102
Dördüncü Nokta
Evhâmlı birkaç suâlin cevabıdır:
Birincisi
Ehl‑i dünya bana der: “Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tenbelce oturanları ve başkasının sa'yi ile geçinenleri istemiyoruz.”
Elcevab: Ben iktisad ve bereketle yaşıyorum. Rezzâkımdan başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamağa da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz. Şu mes'elenin izâhını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enâniyeti ihsâs eder fikriyle, beyân etmek bana pek nâhoştur. Fakat, mâdem ehl‑i dünya evhâmlı bir sûrette soruyorlar; ben de derim ki:
Küçüklüğümden beri halkların malını kabûl etmemek – velev zekât dahi olsa – hem maaşı kabûl etmemek – yalnız bir‑iki sene Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de dostlarımın icbarıyla kabûl etmeye mecbur oldum ve o parayı da ma'nen millete iâde ettik – hem maîşet‑i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur‑u hayatımdır. Ehl‑i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar bana hediyelerini kabûl ettirmek için çok çalıştılar, kabûl etmedim.
“Öyle ise nasıl idare edersin?” denilse, derim:
Bereket ve ikram‑ı İlâhî ile yaşıyorum. Nefsim çendan her hakarete, her ihanete müstehak ise de; fakat Kur'ân hizmetinin kerâmeti olarak, erzâk hususunda ikram‑ı İlâhî olan berekete mazhar oluyorum. ﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ﴾ sırrıyla, Cenâb‑ı Hakk’ın bana ettiği ihsânatı yâdedip, bir şükr‑ü manevî nev'inde birkaç nümûnesini söyleyeceğim. Bir şükr‑ü manevî olmakla beraber, korkuyorum ki, bir riyâ ve gururu ihsâs ederek o mübârek bereket kesilsin. Çünkü müftehirâne gizli bereketi izhâr etmek, kesilmesine sebeb olur. Fakat ne çare, söylemeye mecbur oldum.
103
İşte Birisi: Şu altı aydır otuzaltı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfî geldi. Daha var, bitmemiş. Ne mikdar kifâyet edecek, bilmiyorum. (Hâşiye)
İkincisi: Şu mübârek Ramazanda, yalnız iki hâneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnû'um. Mütebâkisi, bütün Ramazanda benim idareme bakan mübârek bir hânenin ve sâdık bir arkadaşım olan, o hâne sâhibi Abdullâh Çavuş’un ihbarı ve şehâdetiyle; üç ekmek, bir kıyye (kilo demek) pirinç bana kâfî gelmiştir. Hattâ o pirinç, onbeş gün Ramazandan sonra bitmiştir.
Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misâfirlerime bir kıyye tereyağı – her gün ekmekle beraber yemek şartıyla – kâfî geldi. Hattâ Süleyman isminde mübârek bir misâfirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi, dedim ona: “Git ekmek getir.” İki saat, her tarafımızda kimse yok ki, oradan ekmek alınsın. “Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber duâ etmek arzu ediyorum.” dedi. Ben de dedim: “ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ kal.”
Sonra hiç münâsebeti olmadığı hâlde ve bir bahâne yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: “Kardeşim, bir parça çay yap.” O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: “Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfî‑kalb adama ne diyeceğim?” diye düşünmede iken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim; gördüm ki, koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: “Süleyman müjde! Cenâb‑ı Hak bize rızık verdi.” O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvanat‑ı vahşiye hiçbiri ilişmemiş… Yirmi‑otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfî geldi. Biz yerken, bitmek üzere iken, dört sene sâdık bir sıddıkım olan müstakîm Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.
Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel, eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisad ve Rahmet‑i İlâhiye bana kâfî geldi.
104
İşte şu nümûneler gibi çok şeyler var ve bereket‑i İlâhiye’nin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz, belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medâr olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hàlis dostlarıma ihsândır veya Hizmet‑i Kur'âniye’ye bir ikramdır veya iktisadın bereketli bir menfaatidir veyâhut “Yâ Rahîm, yâ Rahîm” ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket sûretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet hazîn mır‑mırlarını dikkatle dinlesen, “Yâ Rahîm, yâ Rahîm” çektiklerini anlarsın.
Kedi bahsi geldi, tavuğu hâtıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta, yumurta makinesi gibi pek az fâsıla ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum “Böyle olur mu?” dedim. Dediler: “Belki bir ihsân‑ı İlâhî’dir.” Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan‑ı Şerîfin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazanda, bu mübârek hâli bir ikram‑ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şübhemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı‥ beni yumurtasız bırakmadı.
İkinci Vehimli Suâl
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “Sana nasıl emniyet edeceğiz ki, sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak, belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki, sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini târik‑i dünya gösterip halkın malını zâhiren almaz, gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?”
Elcevab: Yirmi sene evvelki Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de ve Hürriyetten daha evvel zamanda çoklara ma'lûm hâl ve vaziyetim ve “İki Mekteb‑i Musîbet’in Şehâdetnâmesi” nâmında, o zaman Dîvân‑ı Harb’deki müdafaâtım kat'î gösterir ki; değil kurnazlık belki ednâ bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmişim.
Eğer hile olsaydı, bu beş sene zarfında sizlere temellukkârâne bir müracaat edilecekti. Hileli adam kendini sevdirir, kendini çekmez; iğfal ve aldatmaya dâima çalışır. Hâlbuki bana karşı en mühim hücumlara ve tenkidlere mukâbil tezellüle tenezzül etmedim‥ “Tevekkeltü Alallâh” deyip, ehl‑i dünyaya arkamı çevirdim.
105
Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden, aklı varsa pişman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra, alâkasız, tek başıyla bir adam; hayat‑ı ebediyesini, dünyanın bir‑iki sene gevezeliğine, şarlatanlığına fedâ etmez‥ Fedâ etse, kurnaz olmaz, belki ebleh bir dîvâne olur. Ebleh bir dîvânenin elinden ne gelir ki, onun ile uğraşılsın.
Amma zâhiren târik‑i dünya bâtınen tâlib‑i dünya şübhesi ise, ﴿وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ﴾ sırrınca; “Ben nefsimi tebrie etmiyorum‥ nefsim her fenâlığı ister. Fakat şu fânî dünyada, şu muvakkat misâfirhânede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir ömürde, az bir lezzet için, ebedî, dâimî hayatını ve saâdet‑i ebediyesini berbat etmek, ehl‑i aklın kârı değil. Ehl‑i aklın ve zîşuûrun kârı olmadığından, nefs‑i emmârem ister istemez akla tâbi olmuştur.”
Üçüncü Vehimli Suâl
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun?
Eğer beğenmiyorsan bize muârızsın; biz muârızlarımızı ezeriz?”
Elcevab: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil. Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız hâlde “kalb de bizi sevsin” demeye… Kalbe karışsanız…
Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temennî ediyorum ve arzu ediyorum; fakat irâde edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum, öyle de; hâl‑i âlemin salâhını temennî ediyorum, duâ ediyorum ve ehl‑i dünyanın ıslahını arzu ediyorum; fakat irâde edemiyorum, çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum; çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarım var…
106
Dördüncü Şübheli Suâl
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “O kadar belâlar gördük ki, kimseye emniyetimiz kalmadı. Sana nasıl emin olabiliriz ki; fırsat senin eline geçse, arzu ettiğin gibi karışmazsın?”
Elcevab: Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber‥ memleketimde, talebe ve akrabam içinde, beni dinleyenlerin ortasında, heyecanlı hâdiseler içinde dünyanıza karışmadığım hâlde; diyar‑ı gurbette ve yalnız tek başıyla, garîb, zaîf, âciz; bütün kuvvetiyle Âhirete müteveccih, ihtilâttan, muhâbereden kesilmiş, îmân ve âhiret münâsebetiyle uzaktan uzağa yalnız bazı ehl‑i Âhireti dost bulan ve başka herkese yabânî ve herkes de ona yabânî nazarıyla bakan bir insan; semeresiz tehlikeli dünyanıza karışsa, muzâaf bir dîvâne olmak gerektir…
Beşinci Nokta
Beş küçük mes'eleye dairdir:
Birincisi
Ehl‑i dünya bana diyorlar ki: “Bizim usûl‑ü medeniyetimizi, tarz‑ı hayatımızı ve sûret‑i telebbüsümüzü ne için sen kendine tatbik etmiyorsun? Demek bize muârızsın?”
Ben de derim: Hey Efendiler! Ne hak ile bana usûl‑ü medeniyetinizi teklif ediyorsunuz? Hâlbuki siz, beni hukuk‑u medeniyetten iskàt etmiş gibi, haksız olarak beş sene bir köyde muhâbereden ve ihtilâttan memnû' bir tarzda ikamet ettirdiniz. Her menfîyi şehirlerde dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız ve sonra vesika verdiğiniz hâlde, sebebsiz beni tecrid edip – bir‑iki tane müstesnâ – hiçbir hemşehri ile görüştürmediniz. Demek beni efrâd‑ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz. Nasıl kanun‑u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz? Dünyayı bana zindân ettiniz. Zindânda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez. Siz bana dünya kapısını kapadınız; ben de Âhiret kapısını çaldım, Rahmet‑i İlâhiye açtı. Âhiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karmakarışık usûl ve âdâtı ona nasıl teklif edilir? Ne vakit beni serbest bırakıp memleketime iâde edip hukukumu verdiniz, o vakit usûlünüzün tatbikini isteyebilirsiniz.
İkinci Mes'ele
Ehl‑i dünya diyorlar ki: “Bize ahkâm‑ı diniyeyi ve hakàik‑ı İslâmiyeyi ta'lim edecek resmî bir dâiremiz var. Sen ne salâhiyetle neşriyat‑ı diniye yapıyorsun? Sen mâdem nefye mahkûmsun, bu işlere karışmaya hakkın yok.”
107
Elcevab: Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz!‥ Îmân ve Kur'ân nasıl inhisar altına alınabilir? Siz dünyanızın usûlünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakàik‑ı îmâniye ve esâsât‑ı Kur'âniye, resmî bir şekilde ve ücret mukâbilinde dünya muâmelâtı sûretine sokulmaz. Belki bir mevhibe‑i İlâhiye olan o esrâr, hàlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzûzât‑ı nefsâniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir. Hem de sizin o resmî dâireniz dahi memlekette iken beni vâiz kabûl etti, ta'yin etti. Ben o vâizliği kabûl ettim, fakat maaşını terkettim. Elimde vesikam var. Vâizlik, imâmlık vesikasıyla her yerde amel edebilirim; çünkü benim nefyim haksız olmuştur. Hem menfîler mâdem iâde edildi, eski vesikalarımın hükmü bâkîdir.
Sâniyen: Yazdığım hakàik‑ı îmâniyeyi doğrudan doğruya nefsime hitâb etmişim. Herkesi dâvet etmiyorum. Belki rûhları muhtaç ve kalbleri yaralı olanlar, o edviye‑i Kur'âniye’yi arayıp buluyorlar.* Yalnız medâr‑ı maîşetim için, yeni hurûf çıkmadan evvel, haşre dair bir risalemi tab'ettirdim. Bunu da, bana karşı insafsız eski vâli, o risaleyi tedkik edip, tenkid edecek bir cihet bulamadığı için ilişemedi.
Üçüncü Mes'ele
Benim bazı dostlarım, ehl‑i dünya bana şübheli baktıkları için, ehl‑i dünyaya hoş görünmek için, benden zâhiren teberrî ediyorlar; belki tenkid ediyorlar. Hâlbuki kurnaz ehl‑i dünya, bunların teberrîsini ve bana karşı ictinâblarını, o ehl‑i dünyaya sadâkate değil, belki bir nev'i riyâya, vicdânsızlığa hamledip, o dostlarıma karşı fenâ nazarla bakıyorlar.
Ben de derim: Ey âhiret dostlarım! Benim Kur'ân’a hizmetkârlığımdan teberrî edip kaçmayınız. Çünkü inşâallâh benden size zarar gelmez. Eğer farazâ musîbet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberrî ile kurtulamazsınız. O hâl ile musîbete ve tokada daha ziyâde istihkak kesbedersiniz. Hem ne var ki, evhâma düşüyorsunuz?‥
108
Dördüncü Mes'ele
Şu nefiy zamanımda görüyorum ki; hodfürûş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirâne, rakìbâne bir nazarla bakıyorlar. Güyâ ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım.
Hey efendiler! Ben îmânın cereyanındayım. Karşımda îmânsızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukâbilinde iş görenler, belki kendini bir derece mâzûr görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet nâmına bana karşı tarafgirâne, rakìbâne vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek, gayet fenâ bir hatâdır. Çünkü sâbıkan isbât edildiği gibi, siyaset‑i dünya ile hiç alâkadar değilim. Yalnız, bütün vaktimi ve hayatımı, hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’ye hasr ve vakfetmişim. Mâdem böyledir, bana eziyet verip rakìbâne ilişen adam düşünsün ki; o muâmelesi zındıka ve îmânsızlık nâmına, îmâna ilişmek hükmüne geçer.
Beşinci Mes'ele
Dünya mâdem fânîdir. Hem mâdem ömür kısadır. Hem mâdem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem mâdem hayat‑ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem mâdem dünya sâhibsiz değil. Hem mâdem şu misâfirhâne‑i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem mâdem ne iyilik ve ne fenâlık, cezasız kalmayacaktır. Hem mâdem ﴿لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا﴾ sırrınca teklif‑i mâlâyutak yoktur. Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.
Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın; âhiretini dünyaya fedâ etmesin; hayat‑ı ebediyesini hayat‑ı dünyeviye için bozmasın; mâlâyanî şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misâfir telâkki edip misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saâdet‑i ebediyeye girsin… (Hâşiye)
109
Onaltıncı Mektûb’un Zeyli
بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Ehl‑i dünya sebebsiz, benim gibi âciz, garîb bir adamdan tevehhüm edip binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayıtlar altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında, bir‑iki gece kalmaklığıma müsâade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: “Said ellibin nefer kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz.”
Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl‑i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız hâlde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Dîvâne gibi hükmediyorsunuz? Eğer korkunuz şahsımdan ise, ellibin nefer değil, belki bir nefer elli defa benden ziyâde işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup bana “Çıkmayacaksın” diyebilir.
Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur'ân’a ait dellâllığımdan ve kuvve‑i maneviye-i îmâniyeden ise; ellibin nefer değil, yanlışsınız! Meslek itibariyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü, Kur'ân‑ı Hakîm’in kuvvetiyle, sizin dinsizleriniz dâhil olduğu hâlde, bütün Avrupa’ya meydân okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr‑ı îmâniye ile, onların fünûn‑u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kalelerini zîr ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını, hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfikiyle beni o mesleğimin bir mes'elesinden geri çeviremezler; inşâallâh mağlûb edemezler!‥
Mâdem böyledir, ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim âhiretime karışmayınız! Karışsanız da beyhûdedir!
Takdir‑i Hudâ, kuvve‑i bâzû ile dönmez
Bir şem'a ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.
110
Benim hakkımda, müstesnâ bir sûrette, pek ziyâde ehl‑i dünya tevehhüm edip, âdeta korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyâsî bir kusur teşkil etmeyen ve ittihama medâr olmayan şeyhlik, büyüklük, hânedân, aşîret sâhibi, nüfûzlu, etbâ'ı çok, hemşehrileriyle görüşmek, dünya ahvâliyle alâkadar olmak, hattâ siyasete girmek, hattâ muhâlif olmak gibi bende bulunmayan emirleri tahayyül ederek evhâma düşmüşler. Hattâ hapiste ve hariçteki, yani kendilerince kàbil‑i afv olmayanların dahi aflarını müzâkere ettikleri sırada, beni âdeta herşeyden men'ettiler. Fenâ ve fânî bir adamın, güzel ve bâkî şöyle bir sözü var:
Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Ben de derim:
Ehl‑i dünyanın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa,
Kur'ânın feyziyle, hàdiminde de;
Şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır;
Yanılmaz kalbi, sönmez nuru vardır.
Çok dostlarla beraber bana nezâret eden bir kumandan, mükerreren suâl ettiler: “Neden vesika için müracaat etmiyorsun? İstid'a vermiyorsun?”
Elcevab: Beş‑altı sebeb için müracaat etmiyorum ve edemiyorum:
Birincisi: Ben ehl‑i dünyanın dünyasına karışmadım ki, onların mahkûmu olayım; onlara müracaat edeyim. Ben, Kader‑i İlâhî’nin mahkûmuyum ve ona karşı kusurum var, ona müracaat ediyorum.
İkincisi: Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misâfirhâne olduğunu yakìnen îmân edip bildim. Onun için, hakîki vatan değil, her yer birdir. Mâdem vatanımda bâkî kalmayacağım; beyhûde ona karşı çabalamak, oraya gitmek bir şeye yaramıyor. Mâdem her yer misâfirhânedir; eğer misâfirhâne sâhibinin rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar. Eğer yâr değilse, her yer kalbe bârdır ve herkes düşmandır.
Üçüncüsü: Müracaat, kanun dâiresinde olur. Hâlbuki bu altı senedir bana karşı muâmele keyfî ve fevkalkanundur. Menfîler Kanunuyla bana muâmele edilmedi. Hukuk‑u medeniyetten ve belki hukuk‑u dünyeviyeden iskàt edilmiş bir tarzda bana baktılar. Bu fevkalkanun muâmele edenlere, kanun nâmına müracaat mânâsız olur.
111
Dördüncüsü: Bu sene buranın müdürü, benim nâmıma, Barla’nın bir mahallesi hükmünde olan Bedre Karyesi’nde, tebdil‑i hava için birkaç gün kalmaya dair müracaat etti; müsâade etmediler. Böyle ehemmiyetsiz bir ihtiyacıma cevab‑ı red verenlere nasıl müracaat edilir? Müracaat edilse, zillet içinde fâidesiz bir tezellül olur.
Beşincisi: Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak da'vâ etmek ve onlara müracaat etmek, bir haksızlıktır; hakka karşı bir hürmetsizliktir. Ben bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği irtikâb etmek istemem vesselâm.
Altıncı Sebeb: Bana karşı ehl‑i dünyanın verdikleri sıkıntı, siyaset için değil; çünkü onlar da bilirler ki, siyasete karışmıyorum, siyasetten kaçıyorum. Belki bilerek veya bilmeyerek zındıka hesabına, benim dine merbûtiyetimden beni tâzib ediyorlar. Öyle ise, onlara müracaat etmek, dinden pişmanlık göstermek ve meslek‑i zındıkayı okşamak demektir.
Hem ben onlara müracaat ve dehàlet ettikçe, âdil olan kader‑i İlâhî, beni onların zâlim eliyle tâzib edecektir. Çünkü onlar, diyânete merbûtiyetimden beni sıkıyorlar. Kader ise, benim diyânette ve ihlâsta noksaniyetim var; ara sıra ehl‑i dünyaya riyâkârlıklarımdan için beni sıkıyor.
Öyle ise, şimdilik şu sıkıntıdan kurtuluşum yok. Eğer ehl‑i dünyaya müracaat etsem, Kader der: “Ey riyâkâr! Bu müracaatın cezasını çek!” Eğer müracaat etmezsem, ehl‑i dünya der: “Bizi tanımıyorsun, sıkıntıda kal!”
Yedinci Sebeb: Ma'lûmdur ki; bir memurun vazifesi, hey'et‑i ictimâiyeye muzır eşhâsa meydân vermemek ve nâfi'lere yardım etmektir. Hâlbuki beni nezâret altına alan memur, kabir kapısına gelen, misâfir bir ihtiyar adama لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’daki îmânın latîf bir zevkini izâh ettiğim vakit – bir cürm‑ü meşhûd hâlinde beni yakalamak gibi – çok zaman yanıma gelmediği hâlde, o vakit güyâ bir kabahat işliyorum gibi yanıma geldi. İhlâs ile dinleyen o bîçâreyi de mahrum bıraktı, beni de hiddete getirdi. Hâlbuki burada bazı adamlar vardı, o onlara ehemmiyet vermiyordu. Sonra edebsizliklerde ve köydeki hayat‑ı ictimâiyeye zehir verecek sûrette bulundukları vakit, onlara iltifat etmeye ve takdir etmeye başladı.
112
Hem ma'lûmdur ki; zindânda yüz cinayeti bulunan bir adam, nezârete memur zâbit olsun, nefer olsun, her zaman onlarla görüşebilir. Hâlbuki bir senedir hem âmir, hem nezârete memur hükûmet‑i milliyece iki mühim zât kaç defa odamın yanından geçtikleri hâlde, kat'a ve asla ne benim ile görüştüler ve ne de hâlimi sordular. Ben evvel zannettim ki, adâvetlerinden yanaşmıyorlar. Sonra tahakkuk etti ki, evhâmlarından‥ güyâ ben onları yutacağım gibi kaçıyorlar.
İşte şu adamlar gibi eczâsı ve memurları bulunan bir hükûmeti, hükûmet diyerek merci' tanıyıp müracaat etmek, kâr‑ı akıl değil, beyhûde bir zillettir.
Eski Said olsaydı Antere gibi diyecekti: مَاءُ الْحَيَاةِ بِذِلَّةٍ كَجَهَنَّمَ وَجَهَنَّمُ بِالْعِزِّ فَخْرُ مَنْزِل۪ي Eski Said yok. Yeni Said ise, ehl‑i dünya ile konuşmayı mânâsız görüyor. “Dünyaları başlarını yesin! Ne yaparlarsa yapsınlar! Mahkeme‑i Kübrâ’da onlarla muhâkeme olacağız!” der, sükût eder.
Adem‑i müracaatımın sebeblerinden, Sekizincisi: “Gayr‑ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir adâvet olduğu” kaidesince, âdil olan kader‑i İlâhî, lâyık olmadıkları hâlde meylettiğim şu ehl‑i dünyanın zâlim eliyle beni tâzib ediyor. Ben de bu azâba müstehakım deyip sükût ediyordum.
Çünkü, Harb‑i Umumî’de Gönüllü Alay Kumandanı olarak iki sene çalıştım, çarpıştım. Ordu Kumandanı ve Enver Paşa takdirâtı altında kıymetdâr talebelerimi, dostlarımı fedâ ettim. Yaralanıp esir düştüm. Esâretten geldikten sonra “Hutuvât‑ı Sitte” gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başlarına vurdum. Şu beni işkenceli ve sebebsiz esâret altına alanlara yardım ettim. İşte onlar da bana, o yardım cezasını böyle veriyorlar. Üç sene Rusya’da esâretimde çektiğim zahmet ve sıkıntıyı, burada bu dostlarım bana üç ayda çektirdiler.
113
Hâlbuki, Ruslar, beni Kürd Gönüllü Kumandanı sûretinde, Kazakları ve esirleri kesen gaddâr adam nazarıyla bana baktıkları hâlde, beni dersten men'etmediler. Arkadaşım olan doksan esir zâbitlerin kısm‑ı ekserîsine ders veriyordum. Bir defa Rus Kumandanı geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için siyâsî ders zannetti; bir defa beni men'etti, sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı câmi yaptık. Ben imâmlık yapıyordum. Hiç müdâhale etmediler, ihtilâttan men'etmediler, beni muhâbereden kesmediler.
Hâlbuki bu dostlarım, güyâ vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat‑i îmâniyelerine uğraştığım adamlar, hiçbir sebeb yokken, siyasetten ve dünyadan alâkamı kestiğimi bilirlerken‥ üç sene değil, belki beni altı sene sıkıntılı bir esâret altına aldılar; ihtilâttan men'ettiler. Vesikam olduğu hâlde dersten, hattâ odamda hususî dersimi de men'ettiler; muhâbereye sed çektiler. Hattâ vesikam olduğu hâlde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imâmlık ettiğim mescidimden beni men'ettiler. Şimdi dahi cemâat sevâbından beni mahrum etmek için – dâimî cemâatim ve âhiret kardeşlerim – mahsûs üç adama dahi imâmet etmemi kabûl etmiyorlar.
Hem istemediğim hâlde, birisi bana iyi dese, bana nezâret eden memur kıskanarak kızıyor, “nüfûzunu kırayım” diye vicdânsızcasına tedbirler yapıyor; âmirlerinden iltifat görmek için beni tâciz ediyor.
İşte böyle vaziyette bir adam, Cenâb‑ı Hak’tan başka kime müracaat eder? Hâkim, kendi müddeî olsa, elbette ona şekvâ edilmez. Gel sen söyle, bu hâle ne diyeceğiz? Sen ne dersen de. Ben derim ki; bu dostlarım içinde çok münâfıklar var. Münâfık kâfirden eşeddir. Onun için, kâfir Rus’un bana çektirmediğini çektiriyorlar…
Hey bedbahtlar! Ben size ne yaptım ve ne yapıyorum? Îmânınızın kurtulmasına ve saâdet‑i ebediyenize hizmet ediyorum! Demek hizmetim hàlis, lillâh için olmamış ki, aksü'l‑amel oluyor. Siz ona mukâbil, her fırsatta beni incitiyorsunuz. Elbette Mahkeme‑i Kübrâ’da sizinle görüşeceğiz. ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ﴾ derim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
114
Onyedinci MektûbYirmibeşinci Lem'anın Zeyli
Çocuk Tâziyenâmesi
بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Azîz âhiret kardeşim Hâfız Hâlid Efendi!
﴿﷽﴾
﴿وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَ ❋ اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾
Kardeşim, çocuğun vefâtı beni müteessir etti. Fakat اَلْحُكْمُ لِلّٰهِkazâya rızâ, kadere teslîm İslâmiyetin bir şiârıdır. Cenâb‑ı Hak sizlere sabr‑ı cemîl versin. Merhumu da, size zahîre‑i âhiret ve şefâatçi yapsın. Size ve sizin gibi müttakì mü'minlere büyük bir müjde ve hakîki bir tesellî gösterecek “Beş Nokta”yı beyân ederiz:
115
Birinci Nokta
Kur'ân‑ı Hakîm’de ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ﴾ sırrı ve meâli şudur ki: mü'minlerin kable'l‑bülûğ vefât eden evlâdları, Cennet’te ebedî, sevimli, Cennet’e lâyık bir sûrette dâimî çocuk kalacaklarını‥ ve Cennet’e giden peder ve vâlidelerinin kucaklarında ebedî medâr‑ı sürûrları olacaklarını‥ ve çocuk sevmek ve evlâd okşamak gibi en latîf bir zevki, ebeveynine te'mine medâr olacaklarını‥ ve herbir lezzetli şeyin Cennet’te bulunduğunu‥ “Cennet tenâsül yeri olmadığından, evlâd muhabbeti ve okşaması olmadığı”nı diyenlerin hükümleri hakikat olmadığını‥ hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümâtla karışık evlâd sevmesine ve okşamasına bedel; sâfî, elemsiz milyonlar sene ebedî evlâd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl‑i îmânın en büyük bir medâr‑ı saâdeti olduğunu şu âyet‑i kerîme ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ﴾ cümlesiyle işâret ediyor ve müjde veriyor.
İkinci Nokta
Bir zaman, bir zât, bir zindânda bulunuyor. Sevimli bir çocuğu yanına gönderilmiş. O bîçâre mahpus, hem kendi elemini çekiyor, hem veledinin istirahatini te'min edemediği için, onun zahmetiyle müteellim oluyordu. Sonra merhametkâr hâkim ona bir adam gönderir, der ki: “Şu çocuk çendan senin evlâdındır, fakat benim raiyetim ve milletimdir. Onu ben alacağım, güzel bir sarayda beslettireceğim.” O adam ağlar, sızlar: “Benim medâr‑ı tesellîm olan evlâdımı vermeyeceğim” der. Ona arkadaşları der ki: “Senin teessürâtın mânâsızdır. Eğer sen çocuğa acıyorsan, çocuk şu mülevves, ufûnetli, sıkıntılı zindâna bedel; ferâhlı, saâdetli bir saraya gidecek. Eğer sen nefsin için müteessir oluyorsan, menfaatini arıyorsan; çocuk burada kalsa, muvakkaten şübheli bir menfaatinle beraber, çocuğun meşakkatlerinden çok sıkıntı ve elem çekmek var. Eğer oraya gitse, sana bin menfaati var. Çünkü pâdişahın merhametini celbe sebeb olur, sana şefâatçi hükmüne geçer. Pâdişah, onu seninle görüştürmek arzu edecek. Elbette görüşmek için onu zindâna göndermeyecek, belki seni zindândan çıkarıp o saraya celbedecek, çocukla görüştürecek. Şu şartla ki, pâdişaha emniyetin ve itâatin varsa…”
116
İşte şu temsîl gibi, azîz kardeşim, senin gibi mü'minlerin evlâdı vefât ettikleri vakit şöyle düşünmeli: Şu veled masûmdur, onun Hàlık’ı dahi Rahîm ve Kerîmdir. Benim nâkıs terbiye ve şefkatime bedel, gayet kâmil olan inâyet ve rahmetine aldı. Dünyanın elemli, musîbetli, meşakkatli zindânından çıkarıp Cennetü'l‑Firdevs’ine gönderdi. O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsaydı, kim bilir ne şekle girerdi. Onun için ben ona acımıyorum, bahtiyar biliyorum. Kaldı kendi nefsime ait menfaati için, kendime dahi acımıyorum, elîm müteessir olmuyorum.
Çünkü dünyada kalsaydı, on senelik muvakkat, elemle karışık bir evlâd muhabbeti te'min edecekti. Eğer sâlih olsaydı, dünya işinde muktedir olsaydı, belki bana yardım edecekti. Fakat vefâtıyla, ebedî Cennet’te on milyon sene bana evlâd muhabbetine medâr ve saâdet‑i ebediyeye vesile bir şefâatçi hükmüne geçer. Elbette ve elbette, meşkûk, muaccel bir menfaati kaybeden, muhakkak ve müeccel bin menfaati kazanan; elîm teessürât göstermez, me'yûsâne feryâd etmez.
Üçüncü Nokta
Vefât eden çocuk, bir Hàlık‑ı Rahîm’in mahlûku, memlûkü, abdi ve bütün hey'etiyle onun masnû'u ve ona ait olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki, muvakkaten ebeveyninin nezâretine verilmiş. Peder ve vâlideyi ona hizmetkâr etmiş. Ebeveyninin o hizmetlerine mukâbil, muaccel bir ücret olarak lezzetli bir şefkat vermiş. Şimdi binden dokuzyüz doksandokuz hisse sâhibi olan O Hàlık‑ı Rahîm, muktezâ‑yı rahmet ve hikmet olarak o çocuğu senin elinden alsa, hizmetine hâtime verse; sûrî bir hisse ile, hakîki bin hisse sâhibine karşı şekvâyı andıracak bir tarzda me'yûsâne hüzün ve feryâd etmek ehl‑i îmâna yakışmaz, belki ehl‑i gaflet ve dalâlete yakışıyor.
117
Dördüncü Nokta
Eğer dünya ebedî olsaydı, insan içinde ebedî kalsaydı ve firâk ebedî olsaydı, elîmâne teessürât ve me'yûsâne teellümâtın bir mânâsı olurdu. Fakat mâdem dünya bir misâfirhânedir; vefât eden çocuk nereye gitmişse, siz de biz de oraya gideceğiz. Ve hem bu vefât ona mahsûs değil, umumî bir caddedir. Hem mâdem müfârakat dahi ebedî değil; ileride hem Berzahta hem Cennet’te görüşülecektir. اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ demeli… O verdi, O aldı; “Elhamdülillâhi alâ külli hâl!” deyip sabır ile şükretmeli.
Beşinci Nokta
Rahmet‑i İlâhiye’nin en latîf, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat, bir iksîr‑i nurânîdir. Aşktan çok keskindir. Çabuk Cenâb‑ı Hakk’a vusûle vesile olur. Nasıl aşk‑ı mecâzî ve aşk‑ı dünyevî, pek çok müşkülâtla aşk‑ı hakîkiye inkılâb eder; Cenâb‑ı Hakk’ı bulur, öyle de; şefkat – fakat müşkülâtsız – daha kısa, daha sâfî bir tarzda kalbi, Cenâb‑ı Hakk’a rabteder.
Gerek peder ve gerek vâlide, veledini bütün dünya gibi severler. Veledi elinden alındığı vakit, eğer bahtiyar ise, hakîki ehl‑i îmân ise; dünyadan yüzünü çevirir, Mün'im‑i Hakîki’yi bulur. Der ki: “Dünya mâdem fânîdir; değmiyor alâka‑i kalbe‥” Veledi nereye gitmişse oraya karşı bir alâka peydâ eder; büyük manevî bir hâl kazanır.
Ehl‑i gaflet ve dalâlet, şu beş hakikatteki saâdet ve müjdeden mahrumdurlar. Onların hâli ne kadar elîm olduğunu şununla kıyâs ediniz ki: Bir ihtiyar hanım gayet sevdiği sevimli bir tek çocuğunu, sekerâtta görüp, dünyada tevehhüm‑ü ebediyet hükmünce gaflet veya dalâlet neticesinde; mevti, adem ve firâk‑ı ebedî tasavvur ettiğinden, yumuşak döşeğine bedel kabrin toprağını düşünüp gaflet veya dalâlet cihetiyle Erhamürrâhimîn’in Cennet‑i rahmetini, firdevs‑i ni'metini düşünmediğinden, ne kadar me'yûsâne bir hüzün ve elem çektiğini kıyâs edebilirsin.
118
Fakat vesile‑i saâdet-i dâreyn olan îmân ve İslâmiyet, mü'mine der ki: Şu sekerâtta olan çocuğun Hàlık‑ı Rahîm’i, onu bu fânî dünyadan çıkarıp Cennet’ine götürecek. Hem sana şefâatçi, hem ebedî bir evlâd yapacak. Müfârakat muvakkattir, merak etme; اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾ de, sabret.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
119
Onsekizinci Mektûb
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Bu mektûb Üç Mes'ele‑i Mühimmedir.
Birinci Mes'ele‑i Mühimme
“Fütûhât‑ı Mekkiye” sâhibi Muhyiddin‑i Arabî (K.S.) ve “İnsan‑ı Kâmil” denilen meşhûr bir kitabın sâhibi Seyyid Abdülkerim (K.S.) gibi evliyâ‑i meşhûre, küre‑i arzın tabakàt‑ı seb'asından ve Kaf Dağı arkasındaki arz‑ı beyzâdan ve Fütûhât’ta “Meşmeşiye” dedikleri acâibden bahsediyorlar, “gördük” diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise; hâlbuki, bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabûl edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl velî olabilirler? Böyle hilâf‑ı vâki ve hilâf‑ı hak söyleyen nasıl ehl‑i hakikat olabilir?
Elcevab: Onlar ehl‑i hak ve hakikattirler; hem ehl‑i velâyet ve şühûddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihâtasız olan hâlet‑i şühûdda ve rüya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rüyasını tâbir edemediği gibi, o kısım ehl‑i keşf ve şühûd dahi rü'yetlerini o hâlde iken kendileri tâbir edemezler. Onları tâbir edecek, “Asfiyâ” denilen veraset‑i Nübüvvet muhakkìkleridir. Elbette o kısım ehl‑i şühûd dahi, asfiyâ makamına çıktıkları zaman, Kitab ve Sünnetin irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler, hem etmişler.
120
Şu hakikati izâh edecek şu hikâye‑i temsîliyeyi dinle. Şöyle ki:
Bir zaman ehl‑i kalb iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval tâbir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi “Uykum geldi” deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder, bakar ki; sinek gibi bir şey, yatanın burnundan çıkıp, süt kâsesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: “Ey arkadaş! Acîb bir rüya gördüm.” O da der: “Allah hayır etsin, nedir?” Der ki: “Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acîb bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altun dolu bir hazine gördüm. Acaba tâbiri nedir?”
Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de, şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da, şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada mes'ûd edecek altunları buldular.
İşte, yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş, fakat rüyada iken ihâtasız olduğu için tâbirde hakkı olmadığından, âlem‑i maddî ile âlem‑i manevîyi birbirinden farketmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki; “Ben hakîki maddî bir deniz gördüm.” der. Fakat uyanık adam, âlem‑i misâl ile âlem‑i maddîyi farkettiği için tâbirde hakkı vardır ki, dedi: “Gördüğün doğrudur, fakat hakîki deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayâline deniz gibi olmuş, kaval da köprü gibi olmuş ve hâkezâ…”
Demek oluyor ki; âlem‑i maddî ile âlem‑i rûhâniyi birbirinden farketmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse, hükümleri yanlış görünür. Meselâ senin dar bir odan var; fakat dört duvarını kapayacak dört büyük âyine konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydân kadar geniş görürsün. Eğer desen; “Odamı geniş bir meydân kadar görüyorum.” doğru dersin. Eğer “Odam bir meydân kadar geniştir.” diye hükmetsen, yanlış edersin. Çünkü âlem‑i misâli, âlem‑i hakîkiye karıştırırsın.
121
İşte küre‑i arzın tabakàt‑ı seb'asına dair bazı ehl‑i keşfin, Kitab ve Sünnetin mîzanıyla tartmadan beyân ettiği tasvirât, yalnız coğrafya nokta‑i nazarındaki maddî vaziyetten ibaret değildir. Meselâ, demişler: “Bir tabaka‑i arz, cin ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var.” Hâlbuki bir‑iki senede devredilen küremizde, o acîb tabakalar yerleşemez. Fakat âlem‑i mânâ ve âlem‑i misâlde ve âlem‑i berzah ve ervâhta küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farzetsek, ondan temessül ve teşekkül eden misâlî şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan; bir kısım ehl‑i şühûd, seyr‑i rûhânilerinde, arzın tabakalarından bazılarını âlem‑i misâlde pek çok geniş görüyorlar; binler sene bir mesâfe tuttuklarını görüyorlar.
Gördükleri doğrudur; fakat âlem‑i misâl sûreten âlem‑i maddîye benzediği için, iki âlemi memzûc görüyorlar, öyle tâbir ediyorlar. Âlem‑i sahveye döndükleri vakit, mîzansız olduğu için, meşhûdâtlarını aynen yazdıklarından hilâf‑ı hakikat telâkki ediliyor. Nasıl küçük bir âyinede büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücûd‑u misâliyeleri onda yerleşir, öyle de; âlem‑i maddînin bir senelik mesâfesinde, binler sene vüs'atinde vücûd‑u misâlî ve hakàik‑ı maneviye yerleşir.
Hâtime: Şu mes'eleden anlaşılıyor ki; derece‑i şühûd, derece‑i îmân-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani, yalnız şühûduna istinâd eden bir kısım ehl‑i velâyetin ihâtasız keşfiyâtı, veraset‑i Nübüvvet ehli olan asfiyâ ve muhakkìkînin şühûda değil; Kur'ân’a ve vahye, gaybî fakat sâfî, ihâtalı, doğru hakàik‑ı îmâniyelerine dair ahkâmlarına yetişmez.
Demek bütün ahvâl ve keşfiyâtın ve ezvâk ve müşâhedâtın mîzanı; Kitab ve Sünnettir. Ve mehenkleri, Kitab ve Sünnetin desâtir‑i kudsiyeleri ve asfiyâ‑i muhakkìkînin kavânîn‑i hadsiyeleridir.
122
İkinci Mes'ele‑i Mühimme
Suâl: Vahdetü'l‑Vücûd mes'elesi, çoklar tarafından en yüksek makam telâkki ediliyor. Hâlbuki, velâyet‑i kübrâda bulunan başta Hulefâ‑i Erbaa olmak üzere Sahâbeler ve hem başta Hamse‑i Âl-i Abâ olarak Eimme‑i Ehl-i Beyt ve hem başta Eimme‑i Erbaa olarak Müçtehidîn ve Tâbiînden bu çeşit Vahdetü'l‑Vücûd meşrebi sarîhan görülmemiş. Acaba onlardan sonra çıkanlar daha ileri mi gitmişler, daha mükemmel bir cadde‑i kübrâ mı bulmuşlar?
Elcevab: Hâşâ! Şems‑i Risaletin en yakın yıldızları ve en karîb vereseleri bulunan o Asfiyâdan, hiç kimsenin haddi değil, daha ileri gidebilsin. Belki cadde‑i kübrâ onlarındır.
Vahdetü'l‑Vücûd ise, bir meşreb ve bir hâl ve bir nâkıs mertebedir. Fakat zevkli, neş'eli olduğundan, seyr ü sülûkte o mertebeye girdikleri vakit çoğu çıkmak istemiyorlar, orada kalıyorlar; en müntehâ mertebe zannediyorlar.
İşte şu meşreb sâhibi, eğer maddiyâttan ve vesâitten tecerrüd etmiş ve esbâb perdesini yırtmış bir rûh ise, istiğrakkârâne bir şühûda mazhar ise, Vahdetü'l‑Vücûddan değil, belki Vahdetü'ş‑Şühûddan neş'et eden; ilmî değil, hâlî bir vahdet‑i vücûd onun için bir kemâl, bir makam te'min edebilir. Hattâ Allah hesabına kâinâtı inkâr etmek derecesine gidebilir. Yoksa esbâb içinde dalmış ise, maddiyâta mütevağğil ise, Vahdetü'l‑Vücûd demesi, kâinât hesabına Allah’ı inkâr etmeye kadar çıkar.
123
Evet cadde‑i kübrâ, Sahâbe ve Tâbiîn ve Asfiyânın caddesidir. حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌcümlesi, onların kaide‑i külliyeleridir. Ve Cenâb‑ı Hakk’ın, ﴿لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌ﴾ mazmunu üzere, hiçbir şey ile müşâbeheti yok. Tahayyüz ve tecezzîden münezzehtir. Mevcûdâtla alâkası, Hàlıkıyettir. Ehl‑i Vahdeti'l-Vücûdun dedikleri gibi; mevcûdât, evhâm ve hayâlât değil. Görünen eşya dahi, Cenâb‑ı Hakk’ın âsârıdır. “Heme Ost” değil, “Heme Ez Ost”dur. Yani: “Herşey O değil, belki herşey O’ndandır.” Çünkü hâdisât, ayn‑ı kadîm olamaz. Şu mes'eleyi iki temsîl ile fehme takrib edeceğiz:
Birincisi: Meselâ bir pâdişah var. O pâdişahın hâkim‑i âdil ismiyle bir adliye dâiresi var ki, o ismin cilvesini gösteriyor. Bir ismi de halifedir. Bir meşîhat ve bir ilmiye dâiresi, o ismin mazharıdır. Bir de kumandan‑ı a'zam ismi var. O isim ile devâir‑i askeriyede fa'âliyet gösterir. Ordu, o ismin mazharıdır.
Şimdi biri çıksa dese ki: “O pâdişah, yalnız hâkim‑i âdildir; devâir‑i adliyeden başka dâire yok.” O vakit bilmecbûriye, adliye memurları içinde, hakîki değil itibarî bir sûrette, meşîhat dâiresindeki ulemânın evsâfını ve ahvâlini onlara tatbik edip, zıllî ve hayâlî bir tarzda, hakîki adliye içinde tebeî ve zıllî bir meşîhat dâiresi tasavvur edilir. Hem dâire‑i askeriyeye ait ahvâl ve muâmelâtını, yine farazî bir tarzda, o memurîn‑i adliye içinde itibar edip, gayr‑ı hakîki bir dâire‑i askeriye itibar edilir ve hâkezâ… İşte şu hâlde, pâdişahın hakîki ismi ve hakîki hâkimiyeti, hâkim‑i âdil ismidir ve adliyedeki hâkimiyettir. Halife, kumandan‑ı a'zam, sultan gibi isimleri hakîki değiller, itibarîdirler. Hâlbuki pâdişahlık mâhiyeti ve saltanat hakikati, bütün isimleri hakîki olarak iktiza eder. Hakîki isimler ise, hakîki dâireleri istiyor ve iktiza ediyorlar.
124
İşte saltanat‑ı Ulûhiyet; Rahmân, Rezzâk, Vehhâb, Hallâk, Fa'âl, Kerîm, Rahîm gibi pek çok esmâ‑i mukaddeseyi hakîki olarak iktiza ediyor. O hakîki esmâ dahi, hakîki âyineleri iktiza ediyorlar. Şimdi Ehl‑i Vahdeti'l-Vücûd mâdem لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَder, hakàik‑ı eşyayı hayâl derecesine indirir. Cenâb‑ı Hakk’ın Vâcibü'l‑Vücûd ve Mevcûd ve Vâhid ve Ehad isimlerinin hakîki cilveleri ve dâireleri var. Belki âyineleri, dâireleri hakîki olmazsa; hayâlî, ademî dahi olsa, onlara zarar etmez. Belki vücûd‑u hakîkinin âyinesinde vücûd rengi olmazsa, daha ziyâde sâfî ve parlak olur. Fakat Rahmân, Rezzâk, Kahhâr, Cebbâr, Hallâk gibi isimleri ise, tecellîleri hakîki olmuyor, itibarî oluyor. Hâlbuki o esmâlar, “Mevcûd” ismi gibi hakikattirler, gölge olamazlar; aslîdirler, tebeî olamazlar.
İşte Sahâbe ve Asfiyâ‑i Müçtehidîn ve Eimme‑i Ehl-i Beyt, حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌderler ki; Cenâb‑ı Hakk’ın bütün esmâsıyla hakîki bir sûrette tecelliyâtı var. Bütün eşyanın, O’nun icâdıyla bir vücûd‑u ârızîsi vardır. Ve o vücûd çendan Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna nisbeten gayet zaîf ve kararsız bir zıll, bir gölgedir; fakat hayâl değil, vehim değildir. Cenâb‑ı Hak, Hallâk ismiyle vücûd veriyor ve o vücûdu idâme ediyor.
125
İkinci Temsîl: Meselâ, şu menzilin dört duvarında dört tane endâm âyinesi bulunsa; herbir âyine içinde her ne kadar o menzil, öteki üç âyine ile beraber irtisam ediyor‥ fakat herbir âyine, kendinin hey'etine ve rengine göre eşyayı kendi içinde ihtiva eyler; kendine mahsûs misâlî bir menzil hükmündedir.
İşte şimdi iki adam o menzile girse; birisi bir tek âyineye bakar, der ki: “Herşey bunun içindedir.” Başka âyineleri ve âyinelerin içlerindeki sûretleri işittiği vakit, mesmuâtını o tek âyinedeki iki derece gölge olmuş, hakikati küçülmüş, tağayyür etmiş o âyinenin küçük bir köşesinde tatbik eder. Hem der: “Ben öyle görüyorum, öyle ise hakikat böyledir.”
Diğer adam ona der ki: “Evet sen görüyorsun, gördüğün haktır. Fakat vâkide ve nefsü'l‑emirde hakikatin hakîki sûreti öyle değil. Senin dikkat ettiğin âyine gibi daha başka âyineler var; gördüğün kadar küçücük, gölgenin gölgesi değiller.”
İşte Esmâ‑i İlâhiye’nin herbiri, ayrı ayrı birer âyine ister. Hem meselâ: Rahmân, Rezzâk; hakikatli, asıl oldukları için, kendilerine lâyık, rızka ve merhamete muhtaç mevcûdâtı ister. Rahmân, nasıl hakîki bir dünyada rızka muhtaç hakikatli zîrûhları ister; Rahîm de, öyle hakîki bir Cennet’i ister. Eğer yalnız Mevcûd ve Vâcibü'l‑Vücûd ve Vâhid‑i Ehad isimleri hakîki tutulup öteki isimler onların içine gölge olmak haysiyetiyle alınsa, o esmâya karşı bir haksızlık hükmüne geçer.
İşte şu sırdandır ki: Cadde‑i kübrâ, elbette velâyet‑i kübrâ sâhibleri olan Sahâbe ve Asfiyâ ve Tâbiîn ve Eimme‑i Ehl-i Beyt ve Eimme‑i Müçtehidînin caddesidir ki, doğrudan doğruya Kur'ânın birinci tabaka şâkirdleridir.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
﴿رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
126
Üçüncü Mes'ele
Hikmet ve akıl ile halledilmeyen bir mes'ele‑i mühimme ﴿كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍ﴾﴿فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُ﴾
Suâl: Kâinâttaki mütemâdiyen şu hayret‑engîz fa'âliyetin sırrı ve hikmeti nedir? Neden şu durmayanlar durmuyorlar; dâima dönüp tazeleniyorlar?
Elcevab: Şu hikmetin izâhı bin sahife ister. Öyle ise izâhını bırakıp gayet muhtasar bir icmâlini iki sahifeye sığıştıracağız.
İşte nasıl ki; bir şahıs, bir vazife‑i fıtriyeyi veyâhut bir vazife‑i ictimâiyeyi yapsa ve o vazife için harâretli bir sûrette çalışsa; elbette ona dikkat eden anlar ki, o vazifeyi ona gördüren iki şeydir:
Birisi: Vazifeye terettüb eden maslahatlar, semereler, fâidelerdir ki; ona “ille‑i gâiye” denilir.
İkincisi: Bir muhabbet, bir iştiyak, bir lezzet vardır ki; harâretle o vazifeyi yaptırıyor ki, ona “dâî ve muktazî” tâbir edilir.
Meselâ yemek yemek, iştihâdan gelen bir lezzet, bir iştiyaktır ki, onu yemeğe sevkeder. Sonra da yemeğin neticesi, vücûdu beslemektir; hayatı idâme etmektir.
Öyle de: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ şu kâinâttaki dehşet‑engîz ve hayret‑nümâ hadsiz fa'âliyet, iki kısım Esmâ‑i İlâhiye’ye istinâd ederek iki hikmet‑i vâsia içindir ki, herbir hikmeti de nihâyetsizdir:
127
Birincisi: Cenâb‑ı Hakk’ın Esmâ‑i Hüsnâ’sının had ve hesaba gelmez envâ'‑ı tecelliyâtı var. Mahlûkatın tenevvü'leri, o tecelliyâtın tenevvü'ünden geliyor. O esmâ ise, dâimî bir sûrette tezâhür isterler. Yani, nakışlarını göstermek isterler. Yani, nakışların âyinelerinde cilve‑i cemâllerini görmek, göstermek isterler. Yani, kâinât kitabını ve mevcûdât mektûbatını ânen‑feânen tazelendirmek isterler. Yani, yeniden yeniye mânidâr yazmak ve herbir mektûbu, Zât‑ı Mukaddes ve Müsemmâ‑yı Akdes ile beraber, bütün zîşuûrların nazar‑ı mütâlaasına göstermek ve okutturmak iktiza ederler.
İkinci Sebeb ve Hikmet: Nasıl ki, mahlûkattaki fa'âliyet bir iştihâ, bir iştiyak, bir lezzetten geliyor. Ve hattâ herbir fa'âliyette kat'iyyen lezzet vardır; belki herbir fa'âliyet, bir nev'i lezzettir.
Öyle de; Vâcibü'l‑Vücûd’a lâyık bir tarzda ve istiğnâ‑yı zâtîsine ve gınâ‑yı mutlakına muvâfık bir sûrette ve kemâl‑i mutlakına münâsib bir şekilde, hadsiz bir şefkat‑i mukaddese ve hadsiz bir muhabbet‑i mukaddese var.
Ve o şefkat‑i mukaddese ve o muhabbet‑i mukaddeseden gelen hadsiz bir şevk‑i mukaddes var.
Ve o şevk‑i mukaddesten gelen hadsiz bir sürûr‑u mukaddes var.
Ve o sürûr‑u mukaddesten gelen – tâbir câiz ise – hadsiz bir lezzet‑i mukaddese var.
Hem o lezzet‑i mukaddeseden gelen hadsiz terahhumdan; mahlûkatın, fa'âliyet‑i Kudret içinde ve isti'dâdları, kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden memnuniyetlerinden ve kemâllerinden gelen ve Zât‑ı Rahmân-ı Rahîm’e ait – tâbir câiz ise – hadsiz memnuniyet‑i mukaddese ve hadsiz iftihar‑ı mukaddes vardır ki, hadsiz bir sûrette, hadsiz bir fa'âliyeti iktiza ediyor.
128
İşte şu hikmet‑i dakîkayı felsefe ve fen ve hikmet bilmediği içindir ki; şuûrsuz tabiatı ve kör tesâdüfü ve câmid esbâbı, şu gayet derecede alîmâne, hakîmâne, basîrâne fa'âliyete karıştırmışlar, dalâlet zulümâtına düşüp nur‑u hakikati bulamamışlar…
﴿قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ﴾
﴿رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى كَاشِفِ طِلْسِمِ كَائِنَاتِكَ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْمَوْجُودَاتِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ مَا دَامَ الْاَرْضُ وَالسَّمٰوَاتُ
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
129
Ondokuzuncu Mektûb
Mukaddime
Bu risale, üçyüzden fazla mu'cizâtı beyân eder. Risalet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) mu'cizesini beyân ettiği gibi, kendisi de o mu'cizenin bir kerâmetidir. Üç‑dört nev' ile hàrika olmuştur:
Birincisi: Nakil ve rivâyet olmakla beraber, yüz sahifeden fazla olduğu hâlde, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak, dağ, bağ köşelerinde, üç‑dört gün zarfında her günde iki‑üç saat çalışmak şartıyla mecmûu oniki saatte te'lif edilmesi, hàrika bir vâkıadır.
İkincisi: Bu risale, uzunluğu ile beraber ne yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder. Tenbel ehl‑i kalemi öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki; bu sıkıntılı ve usançlı bir zamanda, bu civarda bir sene zarfında yetmiş adede yakın nüshalar yazıldığı, o mu'cize‑i risaletin bir kerâmeti olduğunu, muttali' olanlara kanâat verdi.
Üçüncüsü: Acemî ve tevâfuktan haberi yok ve bize de daha tevâfuk tezâhür etmeden evvel onun ve başka sekiz müstensihin birbirini görmeden yazdıkları nüshalarda; lafz‑ı Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) kelimesi bütün risalede ve lafz‑ı Kur'ân beşinci parçasında öyle bir tarzda tevâfuk etmeleri göründü ki, zerre mikdar insafı olan, tesâdüfe vermez. Kim görmüşse kat'î hükmediyor ki; bu bir sırr‑ı gaybîdir, mu'cize‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) bir kerâmetidir.
130
Şu risalenin başındaki esâslar çok mühimdirler. Hem şu risaledeki ehâdîs, hemen umumen eimme‑i hadîsçe makbûl ve sahîh olmakla beraber, en kat'î hâdisât‑ı risaleti beyân ediyorlar. O risalenin mezâyâsını söylemek lâzım gelse; o risale kadar bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştâk olanları onu bir kere okumasına havâle ediyoruz…
Said Nursî
İhtar: Şu risalede çok ehâdîs‑i şerîfe nakletmişim. Yanımda kütüb‑ü hadîsiye bulunmuyor. Yazdığım hadîslerin lafzında yanlışım varsa; ya tashih edilsin veyâhut “Hadîs‑i bilma'nâ”dır denilsin. Çünkü, kavl‑i râcih odur ki: “Nakl‑i Hadîs-i bilma'nâ câizdir.” Yani: Hadîsin yalnız mânâsını alıp, lafzını kendi zikreder. Mâdem öyledir; lafzında yanlışım varsa, hadîs‑i bilma'nâ nazarıyla bakılsın.
131
Mu'cizât‑ı Ahmediye (a.s.m.)
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
﴿﷽﴾
﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّهِ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا ❋ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ‥ الخ﴾
Risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) dair Ondokuzuncu Söz’le Otuzbirinci Söz, nübüvvet‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) delâil‑i kat'iyye ile isbât ettiklerinden, isbât cihetini onlara havâle edip, yalnız onlara bir tetimme olarak “Ondokuz Nükteli İşâretler”le, o büyük hakikatin bazı lem'alarını göstereceğiz.
Birinci Nükteli İşâret
Şu kâinâtın Sâhib ve Mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvîr ediyor ve herşeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve herşeyde görünen hikmetleri, gayeleri, fâideleri irâde ederek tedvîr ediyor.
Mâdem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Mâdem konuşacak, elbette zîşuûr ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Mâdem zîfikirle konuşacak, elbette zîşuûrun içinde en cem'iyetli ve şuûru küllî olan insan nev'i ile konuşacaktır. Mâdem insan nev'i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kàbil‑i hitâb ve mükemmel insan olanlarla konuşacak.
132
Mâdem en mükemmel ve isti'dâdı en yüksek ve ahlâkı ulvî ve nev'‑i beşere muktedâ olacak olanlarla konuşacaktır; elbette, dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek isti'dâdda ve en àlî ahlâkta ve nev'‑i beşerin humsu O’na iktidâ etmiş ve nısf‑ı arz O’nun hükm‑ü manevîsi altına girmiş ve istikbâl O’nun getirdiği nurun ziyâsıyla bin üçyüz sene ışıklanmış ve beşerin nurânî kısmı ve ehl‑i îmânı, mütemâdiyen günde beş defa O’nunla tecdîd‑i bîat edip, O’na duâ‑yı rahmet ve saâdet edip, O’na medh ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş ve resûl yapacak ve yapmış ve sâir nev'‑i beşere rehber yapacak ve yapmıştır.
İkinci Nükteli İşâret
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm iddia‑yı nübüvvet etmiş; Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân gibi bir fermânı göstermiş‥ ve ehl‑i tahkîkin yanında bine kadar mu'cizât‑ı bâhireyi göstermiştir. O mu'cizât, hey'et‑i mecmuasıyla, da'vâ‑yı Nübüvvet’in vukû'u kadar vücûdları kat'îdir. Kur'ân‑ı Hakîm’in çok yerlerinde en muannid kâfirlerden naklettiği sihir isnâd etmeleri gösteriyor ki; o muannid kâfirler dahi mu'cizâtın vücûdlarını ve vukû'larını inkâr edemiyorlar. Yalnız, kendilerini aldatmak veya etbâ'larını kandırmak için – hâşâ – sihir demişler.
133
Evet, Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.), yüz tevâtür kuvvetinde bir kat'iyyeti vardır. Mu'cize ise; Hàlık‑ı Kâinât tarafından O’nun da'vâsına bir tasdiktir. صَدَقْتَ hükmüne geçer.
Nasıl ki, sen bir pâdişahın meclisinde ve dâire‑i nazarında desen ki: “Pâdişah beni filân işe memur etmiş.” Senden o da'vâya bir delil istenilse; pâdişah “evet” dese, nasıl seni tasdik eder, öyle de; âdetini ve vaziyetini senin iltimasınla değiştirirse; “evet” sözünden daha kat'î, daha sağlam, senin da'vânı tasdik eder.
Öyle de, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm da'vâ etmiş ki; “Ben, şu kâinât Hàlık’ının meb'ûsuyum. Delilim de şudur ki; müstemir âdetini, benim duâ ve iltimasımla değiştirecek. İşte, parmaklarıma bakınız; beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamere bakınız; bir parmağımın işâretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız; beni tasdik için yanıma geliyor, şehâdet ediyor. Şu bir parça taama bakınız; iki‑üç adama ancak kâfî geldiği hâlde; işte, ikiyüz‑üçyüz adamı tok ediyor.” Ve hâkezâ‥ yüzer mu'cizâtı böyle göstermiştir.
Şimdi, şu Zâtın delâil‑i sıdkı ve berâhin‑i nübüvveti yalnız mu'cizâtına münhasır değildir. Belki, ehl‑i dikkat için, hemen umum harekâtı ve ef'âli, ahvâl ve akvâli, ahlâk ve etvârı, sîret ve sûreti, sıdkını ve ciddiyetini isbât eder. Hattâ meşhûr ulemâ‑i Benî-İsrailiyeden Abdullâh İbn‑i Selâm gibi pek çok zâtlar, yalnız O Zât‑ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sîmâsını görmekle; “Şu sîmâda yalan yok! Şu yüzde hile olamaz!” diyerek îmâna gelmişler.
Çendan muhakkìkîn‑i ulemâ, delâil‑i nübüvveti ve mu'cizâtı bin kadar demişler; fakat binler, belki yüzbinler delâil‑i nübüvvet vardır. Ve yüzbinler yol ile yüzbinler muhtelif fikirli adamlar, O Zâtın nübüvvetini tasdik etmişler. Yalnız Kur'ân‑ı Hakîm’de kırk vech‑i i'câzdan başka, nübüvvet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) bin bürhânını gösteriyor.
134
Hem mâdem nev'‑i beşerde nübüvvet vardır. Ve yüzbinler Zât, nübüvvet da'vâ edip mu'cize gösterenler, gelip geçmişler. Elbette umumun fevkınde bir kat'iyyet ile, nübüvvet‑i Ahmediye (A.S.M.) sâbittir. Çünkü İsâ Aleyhisselâm ve Mûsa Aleyhisselâm gibi umum resûllere nebî dedirten ve risaletlerine medâr olan delâil ve evsâf ve vaziyetler ve ümmetlerine karşı muâmeleler; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’da daha ekmel, daha câmi' bir sûrette mevcûddur.
Mâdem hükm‑ü nübüvvetin illeti ve sebebi Zât‑ı Ahmedî’de (A.S.M.) daha mükemmel mevcûddur; elbette hükm‑ü nübüvvet, umum enbiyâdan daha vâzıh bir kat'iyyet ile O’na sâbittir.
Üçüncü Nükteli İşâret
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mu'cizâtı çok mütenevvi'dir. Risaleti umumî olduğu için, hemen ekser envâ'‑ı kâinâttan birer mu'cizeye mazhardır. Güyâ nasıl ki; bir pâdişah‑ı zîşanın bir yâver‑i ekremi mütenevvi' hediyelerle muhtelif akvâmın mecma'ı olan bir şehre geldiği vakit, her tâife onun istikbâline bir mümessil gönderir; kendi tâifesi lisânıyla ona “hoş‑âmedî” eder, onu alkışlar‥
Öyle de; Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in en büyük yâveri olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âleme teşrîf edip ve küre‑i arzın ahâlisi olan nev'‑i beşere meb'ûs olarak geldiği ve umum kâinâtın Hàlık’ı tarafından umum kâinâtın hakàikına karşı alâkadar olan envâr‑ı hakikat ve hedâyâ‑yı maneviyeyi getirdiği zaman; taştan, sudan, ağaçtan, hayvandan, insandan tut‥ tâ aydan, güneşten, yıldızlara kadar her tâife, kendi lisân‑ı mahsûsuyla ve ellerinde birer mu'cizesini taşımasıyla, O’nun nübüvvetini alkışlamış ve hoş‑âmedî demiş.
135
Şimdi, o mu'cizâtın umumunu bahsetmek için, cildlerle yazı yazmak lâzım gelir. Muhakkìkîn‑i Asfiyâ, delâil‑i nübüvvetin tafsilâtına dair çok cildler yazmışlar. Biz, yalnız icmâlî işâretler nev'inden, o mu'cizâtın kat'î ve manevî mütevâtir olan küllî envâ'ına işâret ederiz.