Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
663

Hakikat Çekirdekleri

Otuzbeş sene evvel tab'edilen Hakikat Çekirdekleri nâmındaki risaleden vecîzelerdir.
﴿
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
1 Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; İttibâ'‑ı Kur'ân’dır.
2 Azametli, bahtsız bir kıt'anın; şânlı, tâli'siz bir devletin; değerli, sâhibsiz bir kavmin reçetesi; İttihâd‑ı İslâm’dır.
3 Arzı ve bütün nücûm ve şümûsu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinâtta da'vâ‑yı halk ve iddia‑yı icâd edemez. Zîra herşey, herşeyle bağlıdır.
4 Haşirde bütün zevi'l‑ervâhın ihyâsı; mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineğin baharda ihyâ ve inşâsından kudrete daha ağır olamaz. Zîra Kudret‑i Ezeliye zâtiyedir; tağayyür edemez, acz tahallül edemez, avâik tedâhül edemez. Onda merâtib olamaz; herşey ona nisbeten birdir.
5 Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneşi dahi O halketmiştir.
6 Pirenin midesini tanzim eden, Manzûme‑i Şemsiyeyi de O tanzim etmiştir.
664
7 Kâinâtın te'lifinde öyle bir i'câz var ki; bütün esbâb‑ı tabîiye farz‑ı muhâl olarak muktedir birer fâil‑i muhtar olsalar, yine kemâl‑i acz ile o i'câza karşı secde ederek سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ diyeceklerdir.
8 Esbâba te'sir‑i hakîki verilmemiş; vahdet ve celâl öyle ister. Lâkin, mülk cihetinde esbâb, dest‑i Kudrete perde olmuştur; izzet ve azamet öyle ister. nazar‑ı zâhirde dest‑i kudret, mülk cihetindeki umûr‑u hasîse ile mübâşir görülmesin.
9 Mahall‑i taalluk-u Kudret olan herşeydeki melekûtiyet ciheti şeffâftır, nezîhtir.
10 Âlem‑i şehâdet, avâlimü'l‑guyûb üstünde tenteneli bir perdedir.
11 Bir noktayı tam yerinde icâd etmek için, bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Zîra şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın herbir harfinin bâhusus zîhayat herbir harfinin herbir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.
12 Meşhûrdur ki; hilâl‑i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemîn ederek Hilâli gördüm.” dedi. Hâlbuki gördüğü hilâl değil, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. O kıl nerede Kamer nerede?‥ Harekât‑ı zerrât nerede Fâil‑i teşkil-i envâ' nerede?
13 Tabiat; misâlî bir matbaadır, tâbi' değil; Nakıştır, nakkàş değil; Kàbildir, fâil değil; Mistardır, masdar değil; Nizâmdır, nâzım değil; Kanundur, kudret değil; Şerîat‑ı irâdiyedir, hakikat‑i hariciye değil!
665
14 Fıtrat‑ı zîşuûr olan vicdândaki incizab ve cezbe, bir hakikat‑i câzibedârın cezbesiyledir.
15 Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân‑ı nümûvv der: Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Yumurtada bir meyelân‑ı hayat var. Der: Piliç olacağım.” Biiznillâh olur; doğru söyler. Bir avuç su, meyelân‑ı incimâd ile der: Fazla yer tutacağım.” Metîn demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar, irâdeden gelen evâmir‑i tekvîniyenin tecellîleridir, cilveleridir.
16 Karıncayı emîrsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret‑i Ezeliye; elbette beşeri nebîsiz bırakmaz. Âlem‑i şehâdetteki insanlara İnşikak‑ı kamer bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, mi'râc dahi âlem‑i melekûttaki melâike ve rûhâniyâta karşı bir mu'cize‑i kübrâ-yı Ahmediye’dir ki; nübüvvetinin velâyeti bu kerâmet‑i bâhire ile isbât edilmiştir ve o parlak Zât berk ve kamer gibi, melekûtta şu'le‑feşân olmuştur.
17 Kelime‑i şehâdetin iki kelâmı birbirine şâhiddir. Birincisi ikincisine bürhân‑ı limmîdir, ikincisi birincisine bürhân‑ı innîdir.
18 Hayat, kesrette bir çeşit tecellî‑i vahdet’tir. Onun için ittihâda sevkeder. Hayat, bir şeyi herşeye mâlik eder.
19 Rûh, bir kanun‑u zîvücûd-u haricîdir; bir nâmus‑u zîşuûrdur. Sâbit ve dâim fıtrî kanunlar gibi; rûh dahi âlem‑i emirden, sıfat‑ı irâdeden gelmiş, kudret ona vücûd‑u hissî giydirmiştir; bir seyyâle‑i latîfeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcûd rûh, ma'kul kanunun kardeşidir. İkisi hem dâimî, hem âlem‑i emirden gelmişlerdir. Şâyet, nev'ilerdeki kanunlara Kudret‑i Ezeliye bir vücûd‑u haricî giydirseydi, rûh olurdu. Eğer rûh vücûdu çıkarsa, şuûru başından indirse, yine lâyemût bir kanun olurdu.
666
20 Ziyâ ile mevcûdât görünür, hayat ile mevcûdâtın varlığı bilinir. Herbirisi birer keşşâftır.
21 Nasrâniyet, ya intifâ veya ıstıfâ edip İslâmiyet’e karşı terk‑i silâh edecektir. Nasrâniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, Tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intifâ bulup sönecek veya hakîki Nasrâniyetin esâsını câmi' olan hakàik‑ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslîm olacaktır.
İşte bu sırr‑ı azîme, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işâret etmiştir ki: Hazret‑i İsâ nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şerîatımla amel edecektir.”
22 Cumhûr‑u avâmı, bürhândan ziyâde, me'hazdeki kudsiyet imtisale sevkeder.
23 Şerîatın yüzde doksanı zarûriyât ve müsellemât‑ı diniye birer elmas sütundur. Mesâil‑i ictihâdiye-i hilâfiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altının himâyesine verilmez.
Kitaplar ve ictihâdlar Kur'ân’a dûrbîn olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!‥
24 Her müstaid, nefsi için ictihâd edebilir, teşri' edemez.
25 Bir fikre dâvet, cumhûr‑u ulemânın kabûlüne vâbestedir. Yoksa dâvet bid'attır, reddedilir.
667
26 İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken, ihtiyarsız, dalâlet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor.
27 Birbirinden eşeff ve eltaf, Kudretin çok âyineleri vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem‑i misâle, âlem‑i misâlden âlem‑i ervâha, hattâ zamana, fikre tenevvü' ediyor. Hava âyinesinde bir kelime, milyonlar kelimât olur. Kalem‑i Kudret, şu sırr‑ı tenâsülü pek acîb istinsah ediyor. İn'ikâs, ya hüviyeti veya hüviyetle mâhiyeti tutar. Kesifin timsâlleri birer meyyit‑i müteharriktir. Bir rûh‑u nurânînin kendi âyinelerinde olan timsâlleri birer hayy‑ı murtabıttır; aynı olmasa da, gayrı da değildir.
28 Şems, hareket‑i mihveriyesiyle silkinse, meyveleri düşmez; silkinmezse, yemişleri olan seyyârât düşüp dağılacaktır.
29 Nur‑u fikir, ziyâ‑yı kalb ile ışıklanıp mezcolmazsa, zulmettir, zulüm fışkırır. Gözün muzlim nehâr‑ı ebyazı, muzîi leyle‑i süveydâ ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi;(Hâşiye) fikret‑i beyzâda süveydâ‑i kalb bulunmazsa, basîretsizdir.
30 İlimde iz'ân‑ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka, i'tikàd başkadır.
31 Bâtıl şeyleri iyice tasvir, sâfî zihinleri idlâldir.
32 Âlim‑i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir.
33 Bir şeyin vücûdu, bütün eczâsının vücûduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ünün ademiyle olduğundan; zaîf adam iktidarını göstermek için tahrib tarafdârı oluyor, müsbet yerine menfîce hareket ediyor.
668
34 Desâtir‑i hikmet, nevâmis‑i hükûmetle; kavânîn‑i hak, revâbıt‑ı kuvvetle imtizaç etmezse, cumhûr‑u avâmda müsmir olamaz.
35 Zulüm, başına adâlet külâhını geçirmiş; hıyânet, hamiyet libâsını giymiş; cihada bağy ismi takılmış; esârete hürriyet nâmı verilmiş!‥ Ezdâd, sûretlerini mübâdele etmişler.
36 Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır.
37 canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştihâsını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister!‥
38 Zaman gösterdi ki; Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil
39 Dünyaca hàvâs tanınan insanlardaki meziyet, sebeb‑i tevâzu' ve mahviyet iken, tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukaranın aczi, avâmın fakrı, sebeb‑i merhamet ve ihsân iken, esâret ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.
40 Bir şeyde mehâsin ve şeref hâsıl oldukça, hàvâssa peşkeş ederler; seyyiât olsa, avâma taksim ederler.
41 Gaye‑i hayâl olmazsa veyâhut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân enelere dönüp, etrafında gezerler.
42 Bütün ihtilâlât ve fesâdın asıl mâdeni ve bütün ahlâk‑ı rezîlenin muharrik ve menba'ı tek iki kelimedir:
Birinci Kelime: Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!”
İkinci Kelime: İstirahatim için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim.”
Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devâsı var ki, o da vücûb‑u zekâttır.
İkinci kelimenin devâsı, hurmet‑i ribâdır.
Adâlet‑i Kur'âniye âlem kapısında durup, ribâya: Yasaktır, girmeye hakkın yoktur!” der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden, dinlemeli!‥
669
43 Devletler, milletler muhârebesi; tabakàt‑ı beşer muhârebesine terk‑i mevki ediyor. Zîra beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez.
44 Tarîk‑ı gayr-ı meşrû ile bir maksadı takib eden, gâliben maksûdunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr‑ı meşrû muhabbetin âkıbetinin mükâfâtı, mahbûbun gaddârâne adâvetidir.
45 Mâziye, mesâibe kader nazarıyla ve müstakbele, maâsîye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve i'tizâl, burada barışırlar.
46 Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde ceza'a ilticâ etmemek gerektir.
47 Hayatın yarası iltiyâm bulur. İzzet‑i İslâmiye’nin ve nâmusun ve izzet‑i milliyenin yaraları pek derindir.
48 Öyle zaman olur ki; bir kelime bir orduyu batırır, bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. (Hâşiye) Öyle şerâit tahtında olur ki; küçük bir hareket, insanı a'lâ‑yı illiyîne çıkarır ve öyle hâl olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel‑i sâfilîne indirir.
49 Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayâlâta müreccahtır.
لَا يَلْزَمُ مِنْ لُزُومِ صِدْقِ كُلِّ قَوْلٍ قَوْلُ كُلِّ صِدْقٍ
Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek, doğru değil.”
50 Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.
51 İnsanları canlandıran, emeldir; öldüren, ye'stir.
52 Eskiden beri İ'lâ‑yı Kelimetullâh ve bekà‑yı istiklâliyeti ve İslâm için farz‑ı kifâye-i cihadı derûhde ile; kendini, yek‑vücûd olan Âlem‑i İslâma fedâya vazifedâr ve Hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet‑i İslâmiye’nin felâketi, Âlem‑i İslâm’ın saâdet ve hürriyet‑i müstakbelesiyle telâfi edilecektir. Zîra şu musîbet, mâye‑i hayatımız olan uhuvvet‑i İslâmiye’nin inkişafını hàrikulâde tâcil etti.
670
53 Hıristiyanlığın malı olmayan mehâsin‑i medeniyeti ona mal etmek ve İslâmiyetin düşmanı olan tedennîyi ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir.
54 Paslanmış bî‑hemtâ bir elmas, dâima mücellâ cama müreccahtır.
55 Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir; göz ise maneviyatta kördür.
56 Mecâz, ilmin elinden cehlin eline düşse; hakikate inkılâb eder, hurâfâta kapı açar.
57 İhsân‑ı İlâhî’den fazla ihsân, ihsân değildir. Herşeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.
58 Şöhret, insanın malı olmayanı dahi insana mal eder.
59 Hadîs, mâden‑i hayat ve mülhim‑i hakikattir.
60 İhyâ‑yı din, ihyâ‑yı millettir. Hayat‑ı din, nur‑u hayattır.
61 Nev'‑i beşere rahmet olan Kur'ân; ancak umumun, lâakal ekseriyetin saâdetini tazammun eden bir medeniyeti kabûl eder. Medeniyet‑i hâzıra, beş menfî esâs üzerine teessüs etmiştir:
1 Nokta‑i istinâdı, kuvvettir. O ise, şe'ni tecâvüzdür.
2 Hedef‑i kasdı, menfaattir. O ise, şe'ni tezâhumdur.
3 Hayatta düsturu, cidâldir. O ise, şe'ni tenâzu'dur.
671
4 Kitleler mâbeynindeki râbıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni müdhiş tesâdümdür.
5 Câzibedâr hizmeti, hevâ ve hevesi teşci' ve arzularını tatmindir. O hevâ ise, insanın mesh‑i manevîsine sebebdir.
Şerîat‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise:
Nokta‑i istinâdı, kuvvete bedel, haktır ki; şe'ni, adâlet ve tevâzündür.
Hedefi de, menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni, muhabbet ve tecâzübdür.
Cihetü'l‑vahdet de, unsuriyet ve milliyet yerine, râbıta‑i dinî ve vatanî ve sınıfîdir ki; şe'ni, samîmî uhuvvet ve müsâlemet ve haricin tecâvüzüne karşı, yalnız tedâfü'dür.
Hayatta düstur‑u cidâl yerine düstur‑u teâvündür ki; şe'ni, ittihâd ve tesânüddür.
Hevâ yerine hüdâdır ki; şe'ni, insaniyeten terakkî ve rûhen tekâmüldür.
Mevcûdiyetimizin hâmîsi olan İslâmiyetten elini gevşetme, dört el ile sarıl; yoksa mahvolursun.
62 Musîbet‑i âmme, ekseriyetin hatâsından terettüb eder. Musîbet; cinayetin neticesi, mükâfâtın mukaddimesidir.
63 Şehîd, kendini hayy bilir. Fedâ ettiği hayatı sekerâtı tatmadığından gayr‑ı münkatı' ve bâkî görüyor. Yalnız, daha nezîh olarak buluyor.
64 Adâlet‑i mahzâ-i Kur'âniye; bir masûmun hayatını ve kanını, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar‑ı Kudrette bir olduğu gibi, nazar‑ı adâlette de birdir. Hodgâmlık ile, öyle insan olur ki; ihtirasına mâni herşeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harâb ve nev'‑i beşeri mahvetmek ister.
672
65 Havf ve za'f, te'sirât‑ı hariciyeyi teşci' eder.
66 Muhakkak maslahat, mevhûm mazarrata fedâ edilmez.
67 Şimdilik İstanbul siyaseti, İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır.
68 Deli adama İyisin, iyisin denilse iyileşmesi, iyi adama Fenâsın, fenâsın denilse fenâlaşması nâdir değildir.
69 Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.
70 İnâdın işi; şeytan birisine yardım etse, melektir der, rahmet okur. Muhâlifinde melek görse, libâsını değiştirmiş şeytandır der, lânet eder.
71 Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman, haddinden geçse, dert getirir.
72 اَلْجَمْعِيَّةُ الَّت۪ي ف۪يهَا التَّسَانُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَحْر۪يكِ السَّكَنَاتِ
وَالْجَمَاعَةُ الَّت۪ي ف۪يهَا التَّحَاسُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَسْك۪ينِ الْحَرَكَاتِ
73 Cemâatte vâhid‑i sahîh olmazsa; cem' ve zam, kesir darbı gibi küçültür. (Hâşiye)
74 Adem‑i kabûl, kabûl‑ü ademle iltibas olunur. Adem‑i kabûl; adem‑i delil-i sübût, onun delilidir. Kabûl‑ü adem, delil‑i adem ister. Biri şek, biri inkârdır.
75 Îmânî mes'elelerde şübhe; bir delili, hattâ yüz delili atsa da, medlûle îrâs‑ı zarar edemez. Çünkü binler delil var.
76 Sevâd‑ı a'zama ittibâ' edilmeli. Ekseriyete ve sevâd‑ı a'zama dayandığı zaman, lâkayd Emevîlik, en nihâyet Ehl‑i Sünnet cemâatine girdi. Adedce ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihâyet az bir kısmı Râfizîliğe dayandı.
673
77 Hakta ittifak”, ehakta ihtilâf olduğundan; bazen hak, ehaktan ehaktır hasen, ahsenden ahsendir. Herkes kendi mesleğine Hüve hakkun demeli, Hüve'l‑hakku dememeli. Veyâhut Hüve hasen demeli, Hüve'l‑hasen dememeli
78 Cennet olmazsa, Cehennem tâzib etmez.
79 Zaman ihtiyarlandıkça, Kur'ân gençleşiyor, rumûzu tavazzuh ediyor.
Nur, nâr göründüğü gibi; bazen şiddet‑i belâğat dahi, mübâlağa görünür.
80 Harâretteki merâtib, bürûdetin tahallülü iledir; hüsündeki derecât, kubhun tedâhülü iledir. Kudret‑i Ezeliye zâtiyedir, lâzimedir, zarûriyedir; acz tahallül edemez, merâtib olamaz. Herşey ona nisbeten müsâvîdir.
81 Şemsin feyz‑i tecellîsi olan timsâli, denizin sathında ve denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor.
82 Hayat, cilve‑i Tevhiddendir; müntehâsı da vahdet kesbediyor.
83 İnsanlarda velî, Cuma’da dakika‑i icâbe, Ramazanda Leyle‑i Kadir, Esmâ‑i Hüsnâ’da İsm‑i A'zam, ömürde ecel mechûl kaldıkça; sâir efrâd dahi kıymetdâr kalır, ehemmiyet verilir. Yirmi sene mübhem bir ömür, nihâyeti muayyen bin sene ömre müreccahtır.
84 Dünyada ma'siyetin âkıbeti, ikàb‑ı uhrevîye delildir.
85 Rızk, hayat kadar Kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor; kader giydiriyor; inâyet besliyor. Hayat, muhassal‑ı mazbuttur, görünür; rızk, gayr‑ı muhassal, tedrîcî münteşirdir, düşündürür. Açlıktan ölmek yoktur. Zîra bedende şahm vesâire sûretinde iddihar olunan gıdâ bitmeden evvel ölüyor. Demek terk‑i âdetten neş'et eden maraz öldürür; rızıksızlık değil
674
86 Âkilü'l‑lahm vahşîlerin helâl rızıkları, hayvanatın hadsiz cenazeleridir; hem rû‑yi zemini temizliyorlar, hem rızıklarını buluyorlar.
87 Bir lokma kırk paraya, diğer bir lokma on kuruşa ağıza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra, birdirler. Yalnız, birkaç sâniye ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan kuvve‑i zâikayı taltif ve memnun etmek için birden ona gitmek, isrâfın en sefîhidir.
88 Lezâiz çağırdıkça, sanki yedim demeli. Sanki yedim”i düstur yapan, Sanki Yedim nâmındaki bir mescidi yiyebilirdi; yemedi.
89 Eskiden ekser İslâm değildi, tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.
90 Muvakkat lezzetten ziyâde, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoşgeldin demeli. Geçmiş lezâiz, âh, vah dedirtir. Âh”, müstetir bir elemin tercümânıdır. Geçmiş âlâm, oh dedirtir. O oh”, muzmer bir lezzet ve ni'metin muhbiridir.
91 Nisyan dahi bir ni'mettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkimi unutturur.
92 Derece‑i harâret gibi, her musîbette bir derece‑i ni'met vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece‑i ni'meti görüp, Allah’a şükretmeli. Yoksa, isti'zam ile üflense şişer, merak edilse ikileşir; kalbdeki misâli, hayâli hakikate inkılâb eder; o da kalbi döver.
93 Her adam için, hey'et‑i ictimâiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kàmet‑i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile tetâvül edecek. Eğer kàmet‑i kıymetinden aşağı ise, tevâzu' ile tekavvüs edecek ve eğilecek; o seviyede görsün ve görünsün.
İnsanda büyüklüğün mikyâsı; küçüklüktür, yani tevâzu'dur. Küçüklüğün mîzanı; büyüklüktür, yani tekebbürdür.
94 Zaîfin kavîye karşı izzet‑i nefsi, kavîde tekebbür olur; kavînin zaîfe karşı tevâzu'u, zaîfte tezellül olur. Bir ulü'l‑emirin makamındaki ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir. Hânesindeki ciddiyeti, kibirdir; mahviyeti tevâzu'dur.
675
Ferd, mütekellim‑i vahde olsa, müsâmahası ve fedâkârlığı amel‑i sâlihtir; mütekellim‑i maa'l-gayr olsa, hıyânettir, amel‑i tâlihtir. Bir şahıs, kendi nâmına hazm‑ı nefs eder, tefâhur edemez; millet nâmına tefâhur eder, hazm‑ı nefs edemez.
95 Tertib‑i mukaddemâtta tefvîz, tenbelliktir; terettüb‑ü neticede tevekküldür. Semere‑i sa'yine ve kısmetine rızâ kanâattir, meyl‑i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcûda iktifâ, dûn‑himmetliliktir.
96 Evâmir‑i Şer'iyeye karşı itâat ve isyan olduğu gibi, evâmir‑i tekvîniyeye karşı da itâat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfât ve mücâzâtın ekseri âhirette; ikincisinde, ağlebi dünyada olur.
Meselâ: Sabrın mükâfâtı zaferdir, atâletin mücâzâtı sefâlettir. Sa'yin sevâbı servettir. Sebatın mükâfâtı galebedir. Müsâvâtsız adâlet, adâlet değildir.
97 Temâsül tezâdın sebebidir. Tenâsüb tesânüdün esâsıdır. Sığar‑ı nefis tekebbürün menba'ıdır. Za'f gururun mâdenidir. Acz muhâlefetin menşe'idir. Merak ilmin hocasıdır.
98 Kudret‑i Fâtıra, ihtiyaç ile, hususan açlık ihtiyacıyla; başta insan, bütün hayvanatı gemlendirip, nizâma sokmuş. Hem âlemi herc ü mercden halâs edip, hem ihtiyacı medeniyete üstad ederek, terakkiyâtı te'min etmiştir.
99 Sıkıntı sefâhetin muallimidir. Ye's, dalâlet‑i fikrin; zulmet‑i kalb, rûh sıkıntısının menba'ıdır.
100 اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ بِالتَّهَوُّسِ ❋ تَرَجَّلَ النِّسَاءُ بِالتَّوَقُّحِ
Bir meclis‑i ihvâna, güzel bir karı girdikçe; riyâ, rekabet, hased damarı intibâh eder. Demek inkişaf‑ı nisvândan, medenî beşerde ahlâk‑ı seyyie inkişaf eder.
676
101 Beşerin şimdiki seyyiât‑âlûd hırçın rûhunda, mütebessim küçük cenazeler olan sûretlerin rolü ehemmiyetlidir.
102 Memnû' heykel; ya bir zulm‑ü mütehaccir, ya bir heves‑i mütecessim veya bir riyâ‑yı mütecessiddir.
103 İslâmiyetin müsellemâtını tamamen imtisal ettiği cihetle bihakkın dâire‑i dâhiline girmiş zâtta meylü't‑tevsî', meylü't‑tekemmüldür. Lâkaydlık ile hariçte sayılan zâtta meylü't‑tevsî', meylü't‑tahribdir. Fırtına ve zelzele zamanında; değil ictihâd kapısını açmak, belki pencerelerini de kapatmak maslahattır.
Lâübâlîler ruhsatlarla okşanılmaz; azîmetlerle, şiddetle îkaz edilir.
104 Bîçâre hakikatler, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.
105 Küremiz hayvana benziyor, âsâr‑ı hayat gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nev'i hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop küremiz kadar büyüse, ona benzemeyecek midir? Hayatı varsa, rûhu da vardır. Âlem, insan kadar küçülse, yıldızları zerrât ve cevâhir‑i ferdiye hükmüne geçse, o da bir hayvan‑ı zîşuûr olmayacak mıdır? Allah’ın böyle çok hayvanları var.
106 Şerîat ikidir:
Birincisi: Âlem‑i asğar olan insanın ef'âl ve ahvâlini tanzim eden ve sıfat‑ı kelâmdan gelen bildiğimiz şerîattır.
İkincisi: İnsan‑ı ekber olan âlemin harekât ve sekenâtını tanzim eden, sıfat‑ı irâdeden gelen şerîat‑ı kübrâ-yı fıtriyedir ki, bazen yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. Melâike, bir ümmet‑i azîmedir ki; sıfat‑ı irâdeden gelen ve şerîat‑ı fıtriye denilen evâmir‑i tekvîniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler.
677
107 اِذَا وَازَنْتَ بَيْنَ حَوَاسِّ حُوَيْنَةٍ خُرْدَب۪ينِيَّةٍ وَحَوَاسِّ الْاِنْسَانِ تَرٰى سِرًّا عَج۪يبًا اِنَّ الْاِنْسَانَ كَصُورَةِ يٰسٓ كُتِبَ ف۪يهَا سُورَةُ يٰسٓ
108 Maddiyûnluk manevî tâundur ki, beşere şu müdhiş sıtmayı tutturdu, gadab‑ı İlâhî’ye çarptırdı. Telkin ve tenkid kàbiliyeti tevessü' ettikçe, o tâun da tevessü' eder.
109 En bedbaht, en muzdarib, en sıkıntılı; işsiz adamdır. Zîra atâlet, ademin biraderzâdesidir. Sa'y, vücûdun hayatı ve hayatın yakazasıdır.
110 Ribânın kab ve kapıları olan bankaların nef'i, beşerin fenâsı olan gâvurlara ve onların en zâlimlerine ve bunların en sefîhlerinedir. Âlem‑i İslâma zarar‑ı mutlaktır. Mutlak beşerin refahı nazara alınmaz. Zîra gâvur, harbî ve mütecâviz ise, hürmetsiz ve ismetsizdir.
111 Cuma’da hutbe; zarûriyât ve müsellemâtı tezkîrdir, nazariyâtı ta'lim değildir. İbare‑i Arabiye daha ulvî ihtar eder. Hadîs ile Âyet muvâzene edilse görünür ki; beşerin en belîği dahi, Âyetin belâğatına yetişemez, ona benzemez.
Said Nursî
678

Oniki Sene Evvel Yazılmış ve Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî Mecmuası’nda Dercedilmiş Mühim Bir Mektûbdan Bir Parça

Bu mektûb, oniki sene evvel yazılmış ve Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî Mecmuası’nda dercedilmiş bir mektûbdan bir parçadır.
Risale‑i Nurun bu vatan ve millete kazandırdığı büyük ve çok mukaddes iki neticeyi beyân etmesi, fi'l‑hakîka aynen bu iki neticenin tezâhürü bu memlekette ve Âlem‑i İslâmda görülmüş olması dolayısıyla bu mektûb çok ehemmiyetlidir.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nur, bu mübârek vatanın manevî bir halâskârı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli manevî belâyı def'etmek için matbuât âlemi ile tezâhüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
O dehşetli belâdan birisi: Hıristiyan dinini mağlûb eden ve anarşiliği yetiştiren şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı, bu vatanı manevî istilâsına karşı Risale‑i Nur, bir Sedd‑i Zülkarneyn gibi bir Sedd‑i Kur'ânî vazifesini görebilir.
İkincisi: Âlem‑i İslâmın bu mübârek vatanın ahâlisine karşı pek şiddetli i'tirâz ve ittihamlarını izâle etmek için, matbuât lisânıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.
Ben dünyanın hâlini bilmiyorum. Fakat Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve edyân‑ı semâviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale‑i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi; Âlem‑i İslâmın ve Asya Kıt'asının hâl‑i hâzırdaki i'tirâz ve ittihamını izâle ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iâde etmeğe vesile olan bir mu'cize‑i Kur'âniye’dir.
679
Bu memleketin vatan‑perver siyâsîleri çabuk aklını başına alıp Risale‑i Nuru tab'ederek resmen neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsun.
Acaba bu yirmi sene zarfında îmân‑ı tahkîkîyi pek kuvvetli bir sûrette bu vatanda neşreden Risale‑i Nur olmasaydı, bu dehşetli asırda acîb inkılâb ve infilâklarda bu mübârek vatan, Kur'ânını ve îmânını dehşetli sadmelerden tam muhâfaza edebilir miydi?
Said Nursî
680

Dua

﴿
يَا اَللّٰهُ ❋ يَا رَحْمٰنُ ❋ يَا رَح۪يمُ ❋ يَا فَرْدُ ❋ يَا حَيُّ ❋ يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَكَمُ ❋ يَا عَدْلُ ❋ يَا قُدُّوسُ ❋
İsm‑i A'zamın hakkına ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hürmetine ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine; bu Mektûbatı bastıranları ve mübârek yardımcılarını ve Risale‑i Nur Talebelerini Cennetü'l‑Firdevs’te saâdet‑i ebediyeye mazhar eyle, âmîn! Ve hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniye’de dâima muvaffak eyle, âmîn! Ve defter‑i hasenâtlarına bu Mektûbat Mecmuasının herbir harfine mukâbil bin hasene yazdır, âmîn! Ve Nur’ların neşrinde sebat ve devam ve ihlâs ihsân eyle, âmîn!
Erhamerrâhimîn! Umum Risale‑i Nur şâkirdlerini iki cihanda mes'ûd eyle, âmîn! İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhâfaza eyle, âmîn! Ve bu âciz ve bîçâre Said’in kusurâtını affeyle, âmîn!
Umum Nur Şâkirdleri nâmına Said Nursî
681

Fihrist

Birinci Mektûb

Dört suâlin cevabıdır.
Birinci Suâl: Hazret‑i Hızır’ın hayatı hakkında ve o münâsebetle hayatın beş mertebesini gayet güzel ve mukni' bir tarzda beyân eder.
İkinci Suâl: ﴿اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ âyetindeki mevti, ni'met sûretinde ve mahlûk olduğunun sırrını gayet güzel bir sûrette isbât eder ki; mevt dahi hayat gibi bir ni'met ve hayat gibi mahlûktur.
Üçüncü Suâl: Cehennem nerededir?” cevabında gayet ma'kul bir sûrette yerini beyân eder ve gösterir. Cehennem‑i suğrâ ve kübrâyı tefrik edip, fennî bir tarzda ve mantıkî bir sûrette isbât etmekle beraber; âhirinde gayet muhteşem ve parlak bir sûrette Azamet ve Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin bir sırr‑ı azîmini ve Cehennem‑i kübrânın bir hikmet‑i hilkatini gösterdiği gibi; Cennet ve Cehennem, şecere‑i hilkatin iki meyvesi ve silsile‑i kâinâtın iki neticesi ve seyl‑i şuûnâtın ve mahsulât‑ı maneviye-i arziyenin iki mahzeni, lütûf ve kahrın iki tecellîgâhı olduğunu gösterir.
Dördüncü Suâl’in cevabında; mahbûblara olan aşk‑ı mecâzî aşk‑ı hakîkiye inkılâb ettiği gibi, koca dünyaya karşı insanın aşk‑ı mecâzîsi dahi, sırr‑ı îmân ile makbûl bir aşk‑ı hakîkiye inkılâb edebildiğini gayet güzel ve mukni' bir sûrette isbât eder.

İkinci Mektûb

Bu zamanda zarûret olmadan irşad‑ı nâsa ve neşr‑i dine çalışanların, sadakaları ve hediyeleri kabûl etmemeleri lâzımgeldiğinin sırrını dört sebeble beyân eder.﴿اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ âyeti ile ﴿اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا âyeti gibi, insanlardan istiğnâ hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsir eder.
Ve ilim ve dini neşre çalışan insanlar, mümkün olduğu kadar istiğnâ ve kanâatle hareket etmezse; hem ehl‑i dalâletin ittihamına hedef olur, hem izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza edemez.
Hem, salâhat ve neşr‑i din gibi umûr‑u uhreviyeye mukâbil hediyeleri almak, âhiret meyvelerini dünyada fânî bir sûrette yemek demektir.
682

Üçüncü Mektûb

﴿فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ ❋ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِ kaseminde ve yemînindeki ulvî bir nur‑u i'câzîyi ve ﴿وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ âyetinin teşbihindeki parlak bir lem'a‑i i'câziyeyi ve ﴿هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا ف۪ي مَنَاكِبِهَا âyetinde; küre‑i arzı, fezâ‑yı kâinâtta yüzen bir sefîne‑i Rabbâniye olduğunu gösteren parlak bir hakikati tasvir ederek, küre‑i arzdan Cehennem’e göçmek için ehl‑i dalâletin seyahatini ve bütün eşya bir tek Zâta isnâd edilse, vücûb derecesinde sühûlet ve kolaylık olduğunu; eşyanın icâdı, müteaddid esbâblara isnâd edilse, imtina' derecesinde bir suûbet ve müşkülât olduğunu gayet güzel ve mukni' ve muhtasar bir sûrette beyânıyla iki nükte‑i mühimme-i i'câziyeyi tefsir eder.

Dördüncü Mektûb

﴿وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا âyetinin bir sırrı, Risale‑i Nur hakkında tecellî ettiğini beyân eder.
Hem:
Der Tarîk‑ı Nakşibendî lâzım âmed çâr‑terk;
Terk‑i dünya, terk‑i ukbâ, terk‑i hestî, terk‑i terk
düsturuna mukâbil, Acz‑Mendî Tarîkinde pek mühim bir düsturu beyân eder.
Hem: ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا âyetinin bir sırrını; şiire benzer, fakat şiir olmayan, muntazam fakat manzûm olmayan, gayet parlak fakat hayâl olmayan yıldızları konuşturan bir yıldıznâme ile tefsir eder.

Beşinci Mektûb

Şerîatın bir hàdimi ve bir vesilesi olan tarîkata mensûb bazı zâtların, tarîkata fazla ehemmiyet verip ona kanâat ederek hakàik‑ı îmâniyenin neşrinde tenbellik ve lâkaydlık gösterdikleri münâsebetiyle yazılmış.
Ve velâyetin üç kısmını beyân edip, en mühim tarîkat olan velâyet‑i kübrâ, sırr‑ı verasetle Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' ve neşr‑i hakàik-ı îmâniyede ihtimam olduğunu isbât eder.
Ve tarîkatların en mühim gayesi ve fâidesi ve müntehâsı olan inkişaf‑ı hakàik-ı îmâniye, Risale‑i Nur ile dahi olabildiğini ve Risale‑i Nurun eczâları o vazifeyi, tarîkat gibi, fakat daha kısa bir zamanda gördüğünü gösteriyor.
683

Altıncı Mektûb

﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ âyetlerinin bir sırrını, birbiri içinde hissedilmiş beş nev'i hazîn gurbetler zulmetinde nur‑u îmân ve feyz‑i Kur'ân ve lütf‑u Rahmân’dan gelen bir nur‑u tesellînin beyânıyla o sırrı tefsir ediyor. Bu mektûb en katı kalbi de ağlattıracak derecede rikkatlidir. Ve en me'yûs ve mükedder kalbi dahi ferâhlandıracak derecede nurludur.

Yedinci Mektûb

Münâfıkların ittihamından, berâet‑i Nebeviye hakkında gelen
﴿مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَ﴿فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَىْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ âyetlerinin mühim bir sırrını tefsir ediyor. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kesret‑i izdivâcı nefsânî olmadığını; belki akvâl ve ef'âli gibi, ahvâl ve etvârından tezâhür eden ahkâm‑ı Şerîata vâsıta olmak için hususî dâiresinde ziyâde şâkirdleri bulunmasıdır.
Ve Hazret‑i Zeyneb’i tezevvücü, sırf bir emr‑i İlâhî ve kader‑i Rabbânî ile olduğunu beyân ediyor. Eski zaman münâfıkları gibi, yeni zaman zındıklarının tenkidlerini kat'î bir sûrette kırıyor.

Sekizinci Mektûb

﴿فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ diyen Hazret‑i Yakub Aleyhisselâm’ın Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı hissiyatı, aşk olmadığını; belki ulvî bir mertebe‑i şefkat olduğunu ve şefkat, aşktan çok yüksek ve keskin bulunduğunu ve ism‑i Rahmân ve ism‑i Rahîm’in vesilesi, şefkattir diye beyân ederek ﴿’in güzel bir sırrını, ﴿فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ’in parlak bir nüktesini tefsir ediyor.
684

Dokuzuncu Mektûb

Kerâmet ve ikram ve inâyet ve istidrâca dair mühim bir kaideyi beyân eder. Kerâmetin izhârı zarar olduğu gibi, ikramın izhârı şükür olduğunu ve en selâmetli kerâmet ise, bilmediği hâlde mazhar olmak olduğunu ve hakîki kerâmet ise, kendi nefsine değil belki Rabbine i'timâdını ziyâdeleştiren olduğunu, yoksa istidrâc olduğunu; hem hayat‑ı dünyeviyeyi bahtiyarâne geçirmenin çaresi, âhiret için verilen hissiyat‑ı şedîdeyi dünyanın fânî umûruna sarf etmemek olduğunu ve aşkın, mecâzî ve hakîki iki nev'i olduğu gibi, hırs ve inâd ve endişe‑i istikbâl gibi hissiyat‑ı şedîdenin dahi, mecâzî ve hakîki olarak ikişer kısmı bulunduğunu; mecâzîleri gayet zararlı ve sû‑i ahlâka menşe' ve hakîkileri gayet nâfi' ve hüsn‑ü ahlâka medâr olduğunu isbât eder.
Hem, İslâm ve îmânın mühim bir farkını beyân eder. Yani: İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve iltizamdır; îmân ise, hakkı iz'ân ve tasdiktir. Yirmi sene evvel dinsiz bir Müslüman bulunduğu gibi, şimdi de gayr‑ı müslim mü'min dahi bulunur gibi göründüğünü gösterir.
Hem Risale‑i Nur eczâları ne derece şiddetli bir sûrette İslâmiyete tarafgirlik hissini verdiğini ve erkân‑ı îmâniyeyi ne derece kuvvetli ve kat'î isbât ettiğini beyân eder.

Onuncu Mektûb

İki suâlin cevabıdır.
Birincisi: ﴿وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴿وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ
âyetlerinin bir sırrını tefsir eder. İmâm‑ı Mübîn”, Kitab‑ı Mübîn neden ibaret olduğunu beyân eder.
İkinci Suâl: Meydân‑ı Haşir nerededir?” cevabında, gayet ma'kul ve mühim ve parlak bir cevab veriyor.
685

Onbirinci Mektûb

Dört ayrı ayrı mebhastır. Bu dört mes'ele birbirinden uzak olduğundan, bu mektûb perîşan görünüyor. Bu perîşan mektûb münâsebetiyle kardeşlerime ihtar ediyorum ki: Bu küçük mektûbları hususî bir sûrette, hususî bazı kardeşlerime yazmıştım.
Büyük mektûblar meydâna çıktıktan sonra, küçükler de umumun nazarına gösterilmesi lâzımgeldi. Hâlbuki tanzimsiz, müşevveş bir sûrette idiler. Onlar ne hâl ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me'zun değiliz!
İşte bu Onbirinci Mektûb, perîşan bir sûrette, birbirinden çok uzak dört mes'eleden ibarettir. Hem müşevveş, hem perîşandır. Fakat, şâirlerin ve ehl‑i aşkın, zülf‑ü perîşanı sevdikleri ve istihsân ettikleri nev'inden, bu mektûb da zülf‑ü perîşan tarzında soğuk tasannu' karışmadan, harâret ve halâvet‑i asliyesini muhâfaza etmek niyetiyle kendi hâlinde bırakılmış.
Bu Mektûbun Birinci Mebhası;
﴿اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا âyetinin bir sırrını tefsir ile, vesvese‑i şeytana mübtelâ olan adamlara mühim bir ilâç ve merhemdir.
İkinci Mebhas:
Barla Yaylası, Tepelice, çam, katran, karakavağın bir meyvesi olup, Sözler Mecmuası’na yazıldığı için buraya yazılmamıştır.
Üçüncü ve Dördüncü Mebhasları:
İ'câz‑ı Kur'ân’a karşı, medeniyetin aczini gösteren yüzer misâllerden iki misâldir. Kur'ân’a muhâlif olan hukuk‑u medeniyet ne kadar haksız olduğunu isbât eden iki nümûnedir.
Birinci Misâl: ﴿فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ Mahz‑ı adâlet olan hükm‑ü Kur'ânî, kıza sülüs veriyor. Medeniyet, irsiyet hususunda kızın hakkında fazla hak vermekle büyük bir haksızlık etmiş ve merhamete muhtaç kıza zulmetmiş olduğunu kat'î bir sûrette isbât ediyor.
İkinci Misâl: ﴿فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ âyetinin bir sırrına dairdir ki, mimsiz medeniyet nasıl kıza hakkından fazla hak verdiğinden haksızlık etmiş; öyle de, vâlide hakkında hakkını kesmekle daha ziyâde haksızlık ettiğini ve en muhterem bir hakikat olan vâlidelik şefkatine karşı dehşetli bir haksızlık ve vahşetli bir hürmetsizlik ve cinayetli bir hakaret ve arş‑ı rahmeti
titreten bir küfran‑ı ni'met ve hayat‑ı ictimâiyenin tiryâk gibi bir râbıta‑i şefkatine bir zehir katmak hükmünde bir hatâ olduğunu isbât eder.
686

Onikinci Mektûb

Mütefennin bazı dostların münâkaşa ettikleri üç mes'eleye dair üç suâllerine muhtasar üç cevaptır.
Birinci Suâl: Hazret‑i Âdem’in Cennet’ten ihracı ve bir kısım benî Âdem’in Cehennem’e idhali hikmeti nedir?” suâline, gayet kat'î bir cevab veriyor.
İkinci Suâl: Şeytanların ve şerlerin halk ve icâdı, şer değil mi? Çirkin değil mi? Cemîl‑i Mutlak ve Rahîm‑i Ale'l-ıtlâk’ın cemâl‑i rahmeti nasıl müsâade etmiş?” suâline karşı gayet kat'î bir sûrette cevab veriyor.
Üçüncü Suâl: Masûm insanlara ve hayvanlara musîbet ve belâları musallat etmek, zulüm değil mi? Âdil‑i Mutlak’ın adâleti nasıl müsâade ediyor?” diye suâlin cevabında gayet mukni' ve kat'î bir tarzda cevab veriyor.

Onüçüncü Mektûb

Ehl‑i dünya ve ehl‑i siyasetin bana ettikleri zulüm ve tazyîk karşısındaki sükût ve tahammülümü merak eden çok kardeşlerimin müteaddid suâllerine karşı, Eski Said lisânıyla ve Yeni Said’in kalbiyle verilmiş ibretli ve merak‑âver bir cevaptır. Esâsı şudur ki:
Hàlık‑ı Rahîm’in rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar; eğer yâr değilse, herşey kalbe bârdır, herkes de düşmandır. Felillâhilhamd, Rahmet‑i İlâhiye yâr olduğu için; ehl‑i dünyanın bana ettikleri envâ'‑ı zulmü, o Rahmet‑i İlâhiye envâ'‑ı merhamete çevirmiştir.”
Serbestlik vesikası almak ve kanunsuz tazyîkattan kurtulmak için adem‑i müracaatımın bir‑iki mühim sebebini beyân eder. Hülâsası: Zâlim insanların mahkûmu değilim; belki ben, âdil kaderin mahkûmuyum; ona müracaat ediyorum. Hem, haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak da'vâ etmek, bir nev'i haksızlıktır ve hakka karşı bir nev'i hürmetsizliktir.
Hem, dünya siyasetinden sırr‑ı ictinâbımın sebebini, mühim bir hakikatle beyân ediyor.

Ondördüncü Mektûb

Te'lif edilmemiştir.

Onbeşinci Mektûb

Altı mühim suâle, altı ehemmiyetli cevaptır.
Birinci Suâl: Sahâbeler velîlerden büyük oldukları hâlde, Sahâbenin içindeki fitneyi çeviren müfsidleri neden nazar‑ı velâyetle keşfedemediler? , dört Hulefâ‑i Râşidîn’den üçünün şehâdetleriyle neticelendi?” İki mühim makamla cevab veriliyor.
İkinci Suâl: Hazret‑i Ali’nin (R.A.) zamanındaki muhârebelerin mâhiyeti nedir? O harpte ölen ve öldürenlere ne nâm verilir?” Gayet mühim ve merak‑âver bir cevab verilmiş.
687
Üçüncü Suâl: Âl‑i Beyt’in başına gelen fecî ve gaddârâne muâmelenin hikmeti nedir?” Gayet mühim bir cevab veriliyor.
Dördüncü Suâl: Âhirzamanda Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) nüzûlü ve Deccâlı öldürmesi ve insanlar umumiyetle din‑i hakkı kabûl etmesi ve kıyâmet vaktinde Allah Allah diyenler bulunmaması rivâyet ediliyor. Böyle umumiyetle îmâna geldikten sonra nasıl küfre gidilir?” suâllerine karşı, merak‑âver ve hakîki bir mühim cevab veriliyor.
Beşinci Suâl: Kıyâmetin hâdisâtından ervâh‑ı bâkiye müteessir olacaklar ?” Cevabında, mühim bir hakikat beyân ediliyor.
Altıncı Suâl: ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ âyetinin hükmü; âhirete, Cennet’e ve Cehennem’e ve ehillerine şümûlü var , yok mu?” cevabında, gayet mühim ve merak‑âver ve kuvvetli bir cevab verilir. Bu risaledeki suâlleri merak edenlere bu risale bir iksîr‑i a'zamdır.

Onaltıncı Mektûb

﴿اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ âyetinin bir sırrını, başıma gelen bir hâdise münâsebetiyle Beş Nokta ile tefsir ediyor.
Birinci Nokta:
Hak ve hakikat olan Hizmet‑i Kur'âniye, şimdiki zamanda çoğu yalancılıktan ibaret ve bid'a ve dalâlet olan siyasetten beni kat'iyyen men'ettiğine dairdir.
İkinci Nokta:
Hayat‑ı ebediyeye ciddi çalışmak ve zararsız ve müstakîm yol ile Kur'ân’a hizmet etmek, elbette dağdağa‑i siyasetten çekilmeyi iktiza ettiğinden; ehl‑i dünyanın hatâ ve harekâtlarını hoş görmek değil, belki kalblerimizi bulandırmamak için bakmamaktayız.
Üçüncü Nokta:
Başıma gelen ağır tazyîkat ve musîbetlere karşı tahammülümün mühim bir sebebini iki vâkıa ile beyân eder.
688
Dördüncü Nokta:
Ehl‑i dünyanın evhâmlı suâllerine karşı cevaptır. O cevapta bilmecbûriye Hizmet‑i Kur'âniye’ye ait bir kerâmet olarak, hakkımızda göz ile görülen ve hiçbir cihette inkâr edilemeyen birkaç inâyet‑i İlâhiye’yi beyân ediyor.
Beşinci Nokta:
Ehl‑i dünyanın katmerli bir zulüm ile bana teklif ettikleri bid'akârâne kaidelerine karşı, onları tam susturacak bir cevaptır.
Bu Onaltıncı Mektûb’un Zeyli
Zâlim ehl‑i dünyanın ve mülhidlerin dünyalarından ve siyasetlerinden bütün bütün çekildiğim hâlde, kendi hâinliklerinden habbeyi kubbe yaparak hakkımda gösterdikleri evhâm ve telâşa karşı Eski Said lisânıyla, izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza noktasında ağızlarına şiddetli bir tokat vurarak, başlarındaki evhâmı uçurur.

Onyedinci Mektûb

Hàs bir kardeşime yazılmış küçük bir tâziyenâmedir. Çendan bu mektûb sûreten küçüktür; fakat fâidesi büyük olup, ona karşı ihtiyaç umumîdir. Hadd‑i bülûğa ermeden çocukları vefât eden peder ve vâlidelere mühim bir müjdedir. Bu tâziye ile en me'yûs ve mükedder bir kalb, hakîki bir tesellî ve ferâh bulur. Küçük olarak vefât eden çocuklar, âlem‑i Bekàda ebedî sevimli çocuk olarak kalıp, peder ve vâlidelerinin kucaklarına verilmesi, ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ sırrıyla, ebedî medâr‑ı sürûrları olduklarını isbât eder.

Onsekizinci Mektûb

Üç Mes'ele‑i Mühimmedir.
Birincisi: Muhakkìkîn‑i evliyânın keşf ile hak gördüğü ve büyük mikyâsta müşâhede ettikleri hâdiseler, âlem‑i şehâdette bazen hilâf‑ı vâki ve bazen küçük bir mikyâsta tezâhür etmesinin sırrını, şirin ve güzel bir temsîl ile beyân eder.
İkinci Mes'elesi: Vahdetü'l‑Vücûd meşrebine dair gayet mühim bir hakikat ve güzel bir izâhtır. Vahdetü'l‑Vücûddan dem vuran ve o mes'eleyi merak eden, bu İkinci Mes'eleyi dikkatle okumalı. Çünkü; bu Vahdetü'l‑Vücûd mes'elesi, medâr‑ı iltibas olmuş mühim bir meşrebdir. Ve ehl‑i hakikatin medâr‑ı ihtilâfı olmuş bir acîb meslektir. Bu İkinci Mes'ele, onun mâhiyetini gösterir ve isbât eder ki; o meşreb, ehl‑i sahvın meşrebi değil, hem en yüksek değil ve ehl‑i sahv olan sahâbe ve sıddıkîn ve veresenin meşrebleri; Vahdetü'l‑vücûd meşrebinden daha yüksek, daha selâmetli, daha makbûl olduğunu isbât eder.
Üçüncü Mes'elesi: Tılsım‑ı kâinâtın üç muammâ‑yı mühimmesinden birisinin halline muhtasar bir işârettir ki: O muammâlardan birisi,
Yirmidokuzuncu Söz’de, ikincisi Otuzuncu Söz’de, bu üçüncüsü ise Yirmidördüncü Mektûb’da Kur'ân‑ı Hakîm’in sırrıyla tamamıyla keşfedilmiş ve o muammâ açılmıştır.
689

Ondokuzuncu Mektûb

Mu'cizât‑ı Ahmediye’ye (A.S.M.) dairdir. Üçyüzden fazla mu'cizâtı beyân eder. Bu risale, Risalet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) mu'cizesini beyân ettiği gibi, kendisi de o mu'cizenin bir kerâmetidir ki, üç‑dört nev' ile hàrika olmuştur.
Birincisi: Nakil ve rivâyet olmakla beraber, yüzelli sahifeden (Hâşiye‑1) fazla olduğu hâlde, kitaplara müracaat edilmeden ezber olarak dağ ve bağ köşelerinde, üç‑dört gün zarfında, her günde iki‑üç saat çalışmak şartıyla mecmûu oniki saatte te'lif edilmesi hàrika bir vâkıadır ki; bu risaledeki Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) bir şu'le‑i kerâmeti olmuştur.
İkincisi: Şu risale, uzunluğuyla beraber ne yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder. Tenbel ehl‑i kalemi öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki; bu sıkıntılı ve usançlı zamanda, bir sene zarfında civarımızda yetmiş adede yakın nüshaları yazıldı. O mu'cize‑i risaletin bir kerâmeti olduğunu, muttali' olanlara kanâat verdi.
Üçüncüsü: Acemî ve tevâfuktan haberi yok ve bize de daha tevâfuk tezâhür etmeden evvel yazdıkları nüshalarda, lafz‑ı Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesi bütün risalelerde ve lafz‑ı Kur'ân”, beşinci parçasında öyle bir tarzda tevâfuk (Hâşiye‑2) etmeleri göründü ki; zerre mikdar insafı olan tesâdüfe veremez. Kim görmüş ise, kat'î hükmediyor ki: Bu bir sırr‑ı gaybîdir, Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) bir kerâmetidir.”
Şu Risalenin başındaki esâslar çok mühimdirler.
Hem şu risaledeki ehâdîs, hemen umumen eimme‑i hadîsçe makbûl ve sahîh olmakla beraber, en kat'î hâdisât‑ı risaleti beyân ediyorlar.
O risalenin bütün mezâyâsını söylemek lâzımgelse, o risale kadar bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştâk olanları onu bir kere okumasına havâle ediyoruz.
Ondokuzuncu Mektûb’un Beşinci ve Altıncı Nüktelerinin Fihristesidir
Bu nükteler, umûr‑u gaybiyeye dair hadîslerin birkaçını zikretmiştir. Hem Hazret‑i Hasan (R.A.) ile Hazret‑i Muâviye’nin (R.A.) muhârebe ve musâlahasını; hem Hazret‑i Ali (R.A.) ile Hazret‑i Zübeyr’in (R.A.) muhârebe edeceğini; hem Ezvâc‑ı Tâhirâtın içinden birisinin mühim bir fitnenin başına geçeceğini; hem Hazret‑i Ali’nin (R.A.) kàtilini haber vermiş.
Hem Hazret‑i Hüseyin’in (R.A.) Kerbelâ’da katlini; hem Zâtından (A.S.M.) sonra Âl‑i Beyt’i, katl ve nefye ma'rûz kalacaklarını; hem Hazret‑i Ali’nin (R.A.) hilâfetinin te'hirini; hem hilâfet ne için Âl‑i Beyt-i Nebevî’de takarrur etmediğini; hem Asr‑ı Saâdet’in başına gelen o dehşetli fitnenin hikmetini; hem Ehl‑i İslâm, umum devletlere galebe çalacaklarını; hem Hazret‑i Ebû Bekir (R.A.) ve Hazret‑i Ömer’in (R.A.) mâhiyet‑i hilâfetlerini; hem müşrik Kureyş reislerinin nerede katlolunacaklarını; hem bir ay uzun mesâfede Mûte Harbi’nden aynen haber verdiğini; hem Hazret‑i Hasan’ın (R.A.) hilâfetini; hem Hazret‑i Osman’ın (R.A.) Kur'ân okurken şehîd olacağını; hem Devlet‑i Abbâsiye’yi; hem Cengiz ve Hülâgu’yu; hem İran’ın fethini; hem Habeş Melikinin cenaze namazını, vefâtından haberi olmadan aynı vakitte kıldığını bildirir.
690
Hem Hazret‑i Fâtıma’nın (Radıyallahu Anhâ) vefâtını; hem Ebû Zerr’in (R.A.) yalnız, bir dağda vefât edeceğini; hem Ümm‑ü Haram’ın Kıbrıs’ta vefât edeceğini; hem yüzbin adamı öldüren Haccâc‑ı Zâlim’i; hem İstanbul’un fethini; hem İmâm‑ı Ebû Hanîfe’yi (R.A.); hem İmâm‑ı Şâfiî’yi (R.A.); hem ümmetinin yetmişüç fırka olacağını; hem Kaderiye tâifesini; hem Râfizîleri; hem Hazret‑i Ali’nin (R.A.) yüzünden insanlar iki kısım olacaklarını; hem Fars ve Rûm kızlarını; hem Hayber Kalesinin fethini; hem Hazret‑i Ali (R.A.) ile Muâviye’nin harbini; hem Hazret‑i Ömer (R.A.) sağ kaldıkça fitnelerin zuhûr etmeyeceğini; hem Süheyl İbn‑i Amr’ın (R.A.) mühim bir vazifesini; hem Kisrâ’nın oğlu babasını öldürdüğünü aynı dakikada haber verdiğini; hem Hâtıb’ın, Kureyş’e gizli mektûb yazdığını; hem Ebû Leheb’in oğlu Uteybe’yi bir arslanın parçalamasına ettiği bedduâsının kabûl olup aynen çıktığını; hem Bilâl‑i Habeşî’nin (R.A.) ezân okuduğu zaman, Kureyşîlerin gizli tenkid ettiklerini aynen haber verdiğini; hem Hazret‑i Abbâs (R.A.) îmân etmeden evvel onun gizli parasından haber verdiğini; hem Hazret‑i Peygamber’e (A.S.M.) bir Yahudînin sihir ettiğini; hem sahâbe meclisinde birinin irtidat edeceğini; hem Hazret‑i Peygamber’in (A.S.M.) katlini niyet edenlerin îmân ettiklerini; hem müşriklerin Kâbe duvarındaki yazılarını kurtların yediğini ve yalnız o yazılar içindeki Allah isimlerini yemediklerini; hem Beytü'l‑Makdis’in fethinde büyük bir tâun çıkacağını; hem Yezid ve Velîd gibi şerîr reisleri haber verdiğini; hem Bundan sonra onlar bize değil, biz onlara hücum edeceğiz diye haber verdiğini ve bunlar gibi çok ihbarât‑ı gaybiye, bu iki nüktede beyân edilmiştir.
Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin Birinci Zeyli
﴿يٰسٓ ❋ وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِ ❋ اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ âyetinin meâlinde yüzer âyâtın en mühim hakikatleri olan Risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) Ondört Reşha nâmıyla ondört kat'î ve parlak ve muhkem bürhânlarla tefsir ve isbât ediyor. Ve en muannid hasmı dahi ilzam eder. Güneş gibi risalet‑i Ahmediye’yi izhâr ediyor.
Şakk‑ı Kamer Mu'cizesine Dair
Şu risale, Şakk‑ı Kamer mu'cizesine bu zaman feylesoflarının ettikleri i'tirâzlarını Beş Nokta ile gayet kat'î bir sûrette reddedip İnşikak‑ı Kamer’in vukû'una hiçbir mâni bulunmadığını gösterir. Ve âhirinde de beş icmâ ile şakk‑ı kamer’in vukû' bulduğunu gayet muhtasar bir sûrette isbât eder ve şakk‑ı kamer mu'cize‑i Ahmediye’sini (A.S.M.) güneş gibi gösterir.
Mu'cizât‑ı Ahmediye Zeylinin Bir Parçası
Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.) hakkında olup, Mi'râc Risalesi’nin Üçüncü Esâsının nihâyetindeki üç mühim müşkülden birinci müşküle ait Şu mi'râc‑ı azîm, niçin Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur?” suâline muhtasar bir fihriste sûretinde verilen cevaptır.
691
Âyetü'l‑kübrâ Risalesinin, Risalet‑i Ahmediye’den Bahseden Onaltıncı Mertebesi
Kâinâtın erkânından Hàlık’ını soran bir seyyahın müşâhedâtından bir parça olup, makam münâsebetiyle buraya ilhâk edilmiştir.

Yirminci Mektûb

﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ âyetinin en mühim bir hakikatini bildiren ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ kelâmının onbir kelimesinde onbir beşâret ve onbir bürhân‑ı kat'î bulunduğuna dair bir mektûbdur.
Elhak merâtib‑i Tevhid-i hakîkinin hakkında bu mektûb bir kibrit‑i ahmerdir ve bir iksîr‑i a'zamdır. O derece parlak ve o mertebede kuvvetli delilleri ve hüccetleri gösteriyor ki, en mütemerrid zındıkları dahi îmâna getiriyor.
Ondokuzuncu Mektûb olan Risale‑i Ahmediye (A.S.M.), kelime‑i şehâdetin ikinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hükmünü ne derece kat'î ve kuvvetli isbât etmiştir; öyle de: Bu Yirminci Mektûb, kelime‑i şehâdetin birinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُhükmünü, o kat'iyyet ve kuvvetle isbât ediyor.
Hakîki ve kuvvetli îmânı kazanmak isteyenler bunu okusunlar. Ve bilhassa Dokuzuncu Kelime bahsinde, ilim ve irâde‑i İlâhiye’nin isbâtını çok vâzıh bir sûrette beyân ettiği gibi; Onuncu Kelime bahsinde de ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ bürhânıyla ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin mühim bir sırrını ve en muazzam bir hakikatini Beş Nükte”de beyân ediyor. Hakàik‑ı îmâniyenin bir tılsım‑ı a'zamını o beş nükte ile hallediyor.
692
Yirminci Mektûb’un Onuncu Kelimesine Zeyl
﴿اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ âyetiyle, ﴿ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا ف۪يهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا âyetinin en mühim ve en muazzam bir hakikatini üç temsîl ile tefsir ediyor. Ve herşey ve bütün eşya Cenâb‑ı Hakk’ın kudretiyle olsa, bir tek şey kadar kolay olduğuna ve kudret‑i İlâhiye’ye verilmediği vakit, bir tek şey kâinât kadar müşkülâtlı ve suûbetli olduğuna dair en mühim bir sırrını ve en muğlak muammâsını, gayet kolay bir tarzda tefsir ederek keşfeder.

Yirmibirinci Mektûb

Küçük bir mektûbdur; fakat gayet büyük bir âyetin büyük bir hakikatini beyân ettiği için, ona ihtiyaç büyüktür.
﴿اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَر۪يمًا ❋ وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يرًا âyeti, beş ayrı ayrı sûrette ihtiyar vâlideyne şefkati celbettiğinin sırrını gösteriyor. Hânesinde ihtiyar vâlideyni veya akrabası veya müslüman kardeşleri bulunan zâtlar, bu mektûbu okumaya pek çok muhtaçtırlar.
693

Yirmiikinci Mektûb

İki Mebhastır.
Birinci Mebhas
﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ﴿اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ âyetlerinin sırrıyla; ehl‑i îmânı, uhuvvet ve muhabbete dâvet ediyor. Nifâk, şikàk, kin ve adâvetten men'edecek mühim esbâbı gösteriyor. Kin ve adâvet; ehl‑i îmân ortasında hem hakikatçe, hem hikmetçe, hem insaniyetçe, hem İslâmiyetçe, hem hayat‑ı şahsiyece, hem hayat‑ı ictimâiyece, hem hayat‑ı maneviyece gayet çirkin ve merdud ve zulüm olduğunu gayet kat'î bir sûrette isbât edip mezkûr âyetlerin mühim bir sırrını tefsir eder.
İkinci Mebhas
﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ sırrıyla, ehl‑i îmânı hırstan şiddetli bir sûrette men'eden esbâbı gösterir. Ve hırs dahi, adâvet kadar muzır ve çirkin olduğunu kat'î delillerle isbât ederek şu âyet‑i azîmenin mühim bir sırrını tefsir ediyor.
Hırsa mübtelâ adamlar, bu İkinci Mebhası çok dikkatle mütâlaa etmelidirler. Kin ve adâvet marazıyla hasta olanlar, tam şifâlarını Birinci Mebhasta bulurlar.
İkinci Mebhasın hâtimesinde, zekâtın ehemmiyetini ve bir rükn‑ü İslâmî olduğunun hikmetini güzel bir sûrette beyân etmekle beraber; hakikatli bir rüyada güzel bir hakikat beyân ediliyor.
Şu Risalenin Hâtimesinde; ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ âyeti, altı derece zemmi zemmetmekle, altı vecihle gıybetten zecrettiğini ve mu'cizâne ve hàrika bir i'câz ile, gıybeti; hem aklen, hem kalben, hem insaniyeten, hem vicdânen, hem fıtraten, hem milliyeten mezmûm ve merdud ve çirkin ve muzır olduğunu gayet kat'î bir sûrette, Kur'ânın i'câzına yakışacak bir tarzda beyân ediyor.
Ve gıybet; alçakların silâhı olduğu cihetle, izzet‑i nefis sâhibi bu pis silâha tenezzül edip isti'mâl etmediğine dair denilmiştir: اُكَبِّرُ نَفْس۪ي عَنْ جَزَاءٍ بِغِيْبَةٍ ❋فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ

Yirmiüçüncü Mektûb

Bu mektûbun birkaç mebhası var. Öteki mebhaslara bedel latîf ve mânidâr bir tek mebhas aynen yazıldı. Şöyle ki:
Ahsenü'l‑kasas olan kıssa‑i Yûsuf’un (A.S.) hâtimesini haber veren ﴿تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ âyetinin ulvî ve latîf ve müjdeli ve i'câzkârâne bir nüktesi şudur ki:
Sâir ferâhlı, saâdetli kıssaların âhirindeki zevâl ve firâk haberinin acıları ve elemi; kıssadan alınan hayâlî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bâhusus kemâl‑i ferâh ve saâdet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda mevtini, firâkını haber vermek daha elemlidir. Dinleyenlere eyvâh dedirtir.
694
Hâlbuki şu âyet, kıssa‑i Yûsufiye’nin en parlak kısmı ki; Azîz‑i Mısır olması, peder ve vâlidesiyle görüşmesi ve kardeşleriyle sevişip tanışması olan dünyaca en saâdetli ve ferâhlı bir hengâmda, Hazret‑i Yûsuf’un (A.S.) mevtini şöyle bir sûrette haber veriyor ve diyor ki:
Şu ferâhlı ve saâdetli vaziyetten daha saâdetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm, Cenâb‑ı Hak’tan vefâtını istedi ve vefât etti; o saâdete mazhar oldu. Demek o dünyevî, lezzetli saâdetten daha câzibedâr bir saâdet ve daha ferâhlı bir vaziyet kabrin arkasında vardır ki; Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm gibi hakikat‑bîn bir zât, o gayet lezzetli bir vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi; öteki saâdete mazhar olsun.”
İşte Kur'ân‑ı Hakîm’in şu belâğatına hayran ol, bak ki; Kıssa‑i Yûsuf’un (A.S.) hâtimesini ne sûretle haber verdi. O haberi dinleyenlere elem ve esef değil belki bir müjde, bir sürûr ilâve ediyor.
Hem irşad ediyor ki: Kabrin arkası için çalışınız!‥ Hakîki saâdet ve lezzet ondadır.
Hem Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm’ın àlî sıddıkıyetini gösteriyor ve diyor: Dünyanın en parlak ve en sürûrlu hâleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftûn etmiyor; yine âhireti istiyor.”

Yirmidördüncü Mektûb (Hâşiye)

Kâinâtın tılsım‑ı acîbini ve müşkül muammâsının en mühim bir sırrını keşf ve halleden bir mektûbdur ve en mühim bir suâlin cevabıdır. Şöyle ki:
Esmâ‑i İlâhiye’nin a'zamlarından olan İsm‑i Rahîm, Hakîm, Vedûd’un iktiza ettikleri şefkat‑perverâne ve maslahatkârâne ve muhabbetdârâne taltifleri; ne sûretle pek müdhiş ve muvahhiş olan mevt ve adem ile, zevâl ve firâk ile, musîbet ve meşakkat ile tevfik edilir?” diye suâlin cevabında; tılsım‑ı kâinâtın üçüncü muammâsını halleden ve kâinâttaki dâimî fa'âliyetin muktezâsını ve esbâb‑ı mûcibesini gösteren Beş Remiz ile ve gayelerini ve fâidelerini isbât eden Beş İşâret ile cevab veriyor.
Şu mektûb İki Makam”dır. Birinci Makamı Beş Remizdir.
Birinci Remiz İsbât ediyor ki: Sâni'‑i Hakîm ne yaparsa haktır. Hiçbir şey ve hiçbir zîhayat, O’na karşı hak da'vâ edemediğini ve Haksız bir oldu diyemediğinin sırrını, kat'î bir tarzda isbât eder.
İkinci Remiz Hayret‑nümâ, dehşet‑engîz, dâimî bir sûretteki fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin sırrını ve halk ve tebdil‑i eşyadaki hikmet‑i azîmesini beyân ediyor ve en mühim bir muammâ‑yı hilkati hallediyor.
Üçüncü Remiz Zevâle giden eşya ademe gitmediğini, belki dâire‑i kudretten dâire‑i ilme geçtiğini ve eşyadaki hüsün ve cemâle ait istihsân ve şeref ve makam, Esmâ‑i İlâhiye’ye ait olduğunu gayet güzel bir sûrette isbât eder.
695
Dördüncü Remiz Mevcûdâtın mütemâdiyen tebeddül ve tağayyür etmeleri; bir tek sahifede, her dakikada ayrı ayrı ve mânidâr mektûbları yazmak nev'inden, sahife‑i kâinâtta Esmâ‑i İlâhiye’nin cilveleriyle yazılan cemâl ve celâl ve kemâl‑i İlâhiye’nin hadsiz âyâtını, mahdûd sahifelerde de hadsiz bir sûrette yazıldığını isbât eder.
Beşinci Remiz İki nükte‑i mühimmedir.
Birisi: Vâcibü'l‑Vücûd’a intisabını îmân ile hisseden adam, hadsiz envâr‑ı vücûda mazhar olduğunu ve hissetmeyen, nihâyetsiz zulümât‑ı ademe ve âlâm‑ı firâka ma'rûz bulunduğunu gösterir.
İkinci Nükte: Dünyanın üç yüzü bulunduğunu zâhir yüzünde, zevâl, firâk, mevt ve adem var; fakat Esmâ‑i İlâhiye’nin âyinesi ve âhiretin mezraası olan iç yüzlerinde, zevâl ve firâk, mevt ve adem ise, tazelenmek ve teceddüddür ve bekànın cilvelerini gösteren bir tavzif ve terhistir.
Bu Mektûbun İkinci Makamı
Bir Mukaddime ile Beş İşârettir.
Mukaddime: Hallâkıyet ve tasarrufât‑ı İlâhiye’den gayet azîm bir hakikati, muazzam ve muhteşem kanunlarla beyân ediyor. Meselâ: Bir kuşun tüylü libâsını değiştiren Sâni'‑i Hakîm, aynı kanunla kâinâtın sûretini kıyâmet vaktinde ve âlem‑i şehâdetin libâsını haşirde o kanun ile değiştirir.
Hem bir ağacın ne kadar meyveleri ve çiçekleri bulunuyor; herbir çiçeğin o kadar gayeleri, herbir meyvenin o kadar hikmetleri bulunduğunu gösterir.
Beş İşâret ise: Eşya, vücûddan gittikten sonra verdikleri ehemmiyetli beş netice itibariyle, bir vecihle ma'dûm iken, beş vecihle mevcûd kalıyor. Şöyle ki:
Herbir mevcûd, vücûddan gittikten sonra, ifâde ettiği mânâlar ve arkasında bâkî kalan hüviyet‑i misâliyesi, âlem‑i misâlde mahfûz kalır.
Hem hayatının etvârıyla mukadderât‑ı hayatiye denilen sergüzeşte‑i hayatiyesi, âlem‑i misâlin defterlerinden olan levh‑i misâlîde yazılır. Rûhânilere, dâimî mevcûd bir mütâlaagâh olur.
Hem, cin ve insin amelleri gibi, âhiret pazarına ve âlem‑i âhirete gönderilecek mahsulâtı bâkî kalır.