Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
35

İkinci Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
O mezkûr ve ma'lûm talebesinin hediyesine karşı cevaptan bir parçadır.
Sâlisen: Bana bir hediye gönderdin. Gayet ehemmiyetli bir kaidemi bozmak istersin. Ben demiyorum ki: Kardeşim ve biraderzâdem olan Abdülmecîd ve Abdurrahman’dan kabûl etmediğim gibi senden de kabûl etmem.” Çünkü sen onlardan daha ileri ve rûhuma daha yakın olduğundan, herkesin hediyesi reddedilse, seninki bir defaya mahsûs olmak üzere reddedilmez. Fakat bu münâsebetle o kaidemin sırrını söyleyeceğim. Şöyle ki:
Eski Said minnet almazdı. Minnetin altına girmektense, ölümü tercih ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği hâlde kaidesini bozmadı. Eski Said’in senin bu bîçâre kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun'î bir istiğnâ değil, belki dört‑beş ciddi esbâba istinâd eder.
Birincisi: Ehl‑i dalâlet, ehl‑i ilmi; ilmi, vâsıta‑i cerr etmekle ittiham ediyorlar. İlmi ve dini kendilerine medâr‑ı maîşet yapıyorlar deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzîb lâzımdır.
36
İkincisi: Neşr‑i hak için Enbiyâya ittibâ' etmekle mükellefiz. Kur'ân‑ı Hakîm’de, hakkı neşredenler ﴿اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ﴿اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ diyerek, insanlardan istiğnâ göstermişler. Sûre‑i Yâsîn’de, ﴿اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ cümlesi, mes'elemiz hakkında çok mânidârdır
Üçüncüsü: Birinci Söz’de beyân edildiği gibi; Allah nâmına vermek, Allah nâmına almak lâzımdır. Hâlbuki, ekseriyâ ya veren gâfildir; kendi nâmına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gâfildir; Mün'im‑i Hakîki’ye ait şükrü, senâyı, zâhirî esbâba verir, hatâ eder.
Dördüncüsü: Tevekkül, kanâat ve iktisad öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şey ile değişilmez; insanlardan ahz‑ı mal edip, o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzâk‑ı Zülcelâl’e yüzbinler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinâden, bakiye‑i ömrümü de o kaide ile geçirmesini rahmetinden niyâz ediyorum.
Beşincisi: Bir‑iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle kat'î kanâatim oldu ki; halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almağa me'zun değilim. Bazıları bana dokunuyor belki dokunduruluyor, yedirilmiyor. Bazen bana zararlı bir sûrete çevriliyor. Demek gayrın malını almamağa ma'nen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.
Hem bende bir tevahhuş var; herkesi, her vakit kabûl edemiyorum. Halkın hediyesini kabûl etmek, onların hatırını sayıp istemediğim vakitte onları kabûl etmek lâzım geliyor. O da hoşuma gitmiyor.
Hem tasannu' ve temelluktan beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libâs giymek bana daha hoş geliyor. Gayrın en a'lâ baklavasını yemek, en murassa' libâsını giymek ve onların hatırını saymaya mecbur olmak, bana nâhoş geliyor.
37
Altıncısı: Ve istiğnâ sebebinin en mühimmi, mezhebimizce en mu'teber olan İbn‑i Hacer diyor ki: Salâhat niyetiyle sana verilen bir şey, sâlih olmazsan kabûl etmek haramdır.”
İşte şu zamanın insanları hırs ve tama' yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günahkâr bir bîçâreyi, sâlih veya velî tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer hâşâ! Ben kendimi sâlih bilsem, o alâmet‑i gururdur, salâhatin ademine delildir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabûl etmek câiz değildir.
Hem Âhirete müteveccih a'mâle mukâbil sadaka ve hediyeyi almak, Âhiretin bâkî meyvelerini dünyada fânî bir sûrette yemek demektir.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
38

Üçüncü Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
O ma'lûm talebesine gönderilen mektûbun bir parçasıdır.
Hâmisen: Bir mektûbda, buradaki hissiyatıma hissedar olmak arzusunu yazmıştın. İşte binden birini işit.
Bir gece, yüz tabakalık irtifada, bir katran ağacının başındaki yuvada, semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım; Kur'ân‑ı Hakîm’in ﴿فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ ❋ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِ kaseminde ulvî bir nur‑u i'câz ve parlak bir sırr‑ı belâğat gördüm.
Evet, seyyâr yıldızlara ve istitar ve intişarlarına işâret eden şu âyet, gayet àlî bir nakş‑ı san'at ve àlî bir levha‑i ibret, nazar‑ı temâşâya gösteriyor.
Evet şu seyyâreler, kumandanları olan güneşin dâiresinden çıkıyorlar, sâbit yıldızlar dâiresine girerek semâda yeni yeni nakışları ve san'atları gösteriyorlar. Bazen kendileri gibi parlak bir yıldıza omuz omuza verir, güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Bazen küçük yıldızlar içine girip bir kumandan sûretini gösteriyorlar. Hususuyla bu mevsimde, akşamdan sonra, ufukta Zühre yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Sonra vazife‑i teftişiyelerini ve nakş‑ı san'atta mekiklik hizmetini îfâdan sonra yine dönüp sultanları olan Güneşin şa'şaalı dâiresine girip gizleniyorlar.
39
Şimdi şu Hunnes, Künnes tâbir edilen seyyârelerle şu zeminimizi kâinât fezâsında birer gemi, birer tayyare sûretinde kemâl‑i intizamla döndüren ve seyr ü seyahat ettiren Zâtın haşmet‑i Rubûbiyet’ini ve şa'şaa‑i saltanat-ı Ulûhiyet’ini güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar. Bak bir saltanatın haşmetine ki; gemileri ve tayyareleri içinde öyleleri var ki, bin defa küre‑i arz kadar bir cesâmette ve bir sâniyede sekiz saat mesâfeyi kat'eden sür'attedir.
İşte böyle bir Sultana ubûdiyet ve îmânla intisab etmek ve şu dünyada ona misâfir olmak; ne kadar àlî bir saâdet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyâs et.
Sonra Kamere baktım; ﴿وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ âyetinin gayet parlak bir nur‑u i'câzı ifâde ettiğini gördüm. Evet, Kamerin takdiri ve tedvîri ve tedbir ve tenviri ve zemine ve güneşe karşı gayet dakîk bir hesabla vaziyetleri, o kadar hayret‑fezâ, o derece hàrikadır ki, onu öyle tanzim eden ve takdir eden bir Kadîr’e hiçbir şey ağır gelmez. Onu öyle yapan herşeyi yapabilir fikrini, temâşâ eden herbir zîşuûra ders verir.
Hem öyle bir tarzda güneşi takib ediyor ki, bir sâniye kadar yolunu şaşırmıyor zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana; سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ dedirtiyor. Hususan Mayıs’ın âhirinde olduğu gibi, bazı vakitte ince hilâl şeklinde Süreyyâ menziline girdiği vakit, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı sûretini ve Süreyyâ bir salkım sûretini gösterdiğinden, o yeşil semâ perdesi arkasında, hayâle nurânî büyük bir ağacın vücûdunu tahayyül ettirir. Güyâ, o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu, o perdeyi delmiş, bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, Süreyyâ ve hilâl olmuş ve sâir yıldızlar da o gaybî ağacın meyveleri olduğunu hayâle telkin eder. İşte ﴿كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ teşbihinin letâfetini, belâğatını gör.
40
Sonra ﴿هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا ف۪ي مَنَاكِبِهَا âyeti hâtırıma geldi ki; zemin, musahhar bir sefîne, bir merkûb olduğunu işâret ediyor. O işâretten kendimi, fezâ‑yı kâinâtta sür'atle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûbe binildiği zaman, kırâati sünnet olan ﴿سُبْحَانَ الَّذ۪ي سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِن۪ينَ âyetini okudum.
Hem gördüm ki; Küre‑i Arz, şu hareketle, sinema levhalarını gösteren bir makine vaziyetini aldı; bütün semâvâtı harekete getirdi, bütün yıldızları muhteşem bir ordu gibi sevke başladı. Öyle şirin ve yüksek manzaraları gösterdi ki, ehl‑i fikri mest ve hayran eder. Fesübhânallâh!” dedim; ne kadar az bir masrafla, ne kadar çok ve büyük ve garîb ve acîb, àlî ve gâlî işler görülüyor. Bu noktadan iki nükte‑i îmâniye hâtıra geldi:

Birincisi:

Birkaç gün evvel bir misâfirim bana suâl etti. O şübheli suâlin esâsı şudur: Cennet ve Cehennem pek çok uzaktırlar. Haydi ehl‑i Cennet, lütf‑u İlâhî ile berk ve burâk gibi uçarak haşirden geçerler, Cennet’e giderler. Fakat ehl‑i Cehennem, sakîl cisimleri ve büyük ve ağır günahların yükleri altında nasıl gidecekler? Hangi vâsıta ile?
İşte hâtıra gelen şudur: Nasıl ki; meselâ Amerika’da, bütün milletler umumî bir kongreye dâvet edilse, her millet büyük gemisine biner, oraya gider öyle de; bahr‑i muhît-i kâinâtta, bir senede yirmibeş bin senelik uzun bir seyahate alışan Küre‑i Arz; ahâlisini alır, gider mahşer meydânına boşaltır.
41
Hem, her otuzüç metrede bir derece‑i harâret tezâyüd ettiği delâletiyle, merkez‑i arzda bulunan Cehennem ateşinin hadîsçe beyân olunan derece‑i harâretine muvâfık ikiyüz bin derece‑i harâreti taşıyan ve hadîsin rivâyâtına göre, dünyada ve berzahta büyük Cehennem’in bazı vazifelerini gören ateşini Cehennem’e döker; sonra emr‑i İlâhî ile daha güzel ve bâkî bir sûrete tebeddül eder, Âhiret âleminden bir menzil olur.

Hâtıra Gelen İkinci Nükte:

Sâni'‑i Kadîr, Fâtır‑ı Hakîm, Vâhid‑i Ehad, kemâl‑i kudretini ve cemâl‑i hikmetini ve delil‑i vahdetini göstermek için, pek az bir şeyle çok işleri görmek; pek küçük bir şeyle, pek büyük vazifeleri gördürmeyi âdet etmiştir.
Bazı Söz’lerde demiştim ki: Eğer bütün eşya bir tek Zât’a isnâd edilse, vücûb derecesinde bir sühûlet, bir kolaylık peydâ eder. Eğer eşya müteaddid sâni'lere, esbâblara isnâd edilse; imtina' derecesinde bir suûbet, bir müşkülât ortaya düşer. Çünkü, bir zâbit gibi veya usta gibi bir tek zât, kesretli efrâda ve kesretli taşlara bir fiil ile, bir hareket ile ve sühûletle bir vaziyet verip bir netice hâsıl eder ki; eğer o vaziyeti alması ve o neticeyi istihsâl etmesi, o ordudaki efrâda ve o direksiz kubbedeki taşlara havâle edilse, pek çok fiillerle, pek çok müşkülâtla, pek çok karışıklıklarla ancak yapılabilir.
42
İşte şu kâinâttaki raks ve deverân, seyr ü cevelân ve temâşâ‑i tesbih-feşân ve fusûl‑u erbaa ve gece‑gündüzdeki seyerân gibi ef'âl, eğer vahdete verilse; bir tek Zât, bir tek emirle bir tek küreyi tahrîk ile, mevsimlerin değişmesindeki acâib‑i san'atı ve gece gündüzün deverânındaki garâib‑i hikmeti ve yıldızların ve Şems ve Kamerin sûrî hareketlerinde şirin temâşâ levhalarını göstermek gibi, o àlî vaziyetleri ve gâlî neticeleri istihsâl eder. Çünkü umum mevcûdât ordusu O’nundur. İstese, Arz gibi bir neferi, umum yıldızlara kumandan ta'yin eder; koca Güneşi, ahâlisine ısıtıcı ve ışık verici bir lamba; ve elvâh‑ı nukùş-u Kudret olan fusûl‑u erbaayı da, bir mekik; ve sahâif‑i kitabet-i Hikmet olan gece gündüzü de, bir yay yapar. Herbir gününe, ayrı bir şekilde bir kameri göstererek, evkàtın hesabı için takvimcilik yaptırır ve yıldızların kendilerine, raksa gelen ve cezbeden rakseden melâikenin ellerinde, süslü ve şirin, parlak, nâzenîn misbâhlar sûretini vermek gibi, Arza ait çok hikmetlerini gösterir.
Eğer bu vaziyetler, umum mevcûdâta hükmü ve nizâmı ve kanunu ve tedbiri müteveccih olan bir Zâttan istenilmezse; o vakit umum güneşler, yıldızlar, hakîki hareket ile ve hadsiz bir sür'atle hadsiz bir mesâfeyi, her gün kat'etmeleri lâzım gelir.
İşte vahdette nihâyetsiz sühûlet ve kesrette nihâyetsiz suûbet bulunduğundandır ki; ehl‑i san'at ve ticâret, kesrete bir vahdet verir, sühûlet ve kolaylık olsun; yani şirketler teşkil ederler.
Elhâsıl: Dalâlet yolunda nihâyetsiz müşkülât var, hidayet ve vahdet yolunda nihâyetsiz sühûlet var.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
43

Dördüncü Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
سَلَامُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ لَاسِيَّمَا… الخ
Azîz kardeşlerim!
Ben şimdi Çam Dağı’nda, yüksek bir tepede, büyük bir çam ağacının tepesinde, bir menzilde bulunuyorum. İnsten tevahhuş ve vuhuşa ünsiyet ettim. İnsanlarla sohbet arzu ettiğim vakit, hayâlen sizleri yanımda bulur, bir hasbihâl ederim; sizinle mütesellî olurum. Bir mâni olmazsa, bir‑iki ay burada yalnız kalmak arzusundayım. Barla’ya dönsem, arzunuz vechile sizden ziyâde müştâk olduğum şifâhî bir musâhabe çaresini arayacağız. Şimdi bu çam ağacında hâtıra gelen iki‑üç hâtırayı yazıyorum:
Birincisi: Bir parça mahrem bir sırdır; fakat senden sır saklanmaz. Şöyle ki:
Ehl‑i hakikatin bir kısmı nasıl ki, İsm‑i Vedûd’a mazhardırlar ve a'zamî bir mertebede o ismin cilveleriyle, mevcûdâtın pencereleriyle Vâcibü'l‑Vücûd’a bakıyorlar öyle de; şu hiç‑ender hiç olan kardeşinize, yalnız Hizmet‑i Kur'ân’a istihdamı hengâmında ve o hazine‑i bînihâyenin dellâlı olduğu bir vakitte, İsm‑i Rahîm ve İsm‑i Hakîm mazhariyetine medâr bir vaziyet verilmiş. Bütün Sözler, o mazhariyetin cilveleridir. İnşâallâh o Sözler, ﴿وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا sırrına mazhardırlar.
44
İkincisi: Tarîk‑ı Nakşî hakkında denilen:Der tarîk‑ı Nakşibendî lâzım âmed çâr‑terk;Terk‑i dünya, terk‑i ukbâ, terk‑i hestî, terk‑i terkolan fıkra‑i ra'nâ birden hâtıra geldi. O hâtıra ile beraber, birden şu fıkra tulû' etti:
Der tarîk‑ı acz-mendî lâzım âmed çâr‑çîz;
Fakr‑ı mutlak, acz‑i mutlak, şükr‑ü mutlak, şevk‑i mutlak ey azîz!”
Sonra senin yazdığın; Bak kitab‑ı kâinâtın safha‑i rengînine ilâ âhir.” olan rengîn ve zengin şiir hâtırıma geldi. O şiir ile semânın yüzündeki yıldızlara baktım. Keşke şâir olsaydım, bunu tekmîl etseydim dedim. Hâlbuki şiir ve nazma isti'dâdım yokken yine başladım, fakat nazm ve şiir yapamadım; nasıl hutûr etti ise, öyle yazdım. Benim vârisim olan sen, istersen nazma çevir, tanzim et. İşte birden hâtıra gelen şu:
Dinle de yıldızları, şu hutbe‑i şîrînine
Nâme‑i nûrîni Hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler:
Bir Kadîr‑i Zülcelâl’in haşmet‑i sultanına
Biz birer bürhân‑ı nur-efşânız, vücûb‑u Sâni'a
Hem Vahdete, hem Kudrete şâhidleriz biz
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına.
45
Bu semânın arza bakan, Cennet’e dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz. (Hâşiye)
Tûbâ‑i hilkatten semâvât şıkkına
Hep Kehkeşân ağsânına
Bir Cemîl‑i Zülcelâl’in dest‑i hikmetiyle takılmış,
Pek güzel meyveleriz biz.
Şu semâvât ehline, birer mescid‑i seyyâr,
Birer hâne‑i devvâr, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbâh‑ı nevvâr, birer gemi‑i cebbâr,
Birer tayyareyiz biz
Bir Kadîr‑i Zülkemâl’in, bir Hakîm‑i Zülcelâl’in;
Birer mu'cize‑i Kudret, birer hàrika‑i san'at-ı hàlıkane,
Birer nâdire‑i Hikmet, birer dâhiye‑i hilkat,
Birer nur âlemiyiz biz
Böyle yüzbin dil ile, yüzbin bürhân gösteririz,
İşittiririz insan olan insana.
46
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz
Sikkemiz bir, tuğrâmız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne,
Zikrederiz, Kehkeşânın halka‑i ezkârına mensûb birer meczûblarız biz!‥”
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
47

Beşinci Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Silsile‑i Nakşî’nin kahramanı ve bir güneşi olan İmâm‑ı Rabbânî (R.A.) Mektûbat’ında demiş ki: Hakàik‑ı îmâniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvâk ve mevâcid ve kerâmâta tercih ederim.”
Hem demiş ki: Bütün tarîklerin nokta‑i müntehâsı, hakàik‑ı îmâniyenin vuzûh ve inkişafıdır.”
Hem demiş ki: Velâyet üç kısımdır: Biri velâyet‑i suğrâ ki, meşhûr velâyettir biri velâyet‑i vustâ, biri velâyet‑i kübrâdır. Velâyet‑i kübrâ ise; veraset‑i Nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır.”
Hem demiş ki: Tarîk‑ı Nakşî’de iki kanat ile sülûk edilir.” Yani: Hakàik‑ı îmâniyeye sağlam bir sûrette i'tikàd etmek ve ferâiz‑i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenâhta kusur varsa, o yolda gidilmez.” Öyle ise tarîk‑ı Nakşî’nin üç perdesi var:
Birisi ve En Birincisi ve En Büyüğü: Doğrudan doğruya hakàik‑ı îmâniyeye hizmettir ki, İmâm‑ı Rabbânî de (R.A.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.
İkincisi: Ferâiz‑i diniyeye ve Sünnet‑i Seniye’ye tarîkat perdesi altında hizmettir.
48
Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emrâz‑ı kalbiyenin izâlesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vâcib, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.
Mâdem hakikat böyledir; ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir‑i Geylânî (R.A.) ve Şah‑ı Nakşibend (R.A.) ve İmâm‑ı Rabbânî (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakàik‑ı îmâniyenin ve akàid‑i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü saâdet‑i ebediyenin medârı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekàvet‑i ebediyeye sebebiyet verir. Îmânsız Cennet’e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet’e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakàik‑ı İslâmiye gıdâdır.
Eskiden kırk günden tut, kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakàik‑ı îmâniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakàika çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr‑ı akıl değil
İşte, otuzüç aded Sözler, böyle Kur'ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar. Mâdem hakikat budur; esrâr‑ı Kur'âniye’ye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münâsib bir ilâç, bir merhem ve zulümâtın tehâcümâtına ma'rûz hey'et‑i İslâmiyeye en nâfi' bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu i'tikàdındayım.
Bilirsiniz ki; eğer dalâlet cehâletten gelse izâlesi kolaydır. Fakat dalâlet, fenden ve ilimden gelse, izâlesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım, binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünkü, öyleler kendilerini beğeniyorlar; hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenâb‑ı Hak şu zamanda, i'câz‑ı Kur'ân’ın manevî lemeâtından olan ma'lûm Sözler’i, şu dalâlet zındıkasına bir tiryâk hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
49

Altıncı Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
سَلَامُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمَا وَعَلٰى اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَمَادَارَ الْقَمَرَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ
Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar‑ı gurbette medâr‑ı tesellîlerim!
Mâdem Cenâb‑ı Hak sizleri, fikrime ihsân ettiği mânâlara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyâde müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyâde elîm kısmını tayyedip, bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki:
Şu iki‑üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen onbeş‑yirmi günde bir defa misâfir yanımda bulunur. Sâir vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır, dağcılar yakınımda yok, dağıldılar
50
İşte gece vakti, şu garîbâne dağlarda; sessiz, sadâsız, yalnız, ağaçların hazînâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm.
Birincisi: İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet‑i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akàribimden yalnız ve garîb kaldım. Onlar beni bırakıp âlem‑i Berzaha gittiklerinden neş'et eden hazîn bir gurbeti hissettim.
İşte şu gurbet içinde ayrı diğer bir dâire‑i gurbet açıldı. O da, geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcûdât beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde bir dâire‑i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akàribimden ayrı düşüp, yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim.
Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garîbâne vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi.
Ve şu gurbetten dahi, şu fânî misâfirhâneden ebedü'l‑âbâd tarafına harekete âmâde olan rûhumu, fevkalâde bir gurbette gördüm.
Birden Fesübhânallâh dedim; bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır düşündüm. Kalbim feryâd ile dedi:
Yâ Rab! Garîbem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem.
Bî‑ihtiyarem, el‑amân-gûyem, afv‑cûyem, meded‑hâhem zidergâhet İlâhî!
Birden nur‑u îmân, feyz‑i Kur'ân, lütf‑u Rahmân imdâdıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nurânî ünsiyet dâirelerine çevirdiler. Lisânım, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ söyledi. Kalbim, ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ âyetini okudu. Aklım dahi, ızdırâbından ve dehşetinden feryâd eden nefsime hitâben dedi:
Bırak bîçâre feryâdı, belâdan kıl tevekkül. Zîra feryâd; belâ‑ender, hatâ‑ender belâdır bil.
Belâ vereni buldunsa eğer; safâ‑ender, vefâ‑ender, atâ‑ender belâdır bil.
Mâdem öyle, bırak şekvâyı şükret; çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül‑mül.
51
Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ‑ender, fenâ‑ender, hebâ‑ender belâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl.
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Hem üstadlarımdan Mevlâna Celâleddin’in nefsine dediği gibi dedim:
اُو گُفْتْ اَلَسْتُ و تُو گُفْتِى بَلَى شُكْرِ بَلَى چِيسْت كَشِيدَنْ بَلَا
سِرِّ بَلَاچِيسْت كِه يَعْنِى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْگَهِ فَقْرُ و فَنَا
O vakit nefsim dahi: Evet evet acz ve tevekkül ile, fakr ve ilticâ ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmân ve'l-İslâm dedi. Meşhûr Hikem‑i Atâiye’nin şu fıkrası: مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ ❋ وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ
Yani: Cenâb‑ı Hakk’ı bulan, neyi kaybeder? Ve O’nu kaybeden, neyi kazanır?”
Yani; O’nu bulan herşeyi bulur, O’nu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur.” Ne derece àlî bir hakikat olduğunu gördüm ve طُوبٰى لِلْغُرَبَاءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.
İşte kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendan nur‑u îmânla nurlandılar; fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve şöyle bir düşünceyi verdiler: Mâdem ben garîbim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim; acaba şu misâfirhânedeki vazifem bitmiş midir? ki, sizleri ve Sözler’i tevkîl etsem ve bütün bütün alâkamı kessem.” fikri hâtırıma geldi. Onun için sizden sormuştum ki; Acaba yazılan Sözler kâfî midir, noksanı var ? Yani vazifem bitmiş midir? ki, rahat‑ı kalble kendimi nurlu, zevkli hakîki bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlâna Celâleddin’in dediği gibi;
52
دَانِى سَمَاعْ چِه بُوَدْ بِى خُودْ شُدَنْ زِهَسْتِى
اَنْدَرْ فَنَاىِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشِيدَنْ
deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim?” diye sizi o suâller ile tasdî' etmiştim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
53

Yedinci Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz Kardeşlerim!‥
Bana söylemek üzere Şamlı Hâfız’a iki şey demişsiniz:
Birincisi: Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Zeyneb’i tezevvücünü, eski zaman münâfıkları gibi, yeni zamanın ehl‑i dalâleti dahi medâr‑ı tenkid buluyorlar; nefsânî, şehevânî telâkki ediyorlar.” diyorsunuz.
Elcevab: Yüzbin defa hâşâ ve kellâ!‥ O dâmen‑i muallâya, şöyle pest şübehâtın eli yetişmez. Evet, onbeş yaşından kırk yaşına kadar, harâret‑i garîziyenin galeyânı hengâmında ve hevesât‑ı nefsâniyenin iltihabı zamanında, dost ve düşmanın ittifakıyla, kemâl‑i iffet ve tamam‑ı ismet ile Haticetü'l‑Kübrâ (Radıyallahu Anhâ) gibi ihtiyarca bir tek kadın ile iktifâ ve kanâat eden bir Zâtın, kırktan sonra, yani harâret‑i garîziye tevakkufu hengâmında ve hevesât‑ı nefsâniyenin sükûneti zamanında kesret‑i izdivâc ve tezevvücâtı; bizzarûre ve bilbedâhe nefsânî olmadığını ve başka ehemmiyetli hikmetlere müstenid olduğunu, zerre kadar insafı olana isbât eder bir hüccettir.
54
O hikmetlerden birisi şudur ki: Zât‑ı Risalet’in akvâli gibi, ef'âl ve ahvâli ve etvâr ve harekâtı dahi menâbi'‑i din ve şerîattır ve ahkâmın me'hazleridir. Şıkk‑ı zâhirîsine sahâbeler hamele oldukları gibi; hususî dâiresindeki mahfî ahvâlâtından tezâhür eden esrâr‑ı din ve ahkâm‑ı şerîatın hameleleri ve râvileri de, Ezvâc‑ı Tâhirâttır. Ve bilfiil o vazifeyi îfâ etmişlerdir. Esrâr ve ahkâm‑ı dinin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazifeye, birçok ve meşrebce muhtelif Ezvâc‑ı Tâhirât lâzımdır.
Gelelim Hazret‑i Zeyneb’in tezevvücüne: Yirmibeşinci Söz’ün, Birinci Şu'lesinin Üçüncü Şuâı’nın misâllerinden olan: ﴿مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَ âyetine dair şöyle yazılmış ki; insanların tabakàtına göre, bir tek âyet, müteaddid vücûhlarla herbir tabakanın fehmine göre bir mânâ ifâde ediyor.
Bir tabakanın şu âyetten hisse‑i fehmi şudur ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı veya oğlum hitâbına mazhar olan Zeyd (R.A.), rivâyet‑i sahîha ile itirafına binâen izzetli zevcesini, kendine ma'nen küfüv bulmadığı için tatlîk etmiş. Yani, Hazret‑i Zeyneb başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış ve bir Peygambere zevce olacak fıtratta olduğunu, Zeyd ferâsetle hissetmiş. Ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv bulmadığından, manevî imtizaçsızlığa sebebiyet verdiği için tatlîk etmiştir. Allah’ın emriyle, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Yani, ﴿زَوَّجْنَاكَهَا ’nin işâretiyle, o nikâh bir akd‑i semâvî olduğuna delâletiyle, hàrikulâde ve örf ve muâmelât‑ı zâhiriye fevkınde sırf Kaderin hükmüyledir ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o hükm‑ü Kadere inkıyad göstermiştir ve mecbur olmuştur; nefis arzusu ile değildir.
55
Şu Kader hükmünün de, ehemmiyetli bir hükm‑ü şer'î ve mühim bir hikmet‑i âmmeyi ve şümûllü bir maslahat‑ı umumiyeyi tazammun eden ﴿لِكَىْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ âyet‑i kerîmesinin işâretiyle; büyüklerin küçüklere oğlum demeleri, zıhâr mes'eleleri gibi, yani karısına anam gibisin dese haram olduğu gibi değildir ki, ahkâm onun ile değişsin. Hem büyüklerin raiyetlerine ve peygamberlerin ümmetlerine pederâne nazar ve hitâbları, vazife‑i risalet itibariyledir; şahsiyet‑i insaniye itibariyle değildir ki, onlardan zevce almak uygun düşmesin.
İkinci bir tabakanın hisse‑i fehmi şudur ki: Bir büyük âmir, raiyetine pederâne bir şefkat ile bakar. Eğer o âmir zâhirî ve bâtınî bir pâdişah‑ı rûhâni olsa; merhameti, pederin yüz defa şefkatinden ileri gittiği için raiyetinin efrâdı, onun hakîki evlâdı gibi ona peder nazarıyla bakarlar. Peder nazarı ise, zevc nazarına inkılâb edemediğinden ve kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişmediğinden; efkâr‑ı âmmede Peygamberin mü'minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediği için, Kur'ân o vehmi def' maksadıyla der: Peygamber, rahmet‑i İlâhiye hesabıyla size şefkat eder, pederâne muâmele eder. Ve risalet nâmına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat, şahsiyet‑i insaniye itibariyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münâsib düşmesin. Ve sizlere oğlum dese, ahkâm‑ı Şerîat itibariyle siz onun evlâdı olamazsınız…”
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
56

Sekizinci Mektûb

بِاسْمِهِ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
﴿اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِisimleri ﴿ ’e girdiklerinin ve her mübârek şeyin başında zikredilmelerinin çok hikmetleri var. Onların beyânını başka vakte ta'likan, şimdilik kendime ait bir hissimi söyleyeceğim:
Kardeşim, ben ﴿اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ isimlerini öyle bir nur‑u a'zam görüyorum ki, bütün kâinâtı ihâta eder ve her rûhun bütün hâcât‑ı ebediyesini tatmin edecek ve hadsiz düşmanlarından emin edecek, nurlu ve kuvvetli görünüyorlar. Bu iki nur‑u a'zam olan isimlere yetişmek için en mühim bulduğum vesile; fakr ile şükr, acz ile şefkattir. Yani, ubûdiyet ve iftikàrdır.
Şu mes'ele münâsebetiyle hâtıra gelen ve muhakkìkîne, hattâ bir üstadım olan İmâm‑ı Rabbânî’ye muhâlif olarak diyorum ki: Hazret‑i Yakub Aleyhisselâm’ın, Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı şedîd ve parlak hissiyatı, muhabbet ve aşk değildir; belki şefkattir. Çünkü şefkat, aşk ve muhabbetten çok keskin ve parlak ve ulvî ve nezîhtir ve makam‑ı nübüvvete lâyıktır; fakat muhabbet ve aşk, mecâzî mahbûblara ve mahlûklara karşı derece‑i şiddette olsa, o makam‑ı muallâ-yı nübüvvete lâyık düşmüyor. Demek Kur'ân‑ı Hakîm’in parlak bir i'câz ile, parlak bir sûrette gösterdiği ve ism‑i Rahîm’in vusûlüne vesile olan hissiyat‑ı Yakubiye, yüksek bir derece‑i şefkattir.
57
İsm‑i Vedûd’a vesile‑i vusûl olan aşk ise, Züleyhâ’nın, Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı olan muhabbet mes'elesindedir. Demek Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, Hazret‑i Yakub Aleyhisselâm’ın hissiyatını, ne derece Züleyhâ’nın hissiyatından yüksek göstermişse; şefkat dahi o derece aşktan daha yüksek görünüyor.
Üstadım İmâm‑ı Rabbânî, aşk‑ı mecâzîyi makam‑ı nübüvvete pek münâsib görmediği için demiş ki: Mehâsin‑i Yûsufiye, mehâsin‑i uhreviye nev'inden olduğundan, ona muhabbet ise, mecâzî muhabbetler nev'inden değildir ki, kusur olsun.”
Ben de derim: Ey Üstad! O, tekellüflü bir te'vildir; hakikat şu olmak gerektir ki: O, muhabbet değil, belki yüz defa muhabbetten daha parlak, daha geniş, daha yüksek bir mertebe‑i şefkattir.” Evet şefkat, bütün envâ'ıyla latîf ve nezîhtir. Aşk ve muhabbet ise, çok envâ'ına tenezzül edilmiyor.
Hem şefkat pek geniştir. Bir zât, şefkat ettiği evlâdı münâsebetiyle bütün yavrulara, hattâ zîrûhlara şefkatini ihâta eder ve Rahîm isminin ihâtasına bir nev'i âyinedârlık gösterir. Hâlbuki aşk, mahbûbuna hasr‑ı nazar edip, herşeyi mahbûbuna fedâ eder; yâhut mahbûbunu i'lâ ve senâ etmek için, başkalarını tenzîl ve ma'nen zemmeder ve hürmetlerini kırar. Meselâ biri demiş: Güneş mahbûbumun hüsnünü görüp utanıyor, görmemek için, bulut perdesini başına çekiyor.” Hey âşık efendi! Ne hakkın var, sekiz ism‑i a'zamın bir sahife‑i nurânîsi olan güneşi böyle utandırıyorsun?
Hem şefkat hàlistir, mukàbele istemiyor; sâfî ve ivazsızdır. Hattâ şefkatleri en âdi mertebede olan hayvanatın yavrularına karşı fedâkârâne ivazsız şefkatleri buna delildir. Hâlbuki aşk ücret ister ve mukàbele taleb eder. Aşkın ağlamaları, bir nev'i talebdir, bir ücret istemektir.
58
Demek kıssa‑i suver-i Kur'âniye’nin en parlağı olan, kıssa‑i Sûre-i Yûsuf’un en parlak nuru olan Hazret‑i Yakub’un (A.S.) şefkati, ism‑i Rahmân ve Rahîm’i gösterir ve şefkat yolu, rahmet yolu olduğunu bildirir ve o elem‑i şefkate devâ olarak da ﴿فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ dedirir.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
59

Dokuzuncu Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Yine o hàlis talebesine gönderdiği mektûbun bir parçasıdır.
Sâniyen: Neşr‑i envâr-ı Kur'âniye’deki muvaffakıyetin ve gayretin ve şevkin, bir ikram‑ı İlâhîdir, belki bir kerâmet‑i Kur'âniye’dir, bir inâyet‑i Rabbâniye’dir. Sizi tebrik ediyorum. Kerâmet ve ikram ve inâyetin bahsi geldiği münâsebetiyle, kerâmet ve ikramın bir farkını söyleyeceğim. Şöyle ki:
Kerâmetin izhârı, zarûret olmadan zarardır. İkramın izhârı ise, bir tahdîs‑i ni'mettir.
Eğer kerâmet ile müşerref olan bir şahıs, bilerek hàrika bir emre mazhar olursa, o hâlde eğer nefs‑i emmâresi bâkî ise, kendine güvenmek ve nefsine ve keşfine i'timâd etmek ve gurura düşmek cihetinde istidrâc olabilir.
Eğer bilmeyerek hàrika bir emre mazhar olursa; meselâ birisinin kalbinde bir suâl var, intak‑ı bilhak nev'inden ona muvâfık bir cevab verir; sonra anlar. Anladıktan sonra kendi nefsine değil, belki kendi Rabbisine i'timâdı ziyâdeleşir ve Beni, benden ziyâde terbiye eden bir Hafîzim vardır.” der, tevekkülünü ziyâdeleştirir. Bu kısım, hatarsız bir kerâmettir, ihfasına mükellef değil; fakat fahr için kasden izhârına çalışmamalı çünkü onda zâhiren insanın kesbinin bir medhali bulunduğundan, nefsine nisbet edebilir.
60
Amma ikram ise; o, kerâmetin selâmetli olan ikinci nev'inden daha selâmetli, bence daha àlîdir; izhârı, tahdîs‑i ni'mettir. Kisbin medhali yoktur; nefsi onu kendine isnâd etmez.
İşte kardeşim; hem senin hakkında, hem benim hakkımda, bâhusus Kur'ân hakkındaki hizmetimizde eskiden beri gördüğüm ve yazdığım ihsânat‑ı İlâhiye bir ikramdır; izhârı, tahdîs‑i ni'mettir. Onun için sana karşı tahdîs‑i ni'met nev'inden ikimizin hizmetimize ait muvaffakıyâtı yazıyorum. Biliyordum ki, sende fahr değil, şükür damarını tahrîk ediyor.
Sâlisen: Görüyorum ki; şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misâfirhâne‑i askerî telâkki etsin ve öyle de iz'ân etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan mertebe‑i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe bahâsına, dâimî bir elmasın fiatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir.
Evet, dünyaya ait işler, kırılmağa mahkûm şişeler hükmündedir; bâkî umûr‑u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve harâretli muhabbet ve dehşetli hırs ve inâdlı taleb ve hâkezâ şedîd hissiyatlar, umûr‑u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir sûrette fânî umûr‑u dünyeviyeye tevcîh etmek; fânî ve kırılacak şişelere, bâkî elmas fiatlarını vermek demektir. Şu münâsebetle bir nokta hâtıra gelmiş, söyleyeceğim. Şöyle ki:
Aşk, şiddetli bir muhabbettir; fânî mahbûblara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sâhibini dâimî bir azâb ve elemde bırakır; veyâhut o mecâzî mahbûb, o şiddetli muhabbetin fiatına değmediği için bâkî bir mahbûbu arattırır; aşk‑ı mecâzî, aşk‑ı hakîkiye inkılâb eder.
İşte insanda binlerle hissiyat var. Herbirisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecâzî, biri hakîki.
61
Meselâ, endişe‑i istikbâl hissi herkeste var; şiddetli bir sûrette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbâle yetişmek için elinde sened yok. Hem rızk cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbâl, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakîki ve uzun ve gâfiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbâle teveccüh eder.
Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir Bakar ki; muvakkaten onun nezâretine verilmiş o fânî mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyâya medâr olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakîki câh olan merâtib‑i maneviyeye ve derecât‑ı kurbiyeye ve zâd‑ı âhirete ve hakîki mal olan a'mâl‑i sâlihaya teveccüh eder. Fenâ haslet olan hırs‑ı mecâzî ise, àlî bir haslet olan hırs‑ı hakîkiye inkılâb eder.
Hem meselâ, şiddetli bir inâd ile; ehemmiyetsiz, zâil, fânî umûrlara karşı hissiyatını sarfeder. Bakar ki, bir dakika inâda değmeyen bir şeye, bir sene inâd ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şeye inâd nâmına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarfetmek, hikmet ve hakikate münâfîdir. O şiddetli inâdı, o lüzumsuz umûr‑u zâileye vermeyip, àlî ve bâkî olan hakàik‑ı îmâniyeye ve esâsât‑ı İslâmiye’ye ve hidemât‑ı uhreviyeye sarfeder. O haslet‑i rezîle olan inâd‑ı mecâzî, güzel ve àlî bir haslet olan hakîki inâda yani hakta şiddetli sebata inkılâb eder.
İşte şu üç misâl gibi; insanlar, insana verilen cihâzât‑ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla isti'mâl etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gâfilâne davransa, ahlâk‑ı rezîleye ve isrâfât ve abesiyete medâr olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezâif‑i uhreviyeye ve maneviyeye sarf etse, ahlâk‑ı hamîdeye menşe', hikmet ve hakikate muvâfık olarak saâdet‑i dâreyne medâr olur.
62
İşte tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatleri şu zamanda te'sirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki; ahlâksız insanlara derler: Hased etme! Hırs gösterme! Adâvet etme! İnâd etme! Dünyayı sevme!” Yani, fıtratını değiştir gibi zâhiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz.” Hem nasihat te'sir eder, hem dâire‑i ihtiyarlarında bir emr‑i teklif olur.
Râbian: Ulemâ‑i İslâm ortasında İslâm ve Îmânın farkları çok medâr‑ı bahsolmuş. Bir kısmı, ikisi birdir”, diğer kısmı, ikisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyân etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki:
İslâmiyet, iltizamdır; îmân, iz'ândır. Tâbir‑i diğerle: İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslîm ve inkıyaddır; îmân ise, hakkı kabûl ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm‑ı Kur'âniye’ye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; dinsiz bir Müslüman denilirdi. Sonra bazı mü'minleri gördüm ki, ahkâm‑ı Kur'âniye’ye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar gayr‑ı müslim bir mü'min tâbirine mazhar oluyorlar.
Acaba İslâmiyetsiz îmân, medâr‑ı necât olabilir mi?
Elcevab: Îmânsız İslâmiyet, sebeb‑i necât olmadığı gibi; İslâmiyetsiz îmân da medâr‑ı necât olamaz. Felillâhilhamdü ve'l‑minnetü, Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinin feyziyle Risale‑i Nur mîzanları, Din‑i İslâm’ın ve hakàik‑ı Kur'âniye’nin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, tarafdâr olmamak kàbil değil. Hem îmân ve İslâmın delil ve bürhânlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, gayr‑ı müslim dahi anlasa, herhalde tasdik edecektir. Gayr‑ı müslim kaldığı hâlde, îmân eder.
Evet Sözler, tûbâ‑i Cennet’in meyveleri gibi tatlı ve güzel olan îmân ve İslâmiyetin meyvelerini ve saâdet‑i dâreynin mehâsini gibi hoş ve şirin, öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihâyetsiz bir tarafgirlik ve iltizam ve teslîm hissini verir. Ve silsile‑i mevcûdât gibi kuvvetli ve zerrât gibi kesretli îmân ve İslâmın bürhânlarını göstermişler ki, nihâyetsiz bir iz'ân ve kuvvet‑i îmân verirler.
63
Hattâ bazı defa Evrâd‑ı Şah-ı Nakşibendî’de, şehâdet getirdiğim vakit, عَلٰى ذٰلِكَ نَحْيٰى وَعَلَيْهِ نَمُوتُ وَعَلَيْهِ نُبْعَثُ غَدًا dediğim zaman, nihâyetsiz bir tarafgirlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakikat‑i îmâniyeyi fedâ edemiyorum. Bir hakikatin bir dakika aksini farzetmek, bana gayet elîm geliyor. Bütün dünya benim olsa, bir tek hakàik‑ı îmâniyenin vücûd bulmasına bilâ‑tereddüd vermesine, nefsim itâat ediyor. وَاٰمَنَّا بِمَا اَرْسَلْتَ مِنْ رَسُولٍ وَاٰمَنَّا بِمَا اَنْزَلْتَ مِنْ كِتَابٍ فَصَدَّقْنَا dediğim vakit, nihâyetsiz bir kuvvet‑i îmân hissediyorum. Hakàik‑ı îmâniyenin herbirisinin aksini aklen muhâl telâkki ediyorum. Ehl‑i dalâleti nihâyetsiz ebleh ve dîvâne görüyorum.