Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
354

Yirmialtıncı Lem'aİhtiyarlar Lem'ası

Yirmialtı ricâ ve ziyâ ve tesellîyi câmi'dir. ()
İhtar: Herbir Ricâ”nın başında, manevî derdimi gayet elîm ve sizi müteessir edecek derecede yazdığımın sebebi; Kur'ân‑ı Hakîm’den gelen ilâcın fevkalâde te'sirini göstermek içindir. İhtiyarlara ait bu lem'a, üç‑dört cihetle hüsn‑ü ifâdeyi muhâfaza edememiş.
Birincisi: Sergüzeşt‑i hayatıma ait olduğu için, o zamanlara hayâlen gidip o hâlette yazıldığından, ifâde, intizamını muhâfaza edemedi.
İkincisi: Sabah namazından sonra, gayet yorgunluk hissettiğim bir zamanda, hem sür'ate mecburiyet tahtında yazıldığından, ifâdede müşevveşiyet düşmüş.
Üçüncüsü: Yanımda dâim yazacak bulunmadığından, yanımda bulunan kâtibin de Risale‑i Nura ait dört‑beş vazifesi olmakla, tashihâtına tam vakit bulamadığımızdan intizamsız kaldı.
Dördüncüsü: Te'lifin akabinde ikimiz de yorgun olarak, mânâyı dikkatle düşünmeyerek, gayet sathî bir tashihle iktifâ edildiğinden, tarz‑ı ifâdede elbette kusurlar bulunacak. Âlîcenâb ihtiyarlardan, ifâdedeki kusurlarıma nazar‑ı müsâmaha ile bakmak ve Rahmet‑i İlâhiye boş olarak döndürmediği mübârek ihtiyarlar, ellerini Dergâh‑ı İlâhiye’ye açtıkları vakit bizi de duâlarında dâhil etsinler.
355
﴿
﴿كٓهٰيٰعٓصٓ ❋ ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا ❋ اِذْ نَادٰى رَبَّهُ نِدَٓاءً خَفِيًّا ❋ قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنّ۪ي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَٓائِكَ رَبِّ شَقِيًّا
Şu Lem'a Yirmialtı Ricâdır

Birinci Ricâ

Ey sinn‑i kemâle gelen muhterem ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Ben de sizin gibi ihtiyarım. İhtiyarlık zamanında ara sıra bulduğum ricâları ve o ricâlardaki tesellî nuruna sizi de teşrîk etmek arzusuyla başımdan geçen bazı hâlâtı yazacağım. Gördüğüm ziyâ ve rastgeldiğim ricâ kapıları, elbette benim nâkıs ve müşevveş isti'dâdıma göre görülmüş, açılmış. İnşâallâh sizlerin sâfî ve hàlis isti'dâdlarınız, gördüğüm ziyâyı parlattıracak, bulduğum ricâyı daha ziyâde kuvvetleştirecek.
İşte, gelecek o ricâların ve ziyâların menba'ı, mâdeni, çeşmesi, îmândır.

İkinci Ricâ

İhtiyarlığa girdiğim zaman, bir gün güz mevsiminde, ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım. Birden, gayet rikkatli ve hazîn ve bir cihette karanlıklı bir hâlet bana geldi. Gördüm ki; ben ihtiyarlandım, gündüz de ihtiyarlanmış, sene de ihtiyarlanmış, dünya da ihtiyarlanmış. Bu ihtiyarlıklar içinde dünyadan firâk ve sevdiklerimden iftirak zamanı yakınlaştığından, ihtiyarlık beni ziyâde sarstı. Birden, Rahmet‑i İlâhiye öyle bir sûrette inkişaf etti ki; o rikkatli hazîn firâkı, kuvvetli bir ricâ ve parlak bir tesellî nuruna çevirdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyarlar! Kur'ân‑ı Hakîm’de yüz yerde Errahmânirrahîm sıfatlarıyla kendini bizlere takdim eden ve dâima zeminin yüzünde merhamet isteyen zîhayatların imdâdına rahmetini gönderen ve gaybdan her sene baharı hadsiz ni'met ve hediyeleriyle doldurup rızka muhtaç bizlere yetiştiren ve za'f ve acz derecesi nisbetinde rahmetinin cilvesini ziyâde gösteren bir Hàlık‑ı Rahîm’imizin rahmeti, bu ihtiyarlığımızda en büyük bir ricâ ve en kuvvetli bir ziyâdır.
356
Bu rahmeti bulmak, îmân ile O Rahmân’a intisab etmek ve ferâizi kılmakla O’na itâat etmektir.

Üçüncü Ricâ

Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım; vücûdum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyâzi‑i Mısrî’ninGünde bir taşı bina‑yı ömrümün düştü yere,Can yatar gâfil, binası oldu vîran bîhaber…”dediği gibi, rûhumun hânesi olan cismimin de her gün bir taşı düşmekle yıpranıyor; ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümîdlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden müfârakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O manevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyâzi‑i Mısrî gibi dedim ki:
Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk‑ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, âh ki Lokman bîhaber!” (Hâşiye)
O vakit birden merhamet‑i İlâhiye’nin lisânı, misâli, timsâli, dellâlı, mümessili olan Peygamber‑i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nuru ve şefâati ve beşere getirdiği hediye‑i hidayeti, o dermansız, hadsiz zannettiğim yaraya güzel bir merhem ve tiryâk oldu. Karanlıklı ye'simi, nurlu bir ricâya çevirdi.
357
Evet, ey benim gibi ihtiyarlığını hisseden muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar; sevkiyât var. Fakat gafletten ve kısmen de ehl‑i dalâletten gelen zulümât evhâmlarıyla bize firâklı ve karanlıklı görünen berzah memleketi, ahbabların mecma'ıdır. Başta şefî'imiz olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm ile bütün dostlarımıza kavuşmak âlemidir.
Evet, bin üçyüzelli senede, her sene üçyüzelli milyon insanların sultanı ve onların rûhlarının mürebbîsi ve akıllarının muallimi ve kalblerinin mahbûbu ve her günde, Essebebü ke'l‑fâil sırrınca, bütün o ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli, sahife‑i hasenâtına ilâve edilen ve şu kâinâttaki makàsıd‑ı àliye-i İlâhiye’nin medârı ve mevcûdâtın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan O Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği dakikada ümmetî, ümmetî rivâyet‑i sahîha ile ve keşf‑i sâdıkla dediği gibi; Mahşerde herkes nefsî, nefsî dediği zaman, yine ümmetî, ümmetî diyerek en kudsî ve en yüksek bir fedâkârlıkla, yine şefâatiyle ümmetinin imdâdına koşan bir zâtın gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiyâ ve evliyâ yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz.
İşte O Zâtın şefâati altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümât‑ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'dır.

Dördüncü Ricâ

Bir zaman ihtiyarlığa ayak bastığımdan, gafleti idâme ettiren sıhhat‑i bedenim de bozulmuştu. İhtiyarlıkla hastalık, müttefikan bana hücum etti. Başıma vura vura uykumu kaçırdılar. Çoluk‑çocuk, mal gibi beni dünya ile bağlayacak alâkalar da yoktu. Gençlik sersemliğiyle zâyi' ettiğim sermâye‑i ömrümün meyvelerini bütün günahlar, hatîâtlar gördüm. Niyâzi‑i Mısrî gibi feryâd eyleyerek dedim:
358
Bir ticâret yapmadım, nakd‑i ömür oldu hebâ,
Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber
Ağlayıp nâlân edip, düştüm yola, tenhâ garîb,
Dîde giryân, sîne biryân, akıl hayran bîhaber…”
O vakit gurbette idim. Me'yûsâne bir hüzün ve nedâmetkârâne bir teessüf ve istimdâdkârâne bir hasret hissettim. Birden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân imdâda yetişti. Bana o kadar kuvvetli bir ricâ kapısını açtı ve öyle hakîki bir tesellî ziyâsını verdi ki, o vaziyetimin yüz derece fevkındeki ye'si dahi izâle eder ve o karanlıkları dağıtabilirdi.
Evet, ey benim gibi dünya ile alâkaları kesilmeye başlayan ve dünya ile bağlanan ipleri kopmaya yüz tutan muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Bu dünyayı en mükemmel ve muntazam bir şehir, bir saray hükmünde halkeden bir Sâni'‑i Zülcelâl, mümkün müdür ki; o şehirde, o sarayda en ehemmiyetli misâfirleriyle ve dostlarıyla konuşmasın, görüşmesin. Mâdem bilerek bu sarayı yapmış ve irâde ve ihtiyar ile tanzim ve tezyîn etmiş; elbette nasıl ki, Yapan bilir”, öyle de Bilen konuşur.” Mâdem bu sarayı, bu şehri bize güzel bir misâfirhâne ve ticâretgâh yapmış; elbette bize karşı münâsebâtını ve bizden arzularını gösterecek bir defteri, bir kitabı bulunacaktır.
İşte o kudsî defterin en mükemmeli; kırk vecihle mu'cize ve her dakikada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen, nur serpen ve herbir harfinde asğarî olarak on sevâb ve on hasene ve bazen on bin ve bazen Leyle‑i Kadir sırrıyla bir harfine otuz bin hasene ve meyve‑i Cennet ve nur‑u Berzah veren Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dır. Bu makamda O’na rekabet edecek kâinâtta hiçbir kitab yoktur ve hiçbir kimse gösteremez.
359
Mâdem bu elimizdeki Kur'ân, semâvât ve arzın Hàlık‑ı Zülcelâl’inin rubûbiyet‑i mutlakası noktasından ve azamet‑i ulûhiyeti cihetinden ve ihâta‑i rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır, fermânıdır, bir mâden‑i rahmetidir; O’na yapış Her derde bir devâ, her zulmete bir ziyâ, her ye'se bir ricâ, içinde vardır.
İşte bu ebedî hazinenin anahtarı; îmândır ve teslîmdir ve O’nu dinleyip kabûl etmek ve okumaktır.

Beşinci Ricâ

Bir zaman ihtiyarlığımın mebde'inde, bir inziva arzusuyla, İstanbul’un boğaz tarafındaki Yûşâ Tepesi’nde, yalnızlıkla rûhum bir istirahat aradı. Bir gün o yüksek tepede dâire‑i ufka, etrafa baktım. Gayet hazîn ve rikkatli bir levha‑i zevâl ve firâkı, ihtiyarlığın ihtarıyla gördüm. Şecere‑i ömrümün kırkbeşinci senesi olan kırkbeşinci dalındaki yüksek makamından, hayatımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki; o aşağıda, herbir dalında, herbir senenin zarfında sevdiklerimden ve alâkadarlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. Ve o firâk ve iftiraktan gelen gayet rikkatli bir manevî teessürât içinde Fuzûlî‑i Bağdadî gibi, müfârakat eden dostları düşünerek enîn edip;Vaslını yâd eyledikçe ağlarım, nefes var ise kuru cismimde feryâd eylerimdiyerek bir tesellî, bir nur, bir ricâ kapısını aradım. Birden, Âhiret’e îmân nuru imdâda yetişti. Hiç sönmez bir nur, hiç kırılmaz bir ricâ verdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Mâdem Âhiret var ve mâdem bâkîdir ve mâdem dünyadan daha güzeldir ve mâdem bizi yaratan Zât hem Hakîm, hem Rahîm’dir İhtiyarlıktan şekvâ ve teessüf etmemeliyiz Bil'akis ihtiyarlık, îmân ile ibâdet içinde sinn‑i kemâle gelip, vazife‑i hayattan terhis ve âlem‑i rahmete istirahat için gitmeye bir alâmet olduğu cihetle ondan memnun olmalıyız.
360
Evet, nass‑ı hadîs ile; nev'‑i beşerin en mümtâz şahsiyetleri olan yüzyirmidört bin enbiyânın icmâ ve tevâtür ile, kısmen şühûda ve kısmen hakkalyakìne istinâden, müttefikan Âhiret’in vücûdundan ve insanların oraya sevkedileceğinden ve bu kâinâtın Hàlık’ının kat'î va'dettiği Âhiret’i getireceğinden haber verdikleri gibi; onların verdikleri haberi keşif ve şühûd ile ilmelyakìn sûretinde tasdik eden yüzyirmidört milyon evliyânın o Âhiret’in vücûduna şehâdetleriyle ve bu kâinâtın Sâni'‑i Hakîm’inin bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle, bir âlem‑i bekàyı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine Âhiret’in vücûduna delâletiyle; ve her sene baharda rû‑yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini emr‑i kün feyekûn ile ihyâ edip Ba'sü ba'de'l‑mevt”e mazhar eden Ve haşir ve neşrin yüzbinler nümûnesi olarak nebâtât tâifelerinden ve hayvanat milletlerinden üçyüz bin nev'ileri haşir ve neşreden hadsiz bir Kudret‑i Ezeliye ve hesabsız ve isrâfsız bir hikmet‑i Ebediye ve rızka muhtaç bütün zîrûhları kemâl‑i şefkatle gayet hàrika bir tarzda iâşe ettiren Ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ'‑ı zînet ve mehâsini gösteren bir rahmet‑i bâkiye ve bir inâyet‑i dâimenin bilbedâhe Âhiret’in vücûdunu istilzam ile; ve şu kâinâtın en mükemmel meyvesi ve Hàlık‑ı Kâinât’ın en sevdiği masnû'u ve kâinâtın mevcûdâtıyla en ziyâde alâkadar olan insandaki şedîd, sarsılmaz, dâimî olan aşk‑ı bekà ve şevk‑i ebediyet ve âmâl‑i sermediyet bilbedâhe işâret ve delâletiyle, bu âlem‑i fânîden sonra bir âlem‑i bâkî ve bir dâr‑ı Âhiret ve bir dâr‑ı saâdet bulunduğunu o derece kat'î bir sûrette isbât ederler ki; dünyanın vücûdu kadar, bilbedâhe Âhiret’in vücûdunu kabûl etmeyi istilzam ederler. (Hâşiye)
361
Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm’in bize verdiği en mühim bir ders, Îmân‑ı bil'âhiret”tir. Ve o îmân da bu derece kuvvetlidir. Ve o îmânda öyle bir ricâ ve bir tesellî var ki; yüz bin ihtiyarlık bir tek şahsa gelse, bu îmândan gelen tesellî mukâbil gelebilir. Biz ihtiyarlar Elhamdülillâhi alâ kemâli'l‑îmân deyip, ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz.

Altıncı Ricâ

Bir zaman elîm bir esâretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylası’nda Çam Dağı’nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç‑dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti.
Altıncı Mektûb’da izâh edildiği gibi; o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses; rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyâde dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti ki; gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi, öyle de; senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılâb edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecbûriye dedi: Evet, ben vatanımdan garîb olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zevâl bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garîbâne vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün dünyadan birden müfârakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor.
Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir ricâ, bir nur aradım. Birden Îmân‑ı Billâh imdâda yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki; bulunduğum muzâaf vahşet bin defa tezâuf etse idi, yine o tesellî kâfî gelirdi.
362
Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Mâdem Rahîm bir Hàlık’ımız var; bizim için gurbet olamaz. Mâdem O var, bizim için herşey var. Mâdem O var, melâikeleri de var; öyle ise bu dünya boş değil; hàlî dağlar, boş sahrâlar Cenâb‑ı Hakk’ın ibâdıyla doludur. Zîşuûr ibâdından başka, O’nun nuruyla, O’nun hesabıyla taşı da, ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne geçer. Lisân‑ı hâl ile bizim ile konuşabilirler ve eğlendirirler.
Evet, bu kâinâtın mevcûdâtı adedince ve bu büyük kitab‑ı âlemin harfleri sayısınca vücûduna şehâdet eden; ve zîrûhların medâr‑ı şefkat ve rahmet ve inâyet olabilen cihâzâtı ve mat'ûmâtı ve ni'metleri adedince rahmetini gösteren deliller, şâhidler; bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hàlık’ımızın, Sâni'imizin, Hâmîmizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbûl bir şefâatçi acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da, ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbûl bir şefâatçi olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır
363

Yedinci Ricâ

Bir zaman ihtiyarlığımın başlangıcında, Eski Said’in gülmeleri, Yeni Said’in ağlamalarına inkılâb ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl‑i dünya, beni Eski Said zannedip oraya istediler; gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın benden çok ziyâde ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kalesinin başına çıktım. O kale, tahaccür etmiş hâdisât‑ı tarihiye sûretinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şânlı Osmanlı Devleti’nin ihtiyarlığı ve Hilâfet saltanatının vefâtı ve dünyanın ihtiyarlığı; bana gayet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde, o yüksek kalede geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı ve baktım. Birbiri içinde beni ihâta eden dört‑beş ihtiyarlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara bir hâlet‑i rûhiye hissettiğimden (Hâşiye) bir nur, bir tesellî, bir ricâ aradım.
Sağa, yani mâzi olan geçmiş zamana bakıp tesellî ararken bana mâzi, pederimin ve ecdâdımın ve nev'imin bir mezar‑ı ekberi sûretinde göründü; tesellî yerine vahşet verdi.
Sol tarafım olan istikbâle, derman ararken baktım. Gördüm ki: Benim ve emsâlimin ve nesl‑i âtînin büyük ve karanlıklı bir kabri sûretinde göründü; ünsiyet yerine dehşet verdi.
Sağ ile soldan tevahhuş edip, hazır günüme baktım. O gafletli ve tarihvâri nazarıma o hazır gün, yarım ölmekte ve hareket‑i mezbûhânedeki ızdırâb çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut sûretinde göründü.
Sonra bu cihetten dahi me'yûs olunca, başımı kaldırıp ömrümün ağacının başına baktım, gördüm ki: O ağacın tek bir meyvesi var, o da benim cenazemdir; o ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor.
O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim. O ömür ağacının aşağısına, köküne baktım, gördüm ki: O aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla, mebde'‑i hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir sûrette ayaklar altında çiğneniyor gördüm. O da derman değil, belki derdime dert kattı.
Sonra, mecburiyetle arkama baktım, gördüm ki: Esâssız, fânî olan dünya, hiçlik derelerinde ve yokluk zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem ararken, zehir ilâve etti.
364
O cihette dahi hayır göremediğimden, ön tarafıma baktım, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki; kabir kapısı tam yolumun üstünde açık görünüp, ağzını açmış bana bakıyor. Onun arkasında, ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kafileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor.
Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı bana nokta‑i istinâd ve silâh‑ı müdafaa olacak cüz'î bir cüz'‑i ihtiyarîden başka bir şey elimde yok. O hadsiz a'dâ ve hesabsız muzır şeylere karşı, tek bir silâh‑ı insanî olan o cüz'‑i ihtiyarî; hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem icâdsız olduğundan, kesbden başka bir şey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir ondan bana gelen hüzünleri sustursun. Ve ne de istikbâle hulûl edebilir ondan gelen korkuları men'etsin. Geçmiş ve geleceklere ait emellerime ve elemlerime fâidesi olmadığını gördüm.
Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me'yûsiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın semâsında parlayan îmân nurları imdâda yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir edip ışıklandırdı ki; gördüğüm o vahşetler, o karanlıklar yüz derece tezâuf etse idi; yine o nur, onlara karşı kâfî ve vâfî idi. Bütün o dehşetleri birer birer tesellîye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi. Şöyle ki:
Îmân; o vahşetli geçmiş zamanın mezar‑ı ekber sûretini yırtıp, ünsiyetli bir meclis‑i münevver ve bir mecma'‑ı ahbab olduğunu biayne'l‑yakìn, bihakka'l‑yakìn gösterdi.
Hem îmân; bir kabr‑i ekber sûretinde nazar‑ı gaflete görünen gelecek zamanı, sevimli saâdet saraylarında bir ziyâfet‑i Rahmâniye meclisi sûretinde biilme'l‑yakìn gösterdi.
Hem îmân; nazar‑ı gaflete bir tabut vaziyetinde görünen hazır zamanı ve o hazır günün tabutiyet şeklini kırıp, o hazır gün; uhrevî bir ticâretgâh dükkânı ve şa'şaalı bir misâfirhâne‑i Rahmânî sûretinde bilmüşâhede gösterdi.
365
Hem îmân; nazar‑ı gaflete ömür ağacının başında cenaze şeklinde görünen tek meyvesi cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayata mazhar ve ebedî bir saâdete namzed olan rûhumun eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için çıktığını, biilme'l‑yakìn gösterdi.
Hem îmân; kemiklerimle mebde'‑i hilkatimin toprağı, ayak altında ehemmiyetsiz mahvolmuş kemikler olmadığını; belki o toprak, rahmet kapısı ve Cennet salonunun bir perdesi olduğunu sırr‑ı îmân ile gösterdi.
Hem îmân; nazar‑ı gafletle arkamda hiçlikte, yokluk karanlığında yuvarlanan dünyanın vaziyetini sırr‑ı Kur'ân ile gösterdi ki: O zâhirî zulümâtta yuvarlanan dünya ise; vazifesi bitmiş, mânâsını ifâde etmiş, neticelerini kendine bedel vücûdda bırakmış bir kısım Mektûbat‑ı Samedâniye ve sahâif‑i nukùş-u Sübhâniye olduğunu gösterdi. Dünyanın mâhiyeti ne olduğunu biilme'l‑yakìn bildirdi.
Hem îmân; ileride gözünü açıp bana bakan kabri ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi, Nur‑u Kur'ân ile gösterdi ki; o kabir, kuyu kapısı değil, belki âlem‑i nurun kapısıdır. Ve o yol ise, hiçliğe ve ademistana değil; belki vücûda, nuristana ve saâdet‑i ebediyeye giden yol olduğunu, tam kanâat verecek bir derecede gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem oldu.
Hem îmân; o, elinde pek cüz'î bir kesb bulunan cüz'î bir cüz'‑ü ihtiyarî yerine, o hadsiz düşman ve zulmetlere karşı, gayr‑ı mütenâhî bir kudrete istinâd etmek ve hadsiz bir rahmete intisab etmek için, o cüz'‑i ihtiyarînin eline bir vesika veriyor Belki de îmân, o cüz'‑i ihtiyarînin elinde bir vesika oluyor.
Hem o cüz'‑i ihtiyarî olan silâh‑ı insanî, gerçi zâtında hem kısa, hem âciz, hem noksandır. Fakat nasıl ki; bir asker, cüz'î kuvvetini devlet hesabına isti'mâl ettiği vakit, binler derece kuvvetinden fazla işler görür; öyle de, sırr‑ı îmânla o cüz'î cüz'‑ü ihtiyarî, Cenâb‑ı Hak nâmına O’nun yolunda isti'mâl edilse, beşyüz sene genişliğinde bir Cennet’i dahi kazanabilir.
366
Hem îmân; geçmiş ve gelecek zamana nüfûz edemeyen o cüz'‑i ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp, kalbe ve rûha teslîm eder. Rûh ve kalbin dâire‑i hayatı ise, cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pek çok seneler mâziden, pek çok seneler istikbâlden dâire‑i hayatına dâhil olduğundan; o cüz'‑i ihtiyarî, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Zaman‑ı mâzinin en derin derelerine kuvvet‑i îmân ile girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def'edebildiği gibi; nur‑u îmân ile istikbâlin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izâle eder.
İşte ey benim gibi ihtiyarlık zahmetini çeken ihtiyar ve hemşire ihtiyareler! Mâdem Elhamdülillâh biz ehl‑i îmânız ve mâdem îmânda bu kadar nurlu, lezzetli, sevimli, şirin defineler var ve mâdem ihtiyarlığımız bizi bu definenin içine daha ziyâde sevkediyor Elbette îmânlı ihtiyarlıktan şekvâ değil, belki binler teşekkür etmeliyiz

Sekizinci Ricâ

İhtiyarlığın alâmeti olan beyaz kıllar saçıma düştüğü bir zamanda, gençliğin derin uykusunu daha ziyâde kalınlaştıran Harb‑i Umumî’nin dağdağaları ve esâretimin keşmekeşlikleri ve sonra İstanbul’a geldiğim vakit, ehemmiyetli bir şân ve şeref vaziyeti, hattâ Halifeden, Şeyhülislâmdan, Başkumandandan tut, medrese talebelerine kadar, haddimden çok ziyâde bir hüsn‑ü teveccüh ve iltifat gösterdikleri cihetle, gençlik sarhoşluğu ve o vaziyetin verdiği hâlet‑i rûhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki; âdeta dünyayı dâimî, kendimi de lâyemûtâne dünyaya yapışmış bir vaziyet‑i acîbede görüyordum.
367
İşte o zamanda İstanbul’un Bayezid Câmi‑i mübârekine, Ramazan‑ı Şerîfte, ihlâslı hâfızları dinlemeğe gittim. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, semâvî yüksek hitâbıyla beşerin fenâsını ve zîhayatın vefâtını haber veren gayet kuvvetli bir sûrette ﴿كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ fermânını hâfızların lisânıyla ilân etti. Kulağıma girip, kalbimin içine yerleşip, o pek kalın gaflet ve uyku ve sarhoşluk tabakalarını parça parça etti. Câmiden çıktım. Daha çoktan beri başımda yerleşen o eski uykunun sersemliğiyle birkaç gün başımda bir fırtına, dumanlı bir ateş ve pusulasını şaşırmış gemi gibi kendimi gördüm. Aynada saçıma baktıkça, beyaz kıllar bana diyorlar; Dikkat et!” İşte, o beyaz kılların ihtarıyla, vaziyet tavazzuh etti.
Baktım ki: Çok güvendiğim ve ezvâkına meftûn olduğum gençlik, elveda diyor. Ve muhabbetiyle pek çok alâkadar olduğum hayat‑ı dünyeviye sönmeğe başlıyor. Ve pek çok alâkadar ve âdeta âşık olduğum dünya, bana: Uğurlar olsun deyip, misâfirhâneden gideceğimi ihtar ediyor. Kendisi de, Allah’a ısmarladık deyip o da gitmeğe hazırlanıyor.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ﴿كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ âyetinin külliyetinde: Nev'‑i insanî bir nefistir, dirilmek üzere ölecek. Ve küre‑i arz dahi bir nefistir, bâkî bir sûrete girmek için o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir, âhiret sûretine girmek için o da ölecek!” mânâsı, âyetin işâretinden kalbe açılıyordu
İşte bu hâlette, vaziyetime baktım ki: Medâr‑ı ezvâk olan gençlik gidiyor; menşe'‑i ahzân olan ihtiyarlık yerine geliyor ve gayet parlak ve nurânî hayat gidiyor; zâhiri karanlıklı, dehşetli ölüm, yerine gelmeğe hazırlanıyor Ve o çok sevimli ve dâimî zannedilen ve gâfillerin mâşukası olan dünya, pek sür'atle zevâle kavuşuyor gördüm.
Kendi kendimi aldatmak ve yine başımı gaflete sokmak için, İstanbul’da haddimden çok fazla gördüğüm makam‑ı ictimâînin ezvâkına baktım, hiçbir fâidesi olmadı. Bütün onların teveccühü, iltifatı, tesellîleri; yakınımda olan kabir kapısına kadar gelebilir; orada söner. Ve şöhret‑perestlerin bir gaye‑i hayâli olan şân ve şerefin süslü perdesi altında sakîl bir riyâ, soğuk bir hodfürûşluk, muvakkat bir sersemlik sûretinde gördüğümden, anladım ki; beni şimdiye kadar aldatan bu işler, hiçbir tesellî veremez ve onlarda hiçbir nur yok
368
Yine tam uyanmak için, Kur'ânın semâvî dersini işitmek üzere, yine Bayezid Câmii’ndeki hâfızları dinlemeğe başladım. O vakit o semâvî dersten ﴿وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ilâ âhir nev'inden kudsî fermânlarla müjdeler işittim. Kur'ân’dan aldığım feyiz ile hariçten tesellî aramak değil, belki dehşet ve vahşet ve me'yûsiyet aldığım noktalar içinde tesellîyi, ricâyı, nuru aradım. Cenâb‑ı Hakk’a yüzbin şükür olsun ki; aynı dert içinde, dermanı buldum. Aynı zulmet içinde, nuru buldum. Aynı dehşet içinde, tesellîyi buldum.
En evvel; herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım, Nur‑u Kur'ân ile gördüm ki: Ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat mü'min için asıl sîmâsı nurânîdir, güzeldir gördüm. Ve çok risalelerde bu hakikati kat'î bir sûrette isbât etmişiz. Sekizinci Söz ve Yirminci Mektûb gibi çok risalelerde izâh ettiğimiz gibi: Ölüm, i'dâm değil, firâk değil, belki hayat‑ı ebediyenin mukaddimesidir, mebde'idir ve vazife‑i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil‑i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile‑i ahbaba kavuşmaktır. Ve hâkezâ bunlar gibi hakikatler ile ölümün hakîki, güzel sîmâsını gördüm. Korkarak değil, belki bir cihetle müştâkàne mevtin yüzüne baktım. Ehl‑i tarîkatça râbıta‑i mevtin bir sırrını anladım.
Sonra herkesi zevâliyle ağlatan ve herkesi kendine meftûn ve müştâk eden ve günah ve gaflet ile geçen ve geçmiş gençliğime baktım. O güzel süslü çarşafı (elbisesi) içinde, gayet çirkin, sarhoş, sersem bir yüz gördüm. Eğer mâhiyetini bilmeseydim, birkaç sene beni sarhoş edip güldürmesine bedel, yüz sene dünyada kalsam beni ağlattıracaktı. Nasıl ki, öylelerden birisi ağlayarak demiş: لَيْتَ الشَّبَابَ يَعُودُ يَوْمًا فَاُخْبِرَهُ بِمَا فَعَلَ الْمَش۪يبُ Yani: Keşke gençliğim bir gün dönse idi, ihtiyarlık benim başıma ne kadar hazîn hâller getirdiğini ona şekvâ edip söyleyecektim.” Evet, bu zât gibi gençliğin mâhiyetini bilmeyen ihtiyarlar, gençliklerini düşünüp, teessüf ve tahassürle ağlıyorlar.
369
Hâlbuki gençlik, eğer ehl‑i kalb, ehl‑i huzur ve aklı başında ve kalbi yerinde bulunan mü'minlerde olsa, ibâdete ve hayrata ve ticâret‑i uhreviyeye sarf edilse, en kuvvetli bir vesile‑i ticâret ve güzel ve şirin bir vâsıta‑i hayrattır. Ve o gençlik, vazife‑i diniyesini bilip sû‑i isti'mâl etmeyenlere, kıymetdâr, zevkli bir ni'met‑i İlâhiye’dir. Eğer istikamet, iffet, takvâ beraber olmazsa, çok tehlikeleri var; taşkınlıklarıyla saâdet‑i ebediyesini ve hayat‑ı uhreviyesini zedeler. Belki hayat‑ı dünyeviyesini de berbat eder. Belki bir‑iki sene gençlik zevkine bedel, ihtiyarlıkta çok seneler gam ve keder çeker.
Mâdem ekser insanlarda gençlik zararlı düşüyor; biz ihtiyarlar Allah’a şükretmeliyiz ki, gençlik tehlikelerinden ve zararlarından kurtulduk. Herşey gibi, elbette gençliğin dahi lezzetleri gidecek. Eğer ibâdete ve hayra sarf edilmişse, o gençliğin meyveleri onun yerinde bâkî kalıp, hayat‑ı ebediyede bir gençlik kazanmasına vesile olur.
Sonra ekser nâsın âşık ve mübtelâ olduğu dünyaya baktım. Nur‑u Kur'ân ile gördüm ki; birbiri içinde üç küllî dünya var:
Birisi: Esmâ‑i İlâhiye’ye bakar, onların âyinesidir.
İkinci yüzü: Âhirete bakar, onun mezraasıdır.
Üçüncü yüzü: Ehl‑i dünyaya bakar, ehl‑i gafletin mel'abegâhıdır.
Hem herkesin, bu dünyada koca bir dünyası var. Âdeta insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat herkesin hususî dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa, dünyası başına yıkılır; kıyâmeti kopar. Ehl‑i gaflet, kendi dünyasının böyle çabuk yıkılacak vaziyetini bilmediklerinden, umumî dünya gibi dâimî zannedip perestiş eder.
Başkalarının dünyası gibi çabuk yıkılır, bozulur, benim de hususî bir dünyam var. Bu hususî dünyam, bu kısacık ömrümle ne fâidesi var?” diye düşündüm. Nur‑u Kur'ân ile gördüm ki:
370
Hem benim, hem herkes için şu dünya; muvakkat bir ticâretgâh Ve her gün dolar boşalır bir misâfirhâne Ve gelen geçenlerin alışverişi için yol üstünde kurulmuş bir pazar Ve Nakkàş‑ı Ezelî’nin teceddüd eden, hikmetle yazar bozar bir defteri Ve her bahar, bir yaldızlı mektûbu Ve herbir yaz, bir manzûm kasidesi Ve O Sâni'‑i Zülcelâl’in cilve‑i Esmâsını tazelendiren, gösteren âyineleri Ve âhiretin fidanlık bir bahçesi Ve Rahmet‑i İlâhiye’nin bir çiçekdanlığı Ve âlem‑i bekàda gösterilecek olan levhaları yetiştirmeğe mahsûs, muvakkat bir tezgâhı mâhiyetinde gördüm. Bu dünyayı bu sûrette yaratan Hàlık‑ı Zülcelâl’e yüzbin şükrettim.
Ve anladım ki: Dünyanın âhirete ve Esmâ‑i İlâhiye’ye bakan güzel iç yüzlerine karşı nev'‑i insana muhabbet verilmişken; o muhabbeti sû‑i isti'mâl ederek fânî, çirkin, zararlı, gafletli yüzüne karşı sarfettiğinden, حُبُّ الدُّنْيَا رَأْسُ كُلِّ خَط۪يئَةٍ Hadîs‑i Şerîfinin sırrına mazhar olmuşlar.
İşte ey ihtiyar ve ihtiyareler! Ben, Kur'ân‑ı Hakîm’in nuruyla ve ihtiyarlığımın ihtarıyla ve îmân dahi gözümü açmasıyla bu hakikati gördüm. Ve çok risalelerde kat'î bürhânlarla isbât ettim. Kendime, hakîki bir tesellî ve kuvvetli bir ricâ ve parlak bir ziyâ gördüm. Ve ihtiyarlığıma memnun oldum. Ve gençliğin gitmesinden mesrûr oldum. Siz de ağlamayınız ve şükrediniz. Mâdem îmân var ve hakikat böyledir; ehl‑i gaflet ağlasın, ehl‑i dalâlet ağlasın
371

Dokuzuncu Ricâ

Harb‑i Umumî’de esâretle, Rusya’nın şark‑ı şimâlîsinde, çok uzak olan Kosturma Vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir câmii, meşhûr Volga Nehri’nin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zâbitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim; dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefâletle beni o Volga Nehri’nin kenarındaki küçük câmiye aldılar. Ben yalnız olarak câmide yatıyordum. Bahar da yakın. O şimâl kıt'asının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette, Volga Nehri’nin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı.
Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb‑i Umumî’yi gören ihtiyardır. Güyâ ﴿يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ ش۪يبًا sırrına mazhar olarak, öyle günlerdir ki; çocukları ihtiyarlandırdığı cihette, kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum. O karanlıklı, uzun gece ve hazîn gurbet ve hazîn vaziyet içinde hayattan ve vatandan bir me'yûsiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım, ümîdim kesildi. O hâlette iken, Kur'ân‑ı Hakîm’den imdâd geldi; dilim ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ dedi. Kalbim de ağlayarak dedi:
غَرِيبَمْ بِى كَسَمْ ضَعِيفَمْ نَاتُوَانَمْ اَلْاَمَانْ گُويَمْ
عَفُوْ جُويَمْ مَدَدْ خَواهَمْ زِدَرْگَاهَتْ اِلٰهِى
372
Rûhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o gurbette vefâtımı tahayyül ederek, Niyâzi‑i Mısrî gibi dedim:Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp,Şevk ile her dem uçup, çağırırım dost, dost!” diye, dostları arıyordu. Her ne ise O hüzünlü, rikkatli, firkatli, uzun gurbet gecesinde, Dergâh‑ı İlâhî’de za'f ve aczim o kadar büyük bir şefâatçi ve vesile oldu ki, şimdi de hayretteyim. Çünkü birkaç gün sonra, gayet hilâf‑ı me'mûl bir sûrette, yayan gidilse bir senelik mesâfede, tek başımla Rusça bilmediğim hâlde firar ettim. Za'f ve aczime binâen gelen inâyet‑i İlâhiye ile hàrika bir sûrette kurtuldum. Varşova ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim ki, bu sûrette kolaylıkla kurtulmak pek hàrika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları, çok teshîlât ve çok kolaylıkla, o uzun firarî seyahati bitirdim.
Fakat o Volga Nehri kenarındaki câmideki mezkûr gecenin vaziyeti bana bu kararı verdirmiş ki; bakiye‑i ömrümü mağaralarda geçireceğim. Bu insanların hayat‑ı ictimâîsine karışmak artık yeter. Mâdem sonunda yalnız kabre gideceğim; yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim, demiştim.
Fakat, maatteessüf, İstanbul’daki ciddi ve çok ahbab ve İstanbul’un şa'şaalı hayat‑ı dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh eden şân ü şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı muvakkaten bana unutturdular. Güyâ o gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlıktı. Ve İstanbul’un beyaz, şa'şaalı gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyazı idi ki, ileriyi göremedi, yine yattı. iki sene sonra Gavs‑ı Geylânî, Fütûhu'l‑Gayb kitabıyla tekrar gözümü açtırdı.
İşte ey ihtiyar ve ihtiyareler! Biliniz ki; ihtiyarlıktaki za'f ve acz, rahmet ve inâyet‑i İlâhiye’nin celbine vesiledir. Ben kendi şahsımda çok hâdiselerle müşâhede ettiğim gibi, zeminin yüzündeki rahmetin cilvesi de gayet zâhir bir tarzda bu hakikati gösteriyor. Çünkü hayvanatın en âciz ve en zaîfi, yavrulardır. Hâlbuki, rahmetin en şirin ve en güzel cilvesine mazhar, yine onlardır. Bir ağacın başındaki yuvada bir yavrunun aczi, annesini en mutî' bir nefer gibi, rahmetin cilvesi istihdam ediyor. Etrafı gezer, rızkını getirir. Ne vakit o yavru, kanatlarının kuvvetlenmesiyle aczini unutsa, vâlidesi ona Sen git rızkını ara der, daha onu dinlemez.
373
İşte bu sırr‑ı rahmet yavruların hakkında cereyan ettiği gibi, za'f ve acz noktasında yavrular hükmüne geçen ihtiyarlar hakkında da cârîdir. Bana kanâat‑ı kat'iyye verecek derecede tecrübeler vardır ki, nasıl çocukların aczlerine binâen, rahmet tarafından, rızıkları hàrika bir sûrette memeler musluklarından gönderiliyor ve akıttırılıyor; öyle de, masûmiyet kesb eden îmânlı ihtiyarların rızıkları da, bereket sûretinde gönderiliyor. Hem bir hânenin bereket direği, o hânedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir hâneyi belâlardan muhâfaza edici, içindeki beli bükülmüş masûm ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu, (Hâşiye) Hadîs‑i Şerîfin bir parçası olan لَوْ لَا الشُّيُوخُ الرُّكَّعُ لَصُبَّ عَلَيْكُمُ الْبَلَاءُ صَبًّا yani; Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti diye fermân etmekle, bu hakikati isbât ediyor.
İşte, mâdem ihtiyarlıktaki za'f ve acz, bu derece Rahmet‑i İlâhiye’nin celbine medârdır. Ve mâdem Kur'ân‑ı Hakîm, ﴿اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَر۪يمًا ❋ وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يرًا âyetiyle, beş cihetle gayet mûcizâne bir sûrette ihtiyar peder ve vâlideye karşı hürmete ve şefkate evlâdları dâvet ediyor. Ve mâdem İslâmiyet dini, ihtiyarlara hürmet ve merhameti emrediyor. Ve mâdem insaniyet fıtratı, ihtiyarlara karşı hürmet ve merhameti iktiza ediyor. Elbette biz ihtiyarlar, gençlik iştihâsıyla olan muvakkat bir zevk‑i maddî yerine, manevî ve dâimî ve mühim, inâyet‑i İlâhiye’den ve rikkat‑i cinsiyeden gelen rahmet ve hürmet; ve rahmet ve hürmetten neş'et eden ezvâk‑ı rûhâniyeyi alıyoruz. O hâlde biz bu ihtiyarlığımızı, yüz gençliğe değişmemeliyiz.
374
Evet, ben kendim sizi te'min ediyorum ki; Eski Said’in on senelik gençliğini bana verseler, ben şimdi Yeni Said’in bir senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim. Ben ihtiyarlığımdan râzıyım; siz de râzı olmalısınız.

Onuncu Ricâ

Bir zaman, esâretten geldikten sonra, İstanbul’da bir‑iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmış iken, bir gün İstanbul’un Eyüb Sultan kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul etrafındaki âfâka baktım. Birden, bakıyorum; benim hususî dünyam vefât ediyor, bazı cihette rûh çekiliyor gibi bir hâlet‑i hayâliye bana geldi. Dedim: Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazıları mıdır ki, bana böyle hayâl veriyor?” diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana baktım. Kalbime ihtar edildi ki:
Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul, içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul’un halkını buraya boşaltan bir Hâkim‑i Kadîr’in hükmünden kurtulup müstesnâ kalamazsın, sen de gideceksin.”
Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayâl ile Sultan Eyüb Câmii’nin mahfelindeki küçük bir odaya, çok defa girdiğim gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki, ben üç cihette misâfirim: Bu menzilcikte misâfir olduğum gibi, İstanbul’da da misâfirim, dünyada da misâfirim. Misâfir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, bir gün de İstanbul’dan da çıkacağım, diğer bir gün de dünyadan çıkacağım.
İşte bu hâlette, gayet rikkatli ve firkatli, elemli bir hüzün ve gam, kalbime, başıma çöktü. Çünkü ben yalnız bir‑iki dostu kaybetmiyorum; İstanbul’da binler sevdiğim dostlarımdan müfârakat gibi, çok sevdiğim İstanbul’dan da ayrılacağım. Dünyada yüz binler dostlarımdan iftirak gibi, çok sevdiğim ve mübtelâ olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım diye düşünürken, yine kabristanın o yüksek yerine gittim.
Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden, bana, İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer sûretinde gösterdikleri gibi; aynen ben de, o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm. Hayâlim dedi ki: Mâdem bu kabristanda olanlardan bir kısmı, sinemada, gezer gibi görülüyor; ileride kat'iyyen bu kabristana girecekleri, girmiş gibi gör. Onlar da cenazelerdir, geziyorlar.
375
Birden, Kur'ân‑ı Hakîm’in nuruyla ve Gavs‑ı A'zam Şeyh Geylânî Hazretlerinin irşadıyla, o hazîn hâlet, sürûrlu ve neş'eli bir vaziyete inkılâb etti. Şöyle ki:
O hazîn hâle karşı Kur'ân’dan gelen nur böyle ihtar etti ki: Senin, şimâl‑i şarkî’de, Kosturma’daki gurbetinde bir‑iki esir zâbit dostun vardı. Bu dostların herhalde İstanbul’a gideceklerini biliyordun. Sana birisi dese idi: Sen İstanbul’a gideceksin, yoksa burada kalacaksın?” Elbette, zerre mikdar aklın varsa, İstanbul’a ferâh ve sürûrla gitmesini kabûl edecektin. Çünkü bin birden, dokuzyüz doksandokuz ahbabın İstanbul’dadırlar. Burada bir‑iki tane kalmış, onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul’a gitmek hazîn bir firâk, elîm bir iftirak değil. Hem de geldin; memnun olmadın ? O düşman memleketindeki pek karanlık, uzun gecelerinden ve pek soğuk fırtına kışlarından kurtuldun. Bu güzel dünya cenneti gibi İstanbul’a geldin.
Aynen öyle de; senin küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksandokuzu, sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir‑iki dostun var, onlar da oraya gidecekler. Dünyada vefâtın firâk değil, visâldir; o ahbablara kavuşmaktır. Onlar, yani o ervâh‑ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem‑i berzah tabakàtında geziyorlar diye ihtar edildi.
Evet, bu hakikati, Kur'ân ve îmân o derece kat'î bir sûrette isbât etmiştir ki; bütün bütün kalbsiz, rûhsuz olmazsa veyâhut dalâlet kalbini boğmamış ise, görüyor gibi inanmak gerektir. Çünkü bu dünyayı, hadsiz envâ'‑ı lütûf ve ihsânıyla böyle tezyîn edip mükrimâne ve şefîkàne Rubûbiyetini gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz'î şeyleri dahi muhâfaza eden bir Sâni'‑i Kerîm ve Rahîm, masnûâtı içinde en mükemmel ve en câmi', en ehemmiyetli ve en çok sevdiği masnû'u olan insanı, elbette ve bilbedâhe, sûreten göründüğü gibi böyle merhametsiz, âkıbetsiz i'dâm etmez, mahvetmez, zâyi' etmez. Belki bir çiftçinin toprağa serptiği tohumlar gibi başka bir hayatta sünbül vermek için, Hàlık‑ı Rahîm o sevgili masnû'unu, bir rahmet kapısı olan toprak altına muvakkaten atar. (Hâşiye)
İşte bu ihtar‑ı Kur'ânîyi aldıktan sonra o kabristan, İstanbul’dan ziyâde bana ünsiyetli oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muâşeretten daha ziyâde hoş geldi. Ben de boğaz tarafındaki Sarıyer’de, bir halvethâne kendime buldum. Gavs‑ı A'zam (R.A.) Fütûhu'l‑Gayb’ıyla bana bir üstad ve tabib ve mürşid olduğu gibi, İmâm‑ı Rabbânî de (R.A.) Mektûbat’ıyla bir enîs, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit, ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvâkından çekildiğimden ve hayat‑ı ictimâiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum, Allah’a şükrettim.
376
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık içine giren ve ihtiyarlığın ihtarıyla vefâtı çok tahattur eden zâtlar! Kur'ân’ın verdiği ders‑i îmân nuruyla, ihtiyarlığı ve vefâtı ve hastalığı hoş görmeliyiz, belki bir cihette sevmeliyiz. Mâdem îmân gibi hadsiz derecede kıymetdâr bir ni'met bizde vardır; ihtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefât da hoştur. Nâhoş bir şey varsa; o da günahtır, sefâhettir, bid'atlardır, dalâlettir.

Onbirinci Ricâ

Esâretten geldikten sonra İstanbul’da Çamlıca Tepesi’nde bir köşkte, merhum biraderzâdem Abdurrahman ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat‑ı dünyeviye cihetinde bizim gibilere en mes'ûdâne bir hayat sayılabilirdi. Çünkü esâretten kurtulmuştum; Dâru'l‑Hikmet’te, meslek‑i ilmiyeme münâsib, en àlî bir tarzda neşr‑i ilme muvaffakıyet vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul’un en güzel yeri olan Çamlıca’da oturuyordum. Hem herşeyim mükemmeldi. Merhum biraderzâdem Abdurrahman gibi gayet zekî, fedâkâr, hem bir talebe, hem hizmetkâr, hem kâtib, hem evlâd‑ı maneviyem beraberdi.
377
Dünyada herkesten ziyâde kendimi mes'ûd bilirken, aynaya baktım; saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm. Birden, esârette, Kosturma’daki câmideki intibâh‑ı rûhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben merbût olduğum ve medâr‑ı saâdet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, esbâbı tedkike başladım. Hangisini tedkik ettimse, baktım ki; çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda, en sadâkatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadâkatsizlik ve hâtıra gelmez bir vefâsızlık gördüm. Hayat‑ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki, hakikat noktasında acınacak hâlimize, pek çok insanlar gıbta ile bakıyorlar. Bütün bu insanlar dîvâne mi olmuşlar? Yoksa şimdi ben dîvâne mi oluyorum ki, bu dünya‑perest insanları dîvâne görüyorum?” Her ne ise
Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibâh cihetinde, en evvel, alâkadar olduğum fânî şeylerin fânîliğini gördüm. Kendime de baktım, nihâyet‑i aczde gördüm. O vakit, bekà isteyen ve bekà tevehhümüyle fânîlere mübtelâ olan rûhum bütün kuvvetiyle dedi ki: Mâdem cismen fânîyim; bu fânîlerden bana ne hayır gelebilir? Mâdem ben âcizim; bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâkî‑i Sermedî, bir Kadîr‑i Ezelî lâzım diyerek taharrîye başladım.
O vakit, herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir tesellî, bir ricâ aramaya başladım. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm‑u felsefeyi ulûm‑u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm‑u felsefeyi, pek yanlış olarak mâden‑i tekemmül ve medâr‑ı tenevvür zannetmiştim. Hâlbuki, o felsefî mes'eleler, rûhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât‑ı maneviyemde engel olmuştu.
378
Birden, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmet ve keremiyle Kur'ân‑ı Hakîm’deki hikmet‑i kudsiye imdâda yetişti. Çok risalelerde beyân edildiği gibi, o felsefî mes'elelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi.
Ezcümle; fünûn‑u hikmetten gelen zulümât‑ı rûhiye, rûhumu kâinâta boğduruyordu. Hangi cihete baktım, nur aradım; o mes'elelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. , Kur'ân‑ı Hakîm’den gelen, Lâ ilâhe illâ Hû cümlesiyle ders verilen Tevhid, gayet parlak bir nur olarak, bütün o zulümâtı dağıttı; rahatla nefes aldım. Fakat nefis ve şeytan, ehl‑i dalâlet ve ehl‑i felsefeden aldıkları derse istinâd ederek, akıl ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münâzarât‑ı nefsiye, Lillâhi'l‑Hamd, kalbin muzafferiyetiyle neticelendi.
Çok risalelerde kısmen o münâzaralar yazılmış. Onlara iktifâ edip, burada yalnız binde bir muzafferiyet‑i kalbiyeyi göstermek için, binler bürhândan bir tek bürhân beyân edeceğim. ki, gençliğinde hikmet‑i ecnebiye veya fünûn‑u medeniye nâmı altındaki kısmen dalâlet, kısmen mâlâyaniyât mes'eleleriyle rûhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış bir kısım ihtiyarların rûhunda temizlik yapsın; Tevhid hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun. Şöyle ki:
Ulûm‑u felsefiyenin vekâleti nâmına nefsim dedi ki: Bu kâinâttaki esbâbın, tabiatıyla bu mevcûdâta müdâhaleleri var. Herşey bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hubûbatı topraktan istemeli. En cüz'î, en küçük bir şeyi de Allah’tan istemek ve Allah’a yalvarmak ne demektir?”
O vakit, Nur‑u Kur'ân ile, sırr‑ı Tevhid şu gelecek sûrette inkişaf etti. Kalbim, o mütefelsif nefsime dedi:
379
En cüz'î ve en küçük şey, en büyük şey gibi, doğrudan doğruya bütün bu kâinât Hàlık’ının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka sûrette olamaz. Esbâb ise bir perdedir. Çünkü en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazen san'at ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan san'atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyle ise, büyük küçük tefrik edilmeyecek. Ya bütünü esbâb‑ı maddiyeye taksim edilecek veyâhut bütünü birden bir tek Zâta verilecektir. Birinci şık muhâl olduğu gibi, bu şık vâcibdir, zarûrîdir.
Çünkü bir tek Zâta, yani bir Kadîr‑i Ezelî’ye verilse; mâdem bütün mevcûdâtın intizamât ve hikmetleriyle vücûdu kat'î tahakkuk eden ilmi herşeyi ihâta ediyor; ve mâdem ilminde herşeyin mikdarı taayyün ediyor; ve mâdem, bilmüşâhede, her vakit hiçten, nihâyetsiz sühûletle, nihâyetsiz san'atlı masnû'lar vücûda geliyor; ve mâdem O Kadîr‑i Alîm’in, bir kibrit çakar gibi, emr‑i kün feyekûn ile, hangi şey olursa olsun icâd edebildiğini, hadsiz kuvvetli deliller ile, çok risalelerde beyân ettiğimiz ve hususan Yirminci Mektûb ve Yirmiüçüncü Lem'anın âhirinde isbât edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var. Elbette, bilmüşâhede görülen hàrikulâde sühûlet ve kolaylık, o ihâta‑i ilmiyeden ve azamet‑i kudretten geliyor.
Meselâ; nasıl ki göze görülmeyen eczâlı bir mürekkeble yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsûs bir eczâ sürülse, o koca kitab birden herbir göze vücûdunu gösterip kendini okutturur. Aynen öyle de; O Kadîr‑i Ezelî’nin ilm‑i muhîtinde, herşeyin sûret‑i mahsûsası, bir mikdar‑ı muayyen ile taayyün ediyor. O Kadîr‑i Mutlak, emr‑i kün feyekûn ile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz irâdesiyle, o yazıya sürülen eczâ gibi; gayet kolay ve sühûletle, kudretin bir cilvesi olan kuvvetini, o mâhiyet‑i ilmiyeye sürer, o şeye vücûd‑u haricî verir, göze gösterir, nukùş‑u hikmetini okutturur.
380
Eğer bütün eşya birden O Kadîr‑i Ezelî’ye ve Alîm‑i Külli Şey’e verilmezse, o vakit sinek gibi en küçük bir şeyin vücûdunu, dünyanın ekser nev'ilerinden hususî bir mîzan ile toplamak lâzım gelmekle beraber; o küçük sineğin vücûdunda çalışan zerreler, o sineğin sırr‑ı hilkatini ve kemâl‑i san'atını bütün dekàikiyle bilmekle olabilir.
Çünkü esbâb‑ı tabîiye ile esbâb‑ı maddiye, bilbedâhe ve umum ehl‑i aklın ittifakıyla, hiçten icâd edemez. Öyle ise; herhalde onlar icâd etse, elbette toplayacak. Mâdem toplayacak; hangi zîhayat olursa olsun, ekser anâsır ve envâ'ından nümûneler içinde vardır. Âdeta kâinâtın bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette, o hâlde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün rû‑yi zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mîzan ile ölçüp toplattırmak lâzım geliyor.
Ve mâdem esbâb‑ı tabîiye câhildir, câmiddir; bir ilmi yoktur ki bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin, ona göre manevî kalıba gelen zerrâtı eritip döksün; dağılmasın, intizamını bozmasın. Hâlbuki herşeyin şekli, hey'eti hadsiz tarzlarda olabildiği için, hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller, mikdarlar içinde bir tek şekil ve mikdarda, sel gibi akan anâsırın zerreleri dağılmayarak, muntazaman, mikdarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kütle hâlinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücûd vermek; ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.
Evet, bu hakikate binâen, ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ bu âyet‑i azîmenin sırrıyla, (Hâşiye) bütün esbâb‑ı maddiye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, bir tek sineğin vücûdunu ve o vücûdun cihâzâtını mîzan‑ı mahsûsla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücûdun mikdar‑ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da, dâima tazelenmekte olan ve o vücûda gelip çalışan zerrâtı, muntazaman çalıştıramazlar. Öyle ise; bilbedâhe esbâb, bu eşyaya sâhib çıkamazlar. Demek Sâhib‑i Hakîkileri başkadır.
381
Evet, öyle bir Sâhib‑i Hakîkileri var ki; ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sırrıyla, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyâsı kadar kolay yapar. Bir baharı, bir tek çiçek kolaylığında icâd eder. Çünkü toplamağa muhtaç değil. Emr‑i kün feyekûn”e mâlik olduğundan; ve her baharda hadsiz mevcûdât‑ı bahariyenin madde‑i unsuriyesinden başka hadsiz sıfât ve ahvâl ve eşkâllerini hiçten icâd ettiğinden; ve ilminde herşeyin plânı, modeli, fihristesi ve programı taayyün ettiğinden; ve bütün zerrât O’nun ilim ve kudreti dâiresinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi herşeyi nihâyet kolaylıkla icâd eder. Ve hiçbir şey, zerre mikdar hareketini şaşırmaz. Seyyârât mutî' bir ordusu olduğu gibi, zerrât dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer.
Mâdem o Kudret‑i Ezeliyeye istinâden hareket ediyorlar ve o İlm‑i Ezelînin düsturuyla çalışıyorlar; işte o eserler, o kudrete göre vücûda gelir. Yoksa o küçük, ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla, o eserler küçülmez. O kudrete intisab kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud’u gebertir. Karınca, Fir'avun’un sarayını harâb eder. Zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü omuzunda taşıyor. Bu hakikati çok risalelerde isbât ettiğimiz gibi; nasıl ki bir nefer, askerlik vesikasıyla pâdişaha intisab noktasında, yüz bin defa kendi kuvvetinden fazla, bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur; öyle de, herşey, o Kudret‑i Ezeliyeye intisabıyla, yüzbin defa esbâb‑ı tabîiyenin fevkınde mu'cizât‑ı san'ata mazhar olabilir.
382
Elhâsıl; herşeyin nihâyet derecede hem san'atlı hem sühûletli vücûdu gösteriyor ki, muhît bir ilim sâhibi olan bir Kadîr‑i Ezelî’nin eseridir. Yoksa yüzbin muhâl içinde, değil vücûda gelmek, belki imkân dâiresinden çıkıp imtina' dâiresine girecek ve mümkün sûretinden çıkıp mümteni' mâhiyetine girecek ve hiçbir şey vücûda gelmeyecek, belki de vücûda gelmesi muhâl olacaktır.
İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir bürhân ile şeytanın muvakkat bir şâkirdi ve ehl‑i dalâletin ve ehl‑i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve Lillâhi'l‑Hamd, tam îmâna geldi. Ve dedi ki:
Evet, bana öyle bir Hàlık ve Rab lâzım ki, en küçük hâtırât‑ı kalbimi ve en hafî niyâzımı bilecek; ve en gizli ihtiyac‑ı rûhumu yerine getirdiği gibi, bana saâdet‑i ebediyeyi vermek için, koca dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak; hem sineği halk ettiği gibi semâvâtı da icâd edecek; hem güneşi semânın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete mâlik olsun. Yoksa, sineği halk edemeyen, hâtırât‑ı kalbime müdâhale edemez, niyâz‑ı rûhumu işitemez. Semâvâtı halk etmeyen, saâdet‑i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise, benim Rabbim O’dur ki; hem hâtırât‑ı kalbimi ıslah eder, hem cevv‑i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi, dünyayı âhirete tebdil edip, Cennet’i yapıp, kapısını bana açar, Haydi gir!‥” der.
İşte, ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde, bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebî fünûnuna sarf eden ihtiyar kardeşlerim! Kur'ân’ın lisânındaki mütemâdiyen Lâ ilâhe illâ Hû fermân‑ı kudsiyesinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiçbir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tağayyür etmez kudsî bir rükn‑ü îmânîyi anlayınız ki; nasıl bütün manevî zulümâtı dağıtır ve manevî yaraları tedâvi eder!
383
Bu uzun mâcerayı, ihtiyarlığımın ricâ kapıları içinde derci, âdeta ihtiyarımla olmadı. İstemiyordum, belki usandıracak diye çekiniyordum. Fakat, bana yazdırıldı diyebilirim. Her ne ise, sadede dönüyorum.
Saç ve sakalımdaki beyaz kılların ve bir vefâdârın sadâkatsizliği neticesinde o şa'şaalı ve zâhiren tatlı ve süslü İstanbul’un hayat‑ı dünyeviyesinin ezvâkından bana bir nefret geldi. Nefis, meftûn olduğu ezvâkın yerinde manevî ezvâk aradı. Bu ehl‑i gafletin nazarında soğuk ve ağır ve nâhoş görünen ihtiyarlıkta bir tesellî, bir nur istedi. Felillâhilhamd, Cenâb‑ı Hakk’a yüz bin şükür olsun, bütün o hakikatsiz, tatsız, âkıbetsiz ezvâk‑ı dünyeviye yerine, hakîki, dâimî ve tatlı ezvâk‑ı îmâniyeyi Lâ ilâhe illâ Hû’da ve nur‑u Tevhidde bulduğum gibi; ehl‑i gafletin nazarında soğuk ve sakîl görünen ihtiyarlığı, o nur‑u Tevhid ile çok hafif ve harâretli ve nurlu gördüm.
Ey ihtiyar ve ihtiyareler! Mâdem sizlerde îmân var ve mâdem îmânı ışıklandıran ve inkişaf ettiren namaz ve niyâz var; ihtiyarlığınıza ebedî bir gençlik nazarıyla bakabilirsiniz. Çünkü onunla ebedî bir gençlik kazanabilirsiniz. Hakîki soğuk ve sakîl ve çirkin ve zulmetli ve elemli olan ihtiyarlık ise; ehl‑i dalâletin ihtiyarlıklarıdır, belki de onların gençlikleridir. Onlar ağlamalı, onlar Vâ‑esefâ, vâ‑hasretâ!” demeli. Sizler, ey muhterem îmânlı ihtiyarlar! Elhamdülillâhi alâ külli hâl deyip mesrûrâne şükretmelisiniz.
384

Onikinci Ricâ

Bir zaman, Isparta Vilâyetinin Barla nahiyesinde nefiy nâmı altında, işkenceli bir esâretle, yalnız ve kimsesiz, bir köyde ihtilâttan ve muhâbereden men' edilmiş bir vaziyette, hem hastalık, hem ihtiyarlık, hem de gurbet içinde gayet perîşan bir hâlde iken; Cenâb‑ı Hak kemâl‑i merhametinden, Kur'ân‑ı Hakîm’in nüktelerine, sırlarına dair benim için medâr‑ı tesellî bir nur ihsân etmişti. Onunla o acı, elîm, hazîn vaziyetimi unutmağa çalışıyordum. Vatanımı, ahbabımı, akàribimi unutabiliyordum. Fakat vâ‑hasretâ! birisini unutamıyordum. O da, hem biraderzâdem, hem manevî evlâdım, hem en fedâkâr talebem, hem en cesur bir arkadaşım olan merhum Abdurrahman idi. Altı‑yedi sene evvel benden ayrılmıştı. Ne o benim yerimi biliyor ki yardıma koşsun, tesellî versin; ve ne de ben onun vaziyetini biliyordum ki, onunla muhâbere edeyim, dertleşeyim. Benim bu ihtiyarlık vaziyeti zamanımda öyle fedâkâr, sâdık birisi bana lâzımdı.
Sonra birden, birisi bana bir mektûb verdi. Mektûbu açtım, gördüm ki, Abdurrahman’ın mâhiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektûb ki; o mektûbun bir kısmı Yirmiyedinci Mektûb’un fıkraları içinde, üç zâhir kerâmeti gösterir bir tarzda derc edilmiştir. O mektûb beni çok ağlattırmış ve el'ân da ağlattırıyor. Merhum Abdurrahman, o mektûbla, pek ciddi ve samîmî bir sûrette, dünyanın ezvâkından nefret ettiğini ve en büyük maksadı bana yetişip, küçüklüğünde benim ona baktığım gibi o da ihtiyarlığımda bana hizmet etmekti. Hem, dünyada benim hakîki vazifem olan neşr‑i esrâr-ı Kur'âniye’de, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti. Hattâ mektûbunda yazıyordu: Yirmi‑otuz risaleyi bana gönder; herbirisinden yirmi‑otuz nüsha yazıp ve yazdıracağım diyordu.
O mektûb, bana, dünyaya karşı kuvvetli bir ümîd verdi. Dehâ derecesinde zekâya mâlik ve hakîki evlâdın çok fevkınde bir sadâkat ve irtibatla bana hizmet edecek böyle cesur bir talebemi buldum diye, o işkenceli esâreti, o kimsesizliği, o gurbeti, o ihtiyarlığı unuttum. O mektûbdan evvel, îmân‑ı bil'âhirete dair tab' ettirdiğim Onuncu Söz’ün bir nüshası eline geçmişti. Güyâ o risale ona bir tiryâk idi ki, altı‑yedi sene zarfında aldığı bütün manevî yaralarını tedâvi etti. Gayet kuvvetli ve parlak bir îmân ile ecelini bekliyor gibi, bana o mektûbu yazmış.
Bir‑iki ay sonra Abdurrahman vâsıtasıyla yine mes'ûdâne bir hayat‑ı dünyeviye geçirmek tasavvurunda iken vâ‑hasretâ! birden onun vefât haberini aldım. Bu haber o derece beni sarstı ki, beş senedir daha o te'sir altındayım. O vakit bulunduğum işkenceli esâret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık ve hastalığım, on derece onların fevkınde bana bir firkat, bir rikkat, bir hüzün verdi. Benim merhume vâlidemin vefâtıyla hususî dünyamın yarısı, onun vefâtıyla vefât etmiş diyordum. Abdurrahman’ın vefâtıyla da, bâkî kalan öteki yarı dünyam da vefât etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünkü o, dünyada kalsaydı, hem dünyadaki vazife‑i uhreviyemin kuvvetli bir medârı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayrü'l‑halef ve hem de bu dünyada en fedâkâr bir medâr‑ı tesellî, bir arkadaşım olabilirdi; ve en zekî bir talebem, bir muhâtab ve Risale‑i Nur eczâlarının en emin bir sâhibi ve muhâfızı olurdu.
385
Evet, insaniyet itibariyle böyle bir zâyiât, benim gibi insanlara çok hirkatlidir, yandırıyor. Gerçi zâhiren tahammüle çalışıyordum, fakat rûhumda şiddetli fırtına vardı. Eğer ara sıra Kur'ânın nurundan gelen tesellî teskin etmeseydi, benim için dayanmak mümkün olamayacaktı. O zaman Barla derelerine, dağlarına yalnız gidip geziyordum. Hàlî yerlerde oturup o teessürât‑ı hazîne içinde, eski zamanda Abdurrahman gibi sâdık talebelerimle geçirdiğim mes'ûdâne hayat levhaları, sinema gibi hayâlimden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği sür'at‑i teessür, mukâvemetimi kırıyordu.
Birden, ﴿كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ âyet‑i kudsiyenin sırrı inkişaf etti. Bana Yâ Bâkî, Ente'l‑Bâkî! Yâ Bâkî, Ente'l‑Bâkî dedirtti ve onunla hakîki tesellî verdi. Evet, ben o hàlî derede, o hazîn hâlette, bu âyet‑i kudsiyenin sırrıyla, Mirkâtü's‑Sünne Risalesi’nde işâret edildiği gibi, kendimi üç büyük cenaze başında gördüm:
Biri; ellibeş yaşıma kadar ellibeş ölmüş ve hayat‑ı ömrümde defnedilmiş Saidlerin kabri üstünde, bir mezar taşı olarak kendimi gördüm.
386
İkinci cenaze; zaman‑ı Âdem’den (A.S.) beri, benim hemcinsim ve nev'im vefât edip mâzi kabrinde defnedilmiş olan o büyük cenazenin başında, mezar taşı hükmünde olan bu asrın yüzünde gezer, karınca gibi küçük bir zîhayat sûretinde, kendimi gördüm.
Üçüncü cenaze ise; insanlar gibi her sene dünya yüzünde seyyâr bir dünyanın vefâtıyla, büyük dünya da bu âyetin sırrıyla vefât edeceği, hayâlimin önünde tecessüm etti.
İşte, Abdurrahman’ın vefâtının hüznünden gelen bu dehşetli mânâyı bütün bütün aydınlattıracak ve hakîki tesellî ve sönmez nur verecek bu âyet‑i kerîme, mânâ‑yı işârîsiyle imdâda yetişti: ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
Evet, bu âyet bildirdi ki: Mâdem Cenâb‑ı Hak var; O herşeye bedeldir. Mâdem O bâkîdir; elbette O kâfîdir. Bir tek cilve‑i inâyeti, bütün dünya yerini tutar. Ve bir cilve‑i nuru, mezkûr üç büyük cenazeye manevî hayat verir; cenazeler olmadığını, belki vazifelerini bitirmiş, başka âlemlere gitmiş olduklarını gösteriyor.
Üçüncü Lem'ada bu sırrın izâhı geçtiğinden, ona iktifâen burada yalnız derim ki; ﴿كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ (ilâ âhir) âyetinin meâlini gösteren, iki defa Yâ Bâkî, Ente'l‑Bâkî! Yâ Bâkî, Ente'l‑Bâkî!” beni gayet elîm o hazîn hâletten kurtardı. Şöyle ki:
Birinci defa Yâ Bâkî, Ente'l‑Bâkî!” dedim; dünya ve dünyadaki Abdurrahman gibi hadsiz alâkadar olduğum ahbabların zevâlinden ve râbıtalarım kopmasından neş'et eden hadsiz manevî yaralar içinde bir ameliyât‑ı cerrâhiye nev'inde bir tedâvi başladı.
387
İkinci defa Yâ Bâkî, Ente'l‑Bâkî!” cümlesi, bütün o hadsiz manevî yaralara hem merhem, hem tiryâk oldu. Yani; Sen bâkîsin. Giden gitsin; Sen yetersin. Mâdem Sen bâkîsin; zevâl bulan herşeye bedel bir cilve‑i rahmetin kâfîdir. Mâdem Sen varsın; Senin varlığına îmân ile intisabını bilen ve sırr‑ı İslâmiyetle o intisaba göre hareket eden insana herşey var. Fenâ ve zevâl, mevt ve adem bir perdedir, bir tazelenmektir; ayrı ayrı menzillerde gezmek hükmündedir diye düşünüp, tamamıyla o hirkatli, firkatli, hazîn, elîm, karanlıklı, dehşetli hâlet‑i rûhâniye; sürûrlu, neş'eli, lezzetli, nurlu, sevimli, ünsiyetli bir hâlete inkılâb etti. Lisânım ve kalbim, belki lisân‑ı hâl ile bütün zerrât‑ı vücûdum Elhamdülillâh dediler.
İşte, o cilve‑i rahmetin binden bir cüz'ü şudur ki: Ben o hüzüngâhım olan dereden ve o hüzün‑engîz hâletten, Barla’ya döndüm. Baktım ki, Kuleönlü Mustafa nâmında bir genç, benden ilmihâle ait, abdest ve namaza dair birkaç mes'eleyi sormak için gelmiş. O vakit misâfirleri kabûl etmediğim hâlde, onun rûhundaki ihlâs ve ileride Risale‑i Nura edeceği kıymetdâr hizmeti (Hâşiye‑1) güyâ hiss‑i kable'l-vukû' ile rûhum o gencin rûhunda okudu; onu geriye çevirmedim, kabûl ettim. (Hâşiye‑2)
Sonra tebeyyün etti ki, Risale‑i Nur hizmetinde ve benden sonra hayrü'l‑halef olarak, bir vâris‑i hakîki vazifesini tam yerine getirecek olan Abdurrahman yerine, Cenâb‑ı Hak Mustafa’yı nümûne olarak bana göndermiş ki; Senden bir Abdurrahman aldım; mukâbilinde, bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman o vazife‑i diniyede sana hem talebe, hem biraderzâde, hem evlâd‑ı manevî, hem kardeş, hem fedâkâr arkadaş vereceğim.” Evet, Lillâhi'l‑Hamd, otuz Abdurrahman’ı verdi.
388
O vakit dedim: Ey ağlayan kalbim! Mâdem bu nümûneyi gördün ve onunla o manevî yaraların en mühimmini tedâvi etti; sâir bütün seni müteessir eden yaraları da tedâvi edeceğine kanâatin gelmelidir.”
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık zamanında gayet sevdiği evlâdını veya akrabasını kaybeden ve beline yüklenmiş ihtiyarlığın ağır yüküyle beraber, firâktan gelen ağır gamları da başına yüklenen ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Benim vaziyetimi anladınız ki, sizinkinden çok şiddetli iken, mâdem böyle bir âyet‑i kerîme tedâvi etti, şifâ verdi; elbette Kur'ân‑ı Hakîm’in eczâhâne‑i kudsiyesinde, umum dertlerinize şifâ verecek ilâçları vardır. Eğer îmân ile ona müracaat edip ve ibâdetle o ilâçları isti'mâl etseniz, belinizde ve başınızdaki o ihtiyarlığın ve gamların ağır yükleri gayet hafifleşecektir.
Bu mebhasın uzun yazılmasının sırrı ise, merhum Abdurrahman’a ziyâde duâ‑yı rahmet ettirmek düşüncesidir; sizi usandırmasın. Hem sizi belki ziyâde müteellim edecek en acıklı ve nefret verip ürkütecek en dehşetli yaramı gayet nâhoş elîm bir sûrette size göstermekten maksadım, Kur'ân‑ı Hakîm’in kudsî tiryâkı ne derece hàrikulâde bir ilâç ve parlak bir nur olduğunu göstermektir.
389

Onüçüncü Ricâ (Hâşiye)

Bu Ricâda, sergüzeşt‑i hayatımın mühim bir levhasından bahsedeceğimden herhalde bir derece uzun olacak; usanmamanızı ve gücenmemenizi arzu ediyorum.
Harb‑i Umumî’de Rus’un esâretinden kurtulduktan sonra, İstanbul’da, iki‑üç sene Dâru'l‑Hikmet’te hizmet‑i diniye beni orada durdurdu. Sonra, Kur'ân‑ı Hakîm’in irşadıyla ve Gavs‑ı A'zam’ın himmetiyle ve ihtiyarlığın intibâhıyla, İstanbul’daki hayat‑ı medeniyeden usanç ve şa'şaalı hayat‑ı ictimâiyeden bir nefret geldi. Dâüssıla tâbir edilen iştiyak‑ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Mâdem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim.
Herşeyden evvel, Van’da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki, sâir Van hâneleri gibi onu da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van’ın meşhûr kalesi ki, dağ gibi yekpâre taştan ibarettir; benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir. Benim terk ettiğim yedi‑sekiz sene evvel, o medresemdeki hakikaten dost, kardeş, enîs talebelerimin hayâlleri gözümün önüne geldi. O fedâkâr arkadaşlarımın bir kısmı hakîki şehîd, diğer bir kısmı da o musîbet yüzünden manevî şehîd olarak vefât etmişlerdi.
Ben ağlamaktan kendimi tutamadım. Ve kalenin, medresenin üstündeki iki minâre yüksekliğinde, medreseye nâzır tepesine çıktım, oturdum. Yedi‑sekiz sene evvelki zamana hayâlen gittim. Benim hayâlim kuvvetli olduğu için, beni o zamanda hayli gezdirdi. Etrafta kimse yoktu ki beni o hayâlden çevirsin ve o zamandan çeksin. Çünkü yalnız idim. Yedi‑sekiz sene zarfında, gözümü açtıkça, bir asır zaman geçmiş kadar bir tahavvülât görüyordum. Baktım ki, benim medresemin etrafındaki şehir içi, kale dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar yandırılmış, tahrib edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme, güyâ ikiyüz sene sonra dünyaya gelip, öyle hazîn nazarla baktım. O hânelerdeki adamların çoğu ile dost ve ahbab idim. Kısm‑ı a'zamı, Allah rahmet etsin, muhâceret ile vefât etmişler, gurbette perîşan olmuşlardı. Hem Ermeni mahallesinden başka, Van’ın bütün Müslümanlarının hâneleri tahrib edilmiş gördüm. Benim kalbim en derinden sızladı. O kadar rikkatime dokundu ki, binler gözüm olsaydı beraber ağlayacaktı.
390
Ben gurbetten vatanıma döndüm, gurbetten kurtuldum zannediyordum. Vâ‑esefâ, gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm. Onikinci Ricâ’da bahsi geçen Abdurrahman gibi, rûhumla pek alâkadar yüzer talebelerimi, dostlarımı kabirde ve o ahbabların yerlerini harâbezâr gördüm. Eskiden beri hâtırımda olan bir zâtın bir fıkrası vardı, tam mânâsını göremiyordum. O hazîn levha karşısında tam mânâsını gördüm. Fıkra budur: لَوْلَا مُفَارَقَةُ الْاَحْبَابِ مَا وَجَدَتْ لَهَا الْمُنَايَا اِلٰى اَرْوَاحِنَا سُبُلًا
Yani Eğer dostlardan müfârakat olmasaydı, ölüm rûhlarımıza yol bulamazdı ki, gelsin alsın Demek, en ziyâde insanı öldüren, ahbabdan müfârakattır. Evet, hiçbir şey beni o vaziyet kadar yandırmamış, ağlatmamış. Eğer Kur'ân’dan, îmândan medet gelmeseydi; o gam, o keder, o hüzün, rûhumu uçuracak gibi te'sirât yapacaktı.
Eskiden beri şâirler şiirlerinde, ahbablarıyla görüştükleri menzillerin mürûr‑u zamanla harâbegâhlarına ağlamışlar. Bunun en firkatli levhasını da ben gözümle gördüm. İkiyüz sene sonra, gayet sevdiği dostların mahall‑i ikametine uğrayan bir adamın hüznüyle; hem rûhum, hem kalbim, gözüme yardım edip ağladılar. O vakit, gözümün önünde harâbezâra dönmüş yerlerin, gayet mâmur ve şenlikli ve neş'eli ve sürûrlu bir sûrette bulunduğu zaman, yirmi seneye yakın, en tatlı bir hayatta, tedrîs ile, kıymetdâr talebelerimle geçirdiğim hayatımın o şirin safahâtı birer birer, sinema levhaları gibi canlanıp görünerek, sonra vefât edip gider tarzında hayâli, gözümün önünde epey zaman devam etti.
O vakit, ehl‑i dünyanın hâline çok taaccüb ettim; nasıl kendilerini aldatıyorlar? Çünkü o vaziyet dünyanın tam fânî olduğunu ve insanlar da içinde misâfir bulunduğunu bilbedâhe gösterdi. Ehl‑i hakikatin mütemâdiyen Dünya gaddârdır, mekkârdır, fenâdır, aldanmayınız demeleri ne kadar doğru olduğunu gözümle gördüm.
391
Hem insan nasıl cismiyle, hânesiyle alâkadardır; öyle de, kasabasıyla, memleketiyle, belki dünyasıyla alâkadar olduğunu, kendim de gördüm. Çünkü; ben vücûdum itibariyle ihtiyarlık rikkatinden iki gözümle ağlarken, medresemin yalnız ihtiyarlığı değil, belki vefâtından dolayı on gözle ağlamak istiyordum. Ve o şirin vatanımın yarı ölmesiyle, yüz gözle ağlamaya ihtiyacım vardı.
Rivâyet‑i hadîste vardır ki, her sabah bir melâike çağırıyor: لِدُوا لِلْمَوْتِ وَابْنُوا لِلْخَرَابِ Yani; Ölmek için tevellüd edip dünyaya gelirsiniz; harâb olmak için binalar yapıyorsunuz diyor. İşte bu hakikati kulağımla değil, gözümle işitiyordum.
Evet, o vaziyetim o vakit beni nasıl ağlattırmış; on senedir hayâlim o vaziyete uğradıkça yine ağlıyor. Evet, binler sene yaşamış o ihtiyar kalenin başındaki menzillerin harâb olması ve onun altındaki şehrin sekiz sene zarfında sekizyüz sene kadar ihtiyarlanması ve kale altındaki gayet hayatdâr ve mecma'‑ı ahbab olan medresemin vefâtı, umum Osmanlı Devleti’nde bütün medreselerin vefâtını gösteren cenazesinin manevî azametine işâreten, koca Van Kalesi’nin yekpâre taşı ona bir mezar taşı olmuş. Âdeta o medresedeki, sekiz sene evvel benimle beraber bulunan merhum talebelerim, kabirlerinde benimle beraber ağlıyorlar. Belki o kasabanın harâbe duvarları, dağılmış taşları benimle beraber ağlıyorlar. Ve onları ağlıyor gibi gördüm.
Ben o vakit anladım ki, vatanımdaki bu gurbete dayanamayacağım. Ya ben de kabre, onların yanına gitmeliyim; veyâhut dağda bir mağaraya çekilip ecelimi orada beklemeliyim diye düşündüm. Dedim; Mâdem dünyada böyle tahammül edilmez, sabır‑şiken, mukâvemet‑sûz, yandırıcı firkatler var; elbette mevt, hayata râcihtir. Hayatın bu ağır vaziyeti çekilir dertlerden değildir.”
392
O vakit cihât‑ı sitte denilen altı cihete nazar gezdirdim, karanlıklı gördüm. O şiddet‑i teessürden gelen gaflet, bana dünyayı korkunç, boş, hàlî, başıma yıkılacak bir tarzda gösterdi. Rûhum ise, düşman vaziyetini alan hadsiz belâlara karşı bir nokta‑i istinâd ararken; ve rûhta ebede kadar uzanan hadsiz arzuları tatmin edecek bir nokta‑i istimdâd taharrî ederken; ve o hadsiz firâk ve iftiraktan ve tahrib ve vefâttan gelen hüzün ve gama karşı tesellî beklerken, birden, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ❋ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ âyetinin hakikati tecellî etti. O rikkatli, firkatli, dehşetli, hüzünlü hayâlden beni kurtardı, gözümü açtırdı.
Baktım ki, meyvedâr ağaçların başlarındaki meyveleri tebessüm eder bir tarzda bana bakıyorlar; Bize de dikkat et, yalnız harâbezâra bakıp durma diyorlardı. Bu âyet‑i kerîmenin hakikati böyle ihtar ediyordu ki: Van sahrâsının sahifesinde misâfir olan insanların eliyle yazılan ve şehir sûretini alan sun'î bir mektûbun, Rus istilâsı denilen dehşetli bir sel belâsına düşüp silinmesi, neden seni bu kadar müteessir ediyor? Asıl Mâlik‑i Hakîki ve herşeyin Sâhibi ve Rabbi olan Nakkàş‑ı Ezelî’ye bak ki: Bu Van sahifesinde, mektûbatı, kemâl‑i şa'şaa ile, eski zamanda gördüğün vaziyeti yine devam edip yazılıyorlar. O yerler boş, harâb, hàlî kalmış diye ağlamaların, Mâlik‑i Hakîki’sinden gaflet ve insanları misâfir tasavvur etmemekten ve mâlik tevehhüm etmek yanlışından ileri geliyor.”
Fakat o yanlışlıktan ve o yakıcı vaziyetten bir hakikat kapısı açıldı. Ve o hakikati tam kabûl etmeye nefis hazırlandı. Evet, nasıl ki bir demir ateşe sokulur; yumuşasın, güzel ve menfaatdâr bir şekil verilsin. Öyle de; o hüzün‑engîz hâlet ve o dehşetli vaziyet ateş oldu, nefsimi yumuşattı. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, mezkûr âyetin hakikatiyle, hakàik‑ı îmâniyenin feyzini tam ona gösterdi, kabûl ettirdi.
393
Evet, Lillâhi'l‑Hamd, şu âyetin hakikati, îmân feyziyle, Yirminci Mektûb gibi risalelerde kat'î isbât ettiğimiz gibi, herkesin kuvvet‑i îmâniyesi nisbetinde inkişaf eden öyle bir nokta‑i istinâd rûha ve kalbe verdi ki; o vaziyetin dehşetinden yüz derece ziyâde korkunç, zararlı musîbetlere karşı gelebilir bir kuvveti, îmân‑ı Billâh’tan verdi. Ve şöyle ihtar etti ki: Senin Hàlık’ın olan şu memleketin Mâlik‑i Hakîki’sinin emrine herşey musahhardır. Herşeyin dizgini O’nun elindedir. O’na intisabın yeter.”
O Hàlık’ıma dayanıp tanıdıktan sonra, düşman sûretini alan bütün şeyler düşmanlıklarını terk ettiler; ağlattıran hazîn hâller beni neş'elendirmeye başladılar. Hem çok risalelerde kat'î bürhânlarla da isbât ettiğimiz gibi, o hadsiz arzulara karşı îmân‑ı bil'âhiretten gelen nur ile öyle bir nokta‑i istimdâd verdi ki; değil küçücük ve muvakkat, kısa dünyevî ahbablara karşı arzu ve râbıtalarıma, belki ebedü'l‑âbâdda, âlem‑i bekàda, saâdet‑i ebediyede hadsiz uzun arzularıma kâfî gelebilir bir nokta‑i istimdâd verdi.
Çünkü bir cilve‑i rahmetiyle, muvakkat bir misâfirhânesi olan bu dünyanın bir menzili olan şu zeminin yüzünde, o misâfirlerini bir‑iki saat sevindirmek için, bahar sofrasında had ve hesaba gelmez, san'atlı, şirin ni'metlerini, her baharda ihsân edip bir kahvaltı hükmünde o misâfirlere yedirdikten sonra, mesken‑i ebedîlerinde sekiz dâimî Cennet’i hadsiz bir zamanda, hadsiz envâ'‑ı ni'metiyle doldurup ibâdına ihzar eden bir Rahmânürrahîm’in rahmetine îmân ile istinâd edip intisabını bilen, elbette öyle bir nokta‑i istimdâd bulur ki, en ednâ derecesi, hadsiz ebedî emellere medet verip idâme eder.
394
Hem o âyetin hakikatiyle, îmânın ziyâsından gelen nur öyle parlak bir sûrette tecellî etti ki, o zulümâtlı olan cihât‑ı sitteyi gündüz gibi aydınlattırdı. Çünkü bu medresem ve bu şehirde, talebe ve dostlarımın arkalarında kalıp ağlamak vaziyetini şöyle aydınlattırdı ki; Ahbabın gittikleri âlem karanlıklı değil. Yalnız yerlerini değiştirdiler; yine görüşeceksiniz.” diye ihtar etti. Ağlamayı tamamen kestirdi. Ve dünyada onların yerine geçecek ve benzeyecek olanları bulacağımı ifhâm etti. Evet, Lillâhi'l‑Hamd, hem vefât eden Van medresesini Isparta medresesiyle ihyâ edip; oradaki ahbabları dahi, daha çok, daha kıymetdâr talebeler ve ahbablarla ma'nen ihyâ etti.
Hem bildirdi ki; dünya boş, hàlî olmadığını ve harâb olmuş bir memleket sûretini yanlış tasavvur ettiğimi, belki Mâlik‑i Hakîki hikmetinin iktizasıyla, sun'î, insanların levhasını değiştiriyor; mektûbunu tazelendiriyor. Bir ağacın bir kısım meyvelerini kopardıkça, yerine yine başka meyvelerin geldiği gibi; nev'‑i beşerde bu zevâl ve firâk dahi bir teceddüddür, tazelenmektir. Îmân noktasında, ahbabsızlıktan gelen elîmâne bir hüzün değil, belki başka güzel bir yerde görüşmek üzere ayrılmaktan gelen, lezîzâne bir hüzün veren bir tazelenmektir.
Hem o dehşetli vaziyetten, kâinâtın mevcûdâtının karanlıklı görünen yüzünü aydınlattı. Ben de o vakit o hâlete şükretmek istedim. Arabî şu fıkra geldi; tam o hakikati tasvir etti. Şöyle ki, dedim: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ الْمُصَوِّرِ مَا يُتَوَهَّمُ اَجَانِبَ اَعْدَاءً اَمْوَاتًا مُوَحِّش۪ينَ اَيْتَامًا بَاك۪ينَ ، اَوِدَّاءَ اِخْوَانًا اَحْيَاءً مُونِس۪ينَ مُرَخَّص۪ينَ مَسْرُور۪ينَ ذَاكِر۪ينَ مُسَبِّح۪ينَ
395
Yani; O şiddetli hâletin te'sirinden gelen gaflet ile, kâinâtın mevcûdâtı, bir kısmı düşman ve ecnebî, (Hâşiye) bir kısmı müdhiş cenazeler, diğer kısmı ise kimsesizlikten ağlayan yetîmler sûretinde; gâfil nefsime tevehhüm ile gösterilen bu korkunç levhayı, nur‑u îmân ile aynelyakìn gördüm ki: O ecnebî, düşman görünenler birer dost, kardeştirler. Ve o müdhiş cenazeler ise, kısmen hayatdâr ve ünsiyetkâr ve kısmen vazifeden terhis edilenlerdir. Ve o ağlayan yetîmlerin vâveylâları ise, zikir ve tesbihin zemzemeleri olduğunu nur‑u îmân ile gördüğümden, o hadsiz ni'metlerin menba'ı olan îmânı bana veren Hàlık‑ı Zülcelâl’e hadsiz hamd ediyorum. Ve bu dünyada, bu dünya kadar büyük, hususî dünyamdaki bütün mevcûdâtı, hamd ve Tesbihât‑ı İlâhiye’de tasavvur ve niyetimle isti'mâl etmek bir hakkım olduğu nokta‑i nazarından, bütün o mevcûdâtın herbirisinin ve umumunun lisân‑ı hâlleriyle beraber, Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmân deriz.” demektir.
Hem o gafletkârâne hâlet‑i müdhişeden hiçe inen ezvâk‑ı hayat ve bütün bütün çekilip kuruyan emeller ve en dar bir dâire içinde sıkışıp kalan, belki mahvolan şahsıma ait ni'metler, lezzetler, birden başka risalelerde kat'î bir sûrette isbât ettiğimiz gibi nur‑u îmân ile, kalbin etrafındaki o dar dâireyi öyle genişlettirdi ki, kâinâtı içine aldı ve o Horhor bahçesinde kurumuş ve lezzetini kaçırmış ni'metler yerinde, dâr‑ı dünya ve dâr‑ı âhireti birer sofra‑i ni'met ve birer tabla‑i rahmet şekline getirdi. Göz, kulak, kalb gibi on değil, yüz cihâzât‑ı insaniyenin herbirini, gayet uzun bir el sûretinde, her mü'minin derecesi nisbetinde o iki sofra‑i Rahmân’a uzatıp, her tarafından ni'metleri toplayacak bir tarzda gösterdiğinden; hem bu ulvî hakikati ifâde, hem o hadsiz ni'mete şükür için, o vakit böyle demiştim: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ الْمُصَوِّرِ لِلدَّارَيْنِ مَمْلُوئَتَيْنِ مِنَ النِّعْمَةِ وَالرَّحْمَةِ ، لِكُلِّ مُؤْمِنٍ حَقًّا يَسْتَف۪يدُ مِنْهُمَا بِحَوَاسِّهِ الْكَث۪يرَةِ الْمُنْكَشِفَةِ بِاِذْنِ خَالِقِهِ
Yani; Dünya ve âhireti ni'met ve rahmetle doldurmuş bir sûrette, hakîki mü'minlerin nur‑u îmân ve İslâmiyetle inkişaf ve inbisat etmiş bütün hâsselerinin elleriyle o iki muazzam sofradan istifadeyi te'min eden ve gösteren nur‑u îmân ni'metinin mukâbiline, o îmânı bana veren Hàlık’ıma, bütün zerrât‑ı vücûdumla, dünya ve âhiret dolusu hamd ve şükür, elimden gelse, yaparım.” demektir.
396
Mâdem îmân bu âlemde bu te'sirât‑ı azîmeyi yapar; elbette dâr‑ı bekàda öyle semerât ve füyûzâtı olacak ki, bu dünyadaki akıl ile onlar ihâta edilmez ve ta'rif edilmez.
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık münâsebetiyle pek çok dostların firâk acılarını çeken ihtiyar ve ihtiyareler! Sizin en ihtiyarınız her ne kadar zâhiren benden yaşlı ise de, ma'nen ben onlardan daha ziyâde ihtiyarlığımı tahmin ediyorum. Çünkü fıtratımda rikkat‑i cinsiye ile acımak hissi ziyâde bulunduğundan, kendi elemimden başka, binler kardeşlerimin elemlerini de o şefkat sırrıyla çektiğimden, yüzler sene yaşamış gibi ihtiyarım. Ve siz ne kadar firâk belâsını çekmiş iseniz, benim kadar o belâya ma'rûz kalmamışsınız.
Çünkü oğlum yoktur ki, yalnız oğlumu düşüneyim. Bendeki fıtrî olan bu ziyâde acımaklık ve şefkat, binler müslüman evlâdlarının, hattâ masûm hayvanların teellümlerine karşı dahi bir rikkat, bir elem, o sırr‑ı şefkatle hissediyordum. Hususî bir hânem yoktur ki, fikrimi yalnız ona hasredeyim. Belki bu memleket ile ve belki Âlem‑i İslâmın kıt'asıyla, hânem gibi, hamiyet‑i İslâmiye noktasında alâkadarım. Ve o iki büyük hânedeki dindaşlarımın elemleriyle müteellim ve firâklarıyla mahzûn oluyorum!
İşte bütün ihtiyarlığımdan ve firâk belâlarından gelen teessürâtıma, bana nur‑u îmân tam kâfî geldi; kırılmaz bir ricâ, kopmaz bir ümîd, sönmez bir ziyâ, bitmez bir tesellî verdi. Elbette sizlere ihtiyarlıktan gelen karanlık ve gaflet ve teessürât ve teellümâta, îmân kâfî ve vâfîdir. Asıl en karanlıklı ve en nursuz ve tesellîsiz ihtiyarlık ve en elîm ve müdhiş firâk, ehl‑i dalâletin ve ehl‑i sefâhetin ihtiyarlıklarıdır ve firâklarıdır.
397
O ricâ ve ziyâ ve tesellî veren îmânı zevk etmek ve te'sirâtını hissetmek için; ihtiyarlığa lâyık ve İslâmiyete muvâfık ubûdiyetkârâne bir tavr‑ı şuûrdârâne takınmakla olur. Yoksa, gençlere benzemeye çalışmak ve onların sarhoşça gafletlerine başını sokup ihtiyarlığını unutmakla değildir. خَيْرُ شَبَابِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِكُهُولِكُمْ وَشَرُّ كُهُولِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِشَبَابِكُمْ (ev kemâ kàl) meâlindeki hadîsi düşününüz. Yani; Gençlerinizin en iyisi, temkinde ve sefâhetlerden çekilmekte ihtiyarlara benzeyenlerdir. Ve ihtiyarlarınızın en fenâsı, sefâhette ve başını gaflete sokmakta gençlere benzeyenlerdir.”
Ey kardeşlerim ihtiyarlar ve hemşire ihtiyareler! Hadîs‑i Şerîfte vardır ki; Altmış‑yetmiş yaşlarında ihtiyar bir mü'min, Dergâh‑ı İlâhiye’ye elini kaldırıp duâ ederken, Rahmet‑i İlâhiye onun elini boş döndürmeye hicâb ediyor.” Mâdem rahmet size karşı böyle hürmet ediyor; siz de rahmetin bu hürmetini, ubûdiyetinizle ihtiram ediniz.

Ondördüncü Ricâ

Dördüncü Şuâ olan Âyet‑i Nuriye-i Hasbiyenin başının hülâsası diyor ki: Bir zaman, ehl‑i dünya beni herşeyden tecrid ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Sıkıntıdan gelen bir gaflet ile, Risale‑i Nurun tesellî verici, medet edici nurlarına bakmayarak, doğrudan doğruya kalbime baktım ve rûhumu aradım.
Gördüm ki; gayet kuvvetli bir aşk‑ı bekà ve şedîd bir muhabbet‑i vücûd ve büyük bir iştiyak‑ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr, bende hükmediyordu. Hâlbuki müdhiş bir fenâ, o bekàyı söndürüyor. O hâletimde, yanık bir şâirin dediği gibi dedim:Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk‑ü tenim,Bir devâsız derde düştüm, âh ki, Lokman bîhaber!”
398
Me'yûsâne başımı eğdim. Birden, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ imdâdıma geldi, Beni dikkatle oku dedi. Ben de günde beşyüz defa okudum. Okudukça, yalnız ilmelyakìn ile değil, aynelyakìn ile çok kıymetdâr envârından dokuz mertebe‑i hasbiye bana inkişaf etti.

Birinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Bendeki aşk‑ı bekà, bendeki bekàya değil, belki sebebsiz ve bizzat mahbûb olan kemâl‑i mutlak sâhibi Zât‑ı Zülkemâl’in ve Zülcelâl’in bir isminin bir cilvesinin, mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan; fıtratımda O Kâmil‑i Mutlak’ın varlığına ve kemâline ve bekàsına müteveccih olan muhabbet‑i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekàsına âşık olmuştu. ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ geldi, perdeyi kaldırdı.
Gördüm ve hissettim ve hakkalyakìn zevk ettim ki; bekàmın lezzeti ve saâdeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâkî‑i Zülkemâl’in bekàsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna tasdik ve îmânımda ve iz'ânımda vardır. Bunun edillesi, zevi'l‑ihsâsı hayrette bırakacak gayet derin ve dakîk on iki Hem Hem‥”ler ve şuûr‑u îmân”lar ile Risale‑i Hasbiye’de beyân edilmiştir.

İkinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde, ehl‑i dünya desîseleriyle, câsuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalbime dedim: Elleri bağlı, zaîf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. Benim için bir nokta‑i istinâd yok mu?” diye, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ âyetine müracaat ettim. Bana o âyet bildirdi ki:
399
İntisab‑ı îmânî vesikasıyla, kadîr‑i mutlak öyle bir Sultana intisab edersin ki; zemin yüzünde, her baharda dörtyüz bin milletten mürekkeb nebâtât ve hayvanat ordularının bütün cihâzâtlarını kemâl‑i intizam ile vermekle beraber; başta insan olarak, hayvanatın muazzam ordusunun bütün erzâklarını, değil medenî insanların son zamanlarda keşfettikleri et ve şeker ve sâir taamların hülâsaları gibi, belki yüz derece o medenî hülâsalardan daha mükemmel ve bütün taamların her nev'inden tohum ve çekirdek denilen Rahmânî hülâsalara koyup ve o hülâsaları dahi, onların pişirmelerine ve inbisatlarına dair kaderî ta'rifeler içinde sarıp, muhâfaza için küçük sandukçalara koyup tevdî' eder. O sandukçaların icâdı, kün emrinde bulunan kâf‑nûn fabrikasından o kadar çabuk ve kolay ve çoklukla olur ki, Kur'ân der: Hàlık emreder, meydâna gelir.” Mâdem sen intisab‑ı îmânî tezkeresiyle böyle bir nokta‑i istinâd bulabildiğinden, hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin.
Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve‑i maneviyeyi buldum ki; değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydân okuyabilir bir iktidar‑ı îmânî hissederek, bütün rûhumla beraber ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ dedim.

Üçüncü Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Ben o gurbetler ve hastalıklar ve mazlumiyetlerin tazyîkiyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâkî bir memlekette dâimî bir saâdete namzed olduğumu îmân telkin ettiği hengâmda, tahassür akıtan Of! Of!”tan vazgeçip, beşâşet izhâr eden Oh! Oh!” dedim.
400
Fakat bu gaye‑i hayâl ve hedef‑i rûh ve netice‑i fıtratın tahakkuku, ancak ve ancak bütün mahlûkatının bütün harekâtlarını ve sekenâtlarını ve ahvâl ve a'mâllerini kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve âciz‑i mutlak nev'‑i insanı Kendine dost ve muhâtab eden ve bütün mahlûkat üstünde bir makam veren bir Kadîr‑i Mutlak’ın hadsiz kudretiyle ve insana nihâyetsiz inâyet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir diye düşünürken; bu iki noktada, yani, böyle bir kudretin fa'âliyeti ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatli ehemmiyeti hakkında îmânın inkişafını ve kalbin itmi'nânını veren bir izâh istedim. Yine o âyete müracaat ettim. Dedi ki: حَسْبُنَا ’daki (نَا)’ya dikkat edip, seninle beraber lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile حَسْبُنَا ’yı kimler söylüyorlar, dinle!” emretti.
Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşçuklar olan sinekler ve hesabsız hayvanlar ve nihâyetsiz nebâtlar ve gayetsiz ağaçlar dahi benim gibi lisân‑ı hâl ile ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ mânâsını yâd ediyorlar. Ve herkesin yâdına getiriyorlar ki; bütün şerâit‑i hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalar ve birbirinin misli gibi katreler ve birbirinin aynı gibi habbeler ve birbirine müşâbih çekirdeklerden; kuşların yüz bin çeşitlerini, hayvanların yüz bin tarzlarını, nebâtâtın yüz bin nev'ini ve ağaçların yüz bin sınıfını yanlışsız, noksansız, iltibassız, süslü, mîzanlı, intizamlı, birbirinden ayrı, fârikalı bir sûrette, gözümüz önünde, hususan her baharda, gayet çok, gayet kolay, gayet geniş bir dâirede, gayet çoklukla halk eder, yapar bir kudretin azamet ve haşmeti içinde, beraberlik ve benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapılmalarıyla Vahdetini ve Ehadiyetini bize gösterir. Ve böyle hadsiz mu'cizâtı ibraz eden bir fiil‑i Rubûbiyete, bir tasarruf‑u Hallâkıyete müdâhale ve iştirâk mümkün olmadığını bildirir, diye anladım.
401
Her mü'min gibi benim hüviyet‑i şahsiyemi ve mâhiyet‑i insaniyemi anlamak isteyenler ve benim gibi olmak arzu edenler, حَسْبُنَا ’daki (نَا) cem'iyetinde bulunan ene’nin, yani; nefsimin tefsirine baksınlar. Ehemmiyetsiz, hakîr ve fakir görünen vücûdum her mü'minin vücûdu gibi ne imiş, hayat ne imiş, insaniyet ne imiş, İslâmiyet ne imiş, îmân‑ı tahkîkî ne imiş, mârifetullâh ne imiş, muhabbet nasıl olacakmış? Anlasınlar, dersini alsınlar!

Dördüncü Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Bir vakit ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlûbiyet gibi vücûdumu sarsan ârızalar, bir gaflet zamanıma rastgelip, şiddetle alâkadar ve meftûn olduğum vücûdum, belki mahlûkatın vücûdları, Ademe gidiyor diye elîm bir endişe verirken, yine bu Âyet‑i Hasbiye’ye müracaat ettim. Dedi: Mânâma dikkat et ve îmân dûrbîniyle bak!”
Ben de baktım ve îmân gözüyle gördüm ki; bu zerrecik vücûdum, her mü'minin vücûdu gibi, hadsiz bir vücûdun âyinesi ve nihâyetsiz bir inbisat ile hadsiz vücûdları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymetdâr, bâkî, müteaddid vücûdları meyve veren bir kelime‑i hikmet bulunduğunu ve mensûbiyet cihetiyle bir ân yaşaması, ebedî bir vücûd kadar kıymetdâr olduğunu ilmelyakìn ile bildim.
Çünkü; şuûr‑u îmân ile bu vücûdum Vâcibü'l‑Vücûd’un eseri ve san'atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşî evhâmdan ve hadsiz firâklardan ve hadsiz müfârakat ve firâkların elemlerinden kurtulup, mevcûdâta, hususan zîhayatlara taalluk eden ef'âl ve Esmâ‑i İlâhiye adedince uhuvvet râbıtalarıyla münâsebet peydâ eylediğim bütün sevdiğim mevcûdâta, muvakkat bir firâk içinde dâimî bir visâl var olduğunu bildim.
402
İşte, îmân ile ve îmândaki intisab ile, her mü'min gibi, bu vücûdum dahi hadsiz vücûdların firâksız envârını kazanır. Kendi gitse de onlar arkada kaldığından, kendisi kalmış gibi memnun olur.
Hülâsa; ölüm firâk değil, visâldir, tebdil‑i mekândır, bâkî bir meyveyi sünbül vermektir.

Beşinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Yine bir vakit hayatım çok ağır şerâit ile sarsıldı ve nazar‑ı dikkatimi ömre ve hayata çevirdi. Gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor, âhirete yakınlaşmış; hayatım dahi tazyîkat altında sönmeğe yüz tutmuş. Hâlbuki, Hayy ismine dair risalede izâh edilen hayatın mühim vazifeleri ve büyük meziyetleri ve kıymetdâr faydaları böyle çabuk sönmeğe değil, belki uzun yaşamağa lâyıktır diye müteellimâne düşündüm. Yine üstadım olan ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ âyetine müracaat ettim. Dedi: Sana hayatı veren Hayy‑ı Kayyûm’a göre hayata bak!”
Ben de baktım, gördüm ki; hayatımın bana bakması bir ise, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a bakması yüzdür. Ve bana ait neticesi bir ise, Hàlık’ıma ait bindir. Şu hâlde, marzî‑i İlâhî dâiresinde bir ân yaşaması kâfîdir, uzun zaman istemez.
Bu hakikat dört mes'ele ile beyân ediliyor. Ölü olmayanlar veyâhut diri olmak isteyenler, hayatın mâhiyetini ve hakikatini ve hakîki hukukunu o dört mes'ele içinde arasınlar, bulsunlar ve dirilsinler!
Hülâsası şudur ki: Hayat, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a baktıkça ve îmân dahi hayata hayat ve rûh oldukça bekà bulur, hem bâkî meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz.
403

Altıncı Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye

Müfârakat‑ı umumiye hengâmında olan harâb‑ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisâtı içinde, müfârakat‑ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassâsiyet‑i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâl‑perestlik ve güzellik sevdâsı ve kemâlâta meftûniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda, dâimî tahribâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdi tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu, fevkalâde bir şuûr ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk‑ı mecâzî bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği zamanda, bir medâr‑ı tesellî bulmak için, yine bu Âyet‑i Hasbiye’ye müracaat ettim. Dedi: Beni oku ve dikkatle mânâma bak!”
Ben de Sûre‑i Nur’daki ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ (ilâ âhir) âyetinin rasathânesine girip, îmânın dûrbîniyle bu Âyet‑i Hasbiye’nin en uzak tabakalarına ve şuûr‑u îmânî hurdebîni ile en ince esrârına baktım, gördüm:
Nasıl ki; âyineler, şişeler, şeffâf şeyler, hattâ kabarcıklar, güneş ziyâsının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyânın elvân‑ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi' güzelliklerini gösteriyorlar; ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kàbiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemâl ve o güzellikleri tazeleştiriyorlar; ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyâsının ve elvân‑ı seb'asının gizli güzelliklerini güzel izhâr ediyorlar.
Aynen öyle de; Şems‑i Ezel ve Ebed olan Cemîl‑i Zülcelâl’in cemâl‑i kudsîsine ve nihâyetsiz güzel Esmâ‑i Hüsnâ’sının sermedî güzelliklerine âyinedârlık edip cilvelerinin tazelenmesi için, bu güzel masnû'lar, bu tatlı mahlûklar, bu cemâlli mevcûdât, hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemâller kendilerinin malı olmadığını, belki tezâhür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemâlin ve dâimî tecellî eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün işâretleri ve alâmetleri ve lem'aları ve cilveleri olduğunun pek çok kuvvetli delilleri Risale‑i Nurda tafsîlen izâh edilmiş. Burada o bürhânlardan üç tanesi, kısaca, gayet ma'kul bir sûrette zikredilmiştir diye beyâna başlar.
404
Bu risaleyi gören herbir zevk‑i selîm ashâbı hayrette kalmakla beraber, kendilerinin istifadelerinden başka, gayrılarının da istifadelerine çalışmayı lâzım buluyorlar. Hususan ikinci bürhânda beş nokta beyân ediliyor. Aklı çürük, kalbi bozuk olmayan, herhalde takdir ve tahsin ve tasvîb ile Mâşâallâh, Fetebârekallâh diyecek; fakir, hakîr görülen vücûdunu teâlî ettirecek; hàrika bir mu'cize olduğunu derk ve tasdik edecek.

Onbeşinci Ricâ (Hâşiye)

Bir zaman Emirdağı’nda ikamete memur ve tek başıma, menzilde âdeta bir haps‑i münferid ve bana çok ağır gelen tarassudlar ve tahakkümler ile bana işkence vermelerinden, hayattan usandım, hapisten çıktığıma teessüf ettim. Rûh u canımla Denizli hapsini arzuladım ve kabre girmeyi istedim. Ve Hapis ve kabir bu tarz‑ı hayata müreccahtır diye, ya hapse veya kabre girmeye karar verirken, inâyet‑i İlâhiye imdâda yetişti; kalemleri teksir makinesi olan Medresetü'z‑Zehrâ şâkirdlerinin ellerine, yeni çıkan teksir makinesini verdi. Birden, Nur’un kıymetdâr mecmualarından her tanesi, bir kalem ile beş yüz nüsha meydâna geldi fütûhâta başlamaları, o sıkıntılı hayatı bana sevdirdi, Hadsiz şükür olsun dedirtti.
405
Bir mikdar sonra, Risale‑i Nurun gizli düşmanları, fütûhât‑ı Nuriyeyi çekemediler, hükûmeti aleyhimize sevk ettiler. Yine hayat bana ağır gelmeye başladı. Birden inâyet‑i Rabbâniye tecellî etti. En ziyâde Nurlara muhtaç olan alâkadar memurlar, vazifeleri itibariyle, müsâdere edilen Nur Risalelerini kemâl‑i merak ve dikkatle mütâlaa ettiler. Fakat Nurlar onların kalblerini kendine tarafdâr eyledi. Tenkid yerine takdire başlamalarıyla Nur Dershânesi çok genişlendi; maddî zararımızdan yüz derece ziyâde menfaat verdi; sıkıntılı telâşlarımızı hiçe indirdi.
Sonra gizli düşman münâfıklar, hükûmetin nazar‑ı dikkatini benim şahsıma çevirdiler. Eski siyâsî hayatımı hatırlattırdılar. Hem adliyeyi, hem maârif dâiresini, hem zâbıtayı, hem Dâhiliye vekâletini evhâmlandırdılar. Partilerin cereyanları ve komünistlerin perdesinde anarşistlerin tahrîkâtıyla o evhâm genişlendi. Bizi tazyîk ve tevkîf ve ellerine geçen risaleleri müsâdereye başladılar. Nur şâkirdlerinin fa'âliyetine tevakkuf geldi. Benim şahsımı çürütmek fikriyle, bir kısım resmî memurlar, hiç kimsenin inanmayacağı isnâdlarda bulundular. Pek acîb iftiraları işâaya çalıştılar. Fakat kimseyi inandıramadılar.
Sonra, pek âdi bahânelerle, zemheririn en şiddetli soğuk günlerinde beni tevkîf ederek, büyük ve gayet soğuk ve iki gün sobasız bir koğuşta, tecrid‑i mutlak içinde hapsettiler. Ben küçük odamda günde kaç defa soba yakar ve dâima mangalımda ateş varken, za'fiyet ve hastalığımdan, zor dayanabilirdim. Şimdi, bu vaziyette, hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, bir inâyet‑i İlâhiye ile bir hakikat kalbimde inkişaf etti.
Ma'nen: Sen hapse Medrese‑i Yûsufiye nâmı vermişsin. Hem Denizli’de, sıkıntınızdan bin derece ziyâde hem ferâh, hem manevî kâr, hem oradaki mahpusların Nurlardan istifadeleri, hem büyük dâirelerde Nurların fütûhâtı gibi neticeler, size şekvâ yerinde binler şükrettirdi. Herbir saat hapsinizi ve sıkıntınızı on saat ibâdet hükmüne getirdi, o fânî saatleri bâkîleştirdi. İnşâallâh, bu üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’deki musîbet‑zedelerin Nurlardan istifadeleri ve tesellî bulmaları, senin bu soğuk ve ağır sıkıntını harâretlendirip sevinçlere çevirecek. Ve hiddet ettiğin adamlar, eğer aldanmışlarsa, bilmeyerek sana zulmediyorlar; onlar hiddete lâyık değiller. Eğer bilerek ve garazla ve dalâlet hesabına seni incitiyorlar ve işkence yapıyorlarsa, onlar pek yakın bir zamanda ölümün i'dâm‑ı ebedîsiyle kabrin haps‑i münferidine girip dâimî sıkıntılı azâb çekecekler. Sen onların zulmü yüzünden hem sevâb, hem fânî saatlerini bâkîleştirmeyi, hem manevî lezzetleri, hem vazife‑i ilmiye ve diniyeyi ihlâs ile yapmasını kazanıyorsun diye rûhuma ihtar edildi.
406
Ben de bütün kuvvetimle Elhamdülillâh dedim. İnsaniyet damarıyla o zâlimlere acıdım, Yâ Rabbî, onları ıslah eyle diye duâ ettim.
Bu yeni hâdisede, ifâdemde Dâhiliye Vekâletine yazdığım gibi on vecihle kanunsuz olduğu ve kanun nâmına kanunsuzluk eden o zâlimler, asıl suçlu onlar olması gibi, öyle bahâneleri aradılar; işitenleri güldürecek ve hak‑perestleri ağlattıracak iftiraları ve uydurmalarıyla ehl‑i insafa gösterdiler ki; Risale‑i Nura ve şâkirdlerine ilişmeye, kanun ve hak cihetinde imkân bulamıyorlar, dîvâneliğe sapıyorlar.
Ezcümle; bir ay bizi tecessüs eden memurlar, bir şey bahâne bulamadıklarından, bir pusula yazıp ki, Said’in hizmetkârı bir dükkândan rakı almış, ona götürmüş”; o pusulayı imza ettirmek için hiç kimseyi bulamayıp, sonra yabânî ve sarhoş bir adamı yakalamışlar, tehdidkârâne Gel bunu imza et!” demişler. O da demiş: Tevbeler tevbesi olsun, bu acîb yalanı kim imza edebilir?” Onları, pusulayı yırtmağa mecbur etmiş.
İkinci bir nümûne: Bilmediğim ve şimdi dahi tanımadığım bir zât, atını beni gezdirmek için vermiş. Ben de rahatsızlığım için teneffüs kasdı ile, ekser günlerde, yazda bir‑iki saat gezerdim. O at ve araba sâhibine elli liralık kitab vermeğe söz vermiştim; kaidem bozulmasın ve minnet altına girmeyeyim. Acaba bu işte hiçbir zarar ihtimali var ? Hâlbuki, O at kimindir?” diye, elli defa bizlerden hem vâli, hem adliyeciler, hem zâbıta ve polisler sordular. Güyâ büyük bir hâdise‑i siyâsiye ve âsâyişe temâs eden bir vâkıadır! Hattâ, bu mânâsız soruşların kesilmesi için, iki zât hamiyeten, biri At benimdir”, diğeri Araba benimdir dedikleri için, ikisini de benimle beraber tevkîf ettiler.
407
Bu nümûnelere kıyâsen, çok çocuk oyuncaklarına seyirci olup, gülerek ağladık ve anladık ki; Risale‑i Nura ve şâkirdlerine ilişenler maskara olurlar!
O nümûnelerden latîf bir muhâvere: Benim tevkîf kağıdımda sebeb emniyeti ihlâl suçu yazıldığından ben daha o pusulayı görmeden müddeiumuma dedim: Seni geçen gece gıybet ettim. Emniyet müdürü hesabına beni konuşturan bir polise, Eğer bin müddeiumumî ve bin emniyet müdürü kadar bu memlekette emniyet‑i umumiyeye hizmet etmemiş isem üç defa Allah beni kahretsin dedim.”
Sonra bu sırada, bu soğukta, en ziyâde istirahate ve üşümemeğe ve dünyayı düşünmemeğe muhtaç olduğum bir hengâmda, garazı ve kasdı ihsâs eder bir tarzda, beni bu tahammülün fevkınde bu tehcir ve tecrid ve tevkîf ve tazyîke sevk edenlere, fevkalâde iğbirar ve kızmak geldi. Bir inâyet, imdâda yetişti. Ma'nen kalbe ihtar edildi ki:
İnsanların sana ettikleri ayn‑ı zulümlerinde, ayn‑ı adâlet olan kader‑i İlâhî’nin büyük bir hissesi var. Ve bu hapiste, yiyecek rızkın var; o rızkın seni buraya çağırdı. Ona karşı rızâ ve teslîm ile mukàbele lâzım.
Hikmet ve rahmet‑i Rabbâniye’nin dahi büyük bir hissesi var ki, bu hapistekileri nurlandırmak ve tesellî vermek ve size sevâb kazandırmaktır. Bu hisseye karşı, sabır içinde binler şükretmek lâzımdır.
Hem senin nefsinin bilmediğin kusurlarıyla onda bir hissesi var. O hisseye karşı istiğfar ve tevbe ile, nefsine Bu tokada müstehak oldun demelisin.
Hem gizli düşmanların desîseleriyle bazı sâfdil ve vehham memurları iğfal ile o zulme sevk etmek cihetiyle, onların da bir hissesi var. Ona karşı, Risale‑i Nurun o münâfıklara vurduğu dehşetli manevî tokatlar, senin intikamını tamamen onlardan almış. O, onlara yeter.
408
En son hisse, bilfiil vâsıta olan resmî memurlardır. Bu hisseye karşı, onların Nurlara tenkid niyetiyle bakmalarında, ister istemez, şüphesiz, îmân cihetinde istifadelerinin hatırı için ﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ düsturuyla onları affetmek, bir ulüvv‑ü cenâblıktır.”
Ben de bu hakikatli ihtardan kemâl‑i ferâh ve şükür ile, bu yeni Medrese‑i Yûsufiye’de durmağa, hattâ aleyhimde olanlara yardım etmek için, kendime mûcib‑i ceza, zararsız bir suç yapmağa karar verdim.
Hem benim gibi yetmişbeş yaşında ve alâkasız ve dünyada sevdiği dostlarından, yetmişten ancak hayatta beşi kalmış ve onun vazife‑i nuriyesini görecek yetmiş bin Nur nüshaları bâkî kalıp serbest geziyorlar ve bir dile bedel binler dil ile hizmet‑i îmâniyeyi yapacak kardeşleri, vârisleri bulunan benim gibi bir adama, kabir bu hapisten yüz derece ziyâde hayırlıdır. Ve bu hapis dahi, haricinde hürriyetsiz tahakkümler altındaki serbestiyetten yüz derece daha rahat, daha fâidelidir. Çünkü; haricinde, tek başıyla yüzer alâkadar memurların tahakkümlerini çekmeğe mukâbil, hapiste yüzer mahpuslarla beraber, yalnız müdür ve başgardiyan gibi bir‑iki zâtın, maslahata binâen hafif tahakkümlerini çekmeğe mecbur olur. Ona mukâbil, hapiste çok dostlardan kardeşâne taltifler, tesellîler görür. Hem İslâmiyet şefkati ve insaniyet fıtratı bu vaziyette ihtiyarlara merhamete gelmesi, hapis zahmetini rahmete çeviriyor diye, hapse râzı oldum.
Bu üçüncü mahkemeye geldiğim sırada, za'fiyet ve ihtiyarlık ve rahatsızlıktan ayakta durmağa sıkıldığımdan, mahkeme kapısının haricinde, bir iskemlede oturdum. Birden bir hâkim geldi, hiddet etti, Neden ayakta beklemiyor?” ihanetkârâne dedi. Ben de ihtiyarlık cihetinden bu merhametsizliğe kızdım. Birden baktım, pek çok Müslümanlar, kemâl‑i şefkat ve uhuvvetle, merhametkârâne bakıp etrafımızda toplanmışlar, dağıtılmıyorlar. Birden iki hakikat ihtar edildi:
409
Birincisi: Benim ve Nurların gizli düşmanlarımız, benim istemediğim hâlde hakkımda teveccüh‑ü âmmeyi kırmak ile Nur’un fütûhâtına sed çekilir diye, bazı sâfdil resmî memurları kandırıp, şahsımı millet nazarında çürütmek fikriyle, ihanetkârâne böyle muâmeleye sevketmişler. Buna karşı inâyet‑i İlâhiye, Nurların îmân hizmetine mukâbil bir ikram olarak, o bir tek adamın ihanetine bedel, bu yüz adama bak! Hizmetinizi takdir ile şefkatkârâne acıyarak, alâkadarâne sizi istikbâl ve teşyî' ediyorlar.
Hattâ ikinci gün, ben, müstantık dâiresinde müddeiumumun suâllerine cevab verirken hükûmet avlusunda mahkeme pencerelerine karşı bin kadar ahâli kemâl‑i alâka ile toplanıp lisân‑ı hâl ile, Bunları sıkmayınız!” dediklerini, vaziyetleriyle ifâde ediyorlar gibi göründüler. Polisler onları dağıtamıyordular. Kalbime ihtar edildi ki:
Bu ahâli, bu tehlikeli asırda tam bir tesellî ve söndürülmez bir nur ve kuvvetli bir îmân ve saâdet‑i bâkiyeye bir doğru müjde istiyorlar ve fıtraten arıyorlar ve Nur Risalelerinde aradıkları bulunuyor diye işitmişler ki, benim ehemmiyetsiz şahsıma, îmâna bir parça hizmetkârlığım için, haddimden çok ziyâde iltifat gösteriyorlar.
İkinci Hakikat: Emniyeti ihlâl vehmiyle bize ihanet etmek ve teveccüh‑ü âmmeyi kırmak kasdıyla tahkîrkârâne, aldanmış mahdûd adamların bed muâmelelerine mukâbil, hadsiz ehl‑i hakikatin ve nesl‑i âtînin takdirkârâne alkışlamaları var diye ihtar edildi.
Evet, komünist perdesi altında anarşistliğin emniyet‑i umumiyeyi bozmağa dehşetli çalışmasına karşı, Risale‑i Nur ve şâkirdleri, îmân‑ı tahkîkî kuvvetiyle bu vatanın her tarafında o müdhiş ifsadı durduruyor ve kırıyor, emniyeti ve âsâyişi te'mine çalışıyor ki; pek çok bir kesrette ve memleketin her tarafında bulunan Nur talebelerinden, bu yirmi senede alâkadar üç‑dört mahkeme ve on vilâyetin zâbıtaları, emniyeti ihlâle dair bir vukûâtlarını bulmamış ve kaydetmemiş. Ve üç vilâyetin insaflı bir kısım zâbıtaları demişler:
410
Nur talebeleri manevî bir zâbıtadır. Âsâyişi muhâfazada bize yardım ediyorlar. Îmân‑ı tahkîkî ile, Nur’u okuyan her adamın kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Emniyeti te'mine çalışıyorlar.”
Bunun bir nümûnesi Denizli Hapishânesidir. Oraya Nurlar ve o mahpuslar için yazılan Meyve Risalesi girmesiyle, üç‑dört ay zarfında iki yüzden ziyâde o mahpuslar öyle fevkalâde itâatli, dindarâne bir salâh‑ı hâl aldılar ki; üç‑dört adamı öldüren bir adam, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam merhametli, zararsız, vatana nâfi' bir uzuv olmaya başladı. Hattâ resmî memurlar, bu hâle hayretle ve takdirle bakıyordular. Hem daha hüküm almadan bir kısım gençler dediler: Nurcular hapiste kalsalar biz kendimizi mahkûm ettireceğiz ve ceza almaya çalışacağız; onlardan ders alıp onlar gibi olacağız. Onların dersiyle kendimizi ıslah edeceğiz.”
İşte bu mâhiyette bulunan Nur talebelerini emniyeti ihlâl ile ittiham edenler, herhalde ve gayet fenâ bir sûrette aldanmış veya aldatılmış veya bilerek veya bilmeyerek anarşistlik hesabına hükûmeti iğfal edip bizleri eziyetlerle ezmeye çalışıyorlar.
Biz bunlara karşı deriz: Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapanmıyor ve dünya misâfirhânesinde yolcular gayet sür'at ve telâşla, kafile kafile arkasında, toprak arkasına girip kayboluyorlar; elbette pek yakında birbirimizden ayrılacağız. Siz zulmünüzün cezasını dehşetli bir sûrette göreceksiniz. Hiç olmazsa mazlum ehl‑i îmân hakkında terhis tezkeresi olan ölümün, i'dâm‑ı ebedî darağacına çıkacaksınız. Sizin dünyada tevehhüm‑ü ebediyetle aldığınız fânî zevkler, bâkî ve elîm elemlere dönecek.”
Maatteessüf gizli münâfık düşmanlarımız, bu dindar milletin yüzer milyon velî makamında olan şehîdlerinin, kahraman gâzilerinin kanıyla ve kılıncıyla kazanılan ve muhâfaza edilen Hakikat‑i İslâmiyete bazen tarîkat nâmını takıp ve o güneşin tek bir şuâı olan tarîkat meşrebini o güneşin aynı gösterip, hükûmetin bazı dikkatsiz memurlarını aldatıp, hakikat‑i Kur'âniye’ye ve hakàik‑ı îmâniyeye te'sirli bir sûrette çalışan Nur talebelerine tarîkatçı ve siyâsî cem'iyetçi nâmını vererek, aleyhimize sevk etmek istiyorlar. Biz, hem onlara, hem onları aleyhimizde dinleyenlere, Denizli Mahkeme‑i Âdilesinde dediğimiz gibi deriz:
411
Yüzer milyon başların fedâ oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi fedâ olsun! Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat‑i Kur'âniye’ye fedâ olan başlar, zındıkaya teslîm‑i silâh etmeyecek ve vazife‑i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler inşâallâh!”
İşte, ihtiyarlığımın sergüzeştliğinden gelen ağrılara ve me'yûsiyetlere, îmândan ve Kur'ân’dan imdâda yetişen kudsî tesellîler ile bu ihtiyarlığımın en sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferâhlı on senesine değiştirmem. Hususan hapiste farz namazını kılan ve tevbe edenin herbir saati on saat ibâdet hükmüne geçmesiyle ve hastalıkta ve mazlumiyette dahi herbir fânî gün, sevâb cihetinde on gün bâkî bir ömrü kazandırmasıyla, benim gibi kabir kapısında nöbetini bekleyen bir adama ne kadar medâr‑ı şükrândır, o manevî ihtardan bildim, Hadsiz şükür Rabbime dedim, ihtiyarlığıma sevindim ve hapsime râzı oldum.
Çünkü ömür durmuyor, çabuk gidiyor. Lezzetle, ferâhla gitse, lezzetin zevâli elem olmasından, hem teessüf, hem şükürsüzlükle, gafletle, bazı günahları yerinde bırakır, fânî olur gider. Eğer hapis ve zahmetli gitse, zevâl‑i elem bir manevî lezzet olmasından, hem bir nev'i ibâdet sayıldığından, bir cihette bâkî kalır ve hayırlı meyveleriyle bâkî bir ömrü kazandırır. Geçmiş günahlara ve hapse sebebiyet veren hatâlara keffâret olur, onları temizler. Bu nokta‑i nazardan, mahpuslardan farzı kılanlar, sabır içinde şükretmelidirler.

Onaltıncı Ricâ

Bir zaman, ihtiyarlık vaktinde, Eskişehir hapsinden bir sene cezayı çekip çıktım. Beni Kastamonu’ya nefyettiler. Polis karakolunda iki‑üç ay misâfir ettiler. Benim gibi, sâdık dostlarıyla görüşmekten sıkılan bir münzevî ve kıyafetinin tebdiline tahammül etmeyen bir adam, böyle yerlerde ne kadar azâb çeker, anlaşılır.
412
İşte ben bu me'yûsiyette iken, birden, inâyet‑i İlâhiye ihtiyarlığımın imdâdına geldi. O karakoldaki komiser, polislerle beraber, sâdık dost hükmüne geçtiler. Hiçbir vakit şapkayı başıma koymayı ihtar etmedikleri gibi, benim hizmetçilerim misillû, istediğim zaman beni şehrin etrafında gezdiriyordular.
Sonra, o karakolun karşısında, Kastamonu’nun Medrese‑i Nuriyesine girdim, Nurların te'lifine başladım. Feyzi, Emin, Hilmi, Sâdık, Nazîf, Salâhaddin gibi Nur’un kahraman şâkirdleri, Nurların neşri, teksiri için o medreseye devam ettiler. Gençlikte eski talebelerimle geçirdiğim kıymetdâr müzâkere‑i ilmiyeyi daha parlak bir sûrette gösterdiler.
Sonra gizli düşmanlarımız bazı memurları ve bir kısım enâniyetli hocalar ve şeyhleri aleyhimize evhâmlandırdılar. Bizi, Denizli hapsine, beş‑altı vilâyetlerden gelen Nur talebelerini, o Medrese‑i Yûsufiye’de toplanmağa vesile oldular. Bu Onaltıncı Ricâ’nın tafsilâtı, Kastamonu’dan gönderip lâhikaya geçen ve Denizli hapsinde, oradaki kardeşlerime gizli gönderdiğim küçük mektûblar ve mahkemesindeki Müdafaa Risalesi’dir ki, bu Ricânın hakikatini parlak gösteriyorlar. Tafsilâtını lâhikaya, müdafaama havâle edip, gayet kısa işâret edeceğiz.
Ben, mahrem ve mühim mecmuaları, hususan Süfyân’a ve Nur’un kerâmetlerine dair risaleleri kömür ve odunlar altında sakladım; , benim vefâtımdan veya baştaki başlar hakikati dinleyip akıllarını başlarına aldıktan sonra neşredilsinler diye müsterihâne dururken, birden taharrî memurları ve müddeiumumun muâvini, menzilimi bastılar. O gizli ve ehemmiyetli risaleleri odunların altından çıkardılar. Hem beni tevkîf edip Isparta Hapishânesine, sıhhatim muhtell bir hâlde gönderdiler.
413
Ben pek çok müteellim ve Nurlara gelen o zarardan dehşetli müteessir iken, bir inâyet‑i İlâhiye imdâdımıza yetişti. O gizlenmiş ve ehl‑i hükûmet onları okumağa çok muhtaç olan o ehemmiyetli risaleleri kemâl‑i merak ve dikkatle okumağa başlayıp, büyük resmî dâireler âdeta bir Dershâne‑i Nuriye hükmüne geçti. Tenkid fikriyle takdire başladılar. Hattâ Denizli’de, hiç haberimiz yokken, fevkalâde perde altında, matbu' Âyetü'l‑Kübrâ’yı resmî ve gayr‑ı resmî pek çok adamlar okudular, îmânlarını kuvvetlendirdiler. Bizim hapis musîbetimizi hiçe indirdiler.
Sonra bizi Denizli hapsine aldılar. Beni tecrid‑i mutlak içinde ufûnetli, rutûbetli, soğuk bir koğuşa soktular. İhtiyarlık, hastalık ve benim yüzümden masûm arkadaşlarımın zahmetlerinden bana gelen çok teellüm ve Nurların ta'tîl ve müsâderesinden gelen çok teessüf ve sıkıntı içinde çırpınırken, birden inâyet‑i Rabbâniye imdâda yetişti. Birden o koca hapishâneyi bir Dershâne‑i Nuriyeye çevirip bir Medrese‑i Yûsufiye olduğunu isbât ederek, Medresetü'z‑Zehrâ kahramanlarının elmas kalemleriyle Nurlar intişara başladı. Hattâ o ağır şerâit içinde Nur’un kahramanı, üç‑dört ay zarfında yirmiden ziyâde Meyve ve Müdafaât Risalesi’nden yazdı. Hem hapiste, hem hariçte fütûhâta başladılar. O musîbetteki zararımızı büyük menfaatlere ve sıkıntılarımızı sevinçlere çevirdi. ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrını tekrar gösterdi.
Sonra birinci ehl‑i vukûfun, yanlış ve sathî zabıtlara binâen aleyhimizde şiddetli tenkidleri ve Maârif Vekilinin dehşetli hücumuyla beraber, aleyhimizde bir beyânnâme neşretmesiyle, hattâ bazı haberlerle bir kısmımızın i'dâmına çalışıldığı hengâmda, bir inâyet‑i Rabbâniye imdâdımıza yetişti.
Başta Ankara ehl‑i vukûfunun şiddetli tenkidlerini beklerken, takdirkârâne raporları, hattâ beş sandık Nur Risalelerinde beş on sehiv buldukları hâlde, mahkemede onların sehiv ve yanlış gösterdikleri noktalar ayn‑ı hakikat olduğunu ve onların sehiv ve yanlış dedikleri maddelerde kendileri sehiv ettiklerini isbât ettiğimiz gibi, beş yaprak raporlarında beş on sehiv ve yanlışlarını gösterdik. Ve yedi makàmâta gönderdiğimiz Meyve ve Müdafaanâme Risaleleri ve Adliye Vekâletine gönderilen Nur’un umum risaleleri, hususan mahremlerin dokunaklı ve şiddetli tokatlarına mukâbil tehdidkârâne şiddetli emirler beklerken, gayet mülâyimâne, hattâ tesellîkârâne Başvekilin bize gönderdiği mektûbu gibi, musâlaha tarzında ilişmemeleri kat'î isbât etti ki:
414
Risale‑i Nurun hakikatleri, inâyet‑i İlâhiye kerâmetiyle onları mağlûb edip kendini onlara irşadkârâne okutturmuş, o geniş dâireleri bir nev'i dershâne yapmış, çok mütereddid ve mütehayyirlerin îmânlarını kurtarmış ve bizim sıkıntılarımızdan yüz derece ziyâde manevî ferâh ve fayda verdi.
Sonra gizli düşmanlar beni zehirlediler. Ve Nur’un şehîd kahramanı merhum Hâfız Ali benim bedelime hastahâneye gitti ve benim yerimde berzah âlemine seyahat eyledi, bizi me'yûsâne ağlattırdı. Ben bu musîbetten evvel Kastamonu’nun dağında bağırarak mükerrer defa dedim: Kardeşlerim, ata et, arslana ot atmayınız.” Yani; Her risaleyi herkese vermeyiniz; , bize taarruz edilmesin.” Yaya gidilse yedi gün uzakta Hâfız Ali (Rahmetullâhi Aleyh), manevî telefonuyla işitiyor gibi, aynı vakit bana yazıyor ki: Evet, Üstadım, Risale‑i Nurun bir kerâmetidir ki, ata et, arslana ot atmaz. Belki ata ot, arslana et atar ki, o arslan hocaya İhlâs Risalesi’ni verdi.” Yedi gün sonra mektûbunu aldık. Hesab ettik; aynı zamanda, ben dağda bağırırken, o da garîb sözleri mektûbunda yazıyormuş.
İşte, Nur’un böyle bir manevî kahramanının vefâtı ve gizli münâfıkların aleyhimizde desîselerle bizi cezalandırmaya çalışmaları ve benim zehirli hastalığımdan dolayı beni de hastahâneye resmî emirle mecbur etmek endişesi bizi sıkarken, birden inâyet‑i İlâhiye imdâda geldi.
Mübârek kardeşlerimin hàlis duâlarıyla zehirin tehlikesi geçmiş ve o merhum şehîdin, kuvvetli emârelerle, kabrinde Nurlarla meşgul olması ve suâl meleklerine Nurlar ile cevab vermesi; ve onun bedeline ve onun sisteminde Nurlara çalışacak Denizli kahramanı Hasan Feyzi (Rahmetullâhi Aleyh) ve arkadaşları perde altında te'sirli bir sûrette hizmetleri; ve düşmanlarımızın dahi, mahpusların birden Nurlarla ıslah olmaları cihetinde, hapisten çıkmamıza tarafdâr olması; ve Ashâb‑ı Kehf misillû Nur şâkirdleri o sıkıntılı çilehâneyi Ashâb‑ı Kehf ve eski zaman ehl‑i riyâzâtının mağaralarına çevirmesi; ve istirahat‑i kalble Nurların neşrine ve yazmasına sa'yleriyle inâyet‑i Rabbâniye’nin imdâdımıza yetiştiğini isbât etti.
415
Hem kalbime geldi ki; mâdem İmâm‑ı A'zam gibi eâzım‑ı müçtehidîn hapis çekmiş ve İmâm‑ı Ahmed İbn-i Hanbel gibi bir mücâhid‑i ekbere, Kur'ânın bir tek mes'elesi için hapiste pek çok azâb verilmiş ve şekvâ etmeyerek, kemâl‑i sabır ile sebat edip o mes'elelerde sükût etmemiş. Ve pek çok imâmlar ve allâmeler, sizlerden pek çok ziyâde azâb verildiği hâlde, kemâl‑i sabır içinde şükredip sarsılmamışlar. Elbette sizler, Kur'ânın müteaddid hakikatleri için pek büyük sevâb ve kazanç aldığınız hâlde, pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcunuzdur.
Evet, zulm‑ü beşer içinde bir cilve‑i inâyet-i Rabbâniye’yi kısaca beyân edeceğim:
Ben yirmi yaşında iken tekrar ile derdim: Eski zamanda mağaralara çekilen târikü'd‑dünyalar gibi, âhir ömrümde ben de bir mağaraya, bir dağa çekilip insanların hayat‑ı ictimâiyesinden çıkacağım.” Hem eski Harb‑i Umumî’de şark‑ı şimâlîdeki esâretimde karar vermiştim ki; Bundan sonra ömrümü mağaralarda geçireceğim. Hayat‑ı siyâsiyeden ve ictimâiyeden sıyrılacağım. Artık karışmak yeter.” derken, inâyet‑i Rabbâniye, hem adâlet‑i kaderiye tecellî ettiler. Kararımdan ve arzumdan çok ziyâde hayırlı bir sûrette, ihtiyarlığıma merhameten, o mutasavver mağaralarımı hapishânelere ve inzivalara ve yalnızlık içinde çilehânelere ve tecrid‑i mutlak menzillerine çevirdi. Ehl‑i riyâzet ve münzevîlerin dağlardaki mağaralarının çok fevkınde Yûsufiye medreseleri ve vaktimizi zâyi' etmemek için tecridhâneleri verdi. Hem mağara fâide‑i uhreviyesini, hem hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’nin mücâhidâne hizmetini verdi.
416
Hattâ ben azmetmiştim ki, arkadaşlarımın berâetlerinden sonra bir suç gösterip hapiste kalacağım. Husrev ve Feyzi gibi mücerredler benim yanımda kalsın ve bir bahâne ile, insanlarla görüşmemek ve vaktimi lüzumsuz sohbetlerle ve tasannu' ve hodfürûşluk ile geçirmemek için tecrid koğuşunda bulunacağım.
Fakat kader‑i İlâhî ve kısmetimiz, bizi başka çilehâneye sevk ettiler. اَلْخَيْرُ ف۪يمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrıyla ihtiyarlığıma merhameten ve hizmet‑i îmâniyede daha ziyâde çalıştırmak için, ihtiyar ve kudretimizin haricinde bu üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’de vazife verildi.
Evet, inâyet‑i İlâhiye, ihtiyarlığıma merhameten, kuvvetli ve gizli düşmanı bulunmayan gençliğime mahsûs olan mağaralarımı, hapishânenin tecrid‑i münferid menzillerine çevirmesinde üç hikmet ve Hizmet‑i Nuriyeye üç ehemmiyetli faydası var:

Birinci Hikmet ve Fâide

Nur talebelerinin bu zamanda toplanmaları, zararsız olarak, Medrese‑i Yûsufiye’de olur. Ve birbirini görüp sohbet etmek, hariçte masraflı ve şübheli olur. Hattâ benimle görüşmek için bazıları kırk‑elli lirayı sarf ederek gelip, ya yirmi dakika veya hiç görüşmeden döner, giderdi. Ben bazı kardeşlerimi yakından görmek için hapsin zahmetini severek kabûl ederdim. Demek hapis bizim için bir ni'mettir, bir rahmettir.

İkinci Hikmet ve Fâide

Bu zamanda Nurlarla hizmet‑i îmâniye her tarafta ilânatla ve muhtaç olanların nazar‑ı dikkatlerini celb etmekle olur. İşte, hapsimizle, Nurlara nazar‑ı dikkat celb olunur, bir ilânat hükmüne geçer. En ziyâde muannid veya muhtaç olanlar onu bulur, îmânını kurtarır ve inâdı kırılır, tehlikeden kurtulur ve Nur’un dershânesi genişlenir.

Üçüncü Hikmet ve Fâide

Hapse giren Nur talebeleri birbirinin hâllerinden, seciyelerinden, ihlâs ve fedâkârlıklarından ders almalarıyla beraber, Nurlar hizmetinde dünyevî menfaatleri daha aramazlar. Evet, Medrese‑i Yûsufiye’de, çok emârelerle, her sıkıntı ve zahmetin on, belki yüz misli maddî ve manevî fâideler ve güzel neticeler ve îmâna geniş ve hàlis hizmetler, gözleriyle gördüklerinden, tam ihlâsa muvaffak olurlar, daha cüz'î ve hususî menfaatlere tenezzül etmezler.
417
Bu çilehânelerin bana mahsûs bir letâfeti ve hazîn, fakat tatlı bir vaziyeti var. Şöyle ki:
Ben gençlik zamanında bizim memlekette gördüğüm eski medresenin aynı vaziyetini görüyorum. Çünkü; vilâyât‑ı şarkıyede eski âdet, medrese talebelerinin bir kısmının ta'yinâtları dışarıdan geliyordu. Ve bazı medreseler, içinde pişiriyorlardı. Ve daha kaç cihette bu çilehâneye benziyorlardı. Ben de lezzetli bir tahassür içinde buraya baktıkça, o eski gençlik ve şirin zamana hayâlen gidiyorum ve ihtiyarlık vaziyetlerini unutuyorum.

Yirmialtıncı Lem'anın Zeyli

Yirmibirinci Mektûb olup, Mektûbat Mecmuası’na idhal edildiğinden buraya dercedilmedi.

Yirmiyedinci Lem'a

Eskişehir mahkeme müdafaası olup, Hatt‑ı Kur'ân Lem'alar Mecmuası’nda ve kısmen Tarihçe‑i Hayat’ta neşredilmiştir.
418

Yirmi Sekizinci Lem'a

Eskişehir Hapishanesinde ihtilâttan ve konuşmaktan memnû' olduğum zamanda karşımdaki kardeşlerime tesellî için yazdığım kısacık fıkraların bir kısmıdır.

Birinci Nükte

Risale‑i Nur’dan haber veren İkinci Kerâmet‑i Aleviye Risalesi

İkinci Nükte

Hakikatli Bir Tesellî
Eskişehir’de tevkîfhânede Risale‑i Nur Şâkirdlerine yazılan fıkralardır.
Azîz kardeşlerim,
Sizin için pek çok müteessirdim, elem beni eziyordu. Fakat bana ihtar edildi ki; kader ve kısmetinizde, beraber bu hapishânenin suyunu içmek ve ekmeğini yemek vardı. Bir eser‑i rahmet-i İlâhiye ve bir cilve‑i inâyet-i Rabbâniye olarak bu suyu ve bu ekmeği beraber yememizin ve içmemizin en kolayı ve en hafifi ve en hayırlısı ve sevâblısı ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin en menfaatli bir dershâneleri ve en feyizli bir çilehâneleri ve düşmanlarına karşı ne derece ihtiyatlı davranmak lâzım geldiğini ta'lim eden en hassas bir imtihan meydânı ve her birinde ayrı ayrı güzel meziyetleri bulunan bu arkadaşların birbirinin àlî meziyetlerinden ve güzel hasletlerinden ve birbiriyle te'sis ve tecdîd‑i uhuvvetlerinden istifade etmek ve ders almak için en nurlu bir dershâne, bir tekke sûretinde gördüğümden, bu vaziyetten değil şekvâ, belki bütün rûhumla şükür ettim. Evet, mesleğimiz şükürdür. Ve herşeyde bir vech‑i rahmeti, bir cihet‑i ni'meti görmektir.
Umumunuzun elemleriyle müteellim kardeşiniz
Said Nursî
419

Üçüncü Nükte

Sadâkatte nâmdâr, safvet‑i kalbde mümtâz Süleyman Rüşdü ile bir muhâvere‑i latîfe münâsebetiyle
Büyük bir âyetin küçük bir nüktesidir.
Şöyle ki:
Güz mevsiminde, sineklerin terhisât zamanına yakın bir vakitte, hodgâm insanlar, cüz'î tâcizleri için sinekleri itlâf etmek üzere hapishânedeki odamızda bir ilâç isti'mâl ettiler. Benim fazla rikkatime dokunmuştu. Odamda çamaşır ipi vardı. Bilâhare, o insanların inâdına, sinekler daha ziyâde çoğaldılar. Akşam vaktinde, o küçücük kuşlar, o ip üstünde gayet muntazam diziliyorlardı. Çamaşırları sermek için Rüşdü’ye dedim: Bu küçücük kuşlara ilişme; başka yere ser.” O da, kemâl‑i ciddiyetle, dedi ki: Bu ip bize lâzımdır; sinekler başka yerde kendilerine yer bulsun.”
Her ne ise Bu latîfe münâsebetiyle, seher vaktinde, sinek ve karınca gibi kesretli küçük hayvanlardan bahis açıldı. Ona dedim ki:
Böyle nüshaları çoğalan nev'ilerin ehemmiyetli vazifeleri ve kıymetleri vardır. Evet, bir kitab, kıymeti nisbetinde nüshaları teksir edilir. Demek, sinek cinsi de ehemmiyetli vazifesi ve büyük kıymeti var ki, Fâtır‑ı Hakîm, o küçücük kaderî mektûbları ve kudret kelimelerinin nüshalarını çok teksir etmiş. Evet, Kur'ân‑ı Hakîm’in:﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِاجْتَمَعُوا لَهُ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ
420
yani, Cenâb‑ı Hak’tan başka, bütün esbâb ve ulûhiyetleri ehl‑i dalâlet tarafından da'vâ edilen âliheler ictimâ' etse, bir sineği halk edemezler. Yani, sineğin hilkati öyle bir mu'cize‑i Rabbâniyedir ve bir âyet‑i tekvîniyedir ki, bütün esbâb toplansa, onun mislini yapamazlar, o âyet‑i Rabbâniyeye muâraza edemezler, taklidini yapamazlar meâlindeki âyetine ehemmiyetli bir mevzû teşkil eden ve Nemrud’u mağlûb eden; ve Hazret‑i Mûsa (a.s.) onların tâcizlerine karşı müştekiyâne, Yâ Rab, bu muacciz mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın?” deyince, ilhâmen cevab gelmiş ki: Sen bir defa sineklere i'tirâz ettin. Bu sinekler çok defa suâl ediyorlar ki: Yâ Rab, bu koca kafalı beşer Seni yalnız bir lisân ile zikrediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etseydin, binler lisân ile Sana zikredecek bizim gibi mahlûklar olurlardı.’” diye, Hazret‑i Mûsa’nın (a.s.) şekvâsına bin i'tirâz kuvvetinde hikmet‑i hilkatini müdafaa eden sineğin; hem gayet nezâfet‑perver, her vakit abdest alır gibi yüzünü, gözünü, kanatlarını temizleyen bu tâife, elbette mühim bir vazifesi vardır. Hikmet‑i beşeriyenin nazarı kàsırdır; daha o vazifeyi ihâta edememiş.
Evet, Cenâb‑ı Hak, nasıl ki deniz yüzünü temizlemek ve her günde milyarlarla vefiyât bulunan hayvanat‑ı bahriye cenazelerini (Hâşiye) toplamak ve deniz yüzünü cenazelerle âlûde, müstekreh manzaradan kurtarmak için, sıhhiye memurları nev'inden gayet muntazam âkilü'l‑lahm bir kısım hayvanatı halk etmiş. Eğer o bahriye sıhhiye memurları gayet muntazam vazifelerini îfâ etmeseydiler, deniz yüzü ayna gibi parlamayacaktı. Belki hazîn ve elîm bir bulanıklık gösterecekti.
421
Hem her günde milyarlarla yabânî hayvanlar ve kuşların cenazelerini toplamakla rû‑yi zemini o taaffünâttan temizlemek ve zîhayatları o elîm, hazîn manzaralardan kurtarmak için, nezâfet ve sıhhiye memurları hükmünde olan kartallar misilli, kerâmetkârâne, gizli ve uzak, beş altı saat mesâfeden bir sevk‑i Rabbânî ile o cenazenin yerini hisseden, giden ve kaldıran âkilü'l‑lahm kuşları ve vahşî hayvanları halk etmiş. Eğer bu berriye sıhhiyeleri gayet mükemmel, intizam‑perver ve vazifedâr olmasa idiler, zemin yüzü ağlanacak bir şekil alacaktı.
Evet, âkilü'l‑lahm hayvanların helâl rızıkları, vefât etmiş hayvanların etleridir. Hayatta olan hayvanların etleri onlara haramdır. Eğer yeseler, حَتّٰى يَقْتَصُّ الْجَمَّاءُ مِنَ الْقَرْنَاءِceza görürler (ev kemâ kàl). Yani, Boynuzsuz olan hayvanın kısâsı kıyâmette boynuzludan alınır.” diye ifâde‑i hadîsiye gösteriyor ki: Gerçi cesedleri fenâ bulur; fakat ervâhları bâkî kalan hayvanat mâbeyninde dahi, onlara münâsib bir tarzda, dâr‑ı bekàda mücâzât ve mükâfâtları vardır. Ona binâen, canavarlara sağ hayvanların etleri haramdır, denilebilir.
Hem küçücük hayvanların cenazelerini ve ni'metin küçücük parçalarını ve tanelerini toplamak vazifesiyle karıncaları nezâfet memurları olarak, hem ni'met‑i İlâhiye’nin küçücük parçalarını teleften ve çiğnemekten ve hakaretten ve abesiyetten sıyânet etmekle ve küçücük hayvanatın cenazelerini toplamakla, sıhhiye memurları gibi tavzif olunmuşlar.
422
Aynen onlardan daha mühim, sinekleri dahi, insanın gözüne görünmeyen, hastalıkların mikroplarını ve madde‑i semmiyeyi temizlemekle, sinekler muvazzaftırlar. Değil mikropların nâkileleri, bil'akis, muzır mikropları mass, yani, emmek ve yemekle o mikropları imha, o madde‑i semmiyeyi istihâleye uğratırlar, çok sârî hastalıkların önünü alırlar. Hem sıhhiye neferleri, hem tanzîfât memurları, hem kimyager olduklarına ve geniş bir hikmete mazhar bulunduklarına delil ise, onların gayet kesretidir. Çünkü kıymetdâr, menfaatdâr şeyler teksir edilir. (Hâşiye)
Ey hodgâm insan! Sineklerin binler hikmet‑i hayatiyesinden başka, sana ait bu küçücük faydasına bak, sinek düşmanlığını bırak: Çünkü, gurbette, kimsesiz, yalnızlıkta sana ünsiyet verdiği gibi, gaflete dalıp fikrini dağıtmaktan seni îkaz eder. Ve latîf vaziyeti ve abdest alması gibi yüzünü, gözünü temizlemesiyle, sana abdest ve namaz, hareket ve nezâfet gibi vazife‑i insaniyeti ihtar eder ve ders veren sineği görüyorsun.
Hem sineğin bir sınıfı olan arılar, ni'metlerin en tatlısı, en latîfi olan balı sana yedirdikleri gibi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’da, vahy‑i Rabbânîye mazhariyetle serfirâz olduğundan, onları sevmek lâzım gelirken, sinek düşmanlığı, belki insana dâima muâvenete dostâne koşan ve her belâsını çeken o hayvanata düşmanlığı gadirdir, haksızlıktır. Muzırların yalnız zararlarını def' için mücâdele olabilir. Meselâ koyunları kurtların tecâvüzünden korumak için onlara mukàbele edilir. Acaba harâret zamanında vücûdun idaresinden fazla olan kanın çoğalması ve bulaşık ve bazı mevâdd‑ı muzırrayı hâmil evridede cereyan eden mülevves kana musallat, belki memur olan sivrisinek ve pireler fıtrî haccâmlar olmasınlar ? Muhtemel
سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ
423
Nefsimle mücâdele ettiğim bir zamanda, nefsim kendinde gördüğü ni'met‑i İlâhiye’yi kendi malı tevehhüm ederek gurura, iftihara, temeddühe başladı. Ben ona dedim ki: Bu mülk senin değil, emânettir.” O vakit nefis gurur ve iftiharı bıraktı, fakat tenbelliğe başladı. Benim malım olmayana ne bakayım? Zâyi' olsun, bana ne?” dedi. Birden gördüm: Bir sinek, elime kondu, emânetullâh olan gözünü, yüzünü, kanatlarını güzelce temizlemeye başladı. Bir neferin mîrî silâhını, elbisesini güzelce temizlediği gibi, sinek de temizliyordu. Nefsime dedim: Bak.” Baktı, tam ders aldı. Sinek ise, mağrûr ve tenbel nefsime hoca ve muallim oldu.
Sinek pisliği, tıb cihetiyle zararı yok bir maddedir ki, bazen tatlı bir şurubdur. Fakat sinek, yediği binler muhtelif muzır maddelerin ve mikropların ve semlerin menşe'i olmakla, sinekler küçücük istihâle ve tasfiye makineleri hükmüne geçmeleri Hikmet‑i Rabbâniye’den uzak değildir, belki şe'nindendir. Evet, arıdan başka sineklerin bazı tâifeleri var ki, (Hâşiye) muhtelif ve müteaffin maddeleri yerler, mütemâdiyen pislik yerine katre katre şurub damlatırlar. O semli, müteaffin maddeleri ağaçların yapraklarına yağan kudret helvası gibi tatlı, şifâlı bir şuruba tebdil ederek, bir istihâle makinesi olduklarını isbât ederler. Bu küçücük ferdlerin ne kadar büyük bir milleti, bir tâifesi olduğunu göze gösterirler. Küçüklüğümüze bakma. Tâifemizin azametine bak, Sübhânallâh de.” diye lisân‑ı hâl ile söylerler.
424

Dördüncü Nükte

﴿
﴿وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَأْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِâyetine dair gayet ehemmiyet kesb etmiş. Mühim ve mütefennin bir adam bu suâl ile bazı hocaları ilzam ettiği bir suâle muhtasar bir cevaptır.
Suâl: Deniliyor ki: Demir yerden çıkıyor; yukarıdan inmiyor ki اَنْزَلْنَا denilsin. Neden اَخْرَجْنَا dememiş; zâhiren muvâfık görülmeyen اَنْزَلْنَا demiş?”
Elcevab: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, اَنْزَلْنَا kelimesiyle, demirdeki azîm ve çok ehemmiyetli ni'met cihetini ihtar etmek için اَنْزَلْنَا demiş. Çünkü yalnız demirin zâtını nazara vermiyor ki, ihrac desin. Belki demirdeki ni'met‑i azîmeyi ve nev'‑i beşerin demire ne derece muhtaç olduğunu ihtar içindir. Ni'met ciheti ise aşağıdan yukarıya çıkmıyor, belki rahmet hazinesinden geliyor. Rahmet hazinesi elbette àlî, yukarı ve ma'nen yüksek mertebededir. Elbette ni'met yukarıdan aşağıyadır ve muhtaç olan beşerin mertebesi aşağıdadır. Elbette in'âm, ihtiyacın mâfevkindedir. Onun için, ni'metin hazine‑i rahmetten beşerin ihtiyacına imdâd için gelmesinin hak tâbiri, اَنْزَلْنَا ’dır, ihrac değildir.
425
Hem tedrîcî ihrâcat beşerin eliyle olduğu için, ihrac kelimesi ihsân cihetini nazar‑ı gaflete hissettirmez. Evet, demirin maddesi murad olunsa, mekân‑ı maddî itibariyle ihraçtır. Fakat demirin sıfatı ve burada mânâ‑yı maksûdu olan ni'met ise, manevîdir. Bu mânâ‑yı maddî, mekâna bakmıyor, belki manevî mertebeye bakar. Rahmân’ın hadsiz mertebe‑i ulviyetinin bir tecellîsi olan hazine‑i rahmetten gelen ni'met, elbette en yüksek makamdan en aşağı mertebeye gönderiliyor. Hak tâbiri اَنْزَلْنَا ’dır.
Bu tâbirle nev'‑i beşere ihtar eder ki, demir en büyük bir ni'met‑i İlâhiye’dir.
Evet, nev'‑i beşerin bütün san'atlarının mâdeni ve terakkiyâtının menba'ı ve kuvvetinin medârı demirdir. İşte bu azîm ni'meti ihtar için, makam‑ı imtinan ve in'âmda, kemâl‑i haşmetle ﴿وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَأْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ fermân ediyor. Nasıl ki Hazret‑i Dâvud’a en mühim bir mu'cize olarak ﴿وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَfermân ediyor. Yani, büyük bir peygambere büyük bir mu'cize ve büyük bir ni'met olarak demiri yumuşatmasını gösteriyor.
Sâniyen: Yukarı”, aşağı nisbîdir. Küre‑i arzın merkezine göre yukarı ve aşağı oluyor. Hattâ bize nisbeten aşağı olan bir şey, Amerika kıt'asına nazaran yukarı oluyor. Demek, merkezden sath‑ı arz tarafına gelen maddeler, sath‑ı arzda olanlara göre vaziyeti değişir.
426
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân i'câz lisânı ile ifâde ediyor ki: Demirin o kadar çok menâfi'i, o kadar geniş fevâidi vardır ki, insanın hânesi olan küre‑i arzın mahzeninden çıkarılacak âdi bir madde değildir. Ve rastgele hâcâtta isti'mâl edilmiş fıtrî bir mâden değildir. Belki Hàlık‑ı Kâinâtın tarafından rahmet hazinesinde ve kâinâtın büyük tezgâhından ihzar edilmiş bir ni'met olarak, Rabbü's‑Semâvâti ve'l-Ard ünvân‑ı haşmetiyle de küre‑i arz sekenesinin hâcâtına medâr olmak için demiri inzâl etmiş, indirmiş diye, demirdeki umumî menfaati ifâde için, güyâ demirin gökten gelen rahmet, harâret ve ziyâ gibi öyle şümûllü faydaları var ki, kâinât tezgâhından gönderiliyor, küre‑i arzın dar anbarından değil. Belki kâinât sarayındaki büyük hazine‑i rahmetten ihzar edilerek gönderilip, küre‑i arzın anbarında yerleştirilmiş; o anbardan asırların ihtiyacına nisbeten parça parça ihrac ediliyor.
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, bu küçük anbardaki parça parça çıkarılan demiri, yalnız sarf etmek mânâsını ifâde etmek istemiyor. Belki Hazine‑i Kübrâdan o ni'met‑i azîmeyi küre‑i arz ile beraber indirdiğini ifâde etmek için; yani, bu küre‑i arz hânesine en lâzım şey demirdir ki, Hàlık‑ı Zülcelâl, güyâ küre‑i arzı güneşten ayırıp insanlar için indirdiği zaman, demiri de beraber inzâl etmiş ve ekser ihtiyac‑ı beşer onunla te'min edilmiştir. Kur'ân‑ı Hakîm, Bu demirle işlerinizi görünüz ve onu çıkarmaya çalışarak istifade ediniz.” diye, mu'cizâne fermân ediyor.
Bu âyette hem def'‑i a'dâya, hem celb‑i menâfi'e medâr iki ni'met beyân ediyor. Nüzûl‑ü Kur'ân’dan evvel demirle ehemmiyetli menâfi'‑i beşeriye te'min edildiği görülmüş. Fakat istikbâlde demirin gayet hàrika ve muhayyirü'l‑ukùl bir sûrette, denizde, havada ve karada gezerek küre‑i arzı musahhar edip, mevt‑âlûd bir hàrika kuvveti gösterdiğini ifâde için, ﴿ف۪يهِ بَأْسٌ شَد۪يدٌ kelimesiyle, ihbar‑ı gaybî nev'inden bir lem'a‑i i'câz gösteriyor.
427

Beşinci Nükte

Geçmiş nükteden bahsederken hüdhüd‑ü Süleyman’dan bahis açıldı. Israrcı ve suâlci bir kardeşimiz: (Hâşiye) Hüdhüdün, Cenâb‑ı Hakk’ı tavsifte﴿يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْاَرْضَ diyerek mühim makamda, mühim evsâf‑ı İlâhiye içinde, nisbeten hafif bu vasfın zikrine sebeb nedir?”
Elcevab: Belîğ bir kelâmın bir meziyeti şudur ki, söyleyenin ziyâde meşgul olduğu san'atını, meşgalesini ihsâs etsin. Hüdhüd‑ü Süleymânî ise, suyu az olan sahrâ‑yı Cezîretü'l-Arabda gizli su yerlerini ferâsetle, kerâmetvâri keşfeden bedevî ârifleri gibi, hayvan ve tuyûrun ârifi olarak ve Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’a küngânlık eden ve su buldurup çıkarttıran mübârek ve vazifedâr bir kuş olmakla, kendi san'atının mikyâsçığıyla Cenâb‑ı Hakk’ın semâvât ve arzdaki mahfiyâtı çıkarmakla ma'bûdiyetini ve mescûdiyetini isbât ettiğini, kendi san'atçığıyla bilip ifâde ediyor.
Evet, hüdhüd pek güzel görmüş. Çünkü, toprak altındaki had ve hesaba gelmeyen tohumların, çekirdeklerin, mâdenlerin muktezâ‑yı fıtrîsi, aşağıdan yukarıya çıkmak değildir. Çünkü ecsâm‑ı sakîle ihtiyarsız, rûhsuz olduğu için, kendi yukarıya çıkamaz; yukarıdan kendi kendine aşağıya düşebilir. Aşağıdan, hususan toprak sıkleti altında gizlenen bir cisim, câmid omuzundaki ağır yükü silkip çıkmak, kat'iyyen kendi kendine olamaz. Demek bir kudret‑i hàrika ile çıkarılıyor.
428
İşte, hüdhüd, berâhin‑i ma'bûdiyet ve mescûdiyetin en gizlisini ve en mühimmini kendi ârifliğiyle bilmiş, bulmuş; Kur'ân‑ı Hakîm onun hakkındaki ifâdesine bir i'câz vermiştir.

Altıncı Nükte

﴿
﴿قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَدًا
Şu âyet‑i azîme çok büyük ve çok àlî ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyân etmek için koca bir cild kitab yazmak lâzım gelir. Onun o kıymetdâr cevâhirini başka zamana ta'likan, şimdilik yalnız birkaç gün evvel tahattur‑u hakàik noktasında, benim için ehemmiyetli bir zaman olan namaz tesbihâtında, uzaktan uzağa fikrin nazarına ilişen bir nüktenin şuâı göründü. O zamanda kaydedemedik; gittikçe tebâüd ediyordu. Bütün bütün kaybolmadan evvel o nüktenin bir cilvesini avlamak için, etrafında dâirevâri birkaç kelime söyleyeceğiz.

BİRİNCİ KELİME

Kelâm‑ı Ezelî, ilim, kudret gibi bir sıfat‑ı İlâhiye olduğu cihetle, gayr‑ı mütenâhîdir. Nihâyetsiz olan bir şeye denizler mürekkeb olsa, elbette bitiremez.

İKİNCİ KELİME

Bir zâtın vücûdunu ihsâs eden en zâhir, en kuvvetli eser, tekellümüdür. Bir zâtın kelâmını işitmek, bin delil kadar vücûdunu, belki şühûd derecesinde, isbât ettiği nokta‑i nazarda, bu âyet‑i kerîme mânâ‑yı işârîsiyle diyor ki: Rabb‑i Zülcelâl’in vücûdunu gösteren kelâm‑ı İlâhînin adedini, denizler mürekkeb olsa, ağaçlar kalem olsa, yazsalar, bitiremezler. Yani, bir zâtın böyle bir kelâmı, vücûduna şühûd derecesinde delâlet ettiğine bedel; Zât‑ı Ehad-i Samede, kelâmın mütekellime delâleti ve ihsâsı gibi had ve hesaba gelmeyen hadsizdir ki, umum denizlerin suyu mürekkeb olsa, yazmasına kifâyet etmez.” demektir.
429

ÜÇÜNCÜ KELİME

Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân hakàik‑ı îmâniyeyi umum tabakàt‑ı beşere ders verdiği için, tesbit ve tahkîk ve iknâ etmek hikmetiyle, bir hakikati zâhiren tekrar ettiği için, ehl‑i ilim ve ehl‑i kitab bulunan o zaman ulemâ‑i Yehûd, Peygamber‑i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmîliğine ve kıllet‑i ilmine gayet haksız bir taarruz ettiklerine ma'nen bir cevaptır. Şöyle ki:
Âyet‑i kerîme der: Tahkîk ve iknâ gibi pek çok hikmetler için ayrı ayrı faydalar nokta‑i nazarında çok müteaddid neticeleri bulunan bir hakikati, umumun, bilhassa avâmın kalbinde yerleştirmek için, erkân‑ı îmâniye gibi herbir mes'elesi bin mesâil kıymetinde ve binler hakàikı tazammun eden mes'eleleri ayrı ayrı, mu'cizâne tarzlarda tekrarını, hasr‑ı kelâmî ve kusur‑u zihnî ve sermâyenin noksaniyetinden değildir. Belki hadsiz, nihâyetsiz hazine‑i ezeliye-i kelâm-ı İlâhîden alınan ve âlem‑i gayb hesabına âlem‑i şehâdete müteveccih olup, cin, ins, rûh, melekle konuşan ve her ferdin kulağında tanîn‑endâz olan Kur'ân’ın menba'ı bulunan Kelâm‑ı Ezelî’nin kelimâtını saymak için denizler mürekkeb olsa, zîşuûrlar kâtib, nebâtâtlar kalem, belki zerrâtlar kalem ucu olsalar, yine bitiremezler. Çünkü bunlar mütenâhî, o ise nihâyetsizdir.”

DÖRDÜNCÜ KELİME

Ma'lûmdur ki, umulmadık bir şeyden kelâmın sudûru, kelâmı ehemmiyetleştirir; kendini dinlettiriyor. Hususan cevv‑i semâ ve bulutlar gibi büyük cirmlerde tekellümvâri sadâlar dahi ehemmiyetle herkese kendini dinlettiriyor. Hususan dağ cesâmetinde bir fonoğrafın nağamâtı daha fazla kulağın nazar‑ı dikkatini celb eder. Hususan semâvât tabakalarını plaklar ittihàz edip küre‑i arzın kafasına işittirmek için sudûr eden sadâ‑yı semâvî-i Kur'ânîyi, radyo kuvvetiyle, zerrât‑ı havâiye o hurûfâta âhize ve nâkile oldukları gibi, elbette bu kudsî hurûfât‑ı Kur'âniyeye birer âyine, birer lisân, birer ibre ucu, birer kulak hükmüne geçtiğine remzen, Kur'ân‑ı Hakîm’in hurûfâtının ne derece ehemmiyetli, kıymetli, hâsiyetli, hayattar olduğuna işâreten, âyet mânâ‑yı işârîsiyle diyor ki: Kelâmullâh olan Kur'ân o kadar hayattar ve kıymetdârdır ki, onu dinleyen, işiten kulakların adedi ve o kulaklara giren o kudsî kelimelerin sayısını, bütün denizler mürekkeb ve melâike kâtib ve zerreler noktalar ve nebâtlar ve kıllar kalemler olsa, bitiremezler.”
430
Evet, bitiremezler. Çünkü Cenâb‑ı Hak beşerin zayıf, rûhsuz kelâmının adedini havada milyonlar kadar teksir etse, elbette arz ve semâvâtın Pâdişah‑ı Bî-misâlinin arz ve semâvâta bakan ve arz ve semâvâtta umum zîşuûrlara hitâb eden kelâmının herbir kelimesi zerrât‑ı havâiye adedince kelimeler olur.

BEŞİNCİ KELİME

İki Harftir.
Birinci Harf: Nasıl ki sıfat‑ı Kelâmın kelimeleri var. Öyle de, Kudretin de mücessem kelimeleri var; İlmin de hikmetli kaderî kelimeleri var ki, bütün mevcûdâttır. Hususan zîhayatlar, hususan küçük mahlûklar, herbiri birer kelime‑i Rabbâniyedir ki Mütekellim‑i Ezelî’ye, kelâmdan daha kuvvetli bir sûrette işâret eder. Ve onların adedini, denizler mürekkeb olsa bitiremezler, demek olduğu mânâsına dahi şu âyet‑i kerîme remzen bakıyor.
İkinci Harf: Bütün melâikelere ve insanlara, hattâ hayvanlara gelen umum ilhâmlar, bir nev'i kelâm‑ı İlâhîdir. Bu kelâmın kelimâtı elbette gayr‑ı mütenâhîdir. Saltanat‑ı Mutlakanın nihâyetsiz cünûdunun mütemâdiyen aldıkları ilhâm ve o emr‑i İlâhiye’nin kelimâtı ne derece çok ve nihâyetsiz olduğunu âyet bize haber veriyor demektir.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِلَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
431

Yedinci Nükte

Azîz kardeşim!
Vahdetü'l‑Vücûda dair bir parça izâhat istiyorsunuz. Bu mes'eleye dair Otuzbirinci Mektûb’un bir lem'asında, Hazret‑i Muhyiddin’in bu mes'eledeki fikrine karşı gayet kuvvetli ve izâhlı bir cevab vardır. Şimdilik bu kadar deriz ki:
Bu mes'ele‑i vahdetü'l-vücûdu şimdiki insanlara telkin etmek, ciddi zarar verir. Nasıl ki; teşbihât ve temsîller, hàvâssın elinden avâmın eline ve ilmin elinden cehlin eline girse, hakikat telâkki edilir. (Hâşiye) Öyle de; vahdetü'l‑vücûd mes'elesi gibi hakàik‑ı ulviye, ehl‑i gaflet ve esbâb içine dalan avâmlara girse, tabiat telâkki edilir ve üç mühim zarar verir.
Birincisi: Vahdetü'l‑Vücûdun meşrebi, Cenâb‑ı Hak hesabına kâinâtı âdeta inkâr etmek iken; avâma girdikçe, gâfil avâmlara, hususan maddiyûn fikirleriyle âlûde olan fikirlere girdikçe, kâinât ve maddiyât hesabına Ulûhiyeti inkâr yoluna gider.
İkincisi: Vahdetü'l‑Vücûd meşrebi, mâsivâ‑yı İlâhî’nin Rubûbiyetini o derece şiddetle reddeder ki, mâsivâyı inkâr ve ikiliği ref'ediyor. Değil nüfûs‑u emmârenin, belki herbir şeyin müstakil vücûdunu görmemek iken; bu zamanda fikr‑i tabiatın istilâsıyla ve gurur ve enâniyetin nefs‑i emmâreyi şişirmesiyle ve âhireti ve Hàlık’ı bir derece unutmak cihetiyle bazı nüfûs‑u emmâre küçük birer fir'avun, âdeta nefsini ma'bûd ittihàz etmek isti'dâdında bulunan insanlara Vahdetü'l‑Vücûdu telkin etmek, nefs‑i emmâreyi El‑iyâzü Billâh öyle şımartır ki, ele avuca sığmaz.
432
Üçüncüsü: Tağayyür, tebeddül, tecezzî, tahayyüzden mukaddes, münezzeh, müberrâ, muallâ olan Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna ve takaddüs ve tenezzühüne muvâfık düşmeyen tasavvurâta sebebiyet verir ve telkinât‑ı bâtılaya medâr olur. Evet, vahdetü'l‑vücûddan bahseden; fikren serâdan Süreyyâ’ya çıkarak, kâinâtı arkasında bırakıp nazarını Arş‑ı A'lâya diken, istiğrakî bir sûrette kâinâtı ma'dûm sayıp herşeyi doğrudan doğruya kuvvet‑i îmân ile Vâhid‑i Ehadden görebilir. Yoksa, kâinâtın arkasında durup kâinâta bakan ve önünde esbâbı gören ve ferşten nazar eden, elbette esbâb içinde boğulup, tabiat bataklığına düşmek ihtimali var. Fikren arşa çıkan, Celâleddin‑i Rûmî gibi, diyebilir; Kulağını ! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonoğraflar gibi Cenâb‑ı Hak’tan işitebilirsin.” Yoksa, Celâleddin gibi, bu derece yükseğe çıkamayan ve ferşten arşa kadar mevcûdâtı âyine şeklinde görmeyen adama, Kulak ver, herkesten Kelâmullâh’ı işitirsin desen, ma'nen arştan ferşe sukùt eder gibi, hilâf‑ı hakikat tasavvurât‑ı bâtılaya giriftâr olur!…
﴿قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَمَا لِلتُّرَابِ وَلِرَبِّ الْاَرْبَابِ
سُبْحَانَ مَنْ تَقَدَّسَ عَنِ الْاَشْبَاهِ ذَاتُهُ وَتَنَزَّهَتْ عَنْ مُشَابَهَةِ الْاَمْثَالِ صِفَاتُهُ وَشَهِدَ عَلٰى رُبُوبِيَّتِهِ اٰيَاتُهُ جَلَّ جَلَالُهُ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
Said Nursî
433

Bir Suâle Cevab

Mustafa Sabri ile Mûsa Bekûf’un efkârlarını muvâzene etmek için vaktim müsâid değildir. Yalnız bu kadar derim ki: Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor.” Mustafa Sabri gerçi müdafaâtında Mûsa Bekûf’a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi, ulûm‑u İslâmiyenin bir mu'cizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır.
Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbûldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakàikta çok defa mîzansız gittiğinden, kavâid‑i Ehl-i Sünnete muhâlefet ediyor. Ve bazı kelâmları, zâhirî dalâlet ifâde ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazen kelâm küfür görünür; fakat sâhibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış; kavâid‑i Ehl-i Sünnete taassub cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş.
Mûsa Bekûf ise, ziyâde teceddüde tarafdâr ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakàik‑ı İslâmiyeyi yanlış te'viller ile tahrif ediyor. Ebu'l‑Alâ-i Maarrî gibi merdud bir adamı muhakkìkînlerin fevkınde tuttuğundan ve kendi efkârına uygun gelen Muhyiddin’in Ehl‑i Sünnete muhâlefet eden mes'elelerine ziyâde tarafdârlığından, ziyâde ifrat ediyor. قَالَ مُحْيِ الدّ۪ينِ: تُحْرَمُ مُطَالَعَةُ كُتُبِنَا عَلٰى مَنْ لَيْسَ مِنَّا Yani; Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitaplarımızı okumasın; zarar görür.” Evet, bu zamanda Muhyiddin’in kitapları, hususan vahdetü'l‑vücûda dair mes'elelerini okumak zararlıdır.
Said Nursî
434

Sekizinci Nükte

Bu da Güzeldir
اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَارَسُولَ اللّٰهِ cümlesi namaz tesbihâtında okunurken, inkişaf eden latîf bir nükteyi uzaktan uzağa gördüm. Tamamını tutamadım; fakat işâret nev'inden bir‑iki cümlesini söyleyeceğim.
Gördüm ki; gece âlemi, dünyanın yeni açılmış bir menzili gibidir. Yatsı namazında o âleme girdim. Hayâlin fevkalâde inbisatından ve mâhiyet‑i insaniyenin bütün dünya ile alâkadarlığından, koca dünyayı, o gecede bir menzil gibi gördüm. Zîhayatlar ve insanlar o derece küçüldüler, görünmeyecek derecede küçüldüler. Yalnız o menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nurlandıran tek Şahsiyet‑i Maneviye-i Muhammediye’yi (A.S.M.) hayâlen müşâhede ettim. Bir adam yeni bir menzile girdiği zaman menzildeki zâtlara selâm ettiği gibi, Binler selâm (Hâşiye) sana, Resûlallâh!” demeye bir arzuyu içimde coşar buldum. Güyâ bütün ins ve cinnin adedince selâm ediyorum. Yani; sana tecdîd‑i bîat edip, memuriyetini kabûl ve getirdiğin kanunlarına itâat ve evâmirine teslîm ve taarruzumuzdan selâmet bulacağını selâm ile ifâde edip, benim dünyamın eczâları ve zîşuûr mahlûkları olan umum cin ve insi konuşturup, herbirerlerinin nâmına bir selâmı, mezkûr mânâlarla takdim ettim.
435
Hem o getirdiği nur ve hediye ile benim bu dünyamı tenvir ettiği gibi, herkesin bu dünyadaki dünyalarını tenvir ediyor, ni'metlendiriyor diye o hediyesine şâkirâne bir mukàbele nev'inden, Binler salavât sana insin!” dedim. Yani; Senin bu iyiliğine karşı biz mukàbele edemiyoruz. Belki Hàlık’ımızın hazine‑i rahmetinden gelen ve semâvât ehlinin adedince rahmetler sana gelmesini niyâz ile şükrânımızı izhâr ediyoruz mânâsını hayâlen hissettim.
O Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) ubûdiyeti cihetiyle, halktan Hakk’a teveccühü hasebiyle, rahmet mânâsındaki salâtı ister. Risaleti cihetiyle, Hak’tan halka elçiliği haysiyetiyle selâm ister. Nasıl ki, cin ve ins adedince selâma lâyık ve cin ve ins adedince umumî tecdîd‑i bîatı takdim ediyoruz. Öyle de; semâvât ehli adedince, hazine‑i rahmetten, herbirinin nâmına bir salâta lâyıktır. Çünkü getirdiği nur ile herbir şeyin kemâli görünür ve herbir mevcûdun kıymeti tezâhür eder ve herbir mahlûkun vazife‑i Rabbâniye’si müşâhede olunur ve herbir masnû'daki makàsıd‑ı İlâhiye tecellî eder. Onun için, herbir şey, lisân‑ı hâl ile olduğu gibi, lisân‑ı kàli de olsaydı, Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallâh!” diyecekleri kat'î olduğundan, biz umum onların nâmına, اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ بِعَدَدِ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَبِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالنُّجُومِ ma'nen deriz.
فَيَكْف۪يكَ اَنَّ اللّٰهَ صَلّٰى بِنَفْسِهِ ❋ وَاَمْلَاكَهُ صَلَّتْ عَلَيْهِ وَسَلَّمَتْ
Said Nursî
436

Dokuzuncu Nükte

﴿
﴿اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ
Re'fet, ﴿اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ âyet‑i celîlesindeki قَٓائِلُونَ kelimesinin mânâsını merak edip sorması münâsebetiyle ve hapiste sabah namazından sonra sâirler gibi yatmasından gelen rehàvet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atâlete uğratmamak için yazılmıştır.
Uyku üç nev'idir:
Birincisi: Gaylûledir ki, fecirden sonra, vakt‑i kerâhet bitinceye kadardır. Bu uyku, rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine hadîsçe sebebiyet verdiği için, hilâf‑ı sünnettir. Çünkü rızık için sa'y etmenin mukaddemâtını ihzar etmenin en münâsib zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehàvet ârız olur. O günkü sa'ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sâbit olmuştur.
İkincisi: Feylûledir ki, ikindi namazından sonra, mağribe kadardır. Bu uyku ömrün noksaniyetine, yani, uykudan gelen sersemlik cihetiyle, o günkü ömrü nevm‑âlûd, yarı uyku, kısacık bir şekil aldığından, maddî bir noksaniyet gösterdiği gibi; manevî cihetiyle de o gün hayatının maddî ve manevî neticesi ekseriyâ ikindiden sonra tezâhür ettiğinden, o vakti uyku ile geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güyâ o günü yaşamamış gibi oluyor.
437
Üçüncüsü: Kaylûledir ki, bu uyku Sünnet‑i Seniye’dir. Duhâ vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyâmına sebebiyet verdiği için sünnet olmakla beraber, Cezîretü'l‑Arab’da, vaktü'z‑zuhr denilen şiddet‑i harâret zamanında bir ta'tîl‑i eşgâl, âdet‑i kavmiye ve muhîtiye olduğundan, o Sünnet‑i Seniye’yi daha ziyâde kuvvetlendirmiştir. Bu uyku hem ömrü, hem rızkı tezyîde medârdır. Çünkü yarım saat kaylûle, iki saat gece uykusuna muâdil gelir. Demek, ömrüne her gün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor.
Said Nursî
438

Onuncu Nükte

﴿
Nev'‑i beşerin ağlanacak gülmelerine, endişe‑i istikbâl ve âkıbetbînlik adesesiyle, gayet şa'şaalı bir gece bayramında, hapishâne penceresinden bakarken, nazar‑ı hayâlime inkişaf eden bir vaziyeti beyân ediyorum. Sinemada, eski zamanda mezaristanda yatanların vaziyet‑i hayatiyeleri göründüğü gibi, yakın bir istikbâlde mezaristan ehli olanların müteharrik cenazelerini görmüş gibi oldum. O gülenlere ağladım. Birden bir tevahhuş, bir acımak hissi geldi. Aklıma döndüm, hakikatten sordum: Bu hayâl nedir?” Hakikat dedi ki:
Elli sene sonra, bu kemâl‑i neş'e ile gülen ve eğlenen zavallılardan elliden beşi, beli bükülmüş, yetmiş yaşlı ihtiyarlar gibi; kırk beşi, mezaristanda çürümüş bulunacaklar. O güzel sîmâlar, o neş'eli gülmeler, zıtlarına inkılâb etmiş olacaklar. كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ kaidesiyle, mâdem yakında gelecek şeylerin gelmiş gibi görülmesi bir derece hakikattir; elbette gördüğün hayâl değildir.
Mâdem dünyanın gafletkârâne gülmeleri, böyle ağlanacak acı hâllerin perdesidir ve muvakkat ve zevâle ma'rûzdur. Elbette bîçâre insanların ebed‑perest kalbini ve aşk‑ı bekàya meftûn olan rûhunu güldürecek, sevindirecek, meşrû dâiresinde ve müteşekkirâne, huzurkârâne, gafletsiz, masûmâne eğlencelerdir ve sevâb cihetiyle bâkî kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilâ edip gayr‑ı meşrû dâireye sapmamak için, rivâyetlerde, zikrullâha ve şükre çok azîm terğîbât vardır. ki, bayramlarda o sevinç ve sürûr ni'metlerini şükre çevirip, o ni'meti idâme ve ziyâdeleştirsin. Çünkü şükür, ni'meti ziyâdeleştirir, gafleti kaçırır.
Said Nursî
439

On Birinci Nükte

Bir Düstur
Risale‑i Nur talebeleri, Risale‑i Nurun dâiresi haricinde nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risale‑i Nurun penceresinden ışık veren manevî güneşe bedel bir lambayı bulur, belki güneşi kaybeder.
Hem Risale‑i Nurun dâiresindeki hàlis, pek kuvvetli ve her ferdine çok rûhları kazandıran ve Sahâbenin sırr‑ı veraset-i Nübüvvetle meşreb‑i uhuvvetkârânesini gösteren meşreb‑i hıllet ve meslek‑i uhuvvet ise, hariç dâirelerde o pedere ve o mürşide üç cihetle zarar vermek sûretiyle, bir pederi aramaya ihtiyaç bırakmaz; bir tek peder yerine, pek çok ağabeyi buldurur. Elbette büyük kardeşlerin müteaddid şefkatleri, bir pederin şefkatini hiçe indirir.
Dâireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her ferd o şeyhini, mürşidini, dâirede dahi muhâfaza edebilir. Fakat şeyhi olmayan, dâireye girdikten sonra, ancak dâire içinde mürşid arayabilir. Hem Risaletü'n‑Nurun velâyet‑i kübrâ olan sırr‑ı veraset-i Nübüvvet feyzini veren ders‑i hakàik dâiresindeki ilm‑i hakikat dahi dâire haricindeki tarîkatlara ihtiyaç bırakmaz. Meğer tarîkatı yanlış anlayıp, güzel rüyalar, hayâller, nur ve zevklere mübtelâ ve âhiret faziletinden ayrı olan dünyevî ve hevesî zevkleri arzulayan ve merciiyet makamını isteyen nefis‑perestler ola
Bu dünya dâru'l‑hizmettir; külfet ve meşakkat ile ücret ölçülür dârü'l‑mükâfât değil. Onun içindir ki, ehl‑i hakikat keşif ve kerâmetlerdeki ezvâk ve envâra ehemmiyet vermiyorlar. Belki bazen kaçıyorlar, setrini istiyorlar.
Hem Risale‑i Nurun dâiresi çok geniştir; şâkirdleri pek çoktur. Harice kaçanları aramaz, ehemmiyet vermez, belki daha içine almaz. Her insanda bir kalb var. Bir kalb ise, hem dâirede, hem hariçte olamaz.
440
Hem hariçteki irşada hevesli zâtlar, Risale‑i Nurun şâkirdleriyle meşgul olmamalı. Çünkü üç cihetle zarar görmeleri muhtemeldir. Takvâ dâiresindeki talebeler irşada muhtaç olmadıkları gibi, hariçte kesretli namazsızlar var. Onları bırakıp bunlarla meşgul olmak irşad değildir. Eğer bu şâkirdleri severse, evvelâ dâire içine girsin, o şâkirdlere peder değil, belki kardeş olsun fazileti ziyâde ise ağabeyleri olsun.
Hem bu hâdisede göründü ki, Risale‑i Nura intisabın çok ehemmiyeti var ve çok pahalı düştü. Ve buna bu fiyatı veren ve o yolda bütün Âlem‑i İslâm nâmına dinsizliğe karşı mücâhede vaziyetini alan aklı başında bir adam, o elmas gibi mesleği terk edip başka mesleklere giremez.
Said
441

On İkinci Nükte

Azîz kardeşlerim
Gücenmemek şartıyla bu defa takdirkârâne değil, belki tenkidkârâne iki küçük mes'eleyi beyân edeceğim:
Birincisi: Ben, sizleri ve Risale‑i Nuru müdafaa için çok da'vâlarda bulundum. O da'vâlardaki şâhidlerimin birinci sınıfı sizlerdiniz. Hâlbuki, inkârınızla hem beni şâhidsiz bıraktınız, hem de hakkımdaki ittihamı takviye ettiniz. Çünkü, sizin kaçmanız ve inkârınız, Demek bir şey var ki, bunlar yanaşmıyorlar diye fikir verdi. Hem ben sizlerin nasıl tebrienize çalıştım, sizden çoluk çocukları olmayan kısmı beni yalnız bırakmamak için merdâne yanaşmak lâzımdı. Fakat, işten geçti, yeniden yanaşmağa lüzum yok.
İkinci Mes'ele: Seciye‑i àliye-i Sahâbeyi ve meşreb‑i nurânî-yi peygamberîyi beyân eden Risale‑i Nur dâiresindeki feyze kanâat etmeyip, bir kısım kardeşlerimiz tarîkat hevesiyle üstadının ve kardeşlerinin şahs‑ı manevîsinin rızâsını ve iznini almadan başka yerde o hevesle, hem kendine fâidesi olmayarak, hem bizlere, hem Risale‑i Nura, hem musîbet‑zede arkadaşlarımıza, Risale‑i Nura girmeyen rüfekamıza zarar ve müteaddid ve dikkatle bizi tecessüs eden adamların nazar‑ı dikkatini celbe medâr bir heveste bulundular. Ben ki, her birinizi yüz hemşehrime değiştirmediğimi resmen mahkemede iddia ettim ve beni ziyaret edenlere karşı iddia etmişim ki; Risale‑i Nur talebelerinin en küçüğünü, hariç bir velîden daha ehemmiyetli gördüğümü ve Kuleönlü Ali, Lütfi gibi genç ve hàlis Risale‑i Nur talebelerini hariçteki büyükçe bir velîye tercih ettiğimi çok emârelerle benden anladığınız hâlde, nasıl oluyor ki menfaatsiz, belki zararlı bir heves yolunda arkadaşlarının şahs‑ı manevîsinin ma'lûm ve àlî makamını ve Üstadınızın müsellem size karşı hayırhâhlığını düşünmeyip, hariçte makamı sizce mechûl ve hem o bîçâreye zararlı bir sûrette şeyhlik damarını tahrîk etmek sûretinde sohbet etmek muvâfık değildir.
442
Bu tenkid hâşâ sizin umumunuza ve ekserînize ait değil, yalnız bir iki üç zâtın kusurlarına da değil, kalblerinin fazla safvetinden ve tarîkata ziyâde heveslerindendir. Hem Isparta’nın en zaîf damarı, sebeb‑i ittihamımız olan tarîkatı en kuvvetli sebeb göstermeleri, zannederim bu mânâsız tarîkat hevesi sebebiyet vermiştir. Burada bu tevkîfimizin en kuvvetli sebebi, bu bazı sâfdillerin hevesinden ve benimle de münâsebetleri tarîkat süsü verdiğinden tahmin ederim. Pek çok ricâ ederim benim bu tenkidimden gücenmeyiniz.
Said Nursî

On Üçüncü Nükte

Kardeşlerim,
Risale‑i Nuru müdafaa ve muhâfazasında herkes, hattâ ben de çekilsem, beş kardeşimizin çekilmemeleri gerektir. Bu arkadaşlarımız: Hüseyin Usta, Halîl İbrahim, Re'fet Bey, Husrev ve Hakkı Efendi’lerdir. Üç evvelkilerin ihtiyarsız ihtiyatsızlığı; diğer ikisinin zâhirî düşmanlarının şahsî garazları yüzünden Risale‑i Nura karşı çok fazla zarar yapılmak istenilmesine göre, Risale‑i Nur ehemmiyetli bir sûrette iştihâr ve intişar etmesi gibi bir ni'met‑i uzmâyı netice vermeseydi, bu kadar mağdur ve masûm Risale‑i Nur şâkirdlerinin teellümâtına sebebiyet verdiklerinden dolayı bu kardeşlerimizin rûhları pek çok sıkılacaktı.
İşte herkesten ziyâde bu beş kardeşimizin ihtiyat edip yek‑vücûd bulunmaları lâzımdır.
Said Nursî
443

On Dördüncü Nükte

Kardeşlerim,
Kalbime ihtar edildi ki; nasıl ki, Mesnevî‑i Şerîf, şems‑i Kur'ân’dan tezâhür eden yedi hakikatten bir hakikatin aynası olmuş, kudsî bir şerâfet almış; Mevlevîlerden başka daha çok ehl‑i kalbin lâyemût bir mürşidi olmuş. Öyle de, Risale‑i Nur şems‑i Kur'âniyenin ziyâsındaki elvân‑ı seb'ayı ve o güneşteki renk renk, çeşit çeşit yedi nuru birden aynasında temessül ettirdiğinden inşâallâh yedi cihetle şerîf ve kudsî ve yedi Mesnevî kadar ehl‑i hakikate bâkî bir rehber ve bir mürşid olacak.

On Beşinci Nükte

Kardeşlerim,
Hafîz‑i Zülcelâl’in hıfz ve himâyetine bakınız ki; mes'elemiz münâsebetiyle Risale‑i Nurun risaleleri adedine muvâfık olarak, yüz yirmi küsûr adamın mahrem evrakları ile istintakta oldukları hâlde ve ecnebîlerin entrikalarıyla ve muhâlif komitecilerin dolaplarıyla mevcûd ve münteşir müteaddid cem'iyetlerin hiçbirisiyle, Risale‑i Nurun hiçbir şâkirdinin münâsebetdârlığını gösterecek hiçbir madde bulunmaması, gayet zâhir ve parlak bir Himâye‑i Rabbâniyedir. Muhâfaza‑i İlâhiye’ye ve İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (K.S.), Risale‑i Nura ait kerâmet‑i gaybiyelerini cidden te'yid eden bir inâyet‑i Rahmâniyedir. Kırkikilik bir top güllesini, kırkiki masûm ve mazlum kardeşlerimizin Dergâh‑ı İlâhiye’ye açılan elleriyle durdurup, geri çevirip, atanların başlarında ma'nen patlattırdı. Bizlere, yalnız ehemmiyetsiz, sevâblı, hafif birkaç yara bereden başka olmadı. Böyle bir seneden beri doldurulan bir toptan, böyle pek az zarar ile kurtulmak hàrikadır. Böyle pek büyük bir ni'mete karşı, şükür ve sürûr ve sevinç ile mukàbele etmek gerektir. Bundan sonraki hayatımız bize ait olamaz; çünkü müfsidlerin plânlarına göre, yüzde yüz mahv idi. Demek bundan sonraki hayatı kendimize değil, belki hak ve hakikate vakfetmeliyiz. Şekvâ değil, şükrettirecek rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalışmalıyız.
Said Nursî
444

On Altıncı Nükte

Kardeşlerimden ricâ ederim ki:
Sıkıntı veya rûh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desîselerine kapılmaktan veya şuûrsuzluktan arkadaşlardan sudûr eden fenâ ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve Haysiyetime dokundu.” demesinler. Ben o fenâ sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mâbeynindeki muhabbete ve samîmiyete fedâ ederim.
Said Nursî

On Yedinci Nükte

Kardeşlerim,
Maatteessüf başımıza gelen şefkat tokatını, iki‑üç gündür, kat'î bir kanâatle anladım. Hattâ, ehl‑i isyan hakkında gelen bir âyetin çok işârâtından bir işâreti bize bakıyor gibi fehmettim. O da şudur:
﴿فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ … اَخَذْنَاهُمْ
yani: Onlara ihtar ettiğimiz ders ve nasihati unuttukları ve amel etmedikleri vakit, onları tutup musîbet altına aldık.”
Evet, en âhirde sırr‑ı ihlâsa dair bir risale bize yazdırıldı. Elhak, gayet àlî ve nurânî bir düstur‑u uhuvvet idi. Ve on binler kuvvetle ancak mukàbele edilir hâdiselere, musîbetlere karşı, o sırr‑ı ihlâs ile on adamla mukâvemet ettirilebilir bir düstur‑u kudsî idi. Fakat, maatteessüf başta ben, biz o ihtar‑ı manevî ile amel edemedik. Bu âyetin mânâ‑yı işârîsiyle: ﴿اَخَذْنَاهُمْ cifrî tarihiyle bin üç yüz elli iki eder. Aynı tarihiyle tutturulduk. Bir kısmımız şefkat tokadına giriftâr olduk. Bir kısmımız hakkında tokat değil, belki tokada ma'rûz olan kardeşlerimize medâr‑ı tesellî ve kendilerine medâr‑ı sevâb ve istifade olmak için bu musîbetin içine alındı.
445
Evet, ihtilâttan men' olunduğum için üç aydan beri yeniden üç gündür ben, kardeşlerimin dâhilî ahvâline de muttali' oldum. Hiç hâtır ve hayâlime gelmez en hàlis zannettiğim kardeşlerimde sırr‑ı ihlâsa münâfî hareket vukû'a gelmişti. Ondan anladım ki: ﴿فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ … اَخَذْنَاهُمْ âyetinin uzaktan uzağa bir mânâ‑yı işârîsi bize de bakıyor. Ehl‑i dalâlet için nâzil olan bu âyet onlara azâbdır. Fakat bizim için terbiye‑i nüfûs ve keffâretü'z‑zünûb ve tezyîd‑i derecât için şefkat tokadıdır. Biz elimizdeki kıymetdâr ni'met‑i İlâhiye’yi tam takdir etmediğimizden, tokat yediğimize bir delil şudur ki: En kudsî bir mücâhede‑i maneviyeyi tazammun eden ve sırr‑ı veraset-i Nübüvvetle velâyet‑i kübrânın feyzine mazhar ve sahâbenin sırr‑ı meşrebine medâr olan Risale‑i Nur ile hizmet‑i kudsiye-i Kur'âniyemize kanâat etmeyip, menfaati şimdilik bize pek az ve bu vaziyetimize mühim zararı muhtemel tarîkat hevesinin birkaç defa şiddetle ihtarımla önü alınmasıdır. Yoksa, hem vahdetimizi bozacaktı, hem dört elifin tesânüdüyle bin yüz on birden dört kıymetine tenzîl eden teşettüt‑ü efkâr ve bu gayet ağır hâdiseye karşı kuvvetimizi hiçe indiren tenâfür‑ü kulûba uğrayacaktı.
446
Gülistan sâhibi Şeyh Sa'dî‑i Şirâzî naklediyor, der: Ben bir ehl‑i kalbi tekyede, seyr ü sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde, medresede gördüm. Ne için o feyizli tekkeyi terkedip, bu medreseye geldin, dedim. O da dedi ki: Orada herkes kendi nefsini eğer muvaffak olursa kurtarabilir. Burada ise bu âlîhimmet şahıslar kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Ulüvv‑ü cenâb, ulüvv‑ü himmet bunlardadır. Fazilet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim.”
Şeyh Sa'dî bu vâkıayı, kısaca hülâsasını Gülistan’ında yazmıştır.
Acaba, talebelerin, نَصَرَ ، نَصَرَا ، نَصَرُوا ، نَصَرَتْ gibi sarf ve nahvin küçücük mes'eleleri tekkelerdeki virdlere râcih gelirse, Risale‑i Nurun: ‑>اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ’deki hakàik‑ı kudsiye-i îmâniyeyi en kat'î ve vâzıh bir sûrette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid feylesofları susturup ders verirken, onu bırakıp, yâhut sekteye uğratıp, veyâhut kanâat etmeyip, tarîkat hevesiyle Risale‑i Nurdan izin almayarak kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkak kesbettiğimizi gösteriyor.
Said Nursî
447

Tenbih

İki küçük hikâye

Birincisi

Bundan on beş sene evvel Rusya’nın şimâlinde esir olduğum zaman doksan esir zâbitlerimizle beraber büyük bir fabrika koğuşunda bulunuyorduk. Sıkıntı ve rûh darlığından çok münâkaşalar, gürültüler oluyordu. Umumun bana karşı ziyâde hürmetleri olduğundan teskin ediyordum. Sonra, sükûneti muhâfaza için dört‑beş zâbiti ta'yin ettim. Ve dedim; Hangi köşede bir gürültü işittiniz, hemen yetişiniz. Hangi taraf haksız ise ona yardım ediniz.” Hakikaten bu tedbir ile gürültünün önü alındı. Benden soruldu: Ne için haksıza yardım ediniz, diyorsun?”