317
Yirmidördüncü Lem'a
Tesettür Hakkındadır.
Onbeşinci Notanın İkinci ve Üçüncü Mes'eleleri iken, ehemmiyetine binâen Yirmidördüncü Lem'a olmuştur.
Tesettürün Fıtrî Olduğunu Gösteren Dört Hikmet
﴿﷽﴾
﴿يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ﴾ ilâ âhir‥ âyeti tesettürü emrediyor. Medeniyet‑i sefîhe ise, Kur'ânın bu hükmüne karşı muhâlif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, “Bir esârettir.” diyor. (❋)
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm’in bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhâlifi, gayr‑ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız “Dört Hikmet”ini beyân ederiz.
Birinci Hikmet
Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü; kadınlar hilkaten zaîfe ve nâzik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyâde sevdiği yavrularını himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskàle ma'rûz kalmamak için fıtrî bir meyli var.
318
Hem kadınların on adetten altı‑yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecâvüzden ve ittihamdan korkar; taarruza ma'rûz kalmamak ve kocası nazarında hıyânetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan, ihtiyarlardır. Ve on adetten, ancak iki‑üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Ma'lûmdur ki; insan sevmediği ve istiskàl ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık‑saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki‑üçü varsa; yedi‑sekizinden istiskàl eder.
Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve serîü't‑teessür olduğundan maddeten te'siri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz; açık‑saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat‑i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar.” diye polislere şekvâ ediyorlar.
Demek medeniyetin ref'‑i tesettürü, hilâf‑ı fıtrattır. Kur'ânın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o mâden‑i şefkat ve kıymetdâr birer refîka‑i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukùttan, zilletten ve manevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor.
Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünkü; sekiz‑dokuz dakika bir zevki, cidden acılaştıracak, sekiz‑dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber; hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz‑dokuz sene, o sekiz‑dokuz dakika gayr‑ı meşrû zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydân vermemek, zaîf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor.
319
Mesmuâtıma göre; merkez ve pâyitaht‑ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!
İkinci Hikmet
Kadın ve erkek ortasında gayet esâslı ve şiddetli münâsebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat‑ı dünyeviyeye mahsûs bir refîka‑i hayat değildir. Belki hayat‑ı ebediyede dahi bir refîka‑i hayattır. Mâdem hayat‑ı ebediyede dahi kocasına refîka‑i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir.
Mâdem mü'min olan kocası, sırr‑ı îmâna binâen onun ile alâkası, hayat‑ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsûs muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat‑ı ebediyede dahi bir refîka‑i hayat noktasında esâslı ve ciddi bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddi hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukâbil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsîs ve muhabbetini ona hasretmesi, muktezâ‑yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.
Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyânet noktasındadır.
Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyânetine bakıp taklid eder, refîkasını hayat‑ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.
Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyânetine bakıp “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim.” diye takvâya girer.
320
Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefâhete girer. Ne bedbahttır o kadın ki; müttakì kocasını taklid etmez, o mübârek ebedî arkadaşını kaybeder.
Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefâhetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!‥
Üçüncü Hikmet
Bir ailenin saâdet‑i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet‑i mütekàbile ve samîmî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık‑saçıklık o emniyeti bozar. O mütekàbil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü; açık‑saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samîmî muhabbet ve hürmet‑i mütekàbile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki:
İnsan, hemşire misillû mahremlerine karşı fıtraten şehevânî his taşıyamıyor. Çünkü; mahremlerin sîmâları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet‑i meşrûayı ihsâs ettiği cihetle; nefsî, şehevânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi câiz olmayan yerlerini açık‑saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü; mahremin sîmâsı mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsâvîdir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet‑i fârikası olmadığından, hayvanî bir nazar‑ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukùt‑u insaniyettir!‥
321
Dördüncü Hikmet
Ma'lûmdur ki; kesret‑i nesil, herkesçe matlûbdur. Hiçbir millet ve hükûmet yoktur ki, kesret‑i tenâsüle tarafdâr olmasın. Hattâ Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنّ۪ي اُبَاه۪ي بِكُمُ الْاُمَمَ (ev kemâ kàl) Yani: “İzdivâc ediniz, çoğalınız. Ben kıyâmette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim.”
Hâlbuki tesettürün ref'i, izdivâcı teksir etmeyip çok azaltıyor. Çünkü; en serseri ve asrî bir genç dahi, refîka‑i hayatını nâmuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık‑saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır. Belki de fuhşa sülûk eder.
Kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünkü kadının – aile hayatında müdür‑ü dâhilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhâfaza memuru olduğundan – en esâslı hasleti; sadâkattir, emniyettir. Açık‑saçıklık ise, bu sadâkati kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdân azâbı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesâret ve sehàvet, kadınlarda bulunsa; bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için ahlâk‑ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadâkat değil, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınları da nikâh edebilir.
Memleketimiz Avrupa’ya kıyâs edilmez. Çünkü orada düello gibi çok şiddetli vâsıtalarla, açık‑saçıklık içinde nâmus bir derece muhâfaza edilir. İzzet‑i nefis sâhibi birisinin karısına pis nazarla bakan; boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik‑i bâride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yani Âlem‑i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memâlik‑i hârredir. Ma'lûmdur ki, muhîtin insanın ahlâkı üzerinde te'siri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât‑ı hayvaniyeyi tahrîk etmek ve iştihâyı açmak için açık‑saçıklık, belki çok sû‑i isti'mâlâta ve isrâfâta medâr olmaz.
322
Fakat serîü't‑teessür ve hassas olan memâlik‑i hârredeki insanların hevesât‑ı nefsâniyesini mütemâdiyen tehyîc edecek açık‑saçıklık, elbette çok sû‑i isti'mâlâta ve isrâfâta ve neslin za'fiyetine ve sukùt‑u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac‑ı fıtrîye mukâbil, her birkaç günde kendini bir isrâfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi ârızalar münâsebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlûb ise, fuhşiyâta da meyleder.
Şehirliler; köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü; köylerde, bedevîlerde derd‑i maîşet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münâsebetiyle; hem şehirlilere nisbeten nazar‑ı dikkati az celbeden masûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesât‑ı nefsâniyeyi tehyîce medâr olamadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise, onlara kıyâs edilmez.
323
Ehl‑i Îmân Âhiret Hemşirelerim Olan Kadınlar Tâifesi ile Bir Muhâveredir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ehl‑i Îmân Âhiret Hemşirelerim Olan Kadınlar Tâifesi ile Bir Muhâveredir
Bazı vilâyetlerde tâife‑i nisâdan samîmî ve harâretli bir sûrette Nurlara karşı alâkalarını gördüğüm ve haddimden pek ziyâde, onların Nurlara ait derslerime i'timâdlarını bildiğim sıralarda, mübârek Isparta’ya ve manevî Medresetü'z‑Zehrâ’ya üçüncü defa geldiğim zaman işittim ki; o mübârek Âhiret hemşirelerim olan tâife‑i nisâ benden bir ders bekliyorlarmış. Güyâ va'z sûretinde, câmilerde onlara bir dersim olacak. Hâlbuki, ben dört‑beş vecihle hastayım. Ve hem perîşan, hattâ konuşmaya ve düşünmeye iktidarsız bulunduğum hâlde, bu gece şiddetli bir ihtar ile kalbime geldi ki: Mâdem onbeş sene evvel gençlerin istemeleriyle “Gençlik Rehberi”ni onlar için yazdın ve pek çok istifade edildi. Hâlbuki, hanımlar tâifesi, gençlerden daha ziyâde bu zamanda öyle bir rehbere muhtaçtırlar. Ben de bu ihtara karşı, gayet perîşan ve za'f ve aczimle beraber “Üç Nükte” ile gayet muhtasar bazı lüzumlu maddeleri, o mübârek hemşirelerime ve manevî genç evlâdlarıma beyân ediyorum:
Birinci Nükte
Risale‑i Nurun en mühim bir esâsı şefkat olmasından, nisâ tâifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle daha ziyâde Risale‑i Nurla fıtraten alâkadardırlar. Ve Lillâhi'l‑Hamd bu fıtrî alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedâkârlık, hakîki bir ihlâsı ve mukàbelesiz bir fedâkârlık mânâsını ifâde ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var.
324
Evet, bir vâlide, veledini tehlikeden kurtarmak için, hiçbir ücret istemeden rûhunu fedâ etmesi ve hakîki bir ihlâs ile vazife‑i fıtriyesi itibariyle kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki; hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile; hem hayat‑ı dünyeviyesini, hem hayat‑ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fenâ cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymetdâr seciye inkişaf etmez. Veyâhut sû‑i isti'mâl edilir.
Yüzer nümûnelerinden bir küçük nümûnesi şudur: O şefkatli vâlide, çocuğunun hayat‑ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedâkârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun.” diye bütün malını verir; Hâfız Mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat‑ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak o masûm çocuğunu, âhirette şefâatçi olmak lâzım gelirken da'vâcı ediyor. O çocuk, “Niçin benim îmânımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekvâ edecek. Dünyada da terbiye‑i İslâmiyeyi tam almadığı için; vâlidesinin hàrika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukàbele edemez, belki de çok kusur eder.
Eğer hakîki şefkat sû‑i isti'mâl edilmeyerek, bîçâre veledini haps‑i ebedî olan Cehennem’den ve i'dâm‑ı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrı ile çalışsa; o veledin bütün ettiği hasenâtının bir misli vâlidesinin defter‑i a'mâline geçeceğinden, vâlidesinin vefâtından sonra her vakit hasenâtları ile rûhuna nurlar yetiştirdiği gibi; Âhirette de değil da'vâcı olmak, bütün rûh u canı ile şefâatçi olup, ebedî hayatta ona mübârek bir evlâd olur.
Evet insanın en birinci üstadı ve te'sirli muallimi, onun vâlidesidir. Bu münâsebetle, ben kendi şahsımda kat'î ve dâima hissettiğim bu mânâyı beyân ediyorum:
325
Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zâtlardan ders aldığım hâlde kasem ediyorum ki: En esâslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi merhum vâlidemden aldığım telkinât ve manevî derslerdir ki; o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücûdumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sâir derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. Demek bir yaşımdaki fıtratıma ve rûhuma, merhum vâlidemin ders ve telkinâtını şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek‑i esâsiye müşâhede ediyorum.
Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esâsından en mühimmi olan “şefkat etmek” ve Risale‑i Nurun da en büyük hakikati olan “acımak” ve “merhamet etme”yi, o vâlidemin şefkatli fiil ve hâlinden ve o manevî derslerinden aldığımı yakìnen görüyorum. Evet, bu hakîki ihlâs ile hakîki bir fedâkârlık taşıyan vâlidelik şefkati sû‑i isti'mâl edilip, masûm çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat, fânî şişeler hükmünde olan dünyaya, o çocuğun masûm yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû‑i isti'mâl etmektir.
Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukàbele istemeyerek, hiçbir fâide‑i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak rûhunu fedâ ettiklerine; o şefkatin küçücük bir nümûnesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve rûhunu fedâ etmesi isbât ediyor.
Şimdi terbiye‑i İslâmiyeden ve a'mâl‑i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esâs, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakîki ihlâs bulunuyor.
Eğer bu iki nokta o mübârek tâifede inkişafa başlasa, dâire‑i İslâmiyede pek büyük bir saâdete medâr olur. Hâlbuki erkeklerin kahramanlıkları mukàbelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukàbele istiyorlar. Hiç olmazsa şân ve şeref istiyorlar. Fakat, maatteessüf bîçâre mübârek tâife‑i nisâiye, zâlim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için başka bir tarzda, za'fiyetten ve aczden gelen başka bir nev'ide riyâkârlığa giriyorlar.
326
İkinci Nükte
Bu sene inzivada iken ve hayat‑ı ictimâiyeden çekildiğim hâlde, bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekserî dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvâlar işittim. “Eyvâh!” dedim. “İnsanın, hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nev'i Cennet’i ve küçük bir dünyası, aile hayatıdır. Bu da mı bozulmağa başlamış!” dedim. Sebebini aradım, bildim ki: Nasıl İslâmiyet’in hayat‑ı ictimâiyesine ve dolayısıyla Din‑i İslâm’a zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefâhete sevketmek için bir‑iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de; bîçâre nisâ tâifesinin gâfil kısmını dahi yanlış yollara sevketmek için, bir‑iki komitenin te'sirli bir sûrette perde altında çalıştığını hissettim ve bildim ki: Bu Millet‑i İslâm’a bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor.
Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan manevî evlâdlarıma kat'iyyen beyân ediyorum ki: Kadınların saâdet‑i uhreviyesi gibi, saâdet‑i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çare‑i yegânesi, dâire‑i İslâmiyedeki terbiye‑i diniyeden başka yoktur. Rusya’da o bîçâre tâifenin ne hâle girdiğini işitiyorsunuz.
Risale‑i Nurun bir parçasında denilmiş ki: Aklı başında olan bir adam refîkasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fânî ve zâhirî hüsn‑ü cemâline bina etmez. Belki, kadınların hüsn‑ü cemâlinin en güzeli ve dâimîsi; onun şefkatine ve kadınlığa mahsûs hüsn‑ü sîretine sevgisini bina etmeli. Tâ ki, o bîçâre ihtiyarlandıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü; onun refîkası yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refîka değil, belki hayat‑ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refîka‑i hayat olduğundan; ihtiyarlandıkça daha ziyâde hürmet ve merhamet ile birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye‑i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refâkatten sonra ebedî bir müfârakata ma'rûz kalan o aile hayatı, esâsıyla bozuluyor.
327
Hem Risale‑i Nurun bir cüz'ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki; refîka‑i ebediyesini kaybetmemek için sâliha zevcesini taklid eder, o da sâlih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki; kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; saâdet‑i dünyeviyesi içinde saâdet‑i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam ki; sefâhete girmiş zevcesine ittibâ' eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirâk eder. Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir sûrette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yani; medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.
İşte, Risale‑i Nurun bu meâldeki cümlelerinin mânâsı budur ki: Bu zamanda aile hayatının ve dünyevî ve uhrevî saâdetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız dâire‑i Şerîattaki âdâb‑ı İslâmiyetle olabilir.
Şimdi, aile hayatında en mühim nokta budur ki; kadın kocasında fenâlık ve sadâkatsizlik görse, o da kocasının inâdına kadının vazife‑i ailevîsi olan sadâkat ve emniyeti bozsa, aynen askerîdeki itâatin bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zîr ü zeber olur. Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa o da, kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeğe ve sevdirmeğe çalışsa, her cihetle zarar eder. Çünkü hakîki sadâkati bırakan, dünyada da cezasını görür. Çünkü; nâmahremlerin nazarından fıtratı korkar, sıkılır, çekilir. Nâmahrem yirmi erkeğin onsekizinin nazarından istiskàl eder. Erkek ise, nâmahrem yüz kadından ancak birisinden istiskàl eder, bakmasından sıkılır. Kadın o cihette azâb çektiği gibi, sadâkatsizlik ittihamı altına girer; zaafiyetiyle beraber, hukukunu muhâfaza edemez.
Elhâsıl: Nasıl ki; kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta şefkat itibariyle erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar; öyle de, o masûm hanımlar dahi, sefâhette hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için fıtratlarıyla ve zaîf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmağa kendilerini mecbur bilirler. Çünkü; erkek sekiz dakika zevk ve lezzet için sefâhete girse, ancak sekiz lira kadar bir şey zarar eder. Fakat kadın sekiz dakika sefâhetteki zevkin cezası olarak, dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır ve sekiz sene de o hâmîsiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için sefâhette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını çeker. Az olmayan bu nev'i vukûât da gösteriyor ki; mübârek tâife‑i nisâiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe' olduğu gibi, fısk ve sefâhette dünya zevki için kàbiliyetleri yok hükmündedir.
328
Demek onlar, dâire‑i terbiye-i İslâmiye içinde mes'ûd bir aile hayatını geçirmeğe mahsûs bir nev'i mübârek mahlûkturlar. Bu mübârekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar!. Allah bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhâfaza eylesin, âmîn…
Hemşirelerim! Mahremce bu sözümü size söylüyorum: Maîşet derdi için serseri, ahlâksız, frenk‑meşreb bir kocanın tahakkümü altına girmektense, fıtratınızdaki iktisad ve kanâatle, köylü masûm kadınların nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nev'inden kendinizi idareye çalışınız; satmağa çalışmayınız. Şâyet size münâsib olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize râzı olunuz ve kanâat ediniz. İnşâallâh rızânız ve kanâatinizle o da ıslah olur. Yoksa şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için müracaat edeceksiniz. Bu da, haysiyet‑i İslâmiye ve şeref‑i milliyemize yakışmaz!‥
Üçüncü Nükte
Azîz hemşirelerim, kat'iyyen biliniz ki; dâire‑i meşrûanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde on derece onlardan ziyâde elemler ve zahmetler bulunduğunu, Risale‑i Nur yüzer kuvvetli delillerle, hâdisâtlarla isbât etmiştir. Uzun tafsilâtı Risale‑i Nurda bulabilirsiniz.
Ezcümle: “Küçük Sözler”den Altıncı, Yedinci, Sekizinci Söz’ler ve “Gençlik Rehberi” benim bedelime sizlere tam bu hakikati gösterecek. Onun için dâire‑i meşrûadaki keyfe iktifâ ediniz ve kanâat getiriniz. Sizin hânenizdeki masûm evlâdlarınızla masûmâne sohbet, yüzer sinemadan daha ziyâde zevklidir.
329
Hem kat'iyyen biliniz ki; bu hayat‑ı dünyeviyede hakîki lezzet, îmân dâiresindedir ve îmândadır. Ve a'mâl‑i sâlihanın herbirisinde bir manevî lezzet var. Ve dalâlet ve sefâhette, bu dünyada dahi gayet acı ve çirkin elemler bulunduğunu, Risale‑i Nur yüzer kat'î delillerle isbât etmiştir. Âdeta îmânda bir Cennet çekirdeği ve dalâlette ve sefâhette bir Cehennem çekirdeği bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle ve hâdiselerle aynelyakìn görmüşüm ve Risale‑i Nurda bu hakikat tekrar ile yazılmış. En şedîd muannid ve mu'terizlerin eline girip, hem resmî ehl‑i vukûflar ve mahkemeler o hakikati cerhedememişler. Şimdi sizin gibi mübârek ve masûm hemşirelerime ve evlâdlarım hükmünde küçüklerinize, başta “Tesettür Risalesi” ve “Gençlik Rehberi” ve “Küçük Sözler” benim bedelime sizlere ders versin.
Ben işittim ki; benim size câmide ders vermekliğimi arzu ediyorsunuz. Fakat benim perîşaniyetimle beraber, hastalığım ve çok esbâb bu vaziyete müsâade etmiyor. Ben de sizin için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabûl eden bütün hemşirelerimi, bütün manevî kazançlarıma ve duâlarıma Nur Şâkirdleri gibi dâhil etmeğe karar verdim. Eğer siz, benim bedelime Risale‑i Nuru kısmen elde edip okusanız veya dinleseniz, o vakit kaidemiz mûcibince; bütün kardeşleriniz olan Nur Şâkirdlerinin manevî kazançlarına ve duâlarına da hissedar oluyorsunuz.
Ben şimdi daha ziyâde yazacaktım; fakat çok hasta ve çok zaîf ve çok ihtiyar ve tashihât gibi çok vazifelerim bulunduğundan, şimdilik bu kadarla iktifâ ettim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يDuânıza muhtaç kardeşinizSaid Nursî
330
Yirmibeşinci Lem'a
Yirmibeş Devâdır
Hastalara bir merhem, bir tesellî, manevî bir reçete, bir iyâdetü'l‑marîz ve geçmiş olsun makamında yazılmıştır.
İhtar ve İ'tizar: Bu manevî reçete, bütün yazdıklarımızın fevkınde bir sür'atle (Hâşiye) te'lif edildiği gibi, hem umuma muhâlif olarak, tashihâta ve dikkate vakit bulmayarak, te'lifi gibi gayet sür'atle, ancak bir defa nazardan geçirildi. Demek, müsvedde‑i evvel hükmünde müşevveş kalmıştır. Kalbe fıtrî bir sûrette gelen hâtırâtı san'atla ve dikkatle bozmamak için, yeniden tedkîkàta lüzum görmedik. Okuyan zâtlar, hususan hastalar bazı nâhoş ibarelerden veyâhut ağır kelimelerden ve ifâdelerden sıkılıp gücenmesinler; bana da duâ etsinler.
﴿﷽﴾
﴿اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾
﴿وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِ ❋ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ﴾
Şu Lem'a’da, nev'‑i beşerin on kısmından bir kısmını teşkil eden musîbet‑zede ve hastalara hakîki bir tesellî ve nâfi' bir merhem olabilecek “Yirmibeş Devâ”yı icmâlen beyân ediyoruz.
331
Birinci Devâ
Ey bîçâre hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil, belki bir nev'i dermandır. Çünkü; ömür bir sermâyedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zâyi' olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermâyeni büyük kârlarla meyvedâr ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydân vermiyor, tutuyor, uzun ediyor; tâ meyveleri verdikten sonra bırakıp gitsin.
İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işâreten bu darb‑ı mesel dillerde destandır ki; “Musîbet zamanı çok uzundur, safâ zamanı pek kısa oluyor.”
İkinci Devâ
Ey sabırsız hasta! Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın, ömür dakikalarını birer saat ibâdet hükmüne getirebilir.
Çünkü, ibâdet iki kısımdır. Biri müsbet ibâdettir ki; namaz, niyâz gibi ma'lûm ibâdetlerdir. Diğeri menfî ibâdetlerdir ki; hastalıklar, musîbetler vâsıtasıyla musîbet‑zede, aczini, zaafını hisseder. Hàlık‑ı Rahîm’ine ilticâ eder, yalvarır. Hàlis, riyâsız, manevî bir ibâdete mazhar olur.
Evet, hastalıkla geçen bir ömür, Allah’tan şekvâ etmemek şartıyla, mü'min için ibâdet sayıldığına rivâyât‑ı sahîha vardır. Hattâ bazı sâbir ve şâkir hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibâdet hükmüne geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçtiği, rivâyet‑i sahîha ve keşfiyât‑ı sâdıka ile sâbittir.
Senin bir dakika ömrünü, bin dakika hükmüne getirip, sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan teşekkî değil, teşekkür et.
Üçüncü Devâ
Ey tahammülsüz hasta! İnsan, bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine; mütemâdiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemâdiyen zevâl ve firâkta yuvarlanması şâhiddir.
Hem insan, zîhayatın en mükemmeli, en yükseği ve cihâzâtça en zengini, belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belâları düşünmek vâsıtasıyla, hayvana nisbeten en ednâ bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor.
332
Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safâ ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermâye elinde bulunan insan, burada ticâret ile, ebedî, dâimî bir hayatın saâdetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermâye de, ömürdür. Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir; dünyayı hoş gösterir; âhireti unutturur… Kabri ve ölümü hâtırına getirmek istemiyor… Sermâye‑i ömrünü bâd‑i hevâ boş yere sarfettiriyor. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücûduna ve cesedine der ki: “Lâyemût değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.”
İşte hastalık bu nokta‑i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve îkaz edici bir mürşiddir. Ondan şekvâ değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse, sabır istemek gerektir…
Dördüncü Devâ
Ey şekvâcı hasta! Senin hakkın şekvâ değil şükürdür, sabırdır. Çünkü senin vücûdun ve a'zâ ve cihâzâtın, senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın, başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek başkasının mülküdür. Onların Mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder.
Yirmialtıncı Söz’de denildiği gibi, meselâ; gayet zengin, gayet mâhir bir san'atkâr, güzel san'atını, kıymetdâr servetini göstermek için, miskin bir adama modellik vazifesini gördürmek maksadıyla, bir ücrete mukâbil, bir saatçik zamanda, murassa' ve gayet san'atlı diktiği bir gömleği, bir hulleyi o fakire giydirir. Onun üstünde işler ve vaziyetler verir. Hàrika envâ'‑ı san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese: “Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla verdiğin vaziyetten bana sıkıntı veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeye hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?
İşte, aynen bu misâl gibi; Sâni'‑i Zülcelâl, sana ey hasta! Göz, kulak, akıl, kalb gibi nurânî duygularla murassa' olarak giydirdiği cisim gömleğini, Esmâ‑i Hüsnâ’sının nakışlarını göstermek için; çok hâlât içinde seni çevirir ve çok vaziyetlerde seni değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzâk ismini tanıdığın gibi, Şâfi ismini de hastalığınla bil. Elemler, musîbetler bir kısım esmâsının ahkâmını gösterdikleri için, onlarda, hikmetten lem'alar ve rahmetten şuâlar ve o şuâât içinde çok güzellikler bulunuyor.
333
Eğer perde açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında sevimli, güzel mânâları bulursun.
Beşinci Devâ
Ey maraza mübtelâ hasta! Bu zamanda tecrübemle kanâatim gelmiştir ki, hastalık bazılara bir ihsân‑ı İlâhî’dir, bir hediye‑i Rahmânîdir. Bu sekiz‑dokuz senedir, liyâkatsiz olduğum hâlde, bazı genç zâtlar hastalık münâsebetiyle duâ için benimle görüştüler. Dikkat ettim ki; hangi hastalıklı genci gördüm, sâir gençlere nisbeten âhiretini düşünmeye başlıyor… Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet içindeki hayvanî hevesâttan bir derece kendini kurtarıyor. Ben de bakıyordum, onların tahammül dâhilindeki hastalıklarını bir ihsân‑ı İlâhî olduğunu ihtar ederdim. Derdim ki: “Kardeşim, senin bu hastalığının aleyhinde değilim. Hastalık için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki, duâ edeyim. Hastalık seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış. Ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra, Hàlık‑ı Rahîm inşâallâh sana şifâ verir.”
Hem derdim: “Senin bir kısım emsâlin, sıhhat belâsıyla gaflete düşüp, namazı terkedip, kabri düşünmeyip, Allah’ı unutup, bir saatlik hayat‑ı dünyeviyenin zâhirî keyfi ile, hadsiz bir hayat‑ı ebediyesini sarsar, zedeler, belki de harâb eder. Sen hastalık gözüyle, herhalde gideceğin bir menzilin olan kabrini ve daha arkasında uhrevî menzilleri görürsün ve onlara göre davranıyorsun. Demek senin için hastalık, bir sıhhattir; bir kısım emsâlindeki sıhhat, bir hastalıktır.”
Altıncı Devâ
Ey elemden teşekkî eden hasta! Senden soruyorum: Geçmiş ömrünü düşün ve o ömürde geçmiş lezzetli safâ günleri ve belâ ve elemli vakitlerini tahattur et. Herhalde ya “Oh!” ya “Âh!” diyeceksin. Yani; ya “Elhamdülillâh şükür”, veyâhut “Vâ‑hasretâ, vâ‑esefâ!” kalbin veya lisânın diyecek.
334
Dikkat et, sana “Oh, elhamdülillâh, şükür” dediren; senin başından geçmiş elemler, musîbetlerin düşünmesi, bir manevî lezzeti deşiyor ki, senin kalbin şükreder. Çünkü elemin zevâli, lezzettir. O elemler, o musîbetler, zevâliyle rûhta bir lezzet irsiyet bırakmış ki; düşünmekle deşilse, rûhtan bir lezzet akıyor, şükürler takattur ediyor.
Sana “Vâ‑esefâ, vâ‑hasretâ!” dedirten; eski zamanda geçirdiğin lezzetli ve safâlı o hâllerdir ki, zevâlleriyle senin rûhunda dâimî bir elem irsiyet bırakıp, ne vakit düşünsen o elem yine deşiliyor, esef ve hasret akıtıyor.
Mâdem bir günlük gayr‑ı meşrû lezzet, bazen bir sene manevî elem çektiriyor. Ve muvakkat bir günlük hastalıkla gelen elem, çok günler manevî lezzet‑i sevâbla beraber, zevâlindeki halâs ve kurtulmaktan gelen manevî lezzet vardır.
Senin başındaki şimdilik bu muvakkat hastalığın neticesi ve içyüzündeki sevâbı düşün, “Bu da geçer, yâ Hû!” de, şekvâ yerinde şükret.
Altıncı Devâ (Hâşiye)
Ey dünya zevkini düşünüp hastalıktan ızdırâb çeken kardeşim! Bu dünya eğer dâimî olsaydı ve yolumuzda ölüm olmasaydı ve firâk ve zevâlin rüzgârları esmeseydi ve musîbetli, fırtınalı istikbâlde manevî kış mevsimleri olmasaydı, ben de seninle beraber senin hâline acıyacaktım. Fakat mâdem dünya bir gün bize “Haydi, dışarı!” diyecek, feryâdımızdan kulağını kapayacak; o bizi dışarı kovmadan, biz bu hastalıklar îkazâtıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terketmeden, kalben onu terke çalışmalıyız.
Evet, hastalık bu mânâyı bize ihtar edip der ki: “Senin vücûdun taştan, demirden değildir. Belki dâima ayrılmağa müsâid muhtelif maddelerden terkîb edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla, mâlikini tanı, vazifeni bil, dünyaya ne için geldiğini öğren.” kalbin kulağına gizli ihtar ediyor.
335
Hem mâdem dünyanın zevki, lezzeti devam etmiyor; hususan meşrû olmazsa hem devamsız, hem elemli, hem günahlı oluyor. O zevki kaybettiğinden hastalık bahânesiyle ağlama; bil'akis hastalıktaki manevî ibâdet ve uhrevî sevâb cihetini düşün, zevk almaya çalış.
Yedinci Devâ
Ey sıhhatinin lezzetini kaybeden hasta! Senin hastalığın, sıhhatteki ni'met‑i İlâhiye’nin lezzetini kaçırmıyor; bil'akis tattırıyor, ziyâdeleştiriyor. Çünkü bir şey devam etse te'sirini kaybeder. Hattâ ehl‑i hakikat müttefikan diyorlar ki: اِنَّمَا الْاَشْيَاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا Yani; “Herşey zıddıyla bilinir.” Meselâ; karanlık olmazsa ışık bilinmez, lezzetsiz kalır. Soğuk olmazsa harâret anlaşılmaz, zevksiz kalır. Açlık olmazsa yemek lezzet vermez. Mide harâreti olmazsa, su içmesi zevk vermez. İllet olmazsa âfiyet zevksizdir. Maraz olmazsa sıhhat lezzetsizdir.
Mâdem Fâtır‑ı Hakîm insana her çeşit ihsânını ihsâs etmek ve herbir nev'i ni'metini tattırmak ve insanı dâima şükre sevk etmek istediğini, şu kâinâtta çeşit çeşit, hadsiz envâ'‑ı ni'meti tadacak, tanıyacak derecede, gayet çok cihâzât ile insanı techiz etmesi gösteriyor ki; elbette sıhhat ve âfiyeti verdiği gibi, hastalıkları, illetleri, dertleri de verecektir.
Senden soruyorum: “Bu hastalık senin başında veya elinde veya midende olmasaydı, sen başın, elin, midenin sıhhatindeki lezzetli, zevkli ni'met‑i İlâhiye’yi hissedip şükreder miydin?” Elbette şükür değil, belki düşünmeyecektin; şuûrsuz, o sıhhati gaflete, belki sefâhete sarf ederdin.
Sekizinci Devâ
Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar, keffâretü'z‑zünûb olduğu hadîs‑i sahîhle sâbittir. Hem hadîste vardır ki: “Ermiş ağacı silkmekle, nasıl meyveleri düşer; îmânlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker.”
336
Günahlar, hayat‑ı ebediyede dâimî hastalıklardır; bu hayat‑ı dünyeviyede dahi kalb, vicdân, rûh için manevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekvâ etmezsen, şu muvakkat bir hastalık ile dâimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun.
Eğer günahları düşünmüyorsan, yâhut âhireti bilmiyorsan veya Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür. Ondan feryâd et.
Çünkü; bütün dünyanın mevcûdâtıyla kalbin, rûhun ve nefsin alâkadardır. Mütemâdiyen firâk ve zevâl ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bâhusus Âhireti bilmediğin için, ölümü i'dâm‑ı ebedî tahayyül ettiğinden, âdeta, güyâ yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücûdun var.
İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük manevî vücûdun hadsiz hastalıklarına kat'î ilâç ve kat'î şifâ verici bir tiryâk olan îmân ilâcını aramak ve i'tikàdını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol; bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve za'fın penceresiyle, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in kudretini ve rahmetini tanımaktır.
Evet, Allah’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve manevî sürûrla doludur; derecesine göre, îmân kuvvetiyle hisseder. Bu îmândan gelen manevî sürûr ve şifâ ve lezzet altında, cüz'î, maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.
Dokuzuncu Devâ
Ey Hàlık’ını tanıyan hasta! Hastalıklardaki elem ve tevahhuş ve korkmak ise, hastalık bazen ölüme vesile olduğu cihetindendir. Ölüm, nazar‑ı gaflet ve zâhirî cihetinde dehşetli olduğundan, ona vesile olabilen hastalıklar korkutuyor, telâş veriyor.
Evvelâ bil ve kat'î îmân et ki: Ecel mukadderdir, tağayyür etmez. Çok ağır hastaların başında ağlayanlar ve sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler, o ağır hastalar şifâ bulup yaşamışlar.
337
Sâniyen: Ölüm, sûreten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet kat'î, şeksiz, şüphesiz bir sûrette, Kur'ân‑ı Hakîm’in verdiği nur ile isbât etmişiz ki: Ehl‑i îmân için ölüm, vazife‑i hayat külfetinden bir terhistir.
Hem dünya meydânındaki imtihanda, ta'lim ve ta'limât olan ubûdiyetten bir paydostur.
Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbab ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir.
Hem hakîki vatanına ve ebedî makam‑ı saâdetine girmeye bir vâsıtadır.
Hem zindân‑ı dünyadan, bostan‑ı cinâna bir dâvettir.
Hem Hàlık‑ı Rahîm’inin fazlından, kendi hizmetine mukâbil ahz‑ı ücret etmeye bir nöbettir.
Mâdem ölümün mâhiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bil'akis rahmet ve saâdetin bir mukaddimesi nazarıyla bakmak gerektir. Hem ehlullâhın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki daha fazla hayır kazanacağım diye, vazife‑i hayatın idâmesinden kazanacakları hayrat içindir.
Evet, ehl‑i îmân için ölüm rahmet kapısıdır; ehl‑i dalâlet için zulümât‑ı ebediye kuyusudur.
Onuncu Devâ
Ey lüzumsuz merak eden hasta! Sen hastalığın ağırlığından merak ediyorsun. O merakın, senin hastalığını ağırlaştırır. Hastalığın hafifleşmesini istersen, merak etmemeye çalış. Yani; hastalığın fâidelerini, sevâbını ve çabuk geçeceğini düşün; merakı kaldır, hastalığın kökünü kes.
Evet merak, hastalığı ikileştirir. Maddî hastalığın altında, merak ile manevî bir hastalığı kalbine verir; maddî hastalık ona dayanır, devam eder. Eğer teslîmiyetle, rızâ ile, hastalığın hikmetini düşünmekle o merak gitse, o maddî hastalığın mühim bir kökü kesilir, hafifleşir, kısmen gider. Hususan evhâmla bir dirhem maddî hastalık, bazen merak vâsıtasıyla on dirhem kadar büyür. Merak kesilmesiyle, o hastalığın onda dokuzu gider.
338
Merak, hastalığı ziyâde ettiği gibi, Hikmet‑i İlâhiye’yi ittiham ve Rahmet‑i İlâhiye’yi tenkid ve Hàlık‑ı Rahîm’inden şekvâ hükmünde olduğu için, aks‑i maksadıyla tokat yer, hastalığını ziyâdeleştirir. Evet nasıl ki; şükür, ni'meti ziyâdeleştirir; öyle de şekvâ; hastalığı, musîbeti tezyîd eder.
Hem merakın kendisi de bir hastalıktır. Onun ilâcı, hastalığın hikmetini bilmektir. Mâdem hikmetini, faydasını bildin; o merhemi meraka sür, kurtul. “Âh!” yerine “Oh!” de; “Vâ‑esefâ!” yerine “Elhamdülillâhi alâ külli hâl” söyle.
Onbirinci Devâ
Ey sabırsız hasta kardeş! Hastalık, hazır bir elemi sana vermekle beraber; evvelki hastalığından bugüne kadar, o hastalığın zevâlindeki bir lezzet‑i maneviye ve sevâbındaki bir lezzet‑i rûhiye veriyor. Bugünden, belki bu saatten sonraki zamanda hastalık yok; elbette yoktan elem yok. Elem olmazsa teessür olamaz. Sen yanlış bir sûrette tevehhüm ettiğin için sabırsızlık geliyor.
Çünkü; bugünden evvel bütün hastalık zamanının maddîsi gitmekle elemi de beraber gitmiş, kendindeki sevâbı ve zevâlindeki lezzet kalmış. Sana kâr ve sürûr vermek lâzım gelirken, onları düşünüp müteellim olmak ve sabırsızlık etmek, dîvâneliktir. Gelecek günler daha gelmemişler. Onları şimdiden düşünüp, yok bir günde, yok olan bir hastalıktan, yok olan bir elemden tevehhüm ile düşünüp müteellim olmak, sabırsızlık göstermekle, üç mertebe yok yoğa vücûd rengi vermek, dîvânelik değil de nedir?
Mâdem bu saatten evvelki hastalık zamanları ise sürûr veriyor. Ve mâdem, yine bu saatten sonraki zaman ma'dûm, hastalık ma'dûm, elem ma'dûmdur. Sen, Cenâb‑ı Hakk’ın sana verdiği bütün sabır kuvvetini böyle sağa sola dağıtma; bu saatteki eleme karşı tahşid et, “Yâ Sabûr!” de, dayan.
339
Onikinci Devâ
Ey hastalık sebebiyle ibâdet ve evrâdından mahrum kalan ve o mahrumiyetten teessüf eden hasta! Bil ki, hadîsçe sâbittir ki; “Müttakì bir mü'min, hastalık sebebiyle yapamadığı dâimî virdinin sevâbını, hastalık zamanında yine kazanır.” Farzı mümkün olduğu kadar yerine getiren bir hasta, sabır ve tevekkül ile ve farzlarını yerine getirmekle, o ağır hastalık zamanında sâir sünnetlerin yerini, hem hàlis bir sûrette, hastalık tutar.
Hem hastalık, insandaki aczini, zaafını ihsâs eder. O aczin lisânıyla ve zaafın diliyle, hâlen ve kàlen bir duâ ettirir. Cenâb‑ı Hak insana hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir za'f vermiş, tâ ki; dâimî bir sûrette dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ edip niyâz etsin, duâ etsin.﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ﴾ Yani; “Eğer duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” âyetin sırrıyla; insanın hikmet‑i hilkati ve sebeb‑i kıymeti olan samîmî duâ ve niyâzın bir sebebi hastalık olduğundan, bu nokta‑i nazardan şekvâ değil, Allah’a şükretmek ve hastalığın açtığı duâ musluğunu, âfiyeti kesbetmekle kapamamak gerektir.
Onüçüncü Devâ
Ey hastalıktan şekvâ eden bîçâre adam! Hastalık bazılara ehemmiyetli bir definedir, gayet kıymetdâr bir hediye‑i İlâhiye’dir. Her hasta, kendi hastalığını o nev'iden tasavvur edebilir.
Mâdem ecel vakti muayyen değil; Cenâb‑ı Hak, insanı ye's‑i mutlak ve gaflet‑i mutlaktan kurtarmak için, havf ve recâ ortasında ve hem dünya ve hem Âhireti muhâfaza etmek noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Mâdem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Hastalık gafleti dağıtır, Âhireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir, öylece hazırlanır. Bazı öyle bir kazancı olur ki, yirmi senede kazanamadığı bir mertebeyi yirmi günde kazanıyor.
340
Ezcümle; arkadaşlarımızdan – Allah rahmet etsin – iki genç vardı: Biri İlamalı Sabri, diğeri İslâmköylü Vezirzâde Mustafa. Bu iki zât, talebelerim içinde kalemsiz oldukları hâlde, samîmiyette ve îmân hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum. Hikmetini bilmedim. Vefâtlarından sonra anladım ki, her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşadıyla, sâir gâfil ve ferâizi terk eden gençlere bedel, en mühim bir takvâ ve en kıymetdâr bir hizmette ve âhirete nâfi' bir vaziyette bulundular. İnşâallâh, iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat‑ı ebediyenin saâdetine medâr oldu. Ben, onların sıhhati için bazı ettiğim duâyı şimdi anlıyorum, dünya itibariyle bedduâ olmuş. İnşâallâh o duâm, sıhhat‑i uhreviye için kabûl olunmuştur.
İşte bu iki zât, benim i'tikàdımca, on senelik bir takvâ ile elde edilecek bir kazanç kadar bir kâr buldular. Eğer ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliğine güvenip, gaflet ve sefâhete atılsaydılar, ölüm de onları tarassud edip tam günahlarının pislikleri içinde yakalasaydı, o nurlar definesi yerine, kabirlerini akrepler ve yılanlar yuvası yapacaklardı.
Mâdem hastalıkların böyle menfaati var; ondan şekvâ değil, tevekkül, sabır ile, belki şükredip, Rahmet‑i İlâhiye’ye i'timâd etmektir.
Ondördüncü Devâ
Ey gözüne perde gelen hasta! Eğer ehl‑i îmânın gözüne gelen perdenin altında nasıl bir nur ve manevî bir göz olduğunu bilsen, “Yüz bin şükür Rabb‑i Rahîm’ime!” dersin. Bu merhemi izâh için bir hâdise söyleyeceğim. Şöyle ki:
341
Bana sekiz sene kemâl‑i sadâkatle, hiç gücendirmeden hizmet eden Barlalı Süleyman’ın halasının bir vakit gözü kapandı. O sâliha kadın, bana karşı haddimden yüz derece fazla hüsn‑ü zan ederek, “Gözümün açılması için duâ et” diyerek câmi kapısında beni yakaladı. Ben de, o mübârek ve meczûbe kadının salâhatini duâma şefâatçi yapıp, “Yâ Rabbî, onun salâhati hürmetine onun gözünü aç” diye yalvardım. İkinci gün Burdurlu bir göz hekimi geldi, gözünü açtı. Kırk gün sonra yine gözü kapandı. Ben çok müteessir oldum, çok duâ ettim. İnşâallâh o duâ âhireti için kabûl olmuştur. Yoksa benim o duâm, onun hakkında gayet yanlış bir bedduâ olurdu. Çünkü eceli kırk gün kalmıştı; kırk gün sonra – Allah rahmet etsin – vefât eyledi.
İşte o merhume, kırk gün Barla’nın hazînâne bağlarına rikkatli ihtiyarlık gözüyle bakmasına bedel, kabrinde, Cennet bağlarını kırk bin günlerde seyredeceğini kazandı. Çünkü îmânı kuvvetli, salâhati şiddetli idi.
Evet, bir mü'min, gözüne perde çekilse ve gözü kapalı kabre girse, derecesine göre, ehl‑i kubûrdan çok ziyâde o âlem‑i nuru temâşâ edebilir. Bu dünyada nasıl çok şeyleri biz görüyoruz, kör olan mü'minler görmüyorlar; kabirde o körler, îmân ile gitmişse, o derece ehl‑i kubûrdan ziyâde görür. En uzak gösteren dûrbînlerle bakar nev'inde, kabrinde, derecesine göre, Cennet bağlarını sinema gibi görüp temâşâ ederler.
İşte böyle gayet nurlu ve toprak altında iken göklerin üstündeki Cennet’i görecek ve seyredecek bir gözü, bu gözündeki perde altında, şükür ile, sabır ile bulabilirsin. İşte o perdeyi senin gözünden kaldıracak, o gözle seni baktıracak göz hekimi, Kur'ân‑ı Hakîm’dir.
Onbeşinci Devâ
Ey âh u enîn eden hasta! Hastalığın sûretine bakıp âh eyleme; mânâsına bak, oh de. Eğer hastalığın mânâsı güzel bir şey olmasa idi, Hàlık‑ı Rahîm en sevdiği ibâdına hastalıkları vermezdi. Hâlbuki, hadîs‑i sahîhte vardır ki; اَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً اَلْاَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْاَوْلِيَاءُ ، اَلْاَمْثَلُ فَالْاَمْثَلُ (ev kemâ kàl). Yani; “En ziyâde musîbet ve meşakkate giriftâr olanlar, insanların en iyisi, en kâmilleridirler.” Başta Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm, enbiyâlar, sonra evliyâlar ve sonra ehl‑i salâhat, çektikleri hastalıklara birer ibâdet‑i hàlisa, birer hediye‑i Rahmâniye nazarıyla bakmışlar, sabır içinde şükretmişler; Hàlık‑ı Rahîm’in rahmetinden gelen bir ameliyât‑ı cerrâhiye nev'inden görmüşler.
342
Sen, ey âh u fîzar eden hasta! Bu nurânî kafileye iltihak etmek istersen, sabır içinde şükret. Yoksa şekvâ etsen, onlar seni kafilelerine almayacaklar. Ehl‑i gafletin çukurlarına düşersin. Karanlıklı bir yolda gideceksin.
Evet, hastalıkların bir kısmı var ki, eğer ölümle neticelense, manevî şehîd hükmünde, şehâdet gibi bir velâyet derecesine sebebiyet verir. Ezcümle; çocuk doğurmaktan gelen hastalıklar (Hâşiye) ve karın sancısıyla, gark ve hark ve tâun ile vefât eden, şehîd‑i manevî olduğu gibi, çok mübârek hastalıklar var ki, velâyet derecesini ölümle kazandırır.
Hem hastalık, dünya aşkını ve alâkasını hafifleştirdiğinden, vefât ile dünyadan, ehl‑i dünya için gayet elîm ve acı olan müfârakatı tahfif eder, bazen de sevdirir.
Onaltıncı Devâ
Ey sıkıntıdan şekvâ eden hasta! Hastalık, hayat‑ı ictimâiye-i insaniyede en mühim ve gayet güzel olan hürmet ve merhameti telkin eder. Çünkü; insanı vahşete ve merhametsizliğe sevkeden istiğnâdan kurtarıyor.
Çünkü; ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى ❋ اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰى﴾ sırrıyla, sıhhat ve âfiyetten gelen istiğnâda bulunan bir nefs‑i emmâre, şâyân‑ı hürmet çok uhuvvetlere karşı hürmeti hissetmez. Ve şâyân‑ı merhamet ve şefkat olan musîbet‑zedelere ve hastalıklılara merhameti duymaz.
343
Ne vakit hasta olsa, o hastalıkta aczini ve fakrını anlar, lâyık‑ı hürmet olan ihvânlarına ihtiram eder. Ziyaretine gelen veya ona yardım eden mü'min kardeşlerine karşı hürmeti hisseder. Ve rikkat‑i cinsiyeden gelen şefkat‑i insaniye ve en mühim bir haslet‑i İslâmiye olan, musîbet‑zedelere karşı merhameti hissedip, onları nefsine kıyâs ederek, onlara tam mânâsıyla acır, şefkat eder, elinden gelse muâvenet eder. Hiç olmazsa duâ eder, hiç olmazsa şer'an sünnet olan keyfini sormak için ziyaretine gider, sevâb kazanır.
Onyedinci Devâ
Ey hastalık vâsıtasıyla hayrat yapamamaktan şekvâ eden hasta! Şükret. Hayratın en hàlisinin kapısını sana açan, hastalıktır. Hastalık, mütemâdiyen hastaya ve lillâh için hastaya bakıcılara sevâb kazandırmakla beraber, duânın makbûliyetine en mühim bir vesiledir.
Evet, hastalara bakmak, ehl‑i îmân için mühim sevâbı vardır. Hastaların keyfini sormak, fakat hastayı sıkmamak şartıyla ziyaret etmek, Sünnet‑i Seniye’dir; keffâretü'z‑zünûb olur. Hadîste vardır ki; “Hastaların duâsını alınız; onların duâsı makbûldür.” Bâhusus hasta, akrabadan olsa, hususan peder ve vâlide olsa, onlara hizmet mühim bir ibâdettir, mühim bir sevâbdır. Hastaların kalbini hoşnud etmek, tesellî vermek, mühim bir sadaka hükmüne geçer.
Bahtiyardır o evlâd ki; peder ve vâlidesinin hastalık zamanında, onların serîü't‑teessür olan kalblerini memnun edip hayır duâlarını alır. Evet, hayat‑ı ictimâiyede en muhterem bir hakikat olan peder ve vâlidesinin şefkatlerine mukâbil, hastalıkları zamanında kemâl‑i hürmet ve şefkat‑i ferzendâne ile mukàbele eden o iyi evlâdın vaziyetini ve insaniyetin ulviyetini gösteren o vefâdâr levhaya karşı, hattâ melâikeler dahi “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip alkışlıyorlar.
344
Evet, hastalık zamanında, hastalık elemini hiçe indirecek gayet hoş ve ferâhlı, etrafında tezâhür eden şefkatlerden ve acımak ve merhametlerden gelen lezzetler var.
Hastanın duâsının makbûliyeti ehemmiyetli bir mes'eledir. Ben otuz‑kırk seneden beri, bendeki kulunç denilen bir hastalıktan şifâ için duâ ederdim. Ben anladım ki, hastalık duâ için verilmiş. Duâ ile duâyı, yani, duâ kendi kendini kaldırmadığından, anladım ki; duânın neticesi uhrevîdir, (Hâşiye) kendisi de bir nev'i ibâdettir ve hastalık ile aczini anlayıp Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ eder. Onun için, otuz senedir şifâ duâsını ettiğim hâlde duâm zâhirî kabûl olmadığından, duâyı terk etmek kalbime gelmedi.
Zîra hastalık duânın vaktidir; şifâ duânın neticesi değil. Belki Cenâb‑ı Hakîm-i Rahîm şifâ verse, fazlından verir.
Hem duâ istediğimiz tarzda kabûl olmazsa, makbûl olmadı denilmez. Hàlık‑ı Hakîm daha iyi biliyor; menfaatimize hayırlı ne ise onu verir. Bazen dünyaya ait duâlarımızı, menfaatimiz için âhiretimize çevirir, öyle kabûl eder. Her ne ise...
Hastalık sırrıyla hulûsiyet kazanan, hususan za'f ve aczden ve tezellül ve ihtiyaçtan gelen bir duâ, kabûle çok yakındır. Hastalık böyle hàlis bir duânın medârıdır. Hem dindar olan hasta, hem hastaya bakan mü'minler de bu duâdan istifade etmelidirler.
Onsekizinci Devâ
Ey şükrü bırakıp şekvâya giren hasta! Şekvâ bir haktan gelir. Senin bir hakkın zâyi' olmamış ki, şekvâ ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var, yapmadın. Cenâb‑ı Hakk’ın hakkını vermeden, haksız bir sûrette hak istiyorsun gibi şekvâ ediyorsun. Sen, kendinden yukarı mertebelerdeki sıhhatli olanlara bakıp şekvâ edemezsin. Belki sen, kendinden sıhhat noktasında aşağı derecelerde bulunan bîçâre hastalara bakıp şükretmekle mükellefsin. Senin elin kırık ise, kesilmiş ellere bak! Bir gözün yoksa, iki gözü de olmayan a'mâlara bak! Allah’a şükret!
345
Evet, ni'mette kendinden yukarıya bakıp şekvâ etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve musîbette herkesin hakkı, kendinden musîbet noktasında daha yukarı olanlara bakmaktır ki, şükretsin. Bu sır bazı risalelerde bir temsîl ile izâh edilmiş. İcmâli şudur ki:
Bir zât, bir bîçâreyi, bir minârenin başına çıkarıyor. Minârenin her basamağında ayrı ayrı birer ihsân, birer hediye veriyor. Tam minârenin başında da en büyük bir hediyeyi veriyor. O, mütenevvi' hediyelere karşı ondan teşekkür ve minnetdârlık istediği hâlde; o hırçın adam, bütün o basamaklarda gördüğü hediyeleri unutup veyâhut hiçe sayıp, şükretmeyerek, yukarıya bakar, “Keşke bu minâre daha uzun olsaydı, daha yukarıya çıksaydım! Ne için o dağ gibi veyâhut öteki minâre gibi çok yüksek değil?” deyip şekvâya başlarsa, ne kadar bir küfran‑ı ni'mettir, bir haksızlıktır!
Öyle de; bir insan hiçlikten vücûda gelip, taş olmayarak, ağaç olmayıp, hayvan kalmayarak, insan olup, müslüman olarak, çok zaman sıhhat ve âfiyet görüp yüksek bir derece‑i ni'met kazandığı hâlde; bazı ârızalarla, sıhhat ve âfiyet gibi bazı ni'metlere lâyık olmadığı veya sû‑i ihtiyarıyla veya sû‑i isti'mâliyle elinden kaçırdığı veyâhut eli yetişmediği için şekvâ etmek, sabırsızlık göstermek, “Aman ne yaptım, böyle başıma geldi?” diye Rubûbiyet‑i İlâhiye’yi tenkid etmek gibi bir hâlet, maddî hastalıktan daha musîbetli, manevî bir hastalıktır. Kırılmış el ile döğüşmek gibi, şikâyetiyle hastalığını ziyâdeleştirir.
Âkıl odur ki, لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ sırrıyla teslîm olup sabretsin; tâ o hastalık vazifesini bitirsin, gitsin.