûb‑u Lâyezâl’in ezelî ve ebedî bir hayat‑ı dâimesi var ki, şâibe‑i zevâl ve fenâdan münezzeh ve avârız‑ı naks ve kusurdan müberrâdır. İşte şu kelime, cin ve inse ve bütün zîşuûra ve ehl‑i muhabbet ve aşka ilân eder ki:
Sizlere müjde, mahbûblarınızdan nihâyetsiz firâkların yaralarını tedâvi edip merhem süren bir Mahbûb‑u Bâkî’niz var. Mâdem O var ve Bâkîdir; başkaları ne olursa olsun merak çekmeyiniz. Belki o mahbûblarda sebeb‑i muhabbetiniz olan hüsün ve ihsân, fazl ve kemâl, O Mahbûb‑u Bâkî’nin cilve‑i Cemâl-i Bâkî’sinden çok perdelerden geçip, gayet zaîf bir gölgenin gölgesidir. Onların zevâlleri, sizleri incitmesin. Çünkü onlar, bir nev'i âyinelerdir. Âyinelerin değişmesi, şa'şaa‑i cemâlin cilvesini tazeleştirir, güzelleştirir. Mâdem O var, herşey var.
Dokuzuncu Kelime
بِيَدِهِ الْخَيْرُ Yani; her hayır, O’nun elindedir. Her yaptığınız hayrat, O’nun defterine geçer. Her işlediğiniz a'mâl‑i sâliha, yanında kaydedilir. İşte şu kelime, cin ve inse nidâ edip müjde veriyor, diyor ki:
324
Ey bîçâreler! Mezaristana göçtüğünüz zaman; “Eyvâh! Malımız harâb olup, sa'yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip, dar bir toprağa girdik.” demeyiniz, feryâd edip me'yûs olmayınız. Çünkü sizin herşeyiniz muhâfaza ediliyor, her ameliniz yazılmıştır; her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât‑ı Zülcelâl, sizi celb edip, yer altında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti, rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almağa gidiyorsunuz.
Evet, geçen baharın defter‑i a'mâlinin sahifeleri ve hidemâtının sandukçaları olan tohumları, çekirdekleri muhâfaza eden ve ikinci baharda gayet şa'şaalı, belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda muhâfaza eden, neşreden Kadîr‑i Zülcelâl; elbette sizin de netâic‑i hayatınızı öyle muhâfaza ediyor. Ve hizmetinize, pek kesretli bir sûrette mükâfât verecektir.
Onuncu Kelime
﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ Yani; O Vâhid’dir, Ehad’dir. Herşeye Kadîr’dir. Hiçbir şey O’na ağır gelmez. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar O’na kolaydır. Cennet’i halketmek, bir bahar kadar O’na rahattır. Her günde, her senede, her asırda yeniden yeniye icâd ettiği hadsiz masnûâtı; nihâyetsiz kudretine, nihâyetsiz lisânlarla şehâdet ederler. İşte şu kelime dahi şöyle müjde eder, der ki:
Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubûdiyet boşu boşuna gitmez. Bir dâr‑ı mükâfât, bir mahall‑i saâdet senin için ihzar edilmiştir. Senin şu fânî dünyana bedel, bâkî bir Cennet seni bekler. İbâdet ettiğin ve tanıdığın Hàlık‑ı Zülcelâl’in va'dine îmân ve i'timâd et. O’na va'dinde hulfetmek muhâldir. Kudretinde hiçbir cihetle noksaniyet yoktur. İşlerine, acz müdâhale edemez. Senin küçük bahçeni halkettiği gibi, Cennet’i dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana va'detmiş. Ve va'dettiği için, elbette seni onun içine alacak.
325
Mâdem bilmüşâhede görüyoruz‥ Her senede, yeryüzünde, hayvanat ve nebâtâtın üç yüz binden ziyâde envâ'larını ve milletlerini kemâl‑i intizam ve mîzan ile, kemâl‑i sür'at ve sühûletle haşredip, neşreder. Elbette böyle bir Kadîr‑i Zülcelâl, va'dini yerine getirmeğe muktedirdir. Hem mâdem her senede, öyle bir Kadîr‑i Mutlak, haşrin ve Cennet’in nümûnelerini binler tarzda icâd ediyor. Hem mâdem bütün semâvî fermânları ile saâdet‑i ebediyeyi va'd edip, Cennet’i müjde veriyor. Hem mâdem bütün icraatı ve şuûnâtı hak ve hakikattir; ve sıdk ve ciddiyetledir. Hem mâdem âsârının şehâdetiyle bütün kemâlât, O’nun nihâyetsiz kemâline delâlet ve şehâdet eder; ve hiçbir cihette naks ve kusur O’nda yoktur. Hem mâdem hulfü'l‑va'd ve hilâf ve kizb ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur. Elbette ve elbette, O Kadîr‑i Zülcelâl, O Hakîm‑i Zülkemâl, O Rahîm‑i Zülcemâl, va'dini yerine getirecek; saâdet‑i ebediye kapısını açacak; Âdem babanızın vatan‑ı aslîsi olan Cennet’e, sizleri – ey ehl‑i îmân! – idhal edecektir.
Onbirinci Kelime
﴿وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ﴾ Yani; ticâret ve memuriyet için mühim vazifelerle bu dâr‑ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar; ticâretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmâm ettikten sonra, yine onları gönderen Hàlık‑ı Zülcelâl’ine dönecekler ve Mevlâ‑yı Kerîm’lerine kavuşacaklar. Yani, bu dâr‑ı fânîden gidip dâr‑ı bâkîde huzur‑u Kibriyâ’ya müşerref olacaklar. Yani; esbâb dağdağasından ve vesâitin karanlık perdelerinden kurtulup, Rabb‑i Rahîm’lerine, makarr‑ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Hàlık’ı ve Ma'bûd’u ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar. İşte şu kelime bütün müjdelerin fevkınde şöyle müjde eder ve der ki:
326
Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuzikinci Söz’ün âhirinde denildiği gibi; “Dünyanın bin sene mes'ûdâne hayatı, bir saat hayatına mukâbil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü'yet‑i cemâline mukâbil gelmeyen bir Cemîl‑i Zülcelâl’in dâire‑i rahmetine ve mertebe‑i huzuruna gidiyorsun. Mübtelâ ve meftûn ve müştâk olduğunuz mecâzî mahbûblarda ve bütün mevcûdât‑ı dünyeviyedeki hüsün ve cemâl, O’nun cilve‑i cemâlinin ve hüsn‑ü esmâsının bir nev'i gölgesi; ve bütün Cennet, bütün letâifiyle, bir cilve‑i rahmeti; ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve câzibeler, bir lem'a‑i muhabbeti olan bir Ma'bûd‑u Lemyezel’in, bir Mahbûb‑u Lâyezâl’in dâire‑i huzuruna gidiyorsunuz. Ve ziyâfetgâh‑ı ebedîsi olan Cennet’e çağrılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.”
Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki: Ey insan! Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümâta, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz! Siz, fenâya değil, bekàya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücûd‑u dâimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümâta değil, âlem‑i nura giriyorsunuz. Sâhib ve Mâlik‑i Hakîki’nin tarafına gidiyorsunuz. Ve Sultan‑ı Ezelî’nin pâyitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, Vahdet dâiresinde teneffüs edeceksiniz; firâka değil, visâle müteveccihsiniz!…
327
İkinci Makam
İsm‑i A'zam noktasında, Tevhid’in isbâtına muhtasar bir işârettir.
Birinci Kelime
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ’da, bir Tevhid‑i Ulûhiyet ve Ma'bûdiyet vardır. Şu mertebenin gayet kuvvetli bir bürhânına şöyle işâret ederiz ki:
Şu kâinât yüzünde, hususan zeminin sahifesinde, gayet muntazam bir fa'âliyet görünüyor. Ve gayet hikmetli bir hallâkıyet müşâhede ediyoruz. Ve gayet intizamlı bir fettâhiyet, yani herşeye lâyık bir şekil açmak ve sûret vermek, aynelyakìn görüyoruz. Hem gayet şefkatli, keremli, rahmetli bir vehhâbiyet ve ihsânat görüyoruz. Öyle ise, bizzarûre şu hâl ve şu keyfiyet; Fa'âl, Hallâk, Fettâh, Vehhâb bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûdunu ve vahdetini isbât eder, belki ihsâs eder.
Evet, mevcûdâtın mütemâdiyen zevâlleri, tazelenmeleri gösteriyor ki, o mevcûdât; bir Sâni'‑i Kadîr’in kudsî esmâsının cilveleri‥ ve envâr‑ı esmâiyesinin gölgeleri‥ ve ef'âlinin eserleri‥ ve kalem‑i Kader ve Kudretin nakışları ve sahifeleri‥ ve cemâl‑i kemâlinin âyineleridir.
328
Şu hakikat‑i uzmâya ve şu tevhidin mertebe‑i ulyâsına, şu kâinâtın sâhibi, bütün gönderdiği mukaddes kitaplar ve suhuflarıyla, o tevhidi gösterdiği gibi; bütün ehl‑i hakikat ve kâmilîn‑i nev'-i beşer tahkîkatlarıyla ve keşfiyâtlarıyla, aynı mertebe‑i tevhidi gösteriyorlar. Ve kâinât dahi, acz ve fakrıyla beraber, mazhar olduğu dâimî mu'cizât‑ı san'atın ve havârık‑ı iktidar, hazâin‑i servetin şehâdetiyle, aynı mertebe‑i tevhide işâret eder.
Demek Şâhid‑i Ezelî, bütün kütüb ve suhufuyla; ve ehl‑i şühûd, bütün tahkîkat ve küşûfuyla; ve âlem‑i şehâdet, bütün muntazam ahvâl ve hakîmâne şuûnâtıyla, o mertebe‑i tevhidde bil'icmâ ittifak ediyorlar.
İşte, O Vâhid‑i Ehad’i kabûl etmeyen; ya nihâyetsiz ilâhları kabûl edecek veyâhut ahmak Sofestâi gibi, hem kendini, hem kâinâtın vücûdunu inkâr edecek.
İkinci Kelime
وَحْدَهُ İşte şu kelime sarîh bir mertebe‑i tevhidi gösterir. Şu mertebeyi dahi, a'zamî bir sûrette isbât eden gayet kuvvetli bir bürhânına şöyle işâret ederiz ki:
Biz gözümüzü açtıkça, kâinât yüzüne nazarımızı saldırdıkça, en evvel gözümüze ilişen; âmm ve mükemmel bir nizâmdır ve şâmil, hassas bir mîzandır görüyoruz. Herşey dakîk bir nizâm ile, hassas bir mîzan ve ölçü içindedir.
Daha bir parça dikkat‑i nazar ettikçe, yeniden yeniye bir tanzim ve tevzîniyet gözümüze çarpıyor. Yani; Birisi, intizam ile o nizâmı değiştiriyor ve tartı ile o mîzanı tazelendiriyor. Herşey bir model olup, pek kesretli muntazam ve mevzûn sûretler giydiriliyor.
Daha ziyâde dikkat ettikçe, o tanzim ve tevzîn altında bir hikmet ve adâlet görünüyor. Her harekette bir hikmet ve maslahat gözetiliyor; bir hak, bir fâide takib ediliyor.
329
Daha ziyâde dikkat ettikçe, gayet hakîmâne bir fa'âliyet içinde bir kudretin tezâhüratı ve herşeyin her şe'nini ihâta eden gayet muhît bir ilmin cilveleri, nazar‑ı şuûrumuza çarpıyor.
Demek; bütün mevcûdâttaki şu nizâm ve mîzan, umuma âmm bir tanzim ve tevzîni; ve o tanzim ve tevzîn, âmm bir hikmet ve adâleti; ve o hikmet ve adâlet, bir kudret ve ilmi gözümüze gösteriyor. Demek, bir Kadîr‑i Külli Şey ve bir Alîm‑i Külli Şey, şu perdeler arkasında akla görünüyor.
Hem herşeyin evveline ve âhirine bakıyoruz, hususan zîhayat nev'inde görüyoruz ki: Başlangıçları, asılları, kökleri, hem meyveleri ve neticeleri öyle bir tarzdadır ki; güyâ tohumları, asılları; birer ta'rife, birer program şeklinde bütün o mevcûdun cihâzâtını tazammun ediyor. Ve neticesinde ve meyvesinde; yine bütün o zîhayatın mânâsı süzülüp onda tecemmu' eder, tarihçe‑i hayatını ona bırakır. Güyâ onun aslı olan çekirdeği, desâtir‑i icâdiyesinin bir mecmuasıdır. Ve meyvesi ve semeresi ise, evâmir‑i icâdiyesinin bir fihristesi hükmünde görüyoruz. Sonra o zîhayatın zâhirine ve bâtınına bakıyoruz. Gayet derecede hikmetli bir kudretin tasarrufâtı ve nâfiz bir irâdenin tasvirâtı ve tanzimâtı görünüyor. Yani, bir kuvvet ve kudret icâd eder; bir emir ve irâde sûret giydirir.
İşte; bütün mevcûdât, böyle evveline dikkat ettikçe, bir ilmin ta'rifenâmesi‥ ve âhirine dikkat ettikçe, bir Sâni'in plânı ve beyânnâmesi‥ ve zâhirine baktıkça, bir Fâil‑i Muhtar’ın ve Mürîd’in gayet san'atlı ve tenâsüblü bir hulle‑i san'atı‥ ve bâtınına baktıkça, bir Kadîr’in gayet muntazam bir makinesini müşâhede ediyoruz.
330
İşte şu hâl ve şu keyfiyet, bizzarûre ve bilbedâhe ilân eder ki: Hiçbir şey, hiçbir zaman, hiçbir mekân bir tek Sâni'‑i Zülcelâl’in kabza‑i tasarrufundan hariç olamaz. Herbir şey ve bütün eşya, bütün şuûnâtıyla, bir Kadîr‑i Mürîd’in kabza‑i tasarrufunda tedbir edilir. Ve bir Rahmân‑ı Rahîm’in tanzimiyle ve lütfuyla güzelleştiriliyor. Ve bir Hannân‑ı Mennân’ın tezyîniyle süslendiriliyor.
Evet, başında şuûr ve yüzünde gözü bulunana, şu kâinât ve şu mevcûdâttaki nizâm ve mîzan ve tanzim ve tevzîn; bir tek, yektâ, Vâhid, Ehad, Kadîr, Mürîd, Alîm, Hakîm bir Zâtı, vahdâniyet mertebesinde gösterir.
Evet, herşeyde bir birlik var. Birlik ise, biri gösterir. Meselâ, dünyanın lambası olan güneş, birdir; öyle ise, dünyanın Mâliki dahi birdir. Meselâ, zemin yüzündeki zîhayatların hizmetçileri olan hava, ateş, su birdir; öyle ise, onları istihdam eden ve bizlere musahhar eden dahi birdir.
Üçüncü Kelime
لَا شَر۪يكَ لَهُ Şu kelimeyi, Otuzikinci Söz’ün Birinci Makamı, gayet kuvvetli ve şa'şaalı bir sûrette isbât ettiğinden, ona havâle ederiz. Onun fevkınde beyân olamaz, ondan daha ileri beyâna lüzum yok ve izâh edilmez‥
Dördüncü Kelime
لَهُ الْمُلْكُ Yani: Ferş’ten Arş’a, serâdan Süreyyâ’ya, zerrâttan seyyârâta, ezelden ebede kadar herbir mevcûd; semâvât ve arz, dünya ve âhiret, herşey O’nun mülküdür. Mâlikiyet mertebe‑i uzmâsı, tevhid‑i a'zam sûretinde O’nundur.
331
Şu mertebe‑i uzmâ-i mâlikiyet ve makam‑ı a'zam-ı tevhidin bir hüccet‑i kübrâsı, latîf bir zamanda ve latîf bir hâtırada, Arabî ibaresinde, şu âcizin hâtırına ilkà edildi. O latîf hâtıranın hatırı için, aynı ibare‑i Arabiyeyi kaydedip, sonra meâlini yazacağız.
لَهُ الْمُلْكُ لِاَنَّ ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَب۪يرَ كَهٰذَا الْعَالَمِ الصَّغ۪يرِ ❋ مَصْنُوعَا قُدْرَتِهِ مَكْتُوبَا قَدَرِهِ ❋ اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ صَيَّرَهُ مَسْجِدًا ❋ ا۪يجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ سَاجِدًا ❋ اِنْشَاؤُهُ لِذَاكَ صَيَّرَ ذَاكَ مِلْكًا ❋ ا۪يجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ مَمْلُوكًا ❋ صَنْعَتُهُ ف۪ي ذَاكَ تَظَاهَرَتْ كِتَابًا ❋ صِبْغَتُهُ ف۪ي هٰذَا تَزَاهَرَتْ خِطَابًا ❋ قُدْرَتُهُ ف۪ي ذَاكَ تُظْهِرُ حِشْمَتَهُ ❋ رَحْمَتُهُ ف۪ي هٰذَا تُنَظِّمُ نِعْمَتَهُ ❋ حِشْمَتُهُ ف۪ي ذَاكَ تَشْهَدُ هُوَ الْوَاحِدُ ❋ نِعْمَتُهُ ف۪ي هٰذَا تُعْلِنُ هُوَ الْاَحَدُ ❋ سِكَّتُهُ ف۪ي ذَاكَ فِي الْكُلِّ وَالْاَجْزَاءِ ❋ خَاتَمُهُ ف۪ي هٰذَا فِي الْجِسْمِ وَالْاَعْضَاءِ
Birinci Fıkra
ذَاكَ الْعَالَمَ الْكَب۪يرَ… الخ Yani: Şu kâinât denilen âlem‑i ekber ve insan denilen onun misâl‑i musağğarı olan âlem‑i asğar, Kudret ve Kader kalemiyle yazılan âfâkî ve enfüsî vahdâniyet delâilini gösteriyorlar.
Evet, kâinâttaki san'at‑ı muntazamanın küçük bir mikyâsta nümûnesi, insanda vardır. O dâire‑i kübrâdaki san'at, Sâni'‑i Vâhid’e şehâdet ettiği gibi; şu insanda olan küçük mikyâstaki hurdebînî san'at dahi, yine O Sâni'a işâret eder, vahdetini gösterir.
Hem nasıl ki, şu insan; gayet mânidâr bir mektûb‑u Rabbânîdir, muntazam bir kaside‑i kaderdir; öyle de, şu kâinât dahi, aynı o kalem‑i kaderle, fakat büyük bir mikyâsta yazılmış muntazam bir kaside‑i kaderdir.
332
Hiç mümkün müdür ki; hadsiz alâmet‑i fârika ile bütün insanlara bakan şu insan yüzündeki sikke‑i vahdet’e ve bütün mevcûdâtı omuz omuza, el ele, baş başa veren kâinât üstündeki hâtem‑i vahdâniyete, Vâhid‑i Ehad’den başka bir şeyin müdâhalesi bulunsun?!‥
İkinci Fıkra
اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ… الخ Meâli şudur: Sâni'‑i Hakîm, âlem‑i ekberi, öyle bedî' bir sûrette halk edip âyât‑ı kibriyâsını üstünde nakşetmiş ki; kâinâtı bir mescid‑i kebîr şekline döndürmüş ve insanı dahi öyle bir tarzda icâd edip, ona akıl vererek, onunla o mu'cizât‑ı san'atına ve o bedî' kudretine karşı secde‑i hayret ettirerek, ona âyât‑ı kibriyâyı okutturup, kemer‑beste-i ubûdiyet ettirerek, o mescid‑i kebîrde, bir abd‑i sâcid fıtratında yaratmıştır.
Hiç mümkün müdür ki: Şu mescid‑i kebîrin içindeki sâcidlerin, âbidlerin Ma'bûd‑u Hakîki’leri; O Sâni'‑i Vâhid-i Ehad’den başkası olabilsin?!‥
Üçüncü Fıkra
اِنْشَائُهُ لِذَاكَ… الخ Meâli şudur ki: O Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl, âlem‑i ekberi, bâhusus küre‑i arz yüzünü öyle bir sûrette inşâ ederek yapmıştır ki; birbiri içinde hadsiz dâireler olup, herbir dâire bir tarla hükmünde olup, vakit be‑vakit, mevsim be‑mevsim, asır be‑asır; eker, biçer, mahsulât alır. Mütemâdiyen mülkünü çalıştırır, tasarruf eder.
En büyük dâire olan zerrât âlemini bir tarla yapıp, her zaman kâinât kadar mahsulâtı; kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem‑i şehâdetten âlem‑i gayba, dâire‑i kudretten dâire‑i ilme gönderir.
Sonra mutavassıt bir dâire olan zemin yüzünü, aynen öyle bir mezraa yapmış ki; mevsim be‑mevsim âlemleri, envâ'ları içinde eker, biçer, kaldırır. Manevî mahsulâtını dahi; gaybî, uhrevî, misâlî ve manevî âlemlerine gönderir.
333
Daha küçük bir dâire olan bir bahçeyi; yine yüz defa, bin defa kudretle doldurup, hikmetle boşalttırıyor.
Daha küçük bir dâire olan bir zîhayatı, meselâ bir ağacı, bir insanı, yüz defa onun kadar, ondan mahsulât alır.