Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
462

Yirmi Üçüncü Nükte

Tarafgirâne ve Risale‑i Nur’a Rakìbâne Söylenen Sözlere Mukâbildir.
Ger medhetmekse tefâhurla kendinizi maksadın,
Risale‑i Nurun en sönük yıldızının peykisiniz.
Zinhâr seyyâre zannetme kardeşim, Risale‑i Nurun,
Arz değil, âfitâb dahi peykidir onun.
Pek yakında parlayacaktır âlemde Risale‑i Nur,
Sönmez, belki gizlenir, zîra nurun alâ nur.
Bir nur ki, bahr‑i hakikat ve mahz‑ı hidayettir o,
﴿مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدٰى ’yı oku.
Haktan olmaz şikâyet, belki maksad hikâyet.
Şer'in üzere giderken Hakka ma'lûm,
Risale‑i Nura ki, eylemiştim hem de hizmet
Risale‑i Nur ki, Aliyyü'l‑Murtazâ ve Gavs‑ı A'zam,
Celcelûtiye’de ve bazı kasâidde etmişler işâret.
Risale‑i Nur ki, urvetü'l‑vüskà, lenfisâm,
Temessük etmiştim, zîra hem hidayet ve ayn‑ı hakikat.
Koydular bizleri ki, orada durmuştu Yûsuf Aleyhisselâm,
Hem de beraberimizde idi Hazret‑i Üstad.
Halîl İbrahim
463

Yirmi Dördüncü Nükte

Zekâi’nin Rüyası
Bu sabah rüyamda, İstanbul’un Tophâne sâhiline benzer, sâf ve berrak bir deniz kenarındayım. Kuşluk zamanında olduğunu zannettiğim güneşin ziyâsı, o deryâ‑yı azîmin üzerinde hoş parıltılar husûle getiriyor Ben deryâya müteveccihim. Denizin orta ve cenûbu tarafından yüze yüze sâhile gelen bir genç, omuzundaki bir sabanı sâhile çıkardı. Orada bütün kardeşlerimize (tahliyeden sonra) istikbâl edilmekteler iken, sâhil boyunu takiben, garbdan dolu dizgin iki atlı geliyor. Üstad geliyor dediler. Bu izdiham yarıldı. Hiç durmaksızın, bu mühib yağız atlı ve esmer çehreli iki zât, şarka doğru uzaklaştılar. Ben o deryâya dalmak üzere iken uyandım.
Zekâi
464

Yirmi Beşinci Nükte

Bu Lem'anın başında, İmâm‑ı Ali (R.A.) Risale‑i Nura işâret ettiğinden, bir kardeşimiz heyecanlı bir iştiyakla Risale‑i Nura Elmas, Cevher, Nur ismini takıp tekrar ederek yazmıştı. Bu Lem'anın âhirinde derci münâsib görüldü.
Takvâ dâiresinde bulunan talebe deli de olsa, acaba Risale‑i Nurun ve kıymetli elmasın nurundan ayrılabilir mi? Öyle tahmin ederim ki, Risale‑i Nurun, bu âciz talebeniz kadar kerâmetini, faziletini, lezzetini yiyen, tatlı meyvesinden koparan nâdirdir. Hem bu kadar âcizliğimle beraber, Risale‑i Nura hizmet edemediğim hâlde göstermiş olduğunuz teveccühe medyûn‑u şükrânım. Binâenaleyh, Risale‑i Nurdan bendeniz değil, hiçbir talebeniz o mübârek elmastan ve lezzetten ayrılamaz.
Affınıza mağrûren, Risale‑i Nurun bu defaki taharriyâtında iki kerâmeti meydâna aynen çıkmıştır. Hapishâne içerisinde polis, jandarma ve gardiyanlar müdhiş arama yaparken, o esnâda hiç kimse görmeden yedi‑sekiz yaşında, hemşiremin mahdumu, mekteb çantasının içerisine Risale‑i Nurun nüshalarını koyarak alıp gitmiştir. Arama, bendenizin odasında idi. Çocuk odaya geldi; odada telâş görünce, odanın bir tarafında ayrıca duran Risale‑i Nurları çantasına koydu ve içerideki memurların hiçbirisi farkına varmadı, çocuğa da bir şey demediler. Fedâkâr çocuk doğruca vâlidesine gidiyor, Dayımın dâima bize okuduğu Risale‑i Nurları getirdim. Bunları alacaklarmış. Ben onların haberi olmadan, onlar başka mektûb, kitab karıştırırlarken aldım, çantama koydum. Bunları iyice bir yere koyunuz, muhâfaza ediniz. Ben bunların okunmasını çok seviyorum. Dayım bize bunları okuyordu. O okurken ben başka bir hâlet kesb ediyordum.” diye vâlidesine söylüyor ve mektebine avdet ediyor. Bu sâyede Elmas, Cevher, Nurlar ele geçmemiş oluyor.
Bu kerâmet değil de nedir? Kur'ânî bir mu'cize değildir de nedir? Acaba bu fazilet, acaba bu lezzet, acaba bu Elmas, Cevher hangi te'lifâtta vardır ki, bu Elmas, Cevher, Nurlar şimdiye kadar hangi zâtın ağzından dökülmüştür? Ben de, hapis değil, bu Elmas, Cevher, Nurlar için, her ân, her dakika, her fedâkârlığı memnuniyetle kabûl ederim. Benden sonra bu Elmas, Cevher, Nurlar yoluna evlâdım Emin de bütün hayatını sarf etmeye hazırdır.
465
İşte bu Elmas, Cevher, Nur’un ikinci kerâmetini isbât ile, üç yaşından sekiz yaşına kadar akrabalarım ve evlâdım, bu Elmas, Cevher, Nurlar için fedâkârâne ve bu yolda hayatlarını hiç düşünmeden fedâ edeceklerini isbât ederim. Çünkü bu Elmas, Cevher, Nur’u okurken, hepsi başıma toplandı. Onları sevdim ve birer çay verdim; bu Elmas, Cevher, Nur’u okumaya devam ettim. Hepsi birden, Bu nedir? Bu yazı nasıl yazıdır?” sordular. Ben de dedim: Bu Elmas, Cevher, Nur’dur diye bunlara okumaya başladım.
Onuncu Söz’ü okurken saatler geçmiş. Çocuklar, merakından, anlayamadıkları zaman hemen bendenize soruyorlardı. Ben de bu Elmas, Cevher, Nur’u onların anlayabileceği şekilde izâh ederken, çocukların renkleri, renk renk oluyordu ve güzelleşiyordu. Bendeniz de çocukların yüzüne baktıkça, hepsinde ayrı ayrı nurlu Said görüyordum. Suâllerinde Nur hangisi, Cevher hangisi ve Elmas hangisi?” diye sorduklarında, Evet, Nur, bunu okumaktır. Bak, sizde bir güzellik meydâna geldi.” Onlar da birbirinin yüzüne baktılar ve tasdik ettiler. Ya Elmas nedir?” Bu Sözler’i yazmaktır. O zaman, yani, yazdığınız zaman sizin yazılarınız elmas gibi kıymetli olur.” Tasdik ettiler. Ya Cevher nedir?” İşte o da, bu kitaptan aldığınız îmândır.” Hepsi birden şehâdet getirdiler. Bu sohbette üç‑dört saat geçmiş; bendeniz farkına varmadım. İşte, Elmas, Cevher, Nur budur!” dedim. Tasdik ettiler. Hepsi birden bana bakıyorlardı ve Bunu kim yazdı?” diyorlardı.
Âciz talebenizŞefîk
466

Yirmi Altıncı Nükte

﴿
﴿واَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍâyeti, ﴿وَ اَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ âyetinde beyân ettiğimiz nüktenin aynını tazammun edip, hem onu te'yid ediyor, hem onunla teeyyüd ediyor.
Evet, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân Sûre‑i Zümer’de ﴿وَخَلَقَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ demeyip, ﴿وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ demesiyle ifâde ediyor ki: Sekiz nev'i hayvanat‑ı mübârekeyi size hazine‑i rahmetinden, güyâ Cennet’ten ni'met olarak indirilmiş, gönderilmiş.” Çünkü o mübârek hayvanlar, bütün cihetleriyle, bütün beşere ni'met olduğundan, saçından bedevîlere seyyâr hâneler, elbiseler, etinden güzel yemekler, sütünden güzel, lezîz taamlar ve derilerinden pabuçlar ve sâire, hattâ gübreleri mezrûatın erzâkı ve insanların mahrûkàtı hükmünde olup, güyâ o mübârek hayvanlar, tecessüm etmiş ayn‑ı ni'met ve rahmettirler.
Onun içindir ki, yağmura rahmet nâmı verildiği gibi, bu mübârek hayvanlara da en'âm nâmı verilmiş. Güyâ nasıl ki rahmet tecessüm etmiş, yağmur olmuş; öyle de ni'met dahi tecessüm etmiş, keçi, koyun, öküz ile manda ve deve şekillerini almış. Çendan cismânî maddeleri yerde halk olunuyor; fakat ni'metiyet sıfatı ve rahmetiyet mânâsı, maddesine tamamıyla galebe ettiğinden, اَنْزَلَ tâbiriyle, doğrudan doğruya bu mübârek hayvanları hazine‑i rahmetin birer hediyesi olarak, Hàlık‑ı Rahîm, yüksek mertebe‑i rahmetinden ve manevî, àlî Cennet’inden yeryüzüne indirmiş.
467
Evet, nasıl ki bazen beş paralık bir maddede beş liralık bir san'at derc edilir. O zaman o şeyin maddesi nazara alınmıyor; san'at noktasında kıymet veriliyor: sineğin küçücük maddesi ve içindeki pek büyük san'at‑ı Rabbâniye gibi. Bazen beş liralık bir maddede beş kuruşluk bir san'at bulunur; o vakit hüküm maddenindir.
Aynen onun gibi, bazen cismânî bir maddede o kadar ni'met ve rahmet mânâsı bulunur ki, yüz defa maddesinden ziyâde ehemmiyetli oluyor. Âdeta cismânî maddesi gizlenir; hüküm, ni'metiyet cihetine bakar. İşte, demirin pek azîm menâfi'i ve çok semereleri, onun maddî maddesini gizlediği gibi, mezkûr mübârek hayvanların dahi her cüz'ünde ni'met bulunması, onların cismânî maddelerini güyâ ni'mete kalb ettirmiş. Onun içindir ki, cismânî maddelerinin hükmü nazara alınmadan, manevî sıfatları nazara alınmış, وَاَنْزَلْنَا ، وَاَنْزَلَtâbir edilmiştir.
Evet, وَاَنْزَلْنَا ، وَاَنْزَلَ hakikat itibariyle sâbık nükteyi ifâde ettikleri gibi, belâğat noktasında da ehemmiyetli bir mânâyı mu'cizâne ifâde ediyorlar. Şöyle ki:
Demir gayet sert fıtratıyla ve gizliliği ve derinliğiyle beraber, her yerde hazır bulunmak ve hamur gibi yumuşatmak hâsiyetini ihsân ettiğinden, herkes, her yerde, her işte kolayca elde etmesini ifâde etmek için, ﴿وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ tâbiriyle, güyâ fıtrî ve semâvî ni'metler gibi, demir âletlerini yukarı bir tezgâhtan indirip beşerin ellerine verilmiş gibi kolaylıkla elde ediliyor.
468
Hem hayvanat cinsinden, sivrisinekten tut, yılan, akrep, kurt, arslana kadar insanlara zararlı vaziyetleriyle beraber, hayvanatın mühimlerinden olan koca manda ve öküz ve deve gibi büyük mahlûkat gayet derece musahhar, mutî'; hattâ zayıf bir çocuğa da yularını verip itâat etmek mânâsını ifâde için, ﴿واَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ tâbiriyle, güyâ bu mübârek hayvanlar dünya hayvanları değil ki, içinde tevahhuş ve zarar bulunsun. Belki manevî bir Cennet’in hayvanları gibi menfaatdâr, zararsızdırlar. Yukarıdan, yani, rahmet hazinesinden indirilmiştir, diye ifâde ediyor.
Muhtemeldir ki, bazı müfessirlerin bu hayvanlar hakkında Cennet’ten indirilmiştir.” dedikleri, bu mânâdan ileri gelmiştir. Zahrında (Hâşiye) Kur'ân‑ı Hakîm’in bir harfi için bir sahife yazılsa, uzun olmuş denilmemeli. Çünkü Kelâmullâh’tır. Onun için اَنْزَلْنَا tâbiri için iki üç sayfa yazılmakla isrâf edilmiş olmaz. Bazen Kur'ân’ın bir harfi, bir hazine‑i maneviyenin anahtarı olur.
469

Yirmi Yedinci Nükte

﴿
﴿اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ
Meâli: (Hâşiye) Nefis dâima kötü şeylere sevk eder âyetinin, hem de اَعْدٰى عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّت۪ي بَيْنَ جَنْبَيْكَ mânâ‑yı şerîfi: Senin en zararlı düşmanın, nefsindir hadîsinin bir nüktesidir.
Tezkiyesiz nefs‑i emmâresi bulunmak şartıyla, kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevmez. Eğer zâhirî sevse de samîmî sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Dâima kendini beğendirmeğe ve sevdirmeğe çalışır. Ve kusuru nefsine almaz; belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler. Mübâlağalarla, belki yalanlarla nefsini medih ve tenzîh ederek, âdeta takdis eder ve derecesine göre, ﴿مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ âyetinin bir tokadını yer.
Temeddühü ve sevdirmesi ise, aksü'l‑amel ile istiskàli celb eder, soğuk düşürtür. Hem amel‑i uhrevîde ihlâsı kaybeder, riyâyı karıştırır. Âkıbeti görmeyen ve neticeleri düşünmeyen ve lezzet‑i hâzıraya mübtelâ olan hisse ve hevâ‑yı nefse mağlûb olup, yolunu şaşırmış hissin fetvâsıyla, bir saat lezzet için bir sene hapiste yatar. Bir dakika gurur veya intikam yüzünden on sene ceza görür. Âdeta, ders aldığı Amme cüz'ünü bir tek şekerlemeye satan hevâî bir çocuk gibi; elmas kıymetinde bulunan hasenâtını, hissini okşamak ve hevâsını memnun etmek ve hevesini tatmin etmek için, ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere, enâniyetlere vesile edip, kârlı işlerde hasâret eder.
اَللّٰهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ
470

Yirmisekizinci Lem'anın Yirmisekizinci Nüktesi

﴿
﴿لَا يَسَّمَّعُونَ اِلَى الْمَلَاِ الْاَعْلٰى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ ❋ دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ ❋ اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ gibi âyetlerin mühim bir nüktesi, ehl‑i dalâletin bir tenkidi münâsebetiyle beyân edilecek. Şöyle ki:
Cin ve şeytanın câsusları, semâvât haberlerine kulak hırsızlığı yapıp, gaybî haberleri getirerek, kâhinler ve maddiyûnlar ve bazı ispirtizmacılar gibi, gâibden haber verenlere haber vermelerini, nüzûl‑ü vahyin bidâyetinde, vahye bir şübhe getirmemek için onların o dâimî câsusluğu o zaman daha ziyâde şehablarla recm ve men' edildiğine dair olan mezkûr âyetler münâsebetiyle, gayet mühim üç başlı bir suâle muhtasar bir cevaptır.
Suâl: Şu gibi âyetlerden anlaşılıyor ki; cüz'î ve bazen şahsî bir hâdise‑i gaybiyeyi haber almak için, gayet uzak bir mesâfe olan semâvât memleketine câsus şeytanların sokulması ve o çok geniş memleketin her tarafında o cüz'î hâdisenin bahsi varmış gibi, hangi şeytan olsa, hangi yere sokulsa, yarım yamalak o haberi işitecek, getirecek diye bir mânâyı, akıl ve hikmet kabûl etmiyor.
Hem, nass‑ı âyetle, semâvâtın üstünde bulunan Cennet’in meyvelerini bazı ehl‑i risalet ve ehl‑i kerâmet, yakın bir yerden alır gibi alıyormuş, bazen yakından Cennet’i temâşâ ediyormuş diye, nihâyet uzaklık, nihâyet yakınlık içinde bir mes'eledir ki, bu asrın aklına sığmaz.
471
Hem cüz'î bir şahsın cüz'î bir ahvâli, küllî ve geniş olan semâvât memleketindeki mele‑i a'lânın medâr‑ı bahsi olması, gayet hakîmâne olan tedvîr‑i kâinâtın hikmetine muvâfık gelmiyor. Hâlbuki bu üç mes'ele de hakàik‑ı İslâmiyeden sayılıyor.
Elcevab:
Evvelâ: Onbeşinci Söz nâmındaki bir risalede, Yedi Basamak nâmında, yedi kat'î mukaddime ile, ﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ âyetinin ifâde ettiği, yıldızlarla, şeytan câsuslarının semâvâttan ref' ve tardı, öyle bir sûrette isbât edilmiş ki, en muannid maddiyûnu dahi iknâ eder, susturur ve kabûl ettirir.
Sâniyen: Bu uzak zannedilen o üç Hakikat‑i İslâmiye’yi kısa zihinlere yakınlaştırmak için bir temsîl ile işâret edeceğiz. Meselâ; bir hükûmetin dâire‑i askeriyesi memleketin şark’ında ve dâire‑i adliyesi garbında ve dâire‑i maârifi şimâlinde ve dâire‑i ilmiyesi cenûbunda ve dâire‑i mülkiyesi ortasında bulunsa; telsiz, telefon, telgrafla, gayet muntazam bir sûrette, her dâire alâkadar olduğu vaziyetleri görse, haber alsa; âdeta umum o memleket, adliye dâiresi olduğu hâlde, askerî dâiresidir ve mülkiye dâiresi olduğu gibi, ilmiye dâiresi oluyor.
472
Hem meselâ, müteaddid devletler ve ayrı ayrı pâyitahtları bulunan hükûmetlerin, bazen oluyor ki, müstemlekât cihetiyle veya imtiyazât haysiyetiyle veya ticâretler münâsebetiyle bir tek memlekette ayrı ayrı hâkimiyetlikleri bulunur. Raiyet ve millet bir olduğu hâlde, herbir hükûmet, kendi imtiyazı cihetiyle, o raiyetle münâsebetdârdır. Birbirinden çok uzak o hükûmetlerin muâmelâtı birbirine temâs ediyor, her hânede birbirine yakınlaşıyor ve her adamda iştirâkleri oluyor. Cüz'î mes'eleleri, temâs noktalarındaki cüz'î bir dâirede görülür. Yoksa, her cüz'î bir mes'ele, dâire‑i külliyeden alınmıyor. Fakat o cüz'î mes'elelerden bahsedildiği zaman, doğrudan doğruya dâire‑i külliyenin kanunuyla olduğu cihetiyle, dâire‑i külliyeden alınıyor gibi ve o dâirede medâr‑ı bahsolunmuş bir mes'ele şekli verilir tarzda ifâde edilir.
İşte bu iki temsîl gibi, semâvât memleketi, pâyitaht ve merkez itibariyle gayet uzak olduğu hâlde, arz memleketinde insanların kalblerine uzanmış manevî telefonları olduğu gibi; semâvât âlemi, yalnız âlem‑i cismânîye bakmıyor, belki âlem‑i ervâhı ve âlem‑i melekûtu tazammun ettiğinden, bir cihette perde altında âlem‑i şehâdeti ihâta etmiştir.
Hem âlem‑i bâkîden ve dâr‑ı bekàdan olan Cennet dahi, hadsiz uzaklığıyla beraber, yine o dâire‑i tasarrufâtı, perde‑i şehâdet altında, her tarafta nurânî bir sûrette uzanmış, yayılmış. Sâni'‑i Hakîm-i Zülcelâl’in hikmetiyle, kudretiyle, nasıl ki insanın başında yerleştirdiği duygularının merkezleri ayrı ayrı olduğu hâlde, herbiri umum o vücûda, o cisme hükmediyor ve dâire‑i tasarrufuna alabiliyor. Öyle de; bu insan‑ı ekber olan kâinât dahi, mütedâhil ve birbiri içinde bulunan dâireler gibi, binler âlemleri ihtiva ediyor. Onlarda cereyan eden ahvâlin ve hâdiselerin küllî ve cüz'iyeti ve hususiyeti ve azameti cihetiyle medâr‑ı nazar olur, yani o cüz'ler, cüz'î ve yakın yerlerde ve küllî ve azametliler, küllî ve büyük makamlarda görülür.
473
Fakat bazen cüz'î ve hususî bir hâdise, büyük bir âlemi istilâ eder. Hangi köşede dinlenilse, o hâdise işitilir. Ve bazen de büyük tahşidât, düşmanın kuvvetine karşı değil, belki izhâr‑ı haşmet için yapılır. Meselâ; hâdise‑i Muhammediye (A.S.M.) ve vahy‑i Kur'ân’ın hâdise‑i kudsiyesi, umum semâvât memleketinde, hattâ o memleketin her köşesinde en mühim bir hâdise olduğundan, doğrudan doğruya çok uzak ve çok yüksek olan koca semâvâtın burçlarına nöbetdarlar dizilip, yıldızlardan mancınıkları atarak câsus şeytanları tard ve def' ediyorlar vaziyetinde göstermek ve ifâde etmekle, vahy‑i Kur'ânî’nin derece‑i haşmetini ve şa'şaa‑i saltanatını ve hiçbir cihette şübhe girmeyen derece‑i hakkâniyetini ilâna bir işâret‑i Rabbâniye olarak, o vakitte ve o asırda daha ziyâde yıldızlar düşürülüyormuş ve atılıyormuş. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân dahi, o ilân‑ı tekvîniyeyi tercüme edip ilân ediyor ve işâret‑i semâviyeye işâret eder.
Evet, bir melâikenin üfürmesiyle uçurulabilir olan câsus şeytanları böyle bir işâret‑i azîme-i semâviye ile, melâikelerle mübâreze ettirmek, elbette o vahy‑i Kur'ânî’nin haşmet‑i saltanatını göstermek içindir. Hem bu haşmetli olan beyân‑ı Kur'ânî ve azametli tahşidât‑ı semâviye ise, cinnîlerin, şeytanların semâvât ehlini mübârezeye ve müdafaaya sevk edecek bir iktidarları, bir müdafaaları bulunduğunu ifâde için değil; belki kalb‑i Muhammedî’den (A.S.M.) semâvât âlemine, Arş‑ı A'zama kadar olan uzun yolda, hiçbir yerde cin ve şeytanın müdâhaleleri olmamasına işâret için, vahy‑i Kur'ânî, koca semâvâtta, umum melâikece medâr‑ı bahsolan bir hakikattir ki, bir derece ona temâs etmek için, şeytanlar, semâvâta kadar çıkmaya mecbur olup, hiçbir şeye muvaffak olamayarak recmedilmesiyle işâret ediyor ki; kalb‑i Muhammedî’ye (A.S.M.) gelen vahiy ve huzur‑u Muhammediye’ye (A.S.M.) gelen Cebrâil ve nazar‑ı Muhammedî’ye (A.S.M.) görünen hakàik‑ı gaybiye, sağlam ve müstakîmdir, hiçbir cihetle şübhe girmez diye, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, mu'cizâne haber veriyor.
474
Amma Cennet’in uzaklığıyla beraber âlem‑i bekàdan olduğu hâlde en yakın yerlerde görülmesi ve bazen ondan meyve alınması ise, evvelki iki temsîl sırrıyla anlaşıldığı gibi, bu âlem‑i fânî ve âlem‑i şehâdet ise, âlem‑i gayba ve dâr‑ı bekàya bir perdedir. Cennet’in merkez‑i kübrâsı uzakta olmakla beraber, âlem‑i misâl aynası vâsıtasıyla her tarafta görünmesi mümkün olduğu gibi, hakkalyakìn derecesindeki îmânlar vâsıtasıyla, Cennet’in bu âlem‑i fânîde temsîlde hatâ olmasın bir nev'i müstemlekeleri ve dâireleri bulunabilir. Ve kalb telefonuyla, yüksek rûhlar ile muhâbereleri olabilir, hediyeleri gelebilir.
475
Amma bir dâire‑i külliyenin cüz'î bir hâdise‑i şahsiye ile meşgul olması, yani, kâhinlere gaybî haberleri getirmek için şeytanlar, semâvâta çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifâdelerin bir hakikati şu olmak gerektir ki; semâvât memleketinin pâyitahtına kadar gidip o cüz'î haberi almak değildir. Belki cevv‑i havaya dahi şümûlü bulunan semâvât memleketinin teşbihte hatâ yok karakolhâneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde arz memleketi ile münâsebetdârlık oluyor. Cüz'î hâdiseler için, o cüz'î makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hattâ kalb‑i insanî dahi o makamlardan birisidir ki, melek‑i ilhâm ile şeytan‑ı hususî, o mevkide mübâreze ediyorlar. Ve hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye ve hâdisât‑ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz'î de olsa, en büyük, en küllî bir hâdise‑i mühimme hükmünde, en küllî bir dâire olan Arş‑ı A'zamda ve dâire‑i semâvâtta temsîlde hatâ olmasın mukadderât‑ı kâinâtın manevî ceridelerinde neşrolunuyor gibi, her köşede medâr‑ı bahsoluyor diye beyân ile beraber; kalb‑i Muhammedî’den (A.S.M.) dâire‑i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdâhale imkânı olmadığından, semâvâtı dinlemekten başka şeytanların çaresi kalmadığını ifâde ile, vahy‑i Kur'ânî ve Nübüvvet‑i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece‑i hakkâniyette olduğunu ve hiçbir cihetle hilâf ve yanlış ve hile, ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet belîğâne, belki mu'cizâne ilân etmek ve göstermektir.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Said Nursî
476

Yirmi Dokuzuncu Lem'a

Îmâna medâr àlî bir tefekkürnâme, tevhide dair yüksek bir mârifetnâme
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim!
Bu tefekkürnâme çok ehemmiyetlidir. İmâm‑ı Ali’nin (R.A) ona bir vecihte Âyetü'l‑Kübrâ nâmını vermesi, tam kıymetini gösteriyor. Namaz tesbihâtında aynelyakìn derecesinde kalbe gelmiş, çok risaleleri netice vermiş, otuz sene akıl ve fikrin gıdâ ve ilâcı olmuş bir mârifetnâmedir. Bunu hem lem'alar içinde, hem kırk elli aded müstakil makine ile yazılsa münâsibdir.
Said Nursî
Yirmi sene evvel Eskişehir hapsinde tecrid‑i mutlakta iken yazılan bir lem'adır.
﴿
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
477

İfâde‑i Merâm

On üç seneden beri kalbim, aklım ile imtizaç edip Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyânın;﴿لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ﴿لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ﴿اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ﴿لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَgibi âyetlerle emrettiği tefekkür mesleğine teşvik ettiği ve (تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ) hadîs‑i şerîfi bazen bir saat tefekkür bir sene ibâdet hükmünde olduğunu beyân edip, tefekküre azîm teşvikat yaptığı cihetle, ben de bu on üç seneden beri meslek‑i tefekkürde akıl ve kalbime tezâhür eden büyük nurları ve uzun hakikatleri kendime muhâfaza etmek için işâret nev'inden bazı kelimâtı o envâra delâlet etmek için değil, belki vücûdlarına işâret ve tefekkürü teshîl ve intizamı muhâfaza için vaz' ettim. Gayet muhtelif arabî ibarelerle kendi kendime o tefekkürde gittiğim zaman o kelimâtı lisânen zikir ediyordum. Bu uzun zamanda ve binler def'a tekrarında ne bana usanç geliyordu ve ne de verdiği zevk noksanlaşıyordu ve ne de onlara ihtiyac‑ı rûhî zâil oluyordu. Çünkü bütün o tefekkürât, âyât‑ı Kur'âniye’nin lemeâtı olduğundan; âyâtın bir hàssası olan usandırmamak ve halâvetini muhâfaza etmek hàssasının bir cilvesi, o tefekkür âyinesinde temessül etmiştir.
478
Bu âhirde gördüm ki; Risale‑i Nur’un eczâlarındaki kuvvetli ukde‑i hayatiye ve parlak nurlar, o silsile‑i tefekkürâtın lem'alarıdır. Bana ettikleri te'siri başka zâtlara da edeceğini düşünmekle, âhir ömrümde mecmûunu kaleme almak niyet etmiştim. Gerçi çok mühim parçaları risalelerde derc edilmiştir; fakat hey'et‑i mecmuasında başka bir kıymet ve kuvvet bulunacaktır.
Âhir‑i ömür muayyen olmadığı için, bu Eskişehir hapsindeki mahkûmiyetim ve vaziyetim ölümden daha beter bir şekil aldığından, âhir‑i hayatı beklemeyerek, nur kardeşlerimin istifade arzularıyla, tağyîr etmeyerek, o silsile‑i tefekkürât Yedi Bâb üstünde yazıldı.
Bu nev'i kudsî hakikatlerin ekseriyet‑i mutlakası namaz tesbihâtında hatıra geldiklerinden Sübhânallâh, Elhamdülillâh, Allâhu ekber, Lâ ilâhe illallâh kudsî kelimelerinin her birisi bir menba' hükmüne geçtiğinden; aynen namaz tesbihâtındaki tertib gibi yazılmak lâzım gelirken, o zaman tecriddeki müşevveşiyet‑i hâl o tertibi bozmuş.
Şimdi o Lem'a’nın Birinci Bâbı Sübhânallâh, İkincisi Elhamdülillâh, Üçüncüsü Allâhu ekber, Dördüncüsü Lâ ilâhe illallâh’a dair olacak. Çünkü Şâfiî’lerin namaz tesbihâtından ve duâdan sonra otuz üç def'a aynen Sübhânallâh, Elhamdülillâh, Allâhu ekber gibi otuz üç def'a da Lâ ilâhe illallâh’ı çok Şâfiîler okuyorlar.
Said Nursî
479

[1]اَلْبَابُ الْأَوَّلُ

[2]فِي « سُبْحَانَ اللهِ » وَهُوَ ثَلَاثَةُ فُصُولٍ

[3]اَلْفَصْلُ الْأَوَّلُ

[4]﴿
[5]فَسُبْحَانَكَ يَا مَنْ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ السَّمَاءُ بِكَلِمَاتِ نُجُومِهَا وَشُمُوسِهَا وَأَقْمَارِهَا، بِرُمُوزِ حِكَمِهَا.
[6]وَيُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ الْجَوُّ بِكَلِمَاتِ سَحَابَاتِهِ وَرُعُودِهَا وَبُرُوقِهَا وَأَمْطَارِهَا، بِإِشَارَاتِ فَوَائِدِهَا.
[7]وَيُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ رَأْسُ الْأَرْضِ بِكَلِمَاتِ مَعَادِنِهَا وَنَبَاتَاتِهَا وَأَشْجَارِهَا وَحَيَوَانَاتِهَا، بِدَلَالَاتِ انْتِظَامَاتِهَا.
[8]وَتُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ النَّبَاتَاتُ وَالْأَشْجَارُ بِكَلِمَاتِ أَوْرَاقِهَا وَأَزْهَارِهَا وَثَمَرَاتِهَا، بِتَصْرِيحَاتِ مَنَافِعِهَا.
[9]وَتُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ الْأَزْهَارُ وَالْأَثْمَارُ بِكَلِمَاتِ بُذُورِهَا وَأَجْنِحَتِهَا وَنَوَاتَاتِهَا، بِعَجَائِبِ صَنْعَتِهَا.
[10]وَتُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ النَّوَاتَاتُ وَالْبُذُورُ بِأَلْسِنَةِ سَنَابِلِهَا وَكَلِمَاتِ حَبَّاتِهَا بِالْمُشَاهَدَةِ.
[11]وَيُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ كُلُّ نَبَاتٍ بِغَايَةِ الْوُضُوحِ وَالظُهُورِ عِنْدَ انْكِشَافِ أَكْمَامِهَا وَتَبَسُّمِ بَنَاتِهَا بِأَفْوَاهِ مُزَيَّنَاتِ أَزَاهِيرِهَا وَمُنْتَظَمَاتِ سَنَابِلِهَا، بِكَلِمَاتِ مَوْزُونَاتِ بُذُورِهَا وَمَنْظُومَاتِ حَبَّاتِهَا، بِلِسَانِ نِظَامِهَا فِي مِيزَانِهَا فِي تَنْظِيمِهَا فِي تَوْزِينِهَا فِي صَنْعَتِهَا فِي صِبْغَتِهَا فِي زِينَتِهَا فِي نُقُوشِهَا فِي رَوَائِحِهَا فِي طُعُومِهَا فِي أَلْوَانِهَا فِي أَشْكَالِهَا،(Hâşiye‑1) (Tercüme)
480
[12]كَمَا تَصِفُ تَجَلِّيَاتِ صِفَاتِكَ وتُعَرِّفُ جَلَوَاتِ أَسْمَائِكَ وَتُفَسِّرُ تَوَدُّدَكَ وَتَعَرُّفَكَ بِمَا يَتَقَطَّرُ مِنْ ظَرَافَةِ عُيُونِ أَزَاهِيرِهَا وَمِنْ طَرَاوَةِ أَسْنَانِ سَنَابِلِهَا مِنْ رَشَحَاتِ لَمَعَاتِ جَلَوَاتِ تَوَدُّدِكَ وَتَعَرُّفِكَ إِلَى عِبَادِكَ.
[13]سُبْحَانَكَ يَا وَدُودُ يَا مَعْرُوفُ مَا أَحْسَنَ صُنْعَكَ وَمَا أَزْيَنَهُ وَمَا أَبْيَنَهُ وَمَا أَتْقَنَهُ!
[14]سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ جَمِيعُ الْأَشْجَارِ بِكَمَالِ الصَّرَاحَةِ وَالْبَيَانِ عِنْدَ انْفِتَاحِ أَكْمَامِهَا وَانْكِشَافِ أَزْهَارِهَا وتَزَايُدِ أَوْرَاقِهَا وَتَكَامُلِ أَثْمَارِهَا وَرَقْصِ بَنَاتِهَا عَلَى أَيَادِي أَغْصَانِهَا حَامِدَةً بِأَفْوَاهِ أَوْرَاقِهَا الْخَضِرَةِ بِكَرَمِكَ، وَأَزْهَارِهَا الْمُتَبَسِّمَةِ بِلُطْفِكَ، وَأَثْمَارِهَا الضَّاحِكَةِ بِرَحْمَتِكَ، بِأَلْسِنَةِ نِظَامِهَا فِي مِيزَانِهَا فِي تَنْظِيمِهَا فِي تَوْزِينِهَا فِي صَنْعَتِهَا فِي صِبْغَتِهَا فِي زِينَتِهَا فِي نُقُوشِهَا فِي طُعُومِهَا فِي رَوَائِحِهَا فِي أَلْوَانِهَا فِي أَشْكَالِهَا فِي اخْتِلَافِ لُحُومِهَا فِي كَثْرَةِ تَنَوُّعِهَا فِي عَجَائِبِ خِلْقَتِهَا(Hâşiye‑1) (Tercüme)
481
[15]كَمَا تَصِفُ صِفَاتِكَ وَتُعَرِّفُ أَسْمَاءَكَ وتُفَسِّرُ تَحَبُّبَكَ وَتَعَهُّدَكَ لِمَصْنُوعَاتِكَ بِمَا يَتَرَشَّحُ مِنْ شِفَاهِ ثِمَارِهَا مِنْ قَطَرَاتِ رَشَحَاتِ لَمَعَاتِ جَلَوَاتِ تَحَبُّبِكَ وَتَعَهُّدِكَ لِمَخْلُوقَاتِكَ.
[16]حَتّٰى كَأَنَّ الشَّجَرَةَ الْمُزَهَّرَةَ قَصِيدَةٌ مَنْظُومَةٌ مُحَرَّرَةٌ، لِتُنْشِدَ لِلصَّانِعِ الْمَدَائِحَ الْمُبَهَّرَةَ.
[17]أَوْ فَتَحَتْ بِكَثْرَةٍ عُيُونَهَا الْمُبَصَّرَةَ لِتَنْظِرَ لِلْفَاطِرِ الْعَجَائِبَ الْمُنَشَّرَةَ.
[18]أَوْ زَيَّنَتْ لِعِيدِهَا أَعْضَاءَهَا الْمُخَضَّرَةَ لِيَشْهَدَ سُلْطَانُهَا آثَارَهَا الْمُنَوَّرَةَ. وَتُشْهِرَ فِي الْمَشْهَرِ مُرَصَّعَاتِ الْجَوْهَرِ. وَتُعْلِنَ لِلْبَشَرِ حِكْمَةَ خَلْقِ الشَّجَرِ.
[19]سُبْحَانَكَ مَا أَحْسَنَ إِحْسَانَكَ مَا أَبْيَنَ تِبْيَانَكَ مَا أَبْهَرَ بُرْهَانَكَ وَمَا أَظْهَرَهُ ومَا أَنْوَرَهُ!.
[20]سُبْحَانَكَ مَا أَعْجَبَ صَنْعَتَكَ!
[21]تَلَأْلُؤُ الضِّيَاءِ بِدَلَالَةِ حِكَمِهَا؛ مِنْ تَنْوِيرِكَ، تَشْهِيرِكَ‥
[22]تَمَوُّجُ الْأَعْصَارِ بِسِرِّ وَظَائِفِهَا ‑ خُصُوصًا فِي نَقْلِ الْكَلِمَاتِ- مِنْ تَصْرِيفِكَ، تَوْظِيفِكَ‥
[23]تَفَجُّرُ الْأَنْهَارِ بِإِشَارَةِ فَوَائِدِهَا؛ مِنْ تَدْخِيرِكَ، تَسْخِيرِكَ‥
[24]تَزَيُّنُ الْأَحْجَارِ وَالْحَدِيدِ بِرُمُوزِ خَوَاصِّهَا وَمَنَافِعِهَا ‑خُصُوصًا فِي نَقْلِ الْأَصْوَاتِ وَالْمُخَابَرَاتِ- مِنْ تَدْبِيرِكَ، تَصْوِيرِكَ‥
[25]تَبَسُّمُ الْأَزْهَارِ بِعَجَائِبِ حِكَمِهَا؛ مِنْ تَحْسِينِكَ، تَزْيِينِكَ‥(Tercüme)
482
[26]تَبَرُّجُ الْأَثْمَارِ بِدَلَالَةِ فَوَائِدِهَا؛ مِنْ إِنْعَامِكَ، إِكْرَامِكَ‥
[27]تَسَجُّعُ الْأَطْيَارِ بِإِشَارَةِ انْتِظَامِ شَرَائِطِ حَيَاتِهَا؛ مِنْ إِنْطَاقِكَ إِرْفَاقِكَ‥
[28]تَهَزُّجُ الْأَمْطَارِ بِشَهَادَةِ فَوَائِدِهَا؛ مِنْ تَنْزِيلِكَ، تَفْضِيلِكَ‥
[29]تَحَرُّكُ الْأَقْمَارِ بِشَهَادَةِ حِكَمِ حَرَكَاتِهَا؛ مِنْ تَقْدِيرِكَ، تَدْبِيرِكَ، تَدْوِيرِكَ، تَنْوِيرِكَ.
[30]سُبْحَانَكَ مَا أَنْوَرَ بُرْهَانَكَ مَا أَبْهَرَ سُلْطَانَكَ!

[31]اَلْفَصْلُ الثَّانِي

[32]سُبْحَانَكَ لَا أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلى نَفْسِكَ فِي فُرْقَانِكَ، وَأَثْنَى عَلَيْكَ حَبِيبُكَ بِإِذْنِكَ. وَأَثْنَتْ عَلَيْكَ جَمِيعُ مَصْنُوعَاتِكَ بِإِنْطَاقِكَ.
[33]سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْروُفُ
[34]بِمُعْجِزَاتِ جَمِيعِ مَصْنُوعَاتِكَ وَبِتَوْصِيفَاتِ جَمِيعِ مَخْلُوقَاتِكَ وَبِتَعْرِيفَاتِ جَمِيعِ مَوْجُودَاتِكَ.
[35]سُبْحَانَكَ مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ
[36]بِأَلْسِنَةِ جَمِيعِ مَخْلُوقَاتِكَ وَبِأَنْفُسِ جَمِيعِ كَلِمَاتِ كِتَابِ كَائِنَاتِكَ وَبِتَحِيَّاتِ ذَوِي الْحَيَاةِ مِنْ مَخْلُوقَاتِكَ لَكَ وَبِمَوْزُونَاتِ جَمِيعِ الْأَوْرَاقِ الْمُهْتَزَّةِ الذَّاكِرَةِ فِي جَمِيعِ أَشْجَارِكَ وَنَبَاتَاتِكَ.
[37]سُبْحَانَكَ مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يا مَشْكُورُ
[38]ِبأَثْنِيَةِ جَمِيعِ إِحْسَانَاتِكَ عَلَى إِحْسَانِكَ عَلَى رُؤُوسِِ الْأَشْهَادِ وَبِإِعْلَانَاتِ جَمِيعِ نِعَمِكَ عَلَى إِنْعَامِكَ فِي سُوقِ الْكَائِنَاتِ وَبِمَنْظُومَاتِ جَمِيعِ ثَمَرَاتِ رَحْمَتِكَ وَنِعْمَتِكَ لَدَى أَنْظَارِ الْمَخْلُوقَاتِ وَبِتَحْمِيدَاتِ جَمِيعِ مَوْزُونَاتِ أَزَاهِيرِكَ وَعَنَاقِيدِكَ الْمُنَظَّمَةِ فِي خُيُوطِ الْأَشْجَارِ وَالنَّبَاتَاتِ.(Tercüme)
483
[39]سُبْحَانَكَ مَا أَعْظَمَ شَأْنَكَ وَمَا أَزْيَنَ بُرْهَانَكَ وَمَا أَظْهَرَهُ وَمَا أَبْهَرَهُ!
[40]سُبْحَانَكَ مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودَ جَمِيعِ الْمَلَائِكَةِ وَجَمِيعِ ذَوِي الْحَيَاةِ وَجَمِيعِ الْعَنَاصِرِ وَالْمَخْلُوقَاتِ، بِكَمَالِ الْإِطَاعَةِ وَالِامْتِثَالِ وَالِانْتِظَامِ وَالِاتِّفَاقِ وَالِاشْتِيَاقِ.
[41]سُبْحَانَكَ مَا سَبَّحْنَاكَ حَقَّ تَسْبِيحِكَ يَا مَنْ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
[42]سُبْحَانَكَ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ بِجَمِيعِ تَسْبِيحَاتِ جَمِيعِ مَصْنُوعَاتِكَ وَبِجَمِيعِ تَحْمِيدَاتِ جَمِيعِ مَخْلُوقَاتِكَ لَكَ.
[43]سُبْحَانَكَ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ الْأَرْضُ وَالسَّمَاءُ بِجَمِيعِ تَسْبِيحَاتِ جَمِيعِ أَنْبِيَائِكَ وَأَوْلِيَائِكَ وَمَلَائِكَتِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتُكَ وَتَسْلِيمَاتُكَ.
[44]سُبْحَانَكَ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ الْكَائِنَاتُ بِجَمِيعِ تَسْبِيحَاتِ حَبِيبِكَ الْأَكْرَمِ ﷺ، وَبِجَمِيعِ تَحْمِيدَاتِ رَسُولِكَ الْأَعْظَمِ لَكَ، عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ أَفْضَلُ صَلَوَاتِكَ وَأَتَمُّ تَسْلِيمَاتِكَ.
[45]سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ هَذِهِ الْكَائِنَاتُ بِأَصْدِيَةِ تَسْبِيحَاتِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ لَكَ؛
[46]إِذْ هُوَ الَّذِي تَتَمَوَّجُ أَصْدِيَةُ تَسْبِيحَاتِهِ لَكَ عَلَى أَمْوَاجِ الْأَعْصَارِ وَأَفْوَاجِ الْأَجْيَالِ. اَللّٰهُمَّ فَأَبِّدْ عَلَى صَفَحَاتِ الْكَائِنَاتِ وَأَوْرَاقِ الْأَوْقَاتِ إِلَى قِيَامِ الْعَرَصَاتِ أَصْدِيَةَ تَسْبِيحَاتِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالتَّسْلِيمَاتُ.(Tercüme)
484
[47]سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ الدُّنْيَا بِآثَارِ شَرِيعَةِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ.
[48]اَللّٰهُمَّ فَزَيِّنِ الدُّنْيَا بِآثَارِ دِيَانَةِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامِ.
[49]سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ الْأَرْضُ سَاجِدَةً تَحْتَ عَرْشِ عَظَمَةِ قُدْرَتِكَ بِلِسَانِ مُحَمَّدِهَا عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ.
[50]اَللّٰهُمَّ فَأَنْطِقِ الْأَرْضَ بِأَقْطَارِهَا بِلِسَانِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ إِلَى يَوْمِ الْبَعْثِ وَالْقِيَامِ.
[51]سُبْحَانَكَ يَا مَنْ يُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ جَمِيعُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ فِي جَمِيعِ الْأَمْكِنَةِ وَالْأَوْقَاتِ بِلِسَانِ مُحَمَّدِهِمْ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ.
[52]اَللّٰهُمَّ فَأَنْطِقِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامِ بِأَصْدِيَةِ تَسْبِيحَاتِ مُحَمَّدٍ لَكَ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ.

[53]اَلْفَصْلُ الثَّالِثُ

[54]ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللهِ الْوَاحِدِ الْأَحَدِ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْأَضْدَادِ وَالْأَنْدَادِ وَالشُرَكَاءِ.
[55]ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللهِ الْقَدِيرِ الْأَزَلِيِّ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْمُعِينِ وَالْوُزَرَاءِ.
[56]ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللهِ الْقَدِيمِ الْأَزَلِيِّ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنْ مُشَابَهَةِ الْمُحْدَثَاتِ الزَّائِلَاتِ.
[57]ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللهِ الْوَاجِبِ وُجُودُهُ الْمُمْتَنِعِ نَظِيرُهُ الْمُمْكِنِ كُلُّ مَا سِوَاهُ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنْ لَوَازِمِ مَاهِيَّاتِ الْمُمْكِنَاتِ.(Tercüme)
485
[58]ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللهِ الَّذِي﴿لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُاَلْمُتَقَدِّسُ الْمُتَنَزِّهُ عَمَّا تَتَصَوَّرُهُ الْأَوْهَامُ الْقَاصِرَةُ الْخَاطِئَةُ.
[59]ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللهِ الَّذِي﴿لَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعزِيزُ الْحَكِيمُالْمُتَقَدِّسُ الْمُتَنَزِّهُ عَمَّا تَصِفُهُ الْعَقَائِدُ النَّاقِصَةُ الْبَاطِلَةُ.
[60]ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللهِ الْقَدِيرِ الْمُطْلَقِ الْغَنيِّ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْعَجْزِ وَالِاحْتِيَاجِ.
[61]ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللهِ الْكَامِلِ الْمُطْلَقِ فِي ذَاتِهِ وَصِفَاتِهِ وَأَفْعَالِهِ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْقُصُورِ وَالنُّقْصَانِ، بِشَهَادَاتِ كَمَالَاتِ الْكَائِنَاتِ؛ إِذْ مَجْمُوعُ مَا فِي الْكَائِنَاتِ مِنَ الْكَمَالِ وَالْجَمَالِ ظِلٌّ ضَعِيفٌ بِالنِّسْبَةِ إِلَى كَمَالِهِ سُبْحَانَهُ، بِالْحَدْسِ الصَّادِقِ وَبِالبُرْهَانِ الْقَاطِعِ وَبِالدَّلِيلِ الْوَاضِحِ؛ إِذِ التَّنْوِيرُ لَا يَكُونُ إِلَّا مِنَ النُّورَانِيِّ؛ وَبِدَوَامِ تَجَلِّي الْجَمَالِ وَالْكَمَالِ مَعَ تَفَانِي الْمَرَايَا وَسَيَّالِيَّةِ الْمَظَاهِرِ، وَبِإِجْمَاعِ وَاتِّفَاقِ جَمَاعَةٍ كَثِيرَةٍ مِنَ الْأَعَاظِمِ الْمُخْتَلِفِينَ فِي الْمَشَارِبِ وَالْكَشْفِيَّاتِ، الْمُتَّفِقِينَ عَلَى ظِلِّيَّةِ كَمَالَاتِ الْكَائِنَاتِ لِأَنْوَارِ كَمَالِ الذَّاتِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ.
[62]ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللهِ الْأَزَليِّ الْأَبَدِيِّ السَّرْمَدِيِّ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ التَّغَيُّرِ وَالتَّبَدُّلِ اللَّازِمَيْنِ لِلْمُحْدَثَاتِ الْمُتَجَدِّدَاتِ الْمُتَكَامِلَاتِ.
[63]ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللهِ خَالِقِ الْكَوْنِ وَالْمَكَانِ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ التَّحَيُّزِ وَالتَّجَزُّءِ اللَّازِمَيْن لِلْمَادِّيَّاتِ وَالْمُمْكِنَاتِ الْكَثِيفَاتِ الْكَثِيرَاتِ الْمُقَيَّدَاتِ الْمَحْدُودَاتِ.(Tercüme)
486
[64]ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللهِ الْقَدِيمِ الْبَاقِي الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْحُدُوثِ وَالزَّوَالِ.
[65]ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللهِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْوَلَدِ وَالْوَالِدِ وَعَنِ الْحُلُولِ والِاتِّحَادِ وَعَنِ الْحَصْرِ وَالتَّحْدِيدِ وَعَمَّا لَا يَلِيقُ بِجَنَابِهِ وَمَا لَا يُنَاسِبُ وُجوُبَ وُجُودِهِ وَعَمَّا لَا يُوَافِقُ أَزَلِيَّتَهُ وَأَبَدِيَّتَهُ.
[66]جَلَّ جَلَالُهُ وَلَٓا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ(Tercüme)
487

[1]اَلْبَابُ الثَّانِي(Hâşiye‑1)

[2]فِي « اَلْحَمْدُ لِلهِ »
[3]فِي هَذَا الْبَابِ تِسْعُ نِقَاطٍ

[4]اَلنُّقْطَةُ الْأُولَى

[5]اَلْحَمْدُ لِلهِ عَلَى نِعْمَةِ الْإِيمَانِ الْمُزِيلِ عَنَّا ظُلُمَاتِ الْجِهَاتِ السِّتِّ.
[6]إِذْ جِهَةُ الْمَاضِي فِي حُكْمِ يَمِينِنَا مُظْلِمَةٌ وَمُوحِشَةٌ بِكَوْنِهَا مَزَارًا أَكْبَرَ.
[7]وَبِنِعْمَةِ الْإِيمَانِ تَزُولُ تِلْكَ الظُّلْمَةُ وَيَنْكَشِفُ الْمَزَارُ الْأَكْبَرُ عَنْ مَجْلِسٍ مُنَوَّرٍ.(Tercüme)
488
[8]وَيَسَارُنَا الَّذِي هُوَ الْجِهَةُ الْمُسْتَقْبَلَةُ، مُظْلِمَةٌ وَمُوحِشَةٌ بِكَوْنِهَا قَبْرًا عَظِيمًا لَنَا.
[9]وَبِنِعْمَةِ الْإِيمَانِ تَنْكَشِفُ عَنْ جِنَانٍ مُزَيَّنَةٍ فِيهَا ضِيَافَاتٌ رَحْمَانِيَّةٌ.
[10]وَجِهَةُ الْفَوْقِ وَهُوَ عَالَمُ السَّمٰوَاتِ مُوحِشَةٌ مُدْهِشَةٌ بِنَظَرِ الْفَلْسَفَةِ.
[11]فَبِنِعْمَةِ الْإِيمَانِ تتَكَشَّفُ تِلْكَ الْجِهَةُ عَنْ مَصَابِيحَ مُتَبَسِّمَةٍ مُسَخَّرَةٍ بِأَمْرِ مَنْ زَيَّنَ وَجْهَ السَّمَاءِ بِهَا، يُسْتَأْنَسُ بِهَا وَلَا يُتَوَحَّشُ مِنْهَا.
[12]وَجِهَةُ التَّحْتِ(Hâşiye‑1) وَهِيَ عَالَمُ الْأَرْضِ مُوحِشَةٌ بِوَضْعِيَّتِهَا فِي نَفْسِهَا بِنَظَرِ الْفَلْسَفَةِ الضَّالَّةِ.
[13]فَبِنِعْمَةِ الْإِيمَانِ تَتكَشَّفُ عَنْ سَفِينَةٍ رَبَّانِيَّةٍ مُسَخَّرَةٍ وَمَشْحُونَةٍ بِأَنْوَاعِ اللَّذَائِذِ وَالْمَطْعُومَاتِ؛ قَدْ أَرْكَبَهَا صَانِعُهَا نَوْعَ الْبَشَرِ وَجِنْسَ الْحَيَوَانِ لِلسِّيَاحَةِ فِي أَطْرَافِ مَمْلَكَةِ الرَّحْمٰنِ.(Tercüme)
489
[14]وَجِهَةُ الْأَمَامِ الَّذِي يَتَوَجَّهُ إِلَى تِلْكَ الْجِهَةِ كُلُّ ذَوِي الْحَيَاةِ مُسْرِعَةً قَافِلَةً خَلْفَ قَافِلَةٍ، تَغِيبُ تِلْكَ الْقَوَافِلُ فِي ظُلُمَاتِ الْعَدَمِ بِلَا رُجُوعٍ.
[15]وَبِنِعْمَةِ الْإِيمَانِ تَتَكَشَّفُ تِلْكَ السِيَاحَةُ عَنِ انْتِقَالِ ذَوِي الْحيَاةِ مِنْ دَارِ الْفَنَاءِ إِلَى دَارِ الْبَقَاءِ، وَمِنْ مَكَانِ الْخِدْمَةِ إِلَى مَوْضِعِ أَخْذِ الْأُجْرَةِ، وَمِنْ مَحَلِّ الزَّحْمَةِ إِلَى مَقَامِ الرَّحْمَةِ وَالِاسْتِرَاحَةِ. وَأَمَّا سُرْعَةُ ذَوِي الْحَيَاةِ فِي أَمْوَاجِ الْمَوْتِ، فَلَيْسَتْ سُقُوطًا وَمُصِيبَةً، بَلْ هِيَ صُعُودٌ بِاشْتِيَاقٍ وَتَسَارُعٌ إِلَى سَعَادَاتِهِمْ.
[16]وَجِهَةُ الْخَلْفِ أَيْضًا مُظْلِمَةٌ مُوحِشَةٌ. فَكُلُّ ذِي شُعُورٍ يَتَحَيَّرُ مُتَرَدِّدًا وَمُسْتَفْسِرًا بِ« مِنْ أَيْنَ؟ إِلَى أَيْنَ؟». فَلِأَنَّ الْغَفْلَةَ لَا تُعْطِي لَهُ جَوَابًا، يَصِيرُ التَّرَدُّدُ وَالتَّحَيُّرُ ظُلُمَاتٍ فِي رُوحِهِ‥
[17]فَبِنِعْمَةِ الْإِيمَانِ تَنْكَشِفُ تِلْكَ الْجِهَةُ عَنْ مَبْدَإِ الْإِنْسَانِ وَوَظِيفَتِهِ، وَبِأَنَّ السُّلْطَانَ الْأَزَليَّ أَرْسَلَهُمْ مُوَظَّفِينَ إِلَى دَارِ الِامْتِحَانِ‥(Tercüme)
490
[18]فَمِنْ هَذِهِ الْحَقِيقَةِ يَكُونُ « الْحَمْدُ » عَلَى نِعْمَةِ الْإِيمَانِ الْمُزِيلِ لِلظُّلُمَاتِ عَنْ هَذِهِ الْجِهَاتِ السِّتِّ أَيْضًا نِعْمَةً عَظِيمَةً تَسْتَلْزِمُ « الْحَمْدَ ». إِذْ بِ« الْحَمْدِ » تُفْهَمُ دَرَجَةُ هَذِهِ النِّعْمَةِ وَلَذَّتُهَا.
[19]فَالْحَمْدُ لِلهِ عَلَى « اَلْحَمْدُ لِلهِ فِي تَسَلْسُلٍ يَتَسَلْسَلُ فِي دَوْرٍ دَائِرٍ بِلَا نِهَايَةٍ ».

[20]اَلنُّقْطَةُ الثَّانِيَةُ

[21]اَلْحَمْدُ لِلهِ عَلَى نِعْمَةِ الْإِيمَانِ الْمُنَوِّرِ لَنَا الْجِهَاتِ السِّتَّ. فَكَمَا أَنَّ الْإِيمَانَ بِإِزَالَتِهِ لِظُلُمَاتِ الْجِهَاتِ السِّتِّ نِعْمَةٌ عَظِيمَةٌ مِنْ جِهَةِ دَفْعِ الْبَلَايَا؛ كَذٰلِكَ أَنَّ الْإِيمَانَ لِتَنْوِيرِهِ لِلْجِهَاتِ السِّتِّ نِعْمَةٌ عَظِيمَةٌ أُخْرَى مِنْ جِهَةِ جَلْبِ الْمَنَافِعِ. فَالْإِنْسَانُ لِعَلَاقَتِهِ بِجَامِعِيَّةِ فِطْرَتِهِ بِمَا فِي الْجِهَاتِ السِّتِّ مِنَ الْمَوْجُودَاتِ. وَبِنِعْمَةِ الْإِيمَانِ يُمْكِنُ لِلْإِنْسَانِ اسْتِفَادَةٌ مِنْ جَمِيعِ الْجِهَاتِ السِّتِّ أَيْنَمَا يَتَوَجَّهُ.
[22]فَبِسِرِّ﴿فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِتَتَنَوَّرُ لَهُ تِلْكَ الْجِهَةُ بِمَسَافَتِهَا الطَّوِيلَةِ بِلَا حَدٍّ. حَتّٰى كَأَنَّ الْإِنْسَانَ الْمُؤْمِنَ لَهُ عُمْرٌ مَعْنَوِيٌّ يَمْتَدُّ مِنْ أَوَّلِ الدُّنْيَا إِلَى آخِرِهَا، يَسْتَمِدُّ ذٰلِكَ الْعُمْرُ مِنْ نُورِ حَيَاةٍ مُمْتَدَّةٍ مِنَ الْأَزَلِ إِلَى الْأَبَدِ.(Tercüme)
491
[23]وَحَتَّى إِنَّ الْإِنْسَانَ بِسِرِّ تَنْوِيرِ الْإِيمَانِ لِجِهَاتِهِ يَخْرُجُ عَنْ مَضِيقِ الزَّمَانِ الْحَاضِرِ وَالْمَكَانِ الضَّيِّقِ إِلَى سَاحَةِ وُسْعَةِ الْعَالَمِ، وَيَصِيرُ الْعَالَمُ كَبَيْتِهِ، وَالْمَاضِي وَالْمُسْتَقْبَلُ زَمَانًَا حَاضِرًا لِرُوحِهِ وَقَلْبِهِ. وَهَكَذَا فَقِسْ…

[24]اَلنُّقْطَةُ الثَّالِثَةُ

[25]اَلْحَمْدُ لِلهِ عَلَى الْإِيمَانِ الْحَاوِي لِنُقْطَتَيِ الِاسْتِنَادِ وَالِاسْتِمْدَادِ.
[26]نَعَمْ، بِسِرِّ غَايَةِ عَجْزِ الْبَشَرِ وَكَثْرَةِ أَعْدَائِهِ يَحْتَاجُ الْبَشَرُ أَشَدَّ احْتِيَاجٍ إِلَى نُقْطَةِ اسْتِنَادٍ يَلْتَجِئُ إِلَيْهَا لِدَفْعِ أَعْدَائِهِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ، وَبِغَايَةِ فَقْرِ الْإِنْسَانِ مَعَ غَايَةِ كَثْرَةِ حَاجَاتِهِ وَآمَالِهِ يَحْتَاجُ أَشَدَّ احْتِيَاجٍ إِلَى نُقْطَةِ اسْتِمْدَادٍ يَسْتَمِدُّ مِنْهَا، وَيَسْأَلُ حَاجَاتِهِ بِهَا.
[27]فَالْإِيمَانُ بِاللهِ هُوَ نُقْطَةُ اسْتِنَادٍ لِفِطْرَةِ الْبَشَرِ. وَالْإِيمَانُ بِالْآخِرَةِ هُوَ نُقْطَةُ اسْتِمْدَادٍ لِوِجْدَانِهِ. فَمَنْ لَمْ يَعْرِفْ هَاتَيْنِ النُّقْطَتَيْنِ يَتَوَحَّشُ عَلَيْهِ قَلْبُهُ وَرُوحُهُ، وَيُعَذِّبُهُ وِجْدَانُهُ دَائِمًا. وَمَنِ اسْتَنَدَ بِالْإِيمَانِ إِلَى النُّقْطَةِ الْأُولَى، وَاسْتَمَدَّ مِنَ النُّقْطَةِ الثَّانِيَةِ أَحَسَّ مِنْ أَعْمَاقِ رُوحِهِ لَذَائِذَ مَعْنَوِيَّةً وَأُنْسِيَّةً مُسَلِّيَةً وَاعْتِمَادًا يَطْمَئِنُّ بِهَا وِجْدَانُهُ.(Tercüme)
492

[28]اَلنُّقْطَةُ الرَّابِعَةُ

[29]اَلْحَمْدُ لِلهِ عَلَى نُورِ الْإِيمَانِ الْمُزِيلِ لِلْآلَامِ عَنِ اللَّذَائِذِ الْمَشْرُوعَةِ بِإِرَاءَةِ دَوَرَانِ الْأَمْثَالِ،
[30]وَالْمُدِيمِ(Hâşiye‑1) لِلنِّعَمِ بِإِرَاءَةِ شَجَرَةِ الْإِنْعَامِ،
[31]وَالْمُزِيلِ(Hâşiye‑2) آلَامَ الْفِرَاقِ بِإِرَاءَةِ لَذَّةِ تَجَدُّدِ الْأَمْثَالِ. يَعْنِي أَنَّ فِي كُلِّ لَذَّةٍ آلَامًا تَنْشَأُ مِنْ زَوَالِهَا. فَبِنُورِ الْإِيمَانِ يَزُولُ الزَّوَالُ، وَيَنْقَلِبُ إِلَى تَجَدُّدِ الْأَمْثَالِ. وَفِي التَّجَدُّدِ لَذَّةٌ أُخْرَى‥