Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

İkinci Mes'ele

Barla Yaylası Tepelice”de, çam, katran, karakavağın bir meyvesi olup, Sözler Mecmuası’na yazıldığı için buraya yazılmamıştır.

Üçüncü Mes'ele

Şu iki mes'ele, Yirmibeşinci Söz’ün i'câz‑ı Kur'ân’a karşı medeniyetin aczini gösteren misâllerinden bir kısmıdır. Kur'ân’a muhâlif olan hukuk‑u medeniyetin ne kadar haksız olduğunu isbât eden binler misâllerinden iki misâl: ﴿فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ olan hükm‑ü Kur'ânî, mahz‑ı adâlet olduğu gibi, ayn‑ı merhamettir.
Evet adâlettir; çünkü ekseriyet‑i mutlaka itibariyle bir erkek, bir kadın alır, nafakasını taahhüd eder. Bir kadın ise, bir kocaya gider, nafakasını ona yükler; irsiyetteki noksanını telâfi eder.
Hem merhamettir; çünkü o zaîfe kız, pederinden şefkate ve kardeşinden merhamete çok muhtaçtır. Hükm‑ü Kur'ân’a göre o kız, pederinden endişesiz bir şefkat görür. Pederi ona; Benim servetimin yarısını, ellerin ve yabânîlerin ellerine geçmesine sebeb olacak zararlı bir çocuk nazarıyla endişe edip bakmaz; o şefkate, endişe ve hiddet karışmaz. Hem kardeşinden rekabetsiz, hasedsiz bir merhamet ve himâyet görür. Kardeşi ona, Hânedânımızın yarısını bozacak ve malımızın mühim bir kısmını ellerin eline verecek bir rakìb nazarıyla bakmaz; o merhamete ve himâyete bir kin, bir iğbirar katmaz.
Şu hâlde o fıtraten nâzik, nâzenîn ve hilkaten zaîfe ve nahîfe kız, sûreten az bir şey kaybeder; fakat ona bedel akàribin şefkatinden, merhametinden, tükenmez bir servet kazanır. Yoksa rahmet‑i Hak’tan ziyâde ona merhamet edeceğiz diye hakkından fazla ona hak vermek, ona merhamet değil, şedîd bir zulümdür. Belki zaman‑ı câhiliyette gayret‑i vahşiyâneye binâen kızlarını sağ olarak defnetmek gibi gaddârâne bir zulmü andıracak şu zamanın hırs‑ı vahşiyânesi, merhametsiz bir şenâate yol açmak ihtimali vardır.
70
Bunun gibi bütün ahkâm‑ı Kur'âniye, ﴿وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ fermânını tasdik ediyorlar.

Dördüncü Mes'ele

﴿فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ İşte mimsiz medeniyet, nasıl kız hakkında, hakkından fazla hak verdiğinden böyle bir haksızlığa sebeb oluyor öyle de; vâlide hakkında hakkını kesmekle daha dehşetli haksızlık ediyor.
Evet rahmet‑i Rabbâniye’nin en hürmetli, en halâvetli, en latîf ve en şirin bir cilvesi olan şefkat‑i vâlide, hakàik‑ı kâinât içinde en muhterem, en mükerrem bir hakikattir. Ve vâlide, en kerîm, en rahîm, öyle fedâkâr bir dosttur ki; o şefkat sâikasıyla bir vâlide, bütün dünyasını ve hayatını ve rahatını, veledi için fedâ eder. Hattâ vâlideliğin en basit ve en ednâ derecesinde olan korkak tavuk, o şefkatin küçücük bir lem'asıyla yavrusunu müdafaa için ite atılır, arslana saldırır.
İşte böyle muhterem ve muazzez bir hakikati taşıyan bir vâlideyi, veledinin malından mahrum etmek, o muhterem hakikate karşı ne kadar dehşetli bir haksızlık, ne derece vahşetli bir hürmetsizlik, ne mertebe cinayetli bir hakaret ve arş‑ı rahmeti titreten bir küfran‑ı ni'met ve hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyenin gayet parlak ve nâfi' bir tiryâkına bir zehir katmak olduğunu, insaniyet‑perverlik iddia eden insan canavarları anlamazlarsa, elbette hakîki insanlar anlar. Kur'ân‑ı Hakîm’in ﴿فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ hükmünü, ayn‑ı hak ve mahz‑ı adâlet olduğunu bilirler.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
71

Onikinci Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى رُفَقَائِكُمْ
Azîz kardeşlerim!
O gece benden suâl ettiniz, ben cevabını vermedim. Çünkü; mesâil‑i îmâniyenin münâkaşa sûretinde bahsi câiz değildir. Siz münâkaşa sûretinde bahsetmiştiniz. Şimdilik münâkaşanızın esâsı olan üç suâlinize gayet muhtasar bir cevab yazıyorum. Tafsîlini, eczâcı efendinin isimlerini yazmış olduğu Sözler’de bulursunuz. Yalnız, Kader ve cüz'‑ü ihtiyarîye ait Yirmialtıncı Söz hâtırıma gelmemişti, size söylememiştim, ona da bakınız; fakat gazete gibi okumayınız. Eczâcı efendinin o Sözler’i mütâlaa etmesini havâle ettiğimin sırrı şudur ki:
O çeşit mes'elelerdeki şübheler, erkân‑ı îmâniyenin za'fından ileri geliyor. O Sözler ise, erkân‑ı îmâniyeyi tamamıyla isbât ederler.

Birinci Suâliniz

Hazret‑i Âdem’in (A.S.) Cennet’ten ihracı ve bir kısım benî Âdem’in Cehennem’e idhali ne hikmete mebnîdir?
Elcevab: Hikmeti, tavziftir Öyle bir vazife ile memur edilerek gönderilmiştir ki; bütün terakkiyât‑ı maneviye-i beşeriyenin ve bütün isti'dâdât‑ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mâhiyet‑i insaniyenin bütün Esmâ‑i İlâhiye’ye bir âyine‑i câmia olması, o vazifenin netâicindendir.*
72
Eğer Hazret‑i Âdem Cennet’te kalsaydı; melek gibi makamı sâbit kalırdı, isti'dâdât‑ı beşeriye inkişaf etmezdi. Hâlbuki yeknesak makam sâhibi olan melâikeler çoktur, o tarz ubûdiyet için insana ihtiyaç yok. Belki Hikmet‑i İlâhiye, nihâyetsiz makàmâtı kat' edecek olan insanın isti'dâdına muvâfık bir dâr‑ı teklifi iktiza ettiği için, melâikelerin aksine olarak, muktezâ‑yı fıtratları olan ma'lûm günahla Cennet’ten ihrac edildi.
Demek Hazret‑i Âdem’in Cennet’ten ihracı, ayn‑ı hikmet ve mahz‑ı rahmet olduğu gibi; küffarın da Cehennem’e idhalleri, haktır ve adâlettir.
Onuncu Söz’ün Üçüncü İşâreti’nde denildiği gibi; çendan kâfir az bir ömürde bir günah işlemiş, fakat o günah içinde nihâyetsiz bir cinayet var. Çünkü küfür, bütün kâinâtı tahkîrdir, kıymetlerini tenzîl etmektir ve bütün masnûâtın Vahdâniyete şehâdetlerini tekzîbdir ve mevcûdât âyinelerinde cilveleri görünen Esmâ‑i İlâhiye’yi tezyiftir.
Onun için, mevcûdâtın hakkını kâfirden almak üzere, mevcûdâtın Sultanı olan Kahhâr‑ı Zülcelâl’in, kâfirleri ebedî Cehennem’e atması, ayn‑ı hak ve adâlettir. Çünkü, nihâyetsiz cinayet, nihâyetsiz azâbı ister.

İkinci Suâliniz

Şeytanların halkı ve icâdı ne içindir? Cenâb‑ı Hak, şeytanı ve şerleri halketmiş, hikmeti nedir? Şerrin halkı şerdir, kabîhin halkı kabîhdir?
Elcevab: Hâşâ!‥ Halk‑ı şer, şer değil; belki kesb‑i şer, şerdir. Çünkü, halk ve icâd, bütün netâice bakar; kesb, hususî bir mübâşeret olduğu için, hususî netâice bakar.
Meselâ, yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var; bütünü de güzeldir. Sû‑i ihtiyarıyla bazıları yağmurdan zarar görse, Yağmurun icâdı rahmet değildir.” diyemez; Yağmurun halkı şerdir.” diye hükmedemez. Belki sû‑i ihtiyarıyla ve kesbiyle onun hakkında şer oldu. Hem ateşin halkında çok fâideler var; bütünü de hayırdır. Fakat bazılar sû‑i kesbiyle, sû‑i isti'mâliyle ateşten zarar görse, ateşin halkı şerdir diyemez. Çünkü ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış; belki o, kendi sû‑i ihtiyarıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti.
73
Elhâsıl: Hayr‑ı kesîr için, şerr‑i kalîl kabûl edilir. Eğer şerr‑i kalîl olmamak için, hayr‑ı kesîri intac eden bir şer terkedilse; o vakit şerr‑i kesîr irtikâb edilmiş olur.* Meselâ, cihada asker sevketmekte elbette bazı cüz'î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr‑ı kesîr var ki, İslâm, küffarın istilâsından kurtulur. Eğer o şerr‑i kalîl için cihad terkedilse, o vakit hayr‑ı kesîr gittikten sonra şerr‑i kesîr gelir. O ayn‑ı zulümdür. Hem meselâ; gangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir; hâlbuki zâhiren bir şerdir. Parmak kesilmezse, el kesilir; şerr‑i kesîr olur.
İşte kâinâttaki şerlerin, zararların, beliyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icâdları, şer ve çirkin değildir; çünkü çok netâic‑i mühimme için halkolunmuşlardır. Meselâ melâikelere, şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyâtları yoktur; makamları sâbittir, tebeddül etmez. Kezâ hayvanatın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sâbittir, nâkıstır. Âlem‑i insaniyette ise merâtib‑i terakkiyât ve tedenniyât, nihâyetsizdir. Nemrudlardan, fir'avunlardan tut, sıddıkîn‑i evliyâ ve enbiyâya kadar gayet uzun bir mesâfe‑i terakkî var.
İşte kömür gibi olan ervâh‑ı sâfileyi, elmas gibi olan ervâh‑ı àliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatiyle ve sırr‑ı teklif ve ba's‑i enbiyâ ile, bir meydân‑ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsâbaka açılmış. Eğer mücâhede ve müsâbaka olmasaydı, mâden‑i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan isti'dâdlar, beraber kalacaktı. A'lâ‑yı illiyîndeki Ebû Bekir‑i Sıddık’ın rûhu, esfel‑i sâfilîndeki Ebû Cehil’in rûhuyla bir seviyede kalacaktı.
Demek şeyâtîn ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için, icâdları şer değil, çirkin değil; belki sû‑i isti'mâlâttan ve kesb denilen mübâşeret‑i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler, kesb‑i insana aittir; icâd‑ı İlâhî’ye ait değildir.
74
Eğer suâl etseniz ki: Bi'set‑i enbiyâ ile beraber şeytanların vücûdundan ekser insanlar kâfir oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor. El‑hükmü li'l-ekser kaidesince, ekser ondan şer görse, o vakit halk‑ı şer, şerdir; hattâ bi'set‑i enbiyâ dahi rahmet değil denilebilir?
Elcevab: Kemiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar.
Meselâ: Yüz hurma çekirdeği bulunsa toprak altına konup su verilmezse ve muâmele‑i kimyeviye görmezse ve bir mücâhede‑i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücâhede‑i hayatiyeye ma'rûz kaldığı vakit, sû‑i mizâcından sekseni bozulsa; yirmisi, meyvedâr yirmi hurma ağacı olsa, diyebilir misin ki; Suyu vermek şer oldu, ekserîsini bozdu?” Elbette diyemezsin. Çünkü o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan, zarar etmez; şer olmaz.
Hem meselâ: Tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa, yumurta itibariyle beşyüz kuruş eder. Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa, sekseni bozulsa; yirmisi, yirmi tavus kuşu olsa, denilebilir mi ki; Çok zarar oldu, bu muâmele şer oldu, bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu, şer oldu?” Hayır öyle değil, belki hayırdır. Çünkü o tavus milleti ve o yumurta tâifesi, dörtyüz kuruş fiatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı.
İşte nev'‑i beşer bi'set‑i enbiyâ ile, sırr‑ı teklif ile, mücâhede ile, şeytanlarla muhârebe ile kazandıkları yüzbinlerle enbiyâ ve milyonlarla evliyâ ve milyarlarla asfiyâ gibi âlem‑i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukâbilinde; kemiyetçe kesretli, keyfiyetçe ehemmiyetsiz hayvanat‑ı muzırra nev'inden olan küffarı ve münâfıkları kaybetti.

Üçüncü Suâliniz

Cenâb‑ı Hak musîbetleri veriyor, belâları musallat ediyor. Hususan masûmlara, hattâ hayvanlara bu zulüm değil mi?
Elcevab: Hâşâ! Mülk O’nundur. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba; san'atkâr bir zât, bir ücret mukâbilinde seni bir model yapıp gayet san'atkârâne yaptığı murassa' bir libâsı sana giydiriyor; hünerini, mehâretini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor, biçiyor, kesiyor seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki; Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; bana, oturtup kaldırmakla zahmet verdin?” Elbette diyemezsin. Dersen, dîvânelik edersin.
75
Aynen öyle de: Sâni'‑i Zülcelâl; göz, kulak, lisân gibi duygularla murassa' gayet san'atkârâne bir vücûdu sana giydirmiş Mütenevvi' esmâsının nakışlarını göstermek için seni hasta eder, mübtelâ eder, aç eder, tok eder, susuz eder bu gibi ahvâlde yuvarlatır. Mâhiyet‑i hayatiyeyi kuvvetleştirmek ve cilve‑i esmâsını göstermek için, seni böyle çok tavırlarda gezdiriyor. Sen eğer desen: Beni ne için bu mesâibe mübtelâ ediyorsun?” Temsîlde işâret edildiği gibi, yüz hikmet seni susturacak.
Zâten sükûn ve sükûnet, atâlet, yeknesaklık, tevakkuf; bir nev'i ademdir, zarardır. Hareket ve tebeddül; vücûddur, hayırdır. Hayat, harekâtla kemâlâtını bulur; beliyyât vâsıtasıyla terakkî eder. Hayat, cilve‑i esmâ ile muhtelif harekâta mazhar olur, tasaffî eder, kuvvet bulur, inkişaf eder, inbisat eder. Kendi mukadderâtını yazmasına müteharrik bir kalem olur, vazifesini îfâ eder; ücret‑i uhreviyeye kesb‑i istihkak eder.
İşte, münâkaşanızın içindeki üç suâlinizin muhtasar cevabları bu kadardır. İzâhları otuzüç aded Sözler”dedir.
Azîz kardeşim; sen bu mektûbu eczâcıya ve münâkaşayı işitenlerden münâsib gördüklerine oku. Benim tarafımdan da, yeni bir talebem olan eczâcıya selâm et; de ki:
Mezkûr mesâil gibi dakîk mesâil‑i îmâniyeyi, mîzansız mücâdele sûretinde cemâat içinde bahsetmek câiz değildir. Mîzansız mücâdele olduğundan, tiryâk iken zehir olur. Diyenlere, dinleyenlere zarardır. Belki böyle mesâil‑i îmâniyenin îtidâl‑i demle, insafla, bir müdâvele‑i efkâr sûretinde bahsi câizdir.”
76
Ve de ki: Eğer senin kalbine bu nev'i mesâilde şübheler gelirse ve Sözler’den de cevabını bulmazsan, hususî bana yazarsınız…”
Hem eczâcıya de ki: Merhum pederi hakkında gördüğü rüya için hâtırıma şöyle bir mânâ geldi ki: Merhum pederi doktor olmak münâsebetiyle, çok sâlih ve mübârek, belki velî insanlara fâidesi dokunmuş; ve ondan memnun olan ve menfaat gören o mübâreklerin ervâhları, onun vefâtı hengâmında kuşlar sûretinde en yakın akrabası olan oğluna görünmüş. Onun rûhuna şefâatkârâne bir hoş‑âmedî nev'inden bir istikbâl ettikleri hâtırıma geldi.”
O gece burada beraber bulunan bütün dostlara selâm ve duâ ederim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
77

Onüçüncü Mektûb

بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى وَالْمَلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى
Azîz kardeşlerim!
Hâl ve istirahatimi ve vesika için adem‑i müracaatımı ve hâl‑i âlem siyasetine karşı lâkaydlığımı pek çok soruyorsunuz. Şu suâlleriniz çok tekerrür ettiğinden, hem ma'nen de benden sorulduğundan; şu üç suâle, Yeni Said değil, belki Eski Said lisânıyla cevab vermeğe mecbur oldum.

Birinci Suâliniz

İstirahatin nasıl? Hâlin nedir?
Elcevab: Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e yüz bin şükür ediyorum ki; ehl‑i dünyanın bana ettiği envâ'‑ı zulmü, envâ'‑ı rahmete çevirdi. Şöyle ki:
Siyaseti terk ve dünyadan tecerrüd ederek bir dağın mağarasında Âhireti düşünmekte iken, ehl‑i dünya zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler. Hàlık‑ı Rahîm ve Hakîm o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak esbâba ma'rûz o dağdaki inzivayı; emniyetli, ihlâslı Barla dağlarındaki halvete çevirdi. Rusya’da esârette iken niyet ettim ve niyâz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamürrâhimîn, bana Barla’yı o mağara yaptı, mağara fâidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zaîf vücûduma yüklemedi.
78
Yalnız Barla’da, iki‑üç adamda bir vehhamlık vardı. O vehhamlık sebebiyle bana eziyet verildi. Hattâ o dostlarım, güyâ istirahatimi düşünüyorlar. Hâlbuki o vehhamlık sebebiyle hem kalbime, hem Kur'ânın hizmetine zarar verdiler.
Hem ehl‑i dünya bütün menfîlere vesika verdiği ve cânîleri hapisten çıkarıp afvettikleri hâlde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb‑i Rahîm’im, beni Kur'ânın hizmetinde ziyâde istihdam etmek ve Sözler nâmıyla envâr‑ı Kur'âniye’yi bana fazla yazdırmak için, dağdağasız bir sûrette beni şu gurbette bırakıp, bir büyük merhamete çevirdi.
Hem ehl‑i dünya, dünyalarına karışabilecek bütün nüfûzlu ve kuvvetli rüesâları ve şeyhleri, kasabalarda ve şehirlerde bırakıp akrabalarıyla beraber herkesle görüşmeye izin verdikleri hâlde, beni zulmen tecrid etti, bir köye gönderdi. Hiç akraba ve hemşehrilerimi, bir‑iki tanesi müstesnâ olmak üzere yanıma gelmeye izin vermedi. Benim Hàlık‑ı Rahîm’im, o tecridi, benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfî bırakıp, gıll ü gıştan âzâde olarak Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzini, olduğu gibi almağa vesile etti.
Hem ehl‑i dünya, bidâyette, iki sene zarfında iki âdi mektûb yazdığımı çok gördü. Hattâ şimdi bile, on veya yirmi günde veya bir ayda bir‑iki misâfirin sırf Âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler, bana zulmettiler. Benim Rabb‑i Rahîm’im ve Hàlık‑ı Hakîm’im, o zulmü bana merhamete çevirdi ki; doksan sene manevî bir ömrü kazandıracak şu şühûr‑u selâsede, beni bir halvet‑i merğûbeye ve bir uzlet‑i makbûleye koymağa çevirdi. Elhamdülillâhi alâ külli hâl işte hâl ve istirahatim böyle

İkinci Suâliniz

Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?
Elcevab: Şu mes'elede ben Kaderin mahkûmuyum, ehl‑i dünyanın mahkûmu değilim.* Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim.
79
Şu mânânın hakikati şudur ki: Başa gelen her işte iki sebeb var; biri zâhirî, diğeri hakîki. Ehl‑i dünya zâhirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader‑i İlâhî ise, sebeb‑i hakîkidir; beni bu inzivaya mahkûm etti. Sebeb‑i zâhirî zulmetti; sebeb‑i hakîki ise adâlet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: Şu adam, ziyâdesiyle ilme ve dine hizmet eder, belki dünyamıza karışır ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti. Kader‑i İlâhî ise: Benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzâaf bir rahmete çevirdi.
Mâdemki nefyimde Kader hâkimdir ve o Kader âdildir; ona müracaat ederim. Zâhirî sebeb ise, zâten bahâne nev'inden bir şeyleri var. Demek onlara müracaat mânâsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbâb bulunsaydı, o vakit onlara karşı da müracaat olunurdu.
Başlarını yesin, dünyalarını tamamen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın, siyasetlerini büsbütün terkettiğim hâlde; düşündükleri bahâneler, evhâmlar, elbette asılsız olduğundan, onlara müracaatla o evhâmlara bir hakikat vermek istemiyorum. Eğer uçları ecnebî elinde olan dünya siyasetine karışmak için bir iştihâm olsaydı; değil sekiz sene, belki sekiz saat kalmayacak tereşşuh edecekti, kendini gösterecekti. Hâlbuki sekiz senedir bir tek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım. Dört senedir burada taht‑ı nezârette bulunuyorum; hiçbir tereşşuh görünmedi.
Demek Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmetinin bütün siyasetlerin fevkınde bir ulviyeti var ki, çoğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle meydân vermiyor.
Adem‑i müracaatımın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı, hak zanneden adamlara karşı hak da'vâ etmek, bir nev'i haksızlıktır. Bu nev'i haksızlığı irtikâb etmek istemem.

Üçüncü Suâliniz

Dünyanın siyasetine karşı ne için bu kadar lâkaydsın? Bu kadar safahât‑ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun? Bu safahâtı hoş mu görüyorsun? Veyâhut korkuyor musun ki, sükût ediyorsun?
80
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmeti, beni şiddetli bir sûrette siyaset âleminden men'etti. Hattâ düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt‑i hayatım şâhiddir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku, elimi tutup men'edememiş ve edemiyor.
Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk‑çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hânedânımın şerefini düşüneceğim yok. Riyâkâr bir şöhret‑i kâzibeden ibaret olan şân ve şeref‑i dünyeviyenin muhâfazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet Kaldı ecelim. O, Hàlık‑ı Zülcelâl’in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zâten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz. Eski Said gibi birisi, şöyle demiş: وَنَحْنُ اُنَاسٌ لَا تَوَسُّطَ بَيْنَنَا ❋ لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَم۪ينَ اَوِ الْقَبْرُ
Belki Hizmet‑i Kur'ân, beni hayat‑ı ictimâiye-i siyâsiye-i beşeriyeyi düşünmekten men'ediyor.
Şöyle ki: Hayat‑ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur'ânın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde kafile‑i beşer düşe‑kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vâsıtaları bulmuş. Bir kısm‑ı ekseri; o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi, sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü anber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor düşerek kalkarak gider, boğulur. Yüzde sekseni ise; bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar
İşte bunlara karşı iki çare var:
Birisi: Topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.
İkincisi: Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir.
Ben bakıyorum ki; yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Hâlbuki o bîçâre ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor gösterilse de bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, Acaba nurla beni celbedip topuzla dövmek mi istiyor?” diye telâş eder. Hem de bazen ârızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.
81
İşte o bataklık ise, gafletkârâne ve dalâlet‑pîşe olan sefîhâne hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise, siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise, hakàik‑ı Kur'âniye’dir. Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adâvet edilmez. Sırf şeytan‑ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz.
İşte ben de Nur‑u Kur'ân’ı elde tutmak için اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım. Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında, hem muvâfıkta, hem muhâlifte o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkınde ve onların garazkârâne telâkkiyâtlarından müberrâ ve sâfî olan bir makamda verilen ders‑i Kur'ân ve gösterilen envâr‑ı Kur'âniye’den hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan sûretinde şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola
Elhamdülillâh, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'ânın elmas gibi hakikatlerini propaganda‑i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar, kıymetlerini her tâifenin nazarında parlak bir tarzda ziyâdeleştiriyor.
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî

Ondördüncü Mektûb

Te'lif edilmemiştir.
82

Onbeşinci Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz kardeşim!

Senin Birinci Suâlin Ki

Sahâbeler nazar‑ı velâyetle müfsidleri neden keşfedemediler? Hulefâ‑i Râşidîn’in üçünün şehâdetini netice verdi. Hâlbuki küçük sahâbelere, büyük velîlerden daha büyük deniliyor?
Elcevab: Bunda iki makam var.

Birinci Makam

Dakîk bir sırr‑ı velâyetin beyânıyla suâl halledilir. Şöyle ki:
Sahâbelerin velâyeti; velâyet‑i kübrâ denilen, veraset‑i Nübüvvetten gelen, berzah tarîkine uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçip, akrebiyet‑i İlâhiye’nin inkişafına bakan bir velâyettir ki; o velâyet yolu, gayet kısa olduğu hâlde gayet yüksektir. Hàrikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve kerâmet orada az görünür.
Hem evliyânın kerâmetleri ise, ekserîsi ihtiyarî değil. Ummadığı yerden, ikram‑ı İlâhî olarak bir hàrika ondan zuhûr eder. Bu keşif ve kerâmetlerin ekserîsi de, seyr ü sülûk zamanında, tarîkat berzahından geçtikleri vakit, âdi beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, hilâf‑ı âdet hâlâta mazhar olurlar.
83
Sahâbeler ise, sohbet‑i nübüvvetin in'ikâsıyla ve incizabıyla ve iksîriyle tarîkattaki seyr ü sülûk dâire‑i azîminin tayyına mecbur değildirler. Bir kademde ve bir sohbette zâhirden hakikate geçebilirler.
Meselâ: Nasıl ki, dün geceki Leyle‑i Kadr’e ulaşmak için iki yol var:
Biri: Bir sene gezip dolaşıp, o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesâfeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise, ehl‑i sülûkün mesleğidir ki, ehl‑i tarîkatın çoğu bununla gider.
İkincisi: Zamanla mukayyed olan cism‑i maddî gılâfından sıyrılıp, tecerrüdle rûhen yükselip, dün geceki Leyle‑i Kadr’i öbür gün Leyle‑i Îd ile beraber bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü rûh zamanla mukayyed değil. Hissiyat‑ı insaniye rûh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten mâzi ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir.
İşte bu temsîle göre, dün geceki Leyle‑i Kadr’e geçmek için, mertebe‑i rûha çıkıp, mâziyi hazır derecesinde görmektir. Şu sırr‑ı gâmızın esâsı, akrebiyet‑i İlâhiye’nin inkişafıdır.
Meselâ: Güneş bize yakındır; çünkü ziyâsı, harâreti ve misâli âyinemizde ve elimizdedir. Fakat biz ondan uzağız. Eğer biz, nurâniyet noktasında onun akrebiyetini hissetsek, âyinemizdeki misâli olan timsâline münâsebetimizi anlasak, o vâsıta ile onu tanısak; ziyâsı, harâreti, hey'eti ne olduğunu bilsek; onun akrebiyeti bize inkişaf eder ve yakınımızda onu tanıyıp münâsebetdâr oluruz.
Eğer biz, bu'diyetimiz nokta‑i nazarından ona yakınlaşmak ve tanımak istesek, pek çok seyr‑i fikrîye ve sülûk‑i aklîye mecbur oluruz ki; kavânîn‑i fenniye ile fikren semâvâta çıkıp semâdaki güneşi tasavvur ederek, sonra mâhiyetindeki ziyâ ve harâreti ve ziyâsındaki elvân‑ı seb'ayı uzun uzadıya tedkîkàt‑ı fenniye ile anladıktan sonra, birinci adamın kendi âyinesinde az bir tefekkürle elde ettiği kurbiyet‑i maneviyeyi ancak elde edebiliriz.
84
İşte şu temsîl gibi, nübüvvet ve veraset‑i Nübüvvetteki velâyet, sırr‑ı akrebiyetin inkişafına bakar. Velâyet‑i sâire ise, ekserî kurbiyet esâsı üzerine gider. Bir çok merâtibde seyr ü sülûke mecbur olur.

İkinci Makam

O hâdisâta sebebiyet veren ve fesâdı çeviren, birkaç yahudîden ibaret değildir ki, onları keşfetmekle fesâdın önü alınsın. Çünkü pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyete girmeleriyle birbirine zıd ve muhâlif çok cereyanlar ve efkâr karıştı. Bâhusus bazıların gurur‑u millîleri, Hazret‑i Ömer’in (R.A.) darbeleriyle dehşetli yaralandığından, seciyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dini ibtal edilmiş, hem medâr‑ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrib edilmiş. İntikamını, bilerek veya bilmeyerek Hâkimiyet‑i İslâmiye’den almaya hissen tarafdâr bir sûret almış. Onun için, yahudî gibi zekî ve dessâs bir kısım münâfıklar, o hâlet‑i ictimâiyeden istifade ettiler denilmiş.
Demek o hâdisâtın önünü almak, o vakitteki hayat‑ı ictimâiyeyi ve muhtelif efkârı ıslahla olurdu. Yoksa bir‑iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.
Eğer denilse: Hazret‑i Ömer’in (R.A.) minber üstünde, bir aylık mesâfede bulunan Sâriye nâmındaki bir kumandanına: يَا سَارِيَةُ اَلْجَبَلَ اَلْجَبَلَ deyip, Sâriye’ye işittirip, sevku'l‑ceyş noktasından zaferine sebebiyet veren kerâmetkârâne kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği hâlde, neden yanındaki kàtili Firuz’u o keskin nazar‑ı velâyetiyle görmedi?
85
Elcevab: Hazret‑i Yakub Aleyhisselâm’ın verdiği cevab ile cevab veririz. (Hâşiye) Yani; Hazret‑i Yakub’dan sorulmuş ki: Ne için Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Kenan kuyusundaki Yûsuf’u görmedin?” Cevaben demiş ki: Bizim hâlimiz şimşekler gibidir; bazen görünür, bazen saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.”
Elhâsıl: İnsan her ne kadar fâil‑i muhtar ise de, fakat ﴿وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ sırrınca; meşîet‑i İlâhiye asıldır, Kader hâkimdir. Meşîet‑i İlâhiye, meşîet‑i insaniyeyi geri verir. اِذَا جَاءَ الْقَدَرُ عُمِيَ الْبَصَرُ hükmünü icra eder. Kader söylese; iktidar‑ı beşer konuşmaz, ihtiyar‑ı cüz'î susar.

İkinci Suâlinizin Meâli

Hazret‑i Ali (R.A.) zamanında başlayan muhârebelerin mâhiyeti nedir? Muhâriblere ve o harpte ölen ve öldürenlere ne nâm verebiliriz?
Elcevab: Cemel Vak'ası denilen Hazret‑i Ali ile Hazret‑i Talha ve Hazret‑i Zübeyr ve Âişe‑i Sıddıka (Radıyallahu Teâlâ Anhüm Ecmaîn) arasında olan muhârebe; adâlet‑i mahzâ ile, adâlet‑i izafiyenin mücâdelesidir. Şöyle ki:
Hazret‑i Ali, adâlet‑i mahzâ esâs edip, Şeyheyn zamanındaki gibi o esâs üzerine gitmek için ictihâd etmiş. Muârızları ise, Şeyheyn zamanındaki safvet‑i İslâmiye adâlet‑i mahzâya müsâid idi; fakat mürûr‑u zamanla İslâmiyetleri zaîf muhtelif akvâm hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’ye girdikleri için, adâlet‑i mahzânın tatbikatı çok müşkül olduğundan, ehvenü'ş‑şerri ihtiyar denilen adâlet‑i nisbiye esâsı üzerine ictihâd ettiler. Münâkaşa‑i ictihâdiye siyasete girdiği için muhârebeyi intac etmiştir.
86
Mâdem sırf Lillâh için ve İslâmiyetin menâfi'i için ictihâd edilmiş ve ictihâddan muhârebe tevellüd etmiş; elbette hem kàtil, hem maktûl ikisi de ehl‑i Cennet’tir ikisi de ehl‑i sevâbdır diyebiliriz. Her ne kadar Hazret‑i Ali’nin ictihâdı musîb ve mukâbilindekilerin hatâ ise de, yine azâba müstehak değiller. Çünkü ictihâd eden hakkı bulsa, iki sevâb var. Bulmazsa, bir nev'i ibâdet olan ictihâd sevâbı olarak bir sevâb alır. Hatâsından mâzûrdur.
Bizde gayet meşhûr ve sözü hüccet bir zât‑ı muhakkìk Kürtçe demiş ki: ژِى شَرِّ صَحَابَانْ مَكَه قَالُ و قِيلْ لَوْ رَا جَنَّتِينَه قَاتِلُ و هَمْ قَتِيلْ
Yani: Sahâbelerin muhârebesinde kıyl ü kàl etme. Çünkü hem kàtil ve hem maktûl, ikisi de ehl‑i Cennet’tirler.
Adâlet‑i mahzâ ile adâlet‑i izafiyenin izâhı şudur ki: ﴿مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا
Âyetin mânâ‑yı işârîsiyle; bir masûmun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir ferd dahi, umumun selâmeti için fedâ edilmez Cenâb‑ı Hakk’ın nazar‑ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük, büyük için ibtal edilmez. Bir cemâatin selâmeti için, bir ferdin rızâsı bulunmadan hayatı ve hakkı fedâ edilmez. Hamiyet nâmına rızâsıyla olsa, o başka mes'eledir.
Adâlet‑i izafiye ise; küllün selâmeti için, cüz'ü fedâ eder. Cemâat için, ferdin hakkını nazara almaz. Ehvenü'ş‑şer diye bir nev'i adâlet‑i izafiyeyi yapmaya çalışır. Fakat, adâlet‑i mahzâ kàbil‑i tatbik ise, adâlet‑i izafiyeye gidilmez; gidilse zulümdür.
87
İşte İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh, adâlet‑i mahzâyı Şeyheyn zamanındaki gibi kàbil‑i tatbiktir deyip, hilâfet‑i İslâmiyeyi o esâs üzerine bina ediyordu. Mukâbilleri ve muârızları ise, kàbil‑i tatbik değil, çok müşkülâtı var diye adâlet‑i izafiye üzerine ictihâd etmişler. Tarihin gösterdiği sâir esbâb ise, hakîki sebeb değiller, bahânelerdir.
Eğer desen: Hilâfet‑i İslâmiye noktasında İmâm‑ı Ali’nin fevkalâde iktidarı, hàrikulâde zekâsı ve yüksek liyâkatiyle beraber, seleflerine nisbeten muvaffakıyetsizliği nedendir?”
Elcevab: O mübârek zât, siyaset ve saltanattan ziyâde, daha çok mühim, başka vazifelere lâyık idi. Eğer tam muvaffakıyet‑i siyâsiye ve tamam saltanat olsaydı, Şah‑ı Velâyet ünvân‑ı mânidârını bihakkın kazanamayacaktı. Hâlbuki zâhirî ve siyâsî hilâfetin pek çok fevkınde manevî bir saltanat kazandı ve Üstad‑ı Küll hükmüne geçti; hattâ kıyâmete kadar saltanat‑ı manevîsi bâkî kaldı.
Amma Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin vak'a‑i Sıffîn’de, Hazret‑i Muâviye’nin tarafdârlarıyla muhârebesi ise, hilâfet ve saltanatın muhârebesidir. Yani: Hazret‑i İmâm-ı Ali, ahkâm‑ı dini ve hakàik‑ı İslâmiyeyi ve âhireti esâs tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyâtlarını onlara fedâ ediyordu. Hazret‑i Muâviye ve tarafdârları ise; hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’yi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için, azîmeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler; siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hatâya düştüler.
Amma Hazret‑i Hasan ve Hüseyin’in Emevîlere karşı mücâdeleleri ise, din ile milliyet muhârebesi idi. Yani: Emevîler, Devlet‑i İslâmiye’yi, Arab milliyeti üzerine istinâd ettirip râbıta‑i İslâmiyeti, râbıta‑i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler.
88
Birisi: Milel‑i sâireyi rencîde ederek tevhîş ettiler.
Diğeri: Unsuriyet ve milliyet esâsları, adâleti ve hakkı takib etmediğinden zulmeder; adâlet üzerine gitmez. Çünkü; unsuriyet‑perver bir hâkim, millettaşını tercih eder, adâlet edemez. اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ لَا فَرْقَ بَيْنَ عَبْدٍ حَبَشِيٍّ وَسَيِّدٍ قُرَيْشِيٍّ اِذَا اَسْلَمَا fermân‑ı kat'îsiyle, râbıta‑i diniye yerine râbıta‑i milliye ikame edilmez; edilse, adâlet edilmez, hakkâniyet gider.
İşte Hazret‑i Hüseyin, râbıta‑i diniyeyi esâs tutup, muhikk olarak onlara karşı mücâdele etmiş, makam‑ı şehâdeti ihrâz etmiş.
Eğer denilse: Bu kadar haklı ve hakikatli olduğu hâlde, neden muvaffak olmadı? Hem neden Kader‑i İlâhî ve Rahmet‑i İlâhiye onların fecî bir âkıbete uğramasına müsâade etmiş?
Elcevab: Hazret‑i Hüseyin’in yakın tarafdârları değil, fakat cemâatine iltihak eden sâir milletlerde, yaralanmış gurur‑u milliyeleri cihetiyle Arab milletine karşı bir fikr‑i intikam bulunması, Hazret‑i Hüseyin ve tarafdârlarının sâfî ve parlak mesleklerine halel verip, mağlûbiyetlerine sebeb olmuş.
Amma Kader nokta‑i nazarında fecî âkıbetin hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hânedânları ve nesilleri, manevî bir saltanata namzed idiler. Dünya saltanatı ile manevî saltanatın cem'i gayet müşküldür. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi. , kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve sûrî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve dâimî bir saltanat‑ı maneviyeye ta'yin edildiler. Âdi vâliler yerine, evliyâ aktâblarına merci' oldular.
89

Üçüncü Suâliniz

O mübârek zâtların başına gelen o fecî, gaddârâne muâmelenin hikmeti nedir?” diyorsunuz.
Elcevab: Sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, Hazret‑i Hüseyin’in muârızları olan Emevîler saltanatında, merhametsiz gadre sebebiyet verecek üç esâs vardı:
Birisi: Merhametsiz siyasetin bir düsturu olan; Hükûmetin selâmeti ve âsâyişin devamı için, eşhâs fedâ edilir.”
İkincisi: Onların saltanatı, unsuriyet ve milliyete istinâd ettiği için, milliyetin gaddârâne bir düsturu olan; Milletin selâmeti için herşey fedâ edilir.”
Üçüncüsü: Emevîlerin, Hâşimîlere karşı an'anesindeki rekabet damarı, Yezid gibi bazılarda bulunduğu için, şefkatsiz bir gadre kàbiliyet göstermişti.
Dördüncü bir sebeb de: Hazret‑i Hüseyin’in tarafdârlarında bulunuyordu ki; Emevîlerin, Arab milliyetini esâs tutup, sâir milletlerin efrâdına memâlik tâbir ederek köle nazarıyla bakmaları ve gurur‑u milliyelerini kırmaları yüzünden, milel‑i sâire Hazret‑i Hüseyin’in cemâatine intikamkârâne ve müşevveş bir niyetle iltihak ettiklerinden, Emevîlerin asabiyet‑i milliyelerine fazla dokunmuş, gayet gaddârâne ve merhametsizcesine meşhûr fâciaya sebebiyet vermişlerdir.
Mezkûr dört esbâb, zâhirîdir. Kader noktasından bakıldığı vakit; Hazret‑i Hüseyin ve akrabasına o fâcia sebebiyle hâsıl olan netâic‑i uhreviye ve saltanat‑ı rûhâniye ve terakkiyât‑ı maneviye, o kadar kıymetdârdır ki, o fâcia ile çektikleri zahmet, gayet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir nefer, bir saat işkence altında şehîd edilse; öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa, ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehîd olduktan sonra ona sorulabilse; Az bir şey ile pek çok şeyler kazandım.” diyecektir.
90

Dördüncü Suâlinizin Meâli

Âhirzamanda Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm Deccâlı öldürdükten sonra, insanlar ekseriyetle din‑i Hakka girerler. Hâlbuki rivâyetlerde gelmiştir ki; Yeryüzünde, Allah Allah diyenler bulundukça kıyâmet kopmaz.” Böyle umumiyetle îmâna geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?
Elcevab: Hadîs‑i sahîhte rivâyet edilen; Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın geleceğini ve Şerîat‑ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccâlı öldüreceğini îmânı zaîf olanlar istib'âd ediyorlar. Onun hakikati izâh edilse, hiç istib'âd yeri kalmaz. Şöyle ki:
O hadîsin ve Süfyân ve Mehdi hakkındaki hadîslerin ifâde ettikleri mânâ budur ki: Âhirzamanda dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:
Birisi: Nifâk perdesi altında Risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) inkâr edecek Süfyân nâmında müdhiş bir şahıs, ehl‑i nifâkın başına geçecek, Şerîat‑ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı Âl‑i Beyt-i Nebevî’nin silsile‑i nurânîsine bağlanan, ehl‑i velâyet ve ehl‑i kemâlin başına geçecek Âl‑i Beyt’ten Muhammed Mehdi isminde bir zât‑ı nurânî, o Süfyânın şahs‑ı manevîsi olan cereyan‑ı münâfıkâneyi öldürüp dağıtacaktır.
İkinci cereyan ise: Tabîiyyûn, maddiyûn felsefesinden tevellüd eden bir cereyan‑ı nemrûdâne, gittikçe âhirzamanda felsefe‑i maddiye vâsıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir pâdişahı tanımayan ve ordudaki zâbitân ve efrâd onun askerleri olduğunu kabûl etmeyen vahşî bir adam, herkese, her askere bir nev'i pâdişahlık ve bir gûnâ hâkimiyet verir.
Öyle de; Allah’ı inkâr eden o cereyan efrâdları, birer küçük Nemrud hükmünde nefislerine birer rubûbiyet verir. Ve onların başına geçen en büyükleri, ispirtizma ve manyetizmanın hâdisâtı nev'inden müdhiş hàrikalara mazhar olan Deccâl ise; daha ileri gidip, cebbârâne sûrî hükûmetini bir nev'i rubûbiyet tasavvur edip ulûhiyetini ilân eder. Bir sineğe mağlûb olan ve bir sineğin kanadını bile icâd edemeyen âciz bir insanın ulûhiyet da'vâ etmesi, ne derece ahmakçasına bir maskaralık olduğu ma'lûmdur.
91
İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın şahsiyet‑i maneviyesinden ibaret olan hakîki İsevîlik dini zuhûr edecek, yani Rahmet‑i İlâhiye’nin semâsından nüzûl edecek; hâl‑i hâzır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffî edecek, hurâfâttan ve tahrifattan sıyrılacak, hakàik‑ı İslâmiye ile birleşecek; ma'nen, Hıristiyanlık bir nev'i İslâmiyete inkılâb edecektir Ve Kur'ân’a iktidâ ederek, o İsevîlik şahs‑ı manevîsi, tâbi ve İslâmiyet, metbû' makamında kalacak. Din‑i hak, bu iltihak neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.
Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan İsevîlik ve İslâmiyet, ittihâd neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak isti'dâdında iken; âlem‑i semâvâtta cism‑i beşerîsiyle bulunan şahs‑ı İsâ Aleyhisselâm, o din‑i Hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir‑i Sâdık, bir Kadîr‑i Külli Şey’in va'dine istinâd ederek haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem Kàdir‑i Külli Şey va'detmiş, elbette yapacaktır.
92
Evet, her vakit semâvâttan melâikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan sûretine vaz'eden (Hazret‑i Cibrîl’in Dihye sûretine girmesi gibi) ve rûhânileri âlem‑i ervâhtan gönderip beşer sûretine temessül ettiren, hattâ ölmüş evliyâların çoklarının ervâhlarını cesed‑i misâliyle dünyaya gönderen bir Hakîm‑i Zülcelâl; Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ı, İsâ dinine ait en mühim bir hüsn‑ü hâtimesi için, değil semâ‑i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret‑i İsâ, belki âlem‑i Âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice‑i azîme için ona yeniden cesed giydirip dünyaya göndermek, O Hakîmin hikmetinden uzak değil belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için va'detmiş ve va'dettiği için elbette gönderecek.
Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes O’nun hakîki İsâ olduğunu bilmek lâzım değildir. O’nun mukarreb ve hàvâssı, nur‑u îmân ile O’nu tanır. Yoksa bedâhet derecesinde herkes O’nu tanımayacaktır.
Suâl: Rivâyetlerde gelmiş ki: Deccâlın bir yalancı Cennet’i var; kendine tâbi olanları ona atar. Hem yalancı bir Cehennem’i var; tâbi olmayanları ona atar. Hattâ o kendi merkebinin de bir kulağını Cennet gibi, bir kulağını da Cehennem gibi yapmış Azamet‑i bedeniyesi bu kadardır, şu kadardır…” diye ta'rifat var?
Elcevab: Deccâlın şahs‑ı sûrîsi insan gibidir. Mağrûr, fir'avunlaşmış, Allah’ı unutmuş olduğundan; sûrî, cebbârâne olan hâkimiyetine, ulûhiyet nâmını vermiş bir şeytan‑ı ahmaktır ve bir insan‑ı dessâstır. Fakat şahs‑ı manevîsi olan dinsizlik cereyan‑ı azîmi, pek cesîmdir. Rivâyetlerde Deccâla ait tavsifât‑ı müdhişe ona işâret eder. Bir vakit Japonya’nın başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr‑i Muhît’te, diğer ayağı on günlük mesâfedeki Port Artür Kalesinde tasvir edilmiş. O küçük Japon kumandanının bu sûrette tasviriyle, ordusunun şahs‑ı manevîsi gösterilmiş.
93
Amma Deccâlın yalancı Cennet’i ise, medeniyetin câzibedâr lehviyâtı ve fantaziyeleridir. Merkebi ise, şimendifer gibi bir vâsıtadır ki; bir başında ateş ocağı bulunur, kendine tâbi olmayanları bazen ateşe atar. O merkebin bir kulağı, yani diğer başı Cennet gibi tefriş edilmiş; tâbi olanları oraya oturtur. Zâten sefîh ve gaddâr medeniyetin mühim bir merkebi olan şimendifer, ehl‑i sefâhet ve dünya için yalancı bir Cennet getirir. Bîçâre ehl‑i diyânet ve Ehl‑i İslâm için medeniyet elinde Cehennem zebânisi gibi tehlike getirir, esâret ve sefâlet altına atar.
İşte İsevîliğin din‑i hakîkisi zuhûr ile ve İslâmiyete inkılâb etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet‑i mutlakaya nurunu neşreder. Fakat yine kıyâmet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galebe eder. Ve El‑hükmü-li'l-ekser kaidesince, yeryüzünde Allah Allah‥” diyecek kalmayacak; yani ehemmiyetli bir cemâat, küre‑i arzda mühim bir mevkie sâhib olacak bir sûrette Allah Allah‥” denilmeyecek demektir.
Yoksa ekalliyette kalan veyâhut mağlûb düşen ehl‑i hak, kıyâmete kadar bâkî kalacak. Yalnız, kıyâmetin kopacağı ânında, kıyâmetin dehşetlerini görmemek için, bir eser‑i rahmet olarak, ehl‑i îmânın rûhları daha evvel kabzedilecek; kıyâmet, kâfirlerin başına kopacaktır.

Beşinci Suâlinizin Meâli

Kıyâmetin hâdisâtından ervâh‑ı bâkiye müteessir olacaklar ?
Elcevab: Derecâtlarına göre müteessir olacaklar. Melâikelerin tecelliyât‑ı kahriyede kendilerine göre müteessir oldukları gibi müteessir olurlar. Nasıl ki; bir insan, sıcak bir yerde iken, hariçte kar ve tipi içinde titreyenleri görse akıl ve vicdân itibariyle müteessir olur, öyle de; zîşuûr olan ervâh‑ı bâkiye, kâinâtla alâkadar oldukları için, kâinâtın hâdisât‑ı azîmesinden derecelerine göre müteessir olmalarını; ehl‑i azâb ise, elemkârâne ehl‑i saâdet ise, hayretkârâne, istiğrabkârâne, belki bir cihette istibşârkârâne teessürâtları bulunmasını, işârât‑ı Kur'âniye gösteriyor. Zîra Kur'ân‑ı Hakîm, her zaman kıyâmetin acâibini tehdid sûretinde zikrediyor. Göreceksiniz…” diyor. Hâlbuki cism‑i insanî ile onu görenler, kıyâmete yetişenlerdir. Demek, kabirde cesedleri çürüyen ervâhların da o tehdid‑i Kur'âniye’den hisseleri var.
94

Altıncı Suâlinizin Meâli

﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ Bu âyetin Âhirete, Cennet’e, Cehennem’e ve ehillerine şümûlü var , yok mu?
Elcevab: Şu mes'ele, pek çok ehl‑i tahkîk ve ehl‑i keşf ve ehl‑i velâyetin medâr‑ı bahsi olmuş. Şu mes'elede söz, onlarındır. Hem de şu âyetin çok genişliği ve çok merâtibi var. Ehl‑i tahkîkin bir kısm‑ı ekseri demişler ki; âlem‑i bekàya şümûlü yok. Diğer kısmı ise; ânî olarak onlar da az bir zamanda, bir nev'i helâkete mazhar olurlar. O kadar az bir zamanda oluyor ki, fenâya gidip gelmiş hissetmeyecekler.
Amma bazı müfrit fikirli ehl‑i keşfin hükmettikleri fenâ‑yı mutlak ise, hakikat değildir. Çünkü Zât‑ı Akdes-i İlâhî, mâdem sermedî ve dâimîdir; elbette sıfâtı ve esmâsı dahi sermedî ve dâimîdirler. Mâdem sıfâtı ve esmâsı dâimî ve sermedîdirler; elbette onların âyineleri ve cilveleri ve nakışları ve mazharları olan âlem‑i bekàdaki bâkiyât ve ehl‑i bekà, fenâ‑yı mutlaka bizzarûre gidemez.
Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzinden şimdilik iki nokta hâtıra gelmiş, icmâlen yazacağız.

Birincisi

Cenâb‑ı Hak öyle bir Kadîr‑i Mutlak’tır ki; adem ve vücûd, kudretine ve irâdesine nisbeten iki menzil gibi, gayet kolay bir sûrette oraya gönderir ve getirir. İsterse bir günde, isterse bir ânda oradan çevirir. Hem adem‑i mutlak zâten yoktur; çünkü bir ilm‑i muhît var. Hem dâire‑i ilm-i İlâhî’nin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire‑i ilim içinde bulunan adem ise, adem‑i haricîdir ve vücûd‑u ilmîye perde olmuş bir ünvândır. Hattâ bu mevcûdât‑ı ilmiyeye bazı ehl‑i tahkîk A'yân‑ı Sâbite tâbir etmişler.
95
Öyle ise, fenâya gitmek; muvakkaten haricî libâsını çıkarıp, vücûd‑u manevîye ve ilmîye girmektir. Yani hêlik ve fânî olanlar; vücûd‑u haricîyi bırakıp, mâhiyetleri bir vücûd‑u manevî giyer, dâire‑i kudretten çıkıp dâire‑i ilme girer.