Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
96

Onaltıncı Mektûb

﴿
﴿اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
Şu mektûb ﴿فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا sırrına mazhar olmuş, şiddetli yazılmamış.
Çoklar tarafından sarîhan ve ma'nen gelen bir suâle cevaptır.
Şu cevabı vermek benim için hoş değil, arzu etmiyorum. Herşeyimi, Cenâb‑ı Hakk’ın tevekkülüne bağlamıştım. Fakat ben, kendi hâlimde ve âlemimde rahat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için, Yeni Said değil, bilmecbûriye Eski Said lisânıyla; şahsım için değil, belki dostlarımı ve sözlerimi ehl‑i dünyanın evhâm ve eziyetinden kurtarmak için; hakikat‑i hâli hem dostlarıma, hem ehl‑i dünyaya ve ehl‑i hükme beyân etmek için Beş Nokta”yı beyân ediyorum.

Birinci Nokta

Denilmiş: Ne için siyasetten çekildin? Hiç yanaşmıyorsun?”
Elcevab: Dokuz‑on sene evveldeki Eski Said, bir mikdar siyasete girdi. Belki siyaset vâsıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhûde yoruldu ve gördü ki; o yol meşkûk ve müşkülâtlı ve bana nisbeten fuzûliyâne; hem en lüzumlu hizmete mâni ve hatarlı bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebî parmağına âlet olmak ihtimali var.
97
Hem siyasete giren, ya muvâfık olur veya muhâlif olur. Eğer muvâfık olsa; mâdem memur ve meb'ûs değilim, o hâlde siyasetçilik bana fuzûlî ve mâlâyanî bir şeydir. Bana ihtiyaç yok ki, beyhûde karışayım. Eğer muhâlif siyasete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım. Eğer fikirle olsa, bana ihtiyaç yok. Çünkü mesâil tavazzuh etmiş, herkes benim gibi bilir. Beyhûde çene çalmak mânâsızdır. Eğer kuvvet ile ve hâdise çıkarmak ile muhâlefet etsem, husûlü meşkûk bir maksad için binler günaha girmek ihtimali var. Birinin yüzünden çoklar belâya düşer. Hem on ihtimalden bir‑iki ihtimale binâen günahlara girmek, masûmları günaha atmak; vicdânım kabûl etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet‑i dünyeviye-i siyâsiyeyi terketti.
Buna kat'î şâhid, o vakitten beri sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın söylesin. Hâlbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu.
Hem beş senedir bütün dikkat ile benim hâlime nezâret ediliyor. Siyasetvâri bir tereşşuh gören söylesin. Hâlbuki benim gibi asabî ve اِنَّمَا الْح۪يلَةُ ف۪ي تَرْكِ الْحِيَلِ düsturuyla en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervâsız, alâkasız bir insanın, değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyasete iştihâsı ve arzusu olsaydı; tedkîkàta, taharriyâta lüzum bırakmayarak top güllesi gibi sadâ verecekti.

İkinci Nokta

Yeni Said ne için bu kadar şiddetle siyasetten tecennüb ediyor?
Elcevab Milyarlar seneden ziyâde olan hayat‑ı ebediyeye çalışmasını ve kazanmasını; meşkûk bir‑iki sene hayat‑ı dünyeviyeye lüzumsuz, fuzûlî bir sûrette karışma ile fedâ etmemek için hem en mühim, en lüzumlu, en sâf ve en hakikatli olan hizmet‑i îmân ve Kur'ân için şiddetle siyasetten kaçıyor. Çünkü diyor:
Ben ihtiyar oluyorum bundan sonra kaç sene yaşayacağımı bilmiyorum. Öyle ise, bana en mühim , hayat‑ı ebedîye çalışmak lâzım geliyor. Hayat‑ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vâsıta ve saâdet‑i ebediyenin anahtarı, îmândır; ona çalışmak lâzım geliyor.
98
Fakat ilim itibariyle insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için şer'an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayat‑ı ictimâiye ve dünyeviyeye ait olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp, en mühim, en lüzumlu, en selâmetli olan îmâna hizmet cihetini tercih ettim. Kendi nefsime kazandığım hakàik‑ı îmâniyeyi ve nefsimde tecrübe ettiğim manevî ilâçları, sâir insanların eline geçmek için, o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Cenâb‑ı Hak bu hizmeti kabûl eder ve eski günahıma keffâret yapar.
Bu hizmete karşı şeytan‑ı racîmden başka hiç kimsenin mü'min olsun kâfir olsun, sıddık olsun zındık olsun karşı gelmeye hakkı yoktur. Çünkü îmânsızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta, kebâirde birer menhus lezzet‑i şeytaniye bulunabilir. Fakat îmânsızlıkta hiçbir cihet‑i lezzet yok. Elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir, azâb içinde azâbdır.
İşte böyle hadsiz bir hayat‑ı ebediyeye çalışmayı ve îmân gibi kudsî bir nura hizmeti bırakmak, ihtiyarlık zamanında lüzumsuz tehlikeli siyaset oyuncaklarına atılmak; benim gibi alâkasız ve yalnız ve eski günahlarına keffâret aramağa mecbur bir adamda ne kadar hilâf‑ı akıldır, ne kadar hilâf‑ı hikmettir, ne derece bir dîvâneliktir, dîvâneler de anlayabilirler.
Amma Kur'ân ve îmânın hizmeti ne için beni men'ediyor?” dersen, ben de derim ki: Hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye birer elmas hükmünde olduğu hâlde, siyaset ile âlûde olsa idim; elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen avâm tarafından, Acaba tarafdâr kazanmak için bir propaganda‑i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara, âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O hâlde ben o siyasete temâs etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzîl etmek hükmüne geçer.
İşte ey ehl‑i dünya! Neden benim ile uğraşıyorsunuz? Beni kendi hâlimde bırakmıyorsunuz?
99
Eğer derseniz: Şeyhler bazen işimize karışıyorlar. Sana da bazen şeyh derler.
Ben de derim: Hey efendiler! Ben şeyh değilim ben hocayım. Buna delil, dört senedir buradayım; bir tek adama tarîkat verseydim, şübheye hakkınız olurdu. Belki yanıma gelen herkese demişim: Îmân lâzım, İslâmiyet lâzım; tarîkat zamanı değil.
Eğer derseniz: Sana Said‑i Kürdî derler. Belki sende unsuriyet‑perverlik fikri var; o işimize gelmiyor.
Ben de derim: Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said’in yazdıkları meydânda Şâhid gösteriyorum ki; ben اَلْاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ fermân‑ı kat'îsiyle, eski zamandan beri menfî milliyet ve unsuriyet‑perverliğe, Avrupa’nın bir nev'i frenk illeti olduğundan, bir zehr‑i kàtil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o frenk illetini İslâm içine atmış; tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O frenk illetine karşı eskiden beri tedâviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temâs edenler biliyorlar.
Mâdem böyledir, hey efendiler!‥ Herbir hâdiseyi bahâne tutup, bana sıkıntı vermeye sebeb nedir acaba? Şarkta bir nefer hatâ etse, garbda bir nefere askerlik münâsebetiyle zahmet ve ceza vermek veya İstanbul’da bir esnâfın cinayetiyle, Bağdat’ta bir dükkâncıyı esnâflık münâsebetiyle mahkûm etmek nev'inden, her hâdise‑i dünyeviyede bana sıkıntı vermek, hangi usûl iledir? Hangi vicdân hükmeder? Hangi maslahat iktiza eder?‥

Üçüncü Nokta

Hâlimi, istirahatimi düşünen ve her musîbete karşı sabır ile sükûtumu istiğrab eden dostlarımın şöyle bir suâlleri var ki: Sana gelen zahmetlere, sıkıntılara nasıl tahammül ediyorsun? Hâlbuki eskiden çok hiddetli ve izzetli idin, ednâ bir tahkîre tahammül edemezdin?”
100
Elcevab: İki küçük hâdiseyi ve hikâyeyi dinleyiniz, cevabını alınız:

Birinci Hikâye

İki sene evvel benim hakkımda bir müdür sebebsiz, gıyâbımda tezyifkârâne, hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum. Sonra Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izâle edip o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur:
Nefsime dedim: Eğer onun tahkîri ve beyân ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise; Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıblarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise, beni riyâdan ve riyânın esâsı olan şöhret‑i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsim ile musâlaha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse; ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.
Eğer o adamın tahkîratı, benim îmâna ve Kur'ân’a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sâhib‑i Kur'ân’a havâle ediyorum. O Azîzdir, Hakîmdir.
Eğer sırf beni sövmek, tahkîr etmek, çürütmek nev'inden ise; o da bana ait değil. Ben menfî ve esir ve garîb ve elim bağlı olduğundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misâfir olduğum ve bana nezâret eden şu köye, sonra kazaya, sonra vilâyete hükmedenlere aittir. Bir insanın elindeki esirini tahkîr etmek, sâhibine aittir; o müdafaa eder.
Mâdem hakikat budur, kalbim istirahat etti. ﴿وَاُفَوِّضُ اَمْر۪ٓي اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ dedim. O vâkıayı olmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur'ân onu helâl etmemiş

İkinci Hikâye

Şu senede işittim ki, bir hâdise olmuş. O hâdisenin vukû'undan sonra yalnız icmâlen vukû'unu işittiğim hâlde, o vâkıa ile ciddi alâkadar imişim gibi bir muâmele gördüm. Zâten muhâbere etmiyordum; etsem de pek nâdir olarak bir mes'ele‑i îmâniyeyi bir dostuma yazardım. Hattâ dört senede kardeşime bir tek mektûb yazdım. Ve ihtilâttan hem ben kendimi men'ediyordum, hem de ehl‑i dünya beni men'ediyordu. Yalnız bir‑iki ahbab ile, haftada bir defa görüşebiliyordum. Köye gelen misâfirler ise; ayda bir‑ikisi, bazı bir‑iki dakika bir mes'ele‑i Âhirete dair benimle görüşüyordu.
101
Bu gurbet hâlimde; garîb, yalnız, kimsesiz, nafaka için çalışmaya benim gibilere muvâfık olmayan bir köyde, herşeyden, herkesten men'edildim. Hattâ dört sene evvel, harâb olmuş bir câmiyi tamir ettirdim. Memleketimde imâmlık ve vâizlik vesikam elimde olduğundan, o câmide dört senedir (Allah kabûl etsin) imâmlık ettiğim hâlde, şu mübârek geçen Ramazanda mescide gidemedim. Bazen yalnız namazımı kıldım. Cemâatle kılınan namazın yirmibeş sevâbından ve hayrından mahrum kaldım.
İşte başıma gelen bu iki hâdiseye karşı, aynen iki sene evvel, o memurun bana karşı muâmelesine gösterdiğim sabır ve tahammülü gösterdim; inşâallâh devam da ettireceğim. Şöyle de düşünüyorum ve diyorum ki:
Eğer ehl‑i dünya tarafından başıma gelen şu eziyet, şu sıkıntı, şu tazyîk; ayıblı ve kusurlu nefsim için ise, helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslah‑ı hâl eder; hem ona keffâretü'z‑zünûb olur. Dünya misâfirhânesinin safâsını çok gördüm; azıcık cefâsını görsem, yine şükrederim.
Eğer îmâna ve Kur'ân’a hizmetkârlığım cihetiyle ehl‑i dünya beni tazyîk ediyorsa, onun müdafaası bana ait değil. Onu, Azîz‑i Cebbâr’a havâle ediyorum.
Eğer asılsız ve riyâya sebeb ve ihlâsı kıracak bir şöhret‑i kâzibeyi kırmak için teveccüh‑ü âmmeyi hakkımda bozmak murad ise, onlara rahmet Çünkü teveccüh‑ü âmmeye mazhar olmak ve halkların nazarında şöhret kazanmak, benim gibi adamlara zarardır zannederim. Benim ile temâs edenler beni bilirler ki; şahsıma karşı hürmet istemiyorum, belki nefret ediyorum. Hattâ kıymetdâr mühim bir dostumu, fazla hürmeti için belki elli defa tekdir etmişim.
Eğer beni çürütmek ve efkâr‑ı âmmeden düşürtmek, iskàt ettirmekten muradları; tercümânlık ettiğim hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’ye ait ise, beyhûdedir. Zîra Kur'ân yıldızlarına perde çekilmez. Gözünü kapayan, yalnız kendi görmez, başkasına gece yapamaz.”
102

Dördüncü Nokta

Evhâmlı birkaç suâlin cevabıdır:

Birincisi

Ehl‑i dünya bana der: Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tenbelce oturanları ve başkasının sa'yi ile geçinenleri istemiyoruz.”
Elcevab: Ben iktisad ve bereketle yaşıyorum. Rezzâkımdan başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamağa da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz. Şu mes'elenin izâhını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enâniyeti ihsâs eder fikriyle, beyân etmek bana pek nâhoştur. Fakat, mâdem ehl‑i dünya evhâmlı bir sûrette soruyorlar; ben de derim ki:
Küçüklüğümden beri halkların malını kabûl etmemek velev zekât dahi olsa hem maaşı kabûl etmemek yalnız bir‑iki sene Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de dostlarımın icbarıyla kabûl etmeye mecbur oldum ve o parayı da ma'nen millete iâde ettik hem maîşet‑i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur‑u hayatımdır. Ehl‑i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar bana hediyelerini kabûl ettirmek için çok çalıştılar, kabûl etmedim.
Öyle ise nasıl idare edersin?” denilse, derim:
Bereket ve ikram‑ı İlâhî ile yaşıyorum. Nefsim çendan her hakarete, her ihanete müstehak ise de; fakat Kur'ân hizmetinin kerâmeti olarak, erzâk hususunda ikram‑ı İlâhî olan berekete mazhar oluyorum. ﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ sırrıyla, Cenâb‑ı Hakk’ın bana ettiği ihsânatı yâdedip, bir şükr‑ü manevî nev'inde birkaç nümûnesini söyleyeceğim. Bir şükr‑ü manevî olmakla beraber, korkuyorum ki, bir riyâ ve gururu ihsâs ederek o mübârek bereket kesilsin. Çünkü müftehirâne gizli bereketi izhâr etmek, kesilmesine sebeb olur. Fakat ne çare, söylemeye mecbur oldum.
103
İşte Birisi: Şu altı aydır otuzaltı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfî geldi. Daha var, bitmemiş. Ne mikdar kifâyet edecek, bilmiyorum. (Hâşiye)
İkincisi: Şu mübârek Ramazanda, yalnız iki hâneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnû'um. Mütebâkisi, bütün Ramazanda benim idareme bakan mübârek bir hânenin ve sâdık bir arkadaşım olan, o hâne sâhibi Abdullâh Çavuş’un ihbarı ve şehâdetiyle; üç ekmek, bir kıyye (kilo demek) pirinç bana kâfî gelmiştir. Hattâ o pirinç, onbeş gün Ramazandan sonra bitmiştir.
Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misâfirlerime bir kıyye tereyağı her gün ekmekle beraber yemek şartıyla kâfî geldi. Hattâ Süleyman isminde mübârek bir misâfirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi, dedim ona: Git ekmek getir.” İki saat, her tarafımızda kimse yok ki, oradan ekmek alınsın. Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber duâ etmek arzu ediyorum.” dedi. Ben de dedim: تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ kal.”
Sonra hiç münâsebeti olmadığı hâlde ve bir bahâne yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: Kardeşim, bir parça çay yap.” O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfî‑kalb adama ne diyeceğim?” diye düşünmede iken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim; gördüm ki, koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: Süleyman müjde! Cenâb‑ı Hak bize rızık verdi.” O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvanat‑ı vahşiye hiçbiri ilişmemiş Yirmi‑otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfî geldi. Biz yerken, bitmek üzere iken, dört sene sâdık bir sıddıkım olan müstakîm Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.
Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel, eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisad ve Rahmet‑i İlâhiye bana kâfî geldi.
104
İşte şu nümûneler gibi çok şeyler var ve bereket‑i İlâhiye’nin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz, belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medâr olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hàlis dostlarıma ihsândır veya Hizmet‑i Kur'âniye’ye bir ikramdır veya iktisadın bereketli bir menfaatidir veyâhut Rahîm, Rahîm ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket sûretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet hazîn mır‑mırlarını dikkatle dinlesen, Rahîm, Rahîm çektiklerini anlarsın.
Kedi bahsi geldi, tavuğu hâtıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta, yumurta makinesi gibi pek az fâsıla ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum Böyle olur mu?” dedim. Dediler: Belki bir ihsân‑ı İlâhî’dir.” Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan‑ı Şerîfin başında yumurtaya başladı, kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazanda, bu mübârek hâli bir ikram‑ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şübhemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı beni yumurtasız bırakmadı.

İkinci Vehimli Suâl

Ehl‑i dünya diyorlar ki: Sana nasıl emniyet edeceğiz ki, sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak, belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki, sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini târik‑i dünya gösterip halkın malını zâhiren almaz, gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?”
Elcevab: Yirmi sene evvelki Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de ve Hürriyetten daha evvel zamanda çoklara ma'lûm hâl ve vaziyetim ve İki Mekteb‑i Musîbet’in Şehâdetnâmesi nâmında, o zaman Dîvân‑ı Harb’deki müdafaâtım kat'î gösterir ki; değil kurnazlık belki ednâ bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmişim.
Eğer hile olsaydı, bu beş sene zarfında sizlere temellukkârâne bir müracaat edilecekti. Hileli adam kendini sevdirir, kendini çekmez; iğfal ve aldatmaya dâima çalışır. Hâlbuki bana karşı en mühim hücumlara ve tenkidlere mukâbil tezellüle tenezzül etmedim Tevekkeltü Alallâh deyip, ehl‑i dünyaya arkamı çevirdim.
105
Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden, aklı varsa pişman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra, alâkasız, tek başıyla bir adam; hayat‑ı ebediyesini, dünyanın bir‑iki sene gevezeliğine, şarlatanlığına fedâ etmez Fedâ etse, kurnaz olmaz, belki ebleh bir dîvâne olur. Ebleh bir dîvânenin elinden ne gelir ki, onun ile uğraşılsın.
Amma zâhiren târik‑i dünya bâtınen tâlib‑i dünya şübhesi ise, ﴿وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ sırrınca; Ben nefsimi tebrie etmiyorum nefsim her fenâlığı ister. Fakat şu fânî dünyada, şu muvakkat misâfirhânede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir ömürde, az bir lezzet için, ebedî, dâimî hayatını ve saâdet‑i ebediyesini berbat etmek, ehl‑i aklın kârı değil. Ehl‑i aklın ve zîşuûrun kârı olmadığından, nefs‑i emmârem ister istemez akla tâbi olmuştur.”

Üçüncü Vehimli Suâl

Ehl‑i dünya diyorlar ki: Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun?
Eğer beğenmiyorsan bize muârızsın; biz muârızlarımızı ezeriz?”
Elcevab: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil. Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız hâlde kalb de bizi sevsin demeye Kalbe karışsanız
Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temennî ediyorum ve arzu ediyorum; fakat irâde edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum, öyle de; hâl‑i âlemin salâhını temennî ediyorum, duâ ediyorum ve ehl‑i dünyanın ıslahını arzu ediyorum; fakat irâde edemiyorum, çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum; çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarım var
106

Dördüncü Şübheli Suâl

Ehl‑i dünya diyorlar ki: O kadar belâlar gördük ki, kimseye emniyetimiz kalmadı. Sana nasıl emin olabiliriz ki; fırsat senin eline geçse, arzu ettiğin gibi karışmazsın?”
Elcevab: Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber memleketimde, talebe ve akrabam içinde, beni dinleyenlerin ortasında, heyecanlı hâdiseler içinde dünyanıza karışmadığım hâlde; diyar‑ı gurbette ve yalnız tek başıyla, garîb, zaîf, âciz; bütün kuvvetiyle Âhirete müteveccih, ihtilâttan, muhâbereden kesilmiş, îmân ve âhiret münâsebetiyle uzaktan uzağa yalnız bazı ehl‑i Âhireti dost bulan ve başka herkese yabânî ve herkes de ona yabânî nazarıyla bakan bir insan; semeresiz tehlikeli dünyanıza karışsa, muzâaf bir dîvâne olmak gerektir

Beşinci Nokta

Beş küçük mes'eleye dairdir:

Birincisi

Ehl‑i dünya bana diyorlar ki: Bizim usûl‑ü medeniyetimizi, tarz‑ı hayatımızı ve sûret‑i telebbüsümüzü ne için sen kendine tatbik etmiyorsun? Demek bize muârızsın?”
Ben de derim: Hey Efendiler! Ne hak ile bana usûl‑ü medeniyetinizi teklif ediyorsunuz? Hâlbuki siz, beni hukuk‑u medeniyetten iskàt etmiş gibi, haksız olarak beş sene bir köyde muhâbereden ve ihtilâttan memnû' bir tarzda ikamet ettirdiniz. Her menfîyi şehirlerde dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız ve sonra vesika verdiğiniz hâlde, sebebsiz beni tecrid edip bir‑iki tane müstesnâ hiçbir hemşehri ile görüştürmediniz. Demek beni efrâd‑ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz. Nasıl kanun‑u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz? Dünyayı bana zindân ettiniz. Zindânda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez. Siz bana dünya kapısını kapadınız; ben de Âhiret kapısını çaldım, Rahmet‑i İlâhiye açtı. Âhiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karmakarışık usûl ve âdâtı ona nasıl teklif edilir? Ne vakit beni serbest bırakıp memleketime iâde edip hukukumu verdiniz, o vakit usûlünüzün tatbikini isteyebilirsiniz.

İkinci Mes'ele

Ehl‑i dünya diyorlar ki: Bize ahkâm‑ı diniyeyi ve hakàik‑ı İslâmiyeyi ta'lim edecek resmî bir dâiremiz var. Sen ne salâhiyetle neşriyat‑ı diniye yapıyorsun? Sen mâdem nefye mahkûmsun, bu işlere karışmaya hakkın yok.”
107
Elcevab: Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz!‥ Îmân ve Kur'ân nasıl inhisar altına alınabilir? Siz dünyanızın usûlünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakàik‑ı îmâniye ve esâsât‑ı Kur'âniye, resmî bir şekilde ve ücret mukâbilinde dünya muâmelâtı sûretine sokulmaz. Belki bir mevhibe‑i İlâhiye olan o esrâr, hàlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzûzât‑ı nefsâniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir. Hem de sizin o resmî dâireniz dahi memlekette iken beni vâiz kabûl etti, ta'yin etti. Ben o vâizliği kabûl ettim, fakat maaşını terkettim. Elimde vesikam var. Vâizlik, imâmlık vesikasıyla her yerde amel edebilirim; çünkü benim nefyim haksız olmuştur. Hem menfîler mâdem iâde edildi, eski vesikalarımın hükmü bâkîdir.
Sâniyen: Yazdığım hakàik‑ı îmâniyeyi doğrudan doğruya nefsime hitâb etmişim. Herkesi dâvet etmiyorum. Belki rûhları muhtaç ve kalbleri yaralı olanlar, o edviye‑i Kur'âniye’yi arayıp buluyorlar.* Yalnız medâr‑ı maîşetim için, yeni hurûf çıkmadan evvel, haşre dair bir risalemi tab'ettirdim. Bunu da, bana karşı insafsız eski vâli, o risaleyi tedkik edip, tenkid edecek bir cihet bulamadığı için ilişemedi.

Üçüncü Mes'ele

Benim bazı dostlarım, ehl‑i dünya bana şübheli baktıkları için, ehl‑i dünyaya hoş görünmek için, benden zâhiren teberrî ediyorlar; belki tenkid ediyorlar. Hâlbuki kurnaz ehl‑i dünya, bunların teberrîsini ve bana karşı ictinâblarını, o ehl‑i dünyaya sadâkate değil, belki bir nev'i riyâya, vicdânsızlığa hamledip, o dostlarıma karşı fenâ nazarla bakıyorlar.
Ben de derim: Ey âhiret dostlarım! Benim Kur'ân’a hizmetkârlığımdan teberrî edip kaçmayınız. Çünkü inşâallâh benden size zarar gelmez. Eğer farazâ musîbet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberrî ile kurtulamazsınız. O hâl ile musîbete ve tokada daha ziyâde istihkak kesbedersiniz. Hem ne var ki, evhâma düşüyorsunuz?‥
108

Dördüncü Mes'ele

Şu nefiy zamanımda görüyorum ki; hodfürûş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirâne, rakìbâne bir nazarla bakıyorlar. Güyâ ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım.
Hey efendiler! Ben îmânın cereyanındayım. Karşımda îmânsızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukâbilinde görenler, belki kendini bir derece mâzûr görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet nâmına bana karşı tarafgirâne, rakìbâne vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek, gayet fenâ bir hatâdır. Çünkü sâbıkan isbât edildiği gibi, siyaset‑i dünya ile hiç alâkadar değilim. Yalnız, bütün vaktimi ve hayatımı, hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’ye hasr ve vakfetmişim. Mâdem böyledir, bana eziyet verip rakìbâne ilişen adam düşünsün ki; o muâmelesi zındıka ve îmânsızlık nâmına, îmâna ilişmek hükmüne geçer.

Beşinci Mes'ele

Dünya mâdem fânîdir. Hem mâdem ömür kısadır. Hem mâdem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem mâdem hayat‑ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem mâdem dünya sâhibsiz değil. Hem mâdem şu misâfirhâne‑i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem mâdem ne iyilik ve ne fenâlık, cezasız kalmayacaktır. Hem mâdem ﴿لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا sırrınca teklif‑i mâlâyutak yoktur. Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.
Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın; âhiretini dünyaya fedâ etmesin; hayat‑ı ebediyesini hayat‑ı dünyeviye için bozmasın; mâlâyanî şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misâfir telâkki edip misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saâdet‑i ebediyeye girsin (Hâşiye)
109

Onaltıncı Mektûb’un Zeyli

بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Ehl‑i dünya sebebsiz, benim gibi âciz, garîb bir adamdan tevehhüm edip binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayıtlar altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında, bir‑iki gece kalmaklığıma müsâade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: Said ellibin nefer kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz.”
Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl‑i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız hâlde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Dîvâne gibi hükmediyorsunuz? Eğer korkunuz şahsımdan ise, ellibin nefer değil, belki bir nefer elli defa benden ziyâde işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup bana Çıkmayacaksın diyebilir.
Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur'ân’a ait dellâllığımdan ve kuvve‑i maneviye-i îmâniyeden ise; ellibin nefer değil, yanlışsınız! Meslek itibariyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü, Kur'ân‑ı Hakîm’in kuvvetiyle, sizin dinsizleriniz dâhil olduğu hâlde, bütün Avrupa’ya meydân okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr‑ı îmâniye ile, onların fünûn‑u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kalelerini zîr ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını, hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfikiyle beni o mesleğimin bir mes'elesinden geri çeviremezler; inşâallâh mağlûb edemezler!‥
Mâdem böyledir, ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim âhiretime karışmayınız! Karışsanız da beyhûdedir!
Takdir‑i Hudâ, kuvve‑i bâzû ile dönmez
Bir şem'a ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.
110
Benim hakkımda, müstesnâ bir sûrette, pek ziyâde ehl‑i dünya tevehhüm edip, âdeta korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyâsî bir kusur teşkil etmeyen ve ittihama medâr olmayan şeyhlik, büyüklük, hânedân, aşîret sâhibi, nüfûzlu, etbâ'ı çok, hemşehrileriyle görüşmek, dünya ahvâliyle alâkadar olmak, hattâ siyasete girmek, hattâ muhâlif olmak gibi bende bulunmayan emirleri tahayyül ederek evhâma düşmüşler. Hattâ hapiste ve hariçteki, yani kendilerince kàbil‑i afv olmayanların dahi aflarını müzâkere ettikleri sırada, beni âdeta herşeyden men'ettiler. Fenâ ve fânî bir adamın, güzel ve bâkî şöyle bir sözü var:
Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Ben de derim:
Ehl‑i dünyanın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa,
Kur'ânın feyziyle, hàdiminde de;
Şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır;
Yanılmaz kalbi, sönmez nuru vardır.
Çok dostlarla beraber bana nezâret eden bir kumandan, mükerreren suâl ettiler: Neden vesika için müracaat etmiyorsun? İstid'a vermiyorsun?”
Elcevab: Beş‑altı sebeb için müracaat etmiyorum ve edemiyorum:
Birincisi: Ben ehl‑i dünyanın dünyasına karışmadım ki, onların mahkûmu olayım; onlara müracaat edeyim. Ben, Kader‑i İlâhî’nin mahkûmuyum ve ona karşı kusurum var, ona müracaat ediyorum.
İkincisi: Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misâfirhâne olduğunu yakìnen îmân edip bildim. Onun için, hakîki vatan değil, her yer birdir. Mâdem vatanımda bâkî kalmayacağım; beyhûde ona karşı çabalamak, oraya gitmek bir şeye yaramıyor. Mâdem her yer misâfirhânedir; eğer misâfirhâne sâhibinin rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar. Eğer yâr değilse, her yer kalbe bârdır ve herkes düşmandır.
Üçüncüsü: Müracaat, kanun dâiresinde olur. Hâlbuki bu altı senedir bana karşı muâmele keyfî ve fevkalkanundur. Menfîler Kanunuyla bana muâmele edilmedi. Hukuk‑u medeniyetten ve belki hukuk‑u dünyeviyeden iskàt edilmiş bir tarzda bana baktılar. Bu fevkalkanun muâmele edenlere, kanun nâmına müracaat mânâsız olur.
111
Dördüncüsü: Bu sene buranın müdürü, benim nâmıma, Barla’nın bir mahallesi hükmünde olan Bedre Karyesi’nde, tebdil‑i hava için birkaç gün kalmaya dair müracaat etti; müsâade etmediler. Böyle ehemmiyetsiz bir ihtiyacıma cevab‑ı red verenlere nasıl müracaat edilir? Müracaat edilse, zillet içinde fâidesiz bir tezellül olur.
Beşincisi: Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak da'vâ etmek ve onlara müracaat etmek, bir haksızlıktır; hakka karşı bir hürmetsizliktir. Ben bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği irtikâb etmek istemem vesselâm.
Altıncı Sebeb: Bana karşı ehl‑i dünyanın verdikleri sıkıntı, siyaset için değil; çünkü onlar da bilirler ki, siyasete karışmıyorum, siyasetten kaçıyorum. Belki bilerek veya bilmeyerek zındıka hesabına, benim dine merbûtiyetimden beni tâzib ediyorlar. Öyle ise, onlara müracaat etmek, dinden pişmanlık göstermek ve meslek‑i zındıkayı okşamak demektir.
Hem ben onlara müracaat ve dehàlet ettikçe, âdil olan kader‑i İlâhî, beni onların zâlim eliyle tâzib edecektir. Çünkü onlar, diyânete merbûtiyetimden beni sıkıyorlar. Kader ise, benim diyânette ve ihlâsta noksaniyetim var; ara sıra ehl‑i dünyaya riyâkârlıklarımdan için beni sıkıyor.
Öyle ise, şimdilik şu sıkıntıdan kurtuluşum yok. Eğer ehl‑i dünyaya müracaat etsem, Kader der: Ey riyâkâr! Bu müracaatın cezasını çek!” Eğer müracaat etmezsem, ehl‑i dünya der: Bizi tanımıyorsun, sıkıntıda kal!”
Yedinci Sebeb: Ma'lûmdur ki; bir memurun vazifesi, hey'et‑i ictimâiyeye muzır eşhâsa meydân vermemek ve nâfi'lere yardım etmektir. Hâlbuki beni nezâret altına alan memur, kabir kapısına gelen, misâfir bir ihtiyar adama لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’daki îmânın latîf bir zevkini izâh ettiğim vakit bir cürm‑ü meşhûd hâlinde beni yakalamak gibi çok zaman yanıma gelmediği hâlde, o vakit güyâ bir kabahat işliyorum gibi yanıma geldi. İhlâs ile dinleyen o bîçâreyi de mahrum bıraktı, beni de hiddete getirdi. Hâlbuki burada bazı adamlar vardı, o onlara ehemmiyet vermiyordu. Sonra edebsizliklerde ve köydeki hayat‑ı ictimâiyeye zehir verecek sûrette bulundukları vakit, onlara iltifat etmeye ve takdir etmeye başladı.
112
Hem ma'lûmdur ki; zindânda yüz cinayeti bulunan bir adam, nezârete memur zâbit olsun, nefer olsun, her zaman onlarla görüşebilir. Hâlbuki bir senedir hem âmir, hem nezârete memur hükûmet‑i milliyece iki mühim zât kaç defa odamın yanından geçtikleri hâlde, kat'a ve asla ne benim ile görüştüler ve ne de hâlimi sordular. Ben evvel zannettim ki, adâvetlerinden yanaşmıyorlar. Sonra tahakkuk etti ki, evhâmlarından güyâ ben onları yutacağım gibi kaçıyorlar.
İşte şu adamlar gibi eczâsı ve memurları bulunan bir hükûmeti, hükûmet diyerek merci' tanıyıp müracaat etmek, kâr‑ı akıl değil, beyhûde bir zillettir.
Eski Said olsaydı Antere gibi diyecekti: مَاءُ الْحَيَاةِ بِذِلَّةٍ كَجَهَنَّمَ وَجَهَنَّمُ بِالْعِزِّ فَخْرُ مَنْزِل۪ي Eski Said yok. Yeni Said ise, ehl‑i dünya ile konuşmayı mânâsız görüyor. Dünyaları başlarını yesin! Ne yaparlarsa yapsınlar! Mahkeme‑i Kübrâ’da onlarla muhâkeme olacağız!” der, sükût eder.
Adem‑i müracaatımın sebeblerinden, Sekizincisi: Gayr‑ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir adâvet olduğu kaidesince, âdil olan kader‑i İlâhî, lâyık olmadıkları hâlde meylettiğim şu ehl‑i dünyanın zâlim eliyle beni tâzib ediyor. Ben de bu azâba müstehakım deyip sükût ediyordum.
Çünkü, Harb‑i Umumî’de Gönüllü Alay Kumandanı olarak iki sene çalıştım, çarpıştım. Ordu Kumandanı ve Enver Paşa takdirâtı altında kıymetdâr talebelerimi, dostlarımı fedâ ettim. Yaralanıp esir düştüm. Esâretten geldikten sonra Hutuvât‑ı Sitte gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başlarına vurdum. Şu beni işkenceli ve sebebsiz esâret altına alanlara yardım ettim. İşte onlar da bana, o yardım cezasını böyle veriyorlar. Üç sene Rusya’da esâretimde çektiğim zahmet ve sıkıntıyı, burada bu dostlarım bana üç ayda çektirdiler.
113
Hâlbuki, Ruslar, beni Kürd Gönüllü Kumandanı sûretinde, Kazakları ve esirleri kesen gaddâr adam nazarıyla bana baktıkları hâlde, beni dersten men'etmediler. Arkadaşım olan doksan esir zâbitlerin kısm‑ı ekserîsine ders veriyordum. Bir defa Rus Kumandanı geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için siyâsî ders zannetti; bir defa beni men'etti, sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı câmi yaptık. Ben imâmlık yapıyordum. Hiç müdâhale etmediler, ihtilâttan men'etmediler, beni muhâbereden kesmediler.
Hâlbuki bu dostlarım, güyâ vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat‑i îmâniyelerine uğraştığım adamlar, hiçbir sebeb yokken, siyasetten ve dünyadan alâkamı kestiğimi bilirlerken üç sene değil, belki beni altı sene sıkıntılı bir esâret altına aldılar; ihtilâttan men'ettiler. Vesikam olduğu hâlde dersten, hattâ odamda hususî dersimi de men'ettiler; muhâbereye sed çektiler. Hattâ vesikam olduğu hâlde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imâmlık ettiğim mescidimden beni men'ettiler. Şimdi dahi cemâat sevâbından beni mahrum etmek için dâimî cemâatim ve âhiret kardeşlerim mahsûs üç adama dahi imâmet etmemi kabûl etmiyorlar.
Hem istemediğim hâlde, birisi bana iyi dese, bana nezâret eden memur kıskanarak kızıyor, nüfûzunu kırayım diye vicdânsızcasına tedbirler yapıyor; âmirlerinden iltifat görmek için beni tâciz ediyor.
İşte böyle vaziyette bir adam, Cenâb‑ı Hak’tan başka kime müracaat eder? Hâkim, kendi müddeî olsa, elbette ona şekvâ edilmez. Gel sen söyle, bu hâle ne diyeceğiz? Sen ne dersen de. Ben derim ki; bu dostlarım içinde çok münâfıklar var. Münâfık kâfirden eşeddir. Onun için, kâfir Rus’un bana çektirmediğini çektiriyorlar
Hey bedbahtlar! Ben size ne yaptım ve ne yapıyorum? Îmânınızın kurtulmasına ve saâdet‑i ebediyenize hizmet ediyorum! Demek hizmetim hàlis, lillâh için olmamış ki, aksü'l‑amel oluyor. Siz ona mukâbil, her fırsatta beni incitiyorsunuz. Elbette Mahkeme‑i Kübrâ’da sizinle görüşeceğiz. ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴿نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ derim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
114

Onyedinci MektûbYirmibeşinci Lem'anın Zeyli

Çocuk Tâziyenâmesi
بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz âhiret kardeşim Hâfız Hâlid Efendi!
﴿
﴿وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَ ❋ اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
Kardeşim, çocuğun vefâtı beni müteessir etti. Fakat اَلْحُكْمُ لِلّٰهِkazâya rızâ, kadere teslîm İslâmiyetin bir şiârıdır. Cenâb‑ı Hak sizlere sabr‑ı cemîl versin. Merhumu da, size zahîre‑i âhiret ve şefâatçi yapsın. Size ve sizin gibi müttakì mü'minlere büyük bir müjde ve hakîki bir tesellî gösterecek Beş Nokta”yı beyân ederiz:
115

Birinci Nokta

Kur'ân‑ı Hakîm’de ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ sırrı ve meâli şudur ki: mü'minlerin kable'l‑bülûğ vefât eden evlâdları, Cennet’te ebedî, sevimli, Cennet’e lâyık bir sûrette dâimî çocuk kalacaklarını ve Cennet’e giden peder ve vâlidelerinin kucaklarında ebedî medâr‑ı sürûrları olacaklarını ve çocuk sevmek ve evlâd okşamak gibi en latîf bir zevki, ebeveynine te'mine medâr olacaklarını ve herbir lezzetli şeyin Cennet’te bulunduğunu Cennet tenâsül yeri olmadığından, evlâd muhabbeti ve okşaması olmadığı”nı diyenlerin hükümleri hakikat olmadığını hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümâtla karışık evlâd sevmesine ve okşamasına bedel; sâfî, elemsiz milyonlar sene ebedî evlâd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl‑i îmânın en büyük bir medâr‑ı saâdeti olduğunu şu âyet‑i kerîme ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ cümlesiyle işâret ediyor ve müjde veriyor.

İkinci Nokta

Bir zaman, bir zât, bir zindânda bulunuyor. Sevimli bir çocuğu yanına gönderilmiş. O bîçâre mahpus, hem kendi elemini çekiyor, hem veledinin istirahatini te'min edemediği için, onun zahmetiyle müteellim oluyordu. Sonra merhametkâr hâkim ona bir adam gönderir, der ki: Şu çocuk çendan senin evlâdındır, fakat benim raiyetim ve milletimdir. Onu ben alacağım, güzel bir sarayda beslettireceğim.” O adam ağlar, sızlar: Benim medâr‑ı tesellîm olan evlâdımı vermeyeceğim der. Ona arkadaşları der ki: Senin teessürâtın mânâsızdır. Eğer sen çocuğa acıyorsan, çocuk şu mülevves, ufûnetli, sıkıntılı zindâna bedel; ferâhlı, saâdetli bir saraya gidecek. Eğer sen nefsin için müteessir oluyorsan, menfaatini arıyorsan; çocuk burada kalsa, muvakkaten şübheli bir menfaatinle beraber, çocuğun meşakkatlerinden çok sıkıntı ve elem çekmek var. Eğer oraya gitse, sana bin menfaati var. Çünkü pâdişahın merhametini celbe sebeb olur, sana şefâatçi hükmüne geçer. Pâdişah, onu seninle görüştürmek arzu edecek. Elbette görüşmek için onu zindâna göndermeyecek, belki seni zindândan çıkarıp o saraya celbedecek, çocukla görüştürecek. Şu şartla ki, pâdişaha emniyetin ve itâatin varsa…”
116
İşte şu temsîl gibi, azîz kardeşim, senin gibi mü'minlerin evlâdı vefât ettikleri vakit şöyle düşünmeli: Şu veled masûmdur, onun Hàlık’ı dahi Rahîm ve Kerîmdir. Benim nâkıs terbiye ve şefkatime bedel, gayet kâmil olan inâyet ve rahmetine aldı. Dünyanın elemli, musîbetli, meşakkatli zindânından çıkarıp Cennetü'l‑Firdevs’ine gönderdi. O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsaydı, kim bilir ne şekle girerdi. Onun için ben ona acımıyorum, bahtiyar biliyorum. Kaldı kendi nefsime ait menfaati için, kendime dahi acımıyorum, elîm müteessir olmuyorum.
Çünkü dünyada kalsaydı, on senelik muvakkat, elemle karışık bir evlâd muhabbeti te'min edecekti. Eğer sâlih olsaydı, dünya işinde muktedir olsaydı, belki bana yardım edecekti. Fakat vefâtıyla, ebedî Cennet’te on milyon sene bana evlâd muhabbetine medâr ve saâdet‑i ebediyeye vesile bir şefâatçi hükmüne geçer. Elbette ve elbette, meşkûk, muaccel bir menfaati kaybeden, muhakkak ve müeccel bin menfaati kazanan; elîm teessürât göstermez, me'yûsâne feryâd etmez.

Üçüncü Nokta

Vefât eden çocuk, bir Hàlık‑ı Rahîm’in mahlûku, memlûkü, abdi ve bütün hey'etiyle onun masnû'u ve ona ait olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki, muvakkaten ebeveyninin nezâretine verilmiş. Peder ve vâlideyi ona hizmetkâr etmiş. Ebeveyninin o hizmetlerine mukâbil, muaccel bir ücret olarak lezzetli bir şefkat vermiş. Şimdi binden dokuzyüz doksandokuz hisse sâhibi olan O Hàlık‑ı Rahîm, muktezâ‑yı rahmet ve hikmet olarak o çocuğu senin elinden alsa, hizmetine hâtime verse; sûrî bir hisse ile, hakîki bin hisse sâhibine karşı şekvâyı andıracak bir tarzda me'yûsâne hüzün ve feryâd etmek ehl‑i îmâna yakışmaz, belki ehl‑i gaflet ve dalâlete yakışıyor.
117

Dördüncü Nokta

Eğer dünya ebedî olsaydı, insan içinde ebedî kalsaydı ve firâk ebedî olsaydı, elîmâne teessürât ve me'yûsâne teellümâtın bir mânâsı olurdu. Fakat mâdem dünya bir misâfirhânedir; vefât eden çocuk nereye gitmişse, siz de biz de oraya gideceğiz. Ve hem bu vefât ona mahsûs değil, umumî bir caddedir. Hem mâdem müfârakat dahi ebedî değil; ileride hem Berzahta hem Cennet’te görüşülecektir. اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ demeli O verdi, O aldı; Elhamdülillâhi alâ külli hâl!” deyip sabır ile şükretmeli.

Beşinci Nokta

Rahmet‑i İlâhiye’nin en latîf, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat, bir iksîr‑i nurânîdir. Aşktan çok keskindir. Çabuk Cenâb‑ı Hakk’a vusûle vesile olur. Nasıl aşk‑ı mecâzî ve aşk‑ı dünyevî, pek çok müşkülâtla aşk‑ı hakîkiye inkılâb eder; Cenâb‑ı Hakk’ı bulur, öyle de; şefkat fakat müşkülâtsız daha kısa, daha sâfî bir tarzda kalbi, Cenâb‑ı Hakk’a rabteder.
Gerek peder ve gerek vâlide, veledini bütün dünya gibi severler. Veledi elinden alındığı vakit, eğer bahtiyar ise, hakîki ehl‑i îmân ise; dünyadan yüzünü çevirir, Mün'im‑i Hakîki’yi bulur. Der ki: Dünya mâdem fânîdir; değmiyor alâka‑i kalbe‥” Veledi nereye gitmişse oraya karşı bir alâka peydâ eder; büyük manevî bir hâl kazanır.
Ehl‑i gaflet ve dalâlet, şu beş hakikatteki saâdet ve müjdeden mahrumdurlar. Onların hâli ne kadar elîm olduğunu şununla kıyâs ediniz ki: Bir ihtiyar hanım gayet sevdiği sevimli bir tek çocuğunu, sekerâtta görüp, dünyada tevehhüm‑ü ebediyet hükmünce gaflet veya dalâlet neticesinde; mevti, adem ve firâk‑ı ebedî tasavvur ettiğinden, yumuşak döşeğine bedel kabrin toprağını düşünüp gaflet veya dalâlet cihetiyle Erhamürrâhimîn’in Cennet‑i rahmetini, firdevs‑i ni'metini düşünmediğinden, ne kadar me'yûsâne bir hüzün ve elem çektiğini kıyâs edebilirsin.
118
Fakat vesile‑i saâdet-i dâreyn olan îmân ve İslâmiyet, mü'mine der ki: Şu sekerâtta olan çocuğun Hàlık‑ı Rahîm’i, onu bu fânî dünyadan çıkarıp Cennet’ine götürecek. Hem sana şefâatçi, hem ebedî bir evlâd yapacak. Müfârakat muvakkattir, merak etme; اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ de, sabret.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
119

Onsekizinci Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Bu mektûb Üç Mes'ele‑i Mühimmedir.

Birinci Mes'ele‑i Mühimme

Fütûhât‑ı Mekkiye sâhibi Muhyiddin‑i Arabî (K.S.) ve İnsan‑ı Kâmil denilen meşhûr bir kitabın sâhibi Seyyid Abdülkerim (K.S.) gibi evliyâ‑i meşhûre, küre‑i arzın tabakàt‑ı seb'asından ve Kaf Dağı arkasındaki arz‑ı beyzâdan ve Fütûhât’ta Meşmeşiye dedikleri acâibden bahsediyorlar, gördük diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise; hâlbuki, bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabûl edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl velî olabilirler? Böyle hilâf‑ı vâki ve hilâf‑ı hak söyleyen nasıl ehl‑i hakikat olabilir?
Elcevab: Onlar ehl‑i hak ve hakikattirler; hem ehl‑i velâyet ve şühûddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihâtasız olan hâlet‑i şühûdda ve rüya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rüyasını tâbir edemediği gibi, o kısım ehl‑i keşf ve şühûd dahi rü'yetlerini o hâlde iken kendileri tâbir edemezler. Onları tâbir edecek, Asfiyâ denilen veraset‑i Nübüvvet muhakkìkleridir. Elbette o kısım ehl‑i şühûd dahi, asfiyâ makamına çıktıkları zaman, Kitab ve Sünnetin irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler, hem etmişler.
120
Şu hakikati izâh edecek şu hikâye‑i temsîliyeyi dinle. Şöyle ki:
Bir zaman ehl‑i kalb iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval tâbir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi Uykum geldi deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder, bakar ki; sinek gibi bir şey, yatanın burnundan çıkıp, süt kâsesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: Ey arkadaş! Acîb bir rüya gördüm.” O da der: Allah hayır etsin, nedir?” Der ki: Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acîb bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altun dolu bir hazine gördüm. Acaba tâbiri nedir?”
Uyanık arkadaşı dedi: Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de, şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da, şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim.” Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada mes'ûd edecek altunları buldular.
İşte, yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş, fakat rüyada iken ihâtasız olduğu için tâbirde hakkı olmadığından, âlem‑i maddî ile âlem‑i manevîyi birbirinden farketmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki; Ben hakîki maddî bir deniz gördüm.” der. Fakat uyanık adam, âlem‑i misâl ile âlem‑i maddîyi farkettiği için tâbirde hakkı vardır ki, dedi: Gördüğün doğrudur, fakat hakîki deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayâline deniz gibi olmuş, kaval da köprü gibi olmuş ve hâkezâ…”
Demek oluyor ki; âlem‑i maddî ile âlem‑i rûhâniyi birbirinden farketmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse, hükümleri yanlış görünür. Meselâ senin dar bir odan var; fakat dört duvarını kapayacak dört büyük âyine konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydân kadar geniş görürsün. Eğer desen; Odamı geniş bir meydân kadar görüyorum.” doğru dersin. Eğer Odam bir meydân kadar geniştir.” diye hükmetsen, yanlış edersin. Çünkü âlem‑i misâli, âlem‑i hakîkiye karıştırırsın.
121
İşte küre‑i arzın tabakàt‑ı seb'asına dair bazı ehl‑i keşfin, Kitab ve Sünnetin mîzanıyla tartmadan beyân ettiği tasvirât, yalnız coğrafya nokta‑i nazarındaki maddî vaziyetten ibaret değildir. Meselâ, demişler: Bir tabaka‑i arz, cin ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var.” Hâlbuki bir‑iki senede devredilen küremizde, o acîb tabakalar yerleşemez. Fakat âlem‑i mânâ ve âlem‑i misâlde ve âlem‑i berzah ve ervâhta küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farzetsek, ondan temessül ve teşekkül eden misâlî şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan; bir kısım ehl‑i şühûd, seyr‑i rûhânilerinde, arzın tabakalarından bazılarını âlem‑i misâlde pek çok geniş görüyorlar; binler sene bir mesâfe tuttuklarını görüyorlar.
Gördükleri doğrudur; fakat âlem‑i misâl sûreten âlem‑i maddîye benzediği için, iki âlemi memzûc görüyorlar, öyle tâbir ediyorlar. Âlem‑i sahveye döndükleri vakit, mîzansız olduğu için, meşhûdâtlarını aynen yazdıklarından hilâf‑ı hakikat telâkki ediliyor. Nasıl küçük bir âyinede büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücûd‑u misâliyeleri onda yerleşir, öyle de; âlem‑i maddînin bir senelik mesâfesinde, binler sene vüs'atinde vücûd‑u misâlî ve hakàik‑ı maneviye yerleşir.
Hâtime: Şu mes'eleden anlaşılıyor ki; derece‑i şühûd, derece‑i îmân-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani, yalnız şühûduna istinâd eden bir kısım ehl‑i velâyetin ihâtasız keşfiyâtı, veraset‑i Nübüvvet ehli olan asfiyâ ve muhakkìkînin şühûda değil; Kur'ân’a ve vahye, gaybî fakat sâfî, ihâtalı, doğru hakàik‑ı îmâniyelerine dair ahkâmlarına yetişmez.
Demek bütün ahvâl ve keşfiyâtın ve ezvâk ve müşâhedâtın mîzanı; Kitab ve Sünnettir. Ve mehenkleri, Kitab ve Sünnetin desâtir‑i kudsiyeleri ve asfiyâ‑i muhakkìkînin kavânîn‑i hadsiyeleridir.
122

İkinci Mes'ele‑i Mühimme

Suâl: Vahdetü'l‑Vücûd mes'elesi, çoklar tarafından en yüksek makam telâkki ediliyor. Hâlbuki, velâyet‑i kübrâda bulunan başta Hulefâ‑i Erbaa olmak üzere Sahâbeler ve hem başta Hamse‑i Âl-i Abâ olarak Eimme‑i Ehl-i Beyt ve hem başta Eimme‑i Erbaa olarak Müçtehidîn ve Tâbiînden bu çeşit Vahdetü'l‑Vücûd meşrebi sarîhan görülmemiş. Acaba onlardan sonra çıkanlar daha ileri mi gitmişler, daha mükemmel bir cadde‑i kübrâ bulmuşlar?
Elcevab: Hâşâ! Şems‑i Risaletin en yakın yıldızları ve en karîb vereseleri bulunan o Asfiyâdan, hiç kimsenin haddi değil, daha ileri gidebilsin. Belki cadde‑i kübrâ onlarındır.
Vahdetü'l‑Vücûd ise, bir meşreb ve bir hâl ve bir nâkıs mertebedir. Fakat zevkli, neş'eli olduğundan, seyr ü sülûkte o mertebeye girdikleri vakit çoğu çıkmak istemiyorlar, orada kalıyorlar; en müntehâ mertebe zannediyorlar.
İşte şu meşreb sâhibi, eğer maddiyâttan ve vesâitten tecerrüd etmiş ve esbâb perdesini yırtmış bir rûh ise, istiğrakkârâne bir şühûda mazhar ise, Vahdetü'l‑Vücûddan değil, belki Vahdetü'ş‑Şühûddan neş'et eden; ilmî değil, hâlî bir vahdet‑i vücûd onun için bir kemâl, bir makam te'min edebilir. Hattâ Allah hesabına kâinâtı inkâr etmek derecesine gidebilir. Yoksa esbâb içinde dalmış ise, maddiyâta mütevağğil ise, Vahdetü'l‑Vücûd demesi, kâinât hesabına Allah’ı inkâr etmeye kadar çıkar.
123
Evet cadde‑i kübrâ, Sahâbe ve Tâbiîn ve Asfiyânın caddesidir. حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌcümlesi, onların kaide‑i külliyeleridir. Ve Cenâb‑ı Hakk’ın, ﴿لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌ mazmunu üzere, hiçbir şey ile müşâbeheti yok. Tahayyüz ve tecezzîden münezzehtir. Mevcûdâtla alâkası, Hàlıkıyettir. Ehl‑i Vahdeti'l-Vücûdun dedikleri gibi; mevcûdât, evhâm ve hayâlât değil. Görünen eşya dahi, Cenâb‑ı Hakk’ın âsârıdır. Heme Ost değil, Heme Ez Ost”dur. Yani: Herşey O değil, belki herşey O’ndandır.” Çünkü hâdisât, ayn‑ı kadîm olamaz. Şu mes'eleyi iki temsîl ile fehme takrib edeceğiz:
Birincisi: Meselâ bir pâdişah var. O pâdişahın hâkim‑i âdil ismiyle bir adliye dâiresi var ki, o ismin cilvesini gösteriyor. Bir ismi de halifedir. Bir meşîhat ve bir ilmiye dâiresi, o ismin mazharıdır. Bir de kumandan‑ı a'zam ismi var. O isim ile devâir‑i askeriyede fa'âliyet gösterir. Ordu, o ismin mazharıdır.
Şimdi biri çıksa dese ki: O pâdişah, yalnız hâkim‑i âdildir; devâir‑i adliyeden başka dâire yok.” O vakit bilmecbûriye, adliye memurları içinde, hakîki değil itibarî bir sûrette, meşîhat dâiresindeki ulemânın evsâfını ve ahvâlini onlara tatbik edip, zıllî ve hayâlî bir tarzda, hakîki adliye içinde tebeî ve zıllî bir meşîhat dâiresi tasavvur edilir. Hem dâire‑i askeriyeye ait ahvâl ve muâmelâtını, yine farazî bir tarzda, o memurîn‑i adliye içinde itibar edip, gayr‑ı hakîki bir dâire‑i askeriye itibar edilir ve hâkezâ İşte şu hâlde, pâdişahın hakîki ismi ve hakîki hâkimiyeti, hâkim‑i âdil ismidir ve adliyedeki hâkimiyettir. Halife, kumandan‑ı a'zam, sultan gibi isimleri hakîki değiller, itibarîdirler. Hâlbuki pâdişahlık mâhiyeti ve saltanat hakikati, bütün isimleri hakîki olarak iktiza eder. Hakîki isimler ise, hakîki dâireleri istiyor ve iktiza ediyorlar.