330
Yirmibeşinci Lem'a
Yirmibeş Devâdır
Hastalara bir merhem, bir tesellî, manevî bir reçete, bir iyâdetü'l‑marîz ve geçmiş olsun makamında yazılmıştır.
İhtar ve İ'tizar: Bu manevî reçete, bütün yazdıklarımızın fevkınde bir sür'atle (Hâşiye) te'lif edildiği gibi, hem umuma muhâlif olarak, tashihâta ve dikkate vakit bulmayarak, te'lifi gibi gayet sür'atle, ancak bir defa nazardan geçirildi. Demek, müsvedde‑i evvel hükmünde müşevveş kalmıştır. Kalbe fıtrî bir sûrette gelen hâtırâtı san'atla ve dikkatle bozmamak için, yeniden tedkîkàta lüzum görmedik. Okuyan zâtlar, hususan hastalar bazı nâhoş ibarelerden veyâhut ağır kelimelerden ve ifâdelerden sıkılıp gücenmesinler; bana da duâ etsinler.
﴿﷽﴾
﴿اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾
﴿وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِ ❋ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ﴾
Şu Lem'a’da, nev'‑i beşerin on kısmından bir kısmını teşkil eden musîbet‑zede ve hastalara hakîki bir tesellî ve nâfi' bir merhem olabilecek “Yirmibeş Devâ”yı icmâlen beyân ediyoruz.
331
Birinci Devâ
Ey bîçâre hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil, belki bir nev'i dermandır. Çünkü; ömür bir sermâyedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zâyi' olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermâyeni büyük kârlarla meyvedâr ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydân vermiyor, tutuyor, uzun ediyor; tâ meyveleri verdikten sonra bırakıp gitsin.
İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işâreten bu darb‑ı mesel dillerde destandır ki; “Musîbet zamanı çok uzundur, safâ zamanı pek kısa oluyor.”
İkinci Devâ
Ey sabırsız hasta! Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın, ömür dakikalarını birer saat ibâdet hükmüne getirebilir.
Çünkü, ibâdet iki kısımdır. Biri müsbet ibâdettir ki; namaz, niyâz gibi ma'lûm ibâdetlerdir. Diğeri menfî ibâdetlerdir ki; hastalıklar, musîbetler vâsıtasıyla musîbet‑zede, aczini, zaafını hisseder. Hàlık‑ı Rahîm’ine ilticâ eder, yalvarır. Hàlis, riyâsız, manevî bir ibâdete mazhar olur.
Evet, hastalıkla geçen bir ömür, Allah’tan şekvâ etmemek şartıyla, mü'min için ibâdet sayıldığına rivâyât‑ı sahîha vardır. Hattâ bazı sâbir ve şâkir hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibâdet hükmüne geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçtiği, rivâyet‑i sahîha ve keşfiyât‑ı sâdıka ile sâbittir.
Senin bir dakika ömrünü, bin dakika hükmüne getirip, sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan teşekkî değil, teşekkür et.
Üçüncü Devâ
Ey tahammülsüz hasta! İnsan, bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine; mütemâdiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemâdiyen zevâl ve firâkta yuvarlanması şâhiddir.
Hem insan, zîhayatın en mükemmeli, en yükseği ve cihâzâtça en zengini, belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belâları düşünmek vâsıtasıyla, hayvana nisbeten en ednâ bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor.
332
Demek insan, bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safâ ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermâye elinde bulunan insan, burada ticâret ile, ebedî, dâimî bir hayatın saâdetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermâye de, ömürdür. Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir; dünyayı hoş gösterir; âhireti unutturur… Kabri ve ölümü hâtırına getirmek istemiyor… Sermâye‑i ömrünü bâd‑i hevâ boş yere sarfettiriyor. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücûduna ve cesedine der ki: “Lâyemût değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.”
İşte hastalık bu nokta‑i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve îkaz edici bir mürşiddir. Ondan şekvâ değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse, sabır istemek gerektir…
Dördüncü Devâ
Ey şekvâcı hasta! Senin hakkın şekvâ değil şükürdür, sabırdır. Çünkü senin vücûdun ve a'zâ ve cihâzâtın, senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın, başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek başkasının mülküdür. Onların Mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder.
Yirmialtıncı Söz’de denildiği gibi, meselâ; gayet zengin, gayet mâhir bir san'atkâr, güzel san'atını, kıymetdâr servetini göstermek için, miskin bir adama modellik vazifesini gördürmek maksadıyla, bir ücrete mukâbil, bir saatçik zamanda, murassa' ve gayet san'atlı diktiği bir gömleği, bir hulleyi o fakire giydirir. Onun üstünde işler ve vaziyetler verir. Hàrika envâ'‑ı san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese: “Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla verdiğin vaziyetten bana sıkıntı veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeye hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?
İşte, aynen bu misâl gibi; Sâni'‑i Zülcelâl, sana ey hasta! Göz, kulak, akıl, kalb gibi nurânî duygularla murassa' olarak giydirdiği cisim gömleğini, Esmâ‑i Hüsnâ’sının nakışlarını göstermek için; çok hâlât içinde seni çevirir ve çok vaziyetlerde seni değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzâk ismini tanıdığın gibi, Şâfi ismini de hastalığınla bil. Elemler, musîbetler bir kısım esmâsının ahkâmını gösterdikleri için, onlarda, hikmetten lem'alar ve rahmetten şuâlar ve o şuâât içinde çok güzellikler bulunuyor.
333
Eğer perde açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında sevimli, güzel mânâları bulursun.
Beşinci Devâ
Ey maraza mübtelâ hasta! Bu zamanda tecrübemle kanâatim gelmiştir ki, hastalık bazılara bir ihsân‑ı İlâhî’dir, bir hediye‑i Rahmânîdir. Bu sekiz‑dokuz senedir, liyâkatsiz olduğum hâlde, bazı genç zâtlar hastalık münâsebetiyle duâ için benimle görüştüler. Dikkat ettim ki; hangi hastalıklı genci gördüm, sâir gençlere nisbeten âhiretini düşünmeye başlıyor… Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet içindeki hayvanî hevesâttan bir derece kendini kurtarıyor. Ben de bakıyordum, onların tahammül dâhilindeki hastalıklarını bir ihsân‑ı İlâhî olduğunu ihtar ederdim. Derdim ki: “Kardeşim, senin bu hastalığının aleyhinde değilim. Hastalık için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki, duâ edeyim. Hastalık seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış. Ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra, Hàlık‑ı Rahîm inşâallâh sana şifâ verir.”
Hem derdim: “Senin bir kısım emsâlin, sıhhat belâsıyla gaflete düşüp, namazı terkedip, kabri düşünmeyip, Allah’ı unutup, bir saatlik hayat‑ı dünyeviyenin zâhirî keyfi ile, hadsiz bir hayat‑ı ebediyesini sarsar, zedeler, belki de harâb eder. Sen hastalık gözüyle, herhalde gideceğin bir menzilin olan kabrini ve daha arkasında uhrevî menzilleri görürsün ve onlara göre davranıyorsun. Demek senin için hastalık, bir sıhhattir; bir kısım emsâlindeki sıhhat, bir hastalıktır.”
Altıncı Devâ
Ey elemden teşekkî eden hasta! Senden soruyorum: Geçmiş ömrünü düşün ve o ömürde geçmiş lezzetli safâ günleri ve belâ ve elemli vakitlerini tahattur et. Herhalde ya “Oh!” ya “Âh!” diyeceksin. Yani; ya “Elhamdülillâh şükür”, veyâhut “Vâ‑hasretâ, vâ‑esefâ!” kalbin veya lisânın diyecek.
334
Dikkat et, sana “Oh, elhamdülillâh, şükür” dediren; senin başından geçmiş elemler, musîbetlerin düşünmesi, bir manevî lezzeti deşiyor ki, senin kalbin şükreder. Çünkü elemin zevâli, lezzettir. O elemler, o musîbetler, zevâliyle rûhta bir lezzet irsiyet bırakmış ki; düşünmekle deşilse, rûhtan bir lezzet akıyor, şükürler takattur ediyor.
Sana “Vâ‑esefâ, vâ‑hasretâ!” dedirten; eski zamanda geçirdiğin lezzetli ve safâlı o hâllerdir ki, zevâlleriyle senin rûhunda dâimî bir elem irsiyet bırakıp, ne vakit düşünsen o elem yine deşiliyor, esef ve hasret akıtıyor.
Mâdem bir günlük gayr‑ı meşrû lezzet, bazen bir sene manevî elem çektiriyor. Ve muvakkat bir günlük hastalıkla gelen elem, çok günler manevî lezzet‑i sevâbla beraber, zevâlindeki halâs ve kurtulmaktan gelen manevî lezzet vardır.
Senin başındaki şimdilik bu muvakkat hastalığın neticesi ve içyüzündeki sevâbı düşün, “Bu da geçer, yâ Hû!” de, şekvâ yerinde şükret.
Altıncı Devâ (Hâşiye)
Ey dünya zevkini düşünüp hastalıktan ızdırâb çeken kardeşim! Bu dünya eğer dâimî olsaydı ve yolumuzda ölüm olmasaydı ve firâk ve zevâlin rüzgârları esmeseydi ve musîbetli, fırtınalı istikbâlde manevî kış mevsimleri olmasaydı, ben de seninle beraber senin hâline acıyacaktım. Fakat mâdem dünya bir gün bize “Haydi, dışarı!” diyecek, feryâdımızdan kulağını kapayacak; o bizi dışarı kovmadan, biz bu hastalıklar îkazâtıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terketmeden, kalben onu terke çalışmalıyız.
Evet, hastalık bu mânâyı bize ihtar edip der ki: “Senin vücûdun taştan, demirden değildir. Belki dâima ayrılmağa müsâid muhtelif maddelerden terkîb edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla, mâlikini tanı, vazifeni bil, dünyaya ne için geldiğini öğren.” kalbin kulağına gizli ihtar ediyor.
335
Hem mâdem dünyanın zevki, lezzeti devam etmiyor; hususan meşrû olmazsa hem devamsız, hem elemli, hem günahlı oluyor. O zevki kaybettiğinden hastalık bahânesiyle ağlama; bil'akis hastalıktaki manevî ibâdet ve uhrevî sevâb cihetini düşün, zevk almaya çalış.
Yedinci Devâ
Ey sıhhatinin lezzetini kaybeden hasta! Senin hastalığın, sıhhatteki ni'met‑i İlâhiye’nin lezzetini kaçırmıyor; bil'akis tattırıyor, ziyâdeleştiriyor. Çünkü bir şey devam etse te'sirini kaybeder. Hattâ ehl‑i hakikat müttefikan diyorlar ki: اِنَّمَا الْاَشْيَاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا Yani; “Herşey zıddıyla bilinir.” Meselâ; karanlık olmazsa ışık bilinmez, lezzetsiz kalır. Soğuk olmazsa harâret anlaşılmaz, zevksiz kalır. Açlık olmazsa yemek lezzet vermez. Mide harâreti olmazsa, su içmesi zevk vermez. İllet olmazsa âfiyet zevksizdir. Maraz olmazsa sıhhat lezzetsizdir.
Mâdem Fâtır‑ı Hakîm insana her çeşit ihsânını ihsâs etmek ve herbir nev'i ni'metini tattırmak ve insanı dâima şükre sevk etmek istediğini, şu kâinâtta çeşit çeşit, hadsiz envâ'‑ı ni'meti tadacak, tanıyacak derecede, gayet çok cihâzât ile insanı techiz etmesi gösteriyor ki; elbette sıhhat ve âfiyeti verdiği gibi, hastalıkları, illetleri, dertleri de verecektir.
Senden soruyorum: “Bu hastalık senin başında veya elinde veya midende olmasaydı, sen başın, elin, midenin sıhhatindeki lezzetli, zevkli ni'met‑i İlâhiye’yi hissedip şükreder miydin?” Elbette şükür değil, belki düşünmeyecektin; şuûrsuz, o sıhhati gaflete, belki sefâhete sarf ederdin.
Sekizinci Devâ
Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar, keffâretü'z‑zünûb olduğu hadîs‑i sahîhle sâbittir. Hem hadîste vardır ki: “Ermiş ağacı silkmekle, nasıl meyveleri düşer; îmânlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker.”
336
Günahlar, hayat‑ı ebediyede dâimî hastalıklardır; bu hayat‑ı dünyeviyede dahi kalb, vicdân, rûh için manevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekvâ etmezsen, şu muvakkat bir hastalık ile dâimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun.
Eğer günahları düşünmüyorsan, yâhut âhireti bilmiyorsan veya Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür. Ondan feryâd et.
Çünkü; bütün dünyanın mevcûdâtıyla kalbin, rûhun ve nefsin alâkadardır. Mütemâdiyen firâk ve zevâl ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bâhusus Âhireti bilmediğin için, ölümü i'dâm‑ı ebedî tahayyül ettiğinden, âdeta, güyâ yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücûdun var.
İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük manevî vücûdun hadsiz hastalıklarına kat'î ilâç ve kat'î şifâ verici bir tiryâk olan îmân ilâcını aramak ve i'tikàdını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol; bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve za'fın penceresiyle, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in kudretini ve rahmetini tanımaktır.
Evet, Allah’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve manevî sürûrla doludur; derecesine göre, îmân kuvvetiyle hisseder. Bu îmândan gelen manevî sürûr ve şifâ ve lezzet altında, cüz'î, maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.
Dokuzuncu Devâ
Ey Hàlık’ını tanıyan hasta! Hastalıklardaki elem ve tevahhuş ve korkmak ise, hastalık bazen ölüme vesile olduğu cihetindendir. Ölüm, nazar‑ı gaflet ve zâhirî cihetinde dehşetli olduğundan, ona vesile olabilen hastalıklar korkutuyor, telâş veriyor.
Evvelâ bil ve kat'î îmân et ki: Ecel mukadderdir, tağayyür etmez. Çok ağır hastaların başında ağlayanlar ve sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler, o ağır hastalar şifâ bulup yaşamışlar.
337
Sâniyen: Ölüm, sûreten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet kat'î, şeksiz, şüphesiz bir sûrette, Kur'ân‑ı Hakîm’in verdiği nur ile isbât etmişiz ki: Ehl‑i îmân için ölüm, vazife‑i hayat külfetinden bir terhistir.
Hem dünya meydânındaki imtihanda, ta'lim ve ta'limât olan ubûdiyetten bir paydostur.
Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbab ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir.
Hem hakîki vatanına ve ebedî makam‑ı saâdetine girmeye bir vâsıtadır.
Hem zindân‑ı dünyadan, bostan‑ı cinâna bir dâvettir.
Hem Hàlık‑ı Rahîm’inin fazlından, kendi hizmetine mukâbil ahz‑ı ücret etmeye bir nöbettir.
Mâdem ölümün mâhiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bil'akis rahmet ve saâdetin bir mukaddimesi nazarıyla bakmak gerektir. Hem ehlullâhın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki daha fazla hayır kazanacağım diye, vazife‑i hayatın idâmesinden kazanacakları hayrat içindir.
Evet, ehl‑i îmân için ölüm rahmet kapısıdır; ehl‑i dalâlet için zulümât‑ı ebediye kuyusudur.
Onuncu Devâ
Ey lüzumsuz merak eden hasta! Sen hastalığın ağırlığından merak ediyorsun. O merakın, senin hastalığını ağırlaştırır. Hastalığın hafifleşmesini istersen, merak etmemeye çalış. Yani; hastalığın fâidelerini, sevâbını ve çabuk geçeceğini düşün; merakı kaldır, hastalığın kökünü kes.
Evet merak, hastalığı ikileştirir. Maddî hastalığın altında, merak ile manevî bir hastalığı kalbine verir; maddî hastalık ona dayanır, devam eder. Eğer teslîmiyetle, rızâ ile, hastalığın hikmetini düşünmekle o merak gitse, o maddî hastalığın mühim bir kökü kesilir, hafifleşir, kısmen gider. Hususan evhâmla bir dirhem maddî hastalık, bazen merak vâsıtasıyla on dirhem kadar büyür. Merak kesilmesiyle, o hastalığın onda dokuzu gider.
338
Merak, hastalığı ziyâde ettiği gibi, Hikmet‑i İlâhiye’yi ittiham ve Rahmet‑i İlâhiye’yi tenkid ve Hàlık‑ı Rahîm’inden şekvâ hükmünde olduğu için, aks‑i maksadıyla tokat yer, hastalığını ziyâdeleştirir. Evet nasıl ki; şükür, ni'meti ziyâdeleştirir; öyle de şekvâ; hastalığı, musîbeti tezyîd eder.
Hem merakın kendisi de bir hastalıktır. Onun ilâcı, hastalığın hikmetini bilmektir. Mâdem hikmetini, faydasını bildin; o merhemi meraka sür, kurtul. “Âh!” yerine “Oh!” de; “Vâ‑esefâ!” yerine “Elhamdülillâhi alâ külli hâl” söyle.
Onbirinci Devâ
Ey sabırsız hasta kardeş! Hastalık, hazır bir elemi sana vermekle beraber; evvelki hastalığından bugüne kadar, o hastalığın zevâlindeki bir lezzet‑i maneviye ve sevâbındaki bir lezzet‑i rûhiye veriyor. Bugünden, belki bu saatten sonraki zamanda hastalık yok; elbette yoktan elem yok. Elem olmazsa teessür olamaz. Sen yanlış bir sûrette tevehhüm ettiğin için sabırsızlık geliyor.
Çünkü; bugünden evvel bütün hastalık zamanının maddîsi gitmekle elemi de beraber gitmiş, kendindeki sevâbı ve zevâlindeki lezzet kalmış. Sana kâr ve sürûr vermek lâzım gelirken, onları düşünüp müteellim olmak ve sabırsızlık etmek, dîvâneliktir. Gelecek günler daha gelmemişler. Onları şimdiden düşünüp, yok bir günde, yok olan bir hastalıktan, yok olan bir elemden tevehhüm ile düşünüp müteellim olmak, sabırsızlık göstermekle, üç mertebe yok yoğa vücûd rengi vermek, dîvânelik değil de nedir?
Mâdem bu saatten evvelki hastalık zamanları ise sürûr veriyor. Ve mâdem, yine bu saatten sonraki zaman ma'dûm, hastalık ma'dûm, elem ma'dûmdur. Sen, Cenâb‑ı Hakk’ın sana verdiği bütün sabır kuvvetini böyle sağa sola dağıtma; bu saatteki eleme karşı tahşid et, “Yâ Sabûr!” de, dayan.
339
Onikinci Devâ
Ey hastalık sebebiyle ibâdet ve evrâdından mahrum kalan ve o mahrumiyetten teessüf eden hasta! Bil ki, hadîsçe sâbittir ki; “Müttakì bir mü'min, hastalık sebebiyle yapamadığı dâimî virdinin sevâbını, hastalık zamanında yine kazanır.” Farzı mümkün olduğu kadar yerine getiren bir hasta, sabır ve tevekkül ile ve farzlarını yerine getirmekle, o ağır hastalık zamanında sâir sünnetlerin yerini, hem hàlis bir sûrette, hastalık tutar.
Hem hastalık, insandaki aczini, zaafını ihsâs eder. O aczin lisânıyla ve zaafın diliyle, hâlen ve kàlen bir duâ ettirir. Cenâb‑ı Hak insana hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir za'f vermiş, tâ ki; dâimî bir sûrette dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ edip niyâz etsin, duâ etsin.﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ﴾ Yani; “Eğer duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” âyetin sırrıyla; insanın hikmet‑i hilkati ve sebeb‑i kıymeti olan samîmî duâ ve niyâzın bir sebebi hastalık olduğundan, bu nokta‑i nazardan şekvâ değil, Allah’a şükretmek ve hastalığın açtığı duâ musluğunu, âfiyeti kesbetmekle kapamamak gerektir.
Onüçüncü Devâ
Ey hastalıktan şekvâ eden bîçâre adam! Hastalık bazılara ehemmiyetli bir definedir, gayet kıymetdâr bir hediye‑i İlâhiye’dir. Her hasta, kendi hastalığını o nev'iden tasavvur edebilir.
Mâdem ecel vakti muayyen değil; Cenâb‑ı Hak, insanı ye's‑i mutlak ve gaflet‑i mutlaktan kurtarmak için, havf ve recâ ortasında ve hem dünya ve hem Âhireti muhâfaza etmek noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Mâdem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Hastalık gafleti dağıtır, Âhireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir, öylece hazırlanır. Bazı öyle bir kazancı olur ki, yirmi senede kazanamadığı bir mertebeyi yirmi günde kazanıyor.
340
Ezcümle; arkadaşlarımızdan – Allah rahmet etsin – iki genç vardı: Biri İlamalı Sabri, diğeri İslâmköylü Vezirzâde Mustafa. Bu iki zât, talebelerim içinde kalemsiz oldukları hâlde, samîmiyette ve îmân hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum. Hikmetini bilmedim. Vefâtlarından sonra anladım ki, her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşadıyla, sâir gâfil ve ferâizi terk eden gençlere bedel, en mühim bir takvâ ve en kıymetdâr bir hizmette ve âhirete nâfi' bir vaziyette bulundular. İnşâallâh, iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat‑ı ebediyenin saâdetine medâr oldu. Ben, onların sıhhati için bazı ettiğim duâyı şimdi anlıyorum, dünya itibariyle bedduâ olmuş. İnşâallâh o duâm, sıhhat‑i uhreviye için kabûl olunmuştur.
İşte bu iki zât, benim i'tikàdımca, on senelik bir takvâ ile elde edilecek bir kazanç kadar bir kâr buldular. Eğer ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliğine güvenip, gaflet ve sefâhete atılsaydılar, ölüm de onları tarassud edip tam günahlarının pislikleri içinde yakalasaydı, o nurlar definesi yerine, kabirlerini akrepler ve yılanlar yuvası yapacaklardı.
Mâdem hastalıkların böyle menfaati var; ondan şekvâ değil, tevekkül, sabır ile, belki şükredip, Rahmet‑i İlâhiye’ye i'timâd etmektir.
Ondördüncü Devâ
Ey gözüne perde gelen hasta! Eğer ehl‑i îmânın gözüne gelen perdenin altında nasıl bir nur ve manevî bir göz olduğunu bilsen, “Yüz bin şükür Rabb‑i Rahîm’ime!” dersin. Bu merhemi izâh için bir hâdise söyleyeceğim. Şöyle ki:
341
Bana sekiz sene kemâl‑i sadâkatle, hiç gücendirmeden hizmet eden Barlalı Süleyman’ın halasının bir vakit gözü kapandı. O sâliha kadın, bana karşı haddimden yüz derece fazla hüsn‑ü zan ederek, “Gözümün açılması için duâ et” diyerek câmi kapısında beni yakaladı. Ben de, o mübârek ve meczûbe kadının salâhatini duâma şefâatçi yapıp, “Yâ Rabbî, onun salâhati hürmetine onun gözünü aç” diye yalvardım. İkinci gün Burdurlu bir göz hekimi geldi, gözünü açtı. Kırk gün sonra yine gözü kapandı. Ben çok müteessir oldum, çok duâ ettim. İnşâallâh o duâ âhireti için kabûl olmuştur. Yoksa benim o duâm, onun hakkında gayet yanlış bir bedduâ olurdu. Çünkü eceli kırk gün kalmıştı; kırk gün sonra – Allah rahmet etsin – vefât eyledi.
İşte o merhume, kırk gün Barla’nın hazînâne bağlarına rikkatli ihtiyarlık gözüyle bakmasına bedel, kabrinde, Cennet bağlarını kırk bin günlerde seyredeceğini kazandı. Çünkü îmânı kuvvetli, salâhati şiddetli idi.
Evet, bir mü'min, gözüne perde çekilse ve gözü kapalı kabre girse, derecesine göre, ehl‑i kubûrdan çok ziyâde o âlem‑i nuru temâşâ edebilir. Bu dünyada nasıl çok şeyleri biz görüyoruz, kör olan mü'minler görmüyorlar; kabirde o körler, îmân ile gitmişse, o derece ehl‑i kubûrdan ziyâde görür. En uzak gösteren dûrbînlerle bakar nev'inde, kabrinde, derecesine göre, Cennet bağlarını sinema gibi görüp temâşâ ederler.
İşte böyle gayet nurlu ve toprak altında iken göklerin üstündeki Cennet’i görecek ve seyredecek bir gözü, bu gözündeki perde altında, şükür ile, sabır ile bulabilirsin. İşte o perdeyi senin gözünden kaldıracak, o gözle seni baktıracak göz hekimi, Kur'ân‑ı Hakîm’dir.
Onbeşinci Devâ
Ey âh u enîn eden hasta! Hastalığın sûretine bakıp âh eyleme; mânâsına bak, oh de. Eğer hastalığın mânâsı güzel bir şey olmasa idi, Hàlık‑ı Rahîm en sevdiği ibâdına hastalıkları vermezdi. Hâlbuki, hadîs‑i sahîhte vardır ki; اَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً اَلْاَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْاَوْلِيَاءُ ، اَلْاَمْثَلُ فَالْاَمْثَلُ (ev kemâ kàl). Yani; “En ziyâde musîbet ve meşakkate giriftâr olanlar, insanların en iyisi, en kâmilleridirler.” Başta Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm, enbiyâlar, sonra evliyâlar ve sonra ehl‑i salâhat, çektikleri hastalıklara birer ibâdet‑i hàlisa, birer hediye‑i Rahmâniye nazarıyla bakmışlar, sabır içinde şükretmişler; Hàlık‑ı Rahîm’in rahmetinden gelen bir ameliyât‑ı cerrâhiye nev'inden görmüşler.
342
Sen, ey âh u fîzar eden hasta! Bu nurânî kafileye iltihak etmek istersen, sabır içinde şükret. Yoksa şekvâ etsen, onlar seni kafilelerine almayacaklar. Ehl‑i gafletin çukurlarına düşersin. Karanlıklı bir yolda gideceksin.
Evet, hastalıkların bir kısmı var ki, eğer ölümle neticelense, manevî şehîd hükmünde, şehâdet gibi bir velâyet derecesine sebebiyet verir. Ezcümle; çocuk doğurmaktan gelen hastalıklar (Hâşiye) ve karın sancısıyla, gark ve hark ve tâun ile vefât eden, şehîd‑i manevî olduğu gibi, çok mübârek hastalıklar var ki, velâyet derecesini ölümle kazandırır.
Hem hastalık, dünya aşkını ve alâkasını hafifleştirdiğinden, vefât ile dünyadan, ehl‑i dünya için gayet elîm ve acı olan müfârakatı tahfif eder, bazen de sevdirir.
Onaltıncı Devâ
Ey sıkıntıdan şekvâ eden hasta! Hastalık, hayat‑ı ictimâiye-i insaniyede en mühim ve gayet güzel olan hürmet ve merhameti telkin eder. Çünkü; insanı vahşete ve merhametsizliğe sevkeden istiğnâdan kurtarıyor.
Çünkü; ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى ❋ اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰى﴾ sırrıyla, sıhhat ve âfiyetten gelen istiğnâda bulunan bir nefs‑i emmâre, şâyân‑ı hürmet çok uhuvvetlere karşı hürmeti hissetmez. Ve şâyân‑ı merhamet ve şefkat olan musîbet‑zedelere ve hastalıklılara merhameti duymaz.
343
Ne vakit hasta olsa, o hastalıkta aczini ve fakrını anlar, lâyık‑ı hürmet olan ihvânlarına ihtiram eder. Ziyaretine gelen veya ona yardım eden mü'min kardeşlerine karşı hürmeti hisseder. Ve rikkat‑i cinsiyeden gelen şefkat‑i insaniye ve en mühim bir haslet‑i İslâmiye olan, musîbet‑zedelere karşı merhameti hissedip, onları nefsine kıyâs ederek, onlara tam mânâsıyla acır, şefkat eder, elinden gelse muâvenet eder. Hiç olmazsa duâ eder, hiç olmazsa şer'an sünnet olan keyfini sormak için ziyaretine gider, sevâb kazanır.
Onyedinci Devâ
Ey hastalık vâsıtasıyla hayrat yapamamaktan şekvâ eden hasta! Şükret. Hayratın en hàlisinin kapısını sana açan, hastalıktır. Hastalık, mütemâdiyen hastaya ve lillâh için hastaya bakıcılara sevâb kazandırmakla beraber, duânın makbûliyetine en mühim bir vesiledir.
Evet, hastalara bakmak, ehl‑i îmân için mühim sevâbı vardır. Hastaların keyfini sormak, fakat hastayı sıkmamak şartıyla ziyaret etmek, Sünnet‑i Seniye’dir; keffâretü'z‑zünûb olur. Hadîste vardır ki; “Hastaların duâsını alınız; onların duâsı makbûldür.” Bâhusus hasta, akrabadan olsa, hususan peder ve vâlide olsa, onlara hizmet mühim bir ibâdettir, mühim bir sevâbdır. Hastaların kalbini hoşnud etmek, tesellî vermek, mühim bir sadaka hükmüne geçer.
Bahtiyardır o evlâd ki; peder ve vâlidesinin hastalık zamanında, onların serîü't‑teessür olan kalblerini memnun edip hayır duâlarını alır. Evet, hayat‑ı ictimâiyede en muhterem bir hakikat olan peder ve vâlidesinin şefkatlerine mukâbil, hastalıkları zamanında kemâl‑i hürmet ve şefkat‑i ferzendâne ile mukàbele eden o iyi evlâdın vaziyetini ve insaniyetin ulviyetini gösteren o vefâdâr levhaya karşı, hattâ melâikeler dahi “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip alkışlıyorlar.
344
Evet, hastalık zamanında, hastalık elemini hiçe indirecek gayet hoş ve ferâhlı, etrafında tezâhür eden şefkatlerden ve acımak ve merhametlerden gelen lezzetler var.
Hastanın duâsının makbûliyeti ehemmiyetli bir mes'eledir. Ben otuz‑kırk seneden beri, bendeki kulunç denilen bir hastalıktan şifâ için duâ ederdim. Ben anladım ki, hastalık duâ için verilmiş. Duâ ile duâyı, yani, duâ kendi kendini kaldırmadığından, anladım ki; duânın neticesi uhrevîdir, (Hâşiye) kendisi de bir nev'i ibâdettir ve hastalık ile aczini anlayıp Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ eder. Onun için, otuz senedir şifâ duâsını ettiğim hâlde duâm zâhirî kabûl olmadığından, duâyı terk etmek kalbime gelmedi.
Zîra hastalık duânın vaktidir; şifâ duânın neticesi değil. Belki Cenâb‑ı Hakîm-i Rahîm şifâ verse, fazlından verir.
Hem duâ istediğimiz tarzda kabûl olmazsa, makbûl olmadı denilmez. Hàlık‑ı Hakîm daha iyi biliyor; menfaatimize hayırlı ne ise onu verir. Bazen dünyaya ait duâlarımızı, menfaatimiz için âhiretimize çevirir, öyle kabûl eder. Her ne ise...
Hastalık sırrıyla hulûsiyet kazanan, hususan za'f ve aczden ve tezellül ve ihtiyaçtan gelen bir duâ, kabûle çok yakındır. Hastalık böyle hàlis bir duânın medârıdır. Hem dindar olan hasta, hem hastaya bakan mü'minler de bu duâdan istifade etmelidirler.
Onsekizinci Devâ
Ey şükrü bırakıp şekvâya giren hasta! Şekvâ bir haktan gelir. Senin bir hakkın zâyi' olmamış ki, şekvâ ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var, yapmadın. Cenâb‑ı Hakk’ın hakkını vermeden, haksız bir sûrette hak istiyorsun gibi şekvâ ediyorsun. Sen, kendinden yukarı mertebelerdeki sıhhatli olanlara bakıp şekvâ edemezsin. Belki sen, kendinden sıhhat noktasında aşağı derecelerde bulunan bîçâre hastalara bakıp şükretmekle mükellefsin. Senin elin kırık ise, kesilmiş ellere bak! Bir gözün yoksa, iki gözü de olmayan a'mâlara bak! Allah’a şükret!
345
Evet, ni'mette kendinden yukarıya bakıp şekvâ etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve musîbette herkesin hakkı, kendinden musîbet noktasında daha yukarı olanlara bakmaktır ki, şükretsin. Bu sır bazı risalelerde bir temsîl ile izâh edilmiş. İcmâli şudur ki:
Bir zât, bir bîçâreyi, bir minârenin başına çıkarıyor. Minârenin her basamağında ayrı ayrı birer ihsân, birer hediye veriyor. Tam minârenin başında da en büyük bir hediyeyi veriyor. O, mütenevvi' hediyelere karşı ondan teşekkür ve minnetdârlık istediği hâlde; o hırçın adam, bütün o basamaklarda gördüğü hediyeleri unutup veyâhut hiçe sayıp, şükretmeyerek, yukarıya bakar, “Keşke bu minâre daha uzun olsaydı, daha yukarıya çıksaydım! Ne için o dağ gibi veyâhut öteki minâre gibi çok yüksek değil?” deyip şekvâya başlarsa, ne kadar bir küfran‑ı ni'mettir, bir haksızlıktır!
Öyle de; bir insan hiçlikten vücûda gelip, taş olmayarak, ağaç olmayıp, hayvan kalmayarak, insan olup, müslüman olarak, çok zaman sıhhat ve âfiyet görüp yüksek bir derece‑i ni'met kazandığı hâlde; bazı ârızalarla, sıhhat ve âfiyet gibi bazı ni'metlere lâyık olmadığı veya sû‑i ihtiyarıyla veya sû‑i isti'mâliyle elinden kaçırdığı veyâhut eli yetişmediği için şekvâ etmek, sabırsızlık göstermek, “Aman ne yaptım, böyle başıma geldi?” diye Rubûbiyet‑i İlâhiye’yi tenkid etmek gibi bir hâlet, maddî hastalıktan daha musîbetli, manevî bir hastalıktır. Kırılmış el ile döğüşmek gibi, şikâyetiyle hastalığını ziyâdeleştirir.
Âkıl odur ki, لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ sırrıyla teslîm olup sabretsin; tâ o hastalık vazifesini bitirsin, gitsin.
346
Ondokuzuncu Devâ
Cemîl‑i Zülcelâl’in bütün isimleri, “Esmâü'l‑Hüsnâ” tâbir‑i Samedânîsiyle gösteriyor ki, güzeldirler. Mevcûdât içinde en latîf, en güzel, en câmi' âyine‑i Samediyet de, hayattır. Güzelin âyinesi güzeldir. Güzelin mehâsinlerini gösteren âyine güzelleşir. O âyinenin başına o güzelden ne gelse, güzel olduğu gibi; hayatın başına dahi ne gelse, hakikat noktasında güzeldir. Çünkü; güzel olan Esmâü'l‑Hüsnâ’nın güzel nakışlarını gösterir.
Hayat, dâima sıhhat ve âfiyette yeknesak gitse, nâkıs bir âyine olur. Belki bir cihette adem ve yokluğu ve hiçliği ihsâs edip sıkıntı verir, hayatın kıymetini tenzîl eder, ömrün lezzetini sıkıntıya kalbeder. Çabuk vaktimi geçireceğim diye, sıkıntıdan ya sefâhete, ya eğlenceye atılır. Hapis müddeti gibi, kıymetdâr ömrüne adâvet edip, çabuk öldürüp geçirmek istiyor.
Fakat tahavvülde ve harekette ve ayrı ayrı tavırlar içinde yuvarlanmakta olan bir hayat, kıymetini ihsâs ediyor, ömrün ehemmiyetini ve lezzetini bildiriyor. Meşakkatte ve musîbette dahi olsa, ömrün geçmesini istemiyor. “Aman güneş batmadı, ya gece bitmedi.” diye sıkıntısından “Of!. Of!.” etmiyor.
Evet, gayet zengin ve işsiz, istirahat döşeğinde herşeyi mükemmel bir efendiden sor: “Ne hâldesin?” Elbette, “Aman vakit geçmiyor; gel bir şeş beş oynayalım.” Veyâhut “Vakti geçirmek için bir eğlence bulalım” gibi müteellimâne sözleri ondan işiteceksin. Veyâhut tûl‑i emelden gelen, “Bu şeyim eksik; keşke şu işi yapsaydım.” gibi şekvâları işiteceksin.
Sen bir musîbet‑zede veya işçi ve meşakkatli bir hâlde olan bir fakirden sor: “Ne hâldesin?” Aklı başında ise diyecek ki: “Şükürler olsun Rabbime, iyiyim, çalışıyorum. Keşke çabuk güneş gitmeseydi, bu işi de bitirseydim! Vakit çabuk geçiyor; ömür durmuyor, gidiyor. Vâkıa zahmet çekiyorum; fakat bu da geçer. Herşey böyle çabuk geçiyor.” diye, ma'nen ömür ne kadar kıymetdâr olduğunu, geçmesindeki teessüfle bildiriyor.
Demek, meşakkat ve çalışmakla, ömrün lezzetini ve hayatın kıymetini anlıyor. İstirahat ve sıhhat ise, ömrü acılaştırıyor ki, geçmesini arzu ediyor.
Ey hasta kardeş! Bil ki, başka risalelerde tafsilâtıyla kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi; musîbetlerin, şerlerin, hattâ günahların aslı ve mâyesi ademdir. Adem ise şerdir, karanlıktır. Yeknesak istirahat, sükût, sükûnet, tevakkuf gibi hâletler, ademe, hiçliğe yakınlığı içindir ki, ademdeki karanlığı ihsâs edip sıkıntı veriyor. Hareket ve tahavvül ise vücûddur, vücûdu ihsâs eder. Vücûd ise hàlis hayırdır, nurdur.
347
Mâdem hakikat budur; sendeki hastalık, kıymetdâr hayatı sâfîleştirmek, kuvvetleştirmek, terakkî ettirmek ve vücûdundaki sâir cihâzât‑ı insaniyeyi o hastalıklı uzvun etrafına muâvenetdârâne müteveccih etmek ve Sâni'‑i Hakîm’in ayrı ayrı isimlerinin nakışlarını göstermek gibi çok vazifeler için, o hastalık senin vücûduna misâfir olarak gönderilmiştir. İnşâallâh çabuk vazifesini bitirir, gider. Ve âfiyete der ki: “Sen gel, benim yerimde dâimî kal, vazifeni gör. Bu hâne senindir, âfiyetle kal.”
Yirminci Devâ
Ey derdine derman arayan hasta! Hastalık iki kısımdır. Bir kısmı hakîki, bir kısmı vehmîdir. Hakîki kısmı ise, Şâfi‑i Hakîm-i Zülcelâl, küre‑i arz olan eczâhâne‑i kübrâsında, her derde bir devâ istif etmiş. O devâlar ise dertleri isterler. Her derde bir derman halk etmiştir. Tedâvi için ilâçları almak, isti'mâl etmek meşrûdur; fakat te'siri ve şifâyı Cenâb‑ı Hak’tan bilmek gerektir. Derdi O verdiği gibi, şifâyı da O veriyor.
Hâzık, mütedeyyin hekimlerin tavsiyelerini tutmak, ehemmiyetli bir ilâçtır. Çünkü ekser hastalıklar sû‑i isti'mâlâttan, perhizsizlikten ve isrâftan ve hatîâttan ve sefâhetten ve dikkatsizlikten geliyor. Mütedeyyin hekim, elbette meşrû bir dâirede nasihat eder ve vesâyâda bulunur. Sû‑i isti'mâlâttan, isrâfâttan men' eder, tesellî verir. Hasta, o vesâyâ ve o tesellîye i'timâd edip hastalığı hafifleşir; sıkıntı yerinde bir ferâhlık verir.
Amma vehmî hastalık kısmı ise, onun en müessir ilâcı, ehemmiyet vermemektir. Ehemmiyet verdikçe o büyür, şişer. Ehemmiyet vermezse küçülür, dağılır. Nasıl ki, arılara iliştikçe insanın başına üşüşürler; aldırmazsan dağılırlar. Hem karanlıkta gözüne sallanan bir ipten gelen bir hayâle ehemmiyet verdikçe büyür, hattâ bazen onu dîvâne gibi kaçırır. Ehemmiyet vermezse, âdi bir ipin yılan olmadığını görür, başındaki telâşına güler.
348
Bu vehmî hastalık çok devam etse, hakikate inkılâb eder. Vehham ve asabî insanlarda fenâ bir hastalıktır; habbeyi kubbe yapar, kuvve‑i maneviyesi kırılır. Hususan merhametsiz yarım hekimlere veyâhut insafsız doktorlara rastgelse, evhâmını daha ziyâde tahrîk eder. Zengin ise malı gider; yoksa ya aklı gider veya sıhhati gider.
Yirmibirinci Devâ
Ey hasta kardeş! Senin hastalığında maddî elem var. Fakat o maddî elemin te'sirini izâle edecek ehemmiyetli bir manevî lezzet seni ihâta ediyor. Çünkü; peder ve vâliden ve akraban varsa, çoktan beri unuttuğun gayet lezzetli o şefkatleri senin etrafında yeniden uyanıp, çocukluk zamanında gördüğün o şirin nazarları yine görmekle beraber; çok gizli, perdeli kalan etrafındaki dostluklar, hastalığın câzibesiyle yine sana karşı muhabbetdârâne baktıklarından, elbette onlara karşı senin bu maddî elemin pek ucuz düşer.
Hem sen müftehirâne hizmet ettiğin ve iltifatlarını kazanmasına çalıştığın zâtlar, hastalığın hükmüyle sana merhametkârâne hizmetkârlık ettiklerinden, efendilerine efendi oldun. Hem insanlardaki rikkat‑i cinsiyeyi ve şefkat‑i nev'iyeyi kendine celbettiğinden, hiçten, çok yardımcı ahbab ve şefkatli dost buldun. Hem çok meşakkatli hizmetlerden paydos emrini yine hastalıktan aldın, istirahat ediyorsun.
Elbette senin cüz'î elemin, bu manevî lezzetlere karşı seni şekvâya değil, teşekküre sevketmelidir.
Yirmiikinci Devâ
Ey nüzûl gibi ağır hastalıklara mübtelâ olan kardeş! Evvelâ sana müjde ediyorum ki, mü'min için nüzûl mübârek sayılıyor. Bunu çoktan ehl‑i velâyetten işitiyordum, sırrını bilmezdim. Bir sırrı şöyle kalbime geliyor ki:
Ehlullâh, Cenâb‑ı Hakk’a vâsıl olmak ve dünyanın azîm manevî tehlikelerinden kurtulmak ve saâdet‑i ebediyeyi te'min etmek için, iki esâsı ihtiyaren takib etmişler:
349
Birisi: Râbıta‑i mevttir. Yani; dünya fânî olduğu gibi, kendisi de içinde vazifedâr fânî bir misâfir olduğunu düşünmekle, hayat‑ı ebedîsine o sûretle çalışmışlar.
İkincisi: Nefs‑i emmârenin ve kör hissiyatın tehlikelerinden kurtulmak için, çillelerle, riyâzetlerle nefs‑i emmârenin öldürülmesine çalışmışlar.
Sizler, ey yarı vücûdunun sıhhatini kaybeden kardeş! Sen, ihtiyarsız, kısa ve kolay ve sebeb‑i saâdet olan iki esâs sana verilmiş ki, dâima senin vücûdunun vaziyeti, dünyanın zevâlini ve insanın fânî olduğunu ihtar ediyor. Daha dünya seni boğamıyor, gaflet senin gözünü kapayamıyor. Ve yarım insan vaziyetinde bir zâta, nefs‑i emmâre, elbette hevesât‑ı rezîle ile ve nefsânî müştehiyât ile onu aldatamaz; çabuk o nefsin belâsından kurtulur.
İşte mü'min, sırr‑ı îmân ile ve teslîmiyet ve tevekkül ile, o ağır nüzûl gibi hastalıktan, az bir zamanda, ehl‑i velâyetin çilleleri gibi istifade edebilir. O vakit o ağır hastalık çok ucuz düşer.
Yirmiüçüncü Devâ
Ey kimsesiz, garîb, bîçâre hasta! Hastalığınla beraber kimsesizlik ve gurbet, sana karşı en katı kalbleri rikkate getirirse ve nazar‑ı şefkati celb ederse; acaba Kur'ânın bütün sûrelerinin başlarında kendini “Rahmânürrahîm” sıfatıyla bize takdim eden ve bir lem'a‑i şefkatiyle umum yavrulara karşı umum vâlideleri, o hàrika şefkatiyle terbiye ettiren ve her baharda bir cilve‑i rahmetiyle zemin yüzünü ni'metlerle dolduran ve ebedî bir hayattaki Cennet, bütün mehâsiniyle bir cilve‑i rahmeti olan senin Hàlık‑ı Rahîm’ine îmân ile intisabın ve O’nu tanıyıp hastalığın lisân‑ı acziyle niyâzın, elbette senin bu gurbetteki kimsesizlik hastalığın, herşeye bedel O’nun nazar‑ı rahmetini sana celb eder. Mâdem O var, sana bakar; sana herşey var.
350
Asıl gurbette, kimsesizlikte kalan odur ki; îmân ve teslîmiyetle O’na intisab etmesin veya intisabına ehemmiyet vermesin.
Yirmidördüncü Devâ
Ey masûm hasta çocuklara ve masûm çocuklar hükmünde olan ihtiyarlara hizmet eden hastabakıcılar! Sizin önünüzde mühim bir ticâret‑i uhreviye var. Şevk ve gayret ile o ticâreti kazanınız.
Masûm çocukların hastalıklarını, o nâzik vücûdlara bir idman, bir riyâzet ve ileride dünyanın dağdağalarına mukâvemet verdirmek için bir şırınga ve bir terbiye‑i Rabbâniye gibi, çocuğun hayat‑ı dünyeviyesine ait çok hikmetlerle beraber ve hayat‑ı rûhiyesine ve tasaffî‑i hayatına medâr olacak büyüklerdeki keffâretü'z‑zünûb yerine, manevî ve ileride veyâhut Âhirette terakkiyât‑ı maneviyesine medâr şırıngalar nev'indeki hastalıklardan gelen sevâb, peder ve vâlidelerinin defter‑i a'mâline, bilhassa sırr‑ı şefkatle çocuğun sıhhatini kendi sıhhatine tercih eden vâlidesinin sahife‑i hasenâtına girdiği, ehl‑i hakikatçe sâbittir.
İhtiyarlara bakmak ise; hem azîm sevâb almakla beraber, o ihtiyarların – ve bilhassa peder ve vâlide ise – duâlarını almak ve kalblerini hoşnud etmek ve vefâkârâne hizmet etmek, hem bu dünyadaki saâdete, hem Âhiretin saâdetine medâr olduğu, rivâyât‑ı sahîha ile ve çok vukûât‑ı tarihiye ile sâbittir. İhtiyar peder ve vâlidesine tam itâat eden bahtiyar bir veled, evlâdından aynı vaziyeti gördüğü gibi; bedbaht bir veled, eğer ebeveynini rencîde etse, azâb‑ı uhrevîden başka, dünyada çok felâketlerle cezasını gördüğü, çok vukûâtla sâbittir.
351
Evet ihtiyarlara, masûmlara, yalnız akrabasına bakmak değil; belki ehl‑i îmân – mâdem sırr‑ı îmânla uhuvvet‑i hakîkiye var – onlara rastgelse, muhterem hasta ihtiyar ona muhtaç olsa, rûh u canla ona hizmet etmek İslâmiyetin muktezâsıdır.
Yirmibeşinci Devâ
Ey hasta kardeşler! Siz, gayet nâfi' ve her derde devâ ve hakîki lezzetli kudsî bir tiryâk isterseniz, îmânınızı inkişaf ettiriniz. Yani; tevbe ve istiğfar ile ve namaz ve ubûdiyetle, o tiryâk‑ı kudsî olan îmânı ve îmândan gelen ilâcı isti'mâl ediniz.
Evet, dünyaya muhabbet ve alâka yüzünden, güyâ, âdeta ehl‑i gafletin dünya gibi büyük, hasta, manevî bir vücûdu vardır. Îmân ise, o dünya gibi zevâl ve firâk darbelerine, yara ve bere içinde olan o manevî vücûduna birden şifâ verip, yaralardan kurtarıp, hakîki şifâ verdiğini pek çok risalelerde kat'î isbât etmişiz. Başınızı ağrıtmamak için kısa kesiyorum.
Îmân ilâcı ise, ferâizi mümkün oldukça yerine getirmekle te'sirini gösteriyor. Gaflet ve sefâhet ve hevesât‑ı nefsâniye ve lehviyât‑ı gayr-ı meşrûa, o tiryâkın te'sirini men' eder. Hastalık mâdem gafleti kaldırıyor, iştihâyı kesiyor, gayr‑ı meşrû keyiflere gitmeye mâni oluyor; ondan istifade ediniz. Hakîki îmânın kudsî ilâçlarından ve nurlarından, tevbe ve istiğfar ile, duâ ve niyâz ile isti'mâl ediniz.
Cenâb‑ı Hak sizlere şifâ versin, hastalıklarınızı keffâretü'z‑zünûb yapsın. Âmîn, âmîn, âmîn!
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ﴾
352
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ ، طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا وَعَافِيَةِ الْاَبْدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِ الْاَبْصَارِ وَضِيَائِهَا وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
353
وَهُوَ لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءٌMeâli: “Bu kitab her derde dermandır.” Tevâfukât‑ı latîfedendir ki; Re'fet Bey’in birinci tesvîdden gayet sür'atle yazdığı nüsha ile beraber, Husrev’in yazdığı diğer bir nüshada, ihtiyarsız, hiç düşünmeden satır başlarında gelen elif’leri saydık. Aynen bu وَهُوَ لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءٌ cümlesine tevâfuk ediyor. (Hâşiye‑1) Hem bu risalenin müellifinin Said ismine, bir tek fark ile yine tevâfuk ediyor. (Hâşiye‑2) Yalnız, risalenin ünvânına ait yazıdaki bir elif hesaba dâhil edilmemiştir.
Cây‑i hayrettir ki; Süleyman Rüşdü’nün yazdığı nüsha, hiç elif hâtıra gelmeden ve düşünmeden, yüz on dört elif, yüz on dört şifâ‑i kudsiyeyi tazammun eden yüz on dört suver‑i Kur'âniye’nin adedine tevâfukla beraber, وَهُوَ لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءٌ şeddeli lâm bir sayılmak cihetiyle, yüz on dört harfine tam tamına tevâfuk ediyor.
Yirmibeşinci Lem'anın Zeyli
Onyedinci Mektûb olup, Mektûbat Mecmuası’na idhal edildiğinden buraya derc edilmedi.
354
Yirmialtıncı Lem'aİhtiyarlar Lem'ası
Yirmialtı ricâ ve ziyâ ve tesellîyi câmi'dir. (❋)
İhtar: Herbir “Ricâ”nın başında, manevî derdimi gayet elîm ve sizi müteessir edecek derecede yazdığımın sebebi; Kur'ân‑ı Hakîm’den gelen ilâcın fevkalâde te'sirini göstermek içindir. İhtiyarlara ait bu lem'a, üç‑dört cihetle hüsn‑ü ifâdeyi muhâfaza edememiş.
Birincisi: Sergüzeşt‑i hayatıma ait olduğu için, o zamanlara hayâlen gidip o hâlette yazıldığından, ifâde, intizamını muhâfaza edemedi.
İkincisi: Sabah namazından sonra, gayet yorgunluk hissettiğim bir zamanda, hem sür'ate mecburiyet tahtında yazıldığından, ifâdede müşevveşiyet düşmüş.
Üçüncüsü: Yanımda dâim yazacak bulunmadığından, yanımda bulunan kâtibin de Risale‑i Nura ait dört‑beş vazifesi olmakla, tashihâtına tam vakit bulamadığımızdan intizamsız kaldı.
Dördüncüsü: Te'lifin akabinde ikimiz de yorgun olarak, mânâyı dikkatle düşünmeyerek, gayet sathî bir tashihle iktifâ edildiğinden, tarz‑ı ifâdede elbette kusurlar bulunacak. Âlîcenâb ihtiyarlardan, ifâdedeki kusurlarıma nazar‑ı müsâmaha ile bakmak ve Rahmet‑i İlâhiye boş olarak döndürmediği mübârek ihtiyarlar, ellerini Dergâh‑ı İlâhiye’ye açtıkları vakit bizi de duâlarında dâhil etsinler.
355
﴿﷽﴾
﴿كٓهٰيٰعٓصٓ ❋ ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا ❋ اِذْ نَادٰى رَبَّهُ نِدَٓاءً خَفِيًّا ❋ قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنّ۪ي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَٓائِكَ رَبِّ شَقِيًّا﴾
Şu Lem'a Yirmialtı Ricâdır
Birinci Ricâ
Ey sinn‑i kemâle gelen muhterem ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Ben de sizin gibi ihtiyarım. İhtiyarlık zamanında ara sıra bulduğum ricâları ve o ricâlardaki tesellî nuruna sizi de teşrîk etmek arzusuyla başımdan geçen bazı hâlâtı yazacağım. Gördüğüm ziyâ ve rastgeldiğim ricâ kapıları, elbette benim nâkıs ve müşevveş isti'dâdıma göre görülmüş, açılmış. İnşâallâh sizlerin sâfî ve hàlis isti'dâdlarınız, gördüğüm ziyâyı parlattıracak, bulduğum ricâyı daha ziyâde kuvvetleştirecek.
İşte, gelecek o ricâların ve ziyâların menba'ı, mâdeni, çeşmesi, îmândır.
İkinci Ricâ
İhtiyarlığa girdiğim zaman, bir gün güz mevsiminde, ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım. Birden, gayet rikkatli ve hazîn ve bir cihette karanlıklı bir hâlet bana geldi. Gördüm ki; ben ihtiyarlandım, gündüz de ihtiyarlanmış, sene de ihtiyarlanmış, dünya da ihtiyarlanmış. Bu ihtiyarlıklar içinde dünyadan firâk ve sevdiklerimden iftirak zamanı yakınlaştığından, ihtiyarlık beni ziyâde sarstı. Birden, Rahmet‑i İlâhiye öyle bir sûrette inkişaf etti ki; o rikkatli hazîn firâkı, kuvvetli bir ricâ ve parlak bir tesellî nuruna çevirdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyarlar! Kur'ân‑ı Hakîm’de yüz yerde “Errahmânirrahîm” sıfatlarıyla kendini bizlere takdim eden ve dâima zeminin yüzünde merhamet isteyen zîhayatların imdâdına rahmetini gönderen ve gaybdan her sene baharı hadsiz ni'met ve hediyeleriyle doldurup rızka muhtaç bizlere yetiştiren ve za'f ve acz derecesi nisbetinde rahmetinin cilvesini ziyâde gösteren bir Hàlık‑ı Rahîm’imizin rahmeti, bu ihtiyarlığımızda en büyük bir ricâ ve en kuvvetli bir ziyâdır.
356
Bu rahmeti bulmak, îmân ile O Rahmân’a intisab etmek ve ferâizi kılmakla O’na itâat etmektir.
Üçüncü Ricâ
Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım; vücûdum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyâzi‑i Mısrî’nin“Günde bir taşı bina‑yı ömrümün düştü yere,Can yatar gâfil, binası oldu vîran bîhaber…”dediği gibi, rûhumun hânesi olan cismimin de her gün bir taşı düşmekle yıpranıyor; ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümîdlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden müfârakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O manevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyâzi‑i Mısrî gibi dedim ki:
“Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk‑ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, âh ki Lokman bîhaber!” (Hâşiye)
O vakit birden merhamet‑i İlâhiye’nin lisânı, misâli, timsâli, dellâlı, mümessili olan Peygamber‑i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nuru ve şefâati ve beşere getirdiği hediye‑i hidayeti, o dermansız, hadsiz zannettiğim yaraya güzel bir merhem ve tiryâk oldu. Karanlıklı ye'simi, nurlu bir ricâya çevirdi.
357
Evet, ey benim gibi ihtiyarlığını hisseden muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar; sevkiyât var. Fakat gafletten ve kısmen de ehl‑i dalâletten gelen zulümât evhâmlarıyla bize firâklı ve karanlıklı görünen berzah memleketi, ahbabların mecma'ıdır. Başta şefî'imiz olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm ile bütün dostlarımıza kavuşmak âlemidir.
Evet, bin üçyüzelli senede, her sene üçyüzelli milyon insanların sultanı ve onların rûhlarının mürebbîsi ve akıllarının muallimi ve kalblerinin mahbûbu ve her günde, “Essebebü ke'l‑fâil” sırrınca, bütün o ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli, sahife‑i hasenâtına ilâve edilen ve şu kâinâttaki makàsıd‑ı àliye-i İlâhiye’nin medârı ve mevcûdâtın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan O Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği dakikada “ümmetî, ümmetî” rivâyet‑i sahîha ile ve keşf‑i sâdıkla dediği gibi; Mahşerde herkes “nefsî, nefsî” dediği zaman, yine “ümmetî, ümmetî” diyerek en kudsî ve en yüksek bir fedâkârlıkla, yine şefâatiyle ümmetinin imdâdına koşan bir zâtın gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiyâ ve evliyâ yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz.
İşte O Zâtın şefâati altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümât‑ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'dır.
Dördüncü Ricâ
Bir zaman ihtiyarlığa ayak bastığımdan, gafleti idâme ettiren sıhhat‑i bedenim de bozulmuştu. İhtiyarlıkla hastalık, müttefikan bana hücum etti. Başıma vura vura uykumu kaçırdılar. Çoluk‑çocuk, mal gibi beni dünya ile bağlayacak alâkalar da yoktu. Gençlik sersemliğiyle zâyi' ettiğim sermâye‑i ömrümün meyvelerini bütün günahlar, hatîâtlar gördüm. Niyâzi‑i Mısrî gibi feryâd eyleyerek dedim:
358
“Bir ticâret yapmadım, nakd‑i ömür oldu hebâ,
Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber…
Ağlayıp nâlân edip, düştüm yola, tenhâ garîb,
Dîde giryân, sîne biryân, akıl hayran bîhaber…”
O vakit gurbette idim. Me'yûsâne bir hüzün ve nedâmetkârâne bir teessüf ve istimdâdkârâne bir hasret hissettim. Birden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân imdâda yetişti. Bana o kadar kuvvetli bir ricâ kapısını açtı ve öyle hakîki bir tesellî ziyâsını verdi ki, o vaziyetimin yüz derece fevkındeki ye'si dahi izâle eder ve o karanlıkları dağıtabilirdi.
Evet, ey benim gibi dünya ile alâkaları kesilmeye başlayan ve dünya ile bağlanan ipleri kopmaya yüz tutan muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Bu dünyayı en mükemmel ve muntazam bir şehir, bir saray hükmünde halkeden bir Sâni'‑i Zülcelâl, mümkün müdür ki; o şehirde, o sarayda en ehemmiyetli misâfirleriyle ve dostlarıyla konuşmasın, görüşmesin. Mâdem bilerek bu sarayı yapmış ve irâde ve ihtiyar ile tanzim ve tezyîn etmiş; elbette nasıl ki, “Yapan bilir”, öyle de “Bilen konuşur.” Mâdem bu sarayı, bu şehri bize güzel bir misâfirhâne ve ticâretgâh yapmış; elbette bize karşı münâsebâtını ve bizden arzularını gösterecek bir defteri, bir kitabı bulunacaktır.
İşte o kudsî defterin en mükemmeli; kırk vecihle mu'cize ve her dakikada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen, nur serpen ve herbir harfinde asğarî olarak on sevâb ve on hasene ve bazen on bin ve bazen Leyle‑i Kadir sırrıyla bir harfine otuz bin hasene ve meyve‑i Cennet ve nur‑u Berzah veren Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dır. Bu makamda O’na rekabet edecek kâinâtta hiçbir kitab yoktur ve hiçbir kimse gösteremez.
359
Mâdem bu elimizdeki Kur'ân, semâvât ve arzın Hàlık‑ı Zülcelâl’inin rubûbiyet‑i mutlakası noktasından ve azamet‑i ulûhiyeti cihetinden ve ihâta‑i rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır, fermânıdır, bir mâden‑i rahmetidir; O’na yapış… Her derde bir devâ, her zulmete bir ziyâ, her ye'se bir ricâ, içinde vardır.
İşte bu ebedî hazinenin anahtarı; îmândır ve teslîmdir ve O’nu dinleyip kabûl etmek ve okumaktır.
Beşinci Ricâ
Bir zaman ihtiyarlığımın mebde'inde, bir inziva arzusuyla, İstanbul’un boğaz tarafındaki Yûşâ Tepesi’nde, yalnızlıkla rûhum bir istirahat aradı. Bir gün o yüksek tepede dâire‑i ufka, etrafa baktım. Gayet hazîn ve rikkatli bir levha‑i zevâl ve firâkı, ihtiyarlığın ihtarıyla gördüm. Şecere‑i ömrümün kırkbeşinci senesi olan kırkbeşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayatımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki; o aşağıda, herbir dalında, herbir senenin zarfında sevdiklerimden ve alâkadarlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. Ve o firâk ve iftiraktan gelen gayet rikkatli bir manevî teessürât içinde Fuzûlî‑i Bağdadî gibi, müfârakat eden dostları düşünerek enîn edip;“Vaslını yâd eyledikçe ağlarım,Tâ nefes var ise kuru cismimde feryâd eylerim”diyerek bir tesellî, bir nur, bir ricâ kapısını aradım. Birden, Âhiret’e îmân nuru imdâda yetişti. Hiç sönmez bir nur, hiç kırılmaz bir ricâ verdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Mâdem Âhiret var ve mâdem bâkîdir ve mâdem dünyadan daha güzeldir ve mâdem bizi yaratan Zât hem Hakîm, hem Rahîm’dir… İhtiyarlıktan şekvâ ve teessüf etmemeliyiz… Bil'akis ihtiyarlık, îmân ile ibâdet içinde sinn‑i kemâle gelip, vazife‑i hayattan terhis ve âlem‑i rahmete istirahat için gitmeye bir alâmet olduğu cihetle ondan memnun olmalıyız.
360
Evet, nass‑ı hadîs ile; nev'‑i beşerin en mümtâz şahsiyetleri olan yüzyirmidört bin enbiyânın icmâ ve tevâtür ile, kısmen şühûda ve kısmen hakkalyakìne istinâden, müttefikan Âhiret’in vücûdundan ve insanların oraya sevkedileceğinden ve bu kâinâtın Hàlık’ının kat'î va'dettiği Âhiret’i getireceğinden haber verdikleri gibi; onların verdikleri haberi keşif ve şühûd ile ilmelyakìn sûretinde tasdik eden yüzyirmidört milyon evliyânın o Âhiret’in vücûduna şehâdetleriyle ve bu kâinâtın Sâni'‑i Hakîm’inin bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle, bir âlem‑i bekàyı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine Âhiret’in vücûduna delâletiyle; ve her sene baharda rû‑yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini emr‑i “kün feyekûn” ile ihyâ edip “Ba'sü ba'de'l‑mevt”e mazhar eden… Ve haşir ve neşrin yüzbinler nümûnesi olarak nebâtât tâifelerinden ve hayvanat milletlerinden üçyüz bin nev'ileri haşir ve neşreden hadsiz bir Kudret‑i Ezeliye ve hesabsız ve isrâfsız bir hikmet‑i Ebediye ve rızka muhtaç bütün zîrûhları kemâl‑i şefkatle gayet hàrika bir tarzda iâşe ettiren… Ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ'‑ı zînet ve mehâsini gösteren bir rahmet‑i bâkiye ve bir inâyet‑i dâimenin bilbedâhe Âhiret’in vücûdunu istilzam ile; ve şu kâinâtın en mükemmel meyvesi ve Hàlık‑ı Kâinât’ın en sevdiği masnû'u ve kâinâtın mevcûdâtıyla en ziyâde alâkadar olan insandaki şedîd, sarsılmaz, dâimî olan aşk‑ı bekà ve şevk‑i ebediyet ve âmâl‑i sermediyet bilbedâhe işâret ve delâletiyle, bu âlem‑i fânîden sonra bir âlem‑i bâkî ve bir dâr‑ı Âhiret ve bir dâr‑ı saâdet bulunduğunu o derece kat'î bir sûrette isbât ederler ki; dünyanın vücûdu kadar, bilbedâhe Âhiret’in vücûdunu kabûl etmeyi istilzam ederler. (Hâşiye)
361
Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm’in bize verdiği en mühim bir ders, “Îmân‑ı bil'âhiret”tir. Ve o îmân da bu derece kuvvetlidir. Ve o îmânda öyle bir ricâ ve bir tesellî var ki; yüz bin ihtiyarlık bir tek şahsa gelse, bu îmândan gelen tesellî mukâbil gelebilir. Biz ihtiyarlar “Elhamdülillâhi alâ kemâli'l‑îmân” deyip, ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz.
Altıncı Ricâ
Bir zaman elîm bir esâretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylası’nda Çam Dağı’nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç‑dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti.
Altıncı Mektûb’da izâh edildiği gibi; o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses; rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyâde dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti ki; gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi, öyle de; senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılâb edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecbûriye dedi: Evet, ben vatanımdan garîb olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zevâl bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garîbâne vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün dünyadan birden müfârakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor.
Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir ricâ, bir nur aradım. Birden “Îmân‑ı Billâh” imdâda yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki; bulunduğum muzâaf vahşet bin defa tezâuf etse idi, yine o tesellî kâfî gelirdi.
362
Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Mâdem Rahîm bir Hàlık’ımız var; bizim için gurbet olamaz. Mâdem O var, bizim için herşey var. Mâdem O var, melâikeleri de var; öyle ise bu dünya boş değil; hàlî dağlar, boş sahrâlar Cenâb‑ı Hakk’ın ibâdıyla doludur. Zîşuûr ibâdından başka, O’nun nuruyla, O’nun hesabıyla taşı da, ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne geçer. Lisân‑ı hâl ile bizim ile konuşabilirler ve eğlendirirler.
Evet, bu kâinâtın mevcûdâtı adedince ve bu büyük kitab‑ı âlemin harfleri sayısınca vücûduna şehâdet eden; ve zîrûhların medâr‑ı şefkat ve rahmet ve inâyet olabilen cihâzâtı ve mat'ûmâtı ve ni'metleri adedince rahmetini gösteren deliller, şâhidler; bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hàlık’ımızın, Sâni'imizin, Hâmîmizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbûl bir şefâatçi acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da, ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbûl bir şefâatçi olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır…
363
Yedinci Ricâ
Bir zaman ihtiyarlığımın başlangıcında, Eski Said’in gülmeleri, Yeni Said’in ağlamalarına inkılâb ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl‑i dünya, beni Eski Said zannedip oraya istediler; gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın benden çok ziyâde ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kalesinin başına çıktım. O kale, tahaccür etmiş hâdisât‑ı tarihiye sûretinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şânlı Osmanlı Devleti’nin ihtiyarlığı ve Hilâfet saltanatının vefâtı ve dünyanın ihtiyarlığı; bana gayet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde, o yüksek kalede geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı ve baktım. Birbiri içinde beni ihâta eden dört‑beş ihtiyarlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara bir hâlet‑i rûhiye hissettiğimden (Hâşiye) bir nur, bir tesellî, bir ricâ aradım.
Sağa, yani mâzi olan geçmiş zamana bakıp tesellî ararken bana mâzi, pederimin ve ecdâdımın ve nev'imin bir mezar‑ı ekberi sûretinde göründü; tesellî yerine vahşet verdi.
Sol tarafım olan istikbâle, derman ararken baktım. Gördüm ki: Benim ve emsâlimin ve nesl‑i âtînin büyük ve karanlıklı bir kabri sûretinde göründü; ünsiyet yerine dehşet verdi.
Sağ ile soldan tevahhuş edip, hazır günüme baktım. O gafletli ve tarihvâri nazarıma o hazır gün, yarım ölmekte ve hareket‑i mezbûhânedeki ızdırâb çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut sûretinde göründü.
Sonra bu cihetten dahi me'yûs olunca, başımı kaldırıp ömrümün ağacının başına baktım, gördüm ki: O ağacın tek bir meyvesi var, o da benim cenazemdir; o ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor.
O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim. O ömür ağacının aşağısına, köküne baktım, gördüm ki: O aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla, mebde'‑i hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir sûrette ayaklar altında çiğneniyor gördüm. O da derman değil, belki derdime dert kattı.
Sonra, mecburiyetle arkama baktım, gördüm ki: Esâssız, fânî olan dünya, hiçlik derelerinde ve yokluk zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem ararken, zehir ilâve etti.
364
O cihette dahi hayır göremediğimden, ön tarafıma baktım, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki; kabir kapısı tam yolumun üstünde açık görünüp, ağzını açmış bana bakıyor. Onun arkasında, ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kafileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor.
Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı bana nokta‑i istinâd ve silâh‑ı müdafaa olacak cüz'î bir cüz'‑i ihtiyarîden başka bir şey elimde yok. O hadsiz a'dâ ve hesabsız muzır şeylere karşı, tek bir silâh‑ı insanî olan o cüz'‑i ihtiyarî; hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem icâdsız olduğundan, kesbden başka bir şey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir‥ tâ ondan bana gelen hüzünleri sustursun. Ve ne de istikbâle hulûl edebilir‥ tâ ondan gelen korkuları men'etsin. Geçmiş ve geleceklere ait emellerime ve elemlerime fâidesi olmadığını gördüm.
Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me'yûsiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın semâsında parlayan îmân nurları imdâda yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir edip ışıklandırdı ki; gördüğüm o vahşetler, o karanlıklar yüz derece tezâuf etse idi; yine o nur, onlara karşı kâfî ve vâfî idi. Bütün o dehşetleri birer birer tesellîye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi. Şöyle ki:
Îmân; o vahşetli geçmiş zamanın mezar‑ı ekber sûretini yırtıp, ünsiyetli bir meclis‑i münevver ve bir mecma'‑ı ahbab olduğunu biayne'l‑yakìn, bihakka'l‑yakìn gösterdi.
Hem îmân; bir kabr‑i ekber sûretinde nazar‑ı gaflete görünen gelecek zamanı, sevimli saâdet saraylarında bir ziyâfet‑i Rahmâniye meclisi sûretinde biilme'l‑yakìn gösterdi.
Hem îmân; nazar‑ı gaflete bir tabut vaziyetinde görünen hazır zamanı ve o hazır günün tabutiyet şeklini kırıp, o hazır gün; uhrevî bir ticâretgâh dükkânı ve şa'şaalı bir misâfirhâne‑i Rahmânî sûretinde bilmüşâhede gösterdi.
365
Hem îmân; nazar‑ı gaflete ömür ağacının başında cenaze şeklinde görünen tek meyvesi cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayata mazhar ve ebedî bir saâdete namzed olan rûhumun eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için çıktığını, biilme'l‑yakìn gösterdi.
Hem îmân; kemiklerimle mebde'‑i hilkatimin toprağı, ayak altında ehemmiyetsiz mahvolmuş kemikler olmadığını; belki o toprak, rahmet kapısı ve Cennet salonunun bir perdesi olduğunu sırr‑ı îmân ile gösterdi.
Hem îmân; nazar‑ı gafletle arkamda hiçlikte, yokluk karanlığında yuvarlanan dünyanın vaziyetini sırr‑ı Kur'ân ile gösterdi ki: O zâhirî zulümâtta yuvarlanan dünya ise; vazifesi bitmiş, mânâsını ifâde etmiş, neticelerini kendine bedel vücûdda bırakmış bir kısım Mektûbat‑ı Samedâniye ve sahâif‑i nukùş-u Sübhâniye olduğunu gösterdi. Dünyanın mâhiyeti ne olduğunu biilme'l‑yakìn bildirdi.
Hem îmân; ileride gözünü açıp bana bakan kabri ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi, Nur‑u Kur'ân ile gösterdi ki; o kabir, kuyu kapısı değil, belki âlem‑i nurun kapısıdır. Ve o yol ise, hiçliğe ve ademistana değil; belki vücûda, nuristana ve saâdet‑i ebediyeye giden yol olduğunu, tam kanâat verecek bir derecede gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem oldu.
Hem îmân; o, elinde pek cüz'î bir kesb bulunan cüz'î bir cüz'‑ü ihtiyarî yerine, o hadsiz düşman ve zulmetlere karşı, gayr‑ı mütenâhî bir kudrete istinâd etmek ve hadsiz bir rahmete intisab etmek için, o cüz'‑i ihtiyarînin eline bir vesika veriyor… Belki de îmân, o cüz'‑i ihtiyarînin elinde bir vesika oluyor.
Hem o cüz'‑i ihtiyarî olan silâh‑ı insanî, gerçi zâtında hem kısa, hem âciz, hem noksandır. Fakat nasıl ki; bir asker, cüz'î kuvvetini devlet hesabına isti'mâl ettiği vakit, binler derece kuvvetinden fazla işler görür; öyle de, sırr‑ı îmânla o cüz'î cüz'‑ü ihtiyarî, Cenâb‑ı Hak nâmına O’nun yolunda isti'mâl edilse, beşyüz sene genişliğinde bir Cennet’i dahi kazanabilir.
366
Hem îmân; geçmiş ve gelecek zamana nüfûz edemeyen o cüz'‑i ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp, kalbe ve rûha teslîm eder. Rûh ve kalbin dâire‑i hayatı ise, cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pek çok seneler mâziden, pek çok seneler istikbâlden dâire‑i hayatına dâhil olduğundan; o cüz'‑i ihtiyarî, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Zaman‑ı mâzinin en derin derelerine kuvvet‑i îmân ile girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def'edebildiği gibi; nur‑u îmân ile istikbâlin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izâle eder.
İşte ey benim gibi ihtiyarlık zahmetini çeken ihtiyar ve hemşire ihtiyareler! Mâdem Elhamdülillâh biz ehl‑i îmânız ve mâdem îmânda bu kadar nurlu, lezzetli, sevimli, şirin defineler var ve mâdem ihtiyarlığımız bizi bu definenin içine daha ziyâde sevkediyor… Elbette îmânlı ihtiyarlıktan şekvâ değil, belki binler teşekkür etmeliyiz…
Sekizinci Ricâ
İhtiyarlığın alâmeti olan beyaz kıllar saçıma düştüğü bir zamanda, gençliğin derin uykusunu daha ziyâde kalınlaştıran Harb‑i Umumî’nin dağdağaları ve esâretimin keşmekeşlikleri ve sonra İstanbul’a geldiğim vakit, ehemmiyetli bir şân ve şeref vaziyeti, hattâ Halifeden, Şeyhülislâmdan, Başkumandandan tut, tâ medrese talebelerine kadar, haddimden çok ziyâde bir hüsn‑ü teveccüh ve iltifat gösterdikleri cihetle, gençlik sarhoşluğu ve o vaziyetin verdiği hâlet‑i rûhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki; âdeta dünyayı dâimî, kendimi de lâyemûtâne dünyaya yapışmış bir vaziyet‑i acîbede görüyordum.
367
İşte o zamanda İstanbul’un Bayezid Câmi‑i mübârekine, Ramazan‑ı Şerîfte, ihlâslı hâfızları dinlemeğe gittim. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, semâvî yüksek hitâbıyla beşerin fenâsını ve zîhayatın vefâtını haber veren gayet kuvvetli bir sûrette ﴿كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ﴾ fermânını hâfızların lisânıyla ilân etti. Kulağıma girip, tâ kalbimin içine yerleşip, o pek kalın gaflet ve uyku ve sarhoşluk tabakalarını parça parça etti. Câmiden çıktım. Daha çoktan beri başımda yerleşen o eski uykunun sersemliğiyle birkaç gün başımda bir fırtına, dumanlı bir ateş ve pusulasını şaşırmış gemi gibi kendimi gördüm. Aynada saçıma baktıkça, beyaz kıllar bana diyorlar; “Dikkat et!” İşte, o beyaz kılların ihtarıyla, vaziyet tavazzuh etti.
Baktım ki: Çok güvendiğim ve ezvâkına meftûn olduğum gençlik, elveda diyor. Ve muhabbetiyle pek çok alâkadar olduğum hayat‑ı dünyeviye sönmeğe başlıyor. Ve pek çok alâkadar ve âdeta âşık olduğum dünya, bana: “Uğurlar olsun” deyip, misâfirhâneden gideceğimi ihtar ediyor. Kendisi de, “Allah’a ısmarladık” deyip o da gitmeğe hazırlanıyor.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ﴿كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ﴾ âyetinin külliyetinde: “Nev'‑i insanî bir nefistir, dirilmek üzere ölecek. Ve küre‑i arz dahi bir nefistir, bâkî bir sûrete girmek için o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir, âhiret sûretine girmek için o da ölecek!” mânâsı, âyetin işâretinden kalbe açılıyordu‥
İşte bu hâlette, vaziyetime baktım ki: Medâr‑ı ezvâk olan gençlik gidiyor; menşe'‑i ahzân olan ihtiyarlık yerine geliyor ve gayet parlak ve nurânî hayat gidiyor; zâhiri karanlıklı, dehşetli ölüm, yerine gelmeğe hazırlanıyor… Ve o çok sevimli ve dâimî zannedilen ve gâfillerin mâşukası olan dünya, pek sür'atle zevâle kavuşuyor gördüm.
Kendi kendimi aldatmak ve yine başımı gaflete sokmak için, İstanbul’da haddimden çok fazla gördüğüm makam‑ı ictimâînin ezvâkına baktım, hiçbir fâidesi olmadı. Bütün onların teveccühü, iltifatı, tesellîleri; yakınımda olan kabir kapısına kadar gelebilir; orada söner. Ve şöhret‑perestlerin bir gaye‑i hayâli olan şân ve şerefin süslü perdesi altında sakîl bir riyâ, soğuk bir hodfürûşluk, muvakkat bir sersemlik sûretinde gördüğümden, anladım ki; beni şimdiye kadar aldatan bu işler, hiçbir tesellî veremez ve onlarda hiçbir nur yok…
368
Yine tam uyanmak için, Kur'ânın semâvî dersini işitmek üzere, yine Bayezid Câmii’ndeki hâfızları dinlemeğe başladım. O vakit o semâvî dersten ﴿وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا﴾ ilâ âhir‥ nev'inden kudsî fermânlarla müjdeler işittim. Kur'ân’dan aldığım feyiz ile hariçten tesellî aramak değil, belki dehşet ve vahşet ve me'yûsiyet aldığım noktalar içinde tesellîyi, ricâyı, nuru aradım. Cenâb‑ı Hakk’a yüzbin şükür olsun ki; aynı dert içinde, dermanı buldum. Aynı zulmet içinde, nuru buldum. Aynı dehşet içinde, tesellîyi buldum.
En evvel; herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım, Nur‑u Kur'ân ile gördüm ki: Ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat mü'min için asıl sîmâsı nurânîdir, güzeldir gördüm. Ve çok risalelerde bu hakikati kat'î bir sûrette isbât etmişiz. “Sekizinci Söz” ve “Yirminci Mektûb” gibi çok risalelerde izâh ettiğimiz gibi: Ölüm, i'dâm değil, firâk değil, belki hayat‑ı ebediyenin mukaddimesidir, mebde'idir ve vazife‑i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil‑i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile‑i ahbaba kavuşmaktır. Ve hâkezâ‥ bunlar gibi hakikatler ile ölümün hakîki, güzel sîmâsını gördüm. Korkarak değil, belki bir cihetle müştâkàne mevtin yüzüne baktım. Ehl‑i tarîkatça râbıta‑i mevtin bir sırrını anladım.
Sonra herkesi zevâliyle ağlatan ve herkesi kendine meftûn ve müştâk eden ve günah ve gaflet ile geçen ve geçmiş gençliğime baktım. O güzel süslü çarşafı (elbisesi) içinde, gayet çirkin, sarhoş, sersem bir yüz gördüm. Eğer mâhiyetini bilmeseydim, birkaç sene beni sarhoş edip güldürmesine bedel, yüz sene dünyada kalsam beni ağlattıracaktı. Nasıl ki, öylelerden birisi ağlayarak demiş: لَيْتَ الشَّبَابَ يَعُودُ يَوْمًا فَاُخْبِرَهُ بِمَا فَعَلَ الْمَش۪يبُ Yani: “Keşke gençliğim bir gün dönse idi, ihtiyarlık benim başıma ne kadar hazîn hâller getirdiğini ona şekvâ edip söyleyecektim.” Evet, bu zât gibi gençliğin mâhiyetini bilmeyen ihtiyarlar, gençliklerini düşünüp, teessüf ve tahassürle ağlıyorlar.
369
Hâlbuki gençlik, eğer ehl‑i kalb, ehl‑i huzur ve aklı başında ve kalbi yerinde bulunan mü'minlerde olsa, ibâdete ve hayrata ve ticâret‑i uhreviyeye sarf edilse, en kuvvetli bir vesile‑i ticâret ve güzel ve şirin bir vâsıta‑i hayrattır. Ve o gençlik, vazife‑i diniyesini bilip sû‑i isti'mâl etmeyenlere, kıymetdâr, zevkli bir ni'met‑i İlâhiye’dir. Eğer istikamet, iffet, takvâ beraber olmazsa, çok tehlikeleri var; taşkınlıklarıyla saâdet‑i ebediyesini ve hayat‑ı uhreviyesini zedeler. Belki hayat‑ı dünyeviyesini de berbat eder. Belki bir‑iki sene gençlik zevkine bedel, ihtiyarlıkta çok seneler gam ve keder çeker.
Mâdem ekser insanlarda gençlik zararlı düşüyor; biz ihtiyarlar Allah’a şükretmeliyiz ki, gençlik tehlikelerinden ve zararlarından kurtulduk. Herşey gibi, elbette gençliğin dahi lezzetleri gidecek. Eğer ibâdete ve hayra sarf edilmişse, o gençliğin meyveleri onun yerinde bâkî kalıp, hayat‑ı ebediyede bir gençlik kazanmasına vesile olur.
Sonra ekser nâsın âşık ve mübtelâ olduğu dünyaya baktım. Nur‑u Kur'ân ile gördüm ki; birbiri içinde üç küllî dünya var:
Birisi: Esmâ‑i İlâhiye’ye bakar, onların âyinesidir.
İkinci yüzü: Âhirete bakar, onun mezraasıdır.
Üçüncü yüzü: Ehl‑i dünyaya bakar, ehl‑i gafletin mel'abegâhıdır.
Hem herkesin, bu dünyada koca bir dünyası var. Âdeta insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat herkesin hususî dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa, dünyası başına yıkılır; kıyâmeti kopar. Ehl‑i gaflet, kendi dünyasının böyle çabuk yıkılacak vaziyetini bilmediklerinden, umumî dünya gibi dâimî zannedip perestiş eder.
“Başkalarının dünyası gibi çabuk yıkılır, bozulur, benim de hususî bir dünyam var. Bu hususî dünyam, bu kısacık ömrümle ne fâidesi var?” diye düşündüm. Nur‑u Kur'ân ile gördüm ki:
370
Hem benim, hem herkes için şu dünya; muvakkat bir ticâretgâh… Ve her gün dolar boşalır bir misâfirhâne… Ve gelen geçenlerin alışverişi için yol üstünde kurulmuş bir pazar… Ve Nakkàş‑ı Ezelî’nin teceddüd eden, hikmetle yazar bozar bir defteri… Ve her bahar, bir yaldızlı mektûbu… Ve herbir yaz, bir manzûm kasidesi… Ve O Sâni'‑i Zülcelâl’in cilve‑i Esmâsını tazelendiren, gösteren âyineleri… Ve âhiretin fidanlık bir bahçesi… Ve Rahmet‑i İlâhiye’nin bir çiçekdanlığı… Ve âlem‑i bekàda gösterilecek olan levhaları yetiştirmeğe mahsûs, muvakkat bir tezgâhı mâhiyetinde gördüm. Bu dünyayı bu sûrette yaratan Hàlık‑ı Zülcelâl’e yüzbin şükrettim.
Ve anladım ki: Dünyanın âhirete ve Esmâ‑i İlâhiye’ye bakan güzel iç yüzlerine karşı nev'‑i insana muhabbet verilmişken; o muhabbeti sû‑i isti'mâl ederek fânî, çirkin, zararlı, gafletli yüzüne karşı sarfettiğinden, حُبُّ الدُّنْيَا رَأْسُ كُلِّ خَط۪يئَةٍ Hadîs‑i Şerîfinin sırrına mazhar olmuşlar.
İşte ey ihtiyar ve ihtiyareler! Ben, Kur'ân‑ı Hakîm’in nuruyla ve ihtiyarlığımın ihtarıyla ve îmân dahi gözümü açmasıyla bu hakikati gördüm. Ve çok risalelerde kat'î bürhânlarla isbât ettim. Kendime, hakîki bir tesellî ve kuvvetli bir ricâ ve parlak bir ziyâ gördüm. Ve ihtiyarlığıma memnun oldum. Ve gençliğin gitmesinden mesrûr oldum. Siz de ağlamayınız ve şükrediniz. Mâdem îmân var ve hakikat böyledir; ehl‑i gaflet ağlasın, ehl‑i dalâlet ağlasın…
371
Dokuzuncu Ricâ
Harb‑i Umumî’de esâretle, Rusya’nın şark‑ı şimâlîsinde, çok uzak olan Kosturma Vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir câmii, meşhûr Volga Nehri’nin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zâbitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim; dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefâletle beni o Volga Nehri’nin kenarındaki küçük câmiye aldılar. Ben yalnız olarak câmide yatıyordum. Bahar da yakın. O şimâl kıt'asının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette, Volga Nehri’nin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı.
Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb‑i Umumî’yi gören ihtiyardır. Güyâ ﴿يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ ش۪يبًا﴾ sırrına mazhar olarak, öyle günlerdir ki; çocukları ihtiyarlandırdığı cihette, kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum. O karanlıklı, uzun gece ve hazîn gurbet ve hazîn vaziyet içinde hayattan ve vatandan bir me'yûsiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım, ümîdim kesildi. O hâlette iken, Kur'ân‑ı Hakîm’den imdâd geldi; dilim ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾ dedi. Kalbim de ağlayarak dedi:
غَرِيبَمْ بِى كَسَمْ ضَعِيفَمْ نَاتُوَانَمْ اَلْاَمَانْ گُويَمْ
عَفُوْ جُويَمْ مَدَدْ خَواهَمْ زِدَرْگَاهَتْ اِلٰهِى
372
Rûhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o gurbette vefâtımı tahayyül ederek, Niyâzi‑i Mısrî gibi dedim:“Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp,Şevk ile her dem uçup, çağırırım dost, dost!” diye, dostları arıyordu. Her ne ise… O hüzünlü, rikkatli, firkatli, uzun gurbet gecesinde, Dergâh‑ı İlâhî’de za'f ve aczim o kadar büyük bir şefâatçi ve vesile oldu ki, şimdi de hayretteyim. Çünkü birkaç gün sonra, gayet hilâf‑ı me'mûl bir sûrette, yayan gidilse bir senelik mesâfede, tek başımla Rusça bilmediğim hâlde firar ettim. Za'f ve aczime binâen gelen inâyet‑i İlâhiye ile hàrika bir sûrette kurtuldum. Tâ Varşova ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim ki, bu sûrette kolaylıkla kurtulmak pek hàrika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları, çok teshîlât ve çok kolaylıkla, o uzun firarî seyahati bitirdim.
Fakat o Volga Nehri kenarındaki câmideki mezkûr gecenin vaziyeti bana bu kararı verdirmiş ki; bakiye‑i ömrümü mağaralarda geçireceğim. Bu insanların hayat‑ı ictimâîsine karışmak artık yeter. Mâdem sonunda yalnız kabre gideceğim; yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim, demiştim.
Fakat, maatteessüf, İstanbul’daki ciddi ve çok ahbab ve İstanbul’un şa'şaalı hayat‑ı dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh eden şân ü şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı muvakkaten bana unutturdular. Güyâ o gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlıktı. Ve İstanbul’un beyaz, şa'şaalı gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyazı idi ki, ileriyi göremedi, yine yattı. Tâ iki sene sonra Gavs‑ı Geylânî, Fütûhu'l‑Gayb kitabıyla tekrar gözümü açtırdı.
İşte ey ihtiyar ve ihtiyareler! Biliniz ki; ihtiyarlıktaki za'f ve acz, rahmet ve inâyet‑i İlâhiye’nin celbine vesiledir. Ben kendi şahsımda çok hâdiselerle müşâhede ettiğim gibi, zeminin yüzündeki rahmetin cilvesi de gayet zâhir bir tarzda bu hakikati gösteriyor. Çünkü hayvanatın en âciz ve en zaîfi, yavrulardır. Hâlbuki, rahmetin en şirin ve en güzel cilvesine mazhar, yine onlardır. Bir ağacın başındaki yuvada bir yavrunun aczi, annesini en mutî' bir nefer gibi, rahmetin cilvesi istihdam ediyor. Etrafı gezer, rızkını getirir. Ne vakit o yavru, kanatlarının kuvvetlenmesiyle aczini unutsa, vâlidesi ona “Sen git rızkını ara” der, daha onu dinlemez.
373
İşte bu sırr‑ı rahmet yavruların hakkında cereyan ettiği gibi, za'f ve acz noktasında yavrular hükmüne geçen ihtiyarlar hakkında da cârîdir. Bana kanâat‑ı kat'iyye verecek derecede tecrübeler vardır ki, nasıl çocukların aczlerine binâen, rahmet tarafından, rızıkları hàrika bir sûrette memeler musluklarından gönderiliyor ve akıttırılıyor; öyle de, masûmiyet kesb eden îmânlı ihtiyarların rızıkları da, bereket sûretinde gönderiliyor. Hem bir hânenin bereket direği, o hânedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir hâneyi belâlardan muhâfaza edici, içindeki beli bükülmüş masûm ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu, (Hâşiye) Hadîs‑i Şerîfin bir parçası olan لَوْ لَا الشُّيُوخُ الرُّكَّعُ لَصُبَّ عَلَيْكُمُ الْبَلَاءُ صَبًّا yani; “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti” diye fermân etmekle, bu hakikati isbât ediyor.
İşte, mâdem ihtiyarlıktaki za'f ve acz, bu derece Rahmet‑i İlâhiye’nin celbine medârdır. Ve mâdem Kur'ân‑ı Hakîm, ﴿اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَر۪يمًا ❋ وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يرًا﴾ âyetiyle, beş cihetle gayet mûcizâne bir sûrette ihtiyar peder ve vâlideye karşı hürmete ve şefkate evlâdları dâvet ediyor. Ve mâdem İslâmiyet dini, ihtiyarlara hürmet ve merhameti emrediyor. Ve mâdem insaniyet fıtratı, ihtiyarlara karşı hürmet ve merhameti iktiza ediyor. Elbette biz ihtiyarlar, gençlik iştihâsıyla olan muvakkat bir zevk‑i maddî yerine, manevî ve dâimî ve mühim, inâyet‑i İlâhiye’den ve rikkat‑i cinsiyeden gelen rahmet ve hürmet; ve rahmet ve hürmetten neş'et eden ezvâk‑ı rûhâniyeyi alıyoruz. O hâlde biz bu ihtiyarlığımızı, yüz gençliğe değişmemeliyiz.
374
Evet, ben kendim sizi te'min ediyorum ki; Eski Said’in on senelik gençliğini bana verseler, ben şimdi Yeni Said’in bir senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim. Ben ihtiyarlığımdan râzıyım; siz de râzı olmalısınız.
Onuncu Ricâ
Bir zaman, esâretten geldikten sonra, İstanbul’da bir‑iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmış iken, bir gün İstanbul’un Eyüb Sultan kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul etrafındaki âfâka baktım. Birden, bakıyorum; benim hususî dünyam vefât ediyor, bazı cihette rûh çekiliyor gibi bir hâlet‑i hayâliye bana geldi. Dedim: “Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazıları mıdır ki, bana böyle hayâl veriyor?” diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana baktım. Kalbime ihtar edildi ki:
“Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul, içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul’un halkını buraya boşaltan bir Hâkim‑i Kadîr’in hükmünden kurtulup müstesnâ kalamazsın, sen de gideceksin.”
Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayâl ile Sultan Eyüb Câmii’nin mahfelindeki küçük bir odaya, çok defa girdiğim gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki, ben üç cihette misâfirim: Bu menzilcikte misâfir olduğum gibi, İstanbul’da da misâfirim, dünyada da misâfirim. Misâfir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, bir gün de İstanbul’dan da çıkacağım, diğer bir gün de dünyadan çıkacağım.
İşte bu hâlette, gayet rikkatli ve firkatli, elemli bir hüzün ve gam, kalbime, başıma çöktü. Çünkü ben yalnız bir‑iki dostu kaybetmiyorum; İstanbul’da binler sevdiğim dostlarımdan müfârakat gibi, çok sevdiğim İstanbul’dan da ayrılacağım. Dünyada yüz binler dostlarımdan iftirak gibi, çok sevdiğim ve mübtelâ olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım diye düşünürken, yine kabristanın o yüksek yerine gittim.
Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden, bana, İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer sûretinde gösterdikleri gibi; aynen ben de, o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm. Hayâlim dedi ki: Mâdem bu kabristanda olanlardan bir kısmı, sinemada, gezer gibi görülüyor; ileride kat'iyyen bu kabristana girecekleri, girmiş gibi gör. Onlar da cenazelerdir, geziyorlar.
375
Birden, Kur'ân‑ı Hakîm’in nuruyla ve Gavs‑ı A'zam Şeyh Geylânî Hazretlerinin irşadıyla, o hazîn hâlet, sürûrlu ve neş'eli bir vaziyete inkılâb etti. Şöyle ki:
O hazîn hâle karşı Kur'ân’dan gelen nur böyle ihtar etti ki: Senin, şimâl‑i şarkî’de, Kosturma’daki gurbetinde bir‑iki esir zâbit dostun vardı. Bu dostların herhalde İstanbul’a gideceklerini biliyordun. Sana birisi dese idi: “Sen İstanbul’a mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın?” Elbette, zerre mikdar aklın varsa, İstanbul’a ferâh ve sürûrla gitmesini kabûl edecektin. Çünkü bin birden, dokuzyüz doksandokuz ahbabın İstanbul’dadırlar. Burada bir‑iki tane kalmış, onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul’a gitmek hazîn bir firâk, elîm bir iftirak değil. Hem de geldin; memnun olmadın mı? O düşman memleketindeki pek karanlık, uzun gecelerinden ve pek soğuk fırtına kışlarından kurtuldun. Bu güzel dünya cenneti gibi İstanbul’a geldin.
Aynen öyle de; senin küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksandokuzu, sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir‑iki dostun var, onlar da oraya gidecekler. Dünyada vefâtın firâk değil, visâldir; o ahbablara kavuşmaktır. Onlar, yani o ervâh‑ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem‑i berzah tabakàtında geziyorlar diye ihtar edildi.
Evet, bu hakikati, Kur'ân ve îmân o derece kat'î bir sûrette isbât etmiştir ki; bütün bütün kalbsiz, rûhsuz olmazsa veyâhut dalâlet kalbini boğmamış ise, görüyor gibi inanmak gerektir. Çünkü bu dünyayı, hadsiz envâ'‑ı lütûf ve ihsânıyla böyle tezyîn edip mükrimâne ve şefîkàne Rubûbiyetini gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz'î şeyleri dahi muhâfaza eden bir Sâni'‑i Kerîm ve Rahîm, masnûâtı içinde en mükemmel ve en câmi', en ehemmiyetli ve en çok sevdiği masnû'u olan insanı, elbette ve bilbedâhe, sûreten göründüğü gibi böyle merhametsiz, âkıbetsiz i'dâm etmez, mahvetmez, zâyi' etmez. Belki bir çiftçinin toprağa serptiği tohumlar gibi başka bir hayatta sünbül vermek için, Hàlık‑ı Rahîm o sevgili masnû'unu, bir rahmet kapısı olan toprak altına muvakkaten atar. (Hâşiye)
İşte bu ihtar‑ı Kur'ânîyi aldıktan sonra o kabristan, İstanbul’dan ziyâde bana ünsiyetli oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muâşeretten daha ziyâde hoş geldi. Ben de boğaz tarafındaki Sarıyer’de, bir halvethâne kendime buldum. Gavs‑ı A'zam (R.A.) Fütûhu'l‑Gayb’ıyla bana bir üstad ve tabib ve mürşid olduğu gibi, İmâm‑ı Rabbânî de (R.A.) Mektûbat’ıyla bir enîs, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit, ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvâkından çekildiğimden ve hayat‑ı ictimâiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum, Allah’a şükrettim.
376
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık içine giren ve ihtiyarlığın ihtarıyla vefâtı çok tahattur eden zâtlar! Kur'ân’ın verdiği ders‑i îmân nuruyla, ihtiyarlığı ve vefâtı ve hastalığı hoş görmeliyiz, belki bir cihette sevmeliyiz. Mâdem îmân gibi hadsiz derecede kıymetdâr bir ni'met bizde vardır; ihtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefât da hoştur. Nâhoş bir şey varsa; o da günahtır, sefâhettir, bid'atlardır, dalâlettir.
Onbirinci Ricâ
Esâretten geldikten sonra İstanbul’da Çamlıca Tepesi’nde bir köşkte, merhum biraderzâdem Abdurrahman ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat‑ı dünyeviye cihetinde bizim gibilere en mes'ûdâne bir hayat sayılabilirdi. Çünkü esâretten kurtulmuştum; Dâru'l‑Hikmet’te, meslek‑i ilmiyeme münâsib, en àlî bir tarzda neşr‑i ilme muvaffakıyet vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul’un en güzel yeri olan Çamlıca’da oturuyordum. Hem herşeyim mükemmeldi. Merhum biraderzâdem Abdurrahman gibi gayet zekî, fedâkâr, hem bir talebe, hem hizmetkâr, hem kâtib, hem evlâd‑ı maneviyem beraberdi.
377
Dünyada herkesten ziyâde kendimi mes'ûd bilirken, aynaya baktım; saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm. Birden, esârette, Kosturma’daki câmideki intibâh‑ı rûhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben merbût olduğum ve medâr‑ı saâdet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, esbâbı tedkike başladım. Hangisini tedkik ettimse, baktım ki; çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda, en sadâkatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadâkatsizlik ve hâtıra gelmez bir vefâsızlık gördüm. Hayat‑ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: “Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki, hakikat noktasında acınacak hâlimize, pek çok insanlar gıbta ile bakıyorlar. Bütün bu insanlar dîvâne mi olmuşlar? Yoksa şimdi ben dîvâne mi oluyorum ki, bu dünya‑perest insanları dîvâne görüyorum?” Her ne ise…
Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibâh cihetinde, en evvel, alâkadar olduğum fânî şeylerin fânîliğini gördüm. Kendime de baktım, nihâyet‑i aczde gördüm. O vakit, bekà isteyen ve bekà tevehhümüyle fânîlere mübtelâ olan rûhum bütün kuvvetiyle dedi ki: “Mâdem cismen fânîyim; bu fânîlerden bana ne hayır gelebilir? Mâdem ben âcizim; bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâkî‑i Sermedî, bir Kadîr‑i Ezelî lâzım” diyerek taharrîye başladım.
O vakit, herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir tesellî, bir ricâ aramaya başladım. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm‑u felsefeyi ulûm‑u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm‑u felsefeyi, pek yanlış olarak mâden‑i tekemmül ve medâr‑ı tenevvür zannetmiştim. Hâlbuki, o felsefî mes'eleler, rûhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât‑ı maneviyemde engel olmuştu.
378
Birden, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmet ve keremiyle Kur'ân‑ı Hakîm’deki hikmet‑i kudsiye imdâda yetişti. Çok risalelerde beyân edildiği gibi, o felsefî mes'elelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi.
Ezcümle; fünûn‑u hikmetten gelen zulümât‑ı rûhiye, rûhumu kâinâta boğduruyordu. Hangi cihete baktım, nur aradım; o mes'elelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. Tâ, Kur'ân‑ı Hakîm’den gelen, “Lâ ilâhe illâ Hû” cümlesiyle ders verilen Tevhid, gayet parlak bir nur olarak, bütün o zulümâtı dağıttı; rahatla nefes aldım. Fakat nefis ve şeytan, ehl‑i dalâlet ve ehl‑i felsefeden aldıkları derse istinâd ederek, akıl ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münâzarât‑ı nefsiye, Lillâhi'l‑Hamd, kalbin muzafferiyetiyle neticelendi.
Çok risalelerde kısmen o münâzaralar yazılmış. Onlara iktifâ edip, burada yalnız binde bir muzafferiyet‑i kalbiyeyi göstermek için, binler bürhândan bir tek bürhân beyân edeceğim. Tâ ki, gençliğinde hikmet‑i ecnebiye veya fünûn‑u medeniye nâmı altındaki kısmen dalâlet, kısmen mâlâyaniyât mes'eleleriyle rûhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış bir kısım ihtiyarların rûhunda temizlik yapsın; Tevhid hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun. Şöyle ki:
Ulûm‑u felsefiyenin vekâleti nâmına nefsim dedi ki: “Bu kâinâttaki esbâbın, tabiatıyla bu mevcûdâta müdâhaleleri var. Herşey bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hubûbatı topraktan istemeli. En cüz'î, en küçük bir şeyi de Allah’tan istemek ve Allah’a yalvarmak ne demektir?”
O vakit, Nur‑u Kur'ân ile, sırr‑ı Tevhid şu gelecek sûrette inkişaf etti. Kalbim, o mütefelsif nefsime dedi:
379
En cüz'î ve en küçük şey, en büyük şey gibi, doğrudan doğruya bütün bu kâinât Hàlık’ının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka sûrette olamaz. Esbâb ise bir perdedir. Çünkü en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazen san'at ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan san'atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyle ise, büyük küçük tefrik edilmeyecek. Ya bütünü esbâb‑ı maddiyeye taksim edilecek veyâhut bütünü birden bir tek Zâta verilecektir. Birinci şık muhâl olduğu gibi, bu şık vâcibdir, zarûrîdir.
Çünkü bir tek Zâta, yani bir Kadîr‑i Ezelî’ye verilse; mâdem bütün mevcûdâtın intizamât ve hikmetleriyle vücûdu kat'î tahakkuk eden ilmi herşeyi ihâta ediyor; ve mâdem ilminde herşeyin mikdarı taayyün ediyor; ve mâdem, bilmüşâhede, her vakit hiçten, nihâyetsiz sühûletle, nihâyetsiz san'atlı masnû'lar vücûda geliyor; ve mâdem O Kadîr‑i Alîm’in, bir kibrit çakar gibi, emr‑i “kün feyekûn” ile, hangi şey olursa olsun icâd edebildiğini, hadsiz kuvvetli deliller ile, çok risalelerde beyân ettiğimiz ve hususan Yirminci Mektûb ve Yirmiüçüncü Lem'anın âhirinde isbât edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var. Elbette, bilmüşâhede görülen hàrikulâde sühûlet ve kolaylık, o ihâta‑i ilmiyeden ve azamet‑i kudretten geliyor.
Meselâ; nasıl ki göze görülmeyen eczâlı bir mürekkeble yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsûs bir eczâ sürülse, o koca kitab birden herbir göze vücûdunu gösterip kendini okutturur. Aynen öyle de; O Kadîr‑i Ezelî’nin ilm‑i muhîtinde, herşeyin sûret‑i mahsûsası, bir mikdar‑ı muayyen ile taayyün ediyor. O Kadîr‑i Mutlak, emr‑i “kün feyekûn” ile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz irâdesiyle, o yazıya sürülen eczâ gibi; gayet kolay ve sühûletle, kudretin bir cilvesi olan kuvvetini, o mâhiyet‑i ilmiyeye sürer, o şeye vücûd‑u haricî verir, göze gösterir, nukùş‑u hikmetini okutturur.
380
Eğer bütün eşya birden O Kadîr‑i Ezelî’ye ve Alîm‑i Külli Şey’e verilmezse, o vakit sinek gibi en küçük bir şeyin vücûdunu, dünyanın ekser nev'ilerinden hususî bir mîzan ile toplamak lâzım gelmekle beraber; o küçük sineğin vücûdunda çalışan zerreler, o sineğin sırr‑ı hilkatini ve kemâl‑i san'atını bütün dekàikiyle bilmekle olabilir.
Çünkü esbâb‑ı tabîiye ile esbâb‑ı maddiye, bilbedâhe ve umum ehl‑i aklın ittifakıyla, hiçten icâd edemez. Öyle ise; herhalde onlar icâd etse, elbette toplayacak. Mâdem toplayacak; hangi zîhayat olursa olsun, ekser anâsır ve envâ'ından nümûneler içinde vardır. Âdeta kâinâtın bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette, o hâlde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün rû‑yi zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mîzan ile ölçüp toplattırmak lâzım geliyor.
Ve mâdem esbâb‑ı tabîiye câhildir, câmiddir; bir ilmi yoktur ki bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin, ona göre manevî kalıba gelen zerrâtı eritip döksün; tâ dağılmasın, intizamını bozmasın. Hâlbuki herşeyin şekli, hey'eti hadsiz tarzlarda olabildiği için, hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller, mikdarlar içinde bir tek şekil ve mikdarda, sel gibi akan anâsırın zerreleri dağılmayarak, muntazaman, mikdarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kütle hâlinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücûd vermek; ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.
Evet, bu hakikate binâen, ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ﴾ bu âyet‑i azîmenin sırrıyla, (Hâşiye) bütün esbâb‑ı maddiye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, bir tek sineğin vücûdunu ve o vücûdun cihâzâtını mîzan‑ı mahsûsla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücûdun mikdar‑ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da, dâima tazelenmekte olan ve o vücûda gelip çalışan zerrâtı, muntazaman çalıştıramazlar. Öyle ise; bilbedâhe esbâb, bu eşyaya sâhib çıkamazlar. Demek Sâhib‑i Hakîkileri başkadır.
381
Evet, öyle bir Sâhib‑i Hakîkileri var ki; ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ âyetinin sırrıyla, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyâsı kadar kolay yapar. Bir baharı, bir tek çiçek kolaylığında icâd eder. Çünkü toplamağa muhtaç değil. Emr‑i “kün feyekûn”e mâlik olduğundan; ve her baharda hadsiz mevcûdât‑ı bahariyenin madde‑i unsuriyesinden başka hadsiz sıfât ve ahvâl ve eşkâllerini hiçten icâd ettiğinden; ve ilminde herşeyin plânı, modeli, fihristesi ve programı taayyün ettiğinden; ve bütün zerrât O’nun ilim ve kudreti dâiresinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi herşeyi nihâyet kolaylıkla icâd eder. Ve hiçbir şey, zerre mikdar hareketini şaşırmaz. Seyyârât mutî' bir ordusu olduğu gibi, zerrât dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer.
Mâdem o Kudret‑i Ezeliyeye istinâden hareket ediyorlar ve o İlm‑i Ezelînin düsturuyla çalışıyorlar; işte o eserler, o kudrete göre vücûda gelir. Yoksa o küçük, ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla, o eserler küçülmez. O kudrete intisab kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud’u gebertir. Karınca, Fir'avun’un sarayını harâb eder. Zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü omuzunda taşıyor. Bu hakikati çok risalelerde isbât ettiğimiz gibi; nasıl ki bir nefer, askerlik vesikasıyla pâdişaha intisab noktasında, yüz bin defa kendi kuvvetinden fazla, bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur; öyle de, herşey, o Kudret‑i Ezeliyeye intisabıyla, yüzbin defa esbâb‑ı tabîiyenin fevkınde mu'cizât‑ı san'ata mazhar olabilir.
382
Elhâsıl; herşeyin nihâyet derecede hem san'atlı hem sühûletli vücûdu gösteriyor ki, muhît bir ilim sâhibi olan bir Kadîr‑i Ezelî’nin eseridir. Yoksa yüzbin muhâl içinde, değil vücûda gelmek, belki imkân dâiresinden çıkıp imtina' dâiresine girecek ve mümkün sûretinden çıkıp mümteni' mâhiyetine girecek ve hiçbir şey vücûda gelmeyecek, belki de vücûda gelmesi muhâl olacaktır.
İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir bürhân ile şeytanın muvakkat bir şâkirdi ve ehl‑i dalâletin ve ehl‑i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve Lillâhi'l‑Hamd, tam îmâna geldi. Ve dedi ki:
Evet, bana öyle bir Hàlık ve Rab lâzım ki, en küçük hâtırât‑ı kalbimi ve en hafî niyâzımı bilecek; ve en gizli ihtiyac‑ı rûhumu yerine getirdiği gibi, bana saâdet‑i ebediyeyi vermek için, koca dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak; hem sineği halk ettiği gibi semâvâtı da icâd edecek; hem güneşi semânın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete mâlik olsun. Yoksa, sineği halk edemeyen, hâtırât‑ı kalbime müdâhale edemez, niyâz‑ı rûhumu işitemez. Semâvâtı halk etmeyen, saâdet‑i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise, benim Rabbim O’dur ki; hem hâtırât‑ı kalbimi ıslah eder, hem cevv‑i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi, dünyayı âhirete tebdil edip, Cennet’i yapıp, kapısını bana açar, “Haydi gir!‥” der.
İşte, ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde, bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebî fünûnuna sarf eden ihtiyar kardeşlerim! Kur'ân’ın lisânındaki mütemâdiyen “Lâ ilâhe illâ Hû” fermân‑ı kudsiyesinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiçbir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tağayyür etmez kudsî bir rükn‑ü îmânîyi anlayınız ki; nasıl bütün manevî zulümâtı dağıtır ve manevî yaraları tedâvi eder!
383
Bu uzun mâcerayı, ihtiyarlığımın ricâ kapıları içinde derci, âdeta ihtiyarımla olmadı. İstemiyordum, belki usandıracak diye çekiniyordum. Fakat, bana yazdırıldı diyebilirim. Her ne ise, sadede dönüyorum.
Saç ve sakalımdaki beyaz kılların ve bir vefâdârın sadâkatsizliği neticesinde o şa'şaalı ve zâhiren tatlı ve süslü İstanbul’un hayat‑ı dünyeviyesinin ezvâkından bana bir nefret geldi. Nefis, meftûn olduğu ezvâkın yerinde manevî ezvâk aradı. Bu ehl‑i gafletin nazarında soğuk ve ağır ve nâhoş görünen ihtiyarlıkta bir tesellî, bir nur istedi. Felillâhilhamd, Cenâb‑ı Hakk’a yüz bin şükür olsun, bütün o hakikatsiz, tatsız, âkıbetsiz ezvâk‑ı dünyeviye yerine, hakîki, dâimî ve tatlı ezvâk‑ı îmâniyeyi Lâ ilâhe illâ Hû’da ve nur‑u Tevhidde bulduğum gibi; ehl‑i gafletin nazarında soğuk ve sakîl görünen ihtiyarlığı, o nur‑u Tevhid ile çok hafif ve harâretli ve nurlu gördüm.
Ey ihtiyar ve ihtiyareler! Mâdem sizlerde îmân var ve mâdem îmânı ışıklandıran ve inkişaf ettiren namaz ve niyâz var; ihtiyarlığınıza ebedî bir gençlik nazarıyla bakabilirsiniz. Çünkü onunla ebedî bir gençlik kazanabilirsiniz. Hakîki soğuk ve sakîl ve çirkin ve zulmetli ve elemli olan ihtiyarlık ise; ehl‑i dalâletin ihtiyarlıklarıdır, belki de onların gençlikleridir. Onlar ağlamalı, onlar “Vâ‑esefâ, vâ‑hasretâ!” demeli. Sizler, ey muhterem îmânlı ihtiyarlar! “Elhamdülillâhi alâ külli hâl” deyip mesrûrâne şükretmelisiniz.
384
Onikinci Ricâ
Bir zaman, Isparta Vilâyetinin Barla nahiyesinde nefiy nâmı altında, işkenceli bir esâretle, yalnız ve kimsesiz, bir köyde ihtilâttan ve muhâbereden men' edilmiş bir vaziyette, hem hastalık, hem ihtiyarlık, hem de gurbet içinde gayet perîşan bir hâlde iken; Cenâb‑ı Hak kemâl‑i merhametinden, Kur'ân‑ı Hakîm’in nüktelerine, sırlarına dair benim için medâr‑ı tesellî bir nur ihsân etmişti. Onunla o acı, elîm, hazîn vaziyetimi unutmağa çalışıyordum. Vatanımı, ahbabımı, akàribimi unutabiliyordum. Fakat – vâ‑hasretâ! – birisini unutamıyordum. O da, hem biraderzâdem, hem manevî evlâdım, hem en fedâkâr talebem, hem en cesur bir arkadaşım olan merhum Abdurrahman idi. Altı‑yedi sene evvel benden ayrılmıştı. Ne o benim yerimi biliyor ki yardıma koşsun, tesellî versin; ve ne de ben onun vaziyetini biliyordum ki, onunla muhâbere edeyim, dertleşeyim. Benim bu ihtiyarlık vaziyeti zamanımda öyle fedâkâr, sâdık birisi bana lâzımdı.
Sonra birden, birisi bana bir mektûb verdi. Mektûbu açtım, gördüm ki, Abdurrahman’ın mâhiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektûb ki; o mektûbun bir kısmı Yirmiyedinci Mektûb’un fıkraları içinde, üç zâhir kerâmeti gösterir bir tarzda derc edilmiştir. O mektûb beni çok ağlattırmış ve el'ân da ağlattırıyor. Merhum Abdurrahman, o mektûbla, pek ciddi ve samîmî bir sûrette, dünyanın ezvâkından nefret ettiğini ve en büyük maksadı bana yetişip, küçüklüğünde benim ona baktığım gibi o da ihtiyarlığımda bana hizmet etmekti. Hem, dünyada benim hakîki vazifem olan neşr‑i esrâr-ı Kur'âniye’de, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti. Hattâ mektûbunda yazıyordu: “Yirmi‑otuz risaleyi bana gönder; herbirisinden yirmi‑otuz nüsha yazıp ve yazdıracağım” diyordu.
O mektûb, bana, dünyaya karşı kuvvetli bir ümîd verdi. Dehâ derecesinde zekâya mâlik ve hakîki evlâdın çok fevkınde bir sadâkat ve irtibatla bana hizmet edecek böyle cesur bir talebemi buldum diye, o işkenceli esâreti, o kimsesizliği, o gurbeti, o ihtiyarlığı unuttum. O mektûbdan evvel, îmân‑ı bil'âhirete dair tab' ettirdiğim Onuncu Söz’ün bir nüshası eline geçmişti. Güyâ o risale ona bir tiryâk idi ki, altı‑yedi sene zarfında aldığı bütün manevî yaralarını tedâvi etti. Gayet kuvvetli ve parlak bir îmân ile ecelini bekliyor gibi, bana o mektûbu yazmış.
Bir‑iki ay sonra Abdurrahman vâsıtasıyla yine mes'ûdâne bir hayat‑ı dünyeviye geçirmek tasavvurunda iken – vâ‑hasretâ! – birden onun vefât haberini aldım. Bu haber o derece beni sarstı ki, beş senedir daha o te'sir altındayım. O vakit bulunduğum işkenceli esâret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık ve hastalığım, on derece onların fevkınde bana bir firkat, bir rikkat, bir hüzün verdi. Benim merhume vâlidemin vefâtıyla hususî dünyamın yarısı, onun vefâtıyla vefât etmiş diyordum. Abdurrahman’ın vefâtıyla da, bâkî kalan öteki yarı dünyam da vefât etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünkü o, dünyada kalsaydı, hem dünyadaki vazife‑i uhreviyemin kuvvetli bir medârı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayrü'l‑halef ve hem de bu dünyada en fedâkâr bir medâr‑ı tesellî, bir arkadaşım olabilirdi; ve en zekî bir talebem, bir muhâtab ve Risale‑i Nur eczâlarının en emin bir sâhibi ve muhâfızı olurdu.
385
Evet, insaniyet itibariyle böyle bir zâyiât, benim gibi insanlara çok hirkatlidir, yandırıyor. Gerçi zâhiren tahammüle çalışıyordum, fakat rûhumda şiddetli fırtına vardı. Eğer ara sıra Kur'ânın nurundan gelen tesellî teskin etmeseydi, benim için dayanmak mümkün olamayacaktı. O zaman Barla derelerine, dağlarına yalnız gidip geziyordum. Hàlî yerlerde oturup o teessürât‑ı hazîne içinde, eski zamanda Abdurrahman gibi sâdık talebelerimle geçirdiğim mes'ûdâne hayat levhaları, sinema gibi hayâlimden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği sür'at‑i teessür, mukâvemetimi kırıyordu.
Birden, ﴿كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ âyet‑i kudsiyenin sırrı inkişaf etti. Bana “Yâ Bâkî, Ente'l‑Bâkî! Yâ Bâkî, Ente'l‑Bâkî” dedirtti ve onunla hakîki tesellî verdi. Evet, ben o hàlî derede, o hazîn hâlette, bu âyet‑i kudsiyenin sırrıyla, Mirkâtü's‑Sünne Risalesi’nde işâret edildiği gibi, kendimi üç büyük cenaze başında gördüm:
Biri; ellibeş yaşıma kadar ellibeş ölmüş ve hayat‑ı ömrümde defnedilmiş Saidlerin kabri üstünde, bir mezar taşı olarak kendimi gördüm.
386
İkinci cenaze; zaman‑ı Âdem’den (A.S.) beri, benim hemcinsim ve nev'im vefât edip mâzi kabrinde defnedilmiş olan o büyük cenazenin başında, mezar taşı hükmünde olan bu asrın yüzünde gezer, karınca gibi küçük bir zîhayat sûretinde, kendimi gördüm.
Üçüncü cenaze ise; insanlar gibi her sene dünya yüzünde seyyâr bir dünyanın vefâtıyla, büyük dünya da bu âyetin sırrıyla vefât edeceği, hayâlimin önünde tecessüm etti.
İşte, Abdurrahman’ın vefâtının hüznünden gelen bu dehşetli mânâyı bütün bütün aydınlattıracak ve hakîki tesellî ve sönmez nur verecek bu âyet‑i kerîme, mânâ‑yı işârîsiyle imdâda yetişti: ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
Evet, bu âyet bildirdi ki: Mâdem Cenâb‑ı Hak var; O herşeye bedeldir. Mâdem O bâkîdir; elbette O kâfîdir. Bir tek cilve‑i inâyeti, bütün dünya yerini tutar. Ve bir cilve‑i nuru, mezkûr üç büyük cenazeye manevî hayat verir; cenazeler olmadığını, belki vazifelerini bitirmiş, başka âlemlere gitmiş olduklarını gösteriyor.
Üçüncü Lem'ada bu sırrın izâhı geçtiğinden, ona iktifâen burada yalnız derim ki; ﴿كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ﴾ (ilâ âhir) âyetinin meâlini gösteren, iki defa “Yâ Bâkî, Ente'l‑Bâkî! Yâ Bâkî, Ente'l‑Bâkî!” beni gayet elîm o hazîn hâletten kurtardı. Şöyle ki:
Birinci defa “Yâ Bâkî, Ente'l‑Bâkî!” dedim; dünya ve dünyadaki Abdurrahman gibi hadsiz alâkadar olduğum ahbabların zevâlinden ve râbıtalarım kopmasından neş'et eden hadsiz manevî yaralar içinde bir ameliyât‑ı cerrâhiye nev'inde bir tedâvi başladı.
387
İkinci defa “Yâ Bâkî, Ente'l‑Bâkî!” cümlesi, bütün o hadsiz manevî yaralara hem merhem, hem tiryâk oldu. Yani; “Sen bâkîsin. Giden gitsin; Sen yetersin. Mâdem Sen bâkîsin; zevâl bulan herşeye bedel bir cilve‑i rahmetin kâfîdir. Mâdem Sen varsın; Senin varlığına îmân ile intisabını bilen ve sırr‑ı İslâmiyetle o intisaba göre hareket eden insana herşey var. Fenâ ve zevâl, mevt ve adem bir perdedir, bir tazelenmektir; ayrı ayrı menzillerde gezmek hükmündedir” diye düşünüp, tamamıyla o hirkatli, firkatli, hazîn, elîm, karanlıklı, dehşetli hâlet‑i rûhâniye; sürûrlu, neş'eli, lezzetli, nurlu, sevimli, ünsiyetli bir hâlete inkılâb etti. Lisânım ve kalbim, belki lisân‑ı hâl ile bütün zerrât‑ı vücûdum “Elhamdülillâh” dediler.
İşte, o cilve‑i rahmetin binden bir cüz'ü şudur ki: Ben o hüzüngâhım olan dereden ve o hüzün‑engîz hâletten, Barla’ya döndüm. Baktım ki, Kuleönlü Mustafa nâmında bir genç, benden ilmihâle ait, abdest ve namaza dair birkaç mes'eleyi sormak için gelmiş. O vakit misâfirleri kabûl etmediğim hâlde, onun rûhundaki ihlâs ve ileride Risale‑i Nura edeceği kıymetdâr hizmeti (Hâşiye‑1) güyâ hiss‑i kable'l-vukû' ile rûhum o gencin rûhunda okudu; onu geriye çevirmedim, kabûl ettim. (Hâşiye‑2)
Sonra tebeyyün etti ki, Risale‑i Nur hizmetinde ve benden sonra hayrü'l‑halef olarak, bir vâris‑i hakîki vazifesini tam yerine getirecek olan Abdurrahman yerine, Cenâb‑ı Hak Mustafa’yı nümûne olarak bana göndermiş ki; “Senden bir Abdurrahman aldım; mukâbilinde, bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman o vazife‑i diniyede sana hem talebe, hem biraderzâde, hem evlâd‑ı manevî, hem kardeş, hem fedâkâr arkadaş vereceğim.” Evet, Lillâhi'l‑Hamd, otuz Abdurrahman’ı verdi.
388
O vakit dedim: “Ey ağlayan kalbim! Mâdem bu nümûneyi gördün ve onunla o manevî yaraların en mühimmini tedâvi etti; sâir bütün seni müteessir eden yaraları da tedâvi edeceğine kanâatin gelmelidir.”
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık zamanında gayet sevdiği evlâdını veya akrabasını kaybeden ve beline yüklenmiş ihtiyarlığın ağır yüküyle beraber, firâktan gelen ağır gamları da başına yüklenen ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Benim vaziyetimi anladınız ki, sizinkinden çok şiddetli iken, mâdem böyle bir âyet‑i kerîme tedâvi etti, şifâ verdi; elbette Kur'ân‑ı Hakîm’in eczâhâne‑i kudsiyesinde, umum dertlerinize şifâ verecek ilâçları vardır. Eğer îmân ile ona müracaat edip ve ibâdetle o ilâçları isti'mâl etseniz, belinizde ve başınızdaki o ihtiyarlığın ve gamların ağır yükleri gayet hafifleşecektir.
Bu mebhasın uzun yazılmasının sırrı ise, merhum Abdurrahman’a ziyâde duâ‑yı rahmet ettirmek düşüncesidir; sizi usandırmasın. Hem sizi belki ziyâde müteellim edecek en acıklı ve nefret verip ürkütecek en dehşetli yaramı gayet nâhoş elîm bir sûrette size göstermekten maksadım, Kur'ân‑ı Hakîm’in kudsî tiryâkı ne derece hàrikulâde bir ilâç ve parlak bir nur olduğunu göstermektir.
389
Onüçüncü Ricâ (Hâşiye)
Bu Ricâda, sergüzeşt‑i hayatımın mühim bir levhasından bahsedeceğimden herhalde bir derece uzun olacak; usanmamanızı ve gücenmemenizi arzu ediyorum.
Harb‑i Umumî’de Rus’un esâretinden kurtulduktan sonra, İstanbul’da, iki‑üç sene Dâru'l‑Hikmet’te hizmet‑i diniye beni orada durdurdu. Sonra, Kur'ân‑ı Hakîm’in irşadıyla ve Gavs‑ı A'zam’ın himmetiyle ve ihtiyarlığın intibâhıyla, İstanbul’daki hayat‑ı medeniyeden usanç ve şa'şaalı hayat‑ı ictimâiyeden bir nefret geldi. “Dâüssıla” tâbir edilen iştiyak‑ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Mâdem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim.
Herşeyden evvel, Van’da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki, sâir Van hâneleri gibi onu da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van’ın meşhûr kalesi ki, dağ gibi yekpâre taştan ibarettir; benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir. Benim terk ettiğim yedi‑sekiz sene evvel, o medresemdeki hakikaten dost, kardeş, enîs talebelerimin hayâlleri gözümün önüne geldi. O fedâkâr arkadaşlarımın bir kısmı hakîki şehîd, diğer bir kısmı da o musîbet yüzünden manevî şehîd olarak vefât etmişlerdi.