Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
291

Yirmiüçüncü Lem'aTabiat Risalesi

Onyedinci Lem'anın Onaltıncı Notası iken, ehemmiyetine binâen, Yirmiüçüncü Lem'a olmuştur. Tabiattan gelen fikr‑i küfrîyi dirilmeyecek bir sûrette öldürüyor; küfrün temel taşını zîr ü zeber ediyor.
İhtar: Şu Notada, tabîiyyûnun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurâfe olduğu, lâakal doksan muhâli tazammun eden dokuz muhâl ile beyân edilmiş. Sâir risalelerde o muhâller kısmen izâh edildiğinden, burada gayet muhtasar olmak haysiyetiyle, bazı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birdenbire, Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurâfeyi nasıl bu meşhûr âkıl feylesoflar kabûl etmişler, o yolda gidiyorlar?” hâtıra geliyor.
Evet, onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler. Hem, hakikat‑i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezâsı odur ki, yazılmış herbir muhâlin ucunda beyân edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr‑ı ma'kul (Hâşiye) hülâsa‑i mezhebleri; mesleklerinin lâzımı ve zarûrî muktezâsı olduğunu gayet bedîhî ve kat'î bürhânlarla, şübhesi olanlara tafsîlen beyân ve isbât etmeye hazırım.
292
﴿
﴿قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
Şu âyet‑i kerîme, istifhâm‑ı inkârî ile, Cenâb‑ı Hak hakkında şek olmaz ve olmamalı demekle, Vücûd ve Vahdâniyet‑i İlâhiye bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor.
Şu sırrı izâhtan evvel bir ihtar: Bin üçyüz otuzsekizde bundan oniki sene evvel (şimdi yirmi seneden geçti) Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş'e alan ehl‑i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gayet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. Eyvâh!” dedim, Bu ejderha îmânın erkânına ilişecek!” O vakit, şu âyet‑i kerîme bedâhet derecesinde Vücûd ve Vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle, ondan istimdâd edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'ân‑ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir bürhânı, Nur’un Arabî risalesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab' ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nâdir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir sûrette o kuvvetli bürhân te'sirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecbûriye, o bürhânı Türkçe olarak bir derece beyân edeceğim. O bürhânın bazı parçaları, bazı risalelerde tam izâh edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sâir risalelerde inkısam etmiş olan müteaddid bürhânlar, bu bürhânda kısmen ittihâd ediyor, herbiri bunun bir cüz'ü hükmüne geçiyor.
293

Mukaddime

Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmâm eden dehşetli kelimeler var; ehl‑i îmân bilmeyerek isti'mâl ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyân edeceğiz.
Birincisi: Evcedethü'l‑esbâb yani; Esbâb bu şeyi icâd ediyor.”
İkincisi: Teşekkele binefsihî yani; Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”
Üçüncüsü: İktezathu't‑tabiat yani; Tabîidir; tabiat iktiza edip icâd ediyor.”
Evet, mâdem mevcûdât var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcûd san'atlı ve hikmetli vücûda geliyor. Hem, mâdem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde, ey mülhid; bu mevcûdu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki; esbâb‑ı âlem onu icâd ediyor, yani esbâbın ictimâ'ında o mevcûd vücûd buluyor; veyâhut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyâhut, tabiat muktezâsı olarak, tabiatın te'siriyle vücûda geliyor; veyâhut bir Kadîr‑i Zülcelâl’in kudretiyle icâd edilir.
Mâdem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhâl, battal, mümteni', gayr‑ı kàbil oldukları kat'î isbât edilse; bizzarûre ve bilbedâhe, dördüncü yol olan tarîk‑ı Vahdâniyet şeksiz, şüphesiz sâbit olur.

Muhâl Birinci Yol: “Evcedethü'l‑esbâb”

Amma Birinci Yol ki; esbâb‑ı âlemin ictimâ'ıyla teşkil‑i eşya ve vücûd‑u mahlûkattır. Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyoruz.

Birincisi

Bir eczâhânede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir mâcun istenildi. Hem hayatdâr, hàrika bir tiryâk, onlardan yapılmak icâb etti. Geldik, o eczâhânede, o zîhayat mâcunun ve hayatdâr tiryâkın çoklukla efrâdını gördük. O mâcunlardan herbirisini tedkik ettik. Görüyoruz ki; o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mîzan‑ı mahsûs ile, bir‑iki dirhem bundan, üç‑dört dirhem ötekinden, altı‑yedi dirhem başkasından ve hâkezâ muhtelif mikdarlarda eczâlar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa, o mâcun zîhayat olamaz, hâsiyetini gösteremez. Hem o hayatdâr tiryâkı da tedkik ettik. Herbir kavanozdan bir mîzan‑ı mahsûs ile bir madde alınmış ki, zerre mikdarı noksan veya ziyâde olsa, tiryâk hàssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyâde iken, herbirisinden ayrı bir mîzan ile alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarda eczâları alınmış.
294
Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var ki; o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garîb bir tesâdüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan mikdar kadar, yalnız o mikdar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o mâcunu teşkil etsinler? Acaba bundan daha hurâfe, muhâl, bâtıl bir şey var ? Eşek muzâaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, Bu fikri kabûl etmem diye kaçacaktır.
İşte bu misâl gibi; herbir zîhayat, elbette zîhayat bir mâcundur. Ve herbir nebât, hayatdâr bir tiryâk gibidir ki; çok müteaddid eczâlardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçü ile alınan maddelerden terkîb edilmiştir. Eğer esbâba, anâsıra isnâd edilse ve Esbâb icâd etti denilse; aynen eczâhânedeki mâcunun, şişelerin devrilmesinden vücûd bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhâl ve bâtıldır.
Elhâsıl: Şu eczâhâne‑i kübrâ-yı âlemde, Hakîm‑i Ezelî’nin mîzan‑ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd‑ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilim ve herşeye şâmil bir irâde ile vücûd bulabilir. Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan küllî anâsır ve tabâyi ve esbâbın işidir diyen bedbaht; O tiryâk‑ı acîb, kendi kendine, şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur diyen dîvâne bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyâde ahmaktır. Evet, o küfür; ahmakàne, sarhoşâne, dîvânece bir hezeyandır.

İkinci Muhâl

Eğer herşey, Vâhid‑i Ehad olan Kadîr‑i Zülcelâl’e verilmezse, belki esbâba isnâd edilse, lâzım gelir ki; âlemin pek çok anâsır ve esbâbı, herbir zîhayatın vücûdunda müdâhalesi bulunsun. Hâlbuki, sinek gibi bir küçük mahlûkun vücûdunda, kemâl‑i intizam ile, gayet hassas bir mîzan ve tamam bir ittifak ile, muhtelif ve birbirine zıt, mübâyin esbâbın ictimâ'ı o kadar zâhir bir muhâldir ki, sinek kanadı kadar şuûru bulunan, Bu muhâldir, olamaz diyecektir.
295
Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinâtın ekser anâsır ve esbâbı ile alâkadardır; belki bir hülâsasıdır. Eğer Kadîr‑i Ezelî’ye verilmezse, o esbâb‑ı maddiye, onun vücûdu yanında bizzat hazır bulunmak lâzım; belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki, cisminin küçük bir nümûnesi olan, gözündeki bir hücresine girmeleri icâb ediyor. Çünkü; sebeb maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor. Şu hâlde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hücrecikte, erkân‑ı âlem ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabûl etmek lâzım geliyor.
İşte, Sofestâinin en eblehleri dahi böyle bir meslekten utanıyorlar.

Üçüncü Muhâl

اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ kaide‑i mukarreresiyle; Bir mevcûdun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudûr edebilir.” Hususan o mevcûd, gayet mükemmel bir intizam ve hassas bir mîzan içinde ve câmi' bir hayata mazhar ise, bilbedâhe, sebeb‑i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddid ellerden çıkmadığını, belki gayet kadîr, hakîm olan bir tek elden çıktığını gösterdiği hâlde; hadsiz ve câmid ve câhil, mütecâviz, şuûrsuz, karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbâb‑ı tabîiyenin karmakarışık ellerine hadsiz imkânât yolları içinde ve ictimâ' ve ihtilât ile o esbâbın körlüğü, sağırlığı ziyâdeleştiği hâlde o muntazam ve mevzûn ve vâhid bir mevcûdu onlara isnâd etmek, yüz muhâli birden kabûl etmek gibi akıldan uzaktır.
296
Haydi bu muhâlden kat'‑ı nazar, esbâb‑ı maddiyenin elbette te'sirleri, mübâşeretle ve temâsla olur. Hâlbuki o esbâb‑ı tabîiyenin temâsları, zîhayat mevcûdların zâhirleriyledir. Hâlbuki görüyoruz ki; o esbâb‑ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temâs edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa zâhirinden daha muntazam, daha latîf, san'atça daha mükemmeldir.
Esbâb‑ı maddiyenin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temâs edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan daha ziyâde san'atça acîb, hilkatçe bedî' bir sûrette oldukları hâlde; o câmid, câhil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıt olan sağır, kör esbâba isnâd etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur!

Muhâl İkinci Yol: “Teşekkele binefsihî”

Amma İkinci Mes'ele: Teşekkele binefsihî”dir. Yani; Kendi kendine teşekkül ediyor.” İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var; çok cihetle bâtıldır, muhâldir. Nümûne için, muhâlâtından üç tanesini beyân ederiz.

Birincisi

Ey muannid münkir! Senin enâniyetin seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz muhâli birden kabûl etmeyi, bir derece hükmediyorsun. Çünkü sen mevcûdsun. Ve basit bir madde ve câmid ve tağayyürsüz değilsin. Belki, dâima teceddüdde olarak, gayet muntazam bir makine ve hàrika ve dâima tahavvülde bir saray gibisin. Senin vücûdunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücûdun kâinâtla, hususan rızık münâsebetiyle, hususan bekà‑i nev'î itibariyle alâkadar ve alışverişi vardır. Senin vücûdunda çalışan zerreler, o münâsebâtı bozmamak ve o alâkadarlığı kırmamak için dikkat ediyorlar, öylece ihtiyatla ayaklarını atıyorlar. Güyâ bütün kâinâta bakıyorlar, senin münâsebâtını kâinâtta görüp öyle vaziyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin o hàrika vaziyetine göre istifade edersin.
297
Eğer sen vücûdundaki zerreleri, Kadîr‑i Ezelî’nin kanunuyla hareket eden küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem‑i Kaderin uçları herbir zerre bir kalem ucu veya kalem‑i Kudretin noktaları herbir zerre bir nokta olduğunu kabûl etmezsen; o vakit senin gözünde çalışan herbir zerreye öyle bir göz lâzım ki, senin mecmû‑u cesedinin her tarafını görmekle beraber, münâsebetdâr olduğun bütün kâinâtı dahi görecek bir gözü ve bütün senin mâzi ve müstakbel ve nesil ve aslın ve anâsırının menba'larını ve rızkının mâdenlerini bilecek, tanıyacak, yüz dâhî kadar bir akıl vermek lâzım geliyor. Senin gibi bu mes'elelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuûr vermek, bin derece dîvânece bir hurâfeciliktir!

İkinci Muhâl

Senin vücûdun bin kubbeli hàrika bir saraya benzer ki; her kubbesinde taşlar, direksiz birbirine baş başa verip muallakta durdurulmuş. Belki senin vücûdun, bin defa bu saraydan daha acîbdir. Çünkü; o saray‑ı vücûdun, dâima, kemâl‑i intizamla tazelenmektedir. Gayet hàrika olan rûh, kalb ve manevî letâiften kat'‑ı nazar, yalnız cesedindeki herbir a'zâ, bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi birbirleriyle kemâl‑i muvâzene ve intizam ile baş başa verip, hàrika bir bina, fevkalâde bir san'at, göz ve dil gibi acîb birer mu'cize‑i kudret gösteriyorlar.
Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi birer memur olmasalar, o vakit herbir zerre, umum o ceseddeki zerrelere; Hem hâkim‑i mutlak Hem herbirisine mahkûm‑u mutlak Hem herbirisine misil Hem hâkimiyet noktasında zıt Hem yalnız Vâcibü'l‑Vücûd’a mahsûs olan ekser sıfâtın masdarı, menba'ı Hem gayet mukayyed Hem gayet mutlak bir sûrette olmakla beraber, sırr‑ı vahdetle yalnız bir Vâhid‑i Ehad’in eseri olabilen gayet muntazam bir masnû'‑u vâhidi, o hadsiz zerrâta isnâd etmek; zerre kadar şuûru olan, bunun pek zâhir bir muhâl, belki yüz muhâl olduğunu derk eder.
298

Üçüncü Muhâl

Eğer senin vücûdun, Vâhid‑i Ehad olan Kadîr‑i Ezelî’nin kalemiyle mektûb olmazsa ve tabiata, esbâba mensûb matbu' ise, o vakit senin vücûdundaki bir hüceyre‑i bedenden tut, birbiri içinde dâireler misillû, binler mürekkebler adedince tabiat kalıplarının bulunması lâzım gelir.
Çünkü; meselâ bu elimizdeki kitab eğer mektûb olsa, bir tek kalem, kâtibinin ilmine istinâd edip, bütün onları yazar. Eğer o, mektûb olmazsa ve onun kalemine verilmezse, Kendi kendine olmuş denilse veya tabiata verilse, o vakit matbu' kitab gibi herbir harfi için ayrı bir demir kalem lâzımdır ki, tab' edilsin. Nasıl ki, matbaada hurûfât adedince demir harfler bulunur, sonra o harfler vücûd bulur; o vakit bir tek kaleme bedel, o hurûfât adedince kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurûfât içinde bazen olduğu gibi küçük kalem ile bir büyük harfte bir sahife ince hatla yazılmış ise, binler kalem bir tek harf için lâzım geliyor. Belki, birbirinin içine girip muntazam bir vaziyetle, senin cesedin gibi bir şekil alıyorsa, o vakit herbir dâirede, herbir cüz' için, o mürekkebât adedince kalıplar lâzım geliyor.
Haydi, yüz muhâl içinde bulunan bu tarzı mümkün desen dahi, bu muntazam san'atlı demir harfleri ve mükemmel kalıpları ve kalemleri yapmak için, yine bir tek kaleme verilmezse; o kalemler, o kalıplar, o demir harflerin yapılması için, onların adedlerince yine kalemler, kalıplar ve harfler lâzım. Çünkü onlar da yapılmışlar ve onlar da muntazam san'atlıdırlar. Ve hâkezâ, müteselsilen gittikçe gidecek
İşte sen de anla! Bu öyle bir fikirdir ki, senin zerrâtın adedince muhâlât ve hurâfeler, içinde bulunuyor. Ey muannid muattıl! Sen de utan, bu dalâletten vazgeç!

Muhâl Üçüncü Yol: “İktezathu't‑tabiat”

Üçüncü Kelime İktezathu't‑tabiat yani; Tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor.” İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Nümûne için üçünü zikrediyoruz.

Birincisi

Eğer mevcûdâtta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne olan san'at ve icâd, Şems‑i Ezelî’nin kalem‑i kader ve kudretine verilmezse; belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnâd edilse, lâzım gelir ki; tabiat, icâd için herşeyde hadsiz manevî makine ve matbaaları bulundursun; veyâhut herşeyde, kâinâtı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet dercetsin.
299
Çünkü; nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misâlî ve aksî güneşçikler semâdaki tek güneşe isnâd edilmese, lâzım gelir ki; bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabîi, fıtrî ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, ma'nen çok derin bir güneşin haricî vücûdunu kabûl ederek, zerrât‑ı zücâciye adedince tabîi güneşleri kabûl etmek lâzım geldiği gibi:
Aynen bu misâl gibi, mevcûdât ve zîhayat doğrudan doğruya Şems‑i Ezelî’nin cilve‑i esmâsına verilmezse, herbir mevcûdda, hususan herbir zîhayatta, hadsiz bir kudret ve irâde ve nihâyetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, âdeta bir ilâhı, içinde kabûl etmek lâzım gelir. Bu tarz‑ı fikir ise, kâinâttaki muhâlâtın en bâtılı, en hurâfesidir. Hàlık‑ı Kâinât’ın san'atını mevhûm, ehemmiyetsiz, şuûrsuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuûrsuz olduğunu gösterir.

İkinci Muhâl

Eğer gayet intizamlı, mîzanlı, san'atlı, hikmetli şu mevcûdât, nihâyetsiz kadîr, hakîm bir Zâta verilmezse, belki tabiata isnâd edilse, lâzım gelir ki; tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri, matbaaları bulundursun; , o parça toprak, menşe' ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine medâr olabilsin.
Çünkü; çiçekler için saksılık vazifesini gören bir kâse toprak; içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve hey'etlerini teşkil ve tasvir edebilir bir kàbiliyeti, bilfiil görülüyor.
300
Eğer Kadîr‑i Zülcelâl’e verilmezse; o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için manevî, ayrı, tabîi bir makinesi bulunmazsa, bu hâl vücûda gelemez. Çünkü tohumlar ise, nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani; müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l‑humuza, karbon, azotun intizamsız, şekilsiz, hamur gibi halîtasından ibaret olmakla beraber; hava, su, harâret, ziyâ dahi, herbiri basit ve şuûrsuz ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri ayrı ayrı ve gayet muntazam ve san'atlı olarak o topraktan çıkması, bilbedâhe ve bizzarûre iktiza ediyor ki, o kâsede bulunan toprakta, ma'nen Avrupa kadar, manevî ve küçük mikyâsta matbaaları ve fabrikaları bulunsun. ki, bu kadar hayatdâr kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensûcâtları dokuyabilsin.
İşte, tabîiyyûnların fikr‑i küfrîleri ne derece dâire‑i akıldan hariç saptığını kıyâs et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan sûretindeki ahmak sarhoşlar mütefennin ve akıllıyız diye da'vâ ettikleri hâlde, akıl ve fenden ne kadar uzak düştüklerini ve mümteni' ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurâfeyi kendilerine meslek ittihàz ettiklerini gör, gül ve tükür!
Eğer desen: Mevcûdât tabiata isnâd edilse böyle acîb muhâller olur, imtina' derecesinde müşkülât olur. Acaba Zât‑ı Ehad ve Samed’e verildiği vakit, o müşkülât nasıl kalkıyor? Ve o suûbetli imtina', o sühûletli vücûba nasıl inkılâb eder?
Elcevab: Birinci Muhâlde, nasıl ki güneşin cilve‑i in'ikâsı kemâl‑i sühûletle, külfetsiz, en küçük zerrecik camdan tut, en büyük bir denizin yüzüne kadar feyzini ve te'sirini misâlî güneşçiklerle gayet kolaylıkla gösterdikleri hâlde; eğer güneşten nisbeti kesilse, o vakit herbir zerrecikte tabîi ve bizzat bir güneşin haricî vücûdu, imtina' derecesinde bir suûbetle olabilmesi kabûl edilmek lâzım gelir.
Öyle de; herbir mevcûd, doğrudan doğruya Zât‑ı Ehad ve Samed’e verilse, vücûb derecesinde bir sühûlet, bir kolaylık ile ve bir intisab ve cilve ile, herbir mevcûda lâzım herbir şey ona yetiştirilebilir.
Eğer o intisab kesilse ve o memuriyet başıbozukluğa dönse ve herbir mevcûd kendi başına ve tabiata bırakılsa, o vakit imtina' derecesinde yüz bin müşkülât ve suûbetle, sinek gibi bir zîhayatın, kâinâtın küçük bir fihristesi olan gayet hàrika makine‑i vücûdunu icâd eden, içindeki kör tabiatın, kâinâtı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet sâhibi olduğunu farz etmek lâzım gelir. Bu ise bir muhâl değil, belki binler muhâldir.
301
Elhâsıl; nasıl ki, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un şerîk ve nazîri mümteni' ve muhâldir; öyle de, Rubûbiyetinde ve icâd‑ı eşyada başkalarının müdâhalesi, şerîk‑i zâtî gibi mümteni' ve muhâldir.
Amma İkinci Muhâldeki müşkülât ise: Müteaddid risalelerde isbât edildiği gibi, eğer bütün eşya Vâhid‑i Ehad’e verilse, bütün eşya bir tek şey gibi sühûletli ve kolay olur. Eğer esbâba ve tabiata verilse, bir tek şey umum eşya kadar müşkülâtlı olduğu, müteaddid ve kat'î bürhânlarla isbât edilmiş. Bir bürhânın hülâsası şudur ki:
Nasıl ki; bir adam, bir pâdişaha askerlik veya memuriyet cihetiyle intisab etse, o memur ve o asker, o intisab kuvvetiyle, yüz bin defa kuvvet‑i şahsiyesinden fazla işlere medâr olabilir. Ve pâdişahı nâmına, bazen bir şahı esir eder. Çünkü gördüğü işlerin ve yaptığı eserlerin cihâzâtını ve kuvvetini kendi taşımıyor ve taşımaya mecbur olmuyor. O intisab münâsebetiyle, pâdişahın hazineleri ve arkasındaki nokta‑i istinâdı olan ordu, o kuvveti, o cihâzâtı taşıyor. Demek gördüğü işler, şâhâne olarak bir pâdişahın işi gibi ve gösterdiği eserler bir ordu eseri misillû hàrika olabilir.
302
Nasıl ki; karınca, o memuriyet cihetiyle Fir'avun’un sarayını harâb ediyor. Sinek o intisab ile Nemrud’u gebertiyor. Ve o intisab ile, buğday dânesi gibi bir çam çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihâzâtını yetiştiriyor. (Hâşiye) Eğer o intisab kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihâzâtını ve kuvvetini belinde ve bileğinde taşımağa mecburdur. O vakit, o küçücük bileğindeki kuvvet mikdarınca ve belindeki cephane adedince görebilir. Evvelki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse, elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir pâdişahın cihâzât‑ı harbiye fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acîb hurâfeleri ve masalları hikâye eden maskaralar dahi bu hayâlden utanıyorlar!
Elhâsıl: Vâcibü'l‑Vücûd’a her mevcûdu vermek, vücûb derecesinde bir sühûleti var. Ve tabiata icâd cihetinde vermek, imtina' derecesinde müşkül ve haric‑i dâire-i akliyedir.

Üçüncü Muhâl

Bu muhâli izâh edecek, bazı risalelerde beyân edilen iki misâl:

Birinci Misâl

Bütün âsâr‑ı medeniyetle tekmîl ve tezyîn edilmiş, hàlî bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam san'atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, Hariçten kimse müdâhale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır diye taharrîye başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kàbil görmüyor ki, o şey bunları yapsın.
Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcûdât fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sâir içindeki şeyler gibi, hiçbir kàbiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyîn etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecbûriye, eşya‑yı âhere nisbeten, kavânîn‑i ilmiyenin bir ünvânı olmak cihetiyle, o sarayın mecmûuna bu defteri münâsebetdâr gördüğünden, İşte bu defterdir ki; o sarayı teşkil, tanzim ve tezyîn edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.
303
İşte, aynen bu misâl gibi; hadsiz derecede misâldeki saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve bütün etrafı mu'cizâne hikmetle dolu şu saray‑ı âlemin içine, inkâr‑ı Ulûhiyet’e giden tabîiyyûn fikrini taşıyan vahşî bir insan girer. Dâire‑i mümkinât haricinde olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un eser‑i san'atı olduğunu düşünmeyerek ve O’ndan i'râz ederek, dâire‑i mümkinât içinde, kader‑i İlâhî’nin yazar bozar bir levhası hükmünde ve kudret‑i İlâhiye’nin kavânîn‑i icraatına tebeddül ve tağayyür eden bir defteri olabilen ve pek yanlış ve hatâ olarak tabiat nâmı verilen bir mecmua‑i kavânîn-i âdât-ı İlâhiye ve bir fihriste‑i san'at-ı Rabbâniye’yi görür. Ve der ki:
Mâdem bu eşya bir sebeb ister; hiçbir şeyin bu defter gibi münâsebeti görünmüyor. Çendan hiçbir cihetle akıl kabûl etmez ki; gözsüz, şuûrsuz, kudretsiz bu defter, Rubûbiyet‑i Mutlakanın işi olan ve hadsiz bir kudreti iktiza eden icâdı yapamaz. Fakat mâdem Sâni'‑i Kadîm’i kabûl etmiyorum; öyle ise, en münâsibi, Bu defter bunu yapmış ve yapar diyeceğim der. Biz de deriz:
Ey ahmaku'l‑humakàdan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak! Zerrâttan seyyârâta kadar bütün mevcûdât, ayrı ayrı lisânlarla şehâdet ettikleri ve parmaklarıyla işâret ettikleri bir Sâni'‑i Zülcelâl’i gör. Ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın programını yazan Nakkàş‑ı Ezelî’nin cilvesini gör, fermânına bak, Kur'ânını dinle, o hezeyanlardan kurtul!

İkinci Misâl

Gayet vahşî bir adam, muhteşem bir kışla dâiresine girer. Gayet muntazam bir ordunun umumî, beraber ta'limlerini, muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider; bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşâhede eder. Onun kaba, vahşî aklı, bir kumandanın, devletin nizâmâtıyla ve kanun‑u pâdişahî ile o kumandanın emrini, kumandasını anlamayıp inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayâlî ip ne kadar hàrikalı bir ip olduğunu düşünür, hayrette kalır.
304
Sonra gider, Ayasofya gibi gayet muazzam bir câmiye, Cuma gününde dâhil olur. O cemâat‑i Müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek oturduklarını müşâhede eder. Manevî ve semâvî kanunların mecmûundan ibaret olan Şerîatı ve Şerîat sâhibinin emirlerinden gelen manevî düsturlarını anlamadığından, o cemâatin maddî iplerle bağlandığını ve o acîb ipler onları esir edip oynattığını tahayyül ederek, en vahşî, insan sûretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.
İşte, aynı bu misâl gibi; Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in hadsiz cünûdunun muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve O Ma'bûd‑u Ezelî’nin muntazam bir mescidi olan şu kâinâta, mahz‑ı vahşet olan inkârlı fikr‑i tabiatı taşıyan bir münkir giriyor. O Sultan‑ı Ezelî’nin hikmetinden gelen nizâmât‑ı kâinâtın manevî kanunlarını birer maddî madde tasavvur ederek ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’in kavânîn‑i itibariyesi ve O Ma'bûd‑u Ezelî’nin Şerîat‑ı Fıtriye-i Kübrâsının, manevî ve yalnız vücûd‑u ilmîsi bulunan ahkâmlarını ve düsturlarını, birer mevcûd‑u haricî ve maddî birer madde tahayyül ederek, kudret‑i İlâhiye’nin yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücûd‑u ilmîsi bulunan o kanunları ikame etmek ve ellerine icâd vermek, sonra da onlara tabiat nâmını takmak ve yalnız bir cilve‑i kudret-i Rabbâniye olan kuvveti, bir zîkudret ve müstakil bir kadîr telâkki etmek, misâldeki vahşîden bin defa aşağı bir vahşettir!
305
Elhâsıl; tabîiyyûnların, mevhûm ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat‑i hariciye sâhibi ise, ancak bir san'at olabilir, sâni' olamaz. Bir nakıştır, nakkàş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz. Bir şerîat‑ı fıtriyedir, şâri' olamaz. Mahlûk bir perde‑i izzettir, hàlık olamaz. Münfail bir fıtrattır, fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir, kàdir olamaz. Mistardır, masdar olamaz.
Elhâsıl: Mâdem mevcûdât var. Mâdem Onaltıncı Nota”nın başında denildiği gibi, mevcûdun vücûduna, taksim‑i aklî ile, dört yoldan başka yol tahayyül edilmez. O dört cihetten üçünün herbirinin üç zâhir muhâller ile butlânı kat'î bir sûrette isbât edildi. Elbette, bizzarûre ve bilbedâhe, dördüncü yol olan Vahdet yolu, kat'î bir sûrette isbât olunuyor. O dördüncü yol ise; baştaki ﴿اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyeti şeksiz ve şüphesiz, bedâhet derecesinde, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un ulûhiyetini ve herşey doğrudan doğruya dest‑i kudretinden çıktığını ve semâvât ve arz kabza‑i tasarrufunda bulunduğunu gösteriyor.
Ey esbâb‑perest ve tabiata tapan bîçâre adam! Mâdem herşeyin tabiatı, herşey gibi mahlûktur; çünkü san'atlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbeb gibi, zâhirî sebebi dahi masnû'dur. Ve mâdem herşeyin vücûdu pek çok cihâzât ve âletlere muhtaçtır. O hâlde, o tabiatı icâd eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr‑i Mutlak var. Ve O Kadîr‑i Mutlak’ın ne ihtiyacı var ki, âciz vesâiti Rubûbiyetine ve icâdına teşrîk etsin? Hâşâ! Belki doğrudan doğruya, müsebbebi sebeb ile beraber halk ederek, cilve‑i esmâsını ve hikmetini göstermek için, bir tertib ve tanzim ile zâhirî bir sebebiyet, bir mukàrenet vermekle, eşyadaki zâhirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere merci' olmak için, esbâb ve tabiatı dest‑i kudretine perde etmiş; izzetini o sûretle muhâfaza etmiş.
306
Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın, sonra saati çarklarla tertib edip tanzim etsin, daha kolaydır? Yoksa hàrika bir makineyi o çarklar içinde yapsın, sonra saatin yapılmasını o makinenin câmid ellerine versin, saati yapsın, daha kolaydır? Acaba imkân haricinde değil midir? Haydi, o insafsız aklınla sen söyle, sen hâkim ol!
Veyâhut bir kâtib; mürekkeb, kalem, kağıdı getirdi. Onunla kendi bizzat o kitabı yazsa daha kolaydır? Yoksa o kağıt, mürekkeb, kalem içinde, o kitaptan daha san'atlı, daha zahmetli, yalnız o tek kitaba mahsûs olarak bir yazı makinesi icâd etsin, sonra o şuûrsuz makineye Haydi sen yaz desin de kendi karışmasın, daha kolaydır? Acaba yüz defa yazıdan daha müşkül değil midir?
Eğer desen: Evet, bir kitabı yazan makinenin icâdı o kitaptan yüz defa daha müşküldür. Fakat o makine, aynı kitabın birçok nüshalarını yazmasına vâsıta olmak cihetiyle, belki bir kolaylık var.
Elcevab: Nakkàş‑ı Ezelî, hadsiz kudretiyle, nihâyetsiz cilve‑i esmâsını her vakit tazelendirmekle, ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları ve hususî sîmâları öyle bir sûrette halk etmiştir ki; hiçbir mektûb‑u Samedânî ve hiçbir kitab‑ı Rabbânî, diğer kitapların aynı aynına olamıyor. Alâ külli hâl, ayrı mânâları ifâde etmek için, ayrı bir sîmâsı bulunacak.
Eğer gözün varsa, insanın sîmâsına bak, gör ki; zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar, belki ebede kadar, bu küçük sîmâda, a'zâ‑yı esâsîde ittifak ile beraber, herbir sîmâ, umum sîmâlara nisbeten, herbirisine karşı birer alâmet‑i fârikası var olduğu kat'iyyen sâbittir.
Bunun için, herbir sîmâ ayrı bir kitaptır. Yalnız san'atın tanzimi için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertib ve te'lif ister. Ve maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek ve hem de vücûda lâzım olan herşeyi dercetmek için, bütün bütün başka bir tezgâh ister.
307
Haydi, farz‑ı muhâl olarak, tabiata bir matbaa nazarıyla baktık. Fakat bir matbaaya ait olan tanzim ve basmak, yani, muayyen intizamını kalıba sokmaktan başka, o tanzimin icâdından, icâdları yüz derece daha müşkül bir zîhayatın cismindeki maddeleri aktâr‑ı âlemden mîzan‑ı mahsûsla ve hàs bir intizamla icâd etmek ve getirmek ve matbaa eline vermek için, yine o matbaayı icâd eden Kadîr‑i Mutlak’ın kudret ve irâdesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık ihtimali ve farzı, bütün bütün mânâsız bir hurâfedir.
İşte bu saat ve kitab misâlleri gibi; Sâni'‑i Zülcelâl, Kadîr‑i Külli Şey, esbâbı halk etmiş, müsebbebâtı da halk ediyor. Hikmetiyle, müsebbebâtı esbâba bağlıyor. Kâinâtın harekâtının tanzimine dair kavânîn‑i âdetullâhtan ibaret olan Şerîat‑ı Fıtriye-i Kübrâ-yı İlâhiye’nin bir cilvesini ve eşyadaki o cilvesine yalnız bir âyine ve bir ma'kes olan tabiat‑ı eşyayı, irâdesiyle ta'yin etmiştir. Ve o tabiatın vücûd‑u haricîye mazhar olan vechini, kudretiyle icâd etmiş ve eşyayı o tabiat üzerinde halk etmiş, birbirine mezc etmiş. Acaba gayet derecede ma'kul ve hadsiz bürhânların neticesi olan bu hakikatin kabûlü daha kolaydır? Acaba vücûb derecesinde lâzım değil midir? Yoksa câmid, şuûrsuz, mahlûk, masnû', basit olan o sebeb ve tabiat dediğiniz maddelere, herbir şeyin vücûduna lâzım hadsiz cihâzât ve âlâtı verip hakîmâne, basîrâne olan işleri kendi kendilerine yaptırmak daha kolaydır? Acaba imtina' derecesinde, imkân haricinde değil midir? Senin o insafsız aklının insafına havâle ediyoruz.
Münkir ve tabiat‑perest diyor ki: Mâdem beni insafa dâvet ediyorsun. Ben de diyorum ki: Şimdiye kadar yanlış gittiğimiz yol hem yüz derece muhâl, hem gayet zararlı ve nihâyet derecede çirkin bir meslek olduğunu itiraf ediyorum. Sâbık tahkîkatınızdan, zerre mikdar şuûru bulunan anlayacak ki; esbâba, tabiata icâd vermek mümteni'dir, muhâldir. Ve herşeyi doğrudan doğruya Vâcibü'l‑Vücûd’a vermek vâcibdir, zarûrîdir. Elhamdülillâhi ale'l‑îmân deyip îmân ediyorum.
308
Yalnız bir şübhem var: Cenâb‑ı Hakk’ın Hàlık olduğunu kabûl ediyorum. Fakat bazı cüz'î esbâbın ehemmiyetsiz şeylerde icâda müdâhaleleri ve bir parça medh ü senâ kazanmaları, Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine ne zarar verir? Saltanatına noksaniyet gelir mi?
Elcevab: Bazı Risalelerde gayet kat'î isbât ettiğimiz gibi; hâkimiyetin şe'ni, müdâhaleyi reddetmektir. Hattâ en ednâ bir hâkim, bir memur; dâire‑i hâkimiyetinde oğlunun müdâhalesini kabûl etmiyor. Hattâ hâkimiyetine müdâhale tevehhümüyle, bazı dindar pâdişahlar, Halife oldukları hâlde, masûm evlâdlarını katletmeleri, bu redd‑i müdâhale kanunu”nun hâkimiyette ne kadar esâslı hükmettiğini gösteriyor. Bir nahiyede iki müdürden tut, bir memlekette iki pâdişaha kadar, hâkimiyetteki istiklâliyetin iktiza ettiği Men'‑i iştirâk kanunu tarih‑i beşerde çok acîb herc ü merc ile kuvvetini göstermiş.
Acaba, âciz ve muâvenete muhtaç insanlardaki âmiriyet ve hâkimiyetin bir gölgesi, bu derece müdâhaleyi reddetmeyi ve başkasının müdâhalesini men' etmeyi ve hâkimiyetinde iştirâk kabûl etmemeyi ve makamında istiklâliyetini nihâyet taassubla muhâfazaya çalışmayı gör; sonra hâkimiyet‑i mutlaka, Rubûbiyet derecesinde ve âmiriyet‑i mutlaka, Ulûhiyet derecesinde ve istiklâliyet‑i mutlaka, Ehadiyet derecesinde ve istiğnâ‑yı mutlak, Kàdiriyet‑i mutlaka derecesinde bir Zât‑ı Zülcelâl’de, bu redd‑i müdâhale ve men'‑i iştirâk ve tard‑ı şerîk, ne derece o hâkimiyetin zarûrî bir lâzımı ve vâcib bir muktezâsı olduğunu kıyâs edebilirsen et.
309
Amma ikinci şık şübhen ki: Bazı esbâb, bazı cüz'iyâtın bazı ubûdiyetlerine merci' olsa, O Ma'bûd‑u Mutlak olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a müteveccih zerrâttan seyyârâta kadar mahlûkatın ubûdiyetlerinden ne noksan gelir?
Elcevab: Şu kâinâtın Hàlık‑ı Hakîm’i, kâinâtı bir ağaç hükmünde halkedip, en mükemmel meyvesini zîşuûr ve zîşuûrun içinde en câmi' meyvesini insan yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice‑i hilkati ve gaye‑i fıtratı ve semere‑i hayatı olan şükür ve ibâdeti; O Hâkim‑i Mutlak ve Âmir‑i Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinâtı halkeden O Vâhid‑i Ehad, bütün kâinâtın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibâdetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıd olarak, netice‑i hilkati ve semere‑i kâinâtı abes eder mi? Hâşâ ve kellâ!‥ Hem, hikmetini ve Rubûbiyetini inkâr ettirecek bir tarzda mahlûkatın ibâdetlerini başkalara vermeye rızâ gösterir mi, hiç müsâade eder mi? Ve hem hadsiz bir derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı ef'âliyle gösterdiği hâlde, en mükemmel mahlûkatının şükür ve minnetdârlıklarını, tahabbüb ve ubûdiyetlerini başka esbâba vermekle kendini unutturup, kâinâttaki makàsıd‑ı àliyesini inkâr ettirir mi? Ey tabiat‑perestlikten vazgeçen arkadaş! Haydi sen söyle!
O diyor: Elhamdülillâh bu iki şübhem hallolmakla beraber; vahdâniyet‑i İlâhiye’ye dair ve Ma'bûd‑u Bilhak O olduğuna ve O’ndan başkaları ibâdete lâyık olmadığına o kadar parlak ve kuvvetli iki delil gösterdin ki; onları inkâr etmek, güneşi ve gündüzü inkâr etmek gibi bir mükâberedir.”
310

Hâtime

Tabiat fikr‑i küfrîsini terk eden ve îmâna gelen zât diyor ki: Elhamdülillâh, benim şübhelerim kalmadı. Yalnız merakımı mûcib olan birkaç suâlim var.

Birinci Suâl

Çok tenbellerden ve târikü's‑salâtlardan işitiyoruz. Diyorlar ki: Cenâb‑ı Hakk’ın bizim ibâdetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'ân’da çok şiddet ve ısrar ile, ibâdeti terk edeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdid ediyor? Îtidâlli ve istikametli ve adâletli olan ifâde‑i Kur'âniye’ye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hatâya karşı nihâyet şiddeti gösteriyor?”
Elcevab: Evet, Cenâb‑ı Hak senin ibâdetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibâdete muhtaçsın, ma'nen hastasın. İbâdet ise, manevî yaralarına tiryâklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbât etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukâbil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?” Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.
Amma Kur'ânın, terk‑i ibâdet hakkında şiddetli tehdidâtı ve dehşetli cezaları ise: Nasıl ki; bir pâdişah, raiyetinin hukukunu muhâfaza etmek için, âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatâsına göre, şiddetli cezaya çarpar.
Öyle de; ibâdeti ve namazı terk eden adam, Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in raiyeti hükmünde olan mevcûdâtın hukukuna ehemmiyetli bir tecâvüz ve manevî bir zulüm eder. Çünkü; mevcûdâtın kemâlleri, Sâni'a müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibâdet ile tezâhür eder. İbâdeti terk eden, mevcûdâtın ibâdetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit, ibâdet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektûb‑u Samedânî ve birer âyine‑i esmâ-i Rabbâniye olan mevcûdâtı àlî makamlarından tenzîl ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perîşan bir vaziyette telâkki ettiğinden; mevcûdâtı tahkîr eder, kemâlâtını inkâr ve tecâvüz eder.
311
Evet, herkes kâinâtı kendi aynasıyla görür. Cenâb‑ı Hak, insanı kâinât için bir mikyâs, bir mîzan sûretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususî bir âlem vermiş; o âlemin rengini, o insanın i'tikàd‑ı kalbîsine göre gösteriyor.
Meselâ; gayet me'yûs ve mâtemli olarak ağlayan bir insan, mevcûdâtı ağlar ve me'yûs sûretinde görür. Gayet sürûrlu ve neş'eli, müjdeli ve kemâl‑i neş'esinden gülen bir adam, kâinâtı, neş'eli, güler gördüğü gibi; mütefekkirâne ve ciddi bir sûrette ibâdet ve tesbih eden adam, mevcûdâtın hakikaten mevcûd ve muhakkak olan ibâdet ve tesbihâtlarını bir derece keşfeder ve görür. Gafletle veya inkârla ibâdeti terk eden adam, mevcûdâtı, hakikat‑i kemâlâtına tamamıyla zıt ve muhâlif ve hatâ bir sûrette tevehhüm eder ve ma'nen onların hukukuna tecâvüz eder.
Hem o târikü's‑salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs‑i emmâresinden almak için, dehşetli tehdid eder. Hem netice‑i hilkati ve gaye‑i fıtratı olan ibâdeti terk ettiğinden, Hikmet‑i İlâhiye ve Meşîet‑i Rabbâniye’ye karşı bir tecâvüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.
Elhâsıl: İbâdeti terk eden hem kendi nefsine zulmeder nefis ise Cenâb‑ı Hakk’ın abdi ve memlûküdür hem kâinâtın hukuk‑u kemâlâtına karşı bir tecâvüz, bir zulümdür. Evet, nasıl ki küfür, mevcûdâta karşı bir tahkîrdir; terk‑i ibâdet dahi, kâinâtın kemâlâtını bir inkârdır. Hem Hikmet‑i İlâhiye’ye karşı bir tecâvüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstehak olur.
İşte bu istihkakı ve mezkûr hakikati ifâde etmek için, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, mu'cizâne bir sûrette o şiddetli tarz‑ı ifâdeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat‑i belâğat olan, mutâbık‑ı muktezâ-yı hâle mutâbakat ediyor.
312

İkinci Suâl

Tabiattan vazgeçen ve îmâna gelen zât diyor ki:
Her mevcûd, her cihette, her işinde ve herşeyinde ve her şe'ninde Meşîet‑i İlâhiye’ye ve Kudret‑i Rabbâniye’ye tâbi olması, çok azîm bir hakikattir. Azameti cihetinde dar zihinlerimize sıkışmıyor. Hâlbuki gözümüzle gördüğümüz bu nihâyet derecede mebzûliyet, hem hilkat ve icâd‑ı eşyadaki hadsiz sühûlet, hem sâbık bürhânlarınızla tahakkuk eden, Vahdet yolundaki icâd‑ı eşyada nihâyet derecede kolaylık ve sühûlet, hem nass‑ı Kur'ân ile beyân edilen, ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ gibi âyetlerin sarâhaten gösterdikleri nihâyet derecede kolaylık, o hakikat‑i azîmeyi, en makbûl ve en ma'kul bir mes'ele olduğunu gösteriyorlar. Bu kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?
Elcevab: Yirminci Mektûb’un Onuncu Kelimesi olan ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ beyânında, o sır gayet vâzıh ve kat'î ve mukni' bir tarzda beyân edilmiş. Hususan o mektûbun zeylinde daha ziyâde vuzûh ile isbât edilmiş ki; bütün mevcûdât, Sâni'‑i Vâhid’e isnâd edildiği vakit, bir tek mevcûd hükmünde kolaylaşır. Eğer Vâhid‑i Ehad’e verilmezse, bir tek mahlûkun icâdı bütün mevcûdât kadar müşkülleşir. Ve bir çekirdek, bir ağaç kadar suûbetli olur.
313
Eğer Sâni'‑i Hakîki’sine verilse, kâinât bir ağaç gibi ve ağaç bir çekirdek gibi ve Cennet bir bahar gibi ve bahar bir çiçek gibi kolaylaşır, sühûlet peydâ eder. Ve bilmüşâhede görünen hadsiz mebzûliyet ve ucuzluğun ve her nev'in sühûletle kesret‑i efrâdı bulunmasının ve kesret‑i sühûlet ve sür'atle muntazam, san'atlı, kıymetli mevcûdâtın kolayca vücûda gelmesinin sırlarına medâr olan ve hikmetlerini gösteren yüzer delillerinden ve başka risalelerde tafsîlen beyân edilen bir‑ikisine muhtasar bir işâret ederiz.
Meselâ; nasıl ki yüz nefer bir zâbitin idaresine verilse, bir neferin yüz zâbitin idarelerine verilmesinden yüz derece daha kolay olduğu gibi; bir ordunun techizât‑ı askeriyesi bir merkez, bir kanun, bir fabrika ve bir pâdişahın emrine verildiği vakit, âdeta kemiyeten bir neferin techizâtı kadar kolaylaştığı gibi; bir neferin techizât‑ı askeriyesi müteaddid merkezlere, müteaddid fabrikalara, müteaddid kumandanlara havâlesi de, âdeta bir ordunun techizâtı kadar kemiyeten müşkülâtlı oluyor. Çünkü; bir tek neferin techizâtı için, bütün orduya lâzım olan fabrikaların bulunması gerektir.
Hem bir ağacın, sırr‑ı vahdet cihetiyle, bir kökte, bir merkezde, bir kanun ile mevâdd‑ı hayatiyesi verildiğinden, binler meyve veren o ağaç, bir meyve kadar sühûletli olduğu bilmüşâhede görünür. Eğer vahdetten kesrete gidilse, herbir meyveye lâzım mevâdd‑ı hayatiye başka yerden verilse, herbir meyve bir ağaç kadar müşkülât peydâ eder. Belki ağacın bir enmûzeci ve fihristesi olan bir tek çekirdek dahi, o ağaç kadar suûbetli olur. Çünkü bir ağacın hayatına lâzım olan bütün mevâdd‑ı hayatiye, bir tek çekirdek için de lâzım oluyor.
İşte bu misâller gibi yüzler misâller var, gösteriyorlar ki; Vahdette nihâyet derecede sühûletle vücûda gelen binler mevcûd, şirkte ve kesrette bir tek mevcûddan daha ziyâde kolay olur.
Sâir risalelerde bu hakikat iki kere iki dört eder derecede isbât edildiğinden, onlara havâle edip, burada yalnız bu sühûlet ve kolaylığın, ilim ve kader‑i İlâhî ve kudret‑i Rabbâniye nokta‑i nazarında gayet mühim bir sırrını beyân edeceğiz. Şöyle ki:
314
Sen bir mevcûdsun. Eğer Kadîr‑i Ezelî’ye kendini versen, bir kibrit çakar gibi, hiçten, yoktan, bir emirle, hadsiz kudretiyle, seni bir ânda halk eder. Eğer sen kendini O’na vermezsen, belki esbâb‑ı maddiyeye ve tabiata isnâd etsen, o vakit sen kâinâtın muntazam bir hülâsası, meyvesi ve küçük bir fihristesi ve listesi olduğundan; seni yapmak için kâinâtı ve anâsırı ince elek ile eleyip hassas ölçülerle aktâr‑ı âlemden senin vücûdundaki maddeleri toplamak lâzım gelir.
Çünkü esbâb‑ı maddiye yalnız terkîb eder, toplar. Kendilerinde bulunmayanı hiçten, yoktan yapamadıkları, bütün ehl‑i akıl yanında musaddaktır. Öyle ise; küçük bir zîhayatın cismini aktâr‑ı âlemden toplamaya mecbur olurlar.
İşte Vahdette ve Tevhidde ne kadar kolaylık ve şirkte ve dalâlette ne kadar müşkülât var olduğunu anla.
İkincisi: İlim noktasında hadsiz bir sühûlet vardır. Şöyle ki:
Kader, ilmin bir nev'idir ki, herşeyin manevî ve mahsûs kalıbı hükmünde bir mikdar ta'yin eder. Ve o mikdar‑ı kaderî, o şeyin vücûduna bir plân, bir model hükmüne geçer. Kudret icâd ettiği vakit, gayet sühûletle, o kaderî mikdar üstünde icâd eder.
Eğer o şey muhît ve hadsiz ve ezelî bir ilmin sâhibi olan Kadîr‑i Zülcelâl’e verilmezse, sâbıkan geçtiği gibi, binler müşkülât değil, belki yüz muhâlât ortaya düşer. Çünkü o mikdar‑ı kaderî ve mikdar‑ı ilmî olmazsa, binler haricî ve maddî kalıplar, küçücük bir hayvanın cesedinde isti'mâl edilmek lâzım gelir.
İşte Vahdette nihâyetsiz kolaylık ve dalâlette ve şirkte hadsiz müşkülâtın bir sırrını anla; ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ âyeti ne kadar hakikatli ve doğru ve yüksek bir hakikati ifâde ettiğini bil!

Üçüncü Suâl

Eskiden düşman, şimdi dost olan mühtedî diyor ki: Şu zamanda çok ileri giden feylesoflar diyorlar ki; Hiçten, hiçbir şey icâd edilmiyor ve hiçbir şey i'dâm edilmiyor; yalnız bir terkîb, bir tahlildir ki, kâinât fabrikasını işlettiriyor.”
315
Elcevab: Nur‑u Kur'ân ile mevcûdâta bakmayan feylesofların en ileri gidenleri bakmışlar ki, tabiat ve esbâb vâsıtasıyla bu mevcûdâtın teşekkülât ve vücûdlarını sâbıkan isbât ettiğimiz tarzda imtina' derecesinde müşkülâtlı gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar.
Bir kısmı Sofestâi olup, insanın hàssası olan akıldan istifâ ederek, ahmak hayvanlardan daha aşağı düşerek, kâinâtın vücûdunu inkâr etmeyi, hattâ kendilerinin vücûdlarını dahi inkâr etmesini, dalâlet mesleğinde esbâb ve tabiatın icâd sâhibi olmalarından daha ziyâde kolay gördüklerinden; hem kendilerini, hem kâinâtı inkâr edip, cehl‑i mutlaka düşmüşler.
İkinci gürûh bakmışlar ki; dalâlette, esbâb ve tabiat mûcid olmak noktasında, bir sinek ve bir çekirdeğin icâdı, hadsiz müşkülâtı var. Ve tavr‑ı aklın haricinde bir iktidar iktiza ediyor. Onun için, bilmecbûriye, icâdı inkâr ediyorlar, Yoktan var olmaz diyorlar. Ve i'dâmı da muhâl görüyorlar, Var yok olmaz hükmediyorlar. Yalnız, harekât‑ı zerrât ile, tesâdüf rüzgârlarıyla bir terkîb ve tahlil ve dağılmak ve toplanmak sûretinde bir vaziyet‑i itibariye tahayyül ediyorlar.
İşte, sen gel, ahmaklığın ve cehâletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendini zanneden adamları gör! Ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süflî ve echel yaptığını bil, ibret al!
Acaba her senede dört yüz bin envâ'ı birden zemin yüzünde icâd eden; ve semâvât ve arzı altı günde halk eden; ve altı haftada, her baharda, kâinâttan daha san'atlı, hikmetli, zîhayat bir kâinâtı inşâ eden bir Kudret‑i Ezeliye, bir İlm‑i Ezelînin dâiresinde plânları ve mikdarları taayyün eden mevcûdât‑ı ilmiyeyi, göze göstermeyen bir eczâ ile yazılan ve görünmeyen bir yazıyı göstermek için sürülen bir eczâ misillû, gayet kolay o ma'dûmât‑ı hariciye olan mevcûdât‑ı ilmiyeye vücûd‑u haricî vermeyi O Kudret‑i Ezeliyeden uzak görmek ve icâdı inkâr etmek, evvelki gürûh olan Sofestâilerden daha ziyâde ahmakàne ve câhilânedir.
316
Bu bedbahtlar, âciz‑i mutlak ve yalnız bir cüz'‑ü ihtiyarîden başka ellerinde olmayan, fir'avunlaşmış kendi nefisleri hiçbir şeyi i'dâm ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi hiçten, yoktan icâd edemediklerinden ve güvendikleri esbâb ve tabiatın ellerinde hiçten icâd gelmediği cihetle, ahmaklıklarından diyorlar: Yoktan var olmaz, var da yok olmaz deyip, bu bâtıl ve hatâ düsturu, Kadîr‑i Mutlak’a teşmîl etmek istiyorlar.
Evet, Kadîr‑i Zülcelâl’in iki tarzda icâdı var. Biri ihtirâ' ve ibdâ' iledir. Yani; hiçten, yoktan vücûd veriyor ve ona lâzım herşeyi de hiçten icâd edip eline veriyor. Diğeri inşâ ile, san'at iledir. Yani; kemâl‑i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakîk hikmetler için, kâinâtın anâsırından bir kısım mevcûdâtı inşâ ediyor; her emrine tâbi olan zerrâtları ve maddeleri, rezzâkıyet kanunuyla onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.
Evet, Kadîr‑i Mutlak’ın iki tarzda; hem ibdâ', hem inşâ sûretinde icâdı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek en kolay, en sühûletli, belki dâimî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üçyüz bin envâ'‑ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerrâtlarından başka bütün keyfiyât ve ahvâllerini hiçten var eden bir Kudrete karşı Yoğu var edemez diyen adam, yok olmalı!
Tabiatı bırakan ve hakikate geçen zât diyor ki: Cenâb‑ı Hakk’a zerrât adedince şükür ve hamd ve senâ ediyorum ki; kemâl‑i îmânı kazandım, evhâm ve dalâletlerden kurtuldum ve hiçbir şübhem de kalmadı.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى د۪ينِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْا۪يمَانِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
317

Yirmidördüncü Lem'a

Tesettür Hakkındadır.
Onbeşinci Notanın İkinci ve Üçüncü Mes'eleleri iken, ehemmiyetine binâen Yirmidördüncü Lem'a olmuştur.

Tesettürün Fıtrî Olduğunu Gösteren Dört Hikmet

﴿
﴿يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ ilâ âhir âyeti tesettürü emrediyor. Medeniyet‑i sefîhe ise, Kur'ânın bu hükmüne karşı muhâlif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, Bir esârettir.” diyor. ()
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm’in bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhâlifi, gayr‑ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız Dört Hikmetini beyân ederiz.

Birinci Hikmet

Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü; kadınlar hilkaten zaîfe ve nâzik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyâde sevdiği yavrularını himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskàle ma'rûz kalmamak için fıtrî bir meyli var.
318
Hem kadınların on adetten altı‑yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecâvüzden ve ittihamdan korkar; taarruza ma'rûz kalmamak ve kocası nazarında hıyânetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan, ihtiyarlardır. Ve on adetten, ancak iki‑üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Ma'lûmdur ki; insan sevmediği ve istiskàl ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık‑saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki‑üçü varsa; yedi‑sekizinden istiskàl eder.
Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve serîü't‑teessür olduğundan maddeten te'siri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz; açık‑saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat‑i nazardan sıkılarak, Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar.” diye polislere şekvâ ediyorlar.
Demek medeniyetin ref'‑i tesettürü, hilâf‑ı fıtrattır. Kur'ânın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o mâden‑i şefkat ve kıymetdâr birer refîka‑i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukùttan, zilletten ve manevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor.
Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünkü; sekiz‑dokuz dakika bir zevki, cidden acılaştıracak, sekiz‑dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber; hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz‑dokuz sene, o sekiz‑dokuz dakika gayr‑ı meşrû zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydân vermemek, zaîf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor.
319
Mesmuâtıma göre; merkez ve pâyitaht‑ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!

İkinci Hikmet

Kadın ve erkek ortasında gayet esâslı ve şiddetli münâsebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat‑ı dünyeviyeye mahsûs bir refîka‑i hayat değildir. Belki hayat‑ı ebediyede dahi bir refîka‑i hayattır. Mâdem hayat‑ı ebediyede dahi kocasına refîka‑i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir.
Mâdem mü'min olan kocası, sırr‑ı îmâna binâen onun ile alâkası, hayat‑ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsûs muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat‑ı ebediyede dahi bir refîka‑i hayat noktasında esâslı ve ciddi bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddi hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukâbil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsîs ve muhabbetini ona hasretmesi, muktezâ‑yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.
Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyânet noktasındadır.
Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyânetine bakıp taklid eder, refîkasını hayat‑ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.
Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyânetine bakıp Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim.” diye takvâya girer.
320
Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefâhete girer. Ne bedbahttır o kadın ki; müttakì kocasını taklid etmez, o mübârek ebedî arkadaşını kaybeder.
Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefâhetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!‥

Üçüncü Hikmet

Bir ailenin saâdet‑i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet‑i mütekàbile ve samîmî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık‑saçıklık o emniyeti bozar. O mütekàbil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü; açık‑saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samîmî muhabbet ve hürmet‑i mütekàbile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki:
İnsan, hemşire misillû mahremlerine karşı fıtraten şehevânî his taşıyamıyor. Çünkü; mahremlerin sîmâları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet‑i meşrûayı ihsâs ettiği cihetle; nefsî, şehevânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi câiz olmayan yerlerini açık‑saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü; mahremin sîmâsı mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsâvîdir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet‑i fârikası olmadığından, hayvanî bir nazar‑ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukùt‑u insaniyettir!‥
321

Dördüncü Hikmet

Ma'lûmdur ki; kesret‑i nesil, herkesçe matlûbdur. Hiçbir millet ve hükûmet yoktur ki, kesret‑i tenâsüle tarafdâr olmasın. Hattâ Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنّ۪ي اُبَاه۪ي بِكُمُ الْاُمَمَ (ev kemâ kàl) Yani: İzdivâc ediniz, çoğalınız. Ben kıyâmette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim.”
Hâlbuki tesettürün ref'i, izdivâcı teksir etmeyip çok azaltıyor. Çünkü; en serseri ve asrî bir genç dahi, refîka‑i hayatını nâmuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık‑saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır. Belki de fuhşa sülûk eder.
Kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünkü kadının aile hayatında müdür‑ü dâhilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhâfaza memuru olduğundan en esâslı hasleti; sadâkattir, emniyettir. Açık‑saçıklık ise, bu sadâkati kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdân azâbı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesâret ve sehàvet, kadınlarda bulunsa; bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için ahlâk‑ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadâkat değil, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınları da nikâh edebilir.
Memleketimiz Avrupa’ya kıyâs edilmez. Çünkü orada düello gibi çok şiddetli vâsıtalarla, açık‑saçıklık içinde nâmus bir derece muhâfaza edilir. İzzet‑i nefis sâhibi birisinin karısına pis nazarla bakan; boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik‑i bâride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yani Âlem‑i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memâlik‑i hârredir. Ma'lûmdur ki, muhîtin insanın ahlâkı üzerinde te'siri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât‑ı hayvaniyeyi tahrîk etmek ve iştihâyı açmak için açık‑saçıklık, belki çok sû‑i isti'mâlâta ve isrâfâta medâr olmaz.
322
Fakat serîü't‑teessür ve hassas olan memâlik‑i hârredeki insanların hevesât‑ı nefsâniyesini mütemâdiyen tehyîc edecek açık‑saçıklık, elbette çok sû‑i isti'mâlâta ve isrâfâta ve neslin za'fiyetine ve sukùt‑u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac‑ı fıtrîye mukâbil, her birkaç günde kendini bir isrâfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi ârızalar münâsebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlûb ise, fuhşiyâta da meyleder.
Şehirliler; köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü; köylerde, bedevîlerde derd‑i maîşet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münâsebetiyle; hem şehirlilere nisbeten nazar‑ı dikkati az celbeden masûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesât‑ı nefsâniyeyi tehyîce medâr olamadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise, onlara kıyâs edilmez.
323

Ehl‑i Îmân Âhiret Hemşirelerim Olan Kadınlar Tâifesi ile Bir Muhâveredir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Ehl‑i Îmân Âhiret Hemşirelerim Olan Kadınlar Tâifesi ile Bir Muhâveredir

Bazı vilâyetlerde tâife‑i nisâdan samîmî ve harâretli bir sûrette Nurlara karşı alâkalarını gördüğüm ve haddimden pek ziyâde, onların Nurlara ait derslerime i'timâdlarını bildiğim sıralarda, mübârek Isparta’ya ve manevî Medresetü'z‑Zehrâ’ya üçüncü defa geldiğim zaman işittim ki; o mübârek Âhiret hemşirelerim olan tâife‑i nisâ benden bir ders bekliyorlarmış. Güyâ va'z sûretinde, câmilerde onlara bir dersim olacak. Hâlbuki, ben dört‑beş vecihle hastayım. Ve hem perîşan, hattâ konuşmaya ve düşünmeye iktidarsız bulunduğum hâlde, bu gece şiddetli bir ihtar ile kalbime geldi ki: Mâdem onbeş sene evvel gençlerin istemeleriyle Gençlik Rehberi”ni onlar için yazdın ve pek çok istifade edildi. Hâlbuki, hanımlar tâifesi, gençlerden daha ziyâde bu zamanda öyle bir rehbere muhtaçtırlar. Ben de bu ihtara karşı, gayet perîşan ve za'f ve aczimle beraber Üç Nükte ile gayet muhtasar bazı lüzumlu maddeleri, o mübârek hemşirelerime ve manevî genç evlâdlarıma beyân ediyorum:

Birinci Nükte

Risale‑i Nurun en mühim bir esâsı şefkat olmasından, nisâ tâifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle daha ziyâde Risale‑i Nurla fıtraten alâkadardırlar. Ve Lillâhi'l‑Hamd bu fıtrî alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedâkârlık, hakîki bir ihlâsı ve mukàbelesiz bir fedâkârlık mânâsını ifâde ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var.
324
Evet, bir vâlide, veledini tehlikeden kurtarmak için, hiçbir ücret istemeden rûhunu fedâ etmesi ve hakîki bir ihlâs ile vazife‑i fıtriyesi itibariyle kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki; hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile; hem hayat‑ı dünyeviyesini, hem hayat‑ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fenâ cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymetdâr seciye inkişaf etmez. Veyâhut sû‑i isti'mâl edilir.
Yüzer nümûnelerinden bir küçük nümûnesi şudur: O şefkatli vâlide, çocuğunun hayat‑ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedâkârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. Oğlum paşa olsun.” diye bütün malını verir; Hâfız Mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat‑ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak o masûm çocuğunu, âhirette şefâatçi olmak lâzım gelirken da'vâcı ediyor. O çocuk, Niçin benim îmânımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekvâ edecek. Dünyada da terbiye‑i İslâmiyeyi tam almadığı için; vâlidesinin hàrika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukàbele edemez, belki de çok kusur eder.
Eğer hakîki şefkat sû‑i isti'mâl edilmeyerek, bîçâre veledini haps‑i ebedî olan Cehennem’den ve i'dâm‑ı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrı ile çalışsa; o veledin bütün ettiği hasenâtının bir misli vâlidesinin defter‑i a'mâline geçeceğinden, vâlidesinin vefâtından sonra her vakit hasenâtları ile rûhuna nurlar yetiştirdiği gibi; Âhirette de değil da'vâcı olmak, bütün rûh u canı ile şefâatçi olup, ebedî hayatta ona mübârek bir evlâd olur.
Evet insanın en birinci üstadı ve te'sirli muallimi, onun vâlidesidir. Bu münâsebetle, ben kendi şahsımda kat'î ve dâima hissettiğim bu mânâyı beyân ediyorum:
325
Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zâtlardan ders aldığım hâlde kasem ediyorum ki: En esâslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi merhum vâlidemden aldığım telkinât ve manevî derslerdir ki; o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücûdumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sâir derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. Demek bir yaşımdaki fıtratıma ve rûhuma, merhum vâlidemin ders ve telkinâtını şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek‑i esâsiye müşâhede ediyorum.
Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esâsından en mühimmi olan şefkat etmek ve Risale‑i Nurun da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etme”yi, o vâlidemin şefkatli fiil ve hâlinden ve o manevî derslerinden aldığımı yakìnen görüyorum. Evet, bu hakîki ihlâs ile hakîki bir fedâkârlık taşıyan vâlidelik şefkati sû‑i isti'mâl edilip, masûm çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat, fânî şişeler hükmünde olan dünyaya, o çocuğun masûm yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû‑i isti'mâl etmektir.
Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukàbele istemeyerek, hiçbir fâide‑i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak rûhunu fedâ ettiklerine; o şefkatin küçücük bir nümûnesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve rûhunu fedâ etmesi isbât ediyor.
Şimdi terbiye‑i İslâmiyeden ve a'mâl‑i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esâs, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakîki ihlâs bulunuyor.
Eğer bu iki nokta o mübârek tâifede inkişafa başlasa, dâire‑i İslâmiyede pek büyük bir saâdete medâr olur. Hâlbuki erkeklerin kahramanlıkları mukàbelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukàbele istiyorlar. Hiç olmazsa şân ve şeref istiyorlar. Fakat, maatteessüf bîçâre mübârek tâife‑i nisâiye, zâlim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için başka bir tarzda, za'fiyetten ve aczden gelen başka bir nev'ide riyâkârlığa giriyorlar.
326

İkinci Nükte

Bu sene inzivada iken ve hayat‑ı ictimâiyeden çekildiğim hâlde, bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekserî dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvâlar işittim. Eyvâh!” dedim. İnsanın, hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nev'i Cennet’i ve küçük bir dünyası, aile hayatıdır. Bu da bozulmağa başlamış!” dedim. Sebebini aradım, bildim ki: Nasıl İslâmiyet’in hayat‑ı ictimâiyesine ve dolayısıyla Din‑i İslâm’a zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefâhete sevketmek için bir‑iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de; bîçâre nisâ tâifesinin gâfil kısmını dahi yanlış yollara sevketmek için, bir‑iki komitenin te'sirli bir sûrette perde altında çalıştığını hissettim ve bildim ki: Bu Millet‑i İslâm’a bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor.
Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan manevî evlâdlarıma kat'iyyen beyân ediyorum ki: Kadınların saâdet‑i uhreviyesi gibi, saâdet‑i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çare‑i yegânesi, dâire‑i İslâmiyedeki terbiye‑i diniyeden başka yoktur. Rusya’da o bîçâre tâifenin ne hâle girdiğini işitiyorsunuz.
Risale‑i Nurun bir parçasında denilmiş ki: Aklı başında olan bir adam refîkasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fânî ve zâhirî hüsn‑ü cemâline bina etmez. Belki, kadınların hüsn‑ü cemâlinin en güzeli ve dâimîsi; onun şefkatine ve kadınlığa mahsûs hüsn‑ü sîretine sevgisini bina etmeli. ki, o bîçâre ihtiyarlandıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü; onun refîkası yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refîka değil, belki hayat‑ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refîka‑i hayat olduğundan; ihtiyarlandıkça daha ziyâde hürmet ve merhamet ile birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye‑i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refâkatten sonra ebedî bir müfârakata ma'rûz kalan o aile hayatı, esâsıyla bozuluyor.
327
Hem Risale‑i Nurun bir cüz'ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki; refîka‑i ebediyesini kaybetmemek için sâliha zevcesini taklid eder, o da sâlih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki; kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; saâdet‑i dünyeviyesi içinde saâdet‑i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam ki; sefâhete girmiş zevcesine ittibâ' eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirâk eder. Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir sûrette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yani; medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.
İşte, Risale‑i Nurun bu meâldeki cümlelerinin mânâsı budur ki: Bu zamanda aile hayatının ve dünyevî ve uhrevî saâdetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız dâire‑i Şerîattaki âdâb‑ı İslâmiyetle olabilir.
Şimdi, aile hayatında en mühim nokta budur ki; kadın kocasında fenâlık ve sadâkatsizlik görse, o da kocasının inâdına kadının vazife‑i ailevîsi olan sadâkat ve emniyeti bozsa, aynen askerîdeki itâatin bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zîr ü zeber olur. Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa o da, kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeğe ve sevdirmeğe çalışsa, her cihetle zarar eder. Çünkü hakîki sadâkati bırakan, dünyada da cezasını görür. Çünkü; nâmahremlerin nazarından fıtratı korkar, sıkılır, çekilir. Nâmahrem yirmi erkeğin onsekizinin nazarından istiskàl eder. Erkek ise, nâmahrem yüz kadından ancak birisinden istiskàl eder, bakmasından sıkılır. Kadın o cihette azâb çektiği gibi, sadâkatsizlik ittihamı altına girer; zaafiyetiyle beraber, hukukunu muhâfaza edemez.
Elhâsıl: Nasıl ki; kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta şefkat itibariyle erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar; öyle de, o masûm hanımlar dahi, sefâhette hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için fıtratlarıyla ve zaîf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmağa kendilerini mecbur bilirler. Çünkü; erkek sekiz dakika zevk ve lezzet için sefâhete girse, ancak sekiz lira kadar bir şey zarar eder. Fakat kadın sekiz dakika sefâhetteki zevkin cezası olarak, dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır ve sekiz sene de o hâmîsiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için sefâhette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını çeker. Az olmayan bu nev'i vukûât da gösteriyor ki; mübârek tâife‑i nisâiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe' olduğu gibi, fısk ve sefâhette dünya zevki için kàbiliyetleri yok hükmündedir.
328
Demek onlar, dâire‑i terbiye-i İslâmiye içinde mes'ûd bir aile hayatını geçirmeğe mahsûs bir nev'i mübârek mahlûkturlar. Bu mübârekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar!. Allah bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhâfaza eylesin, âmîn
Hemşirelerim! Mahremce bu sözümü size söylüyorum: Maîşet derdi için serseri, ahlâksız, frenk‑meşreb bir kocanın tahakkümü altına girmektense, fıtratınızdaki iktisad ve kanâatle, köylü masûm kadınların nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nev'inden kendinizi idareye çalışınız; satmağa çalışmayınız. Şâyet size münâsib olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize râzı olunuz ve kanâat ediniz. İnşâallâh rızânız ve kanâatinizle o da ıslah olur. Yoksa şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için müracaat edeceksiniz. Bu da, haysiyet‑i İslâmiye ve şeref‑i milliyemize yakışmaz!‥

Üçüncü Nükte

Azîz hemşirelerim, kat'iyyen biliniz ki; dâire‑i meşrûanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde on derece onlardan ziyâde elemler ve zahmetler bulunduğunu, Risale‑i Nur yüzer kuvvetli delillerle, hâdisâtlarla isbât etmiştir. Uzun tafsilâtı Risale‑i Nurda bulabilirsiniz.
Ezcümle: Küçük Sözlerden Altıncı, Yedinci, Sekizinci Söz’ler ve Gençlik Rehberi benim bedelime sizlere tam bu hakikati gösterecek. Onun için dâire‑i meşrûadaki keyfe iktifâ ediniz ve kanâat getiriniz. Sizin hânenizdeki masûm evlâdlarınızla masûmâne sohbet, yüzer sinemadan daha ziyâde zevklidir.
329
Hem kat'iyyen biliniz ki; bu hayat‑ı dünyeviyede hakîki lezzet, îmân dâiresindedir ve îmândadır. Ve a'mâl‑i sâlihanın herbirisinde bir manevî lezzet var. Ve dalâlet ve sefâhette, bu dünyada dahi gayet acı ve çirkin elemler bulunduğunu, Risale‑i Nur yüzer kat'î delillerle isbât etmiştir. Âdeta îmânda bir Cennet çekirdeği ve dalâlette ve sefâhette bir Cehennem çekirdeği bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle ve hâdiselerle aynelyakìn görmüşüm ve Risale‑i Nurda bu hakikat tekrar ile yazılmış. En şedîd muannid ve mu'terizlerin eline girip, hem resmî ehl‑i vukûflar ve mahkemeler o hakikati cerhedememişler. Şimdi sizin gibi mübârek ve masûm hemşirelerime ve evlâdlarım hükmünde küçüklerinize, başta Tesettür Risalesi ve Gençlik Rehberi ve Küçük Sözler benim bedelime sizlere ders versin.
Ben işittim ki; benim size câmide ders vermekliğimi arzu ediyorsunuz. Fakat benim perîşaniyetimle beraber, hastalığım ve çok esbâb bu vaziyete müsâade etmiyor. Ben de sizin için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabûl eden bütün hemşirelerimi, bütün manevî kazançlarıma ve duâlarıma Nur Şâkirdleri gibi dâhil etmeğe karar verdim. Eğer siz, benim bedelime Risale‑i Nuru kısmen elde edip okusanız veya dinleseniz, o vakit kaidemiz mûcibince; bütün kardeşleriniz olan Nur Şâkirdlerinin manevî kazançlarına ve duâlarına da hissedar oluyorsunuz.
Ben şimdi daha ziyâde yazacaktım; fakat çok hasta ve çok zaîf ve çok ihtiyar ve tashihât gibi çok vazifelerim bulunduğundan, şimdilik bu kadarla iktifâ ettim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يDuânıza muhtaç kardeşinizSaid Nursî
330

Yirmibeşinci Lem'a

Yirmibeş Devâdır
Hastalara bir merhem, bir tesellî, manevî bir reçete, bir iyâdetü'l‑marîz ve geçmiş olsun makamında yazılmıştır.
İhtar ve İ'tizar: Bu manevî reçete, bütün yazdıklarımızın fevkınde bir sür'atle (Hâşiye) te'lif edildiği gibi, hem umuma muhâlif olarak, tashihâta ve dikkate vakit bulmayarak, te'lifi gibi gayet sür'atle, ancak bir defa nazardan geçirildi. Demek, müsvedde‑i evvel hükmünde müşevveş kalmıştır. Kalbe fıtrî bir sûrette gelen hâtırâtı san'atla ve dikkatle bozmamak için, yeniden tedkîkàta lüzum görmedik. Okuyan zâtlar, hususan hastalar bazı nâhoş ibarelerden veyâhut ağır kelimelerden ve ifâdelerden sıkılıp gücenmesinler; bana da duâ etsinler.
﴿
﴿اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
﴿وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِ ❋ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ
Şu Lem'a’da, nev'‑i beşerin on kısmından bir kısmını teşkil eden musîbet‑zede ve hastalara hakîki bir tesellî ve nâfi' bir merhem olabilecek Yirmibeş Devâ icmâlen beyân ediyoruz.
331

Birinci Devâ

Ey bîçâre hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil, belki bir nev'i dermandır. Çünkü; ömür bir sermâyedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zâyi' olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermâyeni büyük kârlarla meyvedâr ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydân vermiyor, tutuyor, uzun ediyor; meyveleri verdikten sonra bırakıp gitsin.
İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işâreten bu darb‑ı mesel dillerde destandır ki; Musîbet zamanı çok uzundur, safâ zamanı pek kısa oluyor.”

İkinci Devâ

Ey sabırsız hasta! Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın, ömür dakikalarını birer saat ibâdet hükmüne getirebilir.
Çünkü, ibâdet iki kısımdır. Biri müsbet ibâdettir ki; namaz, niyâz gibi ma'lûm ibâdetlerdir. Diğeri menfî ibâdetlerdir ki; hastalıklar, musîbetler vâsıtasıyla musîbet‑zede, aczini, zaafını hisseder. Hàlık‑ı Rahîm’ine ilticâ eder, yalvarır. Hàlis, riyâsız, manevî bir ibâdete mazhar olur.
Evet, hastalıkla geçen bir ömür, Allah’tan şekvâ etmemek şartıyla, mü'min için ibâdet sayıldığına rivâyât‑ı sahîha vardır. Hattâ bazı sâbir ve şâkir hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibâdet hükmüne geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçtiği, rivâyet‑i sahîha ve keşfiyât‑ı sâdıka ile sâbittir.
Senin bir dakika ömrünü, bin dakika hükmüne getirip, sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan teşekkî değil, teşekkür et.

Üçüncü Devâ

Ey tahammülsüz hasta! İnsan, bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine; mütemâdiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemâdiyen zevâl ve firâkta yuvarlanması şâhiddir.
Hem insan, zîhayatın en mükemmeli, en yükseği ve cihâzâtça en zengini, belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belâları düşünmek vâsıtasıyla, hayvana nisbeten en ednâ bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor.
332
Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safâ ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermâye elinde bulunan insan, burada ticâret ile, ebedî, dâimî bir hayatın saâdetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermâye de, ömürdür. Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir; dünyayı hoş gösterir; âhireti unutturur Kabri ve ölümü hâtırına getirmek istemiyor Sermâye‑i ömrünü bâd‑i hevâ boş yere sarfettiriyor. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücûduna ve cesedine der ki: Lâyemût değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.”
İşte hastalık bu nokta‑i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve îkaz edici bir mürşiddir. Ondan şekvâ değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse, sabır istemek gerektir

Dördüncü Devâ

Ey şekvâcı hasta! Senin hakkın şekvâ değil şükürdür, sabırdır. Çünkü senin vücûdun ve a'zâ ve cihâzâtın, senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın, başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek başkasının mülküdür. Onların Mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder.
Yirmialtıncı Söz’de denildiği gibi, meselâ; gayet zengin, gayet mâhir bir san'atkâr, güzel san'atını, kıymetdâr servetini göstermek için, miskin bir adama modellik vazifesini gördürmek maksadıyla, bir ücrete mukâbil, bir saatçik zamanda, murassa' ve gayet san'atlı diktiği bir gömleği, bir hulleyi o fakire giydirir. Onun üstünde işler ve vaziyetler verir. Hàrika envâ'‑ı san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese: Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla verdiğin vaziyetten bana sıkıntı veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeye hak kazanabilir mi? Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?
İşte, aynen bu misâl gibi; Sâni'‑i Zülcelâl, sana ey hasta! Göz, kulak, akıl, kalb gibi nurânî duygularla murassa' olarak giydirdiği cisim gömleğini, Esmâ‑i Hüsnâ’sının nakışlarını göstermek için; çok hâlât içinde seni çevirir ve çok vaziyetlerde seni değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzâk ismini tanıdığın gibi, Şâfi ismini de hastalığınla bil. Elemler, musîbetler bir kısım esmâsının ahkâmını gösterdikleri için, onlarda, hikmetten lem'alar ve rahmetten şuâlar ve o şuâât içinde çok güzellikler bulunuyor.
333
Eğer perde açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında sevimli, güzel mânâları bulursun.

Beşinci Devâ

Ey maraza mübtelâ hasta! Bu zamanda tecrübemle kanâatim gelmiştir ki, hastalık bazılara bir ihsân‑ı İlâhî’dir, bir hediye‑i Rahmânîdir. Bu sekiz‑dokuz senedir, liyâkatsiz olduğum hâlde, bazı genç zâtlar hastalık münâsebetiyle duâ için benimle görüştüler. Dikkat ettim ki; hangi hastalıklı genci gördüm, sâir gençlere nisbeten âhiretini düşünmeye başlıyor Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet içindeki hayvanî hevesâttan bir derece kendini kurtarıyor. Ben de bakıyordum, onların tahammül dâhilindeki hastalıklarını bir ihsân‑ı İlâhî olduğunu ihtar ederdim. Derdim ki: Kardeşim, senin bu hastalığının aleyhinde değilim. Hastalık için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki, duâ edeyim. Hastalık seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış. Ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra, Hàlık‑ı Rahîm inşâallâh sana şifâ verir.”
Hem derdim: Senin bir kısım emsâlin, sıhhat belâsıyla gaflete düşüp, namazı terkedip, kabri düşünmeyip, Allah’ı unutup, bir saatlik hayat‑ı dünyeviyenin zâhirî keyfi ile, hadsiz bir hayat‑ı ebediyesini sarsar, zedeler, belki de harâb eder. Sen hastalık gözüyle, herhalde gideceğin bir menzilin olan kabrini ve daha arkasında uhrevî menzilleri görürsün ve onlara göre davranıyorsun. Demek senin için hastalık, bir sıhhattir; bir kısım emsâlindeki sıhhat, bir hastalıktır.”

Altıncı Devâ

Ey elemden teşekkî eden hasta! Senden soruyorum: Geçmiş ömrünü düşün ve o ömürde geçmiş lezzetli safâ günleri ve belâ ve elemli vakitlerini tahattur et. Herhalde ya Oh!” ya Âh!” diyeceksin. Yani; ya Elhamdülillâh şükür”, veyâhut Vâ‑hasretâ, vâ‑esefâ!” kalbin veya lisânın diyecek.
334
Dikkat et, sana Oh, elhamdülillâh, şükür dediren; senin başından geçmiş elemler, musîbetlerin düşünmesi, bir manevî lezzeti deşiyor ki, senin kalbin şükreder. Çünkü elemin zevâli, lezzettir. O elemler, o musîbetler, zevâliyle rûhta bir lezzet irsiyet bırakmış ki; düşünmekle deşilse, rûhtan bir lezzet akıyor, şükürler takattur ediyor.
Sana Vâ‑esefâ, vâ‑hasretâ!” dedirten; eski zamanda geçirdiğin lezzetli ve safâlı o hâllerdir ki, zevâlleriyle senin rûhunda dâimî bir elem irsiyet bırakıp, ne vakit düşünsen o elem yine deşiliyor, esef ve hasret akıtıyor.
Mâdem bir günlük gayr‑ı meşrû lezzet, bazen bir sene manevî elem çektiriyor. Ve muvakkat bir günlük hastalıkla gelen elem, çok günler manevî lezzet‑i sevâbla beraber, zevâlindeki halâs ve kurtulmaktan gelen manevî lezzet vardır.
Senin başındaki şimdilik bu muvakkat hastalığın neticesi ve içyüzündeki sevâbı düşün, Bu da geçer, yâ Hû!” de, şekvâ yerinde şükret.

Altıncı Devâ (Hâşiye)

Ey dünya zevkini düşünüp hastalıktan ızdırâb çeken kardeşim! Bu dünya eğer dâimî olsaydı ve yolumuzda ölüm olmasaydı ve firâk ve zevâlin rüzgârları esmeseydi ve musîbetli, fırtınalı istikbâlde manevî kış mevsimleri olmasaydı, ben de seninle beraber senin hâline acıyacaktım. Fakat mâdem dünya bir gün bize Haydi, dışarı!” diyecek, feryâdımızdan kulağını kapayacak; o bizi dışarı kovmadan, biz bu hastalıklar îkazâtıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terketmeden, kalben onu terke çalışmalıyız.
Evet, hastalık bu mânâyı bize ihtar edip der ki: Senin vücûdun taştan, demirden değildir. Belki dâima ayrılmağa müsâid muhtelif maddelerden terkîb edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla, mâlikini tanı, vazifeni bil, dünyaya ne için geldiğini öğren.” kalbin kulağına gizli ihtar ediyor.
335
Hem mâdem dünyanın zevki, lezzeti devam etmiyor; hususan meşrû olmazsa hem devamsız, hem elemli, hem günahlı oluyor. O zevki kaybettiğinden hastalık bahânesiyle ağlama; bil'akis hastalıktaki manevî ibâdet ve uhrevî sevâb cihetini düşün, zevk almaya çalış.

Yedinci Devâ

Ey sıhhatinin lezzetini kaybeden hasta! Senin hastalığın, sıhhatteki ni'met‑i İlâhiye’nin lezzetini kaçırmıyor; bil'akis tattırıyor, ziyâdeleştiriyor. Çünkü bir şey devam etse te'sirini kaybeder. Hattâ ehl‑i hakikat müttefikan diyorlar ki: اِنَّمَا الْاَشْيَاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا Yani; Herşey zıddıyla bilinir.” Meselâ; karanlık olmazsa ışık bilinmez, lezzetsiz kalır. Soğuk olmazsa harâret anlaşılmaz, zevksiz kalır. Açlık olmazsa yemek lezzet vermez. Mide harâreti olmazsa, su içmesi zevk vermez. İllet olmazsa âfiyet zevksizdir. Maraz olmazsa sıhhat lezzetsizdir.
Mâdem Fâtır‑ı Hakîm insana her çeşit ihsânını ihsâs etmek ve herbir nev'i ni'metini tattırmak ve insanı dâima şükre sevk etmek istediğini, şu kâinâtta çeşit çeşit, hadsiz envâ'‑ı ni'meti tadacak, tanıyacak derecede, gayet çok cihâzât ile insanı techiz etmesi gösteriyor ki; elbette sıhhat ve âfiyeti verdiği gibi, hastalıkları, illetleri, dertleri de verecektir.
Senden soruyorum: Bu hastalık senin başında veya elinde veya midende olmasaydı, sen başın, elin, midenin sıhhatindeki lezzetli, zevkli ni'met‑i İlâhiye’yi hissedip şükreder miydin?” Elbette şükür değil, belki düşünmeyecektin; şuûrsuz, o sıhhati gaflete, belki sefâhete sarf ederdin.

Sekizinci Devâ

Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar, keffâretü'z‑zünûb olduğu hadîs‑i sahîhle sâbittir. Hem hadîste vardır ki: Ermiş ağacı silkmekle, nasıl meyveleri düşer; îmânlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker.”
336
Günahlar, hayat‑ı ebediyede dâimî hastalıklardır; bu hayat‑ı dünyeviyede dahi kalb, vicdân, rûh için manevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekvâ etmezsen, şu muvakkat bir hastalık ile dâimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun.
Eğer günahları düşünmüyorsan, yâhut âhireti bilmiyorsan veya Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür. Ondan feryâd et.
Çünkü; bütün dünyanın mevcûdâtıyla kalbin, rûhun ve nefsin alâkadardır. Mütemâdiyen firâk ve zevâl ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bâhusus Âhireti bilmediğin için, ölümü i'dâm‑ı ebedî tahayyül ettiğinden, âdeta, güyâ yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücûdun var.
İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük manevî vücûdun hadsiz hastalıklarına kat'î ilâç ve kat'î şifâ verici bir tiryâk olan îmân ilâcını aramak ve i'tikàdını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol; bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve za'fın penceresiyle, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in kudretini ve rahmetini tanımaktır.
Evet, Allah’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve manevî sürûrla doludur; derecesine göre, îmân kuvvetiyle hisseder. Bu îmândan gelen manevî sürûr ve şifâ ve lezzet altında, cüz'î, maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.

Dokuzuncu Devâ

Ey Hàlık’ını tanıyan hasta! Hastalıklardaki elem ve tevahhuş ve korkmak ise, hastalık bazen ölüme vesile olduğu cihetindendir. Ölüm, nazar‑ı gaflet ve zâhirî cihetinde dehşetli olduğundan, ona vesile olabilen hastalıklar korkutuyor, telâş veriyor.
Evvelâ bil ve kat'î îmân et ki: Ecel mukadderdir, tağayyür etmez. Çok ağır hastaların başında ağlayanlar ve sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler, o ağır hastalar şifâ bulup yaşamışlar.
337
Sâniyen: Ölüm, sûreten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet kat'î, şeksiz, şüphesiz bir sûrette, Kur'ân‑ı Hakîm’in verdiği nur ile isbât etmişiz ki: Ehl‑i îmân için ölüm, vazife‑i hayat külfetinden bir terhistir.
Hem dünya meydânındaki imtihanda, ta'lim ve ta'limât olan ubûdiyetten bir paydostur.
Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbab ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir.
Hem hakîki vatanına ve ebedî makam‑ı saâdetine girmeye bir vâsıtadır.
Hem zindân‑ı dünyadan, bostan‑ı cinâna bir dâvettir.
Hem Hàlık‑ı Rahîm’inin fazlından, kendi hizmetine mukâbil ahz‑ı ücret etmeye bir nöbettir.
Mâdem ölümün mâhiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bil'akis rahmet ve saâdetin bir mukaddimesi nazarıyla bakmak gerektir. Hem ehlullâhın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki daha fazla hayır kazanacağım diye, vazife‑i hayatın idâmesinden kazanacakları hayrat içindir.
Evet, ehl‑i îmân için ölüm rahmet kapısıdır; ehl‑i dalâlet için zulümât‑ı ebediye kuyusudur.

Onuncu Devâ

Ey lüzumsuz merak eden hasta! Sen hastalığın ağırlığından merak ediyorsun. O merakın, senin hastalığını ağırlaştırır. Hastalığın hafifleşmesini istersen, merak etmemeye çalış. Yani; hastalığın fâidelerini, sevâbını ve çabuk geçeceğini düşün; merakı kaldır, hastalığın kökünü kes.
Evet merak, hastalığı ikileştirir. Maddî hastalığın altında, merak ile manevî bir hastalığı kalbine verir; maddî hastalık ona dayanır, devam eder. Eğer teslîmiyetle, rızâ ile, hastalığın hikmetini düşünmekle o merak gitse, o maddî hastalığın mühim bir kökü kesilir, hafifleşir, kısmen gider. Hususan evhâmla bir dirhem maddî hastalık, bazen merak vâsıtasıyla on dirhem kadar büyür. Merak kesilmesiyle, o hastalığın onda dokuzu gider.
338
Merak, hastalığı ziyâde ettiği gibi, Hikmet‑i İlâhiye’yi ittiham ve Rahmet‑i İlâhiye’yi tenkid ve Hàlık‑ı Rahîm’inden şekvâ hükmünde olduğu için, aks‑i maksadıyla tokat yer, hastalığını ziyâdeleştirir. Evet nasıl ki; şükür, ni'meti ziyâdeleştirir; öyle de şekvâ; hastalığı, musîbeti tezyîd eder.
Hem merakın kendisi de bir hastalıktır. Onun ilâcı, hastalığın hikmetini bilmektir. Mâdem hikmetini, faydasını bildin; o merhemi meraka sür, kurtul. Âh!” yerine Oh!” de; Vâ‑esefâ!” yerine Elhamdülillâhi alâ külli hâl söyle.

Onbirinci Devâ

Ey sabırsız hasta kardeş! Hastalık, hazır bir elemi sana vermekle beraber; evvelki hastalığından bugüne kadar, o hastalığın zevâlindeki bir lezzet‑i maneviye ve sevâbındaki bir lezzet‑i rûhiye veriyor. Bugünden, belki bu saatten sonraki zamanda hastalık yok; elbette yoktan elem yok. Elem olmazsa teessür olamaz. Sen yanlış bir sûrette tevehhüm ettiğin için sabırsızlık geliyor.
Çünkü; bugünden evvel bütün hastalık zamanının maddîsi gitmekle elemi de beraber gitmiş, kendindeki sevâbı ve zevâlindeki lezzet kalmış. Sana kâr ve sürûr vermek lâzım gelirken, onları düşünüp müteellim olmak ve sabırsızlık etmek, dîvâneliktir. Gelecek günler daha gelmemişler. Onları şimdiden düşünüp, yok bir günde, yok olan bir hastalıktan, yok olan bir elemden tevehhüm ile düşünüp müteellim olmak, sabırsızlık göstermekle, üç mertebe yok yoğa vücûd rengi vermek, dîvânelik değil de nedir?
Mâdem bu saatten evvelki hastalık zamanları ise sürûr veriyor. Ve mâdem, yine bu saatten sonraki zaman ma'dûm, hastalık ma'dûm, elem ma'dûmdur. Sen, Cenâb‑ı Hakk’ın sana verdiği bütün sabır kuvvetini böyle sağa sola dağıtma; bu saatteki eleme karşı tahşid et, Sabûr!” de, dayan.
339

Onikinci Devâ

Ey hastalık sebebiyle ibâdet ve evrâdından mahrum kalan ve o mahrumiyetten teessüf eden hasta! Bil ki, hadîsçe sâbittir ki; Müttakì bir mü'min, hastalık sebebiyle yapamadığı dâimî virdinin sevâbını, hastalık zamanında yine kazanır.” Farzı mümkün olduğu kadar yerine getiren bir hasta, sabır ve tevekkül ile ve farzlarını yerine getirmekle, o ağır hastalık zamanında sâir sünnetlerin yerini, hem hàlis bir sûrette, hastalık tutar.
Hem hastalık, insandaki aczini, zaafını ihsâs eder. O aczin lisânıyla ve zaafın diliyle, hâlen ve kàlen bir duâ ettirir. Cenâb‑ı Hak insana hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir za'f vermiş, ki; dâimî bir sûrette dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ edip niyâz etsin, duâ etsin.﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ Yani; Eğer duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” âyetin sırrıyla; insanın hikmet‑i hilkati ve sebeb‑i kıymeti olan samîmî duâ ve niyâzın bir sebebi hastalık olduğundan, bu nokta‑i nazardan şekvâ değil, Allah’a şükretmek ve hastalığın açtığı duâ musluğunu, âfiyeti kesbetmekle kapamamak gerektir.

Onüçüncü Devâ

Ey hastalıktan şekvâ eden bîçâre adam! Hastalık bazılara ehemmiyetli bir definedir, gayet kıymetdâr bir hediye‑i İlâhiye’dir. Her hasta, kendi hastalığını o nev'iden tasavvur edebilir.
Mâdem ecel vakti muayyen değil; Cenâb‑ı Hak, insanı ye's‑i mutlak ve gaflet‑i mutlaktan kurtarmak için, havf ve recâ ortasında ve hem dünya ve hem Âhireti muhâfaza etmek noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Mâdem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Hastalık gafleti dağıtır, Âhireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir, öylece hazırlanır. Bazı öyle bir kazancı olur ki, yirmi senede kazanamadığı bir mertebeyi yirmi günde kazanıyor.
340
Ezcümle; arkadaşlarımızdan Allah rahmet etsin iki genç vardı: Biri İlamalı Sabri, diğeri İslâmköylü Vezirzâde Mustafa. Bu iki zât, talebelerim içinde kalemsiz oldukları hâlde, samîmiyette ve îmân hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum. Hikmetini bilmedim. Vefâtlarından sonra anladım ki, her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşadıyla, sâir gâfil ve ferâizi terk eden gençlere bedel, en mühim bir takvâ ve en kıymetdâr bir hizmette ve âhirete nâfi' bir vaziyette bulundular. İnşâallâh, iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat‑ı ebediyenin saâdetine medâr oldu. Ben, onların sıhhati için bazı ettiğim duâyı şimdi anlıyorum, dünya itibariyle bedduâ olmuş. İnşâallâh o duâm, sıhhat‑i uhreviye için kabûl olunmuştur.
İşte bu iki zât, benim i'tikàdımca, on senelik bir takvâ ile elde edilecek bir kazanç kadar bir kâr buldular. Eğer ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliğine güvenip, gaflet ve sefâhete atılsaydılar, ölüm de onları tarassud edip tam günahlarının pislikleri içinde yakalasaydı, o nurlar definesi yerine, kabirlerini akrepler ve yılanlar yuvası yapacaklardı.
Mâdem hastalıkların böyle menfaati var; ondan şekvâ değil, tevekkül, sabır ile, belki şükredip, Rahmet‑i İlâhiye’ye i'timâd etmektir.

Ondördüncü Devâ

Ey gözüne perde gelen hasta! Eğer ehl‑i îmânın gözüne gelen perdenin altında nasıl bir nur ve manevî bir göz olduğunu bilsen, Yüz bin şükür Rabb‑i Rahîm’ime!” dersin. Bu merhemi izâh için bir hâdise söyleyeceğim. Şöyle ki:
341
Bana sekiz sene kemâl‑i sadâkatle, hiç gücendirmeden hizmet eden Barlalı Süleyman’ın halasının bir vakit gözü kapandı. O sâliha kadın, bana karşı haddimden yüz derece fazla hüsn‑ü zan ederek, Gözümün açılması için duâ et diyerek câmi kapısında beni yakaladı. Ben de, o mübârek ve meczûbe kadının salâhatini duâma şefâatçi yapıp, Yâ Rabbî, onun salâhati hürmetine onun gözünü diye yalvardım. İkinci gün Burdurlu bir göz hekimi geldi, gözünü açtı. Kırk gün sonra yine gözü kapandı. Ben çok müteessir oldum, çok duâ ettim. İnşâallâh o duâ âhireti için kabûl olmuştur. Yoksa benim o duâm, onun hakkında gayet yanlış bir bedduâ olurdu. Çünkü eceli kırk gün kalmıştı; kırk gün sonra Allah rahmet etsin vefât eyledi.
İşte o merhume, kırk gün Barla’nın hazînâne bağlarına rikkatli ihtiyarlık gözüyle bakmasına bedel, kabrinde, Cennet bağlarını kırk bin günlerde seyredeceğini kazandı. Çünkü îmânı kuvvetli, salâhati şiddetli idi.
Evet, bir mü'min, gözüne perde çekilse ve gözü kapalı kabre girse, derecesine göre, ehl‑i kubûrdan çok ziyâde o âlem‑i nuru temâşâ edebilir. Bu dünyada nasıl çok şeyleri biz görüyoruz, kör olan mü'minler görmüyorlar; kabirde o körler, îmân ile gitmişse, o derece ehl‑i kubûrdan ziyâde görür. En uzak gösteren dûrbînlerle bakar nev'inde, kabrinde, derecesine göre, Cennet bağlarını sinema gibi görüp temâşâ ederler.
İşte böyle gayet nurlu ve toprak altında iken göklerin üstündeki Cennet’i görecek ve seyredecek bir gözü, bu gözündeki perde altında, şükür ile, sabır ile bulabilirsin. İşte o perdeyi senin gözünden kaldıracak, o gözle seni baktıracak göz hekimi, Kur'ân‑ı Hakîm’dir.

Onbeşinci Devâ

Ey âh u enîn eden hasta! Hastalığın sûretine bakıp âh eyleme; mânâsına bak, oh de. Eğer hastalığın mânâsı güzel bir şey olmasa idi, Hàlık‑ı Rahîm en sevdiği ibâdına hastalıkları vermezdi. Hâlbuki, hadîs‑i sahîhte vardır ki; اَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً اَلْاَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْاَوْلِيَاءُ ، اَلْاَمْثَلُ فَالْاَمْثَلُ (ev kemâ kàl). Yani; En ziyâde musîbet ve meşakkate giriftâr olanlar, insanların en iyisi, en kâmilleridirler.” Başta Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm, enbiyâlar, sonra evliyâlar ve sonra ehl‑i salâhat, çektikleri hastalıklara birer ibâdet‑i hàlisa, birer hediye‑i Rahmâniye nazarıyla bakmışlar, sabır içinde şükretmişler; Hàlık‑ı Rahîm’in rahmetinden gelen bir ameliyât‑ı cerrâhiye nev'inden görmüşler.
342
Sen, ey âh u fîzar eden hasta! Bu nurânî kafileye iltihak etmek istersen, sabır içinde şükret. Yoksa şekvâ etsen, onlar seni kafilelerine almayacaklar. Ehl‑i gafletin çukurlarına düşersin. Karanlıklı bir yolda gideceksin.
Evet, hastalıkların bir kısmı var ki, eğer ölümle neticelense, manevî şehîd hükmünde, şehâdet gibi bir velâyet derecesine sebebiyet verir. Ezcümle; çocuk doğurmaktan gelen hastalıklar (Hâşiye) ve karın sancısıyla, gark ve hark ve tâun ile vefât eden, şehîd‑i manevî olduğu gibi, çok mübârek hastalıklar var ki, velâyet derecesini ölümle kazandırır.
Hem hastalık, dünya aşkını ve alâkasını hafifleştirdiğinden, vefât ile dünyadan, ehl‑i dünya için gayet elîm ve acı olan müfârakatı tahfif eder, bazen de sevdirir.

Onaltıncı Devâ

Ey sıkıntıdan şekvâ eden hasta! Hastalık, hayat‑ı ictimâiye-i insaniyede en mühim ve gayet güzel olan hürmet ve merhameti telkin eder. Çünkü; insanı vahşete ve merhametsizliğe sevkeden istiğnâdan kurtarıyor.
Çünkü; ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى ❋ اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰى sırrıyla, sıhhat ve âfiyetten gelen istiğnâda bulunan bir nefs‑i emmâre, şâyân‑ı hürmet çok uhuvvetlere karşı hürmeti hissetmez. Ve şâyân‑ı merhamet ve şefkat olan musîbet‑zedelere ve hastalıklılara merhameti duymaz.
343
Ne vakit hasta olsa, o hastalıkta aczini ve fakrını anlar, lâyık‑ı hürmet olan ihvânlarına ihtiram eder. Ziyaretine gelen veya ona yardım eden mü'min kardeşlerine karşı hürmeti hisseder. Ve rikkat‑i cinsiyeden gelen şefkat‑i insaniye ve en mühim bir haslet‑i İslâmiye olan, musîbet‑zedelere karşı merhameti hissedip, onları nefsine kıyâs ederek, onlara tam mânâsıyla acır, şefkat eder, elinden gelse muâvenet eder. Hiç olmazsa duâ eder, hiç olmazsa şer'an sünnet olan keyfini sormak için ziyaretine gider, sevâb kazanır.

Onyedinci Devâ

Ey hastalık vâsıtasıyla hayrat yapamamaktan şekvâ eden hasta! Şükret. Hayratın en hàlisinin kapısını sana açan, hastalıktır. Hastalık, mütemâdiyen hastaya ve lillâh için hastaya bakıcılara sevâb kazandırmakla beraber, duânın makbûliyetine en mühim bir vesiledir.
Evet, hastalara bakmak, ehl‑i îmân için mühim sevâbı vardır. Hastaların keyfini sormak, fakat hastayı sıkmamak şartıyla ziyaret etmek, Sünnet‑i Seniye’dir; keffâretü'z‑zünûb olur. Hadîste vardır ki; Hastaların duâsını alınız; onların duâsı makbûldür.” Bâhusus hasta, akrabadan olsa, hususan peder ve vâlide olsa, onlara hizmet mühim bir ibâdettir, mühim bir sevâbdır. Hastaların kalbini hoşnud etmek, tesellî vermek, mühim bir sadaka hükmüne geçer.
Bahtiyardır o evlâd ki; peder ve vâlidesinin hastalık zamanında, onların serîü't‑teessür olan kalblerini memnun edip hayır duâlarını alır. Evet, hayat‑ı ictimâiyede en muhterem bir hakikat olan peder ve vâlidesinin şefkatlerine mukâbil, hastalıkları zamanında kemâl‑i hürmet ve şefkat‑i ferzendâne ile mukàbele eden o iyi evlâdın vaziyetini ve insaniyetin ulviyetini gösteren o vefâdâr levhaya karşı, hattâ melâikeler dahi Mâşâallâh, Bârekallâh deyip alkışlıyorlar.
344
Evet, hastalık zamanında, hastalık elemini hiçe indirecek gayet hoş ve ferâhlı, etrafında tezâhür eden şefkatlerden ve acımak ve merhametlerden gelen lezzetler var.
Hastanın duâsının makbûliyeti ehemmiyetli bir mes'eledir. Ben otuz‑kırk seneden beri, bendeki kulunç denilen bir hastalıktan şifâ için duâ ederdim. Ben anladım ki, hastalık duâ için verilmiş. Duâ ile duâyı, yani, duâ kendi kendini kaldırmadığından, anladım ki; duânın neticesi uhrevîdir, (Hâşiye) kendisi de bir nev'i ibâdettir ve hastalık ile aczini anlayıp Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ eder. Onun için, otuz senedir şifâ duâsını ettiğim hâlde duâm zâhirî kabûl olmadığından, duâyı terk etmek kalbime gelmedi.
Zîra hastalık duânın vaktidir; şifâ duânın neticesi değil. Belki Cenâb‑ı Hakîm-i Rahîm şifâ verse, fazlından verir.
Hem duâ istediğimiz tarzda kabûl olmazsa, makbûl olmadı denilmez. Hàlık‑ı Hakîm daha iyi biliyor; menfaatimize hayırlı ne ise onu verir. Bazen dünyaya ait duâlarımızı, menfaatimiz için âhiretimize çevirir, öyle kabûl eder. Her ne ise...
Hastalık sırrıyla hulûsiyet kazanan, hususan za'f ve aczden ve tezellül ve ihtiyaçtan gelen bir duâ, kabûle çok yakındır. Hastalık böyle hàlis bir duânın medârıdır. Hem dindar olan hasta, hem hastaya bakan mü'minler de bu duâdan istifade etmelidirler.

Onsekizinci Devâ

Ey şükrü bırakıp şekvâya giren hasta! Şekvâ bir haktan gelir. Senin bir hakkın zâyi' olmamış ki, şekvâ ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var, yapmadın. Cenâb‑ı Hakk’ın hakkını vermeden, haksız bir sûrette hak istiyorsun gibi şekvâ ediyorsun. Sen, kendinden yukarı mertebelerdeki sıhhatli olanlara bakıp şekvâ edemezsin. Belki sen, kendinden sıhhat noktasında aşağı derecelerde bulunan bîçâre hastalara bakıp şükretmekle mükellefsin. Senin elin kırık ise, kesilmiş ellere bak! Bir gözün yoksa, iki gözü de olmayan a'mâlara bak! Allah’a şükret!
345