681
Fihrist
Birinci Mektûb
Dört suâlin cevabıdır.
Birinci Suâl: Hazret‑i Hızır’ın hayatı hakkında ve o münâsebetle hayatın beş mertebesini gayet güzel ve mukni' bir tarzda beyân eder.
İkinci Suâl: ﴿اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ﴾ âyetindeki mevti, ni'met sûretinde ve mahlûk olduğunun sırrını gayet güzel bir sûrette isbât eder ki; mevt dahi hayat gibi bir ni'met ve hayat gibi mahlûktur.
Üçüncü Suâl: “Cehennem nerededir?” cevabında gayet ma'kul bir sûrette yerini beyân eder ve gösterir. Cehennem‑i suğrâ ve kübrâyı tefrik edip, fennî bir tarzda ve mantıkî bir sûrette isbât etmekle beraber; âhirinde gayet muhteşem ve parlak bir sûrette Azamet ve Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin bir sırr‑ı azîmini ve Cehennem‑i kübrânın bir hikmet‑i hilkatini gösterdiği gibi; Cennet ve Cehennem, şecere‑i hilkatin iki meyvesi ve silsile‑i kâinâtın iki neticesi ve seyl‑i şuûnâtın ve mahsulât‑ı maneviye-i arziyenin iki mahzeni, lütûf ve kahrın iki tecellîgâhı olduğunu gösterir.
Dördüncü Suâl’in cevabında; mahbûblara olan aşk‑ı mecâzî aşk‑ı hakîkiye inkılâb ettiği gibi, koca dünyaya karşı insanın aşk‑ı mecâzîsi dahi, sırr‑ı îmân ile makbûl bir aşk‑ı hakîkiye inkılâb edebildiğini gayet güzel ve mukni' bir sûrette isbât eder.
İkinci Mektûb
Bu zamanda – zarûret olmadan – irşad‑ı nâsa ve neşr‑i dine çalışanların, sadakaları ve hediyeleri kabûl etmemeleri lâzımgeldiğinin sırrını dört sebeble beyân eder.﴿اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ﴾ âyeti ile ﴿اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا﴾ âyeti gibi, insanlardan istiğnâ hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsir eder.
Ve ilim ve dini neşre çalışan insanlar, mümkün olduğu kadar istiğnâ ve kanâatle hareket etmezse; hem ehl‑i dalâletin ittihamına hedef olur, hem izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza edemez.
Hem, salâhat ve neşr‑i din gibi umûr‑u uhreviyeye mukâbil hediyeleri almak, âhiret meyvelerini dünyada fânî bir sûrette yemek demektir.
682
Üçüncü Mektûb
﴿فَلَٓا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ ❋ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِ﴾ kaseminde ve yemînindeki ulvî bir nur‑u i'câzîyi ve ﴿وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ﴾ âyetinin teşbihindeki parlak bir lem'a‑i i'câziyeyi ve ﴿هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا ف۪ي مَنَاكِبِهَا﴾ âyetinde; küre‑i arzı, fezâ‑yı kâinâtta yüzen bir sefîne‑i Rabbâniye olduğunu gösteren parlak bir hakikati tasvir ederek, küre‑i arzdan Cehennem’e göçmek için ehl‑i dalâletin seyahatini ve bütün eşya bir tek Zâta isnâd edilse, vücûb derecesinde sühûlet ve kolaylık olduğunu; eşyanın icâdı, müteaddid esbâblara isnâd edilse, imtina' derecesinde bir suûbet ve müşkülât olduğunu gayet güzel ve mukni' ve muhtasar bir sûrette beyânıyla iki nükte‑i mühimme-i i'câziyeyi tefsir eder.
Dördüncü Mektûb
﴿وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا﴾ âyetinin bir sırrı, Risale‑i Nur hakkında tecellî ettiğini beyân eder.
Hem:
“Der Tarîk‑ı Nakşibendî lâzım âmed çâr‑terk;
Terk‑i dünya, terk‑i ukbâ, terk‑i hestî, terk‑i terk”
düsturuna mukâbil, Acz‑Mendî Tarîkinde pek mühim bir düsturu beyân eder.
Hem: ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا﴾ âyetinin bir sırrını; şiire benzer, fakat şiir olmayan, muntazam fakat manzûm olmayan, gayet parlak fakat hayâl olmayan yıldızları konuşturan bir yıldıznâme ile tefsir eder.
Beşinci Mektûb
Şerîatın bir hàdimi ve bir vesilesi olan tarîkata mensûb bazı zâtların, tarîkata fazla ehemmiyet verip ona kanâat ederek hakàik‑ı îmâniyenin neşrinde tenbellik ve lâkaydlık gösterdikleri münâsebetiyle yazılmış.
Ve velâyetin üç kısmını beyân edip, en mühim tarîkat olan velâyet‑i kübrâ, sırr‑ı verasetle Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' ve neşr‑i hakàik-ı îmâniyede ihtimam olduğunu isbât eder.
Ve tarîkatların en mühim gayesi ve fâidesi ve müntehâsı olan inkişaf‑ı hakàik-ı îmâniye, Risale‑i Nur ile dahi olabildiğini ve Risale‑i Nurun eczâları o vazifeyi, tarîkat gibi, fakat daha kısa bir zamanda gördüğünü gösteriyor.
683
Altıncı Mektûb
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ âyetlerinin bir sırrını, birbiri içinde hissedilmiş beş nev'i hazîn gurbetler zulmetinde nur‑u îmân ve feyz‑i Kur'ân ve lütf‑u Rahmân’dan gelen bir nur‑u tesellînin beyânıyla o sırrı tefsir ediyor. Bu mektûb en katı kalbi de ağlattıracak derecede rikkatlidir. Ve en me'yûs ve mükedder kalbi dahi ferâhlandıracak derecede nurludur.
Yedinci Mektûb
Münâfıkların ittihamından, berâet‑i Nebeviye hakkında gelen
﴿مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَ﴾﴿فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَىْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ﴾ âyetlerinin mühim bir sırrını tefsir ediyor. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kesret‑i izdivâcı nefsânî olmadığını; belki akvâl ve ef'âli gibi, ahvâl ve etvârından tezâhür eden ahkâm‑ı Şerîata vâsıta olmak için hususî dâiresinde ziyâde şâkirdleri bulunmasıdır.
Ve Hazret‑i Zeyneb’i tezevvücü, sırf bir emr‑i İlâhî ve kader‑i Rabbânî ile olduğunu beyân ediyor. Eski zaman münâfıkları gibi, yeni zaman zındıklarının tenkidlerini kat'î bir sûrette kırıyor.
Sekizinci Mektûb
﴿فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ﴾ diyen Hazret‑i Yakub Aleyhisselâm’ın Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı hissiyatı, aşk olmadığını; belki ulvî bir mertebe‑i şefkat olduğunu ve şefkat, aşktan çok yüksek ve keskin bulunduğunu ve ism‑i Rahmân ve ism‑i Rahîm’in vesilesi, şefkattir diye beyân ederek ﴿﷽﴾’in güzel bir sırrını, ﴿فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ﴾’in parlak bir nüktesini tefsir ediyor.
684
Dokuzuncu Mektûb
Kerâmet ve ikram ve inâyet ve istidrâca dair mühim bir kaideyi beyân eder. Kerâmetin izhârı zarar olduğu gibi, ikramın izhârı şükür olduğunu ve en selâmetli kerâmet ise, bilmediği hâlde mazhar olmak olduğunu ve hakîki kerâmet ise, kendi nefsine değil‥ belki Rabbine i'timâdını ziyâdeleştiren olduğunu, yoksa istidrâc olduğunu; hem hayat‑ı dünyeviyeyi bahtiyarâne geçirmenin çaresi, âhiret için verilen hissiyat‑ı şedîdeyi dünyanın fânî umûruna sarf etmemek olduğunu ve aşkın, mecâzî ve hakîki iki nev'i olduğu gibi, hırs ve inâd ve endişe‑i istikbâl gibi hissiyat‑ı şedîdenin dahi, mecâzî ve hakîki olarak ikişer kısmı bulunduğunu; mecâzîleri gayet zararlı ve sû‑i ahlâka menşe' ve hakîkileri gayet nâfi' ve hüsn‑ü ahlâka medâr olduğunu isbât eder.
Hem, İslâm ve îmânın mühim bir farkını beyân eder. Yani: İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve iltizamdır; îmân ise, hakkı iz'ân ve tasdiktir. Yirmi sene evvel dinsiz bir Müslüman bulunduğu gibi, şimdi de gayr‑ı müslim mü'min dahi bulunur gibi göründüğünü gösterir.
Hem Risale‑i Nur eczâları ne derece şiddetli bir sûrette İslâmiyete tarafgirlik hissini verdiğini ve erkân‑ı îmâniyeyi ne derece kuvvetli ve kat'î isbât ettiğini beyân eder.
Onuncu Mektûb
İki suâlin cevabıdır.
Birincisi: ﴿وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾﴿وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ﴾
âyetlerinin bir sırrını tefsir eder. “İmâm‑ı Mübîn”, “Kitab‑ı Mübîn” neden ibaret olduğunu beyân eder.
İkinci Suâl: “Meydân‑ı Haşir nerededir?” cevabında, gayet ma'kul ve mühim ve parlak bir cevab veriyor.
685
Onbirinci Mektûb
Dört ayrı ayrı mebhastır. Bu dört mes'ele birbirinden uzak olduğundan, bu mektûb perîşan görünüyor. Bu perîşan mektûb münâsebetiyle kardeşlerime ihtar ediyorum ki: Bu küçük mektûbları hususî bir sûrette, hususî bazı kardeşlerime yazmıştım.
Büyük mektûblar meydâna çıktıktan sonra, küçükler de umumun nazarına gösterilmesi lâzımgeldi. Hâlbuki tanzimsiz, müşevveş bir sûrette idiler. Onlar ne hâl ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me'zun değiliz!
İşte bu Onbirinci Mektûb, perîşan bir sûrette, birbirinden çok uzak dört mes'eleden ibarettir. Hem müşevveş, hem perîşandır. Fakat, şâirlerin ve ehl‑i aşkın, zülf‑ü perîşanı sevdikleri ve istihsân ettikleri nev'inden, bu mektûb da – zülf‑ü perîşan tarzında – soğuk tasannu' karışmadan, harâret ve halâvet‑i asliyesini muhâfaza etmek niyetiyle kendi hâlinde bırakılmış.
Bu Mektûbun Birinci Mebhası;
﴿اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا﴾ âyetinin bir sırrını tefsir ile, vesvese‑i şeytana mübtelâ olan adamlara mühim bir ilâç ve merhemdir.
İkinci Mebhas:
Barla Yaylası, Tepelice, çam, katran, karakavağın bir meyvesi olup, Sözler Mecmuası’na yazıldığı için buraya yazılmamıştır.
Üçüncü ve Dördüncü Mebhasları:
İ'câz‑ı Kur'ân’a karşı, medeniyetin aczini gösteren yüzer misâllerden iki misâldir. Kur'ân’a muhâlif olan hukuk‑u medeniyet ne kadar haksız olduğunu isbât eden iki nümûnedir.
Birinci Misâl: ﴿فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ﴾ Mahz‑ı adâlet olan hükm‑ü Kur'ânî, kıza sülüs veriyor. Medeniyet, irsiyet hususunda kızın hakkında fazla hak vermekle büyük bir haksızlık etmiş ve merhamete muhtaç kıza zulmetmiş olduğunu kat'î bir sûrette isbât ediyor.
İkinci Misâl: ﴿فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ﴾ âyetinin bir sırrına dairdir ki, mimsiz medeniyet nasıl kıza hakkından fazla hak verdiğinden haksızlık etmiş; öyle de, vâlide hakkında hakkını kesmekle daha ziyâde haksızlık ettiğini ve en muhterem bir hakikat olan vâlidelik şefkatine karşı dehşetli bir haksızlık ve vahşetli bir hürmetsizlik ve cinayetli bir hakaret ve arş‑ı rahmeti
titreten bir küfran‑ı ni'met ve hayat‑ı ictimâiyenin tiryâk gibi bir râbıta‑i şefkatine bir zehir katmak hükmünde bir hatâ olduğunu isbât eder.
686
Onikinci Mektûb
Mütefennin bazı dostların münâkaşa ettikleri üç mes'eleye dair üç suâllerine muhtasar üç cevaptır.
Birinci Suâl: “Hazret‑i Âdem’in Cennet’ten ihracı ve bir kısım benî Âdem’in Cehennem’e idhali hikmeti nedir?” suâline, gayet kat'î bir cevab veriyor.
İkinci Suâl: “Şeytanların ve şerlerin halk ve icâdı, şer değil mi? Çirkin değil mi? Cemîl‑i Mutlak ve Rahîm‑i Ale'l-ıtlâk’ın cemâl‑i rahmeti nasıl müsâade etmiş?” suâline karşı gayet kat'î bir sûrette cevab veriyor.
Üçüncü Suâl: “Masûm insanlara ve hayvanlara musîbet ve belâları musallat etmek, zulüm değil mi? Âdil‑i Mutlak’ın adâleti nasıl müsâade ediyor?” diye suâlin cevabında gayet mukni' ve kat'î bir tarzda cevab veriyor.
Onüçüncü Mektûb
Ehl‑i dünya ve ehl‑i siyasetin bana ettikleri zulüm ve tazyîk karşısındaki sükût ve tahammülümü merak eden çok kardeşlerimin müteaddid suâllerine karşı, Eski Said lisânıyla ve Yeni Said’in kalbiyle verilmiş ibretli ve merak‑âver bir cevaptır. Esâsı şudur ki:
“Hàlık‑ı Rahîm’in rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar; eğer yâr değilse, herşey kalbe bârdır, herkes de düşmandır. Felillâhilhamd, Rahmet‑i İlâhiye yâr olduğu için; ehl‑i dünyanın bana ettikleri envâ'‑ı zulmü, o Rahmet‑i İlâhiye envâ'‑ı merhamete çevirmiştir.”
Serbestlik vesikası almak ve kanunsuz tazyîkattan kurtulmak için adem‑i müracaatımın bir‑iki mühim sebebini beyân eder. Hülâsası: Zâlim insanların mahkûmu değilim; belki ben, âdil kaderin mahkûmuyum; ona müracaat ediyorum. Hem, haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak da'vâ etmek, bir nev'i haksızlıktır ve hakka karşı bir nev'i hürmetsizliktir.
Hem, dünya siyasetinden sırr‑ı ictinâbımın sebebini, mühim bir hakikatle beyân ediyor.
Ondördüncü Mektûb
Te'lif edilmemiştir.
Onbeşinci Mektûb
Altı mühim suâle, altı ehemmiyetli cevaptır.
Birinci Suâl: “Sahâbeler velîlerden büyük oldukları hâlde, Sahâbenin içindeki fitneyi çeviren müfsidleri neden nazar‑ı velâyetle keşfedemediler? Tâ, dört Hulefâ‑i Râşidîn’den üçünün şehâdetleriyle neticelendi?” İki mühim makamla cevab veriliyor.
İkinci Suâl: “Hazret‑i Ali’nin (R.A.) zamanındaki muhârebelerin mâhiyeti nedir? O harpte ölen ve öldürenlere ne nâm verilir?” Gayet mühim ve merak‑âver bir cevab verilmiş.
687
Üçüncü Suâl: “Âl‑i Beyt’in başına gelen fecî ve gaddârâne muâmelenin hikmeti nedir?” Gayet mühim bir cevab veriliyor.
Dördüncü Suâl: “Âhirzamanda Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) nüzûlü ve Deccâlı öldürmesi ve insanlar umumiyetle din‑i hakkı kabûl etmesi ve kıyâmet vaktinde Allah‥ Allah‥ diyenler bulunmaması rivâyet ediliyor. Böyle umumiyetle îmâna geldikten sonra nasıl küfre gidilir?” suâllerine karşı, merak‑âver ve hakîki bir mühim cevab veriliyor.
Beşinci Suâl: “Kıyâmetin hâdisâtından ervâh‑ı bâkiye müteessir olacaklar mı?” Cevabında, mühim bir hakikat beyân ediliyor.
Altıncı Suâl: “﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ﴾ âyetinin hükmü; âhirete, Cennet’e ve Cehennem’e ve ehillerine şümûlü var mı, yok mu?” cevabında, gayet mühim ve merak‑âver ve kuvvetli bir cevab verilir. Bu risaledeki suâlleri merak edenlere bu risale bir iksîr‑i a'zamdır.
Onaltıncı Mektûb
﴿اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ âyetinin bir sırrını, başıma gelen bir hâdise münâsebetiyle “Beş Nokta” ile tefsir ediyor.
Birinci Nokta:
Hak ve hakikat olan Hizmet‑i Kur'âniye, şimdiki zamanda çoğu yalancılıktan ibaret ve bid'a ve dalâlet olan siyasetten beni kat'iyyen men'ettiğine dairdir.
İkinci Nokta:
Hayat‑ı ebediyeye ciddi çalışmak ve zararsız ve müstakîm yol ile Kur'ân’a hizmet etmek, elbette dağdağa‑i siyasetten çekilmeyi iktiza ettiğinden; ehl‑i dünyanın hatâ ve harekâtlarını hoş görmek değil, belki kalblerimizi bulandırmamak için bakmamaktayız.
Üçüncü Nokta:
Başıma gelen ağır tazyîkat ve musîbetlere karşı tahammülümün mühim bir sebebini iki vâkıa ile beyân eder.
688
Dördüncü Nokta:
Ehl‑i dünyanın evhâmlı suâllerine karşı cevaptır. O cevapta bilmecbûriye Hizmet‑i Kur'âniye’ye ait bir kerâmet olarak, hakkımızda göz ile görülen ve hiçbir cihette inkâr edilemeyen birkaç inâyet‑i İlâhiye’yi beyân ediyor.
Beşinci Nokta:
Ehl‑i dünyanın katmerli bir zulüm ile bana teklif ettikleri bid'akârâne kaidelerine karşı, onları tam susturacak bir cevaptır.
Bu Onaltıncı Mektûb’un Zeyli
Zâlim ehl‑i dünyanın ve mülhidlerin dünyalarından ve siyasetlerinden bütün bütün çekildiğim hâlde, kendi hâinliklerinden habbeyi kubbe yaparak hakkımda gösterdikleri evhâm ve telâşa karşı Eski Said lisânıyla, izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza noktasında ağızlarına şiddetli bir tokat vurarak, başlarındaki evhâmı uçurur.
Onyedinci Mektûb
Hàs bir kardeşime yazılmış küçük bir tâziyenâmedir. Çendan bu mektûb sûreten küçüktür; fakat fâidesi büyük olup, ona karşı ihtiyaç umumîdir. Hadd‑i bülûğa ermeden çocukları vefât eden peder ve vâlidelere mühim bir müjdedir. Bu tâziye ile en me'yûs ve mükedder bir kalb, hakîki bir tesellî ve ferâh bulur. Küçük olarak vefât eden çocuklar, âlem‑i Bekàda ebedî sevimli çocuk olarak kalıp, peder ve vâlidelerinin kucaklarına verilmesi, ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ﴾ sırrıyla, ebedî medâr‑ı sürûrları olduklarını isbât eder.
Onsekizinci Mektûb
“Üç Mes'ele‑i Mühimme”dir.
Birincisi: Muhakkìkîn‑i evliyânın keşf ile hak gördüğü ve büyük mikyâsta müşâhede ettikleri hâdiseler, âlem‑i şehâdette bazen hilâf‑ı vâki ve bazen küçük bir mikyâsta tezâhür etmesinin sırrını, şirin ve güzel bir temsîl ile beyân eder.
İkinci Mes'elesi: Vahdetü'l‑Vücûd meşrebine dair gayet mühim bir hakikat ve güzel bir izâhtır. Vahdetü'l‑Vücûddan dem vuran ve o mes'eleyi merak eden, bu İkinci Mes'eleyi dikkatle okumalı. Çünkü; bu Vahdetü'l‑Vücûd mes'elesi, medâr‑ı iltibas olmuş mühim bir meşrebdir. Ve ehl‑i hakikatin medâr‑ı ihtilâfı olmuş bir acîb meslektir. Bu İkinci Mes'ele, onun mâhiyetini gösterir ve isbât eder ki; o meşreb, ehl‑i sahvın meşrebi değil, hem en yüksek değil‥ ve ehl‑i sahv olan sahâbe ve sıddıkîn ve veresenin meşrebleri; Vahdetü'l‑vücûd meşrebinden daha yüksek, daha selâmetli, daha makbûl olduğunu isbât eder.
Üçüncü Mes'elesi: Tılsım‑ı kâinâtın üç muammâ‑yı mühimmesinden birisinin halline muhtasar bir işârettir ki: O muammâlardan birisi,
Yirmidokuzuncu Söz’de, ikincisi Otuzuncu Söz’de, bu üçüncüsü ise Yirmidördüncü Mektûb’da Kur'ân‑ı Hakîm’in sırrıyla tamamıyla keşfedilmiş ve o muammâ açılmıştır.
689
Ondokuzuncu Mektûb
Mu'cizât‑ı Ahmediye’ye (A.S.M.) dairdir. Üçyüzden fazla mu'cizâtı beyân eder. Bu risale, Risalet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) mu'cizesini beyân ettiği gibi, kendisi de o mu'cizenin bir kerâmetidir ki, üç‑dört nev' ile hàrika olmuştur.
Birincisi: Nakil ve rivâyet olmakla beraber, yüzelli sahifeden (Hâşiye‑1) fazla olduğu hâlde, kitaplara müracaat edilmeden ezber olarak dağ ve bağ köşelerinde, üç‑dört gün zarfında, her günde iki‑üç saat çalışmak şartıyla mecmûu oniki saatte te'lif edilmesi hàrika bir vâkıadır ki; bu risaledeki Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) bir şu'le‑i kerâmeti olmuştur.
İkincisi: Şu risale, uzunluğuyla beraber ne yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder. Tenbel ehl‑i kalemi öyle bir şevk ve gayrete getirdi ki; bu sıkıntılı ve usançlı zamanda, bir sene zarfında civarımızda yetmiş adede yakın nüshaları yazıldı. O mu'cize‑i risaletin bir kerâmeti olduğunu, muttali' olanlara kanâat verdi.
Üçüncüsü: Acemî ve tevâfuktan haberi yok ve bize de daha tevâfuk tezâhür etmeden evvel yazdıkları nüshalarda, lafz‑ı “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm” kelimesi bütün risalelerde ve lafz‑ı “Kur'ân”, beşinci parçasında öyle bir tarzda tevâfuk (Hâşiye‑2) etmeleri göründü ki; zerre mikdar insafı olan tesâdüfe veremez. Kim görmüş ise, kat'î hükmediyor ki: “Bu bir sırr‑ı gaybîdir, Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) bir kerâmetidir.”
Şu Risalenin başındaki esâslar çok mühimdirler.
Hem şu risaledeki ehâdîs, hemen umumen eimme‑i hadîsçe makbûl ve sahîh olmakla beraber, en kat'î hâdisât‑ı risaleti beyân ediyorlar.
O risalenin bütün mezâyâsını söylemek lâzımgelse, o risale kadar bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştâk olanları onu bir kere okumasına havâle ediyoruz.
Ondokuzuncu Mektûb’un Beşinci ve Altıncı Nüktelerinin Fihristesidir
Bu nükteler, umûr‑u gaybiyeye dair hadîslerin birkaçını zikretmiştir. Hem Hazret‑i Hasan (R.A.) ile Hazret‑i Muâviye’nin (R.A.) muhârebe ve musâlahasını; hem Hazret‑i Ali (R.A.) ile Hazret‑i Zübeyr’in (R.A.) muhârebe edeceğini; hem Ezvâc‑ı Tâhirâtın içinden birisinin mühim bir fitnenin başına geçeceğini; hem Hazret‑i Ali’nin (R.A.) kàtilini haber vermiş.
Hem Hazret‑i Hüseyin’in (R.A.) Kerbelâ’da katlini; hem Zâtından (A.S.M.) sonra Âl‑i Beyt’i, katl ve nefye ma'rûz kalacaklarını; hem Hazret‑i Ali’nin (R.A.) hilâfetinin te'hirini; hem hilâfet ne için Âl‑i Beyt-i Nebevî’de takarrur etmediğini; hem Asr‑ı Saâdet’in başına gelen o dehşetli fitnenin hikmetini; hem Ehl‑i İslâm, umum devletlere galebe çalacaklarını; hem Hazret‑i Ebû Bekir (R.A.) ve Hazret‑i Ömer’in (R.A.) mâhiyet‑i hilâfetlerini; hem müşrik Kureyş reislerinin nerede katlolunacaklarını; hem bir ay uzun mesâfede Mûte Harbi’nden aynen haber verdiğini; hem Hazret‑i Hasan’ın (R.A.) hilâfetini; hem Hazret‑i Osman’ın (R.A.) Kur'ân okurken şehîd olacağını; hem Devlet‑i Abbâsiye’yi; hem Cengiz ve Hülâgu’yu; hem İran’ın fethini; hem Habeş Melikinin cenaze namazını, vefâtından haberi olmadan aynı vakitte kıldığını bildirir.
690
Hem Hazret‑i Fâtıma’nın (Radıyallahu Anhâ) vefâtını; hem Ebû Zerr’in (R.A.) yalnız, bir dağda vefât edeceğini; hem Ümm‑ü Haram’ın Kıbrıs’ta vefât edeceğini; hem yüzbin adamı öldüren Haccâc‑ı Zâlim’i; hem İstanbul’un fethini; hem İmâm‑ı Ebû Hanîfe’yi (R.A.); hem İmâm‑ı Şâfiî’yi (R.A.); hem ümmetinin yetmişüç fırka olacağını; hem Kaderiye tâifesini; hem Râfizîleri; hem Hazret‑i Ali’nin (R.A.) yüzünden insanlar iki kısım olacaklarını; hem Fars ve Rûm kızlarını; hem Hayber Kalesinin fethini; hem Hazret‑i Ali (R.A.) ile Muâviye’nin harbini; hem Hazret‑i Ömer (R.A.) sağ kaldıkça fitnelerin zuhûr etmeyeceğini; hem Süheyl İbn‑i Amr’ın (R.A.) mühim bir vazifesini; hem Kisrâ’nın oğlu babasını öldürdüğünü aynı dakikada haber verdiğini; hem Hâtıb’ın, Kureyş’e gizli mektûb yazdığını; hem Ebû Leheb’in oğlu Uteybe’yi bir arslanın parçalamasına ettiği bedduâsının kabûl olup aynen çıktığını; hem Bilâl‑i Habeşî’nin (R.A.) ezân okuduğu zaman, Kureyşîlerin gizli tenkid ettiklerini aynen haber verdiğini; hem Hazret‑i Abbâs (R.A.) îmân etmeden evvel onun gizli parasından haber verdiğini; hem Hazret‑i Peygamber’e (A.S.M.) bir Yahudînin sihir ettiğini; hem sahâbe meclisinde birinin irtidat edeceğini; hem Hazret‑i Peygamber’in (A.S.M.) katlini niyet edenlerin îmân ettiklerini; hem müşriklerin Kâbe duvarındaki yazılarını kurtların yediğini ve yalnız o yazılar içindeki Allah isimlerini yemediklerini; hem Beytü'l‑Makdis’in fethinde büyük bir tâun çıkacağını; hem Yezid ve Velîd gibi şerîr reisleri haber verdiğini; hem “Bundan sonra onlar bize değil, biz onlara hücum edeceğiz” diye haber verdiğini ve bunlar gibi çok ihbarât‑ı gaybiye, bu iki nüktede beyân edilmiştir.
Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin Birinci Zeyli
﴿يٰسٓ ❋ وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِ ❋ اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ﴾ âyetinin meâlinde yüzer âyâtın en mühim hakikatleri olan Risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) “Ondört Reşha” nâmıyla ondört kat'î ve parlak ve muhkem bürhânlarla tefsir ve isbât ediyor. Ve en muannid hasmı dahi ilzam eder. Güneş gibi risalet‑i Ahmediye’yi izhâr ediyor.
Şakk‑ı Kamer Mu'cizesine Dair
Şu risale, Şakk‑ı Kamer mu'cizesine bu zaman feylesoflarının ettikleri i'tirâzlarını “Beş Nokta” ile gayet kat'î bir sûrette reddedip İnşikak‑ı Kamer’in vukû'una hiçbir mâni bulunmadığını gösterir. Ve âhirinde de beş icmâ ile şakk‑ı kamer’in vukû' bulduğunu gayet muhtasar bir sûrette isbât eder ve şakk‑ı kamer mu'cize‑i Ahmediye’sini (A.S.M.) güneş gibi gösterir.
Mu'cizât‑ı Ahmediye Zeylinin Bir Parçası
Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.) hakkında olup, Mi'râc Risalesi’nin Üçüncü Esâsının nihâyetindeki üç mühim müşkülden birinci müşküle ait “Şu mi'râc‑ı azîm, niçin Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur?” suâline muhtasar bir fihriste sûretinde verilen cevaptır.
691
Âyetü'l‑kübrâ Risalesinin, Risalet‑i Ahmediye’den Bahseden Onaltıncı Mertebesi
Kâinâtın erkânından Hàlık’ını soran bir seyyahın müşâhedâtından bir parça olup, makam münâsebetiyle buraya ilhâk edilmiştir.
Yirminci Mektûb
﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ﴾ âyetinin en mühim bir hakikatini bildiren ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ kelâmının onbir kelimesinde onbir beşâret ve onbir bürhân‑ı kat'î bulunduğuna dair bir mektûbdur.
Elhak merâtib‑i Tevhid-i hakîkinin hakkında bu mektûb bir kibrit‑i ahmerdir ve bir iksîr‑i a'zamdır. O derece parlak ve o mertebede kuvvetli delilleri ve hüccetleri gösteriyor ki, en mütemerrid zındıkları dahi îmâna getiriyor.
Ondokuzuncu Mektûb olan Risale‑i Ahmediye (A.S.M.), kelime‑i şehâdetin ikinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hükmünü ne derece kat'î ve kuvvetli isbât etmiştir; öyle de: Bu Yirminci Mektûb, kelime‑i şehâdetin birinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُhükmünü, o kat'iyyet ve kuvvetle isbât ediyor.
Hakîki ve kuvvetli îmânı kazanmak isteyenler bunu okusunlar. Ve bilhassa Dokuzuncu Kelime bahsinde, ilim ve irâde‑i İlâhiye’nin isbâtını çok vâzıh bir sûrette beyân ettiği gibi; Onuncu Kelime bahsinde de ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ bürhânıyla ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ âyetinin mühim bir sırrını ve en muazzam bir hakikatini “Beş Nükte”de beyân ediyor. Hakàik‑ı îmâniyenin bir tılsım‑ı a'zamını o beş nükte ile hallediyor.
692
Yirminci Mektûb’un Onuncu Kelimesine Zeyl
﴿اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ﴾ âyetiyle, ﴿ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا ف۪يهِ شُرَكَٓاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا﴾ âyetinin en mühim ve en muazzam bir hakikatini üç temsîl ile tefsir ediyor. Ve herşey ve bütün eşya Cenâb‑ı Hakk’ın kudretiyle olsa, bir tek şey kadar kolay olduğuna ve kudret‑i İlâhiye’ye verilmediği vakit, bir tek şey kâinât kadar müşkülâtlı ve suûbetli olduğuna dair en mühim bir sırrını ve en muğlak muammâsını, gayet kolay bir tarzda tefsir ederek keşfeder.
Yirmibirinci Mektûb
Küçük bir mektûbdur; fakat gayet büyük bir âyetin büyük bir hakikatini beyân ettiği için, ona ihtiyaç büyüktür.
﴿اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَر۪يمًا ❋ وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يرًا﴾ âyeti, beş ayrı ayrı sûrette ihtiyar vâlideyne şefkati celbettiğinin sırrını gösteriyor. Hânesinde ihtiyar vâlideyni veya akrabası veya müslüman kardeşleri bulunan zâtlar, bu mektûbu okumaya pek çok muhtaçtırlar.
693
Yirmiikinci Mektûb
“İki Mebhas”tır.
Birinci Mebhas
﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ﴾﴿اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ﴾﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ﴾ âyetlerinin sırrıyla; ehl‑i îmânı, uhuvvet ve muhabbete dâvet ediyor. Nifâk, şikàk, kin ve adâvetten men'edecek mühim esbâbı gösteriyor. Kin ve adâvet; – ehl‑i îmân ortasında – hem hakikatçe, hem hikmetçe, hem insaniyetçe, hem İslâmiyetçe, hem hayat‑ı şahsiyece, hem hayat‑ı ictimâiyece, hem hayat‑ı maneviyece gayet çirkin ve merdud ve zulüm olduğunu gayet kat'î bir sûrette isbât edip mezkûr âyetlerin mühim bir sırrını tefsir eder.
İkinci Mebhas
﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴾﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ﴾ sırrıyla, ehl‑i îmânı hırstan şiddetli bir sûrette men'eden esbâbı gösterir. Ve hırs dahi, adâvet kadar muzır ve çirkin olduğunu kat'î delillerle isbât ederek şu âyet‑i azîmenin mühim bir sırrını tefsir ediyor.
Hırsa mübtelâ adamlar, bu İkinci Mebhası çok dikkatle mütâlaa etmelidirler. Kin ve adâvet marazıyla hasta olanlar, tam şifâlarını Birinci Mebhasta bulurlar.
İkinci Mebhasın hâtimesinde, zekâtın ehemmiyetini ve bir rükn‑ü İslâmî olduğunun hikmetini güzel bir sûrette beyân etmekle beraber; hakikatli bir rüyada güzel bir hakikat beyân ediliyor.
Şu Risalenin Hâtimesinde; ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ﴾ âyeti, altı derece zemmi zemmetmekle, altı vecihle gıybetten zecrettiğini ve mu'cizâne ve hàrika bir i'câz ile, gıybeti; hem aklen, hem kalben, hem insaniyeten, hem vicdânen, hem fıtraten, hem milliyeten mezmûm ve merdud ve çirkin ve muzır olduğunu gayet kat'î bir sûrette, Kur'ânın i'câzına yakışacak bir tarzda beyân ediyor.
Ve gıybet; alçakların silâhı olduğu cihetle, izzet‑i nefis sâhibi bu pis silâha tenezzül edip isti'mâl etmediğine dair denilmiştir: اُكَبِّرُ نَفْس۪ي عَنْ جَزَاءٍ بِغِيْبَةٍ ❋فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ
Yirmiüçüncü Mektûb
Bu mektûbun birkaç mebhası var. Öteki mebhaslara bedel latîf ve mânidâr bir tek mebhas aynen yazıldı. Şöyle ki:
Ahsenü'l‑kasas olan kıssa‑i Yûsuf’un (A.S.) hâtimesini haber veren ﴿تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ﴾ âyetinin ulvî ve latîf ve müjdeli ve i'câzkârâne bir nüktesi şudur ki:
Sâir ferâhlı, saâdetli kıssaların âhirindeki zevâl ve firâk haberinin acıları ve elemi; kıssadan alınan hayâlî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bâhusus kemâl‑i ferâh ve saâdet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda mevtini, firâkını haber vermek daha elemlidir. Dinleyenlere “eyvâh” dedirtir.
694
Hâlbuki şu âyet, kıssa‑i Yûsufiye’nin en parlak kısmı ki; Azîz‑i Mısır olması, peder ve vâlidesiyle görüşmesi ve kardeşleriyle sevişip tanışması olan dünyaca en saâdetli ve ferâhlı bir hengâmda, Hazret‑i Yûsuf’un (A.S.) mevtini şöyle bir sûrette haber veriyor ve diyor ki:
“Şu ferâhlı ve saâdetli vaziyetten daha saâdetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm, Cenâb‑ı Hak’tan vefâtını istedi ve vefât etti; o saâdete mazhar oldu. Demek o dünyevî, lezzetli saâdetten daha câzibedâr bir saâdet ve daha ferâhlı bir vaziyet kabrin arkasında vardır ki; Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm gibi hakikat‑bîn bir zât, o gayet lezzetli bir vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi; tâ öteki saâdete mazhar olsun.”
İşte Kur'ân‑ı Hakîm’in şu belâğatına hayran ol, bak ki; Kıssa‑i Yûsuf’un (A.S.) hâtimesini ne sûretle haber verdi. O haberi dinleyenlere elem ve esef değil belki bir müjde, bir sürûr ilâve ediyor.
Hem irşad ediyor ki: Kabrin arkası için çalışınız!‥ Hakîki saâdet ve lezzet ondadır.
Hem Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm’ın àlî sıddıkıyetini gösteriyor ve diyor: “Dünyanın en parlak ve en sürûrlu hâleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftûn etmiyor; yine âhireti istiyor.”
Yirmidördüncü Mektûb (Hâşiye)
Kâinâtın tılsım‑ı acîbini ve müşkül muammâsının en mühim bir sırrını keşf ve halleden bir mektûbdur ve en mühim bir suâlin cevabıdır. Şöyle ki:
“Esmâ‑i İlâhiye’nin a'zamlarından olan İsm‑i Rahîm, Hakîm, Vedûd’un iktiza ettikleri şefkat‑perverâne ve maslahatkârâne ve muhabbetdârâne taltifleri; ne sûretle pek müdhiş ve muvahhiş olan mevt ve adem ile, zevâl ve firâk ile, musîbet ve meşakkat ile tevfik edilir?” diye suâlin cevabında; tılsım‑ı kâinâtın üçüncü muammâsını halleden ve kâinâttaki dâimî fa'âliyetin muktezâsını ve esbâb‑ı mûcibesini gösteren “Beş Remiz” ile ve gayelerini ve fâidelerini isbât eden “Beş İşâret” ile cevab veriyor.
Şu mektûb “İki Makam”dır. Birinci Makamı “Beş Remiz”dir.
Birinci Remiz İsbât ediyor ki: Sâni'‑i Hakîm ne yaparsa haktır. Hiçbir şey ve hiçbir zîhayat, O’na karşı hak da'vâ edemediğini ve “Haksız bir iş oldu” diyemediğinin sırrını, kat'î bir tarzda isbât eder.
İkinci Remiz Hayret‑nümâ, dehşet‑engîz, dâimî bir sûretteki fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin sırrını ve halk ve tebdil‑i eşyadaki hikmet‑i azîmesini beyân ediyor ve en mühim bir muammâ‑yı hilkati hallediyor.
Üçüncü Remiz Zevâle giden eşya ademe gitmediğini, belki dâire‑i kudretten dâire‑i ilme geçtiğini ve eşyadaki hüsün ve cemâle ait istihsân ve şeref ve makam, Esmâ‑i İlâhiye’ye ait olduğunu gayet güzel bir sûrette isbât eder.
695
Dördüncü Remiz Mevcûdâtın mütemâdiyen tebeddül ve tağayyür etmeleri; bir tek sahifede, her dakikada ayrı ayrı ve mânidâr mektûbları yazmak nev'inden, sahife‑i kâinâtta Esmâ‑i İlâhiye’nin cilveleriyle yazılan cemâl ve celâl ve kemâl‑i İlâhiye’nin hadsiz âyâtını, mahdûd sahifelerde de hadsiz bir sûrette yazıldığını isbât eder.
Beşinci Remiz İki nükte‑i mühimmedir.
Birisi: Vâcibü'l‑Vücûd’a intisabını îmân ile hisseden adam, hadsiz envâr‑ı vücûda mazhar olduğunu ve hissetmeyen, nihâyetsiz zulümât‑ı ademe ve âlâm‑ı firâka ma'rûz bulunduğunu gösterir.
İkinci Nükte: Dünyanın üç yüzü bulunduğunu‥ zâhir yüzünde, zevâl, firâk, mevt ve adem var; fakat Esmâ‑i İlâhiye’nin âyinesi ve âhiretin mezraası olan iç yüzlerinde, zevâl ve firâk, mevt ve adem ise, tazelenmek ve teceddüddür ve bekànın cilvelerini gösteren bir tavzif ve terhistir.
Bu Mektûbun İkinci Makamı
Bir “Mukaddime” ile “Beş İşâret”tir.
Mukaddime: Hallâkıyet ve tasarrufât‑ı İlâhiye’den gayet azîm bir hakikati, muazzam ve muhteşem kanunlarla beyân ediyor. Meselâ: Bir kuşun tüylü libâsını değiştiren Sâni'‑i Hakîm, aynı kanunla kâinâtın sûretini kıyâmet vaktinde ve âlem‑i şehâdetin libâsını haşirde o kanun ile değiştirir.
Hem bir ağacın ne kadar meyveleri ve çiçekleri bulunuyor; herbir çiçeğin o kadar gayeleri, herbir meyvenin o kadar hikmetleri bulunduğunu gösterir.
“Beş İşâret” ise: Eşya, vücûddan gittikten sonra verdikleri ehemmiyetli beş netice itibariyle, bir vecihle ma'dûm iken, beş vecihle mevcûd kalıyor. Şöyle ki:
Herbir mevcûd, vücûddan gittikten sonra, ifâde ettiği mânâlar ve arkasında bâkî kalan hüviyet‑i misâliyesi, âlem‑i misâlde mahfûz kalır.
Hem hayatının etvârıyla “mukadderât‑ı hayatiye” denilen sergüzeşte‑i hayatiyesi, âlem‑i misâlin defterlerinden olan levh‑i misâlîde yazılır. Rûhânilere, dâimî mevcûd bir mütâlaagâh olur.
Hem, cin ve insin amelleri gibi, âhiret pazarına ve âlem‑i âhirete gönderilecek mahsulâtı bâkî kalır.
Hem, etvâr‑ı hayatiyeleriyle ettikleri envâ'‑ı tesbihât-ı Rabbâniye bâkî kalıyor. Hem, şuûnât‑ı Sübhâniyenin zuhûruna medâr çok şeyleri arkasında mevcûd bırakır, öyle gider.
Bu Beş İşâretteki beş hakikati, kat'î delil hükmünde beş ma'kul ve makbûl temsîl ile beyân eder.
Yirmidördüncü Mektûb’un Birinci Zeyli
﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ﴾ âyetinin mühim bir sırrını beş nükte ile tefsir ediyor. Ve duâ, bir sırr‑ı azîm-i ubûdiyet olduğunu ve kâinâttan dâimî bir sûrette dergâh‑ı Rubûbiyete giden en azîm vesile ise, duâ olduğunu ve duânın azîm te'siri bulunduğunu kat'î isbât etmekle beraber; külliyet ve devam kesbeden bir duâ, kat'iyyen makbûl olduğuna binâen; umum ümmetin Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a salavât nâmıyla duâlarının neticesinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ne kadar yüksek bir mertebede olduğunu gösterir.
696
Duânın da üç nev'‑i mühimmini zikretmekle beraber, beyân eder ki; duânın en güzel ve en latîf meyvesi, en lezîz ve en hazır neticesi şudur ki: Duâ eden adam bilir ve duâ ile bildirir ki; birisi var, onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder, onun eli herşeye yetişir. Ve bu boş, hàlî dünyada o yalnız değil; belki bir Kerîm Zât var; ona bakar, ünsiyet verir. Onun hadsiz ihtiyacâtını yerine getirebilir. Ve hadsiz düşmanlarını def'edebilir bir Zâtın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferâh ve sürûr duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp, ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ der.
Yirmidördüncü Mektûb’un İkinci Zeyli
Mi'râc‑ı Nebevî ve Mevlid‑i Nebevî’ye (A.S.M.) dair üç mühim suâle, gayet mukni' ve mantıkî ve parlak bir cevaptır. Bu zeyil çendan kısadır; fakat gayet kıymetdârdır. Mevlid‑i Nebevî’ye (A.S.M.) iştiyakı olanlar buna çok müştâktırlar.
Hâtimesinde; gayet mühim bir düstur‑u mantıkî ile, kâinâtta en büyük ferd‑i ekmel ve üstad‑ı küll ve habîb‑i a'zam, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu isbât eder.
Yirmibeşinci Mektûb
Sûre‑i Yâsîn’in yirmibeş âyetine dair “Yirmibeş Nükte” olmak üzere Rahmet‑i İlâhiye’den istenilmiş; fakat daha zamanı gelmediğinden yazılmamıştır.
Yirmialtıncı Mektûb
﴿وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ﴾ sırrına dair “Hüccetü'l‑Kur'âni Ale'ş-Şeytani ve Hizbihi” nâmıyla, iblis’i ilzam ve ehl‑i tuğyanı iskât eden gayet mühim bir mektûbdur.
Bu mektûbun “Dört Mebhas”ı var.
Birinci Mebhas
Şeytanın en müdhiş hücumunu def'etmekle, şeytanı öyle bir sûrette ilzam eder ki; içine girerek saklanıp vesvese edecek bir yer bırakmıyor. Ve o kadar kuvvetli delâil‑i akliye ile ve kat'î bürhânlarla şeytanı ve şeytanın şâkirdlerini ilzam eder ki, şeytan olmasa idiler îmâna gelecektiler.
Fakat maatteessüf şeytan‑ı cin ve insin, gayet çirkin da'vâlarını ve desîselerini bütün bütün ibtal ve def'etmek için, farazî bir sûrette onların çirkin fikirlerini zikredip öyle ibtal ediyor. Meselâ der ki: “Eğer farazâ dediğiniz gibi, Kur'ân Kelâmullâh olmazsa; en âdi ve sahte bir kitab olurdu. Hâlbuki meydândaki âsârıyla göstermiş ki, en àlî bir kitaptır.” İşte bu gibi farazî tâbiratın, titreyerek yazılmasına mecburiyet hâsıl olmuştur.
Şu mebhasın âhirinde, şeytanın Sûre‑i ﴿قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ﴾ ’in fesâhat ve selâsetine dair bir vesvese ve i'tirâzını reddediyor.
697
İkinci Mebhas
Bir insanda, vazife ve ubûdiyet ve zât itibariyle üç şahsiyet bulunduğunu ve o şahsiyetlerin ahlâkı ve âsârı bazen birbirine muhâlif olduğunu beyân eder.
Üçüncü Mebhas
﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُوا﴾ âyetinin, hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyenin münâsebâtına dair gayet mühim bir sırrını ve insanlar, millet millet ve kabile kabile yaratılmasının mühim bir hikmetini, “Yedi Mes'ele” ile tefsir ediyor.
Bu mebhas, milliyetçilere mühim bir tiryâktır. Bu zamanın en müdhiş marazına gayet nâfi' bir ilâçtır. Ve sahtekâr hamiyet‑fürûşların ve yalancı milliyet‑perverlerin yüzlerindeki perdeyi açar, sahtekârlıklarını gösterir.
Dördüncü Mebhas
Altı suâlin cevabında “On Mes'ele”dir.
Birincisi “Rabbü'l‑Âlemîn” kelimesinin tefsirinde “onsekiz bin âlem” dediklerinin hikmeti münâsebetiyle, birkaç nükte‑i Kur'âniye beyân edilir.
İkinci Mes'ele “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.” Muhyiddin‑i Arabî, Fahreddin‑i Râzî’ye demiş. Ondan murad nedir? Cevabında, gayet mühim bir mes'ele‑i mârifetullâh beyân edilmiştir.
Üçüncü Mes'ele “﴿وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ﴾ âyetiyle, ﴿اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا﴾ âyetinin vech‑i tevfiki nedir?” diye suâline, gayet güzel ve nurlu mühim bir cevaptır.
Dördüncü Mes'ele “جَدِّدُوا ا۪يمَانَكُمْ بِلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hikmeti nedir?” diye suâle, gayet güzel ve nurlu bir cevaptır.
Dördüncü Mes'elenin Zeylinde, Vahdâniyetin gayet azîm bir hüccetine ve geniş ve uzun bir bürhânına muhtasar bir işârettir.
Beşinci Mes'ele “Yalnız لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyen, ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾ demeyen ehl‑i necât olabilir mi?” suâline karşı mühim bir cevaptır.
698
Altıncısı Birinci Mebhastaki şeytanla münâzaranın çirkin tâbiratlarının sebeb‑i zikrini bildiriyor. Hem mühim bir temsîl ile, hizbü'ş‑şeytanı en dar ve en muhâl ve en menfûr bir mevkie sıkıştırıyor. Meydânı Hizbü'l‑Kur'ân hesabına zapt ederek; herbir hâl‑i Ahmediye (A.S.M.), herbir haslet‑i Muhammediye (A.S.M.), herbir tavr‑ı Nebevî (A.S.M.), o kuvvetli temsîle göre birer mu'cize hükmüne geçip, Nübüvvetini isbât ettiğini gösterir.
Yedincisi Vehham ve zarardan sakınmak için bizden uzaklaşan bazı dostların kuvve‑i maneviyelerini te'yid için ve hizmetimizden bazı maksadlarla çekilen ve maksadlarının aksiyle tokat yiyenleri, çok misâllerden yedi küçük misâl ile gösterir ki; siperini bırakıp kaçanlar, daha ziyâde yaralanırlar.
Sekizincisi Diyorlar ki: “Elfâz‑ı Kur'âniye ve zikriye ve tesbihâtların herbirinden, bütün letâif‑i insaniye hisselerini istiyorlar. Mânâları bilinmezse, hisse alınmaz; öyle ise tercüme edilse daha iyi değil mi?” diye olan müdhiş ve muğâlatalı şu suâle karşı, gayet mühim ve ibretli ve zevkli bir cevaptır.
Elfâz‑ı Kur'âniye ve Nebeviye (A.S.M.) mânâlara, câmid ve rûhsuz libâs değiller; belki hayatdâr, feyz‑âver cildlerdir. Zîhayat bir cesed soyulsa, elbette ölür. Hem lisân‑ı nahvî olan elfâz‑ı Kur'âniye’deki i'câz ve îcâz hakikati, tercümeye mâni olduğunu gösterir.
Dokuzuncusu “Ehl‑i Sünnet ve Cemâat olan ehl‑i hak dâiresinin haricinde ehl‑i velâyet bulunabilir mi?” suâline, mühim ve merak‑âver bir cevaptır.
Onuncusu Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmetinde bulunan bu bîçâre Said ile görüşen ve görüşmek arzu eden dostlara mühim bir düsturdur.
Yirmiyedinci Mektûb
Bu mektûb; Risale‑i Nur müellifinin talebelerine yazdığı ayn‑ı hakikat ve çok letâfetli güzel mektûblarıyla, Risale‑i Nur talebelerinin Üstadlarına ve bazen birbirlerine yazdıkları ve Risale‑i Nurun mütâlaasından aldıkları parlak feyizlerini ifâde eden çok zengin bir mektûb olup, bu mecmuanın üç‑dört misli kadar büyüdüğü için, bu mecmuaya idhal edilmemiştir. Barla, Kastamonu, Emirdağ Lâhikaları olarak müstakillen neşredilmiştir.
Yirmisekizinci Mektûb
“Sekiz Mes'ele” nâmıyla sekiz risaledir.
Birinci Risale Olan Birinci Mes'ele
Rüya‑yı sâdıkanın hakikatini ve fâidesini, gayet güzel ve hakikatli “Yedi Nükte” ile beyân ediyor. Bu risale hem kıymetdârdır, hem merak‑âverdir.
İkinci Mes'ele Olan İkinci Risale
“Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm, Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm’ın gözüne tokat vurmuş” meâlindeki bir hadîs’e dair ehemmiyetli bir münâkaşayı kökünden kaldırır ve bu nev'i hadîslere mülhidler tarafından gelen i'tirâzâta bir sed çeker. Bu risale küçüktür, fakat merak‑âverdir.
699
Üçüncü Mes'ele Olan Üçüncü Risale
Bu bîçâre müflis Said’in ziyaretine gelenlerin ne niyetle görüşmeleri lâzım geldiğini beyân edip, sırf Kur'ân‑ı Hakîm’in dellâlı itibariyle görüşmek lâzım geldiğini ve o görüşmenin mühim fâidelerini ve Said’in şahsiyetinin hiçliği nazara alınmayacağını, belki dellâlı olduğu mukaddes dükkânın kıymetdâr cevherlerini nazara almak lâzımgeldiğini “Beş Nokta” ile gayet güzel bir sûrette isbât etmekle beraber; Hizmet‑i Kur'âniye’nin kerâmâtından ve inâyet‑i Rabbâniye’den, ben ve bazı kardeşlerim mazhar olduğumuz çok inâyetlerden birkaç vâki ve kat'î misâlleri zikrediyor.
Bu risalenin tetimmesinde; risalelerin yazmasında, hususan te'lifinde ve bilhassa Yirmidokuzuncu Mektûb’da tezâhür eden hàrika bir inâyeti beyân ediyor.
Dördüncü Risale Olan Dördüncü Mes'ele
Mescidimize iki defa taarruz edildi, âhirki defa da kapadılar. Ondan iki veya üç sene mukaddem, yine mübârek bir misâfirin gelmesiyle, gayet vahşiyâne ve zâlimâne tecâvüz edildiği için, her taraftan benden suâl edildi. Böyle merak‑ı umumîyi tahrîk eden bir hâdiseye lâyık cevab vermek için, Eski Said lisânıyla “Dört Nokta” ile mühim bir ibretli cevaptır.
Beşinci Risale Olan Beşinci Mes'ele
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’da tekrar ile ﴿اَفَلَا يَشْكُرُونَ﴾﴿اَفَلَا يَشْكُرُونَ﴾ ve şükretmeyenleri, otuzbir defa ﴿فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴾ fermânıyla tehdid ettiğinin sırrını gayet àlî ve tatlı ve ma'kul ve makbûl bir sûrette tefsir ediyor; insan bir şükür fabrikası olduğunu isbât ediyor. Kâinât bir ni'met hazinesi olup, şükür ise anahtarı olduğunu; ve rızık, onun neticesi ve şükrün mukaddimesi bulunduğunu gayet güzel ve kat'î bir sûrette isbât ediyor.
Der tarîk‑ı acz-mendî, lâzım âmed çâr‑çîz;
Acz‑i mutlak, fakr‑ı mutlak, şevk‑i mutlak, şükr‑ü mutlak ey azîz!
olan düstur‑u hakikatteki dördüncü rükün bulunan şükr‑ü mutlakın parlak ve yüksek hakikatini izâh ediyor.
Altıncı Risale Olan Altıncı Mes'ele
﴿وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً﴾âyetinin mühim bir sırrını; Vehhâbîlerin Haremeyn‑i Şerîfeyn’i istilâları münâsebetiyle, tefsir niyetiyle; Vehhâbîlerin mâhiyet‑i tarihiyesiyle vaziyet‑i hâzıralarını ve Âlem‑i İslâma karşı te'sirâtlarını muhtasar, fakat ehemmiyetli bir sûrette dört nükte ile beyân eder.
700
Yedinci Risale Olan Yedinci Mes'ele
﴿قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ﴾ âyetinin, Risale‑i Nur ve hàdimleri hakkındaki mühim bir sırrını, “Yedi İşâret” nâmıyla, yedi inâyet‑i Rabbâniye’yi beyân ediyor. Ve tahdîs‑i ni'met sûretinde bu inâyet‑i seb'anın izhârına, yedi ma'kul sebebini beyân ediyor. Bu inâyet‑i seb'a-i külliyenin hàrikalarına işâreten; kendi kendine te'lif vaktinde iki sahifenin bütün satırları başlarında yirmisekiz elif gelerek, Yirmisekizinci Mektûb’un mertebesine tevâfuk ettiğini, (Hâşiye) te'liften bir zaman sonra muttali' olduk.
Bu inâyet‑i seb'ayı okuyan adam, Risale‑i Nur eczâlarının ne kadar ehemmiyetli ve nazar‑ı inâyet-i İlâhiye’de bulunduğunu ve himâyet‑i Rabbâniye’de olduğunu bilecek. Bu “yedi inâyet” külliyedir, cüz'iyâtları yetmişi geçer.
Âhirinde, bir sırr‑ı inâyete ait mahrem bir suâlin cevabı ve hâtimesinde, inâyet‑i seb'anın birincisi olan tevâfukâta gelen veya gelmek ihtimali olan evhâmı gayet kat'î bir sûrette def'ediyor. O hâtimenin âhirinde, Üçüncü Nüktede inâyet‑i hàssa ve inâyet‑i âmmeye dair mühim bir sırr‑ı dakîk-ı Rubûbiyete ve ehemmiyetli bir sırr‑ı Rahmâniyete işâret ediyor.
Sekizinci Risale Olan Sekizinci Mes'ele
Altı suâlin cevabı olan “Sekiz Nükte”dir.
Birinci Nükte: Tevâfuktaki işârât‑ı gaybiye, umum Risale‑i Nur eczâlarında cüz'î‑küllî bulunduğuna dairdir.
İkinci Nükte: Tevâfukâtın meziyeti, Lafz‑ı Celâl’den başka ne için Kur'ân’da fevkalâde matlûb olmadığının sırrını beyân eder.
Üçüncü Nükte: Bir kardeşimizin fazla ihtiyat ve cesâretsizliği yerinde olmadığını ve bir müftünün Onuncu Söz’e sathî tenkidine karşı güzel bir cevaptır. (Fakat bu mecmuaya idhal edilmemiştir.)
Dördüncü Nükte: “Meydân‑ı Haşirde insanlar nasıl toplanacaklar, çıplak olarak mı? Herkes ahbablarını görebilir mi? Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı şefâat için nasıl bulacağız? Hadsiz insanlarla, bir tek zât olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm nasıl görüşecek? Ehl‑i Cennet ve Cehennem’in libâsları nasıl olacak? Ve bize kim yol gösterecek?” altı meraklı suâlin mukni' ve ma'kul cevabıdır.
Beşinci Nükte: “Zaman‑ı fetrette, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ecdâdı, bir din ile mütedeyyin mi idiler?” cevabında, güzel bir hakikat beyân ediliyor.
Altıncı Nükte: “Hazret‑i İsmail Aleyhisselâm’dan sonra, Peygamber’in (A.S.M.) ecdâdından peygamber gelmiş midir?” suâline karşı, gayet mühim bir cevaptır.
Yedinci Nükte: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın peder ve vâlidesinin ve ceddi Abdülmuttalib’in îmânları hakkında en sahîh haber hangisidir?” suâline karşı gayet mühim ve ma'kul bir cevaptır.
Sekizinci Nükte: “Amcası Ebû Tâlib’in îmânı hakkında esahh olan nedir? Cennet’e girebilir mi?” suâline karşı güzel bir cevaptır.
701
Yirmidokuzuncu Mektûb
“Dokuz Kısım”dır. Yirmidokuz nükte‑i mühimme, içinde vardır. O dokuz kısım, küçük büyük onyedi risaledir.
Birinci Risale Olan Birinci Kısım
﴿﷽﴾
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ❋ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ❋ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ ❋ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ❋ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ❋ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ﴾
﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ‥ الخ﴾ âyetlerinin bazı sırlarını, “Dokuz Nükte” ile tefsir eder.
Birinci Nükte: “Kur'ân’a ait ve Kur'ânın esrârı bilinmiyor ve müfessirler hakikatini anlamamışlar” diyenlere karşı mühim bir cevaptır.
İkinci Nükte: Kur'ân‑ı Hakîm’de ﴿وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِ﴾﴿وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا﴾ gibi kasemât‑ı Kur'âniye’deki mühim bir hikmeti beyân ediyor.
Üçüncü Nükte: Sûrelerin başlarındaki birer şifre‑i İlâhiye olan hurûf‑u mukattaaya dairdir.
Dördüncü Nükte: Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki tercümesi kàbil olmadığından ve manevî i'câzındaki ulviyet‑i üslûb tercümeye gelmediğinden, mühim bir beyânla, üslûb‑u Kur'âniye’deki bir lem'a‑i i'câziyeyi gösterir.
Beşinci Nükte: “Elhamdülillâh” cümlesinin ifâde ettiği mânânın en kısası, bir satır kadar olduğunu ve hakîki tercümesinin kàbil olmadığını gösterir.
Altıncı Nükte:﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ ’deki nun‑u mütekellim-i maa'l-gayra dair mühim bir sırrını, nurlu bir hâl ve hakikatli bir hayâl içinde beyân ediyor.
Yedinci Nükte: ﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ❋ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ ’in mühim ve nurânî sırrının beyânı içinde, bid'aların icâdı ne kadar çirkin ve zarar olduğunu gösterir.
702
Sekizinci Nükte: Şeâir‑i İslâmiye hukuk‑u umumiye hükmünde olduğuna dair mühim bir sırrını beyân ediyor.
Dokuzuncu Nükte: Mesâil‑i şerîatın “taabbüdî” ve “ma'kulü'l‑mânâ” olarak iki kısım olduğunu; ve taabbüdî kısmı, hikmet ve maslahatların tebeddülü ile tağayyür edemediğinin sırrını beyân eder.
Ve ezânın fâidesi, yalnız bir köy ahâlisini namaza dâvet değil; belki kâinât sarayında mevcûdâta karşı umum mahlûkat nâmına bir ilân‑ı tevhid olduğunu beyân eder.
İkinci Risale Olan İkinci Kısım ﴿شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ﴾ âyetinin bir sırrını, sıyâm‑ı Ramazan’ın yetmiş hikmetlerinden dokuz hikmetinin beyânıyla o sırr‑ı azîmi tefsir ediyor. O dokuz hikmet, o kadar hakîki ve kuvvetli ve câzibedârdırlar ki; Müslüman olmayan da onları görse, oruç tutmak için büyük bir iştiyak ve bir hevese gelir. Kendine Müslüman deyip oruç tutmayanların, bu hikmetlere karşı, hacâlet ve hatâlarından ezilmeleri lâzımgelir.
Üçüncü Risale Olan Üçüncü Kısım
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın envâ'‑ı i'câzından göz ile görünecek kısmının beş‑altı vechinden bir vechini, yeni bir Kur'ânı yazmakla göstermeye dairdir. Lillâhi'l‑Hamd, öyle bir Kur'ân yazıldı. Ümmetçe Hâfız Osman hattıyla makbûl Kur'ânın aynı sahifelerini ve satırlarını muhâfaza etmekle beraber; Lafzullâh, mecmû‑u Kur'ân’da ikibin sekizyüz altı defa tekerrür ettiği hâlde, nâdir ve nükteli müstesnâlar hariç kalıp, mütebâkisi tevâfuk ettiğini anladık, sahife ve satırlarını tağyîr etmedik. Yalnız biz, tanzim ettik. O tanzimden hàrika bir tevâfuk tezâhür etti. Yazdığımız Kur'ânın parçalarını bir kısım ehl‑i kalb görmüş, Levh‑i Mahfûz hattına yakın olduğunu kabûl etmişler.
Bu risale ise; tevâfukât‑ı Kur'âniye’ye dair olduğu münâsebetiyle, sırf bir işâret‑i gaybiye olarak, hiçbirimizin haberimiz olmadan, ibtidâ te'lif ve birinci tesvîdinde onbir “Kur'ân” kelimesi; bir tek sahifede, birer satırda, bir sırada hatt‑ı müstakîm ile tevâfukları, tevâfuk‑u Kur'âniye’deki lem'a‑i i'câziyenin bir şuâı şu risalede bu hàrika letâfeti gösterdiğini, görenlere kanâat geldi.
Bu “Üçüncü Kısmın” mütebâki mes'eleleri ile “Dördüncü Kısım” tevâfukâta dair olduğu için, tevâfukâta dair olan fihriste ile iktifâ edilmiştir.
Dördüncü Kısım Olan Dördüncü Risale
“Üç Nükte”dir.
Birinci Nükte: Kur'ân’da, “Kur'ân” kelimesinin çok sırlarından bir sırrını, altmışdokuz âyât‑ı azîmede latîf ve mânidâr, sahifeler arkasında birbirine tevâfukla baktıklarını ve o âyât‑ı azîmenin ma'nen birbirinin hakikatini te'yid ettiklerini göstermek ve tilâvet‑i Kur'ân sevâbını ve zikir faziletini ve tefekkür ubûdiyetini birden kazanmak isteyenlere, evrâd nev'inden gayet güzel bir hizb‑i Kur'ânî olarak yazılmıştır.
703
İkinci Nükte: Kur'ân‑ı Hakîm’de “Resûl” kelimesinin tekrarındaki esrârın tevâfuk cihetiyle birisine işâret için, yüz altmış âyâttaki “Resûl” kelimesi birbirine tevâfukla mânidâr bakması gibi; (Hâşiye) o yüz altmış muazzam âyetler de birbirine bakıyor. Birbirini te'yid ve isbât ettiğine işâreten ve Kur'ân’dan hem kırâat, hem zikir, hem fikir olmak üzere bir hizb‑i mahsûstur. Kendine àlî ve tatlı ve çok kıymetli ve çok faziletli bir vird arzu edenlere mühim bir virddir.
Üçüncü Nükte: Lafzullâh’ın ikibin sekizyüz altı defa zikrinin çok nükteleri var. İ'câz‑ı Kur'ân’ın çok şuâlarını gösteriyor. Bu Üçüncü Nükte de, onun dört şuâ‑ı i'câzını gösterir.
Beşinci Risale Olan Beşinci Kısım
﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ… الخ﴾ Âyet‑i pür-envârının çok envâr‑ı esrârından güzel bir nuru, Ramazan‑ı Şerîfte bir hâlet‑i rûhâniyede, mühim bir seyahat‑ı kalbiyede görünmüş ve bir derece bu risalede beyân edilmiştir. Bu risale küçüktür, fakat çok nurlu ve ehemmiyetlidir.
Altıncı Risale Olan Altıncı Kısım
﴿وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ﴾ âyetinin mühim bir sırrını ve azîm bir hakikatini; ins ve cin şeytanlarının ve Müslümanlar içine girmiş mülhidlerin ve münâfıkların “Altı Desîse”leriyle altı cihetten hücumlarını altı hakikatle sed ve reddetmekle, o sırr‑ı azîmi tefsir ediyor.
Birinci Desîseleri: Kur'ân hàdimlerini hubb‑u câh vâsıtasıyla aldatmalarına mukâbil gayet mukni' ve kat'î bir cevabla susturur.
İkinci Desîseleri: Korku damarıyla, ehl‑i hakkı haktan çevirmelerine karşı, gayet güzel ve kat'î bir cevabla tardedilir.
Üçüncü Desîseleri: Tama' ve hırs cihetiyle, ehl‑i hidayeti Hizmet‑i Kur'âniye’den vazgeçirmelerine karşı, gayet parlak ve kat'î bir cevabla reddedilir.
Dördüncü Desîseleri: Asabiyet‑i milliyeyi tahrîk etmek sûretinde, hakîki din kardeşlerinin ve Hizmet‑i Kur'âniye’de samîmî arkadaşlarının içine yabânîlik ve ihtilâf atmak ve Üstadlarından soğutmalarına mukâbil, gayet mühim ve kat'î öyle bir cevaptır ki; şeytan‑ı insîyi tamamıyla susturduğu gibi, sahtekâr milliyetçilerin maskelerini yırtarak, öyleler milletin düşmanları olduklarını ve hakîki milliyet‑perverler kimler olduğunu gösterir.
704
Beşinci Desîseleri: İnsanın en zaîf damarı olan enâniyetini tahrîk edip, ehl‑i hakkı haksızlığa sevketmek ve ehl‑i ittihâdı ihtilâfa düşürmelerine mukâbil, kuvvetli ve eneleri susturacak bir cevab verilmiştir.
Altıncı Desîseleri: Tenbellik ve ten‑perverlik ve vazifedârlık damarından istifade sûretiyle, Kur'ân şâkirdlerinin gayretlerini, sadâkatlerini, ihlâslarını zedelemek sûretindeki hücumlarına karşı bir cevaptır.
Âhirinde, umum cevabların hülâsası olarak şu iki âyet ile, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, mu'cizâne cevab veriyor: ﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ﴾﴿وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًا﴾
Şu risalenin âhirinde, iki yaprakta yazıldıktan sonra görülmüş, ihtiyarsız kendi kendine gelen latîf ve zarîf bir tevâfuktur ki; sıkıntılı esâretimin tam dokuzuncu senesinde te'lif edilen şu risalenin âhirinde, Yirmidokuzuncu Mektûb’un bahsinde yirmidokuz nükte bulunması ve dokuz kısım olması ve bu risale fihristesinde dokuz defa “dokuz” lafzı ile o mektûbdan bahsedilmesi ve Birinci Kısım dokuz nükte olması; ve Ramazanın, burada işâret edilen ve İkinci Kısımda mezkûr hikmetleri dokuz bulunması; ve burada işâret edilen ve Dördüncü Kısımda mezkûr “Kur'ân” kelimesine dair âyetlerin altmışdokuz etmesi; ve Kur'ân kelimesi de bu mebhasta yirmidokuz gelmesi ve Lafzullâh dahi dokuz olması; ve bu risale de yirmidokuz sahifede tamam olması cihetiyle, dokuz defa dokuzlar birbirine tevâfuk ederek çok şirin düşmüştür. Bu risalenin dahi, sırr‑ı tevâfuktan küçük, fakat parlak bir hissesi var olduğunu gösterir.
Bu dokuz defa dokuzların sırrının, dokuzuncu sene‑i esâretimde zuhûru ise, inşâallâh esâretin dokuzuncu senesinde biteceğine işârî bir beşârettir. Dokuzuncu sene‑i esâretimde sıkıntıdan o sene dokuz dişim düştüler; o münâsebetle Isparta’ya me'zuniyetle gitmek o senede oldu.
Hem latîf bir tevâfuktur; bu parça dahi, bu sahifede (Hâşiye) dokuz, ondokuz defa gelmiştir. Hem fihristenin Dördüncü Kısmında ve bu İkinci Kısmın bazı nüshalarında, aşağıdaki gösterilen tevâfuk vardır:
Umum elif yüz ondokuz, umum risaleler dahi yüz ondokuzdur. Demek elifler de bir nev'i fihristeye işârettir.
705
Altıncı Kısım Olan Altıncı Risalenin Zeyli
﴿﷽﴾
﴿وَمَا لَنَٓا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلٰى مَٓا اٰذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ﴾ âyetinin sırrına istinâden, dünyanın hiçbir usûl ve kanununa tatbik edilmeyen vicdânsız insanların bize karşı tecâvüzâtına sabır ile ve Hakk’a tevekkül ile beraber; istikbâlde gelecek nefret ve tahkîrden sakınmak için ve istikbâl asırları, bu asrın sîmâsına ve gayretsiz adamların yüzlerine “Tuh!” dedikleri zaman, tükürükleri yüzümüze gelmemek için veya silmek için yazılmış bir lâyihadır. Ve Avrupa’nın insaniyet‑perver maskesi altında sağır kulaklarını çınlatmak ve bu vicdânsız gaddârları bize musallat eden o insafsız zâlimlerin görmeyen gözlerine sokmak ve bu asırda, yüzbin cihetten “Yaşasın Cehennem!” dedirten mimsiz medeniyet‑perestlerin başlarına vurmak için yazılmış bir arzuhâl ve ehl‑i ilhâd ve bid'atçıları ilzam ve iskât edecek “Altı Suâl”dir.
Yedinci Kısım: İşârât‑ı Seb'a
﴿﷽﴾
﴿فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ﴾﴿يُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ﴾ âyetlerinin bir sırrını ve mühim bir hakikatini “Yedi İşâret” ile ve yedi mühim suâle yedi kat'î ve kuvvetli cevabla tefsir ediyor.
Birinci Suâl: “Ecnebîlerden ihtidâ edenler, kendi dilleriyle Şeâir‑i İslâmiyeyi tercüme ediyorlar. Âlem‑i İslâmın onlara karşı sükûtu ve i'tirâz etmemesi, cevâz‑ı Şer'î olduğunu göstermez mi?” diyen ehl‑i bid'atın suâline karşı, gayet kat'î ve kuvvetli bir cevaptır.
İkincisi: “Frenklerdeki inkılâbcılar ve feylesoflar, Katolik Mezhebi’nde inkılâb yapmakla terakkî ettiklerinden, acaba İslâmiyette böyle bir inkılâb‑ı dinî olamaz mı?” diyen ehl‑i bid'atın suâline karşı; gayet kat'î, zâhir ve bâhir ve müskit bir cevaptır.
Üçüncüsü: “Avrupa, taassubu bıraktıktan sonra terakkî ettiğinden, biz de taassubu bıraksak daha iyi olmaz mı?” diyen ehl‑i bid'at ve sefâhetin suâline karşı, gayet müskit ve mukni' ve mantıkî bir cevaptır.
706
Dördüncüsü: “Zaafa uğrayan İslâmiyeti, takviye niyetiyle, kuvvetli olan milliyete mezcetmek ve secâya‑yı milliyeyi Şeâir‑i İslâmiye ile kuvvetleştirmek bu asırda daha iyi olmaz mı?” diyen dessâs ehl‑i dünyanın bu müdhiş suâline karşı, gayet metîn bir cevaptır.
Beşincisi: “Bu kadar hey'et‑i ictimâiye-i beşeriye fesâda girmiş ve hissiyat‑ı diniye zaîfleşmiş ve şahsî dehâlar ve harekât, cemâatin şahs‑ı manevîsinin icraatına mağlûb düşmüş bir zamanda, nasıl rivâyet‑i sahîhada denildiği gibi, birkaç sene zarfında, Mehdi dünyayı ıslah edecek? Hâlbuki, bütün işi hàrika olup ve birkaç nebînin mu'cizâtı da beraber olsa, yine ıslahı pek müşkül görünüyor” diye, ehl‑i tenkidin suâline karşı, gayet kavî bir cevaptır.
Altıncısı: Âhirzamanda, Hazret‑i Mehdi’nin, Süfyânî komitesine galebesi; Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın Deccâl komitesini dağıtması ve şerîat‑ı İslâmiyeye tebaiyetine dairdir.
Yedincisi: “Mütefekkirîn‑i İslâmiye, Avrupa’nın düsturlarını ve fennin kanunlarını bir derece kabûl edip, onların usûlüyle onlara karşı İslâmiyeti müdafaa ettikleri hâlde – sen de eskiden böyle yapıyordun – şimdi neden bütün bütün başka bir çığır açıp, felsefeyi kökünden vuruyorsun? Ve fünûn‑u müsbete dedikleri usûllerinin, Kur'ânın düsturlarına nazaran pek sathî kaldığını gösteriyorsun?” diye çokları tarafından gelen suâle karşı, gayet hak ve hakikatli bir cevaptır.
Sekizinci Kısım Olan Rumûzât‑ı Semâniye
“Sekiz Remiz”dir, yani sekiz küçük risaledir. Şu remizlerin esâsı, ilm‑i cifrin mühim bir düsturu ve ulûm‑u hafiyenin mühim bir anahtarı ve bir kısım esrâr‑ı gaybiye-i Kur'âniye’nin mühim bir miftâhı olan tevâfuktur. İleride müstakillen neşredileceğinden buraya dercedilmedi.
Dokuzuncu Kısım Olan Dokuzuncu Risale
Turuk‑u velâyet hakkında “Dokuz Telvih”tir ki, Telvihât‑ı Tis'a nâmıyla mâruf bir risaledir.
Birinci Telvih: Tarîkatın sırrını ve Mi'râc‑ı Ahmedî’nin (A.S.M.) sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk‑i rûhâni neticesinde; zevkî ve hâlî ve bir derece şühûdî hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’ye mazhariyet olduğunu beyân edip, insanın mâhiyet‑i câmiasında akıl nasıl ki, hadsiz fünûna isti'dâdı ve ıttılâ'ı cihetiyle mâhiyeti inkişaf etmiş ve o sûretle işlettirilmiş; kalb dahi, onun gibi, bu âlemin bir harita‑i maneviyesi ve çok kemâlâtın bir çekirdeği hükmünde olduğundan, tarîkat cihetiyle onu işlettirmek ve kemâlâtına sevketmek olduğunu isbât eder.
İkinci Telvih: Kalbin işlemesi, zikir ve tefekkürle olduğunu ve işlemesinin mehâsininden hayat‑ı dünyeviyenin medâr‑ı saâdeti olan birisini beyân eder.
Üçüncü Telvih: Velâyet, bir hüccet‑i risalet; ve tarîkat, bir bürhân‑ı şerîat olduğunu ve onun kıymetini takdir etmeyen, ne kadar hasârete düştüğünü beyân eder.
Dördüncü Telvih: Meslek‑i velâyet çok kolay olmakla beraber çok müşkülâtlı, çok kısa olmakla beraber çok uzun, çok kıymetdâr olmakla beraber çok hatarlı, çok geniş olmakla beraber çok dar olduğunu ve âfâkî ve enfüsî iki yol ile sülûk edildiğini beyân eder.
707
Beşinci Telvih: Vahdetü'l‑Vücûd ve Vahdetü'ş‑Şühûd’un mâhiyetini beyân ederek, ehl‑i sahvın ve ehl‑i veraset-i Nübüvvetin àlî meşrebinin rüchâniyetini isbât eder.
Altıncı Telvih: Velâyet yolları içinde en güzeli ve en müstakîmi, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' olduğunu ve velâyetin esâslarının en mühimmi, ihlâs; ve en keskin kuvveti, muhabbet olduğunu beyân ederek; bu dünya dâru'l‑hizmet olduğundan ve dâr‑ı ücret ve mükâfât olmadığından tarîkatın lezâizini ve ezvâk ve kerâmâtını kasden taleb etmemek lâzımgeldiğini beyân eder.
Yedinci Telvih: Tarîkat ve hakikat, şerîatın hàdimlerinden olduğunu; tarîkat ve hakikatin en yüksek mertebeleri, şerîatın cüz'leri bulunduğunu; tarîkat ve hakikat, vesilelikten çıkmamak ve dâima şerîata tebaiyette kalmak lüzumunu beyân edip, “Sünnet‑i Seniye ve ahkâm‑ı Şerîat haricinde evliyâ bulunabilir mi?” diye suâle, merak‑âver bir cevab verir.
Sekizinci Telvih: Tarîkatın sekiz varta‑i mühimmesini beyân eder.
Dokuzuncu Telvih: Tarîkatın pek çok semerâtından gayet şirin ve güzel dokuz adedini beyân eder.
Bu risale ehl‑i tarîk olana ve olmayana bir iksîr‑i a'zamdır ve bir tiryâk‑ı enfa'dır.
Zeyl
En kısa ve selîm ve en müstakîm bir tarîkin esâsını “Dört Hatve” nâmıyla, tezkiye‑i nefsin ve tekemmül‑ü rûhun medârı olan dört mühim dersi veriyor.
Otuzuncu Mektûb
Matbu', Arabî “İşârâtü'l‑İ'câz” Tefsiridir.
Otuzbirinci Mektûb
Otuzbir Lem'adır.
Otuzikinci Mektûb
Kendi kendine manzûm tarzını alan matbu' “Lemeât” risalesidir. Aynı zamanda “Otuzikinci Lem'a” olup, Sözler Mecmuası’nın âhirinde neşredilmiştir.
Otuzüçüncü Mektûb
Mârifet‑i İlâhiye’ye pencereler açan “Otuzüç Pencereli Risale” olup, bir cihette “Otuzüçüncü Söz” olduğundan Sözler Mecmuası’nda neşredilmiş, buraya dercedilmemiştir.
İşârât‑ı Gaybiye Hakkında Bir Takriz
Hakikat Çekirdekleri
Oniki Sene Evvel Yazılmış ve Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî Mecmuası’nda Dercedilmiş Mühim Bir Mektûbdan Bir Parçadır
Fihrist
Hakikat Işıkları
Medine‑i Münevvere’de Bulunan Mühim Bir Âlimin Risale‑i Nur Hakkında Yazdığı Bir Manzûme
708
Hakikat Işıkları
Herkes bilmez gökte ne var,
Görür onu göz sâhibi
Parıldıyor güneş kadar;
Hakikati ummân gibi.
.
İster gönül elbet huzur,
Âhir demde etmiş zuhûr,
Âlemlere doğmuş o nur;
Gökten inen fermân gibi.
.
Ferdiyeti elhak ayân,
Odur gönüllere sultan,
Var mı bilmem ulu bürhân;
Bu Bediüzzaman gibi.
.
Lisânından saçılır nur,
Cinnî okur, insan okur,
Hûr‑u Cennet işte bu “Nur”;
Gönüllerde cânân gibi.
.
Âhirzaman esrârını,
İhbar‑ı gayb envârını,
Attı âlem ekdârını;
Doğdu şems‑i tâbân gibi.
.
Semâvâttan rahmet indi,
Akan göz yaşları dindi,
Küfr ü dalâl yıldı, sindi;
Görünmeyen şeytan gibi.
709
.
Söndü hâin fa'âliyet,
Yıkıldı o deccâliyet,
Halâs buldu İslâmiyet;
Tahta çıkan hâkan gibi.
.
Ey yâreli şîr‑i jiyan,
Bu hâb‑ı gafletten uyan,
Âlemlere devr‑i umran;
Asr‑ı nüzûl-i Furkàn gibi.
.
İklimlerde îmân yeli
Eser, gönüller neş'eli;
Öpsem, o gül kokan eli,
O bülbül‑ü handân gibi.
.
Âdemoğlu necât arar,
Hak dâveti Nurlarda var,
Ey şehriyâr‑ı şehriyâr!.
Sensin bize sultan gibi.
.
Arşa çıkan feryâdımız,
Alındı şimdi dâdımız;
O sevgili Üstadımız,
Gönülde Süleyman gibi.
.
Ey ekmel‑i âhirzaman,
Sensin mahbûb‑u Müsteân,
Fedâ sana bu cism ü can;
Hak yolunda kurban gibi.
.
Said’i beklerdi yıllar,
Sensin gönülde muntazar,
Peygamberim vermiş haber;
Olma bize pinhân gibi.
710
.
Perdelenmişse zuhûrun,
Gizlenmez haşmetli nurun,
Gölgesi olmaz ki nurun;
Firdevs’teki cânân gibi.
.
Ey hatîb‑i devr-i zaman!
Sürûr buldu kevn ü mekân;
Seni bekler gizli ayân,
Hep hastalar Lokman gibi.
.
Nur yolunun kurbanıyız,
Kehkeşânın sâmânıyız,
O ateşin dumanıyız;
Ateş yanan külhan gibi.
.
Ra'nâ rengin güle benzer,
Ravh üfürür, kokun eser,
Ufkumuzda oldun seher;
Tam ağaran bir tan gibi.
.
Ey cilvesi zâhir rahmet,
Bâri bizlere imdâd et,
Kulun olmak diler elbet;
Bahçenizde fidan gibi.
.
Pes gönlümüz hep dâim pes,
Ey ağlayan, feryâdı kes!
Boş geçmesin hiçbir nefes,
“ALLAH bes, gayrı heves.”
Mehmed Kayalar
711
Gönüller Fâtihi Büyük Üstada
Medine‑i Münevvere’de bulunan mühim bir âlimin, Risale‑i Nur hakkında yazdığı bir manzûmesidir.
Gönüller Fâtihi Büyük Üstada
Nuruyla bütün gönlümü fetheyleyen Üstad!
Gönlüm seni kudsî heyecanlarla eder yâd.
.
İlhâmıma can geldi berâet haberinle,
Mü'minleri şâd eyleyen ulvî zaferinle.
.
Sıyrıldı ufuklardan o kasvetli bulutlar;
Göklerde melekler, bu büyük bayramı kutlar.
.
Milyonların îmânını kurtardı cihadın,
Par par yanar îmânlı gönüllerdeki yâdın.
.
Coşturmada îmânları, binlerle vecîzen,
Tarihini, kudsî heyecanlarla süzerken.
.
İlhâmımı mestetti tecellâ‑yı cemâlin;
Fâtih gibi rehberleri andırmada hâlin.
.
Dağlar gibi, sarsılmadın en korkulu günlerde;
Her ânı ölümler dolu tazyîkin önünde.
.
Dünyalara dehşet salıyor sendeki îmân,
Sarsılmayan îmânına düşman bile hayran.
.
Rehber sana, zîra, “Yüce Peygamberimiz”dir;
Ölmez eserin, gençliğe gösterdiğin izdir.
.
Kur'ân‑ı Kerîm’in ezelî feyzine erdin;
İnsanlığa îmân ve kemâl dersini verdin.
.
Ey başlara Cennetlerin ufkundan inen tâc!
Âlem senin irfanına, irşadına muhtaç.
.
Deryâ gibi nurlar taşıyor her eserinden;
Allah’a giden Nurcuların rehberisin sen!
.
Milyonları deryâ gibi coşturmada “Sözler”;
Cennet’teki âlemleri seyretmede gözler.
.
Hikmet dolu her cümlede, Kur'ân’daki Nur var;
Her Lem'ada bin bir güneşin huzmesi çağlar.
712
.
Nur yolcusu, insanlığa örnek olacaktır;
Kudsî heyecanlarla gönüller dolacaktır.
.
Mefkûresi günden güne erdikçe kemâle,
Gark olmada iç âlemi en tatlı visâle.
.
Coştukça denizler gibi kalbindeki îmân;
Bin ders‑i hakikat veriyor rûhuna Kur'ân.
.
Âzâdedir, İslâmı saran tehlikelerden;
Da'vâsı temiz çünkü siyâsî lekelerden.
.
Her hamlesinin kuvve‑i kudsiyesi vardır;
Vicdânları mesteyleyen ulvî sesi vardır.
.
Aşkın ezelî sırrına erdikçe gönüller,
Yer yer donatır ufkunu sevdâ dolu renkler.
.
Bir ülkeyi baştan başa fetheyledin ey Nur!
Nurun olacaktır bütün insanlığa düstur.
.
Kur'ân seni te'yid ediyor mu'cizelerle;
Ey şânlı gönül fâtihi hiç durmadan ilerle.
.
Tarih‑i hayatın doludur hàrikalarla;
Hiç sönmeden âlemde, güneşler gibi parla.
.
Manzûme‑i şemsiyeyi temsîl ediyorsun;
Heybetli fezâlarda, hız almış gidiyorsun.
.
Îmânlı nesiller seni takib edecektir;
Yıllarca, asırlarca peşinden gidecektir.
.
Tarihi aşarken, sen, o îmân dolu hızla;
Milyonları aşmış bütün evlâdlarınızla.
.
Birden açılır rûhuma esrârlı bir âlem;
Vasfeyleyemez aşkımı, şiirimdeki nâlem…
ALİ ULVÎ