Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
267

Yirmibirinci Lem'aİhlâs Hakkında

Onyedinci Lem'anın Onyedinci Notasının Yedi Mes'elesinden Dördüncü Mes'elesi iken, ihlâs münâsebetiyle Yirminci Lem'anın İkinci Noktası oldu. Nurâniyetine binâen Yirmibirinci Lem'a olarak Lemeâta girdi.
Bu Lem'a lâakal her onbeş günde bir defa okunmalı.
﴿
﴿وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ﴿وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ﴿قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ❋ وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا﴿وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًا
Ey âhiret kardeşlerim ve ey Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde; en mühim bir esâs, en büyük bir kuvvet, en makbûl bir şefâatçi, en metîn bir nokta‑i istinâd, en kısa bir tarîk‑ı hakikat, en makbûl bir duâ‑yı manevî, en kerâmetli bir vesile‑i makàsıd, en yüksek bir haslet, en sâfî bir ubûdiyet, ihlâstır.
268
Mâdem ihlâsta mezkûr hàssalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve mâdem bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukâbilinde ve şiddetli tazyîkat karşısında ve savletli bid'alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zaîf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz hâlde; gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife‑i îmâniye ve Hizmet‑i Kur'âniye omuzumuza ihsân‑ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette herkesten ziyâde bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmağa mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız.
Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet‑i kudsiye kısmen zâyi' olur, devam etmez; hem şiddetli mes'ûl oluruz. ﴿وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًا âyetindeki şiddetli tehdidkârâne nehy‑i İlâhîye mazhar olup; saâdet‑i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfürûşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat‑ı süfliye ve menâfi'‑i cüz'iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla; hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecâvüz, hem Hizmet‑i Kur'âniye’nin hürmetine taarruz, hem hakàik‑ı îmâniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umûr‑u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hàdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbâbdan, yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm ﴿اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ي demesiyle, nefs‑i emmâreye i'timâd edilmez. Enâniyet ve nefs‑i emmâre sizi aldatmasın.
İhlâsı kazanmak ve muhâfaza etmek ve mânileri def'etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
269

Birinci Düsturunuz

Amelinizde rızâ‑yı İlâhî olmalı.
Eğer O râzı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabûl etse, bütün halk reddetse te'siri yok. O râzı olduktan ve kabûl ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız hâlde, halklara da kabûl ettirir. Onları da râzı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb‑ı Hakk’ın rızâsını esâs maksad yapmak gerektir.

İkinci Düsturunuz

Bu Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde fazilet‑fürûşluk nev'inden gıbta damarını tahrîk etmemektir.
Çünkü; nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkid etmez, dili kulağına i'tirâz etmez, kalb rûhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muâvenet eder. Yoksa o vücûd‑u insanın hayatı söner, rûhu kaçar, cismi de dağılır.
Hem nasıl ki, bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkid edip, sa'ye şevkini kırıp, atâlete uğratmaz. Belki bütün isti'dâdlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcîh etmek için yardım ederler; hakîki bir tesânüd, bir ittifak ile gaye‑i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre mikdar bir taarruz, bir tahakküm karışsa; o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sâhibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
İşte, ey Risale‑i Nur şâkirdleri ve Kur'ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan‑ı kâmil ismine lâyık bir şahs‑ı manevînin a'zâlarıyız. Ve hayat‑ı ebediye içindeki saâdet‑i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sâhil‑i selâmet olan Dârü's‑Selâm’a Ümmet‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) çıkaran bir sefîne‑i Rabbâniye’de çalışan hademeleriz. Elbette, dört ferdden bin yüz onbir kuvvet‑i maneviyeyi te'min eden sırr‑ı ihlâsı kazanmak ile tesânüd ve ittihâd‑ı hakîkiye muhtacız ve mecburuz.
270
Evet, üç elif ittihâd etmezse, üç kıymeti var. Sırr‑ı adediyet ile ittihâd etse, yüzonbir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, onaltı kıymeti var. Eğer sırr‑ı uhuvvet ve ittihâd‑ı maksad ve ittifak‑ı vazife ile tevâfuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dörtbin dörtyüz kırkdört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi; hakîki sırr‑ı ihlâs ile, on altı fedâkâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet‑i maneviyesi dörtbinden geçtiğine, pek çok vukûât‑ı tarihiye şehâdet ediyor.
Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakîki, samîmî bir ittifakta herbir ferd, sâir kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güyâ on hakîki müttehid adamın herbiri; yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. (Hâşiye)

Üçüncü Düsturunuz

Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samîmiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu da'vâyı isbât eder ve kendi kendine delil olur. Çünkü; yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet‑i ilmiye ve diniyeye mukâbil, burada sizinle, yedi‑sekiz senede yüz derece fazla edildi.
Hâlbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben; yalnız, kimsesiz, garîb, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudât ve tazyîkatları altında, yedi‑sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakıyeti gösteren manevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat'iyyen şübhem kalmadı.
271
Hem itiraf ediyorum ki; samîmî ihlâsınızla, şân ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşâallâh tam ihlâsa muvaffak olursunuz; beni de tam ihlâsa sokarsınız.
Bilirsiniz ki; Hazret‑i Ali (R.A.) o mu'cizevâri kerâmetiyle ve Hazret‑i Gavs-ı A'zam (K.S.) o hàrika kerâmet‑i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr‑ı ihlâsa binâen iltifat ediyorlar. Ve himâyetkârâne tesellî verip hizmetinizi ma'nen alkışlıyorlar. Evet, hiç şübhe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binâen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem'adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.
Böyle manevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz, ﴿وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ sırrıyla ihlâs‑ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat‑i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz.
Hattâ, en latîf ve güzel bir hakikat‑i îmâniyeyi muhtaç bir mü'mine bildirmek ki, en masûmâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaş ile yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer Ben sevâb kazanayım, bu güzel mes'eleyi ben söyleyeyim.” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr‑ı ihlâsa zarar gelebilir.

Dördüncü Düsturunuz

Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.
Ehl‑i tasavvufun mâbeyninde fenâ fişşeyh, fenâ firresûl ıstılahâtı var. Ben sofî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fil'ihvân sûretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani; birbirinde fânî olmaktır. Yani; kendi hissiyat‑ı nefsâniyesini unutup, kardeşlerinin meziyât ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
272
Zâten mesleğimizin esâsı uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürîd mâbeynindeki vâsıta değildir. Belki hakîki kardeşlik vâsıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz Halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllet”tir. Hıllet ise; en yakın dost ve en fedâkâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü'l‑esâsı, samîmî ihlâstır. Samîmî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukùt eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
Evet, yol iki görünüyor. Cadde‑i Kübrâ-yı Kur'âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşâallâh, Risale‑i Nur yoluyla Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın dâire‑i kudsiyesine girenler, dâima nura, ihlâsa, îmâna kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukùt etmeyeceklerdir.

İhlâsı Kazanmanın ve Muhâfaza Etmenin İki Müessir Sebebi

Ey Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşlarım! İhlâsı kazanmanın ve muhâfaza etmenin en müessir bir sebebi, râbıta‑i mevt”tir.
Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl‑i emel olduğu gibi; riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, râbıta‑i mevttir. Yani; ölümünü düşünüp, dünyanın fânî olduğunu mülâhaza edip, nefsin desîselerinden kurtulmaktır.
273
Evet, ehl‑i tarîkat ve ehl‑i hakikat, Kur'ân‑ı Hakîm’in, ﴿كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ﴿اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ gibi âyetlerinden aldığı dersle râbıta‑i mevti sülûklerinde esâs tutmuşlar, tûl‑i emelin menşe'i olan tevehhüm‑ü ebediyeti o râbıta ile izâle etmişler. Onlar farazî ve hayâlî bir sûrette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip, düşüne düşüne, nefs‑i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup, uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu râbıtanın fevâidi pek çoktur. Hadîste, اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ (ev kemâ kàl) yani: Lezzetleri tahrib edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!” diye bu râbıtayı ders veriyor.
Fakat mesleğimiz tarîkat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu râbıtayı ehl‑i tarîkat gibi farazî ve hayâlî sûretinde yapmağa mecbur değiliz. Hem meslek‑i hakikate uygun gelmiyor. Belki, âkıbeti düşünmek sûretinde müstakbeli zaman‑ı hâzıra getirmek değil; belki hakikat noktasında, zaman‑ı hâzırdan istikbâle fikren gitmek, nazaran bakmaktır.
Evet, hiç hayâle, faraza lüzum kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşâhede eder, ihlâs‑ı etemme yol açar.
İkinci sebeb; îmân‑ı tahkîkînin kuvvetiyle ve mârifet‑i Sâni'i netice veren masnûâttaki tefekkür‑ü îmânîden gelen lemeât ile bir nev'i huzur kazanıp, Hàlık‑ı Rahîm’in hâzır, nâzır olduğunu düşünüp, O’ndan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, medet aramak o huzurun edebine muhâlif olduğunu düşünmekle o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır. Her ne ise, bunda çok derecât, merâtib var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilse, o kadar kârdır.
Risale‑i Nurda riyâdan kurtaracak, ihlâsı kazandıracak çok hakàik zikredildiğinden, ona havâle edip burada kısa kesiyoruz.
274

İhlâsı Kıran Mâniler

İhlâsı kıran ve riyâya sevk eden pek çok esbâbdan iki‑üçünü muhtasaran beyân edeceğiz.

Birincisi

Menfaat‑i maddiye cihetinden gelen rekabet, yavaş yavaş ihlâsı kırar. Hem, netice‑i hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır.
Evet, hakikat ve âhiret için çalışanlara karşı bu millet, bir hürmet ve bir muâvenet fikrini dâima beslemiş. Ve bilfiil onların hakikat‑i ihlâslarına ve sâdıkane olan hizmetlerine bir cihette iştirâk etmek niyetiyle, onların hâcât‑ı maddiyelerinin tedârikiyle meşgul olup vakitlerini zâyi' etmemek için, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip hürmet etmişler. Fakat bu muâvenet ve menfaat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla, lisân‑ı hâl ile dahi istenilmez. Belki ummadığı bir hâlde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir. Hem ﴿وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًا âyetinin nehyine yanaşır, ameli kısmen yanar.
İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak, sonra nefs‑i emmâre, hodgâmlık cihetiyle o menfaati başkasına kaptırmamak için, hakîki bir kardeşine ve o hususî hizmette arkadaşına karşı bir rekabet damarı uyandırır. İhlâsı zedelenir; hizmette kudsiyeti kaybeder, ehl‑i hakikat nazarında sakîl bir vaziyet alır. Ve maddî menfaati de kaybeder. Her ne ise...
Bu hamur çok su götürür. Kısa kesip, yalnız, hakîki kardeşlerimin içinde sırr‑ı ihlâsı ve samîmî ittifakı kuvvetleştirecek iki misâl söyleyeceğim.
Birinci Misâl: Ehl‑i dünya, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hattâ bir kısım ehl‑i siyaset ve hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyenin mühim âmilleri ve komiteleri, iştirâk‑i emvâl düsturunu kendilerine rehber etmişler. Bütün sû‑i isti'mâlât ve zararlarıyla beraber, hàrika bir kuvvet, bir menfaat elde ediyorlar. Hâlbuki, iştirâk‑i emvâlin, çok zararlarıyla beraber, iştirâkle mâhiyeti değişmez. Herbirisi umuma gerçi bir cihette ve nezârette mâlik hükmündedir; fakat istifade edemez. Her ne ise
275
Bu iştirâk‑i emvâl düsturu a'mâl‑i uhreviyeye girse, zararsız azîm menfaate medârdır. Çünkü bütün emvâl, o iştirâk eden herbir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünkü; nasıl ki dört‑beş adamdan iştirâk niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lamba, biri şişe, biri kibrit getirip lambayı yaktılar. Herbiri tam bir lambaya mâlik oluyor. O iştirâk edenlerin herbirinin bir duvarda büyük bir aynası varsa, herbirinin noksansız, parçalanmadan, birer lamba, oda ile beraber aynasına girer.
Aynen öyle de; emvâl‑i uhreviyede sırr‑ı ihlâs ile iştirâk ve sırr‑ı uhuvvet ile tesânüd ve sırr‑ı ittihâd ile teşrîkü'l‑mesâî, o iştirâk‑i a'mâlden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur; herbirinin defter‑i a'mâline bitamâmihâ gireceği, ehl‑i hakikat mâbeyninde meşhûd ve vâkidir. Ve vüs'at‑i rahmet ve kerem‑i İlâhî’nin muktezâsıdır.
İşte, ey kardeşlerim! Sizleri inşâallâh menfaat‑i maddiye rekabete sevk etmeyecek. Fakat menfaat‑i uhreviye noktasında bir kısım ehl‑i tarîkat aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz'î bir sevâb nerede, mezkûr misâl hükmündeki iştirâk‑i a'mâl noktasında tezâhür eden sevâb ve nur nerede?
İkinci Misâl: Ehl‑i san'at, netice‑i san'atı ziyâde kazanmak için, iştirâk‑i san'at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hattâ dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmağa çalışmışlar. O ferdî çalışmanın, her günde yalnız üç iğne, o ferdî san'atın meyvesi olmuş. Sonra teşrîkü'l‑mesâî düsturuyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir ve hâkezâ Herbirisi iğne yapmak san'atında yalnız cüz'î bir işle meşgul olup, iştigâl ettiği hizmet basit olduğundan vakit zâyi' olmayıp, o hizmette meleke kazanarak gayet sür'atle işini görmüş. Sonra, o teşrîk‑i mesâî ve taksim‑i a'mâl düsturuyla olan san'atın semeresini taksim etmişler. Herbirisine bir günde üç iğneye bedel üçyüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hâdise, ehl‑i dünyanın san'atkârları arasında, onları teşrîk‑i mesâîye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.
276
İşte, ey kardeşlerim! Mâdem umûr‑u dünyeviyede, kesif maddelerde böyle ittihâd, ittifak ile neticeler, böyle azîm yekûn faydalar verir. Acaba, uhrevî ve nurânî ve tecezzî ve inkısama muhtaç olmayarak ve fazl‑ı İlâhî ile herbirisinin âyinesine umum nur in'ikâs etmek ve herbiri umumun kazandığı misil sevâba mâlik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyâs edebilirsiniz. Bu azîm kâr, rekabetle ve ihlâssızlık ile kaçırılmaz.

İhlâsı Kıran İkinci Mâni

Hubb‑u câhtan gelen şöhret‑perestlik sâikasıyla ve şân ü şeref perdesi altında teveccüh‑ü âmmeyi kazanmak, nazar‑ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs‑i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz‑ı rûhî olduğu gibi, şirk‑i hafî tâbir edilen riyâkârlığa, hodfürûşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.
Ey kardeşlerim! Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmetindeki mesleğimiz, hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı; şahsiyetini kardeşler içinde fânî edip (Hâşiye) onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mâbeynimizde bu nev'i hubb‑u câhtan gelen rekabet te'sir etmemek gerektir. Çünkü; mesleğimize bütün bütün münâfîdir. Mâdem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref‑i manevîyi şahsî, hodfürûşâne, rekabetkârâne, cüz'î bir şerefe ve şöhrete fedâ etmek, Risale‑i Nur şâkirdlerinden yüz derece uzak olduğu ümîdindeyim.
Evet, Risale‑i Nur şâkirdlerinin kalbi, aklı, rûhu böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs‑i emmâre bulunur. Bazı da hissiyat‑ı nefsiye damarlara ilişir; bir derece hükmünü kalb, akıl ve rûhun rağmına olarak icra eder. Sizlerin kalb ve rûh ve aklınızı ittiham etmem. Risale‑i Nurun verdiği te'sire binâen i'timâd ediyorum. Fakat nefis ve hevâ ve his ve vehim bazen aldatıyorlar. Onun için, bazen şiddetli îkaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve hevâ ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız.
277
Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsa idi, makam bir olurdu veyâhut mahdûd makamlar bulunurdu. O makama müteaddid isti'dâdlar namzed olurdu. Gıbtakârâne bir hodgâmlık olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş, kardeşe peder olamaz; mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir; gıbtakârâne müzâhemeye medâr olamaz. Olsa olsa; kardeş, kardeşe muâvin ve zahîr olur; hizmetini tekmîl eder.
Pederâne, mürşidâne mesleklerdeki gıbtakârâne hırs‑ı sevâb ve ulüvv‑ü himmet cihetiyle çok zararlı ve hatarlı neticeler vücûda geldiğine delil; ehl‑i tarîkatın o kadar mühim ve azîm kemâlâtları ve menfaatleri içindeki ihtilâfâtın ve rekabetin verdiği vahîm neticelerdir ki, onların o azîm, kudsî kuvvetleri bid'a rüzgârlarına karşı dayanamıyor.

Üçüncü Mâni

Korku ve tama'dır. Bu mâni, diğer bir kısım mânilerle beraber Hücumât‑ı Sitte”de tamamıyla izâh edildiğinden, ona havâle edip, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’den bütün Esmâ‑i Hüsnâ’sını şefâatçi yapıp niyâz ediyoruz ki, bizleri ihlâs‑ı tâmme muvaffak eylesin. Âmîn!
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سُورَةِ الْاِخْلَاصِ اِجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِص۪ينَ الْمُخْلَص۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
278

Bir Kısım Kardeşlerime Hususî Bir Mektûbdur

Yazıda usanan ve ibâdet ayları olan şühûr‑u selâsede sâir evrâdı, beş cihetle ibâdet sayılan (Hâşiye) Risale‑i Nur yazısına tercih eden kardeşlerime iki Hadîs‑i Şerîfin bir nüktesini söyleyeceğim.
Birincisi: يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَاءِ بِدِمَاءِ الشُّهَدَاءِ (ev kemâ kàl). Yani; Mahşerde, ulemâ‑i hakikatin sarf ettikleri mürekkeb şehîdlerin kanıyla muvâzene edilir, o kıymette olur.”
İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ي فَلَهُ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ (ev kemâ kàl). Yani; Bid'aların ve dalâletlerin istilâsı zamanında Sünnet‑i Seniye’ye ve hakikat‑i Kur'âniye’ye temessük edip hizmet eden, yüz şehîd sevâbını kazanabilir.”
Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofî‑meşreb kardeşler! Bu iki hadîsin mecmûu gösterir ki; böyle zamanda hakàik‑ı îmâniyeye ve esrâr‑ı Şerîat ve Sünnet‑i Seniye’ye hizmet eden mübârek, hàlis kalemlerden akan siyah nur veya âb‑ı hayat hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm‑i mahşerde size fayda verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız.
279
Eğer deseniz: Hadîste âlim tâbiri var; bir kısmımız yalnız kâtibiz.
Elcevab: Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, mâdem Risale‑i Nur şâkirdlerinin bir şahs‑ı manevîsi var; şüphesiz o şahs‑ı manevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs‑ı manevînin parmaklarıdır. Kendi nokta‑i nazarımda liyâkatsiz olduğum hâlde, haydi hüsn‑ü zannınıza binâen bu fakire bir üstadlık ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır; hadîste gösterilen ecri alırsınız.
Said Nursî
280

Yirmiikinci Lem'a

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Isparta’nın âdil vâlisine ve adliyesine ve zâbıtasına, en mahrem ve en hàs ve hàlis kardeşlerime mahsûs olarak yirmiiki sene evvel Isparta’nın Barla nahiyesinde iken yazdığım gayet mahrem bu risaleciğimi, Isparta milletiyle ve hükûmetiyle alâkadarlığını gösterdiği için takdim ediyorum. Eğer münâsib görülse, ya yeni veya eski harfle daktilo ile birkaç nüsha yazılsın ki, yirmibeş otuz senedir esrârımı arayanlar ve tarassud edenler de anlasınlar ki, gizli hiçbir sırrımız yok. Ve en gizli bir sırrımız işte bu risaledir; bilsinler!
Said Nursî

İşârât‑ı Selâse

Onyedinci Lem'anın Onyedinci Notasının Üçüncü Mes'elesi iken, suâllerinin şiddet ve şümûlüne ve cevablarının kuvvet ve parlaklığına binâen, Otuzbirinci Mektûb’un Yirmiikinci Lem'ası olarak Lemeât’a karıştı. Lem'alar bu Lem'aya yer vermelidirler. Mahremdir, en hàs ve hàlis ve sâdık kardeşlerimize mahsûstur.
﴿
﴿وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِه۪ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا
281
Bu mes'ele Üç İşârettir.

Birinci İşâret

Şahsıma ve Risale‑i Nura ait mühim bir suâl
Çoklar tarafından deniliyor ki; Sen ehl‑i dünyanın dünyasına karışmadığın hâlde, nedendir ki, her fırsatta onlar senin âhiretine karışıyorlar? Hâlbuki hiçbir hükûmetin kanunu, târikü'd‑dünya ve münzevîlere karışmıyor.”
Elcevab: Yeni Said’in bu suâle karşı cevabı sükûttur. Yeni Said, Benim cevabımı kader‑i İlâhî versin der. Bununla beraber, mecburiyetle, emâneten istiâre ettiği Eski Said’in kafası diyor ki: Bu suâle cevab verecek, Isparta Vilâyetinin hükûmetidir ve şu vilâyetin milletidir. Çünkü bu hükûmet ve şu millet, benden çok ziyâde bu suâlin altındaki mânâ ile alâkadardırlar. Mâdem binler efrâdı bulunan bir hükûmet ve yüz binler efrâdı bulunan bir millet benim bedelime düşünmeye ve müdafaa etmeye mecburdur; ben neden lüzumsuz olarak müddeîlerle konuşup müdafaa edeyim? Çünkü dokuz senedir ben bu vilâyetteyim; gittikçe daha ziyâde dünyalarına arkamı çeviriyorum. Hiçbir hâlim de mestûr kalmamış. En gizli, en mahrem risalelerim dahi hükûmetin ve bazı meb'ûsların ellerine geçmiş.
Eğer ehl‑i dünyayı telâşa ve endişeye düşürecek dünyevî bir karışmak hâlim ve karıştırmak teşebbüsüm ve fikrim olsaydı, bu vilâyet ve kazalardaki hükûmet, dokuz sene dikkat ve tecessüs ettikleri hâlde ve ben de çekinmeyerek yanıma gelenlere esrârımı beyân ettiğim hâlde, hükûmet bana karşı sükût edip ilişmediler.
Eğer milletin ve vatanın saâdetine ve istikbâline zarar verecek bir kabahatim varsa, dokuz seneden beri vâlisinden tut, köy karakol kumandanına kadar kendilerini mes'ûl eder. Onlar kendilerini mes'ûliyetten kurtarmak için, hakkımda habbeyi kubbe yapanlara karşı, kubbeyi habbe yapıp beni müdafaa etmeye mecburdurlar. Öyle ise, bu suâlin cevabını onlara havâle ediyorum.
282
Amma şu vilâyetin milleti, umumiyetle benden ziyâde beni müdafaa etmek mecburiyetleri şundandır ki; bu dokuz senedir hem kardeş, hem dost, hem mübârek olan bu milletin hayat‑ı ebediyesine ve kuvvet‑i îmâniyesine ve saâdet‑i hayatiyesine bilfiil ve maddeten te'sirini gösteren yüzer risalelerle çalıştığımızı ve hiçbir dağdağa ve zarar, hiç kimseye o risaleler yüzünden gelmediği ve hiçbir garazkârâne tereşşuhât‑ı siyâsiye ve dünyeviye görülmediği ve Lillâhi'l‑Hamd şu Isparta Vilâyeti, eski zamanın Şam‑ı Şerîf’inin mübârekiyeti ve Âlem‑i İslâmın medrese‑i umumîsi olan Mısır’ın Câmiü'l‑Ezher’i mübârekiyeti nev'inden, kuvvet‑i îmâniye ve salâbet‑i diniye cihetinde bir mübârekiyet makamını Risale‑i Nur vâsıtasıyla kazanarak; bu vilâyette, îmânın kuvveti lâkaydlığa ve ibâdetin iştiyakı, sefâhete hâkim olmasını ve umum vilâyetlerin fevkınde bir meziyet‑i dindarâneyi Risale‑i Nur bu vilâyete kazandırdığından, elbette bu vilâyetteki umum insanlar hattâ farazâ dinsizi de olsa, beni ve Risale‑i Nuru müdafaaya mecburdur. Onların çok ehemmiyetli müdafaa hakları içinde, benim gibi vazifesini bitirmiş ve Lillâhi'l‑Hamd, binlerle şâkirdler benim gibi bir âcizin yerinde çalışmış ve çalıştığı hengâmda, ehemmiyetsiz cüz'î hakkım beni müdafaaya sevketmiyor. Bu kadar binlerle da'vâ vekilleri bulunan bir adam, kendi da'vâsını kendi müdafaa etmez.

İkinci İşâret

Tenkidkârâne bir suâle cevaptır.
Ehl‑i dünya tarafından deniliyor ki: Sen neden bizden küstün? Bir defa olsun hiç müracaat etmeyip sükût ettin. Bizden şiddetli şekvâ edip, Bana zulmediyorsunuz diyorsun. Hâlbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrın muktezâsı olarak hususî düsturlarımız var. Bunların tatbikini sen kendine kabûl etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zâlim olmaz. Kabûl etmeyen isyan eder.
283
Ezcümle; bu asr‑ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhûriyetler devrinde, müsâvât esâsı üzerine tahakküm ve teğallübü kaldırmak düsturu, bizim bir kanun‑u esâsîmiz hükmüne geçtiği hâlde; sen kâh hocalık, kâh zâhidlik sûretinde teveccüh‑ü âmmeyi kazanarak, nazar‑ı dikkati kendine celb ederek, hükûmetin nüfûzu haricinde bir kuvvet, bir makam‑ı ictimâî elde etmeye çalıştığın, zâhir hâlin ve eski zamandaki mâcera‑yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor. Bu hâl ise, şimdiki tâbirle, burjuvaların müstebidâne tahakkümleri içinde hoş görünebilir. Fakat bizim tabaka‑i avâmın intibâhıyla ve galebesiyle tezâhür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları bizim daha ziyâde işimize yaradığı için o sosyalizm düsturlarını kabûl ettiğimiz hâlde, senin vaziyetin bize ağır geliyor. Prensiplerimize muhâlif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur‥”
Elcevab: Hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinâttaki kanun‑u fıtrata muvâfık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrib hesabına geçer. Mâdem kanun‑u fıtrata tatbik‑i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat‑ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev'‑i beşerin hilkatindeki hikmet‑i esâsiyeyi kaldırmakla, mutlak müsâvât kanunu tatbik edilebilir.
Evet, ben neseben ve hayatça avâm tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren müsâvât‑ı hukuk mesleğini kabûl edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr‑ı adâlet ile, burjuva denilen tabaka‑i hàvâssın istibdâd ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhâlefetle çalışanlardanım. Onun için, bütün kuvvetimle adâlet‑i tâmme lehinde, zulüm ve teğallübün ve tahakküm ve istibdâdın aleyhindeyim.
Fakat nev'‑i beşerin fıtratı ve sırr‑ı hikmeti, müsâvât‑ı mutlaka kanununa zıttır. Çünkü Fâtır‑ı Hakîm, kemâl‑i kudret ve hikmetini göstermek için, az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitapları yazdırır ve bir şey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev'i ile de binler nev'in vazifelerini gördürür.
284
İşte o sırr‑ı azîmdendir ki; Cenâb‑ı Hak, insan nev'ini, binler nev'ileri sünbül verecek ve hayvanatın sâir binler nev'ileri kadar tabakàt gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sâir hayvanat gibi kuvâlarına, latîfelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makàmâtta gezecek isti'dâd verdiğinden, bir nev'i iken binler nev'i hükmüne geçtiği içindir ki, arzın halifesi ve kâinâtın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir.
İşte, nev'‑i insanın tenevvü'ünün en mühim mâyesi ve zenbereği; müsâbaka ile, hakîki îmânlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mâhiyet‑i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, rûhun mahvedilmesiyle olabilir.
Evet, şu hürriyet perdesi altında müdhiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddâr yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve hâlbuki o tokada müstehak olmayan gayet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün;Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha‑yı hürriyet!Çalış, idraki kaldır; muktedirsen âdemiyetten!sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha‑yı hakikat!Çalış, kalbi kaldır; muktedirsen âdemiyetten!
Veyâhut,Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha‑yı fazilet!Çalış, vicdânı kaldır; muktedirsen âdemiyetten!
Evet, îmânlı fazilet, medâr‑ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb‑i istibdâd da olamaz. Tahakküm ve teğallüb etmek, faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl‑i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevâzu' ile hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. Lillâhi'l‑Hamd, bu meşreb üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahr sûretinde da'vâ etmiyorum. Fakat ni'met‑i İlâhiye’yi tahdîs sûretinde şükretmek niyetiyle diyorum ki:
285
Cenâb‑ı Hak, fazl ve keremiyle, ulûm‑u îmâniye ve Kur'âniye’ye çalışmak ve fehmetmek faziletini ihsân etmiştir. Bu ihsân‑ı İlâhî’yi bütün hayatımda, Lillâhi'l‑Hamd, tevfik‑i İlâhî ile şu millet‑i İslâmiye’nin menfaatine, saâdetine sarf ederek, hiçbir vakit vâsıta‑i tahakküm ve teğallüb olmadığı gibi; ekser ehl‑i gafletçe matlûb olan teveccüh‑ü nâs ve hüsn‑ü kabûl-ü halk dahi, mühim bir sırra binâen benim menfûrumdur, onlardan kaçıyorum. Yirmi sene eski hayatımı zâyi' ettiği için onları kendime muzır görüyorum. Fakat Risale‑i Nuru beğenmelerine bir emâre biliyorum, onları küstürmüyorum.
İşte, ey ehl‑i dünya! Dünyanıza hiç karışmadığım ve prensiplerinizle hiçbir cihet‑i temâsım bulunmadığı ve dokuz sene esâretteki bu hayatımın şehâdetiyle, yeniden dünyaya karışmaya hiçbir niyet ve arzum yokken, bana eski bir mütegallib ve dâima fırsatı bekleyen ve fikr‑i istibdâd ve tahakkümü taşıyan bir adam gibi; yapılan bunca tarassud ve tazyîkiniz, hangi kanun iledir? Hangi maslahat iledir? Dünyada hiçbir hükûmet böyle fevkalkanun ve hiçbir ferdin tasvîbine mazhar olmayan bir muâmeleye müsâade etmediği hâlde, bana karşı yapılan bu kadar bed muâmelelere, yalnız değil benim küsmem, belki eğer bilse nev'‑i beşer küser, belki kâinât küsüyor!
286

Üçüncü İşâret

Mağlatalı, dîvânecesine bir suâl.
Bir kısım ehl‑i hüküm diyorlar ki: Mâdem sen bu memlekette duruyorsun; şu memleketin cumhûrî kanunlarına inkıyad etmek lâzım gelirken, sen neden inziva perdesi altında kendini o kanunlardan kurtarıyorsun? Ezcümle; şimdiki hükûmetin kanununda, vazife haricinde bir meziyeti, bir fazileti kendine takıp, onunla bir kısım millete tahakküm edip nüfûzunu icra etmek, müsâvât esâsına istinâd eden cumhûriyetin bir düsturuna münâfîdir. Sen neden vazifesiz olduğun hâlde elini öptürüyorsun? Halk beni dinlesin diye hodfürûşâne bir vaziyet takınıyorsun?”
Elcevab: Kanunu tatbik edenler, evvelâ kendilerine tatbik ettikten sonra başkasına tatbik edebilirler. Siz kendinize tatbik etmediğiniz bir düsturu başkasına tatbik etmekle, herkesten evvel siz düsturunuzu, kanununuzu kırıyorsunuz ve karşı geliyorsunuz. Çünkü; bu müsâvât‑ı mutlaka kanununun bana tatbikini istiyorsunuz. Ben de derim:
Ne vakit bir nefer, bir müşîrin makam‑ı ictimâîsine çıkarsa ve milletin o müşîre karşı gösterdikleri hürmet ve teveccühe iştirâk ederse ve onun gibi, o teveccüh ve hürmete mazhar olursa veyâhut o müşîr, o nefer gibi âdileşirse ve o neferin sönük vaziyetini alırsa ve o müşîrin vazife haricinde hiçbir ehemmiyeti kalmazsa; hem eğer en zekî ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân‑ı harb reisi, en aptal bir neferle teveccüh‑ü âmmede ve hürmet ve muhabbette müsâvâta girerse; o vakit sizin bu müsâvât kanununuz hükmünce bana şöyle diyebilirsiniz. Kendine hoca deme! Hürmeti kabûl etme! Faziletini inkâr et! Hizmetçine hizmet et! Dilencilere arkadaş ol!”
Eğer deseniz: Bu hürmet ve makam ve teveccüh, vazife başında olduğu vakte mahsûstur ve vazifedârlara hàstır. Sen vazifesiz bir adamsın; vazifedârlar gibi milletin hürmetini kabûl edemezsin.”
Elcevab: Eğer insan yalnız bir cesedden ibaret olsa ve insan dünyada lâyemûtâne dâimî kalsa ve kabir kapısı kapansa ve ölüm öldürülse; o vakit vazife, yalnız askerlik ve idare memurlarına mahsûs kalırsa, sözünüzde dahi bir mânâ olurdu. Fakat mâdem insan yalnız cesedden ibaret değil; cesedi beslemek için kalb, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez. Onlar imha edilmez, onlar da idare ister.
Ve mâdem kabir kapısı kapanmıyor ve mâdem kabrin öbür tarafındaki endişe‑i istikbâl her ferdin en mühim mes'elesidir. Elbette milletin itâat ve hürmetine istinâd eden vazifeler, yalnız milletin hayat‑ı dünyeviyesine ait ictimâî ve siyâsî ve askerî vazifelere münhasır değildir.
287
Evet yolculara seyahat için vesika vermek bir vazife olduğu gibi, ebed tarafına giden yolculara da hem vesika, hem o zulümâtlı yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki, hiçbir vazife o vazife kadar ehemmiyetli değildir. Böyle bir vazifenin inkârı, ölümün inkârıyla ve her gün El‑mevtü hakkun da'vâsını, cenazelerinin mührüyle imza edip tasdik eden otuz bin şâhidin şehâdetini tekzîb ve inkâr etmekle olur.
Mâdem manevî hâcât‑ı zarûriyeye istinâd eden manevî vazifeler var. Ve o vazifelerin en mühimmi, ebed yolunda seyahat için pasaport varakası ve berzah zulümâtında kalbin cep feneri ve saâdet‑i ebediyenin anahtarı olan îmândır ve îmânın ders ve takviyesidir. Elbette, o vazifeyi gören ehl‑i mârifet, herhalde, küfran‑ı ni'met sûretinde, kendine edilen ni'met‑i İlâhiye’yi ve fazilet‑i îmâniyeyi hiçe sayıp, sefîhler ve fâsıkların makamına sukùt etmeyecektir. Kendini, aşağıların bid'alarıyla, sefâhetleriyle bulaştırmayacaktır! İşte, beğenmediğiniz ve müsâvâtsızlık zannettiğiniz inziva bunun içindir.
İşte bu hakikatle beraber, beni işkence ile tâciz eden sizin gibi enâniyette ve bu kanun‑u müsâvâtı kırmakta fir'avunluk derecesinde ileri giden mütekebbirlere karşı demiyorum. Çünkü; mütekebbirlere karşı tevâzu', tezellül zannedildiğinden, tevâzu' etmemek gerektir. Belki ehl‑i insaf ve mütevâzi ve âdil kısmına derim ki:
Ben, felillâhilhamd, kendi kusurumu, aczimi biliyorum. Değil Müslümanlar üstünde mütekebbirâne bir makam‑ı ihtiram istemek, belki her vakit nihâyetsiz kusurlarımı, hiçliğimi görüp, istiğfar ile tesellî bulup, halklardan ihtiram değil, duâ istiyorum. Hem zannederim, benim bu mesleğimi, benim bütün arkadaşlarım biliyorlar.
288
Yalnız bu kadar var ki; Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmeti esnâsında ve hakàik‑ı îmâniyenin dersi vaktinde, o hakàik hesabına ve Kur'ân şerefine, o makamın iktiza ettiği izzet ve vakar‑ı ilmiyeyi ders vaktinde muhâfaza edip, başımı ehl‑i dalâlete eğmemek için, o izzetli vaziyeti muvakkaten takınıyorum. Zannederim, ehl‑i dünyanın kanunlarının haddi yoktur ki, bu noktalara karşı çıkabilsin!
Cây‑i Hayret Bir Tarz‑ı Muâmele: Ma'lûmdur ki, her yerde ehl‑i maârif, mârifet ve ilim noktasında muhâkeme eder. Nerede ve kimde mârifet ve ilmi görse, meslek itibariyle ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hattâ düşman bir hükûmetin bir profesörü bu memlekete gelse, ehl‑i maârif, onun ilim ve mârifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler.
Hâlbuki İngiliz’in en yüksek meclis‑i ilmiyesinin, Meşîhat‑i İslâmiye’den sorduğu altı suâlin cevabını altıyüz kelime ile Meşîhat‑i İslâmiye’den istedikleri zaman; bura maârifinin hürmetsizliğine uğrayan bir ehl‑i mârifet, o altı suâle altı kelime ile, mazhar‑ı takdir olmuş bir cevab veren ve ecnebîlerin en mühim ve hükemâların en esâslı düsturlarına hakîki ilim ve mârifetle muâraza edip galebe çalan ve Kur'ân’dan aldığı kuvvet‑i mârifet ve ilme istinâden Avrupa feylesoflarına meydân okuyan ve Hürriyetten altı ay evvel İstanbul’da hem ulemâyı ve hem de mekteblileri münâzaraya dâvet edip kendisi hiç suâl sormadan suâllerine noksansız olarak doğru cevab veren (Hâşiye) ve bütün hayatını bu milletin saâdetine hasreden ve yüzer risale, o milletin Türkçe olan lisânıyla neşredip o milleti tenvir eden; hem vatandaş, hem dindaş, hem dost, hem kardeş bir ehl‑i mârifete karşı en ziyâde sıkıntı veren ve hakkında adâvet besleyen ve belki hürmetsizlik eden, bir kısım maârif dâiresine mensûb olanlarla az bir kısım resmî hocalardır.
289
İşte, gel bu hâle ne diyeceksin?‥ Medeniyet midir? Maârif‑perverlik midir? Vatan‑perverlik midir? Milliyet‑perverlik midir? Cumhûriyet‑perverlik midir? Hâşâ! Hâşâ! Hiç, hiçbir şey değil Belki bir kader‑i İlâhî’dir ki, o kader‑i İlâhî o ehl‑i mârifet adamın dostluk ümîd ettiği yerden adâvet gösterdi ki; hürmet yüzünden ilmi riyâya girmesin ve ihlâsı kazansın.

Hâtime

Kendimce cây‑i hayret ve medâr‑ı şükrân bir taarruz:
Bu fevkalâde enâniyetli ehl‑i dünyanın enâniyet işinde o kadar hassâsiyet var ki, eğer şuûren olsa idi, kerâmet derecesinde veyâhut büyük bir dehâ derecesinde bir muâmele olurdu. O muâmele de şudur:
Kendi nefsim ve aklım bende hissetmedikleri bir parça riyâkârâne enâniyet vaziyetini, onlar, enâniyetlerinin hassâsiyet mîzanıyla hissediyorlar gibi, şiddetli bir sûrette, ben hissetmediğim enâniyetimin karşısına çıkıyorlar. Bu sekiz‑dokuz senede, sekiz‑dokuz defa tecrübem var ki; onların zâlimâne bana karşı muâmelelerinin vukû'undan sonra, kader‑i İlâhî’yi düşünüp, Ne için bunları bana musallat etti diye nefsimin desîselerini arıyordum. Her defada, ya nefsim şuûrsuz olarak enâniyete fıtrî meyletmiş veyâhut bilerek beni aldatmış, anlıyorum. O vakit Kader‑i İlâhî, o zâlimlerin zulmü içerisinde hakkımda adâlet etmiş derdim.
Ezcümle, bu yazın arkadaşlarım güzel bir ata beni bindirdiler. Bir seyrangâha gittim. Şuûrsuz olarak, nefsimde hodfürûşâne bir keyf arzusu uyanmakla, ehl‑i dünya öyle şiddetli o arzumun karşısına çıktılar ki, yalnız o gizli arzuyu değil, belki çok iştihâlarımı kestiler.
290
Hattâ, ezcümle, bu defa Ramazan’dan sonra, eski zamanda gayet büyük, kudsî bir imâmın bize karşı gaybî kerâmetiyle iltifatından sonra kardeşlerimin takvâ ve ihlâsları ve ziyaretçilerin hürmet ve hüsn‑ü zanları içinde ben bilmeyerek nefsim müftehirâne, güyâ müteşekkirâne perdesi altında riyâkârâne bir enâniyet vaziyetini almak istedi. Birden bu ehl‑i dünyanın hadsiz hassâsiyetle ve hattâ riyâkârlığın zerrelerini de hissedebilir bir tarzda, birden bana iliştiler. Ben Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum ki; bunların zulmü bana bir vâsıta‑i ihlâs oldu
﴿وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ
اَللّٰهُمَّ يَا حَافِظُ يَاحَف۪يظُ يَا خَيْرَ الْحَافِظ۪ينَ ، اِحْفَظْن۪ي وَاحْفَظْ رُفَقَائ۪ي مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ وَمِنْ شَرِّ اَهْلِ الضَّلَالَةِ وَاَهْلِ الطُّغْيَانِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
291

Yirmiüçüncü Lem'aTabiat Risalesi

Onyedinci Lem'anın Onaltıncı Notası iken, ehemmiyetine binâen, Yirmiüçüncü Lem'a olmuştur. Tabiattan gelen fikr‑i küfrîyi dirilmeyecek bir sûrette öldürüyor; küfrün temel taşını zîr ü zeber ediyor.
İhtar: Şu Notada, tabîiyyûnun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurâfe olduğu, lâakal doksan muhâli tazammun eden dokuz muhâl ile beyân edilmiş. Sâir risalelerde o muhâller kısmen izâh edildiğinden, burada gayet muhtasar olmak haysiyetiyle, bazı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birdenbire, Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurâfeyi nasıl bu meşhûr âkıl feylesoflar kabûl etmişler, o yolda gidiyorlar?” hâtıra geliyor.
Evet, onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler. Hem, hakikat‑i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezâsı odur ki, yazılmış herbir muhâlin ucunda beyân edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr‑ı ma'kul (Hâşiye) hülâsa‑i mezhebleri; mesleklerinin lâzımı ve zarûrî muktezâsı olduğunu gayet bedîhî ve kat'î bürhânlarla, şübhesi olanlara tafsîlen beyân ve isbât etmeye hazırım.
292
﴿
﴿قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
Şu âyet‑i kerîme, istifhâm‑ı inkârî ile, Cenâb‑ı Hak hakkında şek olmaz ve olmamalı demekle, Vücûd ve Vahdâniyet‑i İlâhiye bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor.
Şu sırrı izâhtan evvel bir ihtar: Bin üçyüz otuzsekizde bundan oniki sene evvel (şimdi yirmi seneden geçti) Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş'e alan ehl‑i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gayet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. Eyvâh!” dedim, Bu ejderha îmânın erkânına ilişecek!” O vakit, şu âyet‑i kerîme bedâhet derecesinde Vücûd ve Vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle, ondan istimdâd edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'ân‑ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir bürhânı, Nur’un Arabî risalesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab' ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nâdir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir sûrette o kuvvetli bürhân te'sirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecbûriye, o bürhânı Türkçe olarak bir derece beyân edeceğim. O bürhânın bazı parçaları, bazı risalelerde tam izâh edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sâir risalelerde inkısam etmiş olan müteaddid bürhânlar, bu bürhânda kısmen ittihâd ediyor, herbiri bunun bir cüz'ü hükmüne geçiyor.
293

Mukaddime

Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmâm eden dehşetli kelimeler var; ehl‑i îmân bilmeyerek isti'mâl ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyân edeceğiz.
Birincisi: Evcedethü'l‑esbâb yani; Esbâb bu şeyi icâd ediyor.”
İkincisi: Teşekkele binefsihî yani; Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”
Üçüncüsü: İktezathu't‑tabiat yani; Tabîidir; tabiat iktiza edip icâd ediyor.”
Evet, mâdem mevcûdât var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcûd san'atlı ve hikmetli vücûda geliyor. Hem, mâdem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde, ey mülhid; bu mevcûdu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki; esbâb‑ı âlem onu icâd ediyor, yani esbâbın ictimâ'ında o mevcûd vücûd buluyor; veyâhut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyâhut, tabiat muktezâsı olarak, tabiatın te'siriyle vücûda geliyor; veyâhut bir Kadîr‑i Zülcelâl’in kudretiyle icâd edilir.
Mâdem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhâl, battal, mümteni', gayr‑ı kàbil oldukları kat'î isbât edilse; bizzarûre ve bilbedâhe, dördüncü yol olan tarîk‑ı Vahdâniyet şeksiz, şüphesiz sâbit olur.

Muhâl Birinci Yol: “Evcedethü'l‑esbâb”

Amma Birinci Yol ki; esbâb‑ı âlemin ictimâ'ıyla teşkil‑i eşya ve vücûd‑u mahlûkattır. Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyoruz.

Birincisi

Bir eczâhânede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir mâcun istenildi. Hem hayatdâr, hàrika bir tiryâk, onlardan yapılmak icâb etti. Geldik, o eczâhânede, o zîhayat mâcunun ve hayatdâr tiryâkın çoklukla efrâdını gördük. O mâcunlardan herbirisini tedkik ettik. Görüyoruz ki; o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mîzan‑ı mahsûs ile, bir‑iki dirhem bundan, üç‑dört dirhem ötekinden, altı‑yedi dirhem başkasından ve hâkezâ muhtelif mikdarlarda eczâlar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa, o mâcun zîhayat olamaz, hâsiyetini gösteremez. Hem o hayatdâr tiryâkı da tedkik ettik. Herbir kavanozdan bir mîzan‑ı mahsûs ile bir madde alınmış ki, zerre mikdarı noksan veya ziyâde olsa, tiryâk hàssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyâde iken, herbirisinden ayrı bir mîzan ile alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarda eczâları alınmış.
294
Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var ki; o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garîb bir tesâdüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan mikdar kadar, yalnız o mikdar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o mâcunu teşkil etsinler? Acaba bundan daha hurâfe, muhâl, bâtıl bir şey var ? Eşek muzâaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, Bu fikri kabûl etmem diye kaçacaktır.
İşte bu misâl gibi; herbir zîhayat, elbette zîhayat bir mâcundur. Ve herbir nebât, hayatdâr bir tiryâk gibidir ki; çok müteaddid eczâlardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçü ile alınan maddelerden terkîb edilmiştir. Eğer esbâba, anâsıra isnâd edilse ve Esbâb icâd etti denilse; aynen eczâhânedeki mâcunun, şişelerin devrilmesinden vücûd bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhâl ve bâtıldır.
Elhâsıl: Şu eczâhâne‑i kübrâ-yı âlemde, Hakîm‑i Ezelî’nin mîzan‑ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd‑ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilim ve herşeye şâmil bir irâde ile vücûd bulabilir. Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan küllî anâsır ve tabâyi ve esbâbın işidir diyen bedbaht; O tiryâk‑ı acîb, kendi kendine, şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur diyen dîvâne bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyâde ahmaktır. Evet, o küfür; ahmakàne, sarhoşâne, dîvânece bir hezeyandır.

İkinci Muhâl

Eğer herşey, Vâhid‑i Ehad olan Kadîr‑i Zülcelâl’e verilmezse, belki esbâba isnâd edilse, lâzım gelir ki; âlemin pek çok anâsır ve esbâbı, herbir zîhayatın vücûdunda müdâhalesi bulunsun. Hâlbuki, sinek gibi bir küçük mahlûkun vücûdunda, kemâl‑i intizam ile, gayet hassas bir mîzan ve tamam bir ittifak ile, muhtelif ve birbirine zıt, mübâyin esbâbın ictimâ'ı o kadar zâhir bir muhâldir ki, sinek kanadı kadar şuûru bulunan, Bu muhâldir, olamaz diyecektir.
295
Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinâtın ekser anâsır ve esbâbı ile alâkadardır; belki bir hülâsasıdır. Eğer Kadîr‑i Ezelî’ye verilmezse, o esbâb‑ı maddiye, onun vücûdu yanında bizzat hazır bulunmak lâzım; belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki, cisminin küçük bir nümûnesi olan, gözündeki bir hücresine girmeleri icâb ediyor. Çünkü; sebeb maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor. Şu hâlde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hücrecikte, erkân‑ı âlem ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabûl etmek lâzım geliyor.
İşte, Sofestâinin en eblehleri dahi böyle bir meslekten utanıyorlar.

Üçüncü Muhâl

اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ kaide‑i mukarreresiyle; Bir mevcûdun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudûr edebilir.” Hususan o mevcûd, gayet mükemmel bir intizam ve hassas bir mîzan içinde ve câmi' bir hayata mazhar ise, bilbedâhe, sebeb‑i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddid ellerden çıkmadığını, belki gayet kadîr, hakîm olan bir tek elden çıktığını gösterdiği hâlde; hadsiz ve câmid ve câhil, mütecâviz, şuûrsuz, karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbâb‑ı tabîiyenin karmakarışık ellerine hadsiz imkânât yolları içinde ve ictimâ' ve ihtilât ile o esbâbın körlüğü, sağırlığı ziyâdeleştiği hâlde o muntazam ve mevzûn ve vâhid bir mevcûdu onlara isnâd etmek, yüz muhâli birden kabûl etmek gibi akıldan uzaktır.
296
Haydi bu muhâlden kat'‑ı nazar, esbâb‑ı maddiyenin elbette te'sirleri, mübâşeretle ve temâsla olur. Hâlbuki o esbâb‑ı tabîiyenin temâsları, zîhayat mevcûdların zâhirleriyledir. Hâlbuki görüyoruz ki; o esbâb‑ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temâs edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa zâhirinden daha muntazam, daha latîf, san'atça daha mükemmeldir.
Esbâb‑ı maddiyenin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temâs edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan daha ziyâde san'atça acîb, hilkatçe bedî' bir sûrette oldukları hâlde; o câmid, câhil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıt olan sağır, kör esbâba isnâd etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur!

Muhâl İkinci Yol: “Teşekkele binefsihî”

Amma İkinci Mes'ele: Teşekkele binefsihî”dir. Yani; Kendi kendine teşekkül ediyor.” İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var; çok cihetle bâtıldır, muhâldir. Nümûne için, muhâlâtından üç tanesini beyân ederiz.

Birincisi

Ey muannid münkir! Senin enâniyetin seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz muhâli birden kabûl etmeyi, bir derece hükmediyorsun. Çünkü sen mevcûdsun. Ve basit bir madde ve câmid ve tağayyürsüz değilsin. Belki, dâima teceddüdde olarak, gayet muntazam bir makine ve hàrika ve dâima tahavvülde bir saray gibisin. Senin vücûdunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücûdun kâinâtla, hususan rızık münâsebetiyle, hususan bekà‑i nev'î itibariyle alâkadar ve alışverişi vardır. Senin vücûdunda çalışan zerreler, o münâsebâtı bozmamak ve o alâkadarlığı kırmamak için dikkat ediyorlar, öylece ihtiyatla ayaklarını atıyorlar. Güyâ bütün kâinâta bakıyorlar, senin münâsebâtını kâinâtta görüp öyle vaziyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin o hàrika vaziyetine göre istifade edersin.
297
Eğer sen vücûdundaki zerreleri, Kadîr‑i Ezelî’nin kanunuyla hareket eden küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem‑i Kaderin uçları herbir zerre bir kalem ucu veya kalem‑i Kudretin noktaları herbir zerre bir nokta olduğunu kabûl etmezsen; o vakit senin gözünde çalışan herbir zerreye öyle bir göz lâzım ki, senin mecmû‑u cesedinin her tarafını görmekle beraber, münâsebetdâr olduğun bütün kâinâtı dahi görecek bir gözü ve bütün senin mâzi ve müstakbel ve nesil ve aslın ve anâsırının menba'larını ve rızkının mâdenlerini bilecek, tanıyacak, yüz dâhî kadar bir akıl vermek lâzım geliyor. Senin gibi bu mes'elelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuûr vermek, bin derece dîvânece bir hurâfeciliktir!

İkinci Muhâl

Senin vücûdun bin kubbeli hàrika bir saraya benzer ki; her kubbesinde taşlar, direksiz birbirine baş başa verip muallakta durdurulmuş. Belki senin vücûdun, bin defa bu saraydan daha acîbdir. Çünkü; o saray‑ı vücûdun, dâima, kemâl‑i intizamla tazelenmektedir. Gayet hàrika olan rûh, kalb ve manevî letâiften kat'‑ı nazar, yalnız cesedindeki herbir a'zâ, bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi birbirleriyle kemâl‑i muvâzene ve intizam ile baş başa verip, hàrika bir bina, fevkalâde bir san'at, göz ve dil gibi acîb birer mu'cize‑i kudret gösteriyorlar.
Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi birer memur olmasalar, o vakit herbir zerre, umum o ceseddeki zerrelere; Hem hâkim‑i mutlak Hem herbirisine mahkûm‑u mutlak Hem herbirisine misil Hem hâkimiyet noktasında zıt Hem yalnız Vâcibü'l‑Vücûd’a mahsûs olan ekser sıfâtın masdarı, menba'ı Hem gayet mukayyed Hem gayet mutlak bir sûrette olmakla beraber, sırr‑ı vahdetle yalnız bir Vâhid‑i Ehad’in eseri olabilen gayet muntazam bir masnû'‑u vâhidi, o hadsiz zerrâta isnâd etmek; zerre kadar şuûru olan, bunun pek zâhir bir muhâl, belki yüz muhâl olduğunu derk eder.
298

Üçüncü Muhâl

Eğer senin vücûdun, Vâhid‑i Ehad olan Kadîr‑i Ezelî’nin kalemiyle mektûb olmazsa ve tabiata, esbâba mensûb matbu' ise, o vakit senin vücûdundaki bir hüceyre‑i bedenden tut, birbiri içinde dâireler misillû, binler mürekkebler adedince tabiat kalıplarının bulunması lâzım gelir.
Çünkü; meselâ bu elimizdeki kitab eğer mektûb olsa, bir tek kalem, kâtibinin ilmine istinâd edip, bütün onları yazar. Eğer o, mektûb olmazsa ve onun kalemine verilmezse, Kendi kendine olmuş denilse veya tabiata verilse, o vakit matbu' kitab gibi herbir harfi için ayrı bir demir kalem lâzımdır ki, tab' edilsin. Nasıl ki, matbaada hurûfât adedince demir harfler bulunur, sonra o harfler vücûd bulur; o vakit bir tek kaleme bedel, o hurûfât adedince kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurûfât içinde bazen olduğu gibi küçük kalem ile bir büyük harfte bir sahife ince hatla yazılmış ise, binler kalem bir tek harf için lâzım geliyor. Belki, birbirinin içine girip muntazam bir vaziyetle, senin cesedin gibi bir şekil alıyorsa, o vakit herbir dâirede, herbir cüz' için, o mürekkebât adedince kalıplar lâzım geliyor.
Haydi, yüz muhâl içinde bulunan bu tarzı mümkün desen dahi, bu muntazam san'atlı demir harfleri ve mükemmel kalıpları ve kalemleri yapmak için, yine bir tek kaleme verilmezse; o kalemler, o kalıplar, o demir harflerin yapılması için, onların adedlerince yine kalemler, kalıplar ve harfler lâzım. Çünkü onlar da yapılmışlar ve onlar da muntazam san'atlıdırlar. Ve hâkezâ, müteselsilen gittikçe gidecek
İşte sen de anla! Bu öyle bir fikirdir ki, senin zerrâtın adedince muhâlât ve hurâfeler, içinde bulunuyor. Ey muannid muattıl! Sen de utan, bu dalâletten vazgeç!

Muhâl Üçüncü Yol: “İktezathu't‑tabiat”

Üçüncü Kelime İktezathu't‑tabiat yani; Tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor.” İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Nümûne için üçünü zikrediyoruz.

Birincisi

Eğer mevcûdâtta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne olan san'at ve icâd, Şems‑i Ezelî’nin kalem‑i kader ve kudretine verilmezse; belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnâd edilse, lâzım gelir ki; tabiat, icâd için herşeyde hadsiz manevî makine ve matbaaları bulundursun; veyâhut herşeyde, kâinâtı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet dercetsin.
299
Çünkü; nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misâlî ve aksî güneşçikler semâdaki tek güneşe isnâd edilmese, lâzım gelir ki; bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabîi, fıtrî ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, ma'nen çok derin bir güneşin haricî vücûdunu kabûl ederek, zerrât‑ı zücâciye adedince tabîi güneşleri kabûl etmek lâzım geldiği gibi:
Aynen bu misâl gibi, mevcûdât ve zîhayat doğrudan doğruya Şems‑i Ezelî’nin cilve‑i esmâsına verilmezse, herbir mevcûdda, hususan herbir zîhayatta, hadsiz bir kudret ve irâde ve nihâyetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, âdeta bir ilâhı, içinde kabûl etmek lâzım gelir. Bu tarz‑ı fikir ise, kâinâttaki muhâlâtın en bâtılı, en hurâfesidir. Hàlık‑ı Kâinât’ın san'atını mevhûm, ehemmiyetsiz, şuûrsuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuûrsuz olduğunu gösterir.

İkinci Muhâl

Eğer gayet intizamlı, mîzanlı, san'atlı, hikmetli şu mevcûdât, nihâyetsiz kadîr, hakîm bir Zâta verilmezse, belki tabiata isnâd edilse, lâzım gelir ki; tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri, matbaaları bulundursun; , o parça toprak, menşe' ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine medâr olabilsin.
Çünkü; çiçekler için saksılık vazifesini gören bir kâse toprak; içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve hey'etlerini teşkil ve tasvir edebilir bir kàbiliyeti, bilfiil görülüyor.
300
Eğer Kadîr‑i Zülcelâl’e verilmezse; o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için manevî, ayrı, tabîi bir makinesi bulunmazsa, bu hâl vücûda gelemez. Çünkü tohumlar ise, nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani; müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l‑humuza, karbon, azotun intizamsız, şekilsiz, hamur gibi halîtasından ibaret olmakla beraber; hava, su, harâret, ziyâ dahi, herbiri basit ve şuûrsuz ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri ayrı ayrı ve gayet muntazam ve san'atlı olarak o topraktan çıkması, bilbedâhe ve bizzarûre iktiza ediyor ki, o kâsede bulunan toprakta, ma'nen Avrupa kadar, manevî ve küçük mikyâsta matbaaları ve fabrikaları bulunsun. ki, bu kadar hayatdâr kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensûcâtları dokuyabilsin.
İşte, tabîiyyûnların fikr‑i küfrîleri ne derece dâire‑i akıldan hariç saptığını kıyâs et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan sûretindeki ahmak sarhoşlar mütefennin ve akıllıyız diye da'vâ ettikleri hâlde, akıl ve fenden ne kadar uzak düştüklerini ve mümteni' ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurâfeyi kendilerine meslek ittihàz ettiklerini gör, gül ve tükür!
Eğer desen: Mevcûdât tabiata isnâd edilse böyle acîb muhâller olur, imtina' derecesinde müşkülât olur. Acaba Zât‑ı Ehad ve Samed’e verildiği vakit, o müşkülât nasıl kalkıyor? Ve o suûbetli imtina', o sühûletli vücûba nasıl inkılâb eder?
Elcevab: Birinci Muhâlde, nasıl ki güneşin cilve‑i in'ikâsı kemâl‑i sühûletle, külfetsiz, en küçük zerrecik camdan tut, en büyük bir denizin yüzüne kadar feyzini ve te'sirini misâlî güneşçiklerle gayet kolaylıkla gösterdikleri hâlde; eğer güneşten nisbeti kesilse, o vakit herbir zerrecikte tabîi ve bizzat bir güneşin haricî vücûdu, imtina' derecesinde bir suûbetle olabilmesi kabûl edilmek lâzım gelir.
Öyle de; herbir mevcûd, doğrudan doğruya Zât‑ı Ehad ve Samed’e verilse, vücûb derecesinde bir sühûlet, bir kolaylık ile ve bir intisab ve cilve ile, herbir mevcûda lâzım herbir şey ona yetiştirilebilir.
Eğer o intisab kesilse ve o memuriyet başıbozukluğa dönse ve herbir mevcûd kendi başına ve tabiata bırakılsa, o vakit imtina' derecesinde yüz bin müşkülât ve suûbetle, sinek gibi bir zîhayatın, kâinâtın küçük bir fihristesi olan gayet hàrika makine‑i vücûdunu icâd eden, içindeki kör tabiatın, kâinâtı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet sâhibi olduğunu farz etmek lâzım gelir. Bu ise bir muhâl değil, belki binler muhâldir.
301
Elhâsıl; nasıl ki, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un şerîk ve nazîri mümteni' ve muhâldir; öyle de, Rubûbiyetinde ve icâd‑ı eşyada başkalarının müdâhalesi, şerîk‑i zâtî gibi mümteni' ve muhâldir.
Amma İkinci Muhâldeki müşkülât ise: Müteaddid risalelerde isbât edildiği gibi, eğer bütün eşya Vâhid‑i Ehad’e verilse, bütün eşya bir tek şey gibi sühûletli ve kolay olur. Eğer esbâba ve tabiata verilse, bir tek şey umum eşya kadar müşkülâtlı olduğu, müteaddid ve kat'î bürhânlarla isbât edilmiş. Bir bürhânın hülâsası şudur ki:
Nasıl ki; bir adam, bir pâdişaha askerlik veya memuriyet cihetiyle intisab etse, o memur ve o asker, o intisab kuvvetiyle, yüz bin defa kuvvet‑i şahsiyesinden fazla işlere medâr olabilir. Ve pâdişahı nâmına, bazen bir şahı esir eder. Çünkü gördüğü işlerin ve yaptığı eserlerin cihâzâtını ve kuvvetini kendi taşımıyor ve taşımaya mecbur olmuyor. O intisab münâsebetiyle, pâdişahın hazineleri ve arkasındaki nokta‑i istinâdı olan ordu, o kuvveti, o cihâzâtı taşıyor. Demek gördüğü işler, şâhâne olarak bir pâdişahın işi gibi ve gösterdiği eserler bir ordu eseri misillû hàrika olabilir.
302
Nasıl ki; karınca, o memuriyet cihetiyle Fir'avun’un sarayını harâb ediyor. Sinek o intisab ile Nemrud’u gebertiyor. Ve o intisab ile, buğday dânesi gibi bir çam çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihâzâtını yetiştiriyor. (Hâşiye) Eğer o intisab kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihâzâtını ve kuvvetini belinde ve bileğinde taşımağa mecburdur. O vakit, o küçücük bileğindeki kuvvet mikdarınca ve belindeki cephane adedince görebilir. Evvelki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse, elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir pâdişahın cihâzât‑ı harbiye fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acîb hurâfeleri ve masalları hikâye eden maskaralar dahi bu hayâlden utanıyorlar!
Elhâsıl: Vâcibü'l‑Vücûd’a her mevcûdu vermek, vücûb derecesinde bir sühûleti var. Ve tabiata icâd cihetinde vermek, imtina' derecesinde müşkül ve haric‑i dâire-i akliyedir.

Üçüncü Muhâl

Bu muhâli izâh edecek, bazı risalelerde beyân edilen iki misâl:

Birinci Misâl

Bütün âsâr‑ı medeniyetle tekmîl ve tezyîn edilmiş, hàlî bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam san'atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, Hariçten kimse müdâhale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır diye taharrîye başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kàbil görmüyor ki, o şey bunları yapsın.
Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcûdât fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sâir içindeki şeyler gibi, hiçbir kàbiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyîn etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecbûriye, eşya‑yı âhere nisbeten, kavânîn‑i ilmiyenin bir ünvânı olmak cihetiyle, o sarayın mecmûuna bu defteri münâsebetdâr gördüğünden, İşte bu defterdir ki; o sarayı teşkil, tanzim ve tezyîn edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.
303
İşte, aynen bu misâl gibi; hadsiz derecede misâldeki saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve bütün etrafı mu'cizâne hikmetle dolu şu saray‑ı âlemin içine, inkâr‑ı Ulûhiyet’e giden tabîiyyûn fikrini taşıyan vahşî bir insan girer. Dâire‑i mümkinât haricinde olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un eser‑i san'atı olduğunu düşünmeyerek ve O’ndan i'râz ederek, dâire‑i mümkinât içinde, kader‑i İlâhî’nin yazar bozar bir levhası hükmünde ve kudret‑i İlâhiye’nin kavânîn‑i icraatına tebeddül ve tağayyür eden bir defteri olabilen ve pek yanlış ve hatâ olarak tabiat nâmı verilen bir mecmua‑i kavânîn-i âdât-ı İlâhiye ve bir fihriste‑i san'at-ı Rabbâniye’yi görür. Ve der ki:
Mâdem bu eşya bir sebeb ister; hiçbir şeyin bu defter gibi münâsebeti görünmüyor. Çendan hiçbir cihetle akıl kabûl etmez ki; gözsüz, şuûrsuz, kudretsiz bu defter, Rubûbiyet‑i Mutlakanın işi olan ve hadsiz bir kudreti iktiza eden icâdı yapamaz. Fakat mâdem Sâni'‑i Kadîm’i kabûl etmiyorum; öyle ise, en münâsibi, Bu defter bunu yapmış ve yapar diyeceğim der. Biz de deriz:
Ey ahmaku'l‑humakàdan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak! Zerrâttan seyyârâta kadar bütün mevcûdât, ayrı ayrı lisânlarla şehâdet ettikleri ve parmaklarıyla işâret ettikleri bir Sâni'‑i Zülcelâl’i gör. Ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın programını yazan Nakkàş‑ı Ezelî’nin cilvesini gör, fermânına bak, Kur'ânını dinle, o hezeyanlardan kurtul!

İkinci Misâl

Gayet vahşî bir adam, muhteşem bir kışla dâiresine girer. Gayet muntazam bir ordunun umumî, beraber ta'limlerini, muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider; bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşâhede eder. Onun kaba, vahşî aklı, bir kumandanın, devletin nizâmâtıyla ve kanun‑u pâdişahî ile o kumandanın emrini, kumandasını anlamayıp inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayâlî ip ne kadar hàrikalı bir ip olduğunu düşünür, hayrette kalır.
304
Sonra gider, Ayasofya gibi gayet muazzam bir câmiye, Cuma gününde dâhil olur. O cemâat‑i Müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek oturduklarını müşâhede eder. Manevî ve semâvî kanunların mecmûundan ibaret olan Şerîatı ve Şerîat sâhibinin emirlerinden gelen manevî düsturlarını anlamadığından, o cemâatin maddî iplerle bağlandığını ve o acîb ipler onları esir edip oynattığını tahayyül ederek, en vahşî, insan sûretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.
İşte, aynı bu misâl gibi; Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in hadsiz cünûdunun muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve O Ma'bûd‑u Ezelî’nin muntazam bir mescidi olan şu kâinâta, mahz‑ı vahşet olan inkârlı fikr‑i tabiatı taşıyan bir münkir giriyor. O Sultan‑ı Ezelî’nin hikmetinden gelen nizâmât‑ı kâinâtın manevî kanunlarını birer maddî madde tasavvur ederek ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’in kavânîn‑i itibariyesi ve O Ma'bûd‑u Ezelî’nin Şerîat‑ı Fıtriye-i Kübrâsının, manevî ve yalnız vücûd‑u ilmîsi bulunan ahkâmlarını ve düsturlarını, birer mevcûd‑u haricî ve maddî birer madde tahayyül ederek, kudret‑i İlâhiye’nin yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücûd‑u ilmîsi bulunan o kanunları ikame etmek ve ellerine icâd vermek, sonra da onlara tabiat nâmını takmak ve yalnız bir cilve‑i kudret-i Rabbâniye olan kuvveti, bir zîkudret ve müstakil bir kadîr telâkki etmek, misâldeki vahşîden bin defa aşağı bir vahşettir!
305
Elhâsıl; tabîiyyûnların, mevhûm ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat‑i hariciye sâhibi ise, ancak bir san'at olabilir, sâni' olamaz. Bir nakıştır, nakkàş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz. Bir şerîat‑ı fıtriyedir, şâri' olamaz. Mahlûk bir perde‑i izzettir, hàlık olamaz. Münfail bir fıtrattır, fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir, kàdir olamaz. Mistardır, masdar olamaz.
Elhâsıl: Mâdem mevcûdât var. Mâdem Onaltıncı Nota”nın başında denildiği gibi, mevcûdun vücûduna, taksim‑i aklî ile, dört yoldan başka yol tahayyül edilmez. O dört cihetten üçünün herbirinin üç zâhir muhâller ile butlânı kat'î bir sûrette isbât edildi. Elbette, bizzarûre ve bilbedâhe, dördüncü yol olan Vahdet yolu, kat'î bir sûrette isbât olunuyor. O dördüncü yol ise; baştaki ﴿اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyeti şeksiz ve şüphesiz, bedâhet derecesinde, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un ulûhiyetini ve herşey doğrudan doğruya dest‑i kudretinden çıktığını ve semâvât ve arz kabza‑i tasarrufunda bulunduğunu gösteriyor.
Ey esbâb‑perest ve tabiata tapan bîçâre adam! Mâdem herşeyin tabiatı, herşey gibi mahlûktur; çünkü san'atlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbeb gibi, zâhirî sebebi dahi masnû'dur. Ve mâdem herşeyin vücûdu pek çok cihâzât ve âletlere muhtaçtır. O hâlde, o tabiatı icâd eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr‑i Mutlak var. Ve O Kadîr‑i Mutlak’ın ne ihtiyacı var ki, âciz vesâiti Rubûbiyetine ve icâdına teşrîk etsin? Hâşâ! Belki doğrudan doğruya, müsebbebi sebeb ile beraber halk ederek, cilve‑i esmâsını ve hikmetini göstermek için, bir tertib ve tanzim ile zâhirî bir sebebiyet, bir mukàrenet vermekle, eşyadaki zâhirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere merci' olmak için, esbâb ve tabiatı dest‑i kudretine perde etmiş; izzetini o sûretle muhâfaza etmiş.
306
Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın, sonra saati çarklarla tertib edip tanzim etsin, daha kolaydır? Yoksa hàrika bir makineyi o çarklar içinde yapsın, sonra saatin yapılmasını o makinenin câmid ellerine versin, saati yapsın, daha kolaydır? Acaba imkân haricinde değil midir? Haydi, o insafsız aklınla sen söyle, sen hâkim ol!
Veyâhut bir kâtib; mürekkeb, kalem, kağıdı getirdi. Onunla kendi bizzat o kitabı yazsa daha kolaydır? Yoksa o kağıt, mürekkeb, kalem içinde, o kitaptan daha san'atlı, daha zahmetli, yalnız o tek kitaba mahsûs olarak bir yazı makinesi icâd etsin, sonra o şuûrsuz makineye Haydi sen yaz desin de kendi karışmasın, daha kolaydır? Acaba yüz defa yazıdan daha müşkül değil midir?
Eğer desen: Evet, bir kitabı yazan makinenin icâdı o kitaptan yüz defa daha müşküldür. Fakat o makine, aynı kitabın birçok nüshalarını yazmasına vâsıta olmak cihetiyle, belki bir kolaylık var.
Elcevab: Nakkàş‑ı Ezelî, hadsiz kudretiyle, nihâyetsiz cilve‑i esmâsını her vakit tazelendirmekle, ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları ve hususî sîmâları öyle bir sûrette halk etmiştir ki; hiçbir mektûb‑u Samedânî ve hiçbir kitab‑ı Rabbânî, diğer kitapların aynı aynına olamıyor. Alâ külli hâl, ayrı mânâları ifâde etmek için, ayrı bir sîmâsı bulunacak.
Eğer gözün varsa, insanın sîmâsına bak, gör ki; zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar, belki ebede kadar, bu küçük sîmâda, a'zâ‑yı esâsîde ittifak ile beraber, herbir sîmâ, umum sîmâlara nisbeten, herbirisine karşı birer alâmet‑i fârikası var olduğu kat'iyyen sâbittir.
Bunun için, herbir sîmâ ayrı bir kitaptır. Yalnız san'atın tanzimi için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertib ve te'lif ister. Ve maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek ve hem de vücûda lâzım olan herşeyi dercetmek için, bütün bütün başka bir tezgâh ister.
307
Haydi, farz‑ı muhâl olarak, tabiata bir matbaa nazarıyla baktık. Fakat bir matbaaya ait olan tanzim ve basmak, yani, muayyen intizamını kalıba sokmaktan başka, o tanzimin icâdından, icâdları yüz derece daha müşkül bir zîhayatın cismindeki maddeleri aktâr‑ı âlemden mîzan‑ı mahsûsla ve hàs bir intizamla icâd etmek ve getirmek ve matbaa eline vermek için, yine o matbaayı icâd eden Kadîr‑i Mutlak’ın kudret ve irâdesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık ihtimali ve farzı, bütün bütün mânâsız bir hurâfedir.
İşte bu saat ve kitab misâlleri gibi; Sâni'‑i Zülcelâl, Kadîr‑i Külli Şey, esbâbı halk etmiş, müsebbebâtı da halk ediyor. Hikmetiyle, müsebbebâtı esbâba bağlıyor. Kâinâtın harekâtının tanzimine dair kavânîn‑i âdetullâhtan ibaret olan Şerîat‑ı Fıtriye-i Kübrâ-yı İlâhiye’nin bir cilvesini ve eşyadaki o cilvesine yalnız bir âyine ve bir ma'kes olan tabiat‑ı eşyayı, irâdesiyle ta'yin etmiştir. Ve o tabiatın vücûd‑u haricîye mazhar olan vechini, kudretiyle icâd etmiş ve eşyayı o tabiat üzerinde halk etmiş, birbirine mezc etmiş. Acaba gayet derecede ma'kul ve hadsiz bürhânların neticesi olan bu hakikatin kabûlü daha kolaydır? Acaba vücûb derecesinde lâzım değil midir? Yoksa câmid, şuûrsuz, mahlûk, masnû', basit olan o sebeb ve tabiat dediğiniz maddelere, herbir şeyin vücûduna lâzım hadsiz cihâzât ve âlâtı verip hakîmâne, basîrâne olan işleri kendi kendilerine yaptırmak daha kolaydır? Acaba imtina' derecesinde, imkân haricinde değil midir? Senin o insafsız aklının insafına havâle ediyoruz.
Münkir ve tabiat‑perest diyor ki: Mâdem beni insafa dâvet ediyorsun. Ben de diyorum ki: Şimdiye kadar yanlış gittiğimiz yol hem yüz derece muhâl, hem gayet zararlı ve nihâyet derecede çirkin bir meslek olduğunu itiraf ediyorum. Sâbık tahkîkatınızdan, zerre mikdar şuûru bulunan anlayacak ki; esbâba, tabiata icâd vermek mümteni'dir, muhâldir. Ve herşeyi doğrudan doğruya Vâcibü'l‑Vücûd’a vermek vâcibdir, zarûrîdir. Elhamdülillâhi ale'l‑îmân deyip îmân ediyorum.
308
Yalnız bir şübhem var: Cenâb‑ı Hakk’ın Hàlık olduğunu kabûl ediyorum. Fakat bazı cüz'î esbâbın ehemmiyetsiz şeylerde icâda müdâhaleleri ve bir parça medh ü senâ kazanmaları, Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine ne zarar verir? Saltanatına noksaniyet gelir mi?
Elcevab: Bazı Risalelerde gayet kat'î isbât ettiğimiz gibi; hâkimiyetin şe'ni, müdâhaleyi reddetmektir. Hattâ en ednâ bir hâkim, bir memur; dâire‑i hâkimiyetinde oğlunun müdâhalesini kabûl etmiyor. Hattâ hâkimiyetine müdâhale tevehhümüyle, bazı dindar pâdişahlar, Halife oldukları hâlde, masûm evlâdlarını katletmeleri, bu redd‑i müdâhale kanunu”nun hâkimiyette ne kadar esâslı hükmettiğini gösteriyor. Bir nahiyede iki müdürden tut, bir memlekette iki pâdişaha kadar, hâkimiyetteki istiklâliyetin iktiza ettiği Men'‑i iştirâk kanunu tarih‑i beşerde çok acîb herc ü merc ile kuvvetini göstermiş.
Acaba, âciz ve muâvenete muhtaç insanlardaki âmiriyet ve hâkimiyetin bir gölgesi, bu derece müdâhaleyi reddetmeyi ve başkasının müdâhalesini men' etmeyi ve hâkimiyetinde iştirâk kabûl etmemeyi ve makamında istiklâliyetini nihâyet taassubla muhâfazaya çalışmayı gör; sonra hâkimiyet‑i mutlaka, Rubûbiyet derecesinde ve âmiriyet‑i mutlaka, Ulûhiyet derecesinde ve istiklâliyet‑i mutlaka, Ehadiyet derecesinde ve istiğnâ‑yı mutlak, Kàdiriyet‑i mutlaka derecesinde bir Zât‑ı Zülcelâl’de, bu redd‑i müdâhale ve men'‑i iştirâk ve tard‑ı şerîk, ne derece o hâkimiyetin zarûrî bir lâzımı ve vâcib bir muktezâsı olduğunu kıyâs edebilirsen et.
309
Amma ikinci şık şübhen ki: Bazı esbâb, bazı cüz'iyâtın bazı ubûdiyetlerine merci' olsa, O Ma'bûd‑u Mutlak olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a müteveccih zerrâttan seyyârâta kadar mahlûkatın ubûdiyetlerinden ne noksan gelir?
Elcevab: Şu kâinâtın Hàlık‑ı Hakîm’i, kâinâtı bir ağaç hükmünde halkedip, en mükemmel meyvesini zîşuûr ve zîşuûrun içinde en câmi' meyvesini insan yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice‑i hilkati ve gaye‑i fıtratı ve semere‑i hayatı olan şükür ve ibâdeti; O Hâkim‑i Mutlak ve Âmir‑i Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinâtı halkeden O Vâhid‑i Ehad, bütün kâinâtın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibâdetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıd olarak, netice‑i hilkati ve semere‑i kâinâtı abes eder mi? Hâşâ ve kellâ!‥ Hem, hikmetini ve Rubûbiyetini inkâr ettirecek bir tarzda mahlûkatın ibâdetlerini başkalara vermeye rızâ gösterir mi, hiç müsâade eder mi? Ve hem hadsiz bir derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı ef'âliyle gösterdiği hâlde, en mükemmel mahlûkatının şükür ve minnetdârlıklarını, tahabbüb ve ubûdiyetlerini başka esbâba vermekle kendini unutturup, kâinâttaki makàsıd‑ı àliyesini inkâr ettirir mi? Ey tabiat‑perestlikten vazgeçen arkadaş! Haydi sen söyle!
O diyor: Elhamdülillâh bu iki şübhem hallolmakla beraber; vahdâniyet‑i İlâhiye’ye dair ve Ma'bûd‑u Bilhak O olduğuna ve O’ndan başkaları ibâdete lâyık olmadığına o kadar parlak ve kuvvetli iki delil gösterdin ki; onları inkâr etmek, güneşi ve gündüzü inkâr etmek gibi bir mükâberedir.”
310

Hâtime

Tabiat fikr‑i küfrîsini terk eden ve îmâna gelen zât diyor ki: Elhamdülillâh, benim şübhelerim kalmadı. Yalnız merakımı mûcib olan birkaç suâlim var.

Birinci Suâl

Çok tenbellerden ve târikü's‑salâtlardan işitiyoruz. Diyorlar ki: Cenâb‑ı Hakk’ın bizim ibâdetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'ân’da çok şiddet ve ısrar ile, ibâdeti terk edeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdid ediyor? Îtidâlli ve istikametli ve adâletli olan ifâde‑i Kur'âniye’ye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hatâya karşı nihâyet şiddeti gösteriyor?”
Elcevab: Evet, Cenâb‑ı Hak senin ibâdetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibâdete muhtaçsın, ma'nen hastasın. İbâdet ise, manevî yaralarına tiryâklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbât etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukâbil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?” Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.
Amma Kur'ânın, terk‑i ibâdet hakkında şiddetli tehdidâtı ve dehşetli cezaları ise: Nasıl ki; bir pâdişah, raiyetinin hukukunu muhâfaza etmek için, âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatâsına göre, şiddetli cezaya çarpar.
Öyle de; ibâdeti ve namazı terk eden adam, Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in raiyeti hükmünde olan mevcûdâtın hukukuna ehemmiyetli bir tecâvüz ve manevî bir zulüm eder. Çünkü; mevcûdâtın kemâlleri, Sâni'a müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibâdet ile tezâhür eder. İbâdeti terk eden, mevcûdâtın ibâdetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit, ibâdet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektûb‑u Samedânî ve birer âyine‑i esmâ-i Rabbâniye olan mevcûdâtı àlî makamlarından tenzîl ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perîşan bir vaziyette telâkki ettiğinden; mevcûdâtı tahkîr eder, kemâlâtını inkâr ve tecâvüz eder.
311
Evet, herkes kâinâtı kendi aynasıyla görür. Cenâb‑ı Hak, insanı kâinât için bir mikyâs, bir mîzan sûretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususî bir âlem vermiş; o âlemin rengini, o insanın i'tikàd‑ı kalbîsine göre gösteriyor.
Meselâ; gayet me'yûs ve mâtemli olarak ağlayan bir insan, mevcûdâtı ağlar ve me'yûs sûretinde görür. Gayet sürûrlu ve neş'eli, müjdeli ve kemâl‑i neş'esinden gülen bir adam, kâinâtı, neş'eli, güler gördüğü gibi; mütefekkirâne ve ciddi bir sûrette ibâdet ve tesbih eden adam, mevcûdâtın hakikaten mevcûd ve muhakkak olan ibâdet ve tesbihâtlarını bir derece keşfeder ve görür. Gafletle veya inkârla ibâdeti terk eden adam, mevcûdâtı, hakikat‑i kemâlâtına tamamıyla zıt ve muhâlif ve hatâ bir sûrette tevehhüm eder ve ma'nen onların hukukuna tecâvüz eder.
Hem o târikü's‑salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs‑i emmâresinden almak için, dehşetli tehdid eder. Hem netice‑i hilkati ve gaye‑i fıtratı olan ibâdeti terk ettiğinden, Hikmet‑i İlâhiye ve Meşîet‑i Rabbâniye’ye karşı bir tecâvüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.
Elhâsıl: İbâdeti terk eden hem kendi nefsine zulmeder nefis ise Cenâb‑ı Hakk’ın abdi ve memlûküdür hem kâinâtın hukuk‑u kemâlâtına karşı bir tecâvüz, bir zulümdür. Evet, nasıl ki küfür, mevcûdâta karşı bir tahkîrdir; terk‑i ibâdet dahi, kâinâtın kemâlâtını bir inkârdır. Hem Hikmet‑i İlâhiye’ye karşı bir tecâvüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstehak olur.
İşte bu istihkakı ve mezkûr hakikati ifâde etmek için, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, mu'cizâne bir sûrette o şiddetli tarz‑ı ifâdeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat‑i belâğat olan, mutâbık‑ı muktezâ-yı hâle mutâbakat ediyor.
312

İkinci Suâl

Tabiattan vazgeçen ve îmâna gelen zât diyor ki:
Her mevcûd, her cihette, her işinde ve herşeyinde ve her şe'ninde Meşîet‑i İlâhiye’ye ve Kudret‑i Rabbâniye’ye tâbi olması, çok azîm bir hakikattir. Azameti cihetinde dar zihinlerimize sıkışmıyor. Hâlbuki gözümüzle gördüğümüz bu nihâyet derecede mebzûliyet, hem hilkat ve icâd‑ı eşyadaki hadsiz sühûlet, hem sâbık bürhânlarınızla tahakkuk eden, Vahdet yolundaki icâd‑ı eşyada nihâyet derecede kolaylık ve sühûlet, hem nass‑ı Kur'ân ile beyân edilen, ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ gibi âyetlerin sarâhaten gösterdikleri nihâyet derecede kolaylık, o hakikat‑i azîmeyi, en makbûl ve en ma'kul bir mes'ele olduğunu gösteriyorlar. Bu kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?
Elcevab: Yirminci Mektûb’un Onuncu Kelimesi olan ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ beyânında, o sır gayet vâzıh ve kat'î ve mukni' bir tarzda beyân edilmiş. Hususan o mektûbun zeylinde daha ziyâde vuzûh ile isbât edilmiş ki; bütün mevcûdât, Sâni'‑i Vâhid’e isnâd edildiği vakit, bir tek mevcûd hükmünde kolaylaşır. Eğer Vâhid‑i Ehad’e verilmezse, bir tek mahlûkun icâdı bütün mevcûdât kadar müşkülleşir. Ve bir çekirdek, bir ağaç kadar suûbetli olur.
313