Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

İkinci Nükte

Hakikatli Bir Tesellî
Eskişehir’de tevkîfhânede Risale‑i Nur Şâkirdlerine yazılan fıkralardır.
Azîz kardeşlerim,
Sizin için pek çok müteessirdim, elem beni eziyordu. Fakat bana ihtar edildi ki; kader ve kısmetinizde, beraber bu hapishânenin suyunu içmek ve ekmeğini yemek vardı. Bir eser‑i rahmet-i İlâhiye ve bir cilve‑i inâyet-i Rabbâniye olarak bu suyu ve bu ekmeği beraber yememizin ve içmemizin en kolayı ve en hafifi ve en hayırlısı ve sevâblısı ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin en menfaatli bir dershâneleri ve en feyizli bir çilehâneleri ve düşmanlarına karşı ne derece ihtiyatlı davranmak lâzım geldiğini ta'lim eden en hassas bir imtihan meydânı ve her birinde ayrı ayrı güzel meziyetleri bulunan bu arkadaşların birbirinin àlî meziyetlerinden ve güzel hasletlerinden ve birbiriyle te'sis ve tecdîd‑i uhuvvetlerinden istifade etmek ve ders almak için en nurlu bir dershâne, bir tekke sûretinde gördüğümden, bu vaziyetten değil şekvâ, belki bütün rûhumla şükür ettim. Evet, mesleğimiz şükürdür. Ve herşeyde bir vech‑i rahmeti, bir cihet‑i ni'meti görmektir.
Umumunuzun elemleriyle müteellim kardeşiniz
Said Nursî
419

Üçüncü Nükte

Sadâkatte nâmdâr, safvet‑i kalbde mümtâz Süleyman Rüşdü ile bir muhâvere‑i latîfe münâsebetiyle
Büyük bir âyetin küçük bir nüktesidir.
Şöyle ki:
Güz mevsiminde, sineklerin terhisât zamanına yakın bir vakitte, hodgâm insanlar, cüz'î tâcizleri için sinekleri itlâf etmek üzere hapishânedeki odamızda bir ilâç isti'mâl ettiler. Benim fazla rikkatime dokunmuştu. Odamda çamaşır ipi vardı. Bilâhare, o insanların inâdına, sinekler daha ziyâde çoğaldılar. Akşam vaktinde, o küçücük kuşlar, o ip üstünde gayet muntazam diziliyorlardı. Çamaşırları sermek için Rüşdü’ye dedim: Bu küçücük kuşlara ilişme; başka yere ser.” O da, kemâl‑i ciddiyetle, dedi ki: Bu ip bize lâzımdır; sinekler başka yerde kendilerine yer bulsun.”
Her ne ise Bu latîfe münâsebetiyle, seher vaktinde, sinek ve karınca gibi kesretli küçük hayvanlardan bahis açıldı. Ona dedim ki:
Böyle nüshaları çoğalan nev'ilerin ehemmiyetli vazifeleri ve kıymetleri vardır. Evet, bir kitab, kıymeti nisbetinde nüshaları teksir edilir. Demek, sinek cinsi de ehemmiyetli vazifesi ve büyük kıymeti var ki, Fâtır‑ı Hakîm, o küçücük kaderî mektûbları ve kudret kelimelerinin nüshalarını çok teksir etmiş. Evet, Kur'ân‑ı Hakîm’in:﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِاجْتَمَعُوا لَهُ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ
420
yani, Cenâb‑ı Hak’tan başka, bütün esbâb ve ulûhiyetleri ehl‑i dalâlet tarafından da'vâ edilen âliheler ictimâ' etse, bir sineği halk edemezler. Yani, sineğin hilkati öyle bir mu'cize‑i Rabbâniyedir ve bir âyet‑i tekvîniyedir ki, bütün esbâb toplansa, onun mislini yapamazlar, o âyet‑i Rabbâniyeye muâraza edemezler, taklidini yapamazlar meâlindeki âyetine ehemmiyetli bir mevzû teşkil eden ve Nemrud’u mağlûb eden; ve Hazret‑i Mûsa (a.s.) onların tâcizlerine karşı müştekiyâne, Yâ Rab, bu muacciz mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın?” deyince, ilhâmen cevab gelmiş ki: Sen bir defa sineklere i'tirâz ettin. Bu sinekler çok defa suâl ediyorlar ki: Yâ Rab, bu koca kafalı beşer Seni yalnız bir lisân ile zikrediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etseydin, binler lisân ile Sana zikredecek bizim gibi mahlûklar olurlardı.’” diye, Hazret‑i Mûsa’nın (a.s.) şekvâsına bin i'tirâz kuvvetinde hikmet‑i hilkatini müdafaa eden sineğin; hem gayet nezâfet‑perver, her vakit abdest alır gibi yüzünü, gözünü, kanatlarını temizleyen bu tâife, elbette mühim bir vazifesi vardır. Hikmet‑i beşeriyenin nazarı kàsırdır; daha o vazifeyi ihâta edememiş.
Evet, Cenâb‑ı Hak, nasıl ki deniz yüzünü temizlemek ve her günde milyarlarla vefiyât bulunan hayvanat‑ı bahriye cenazelerini (Hâşiye) toplamak ve deniz yüzünü cenazelerle âlûde, müstekreh manzaradan kurtarmak için, sıhhiye memurları nev'inden gayet muntazam âkilü'l‑lahm bir kısım hayvanatı halk etmiş. Eğer o bahriye sıhhiye memurları gayet muntazam vazifelerini îfâ etmeseydiler, deniz yüzü ayna gibi parlamayacaktı. Belki hazîn ve elîm bir bulanıklık gösterecekti.
421
Hem her günde milyarlarla yabânî hayvanlar ve kuşların cenazelerini toplamakla rû‑yi zemini o taaffünâttan temizlemek ve zîhayatları o elîm, hazîn manzaralardan kurtarmak için, nezâfet ve sıhhiye memurları hükmünde olan kartallar misilli, kerâmetkârâne, gizli ve uzak, beş altı saat mesâfeden bir sevk‑i Rabbânî ile o cenazenin yerini hisseden, giden ve kaldıran âkilü'l‑lahm kuşları ve vahşî hayvanları halk etmiş. Eğer bu berriye sıhhiyeleri gayet mükemmel, intizam‑perver ve vazifedâr olmasa idiler, zemin yüzü ağlanacak bir şekil alacaktı.
Evet, âkilü'l‑lahm hayvanların helâl rızıkları, vefât etmiş hayvanların etleridir. Hayatta olan hayvanların etleri onlara haramdır. Eğer yeseler, حَتّٰى يَقْتَصُّ الْجَمَّاءُ مِنَ الْقَرْنَاءِceza görürler (ev kemâ kàl). Yani, Boynuzsuz olan hayvanın kısâsı kıyâmette boynuzludan alınır.” diye ifâde‑i hadîsiye gösteriyor ki: Gerçi cesedleri fenâ bulur; fakat ervâhları bâkî kalan hayvanat mâbeyninde dahi, onlara münâsib bir tarzda, dâr‑ı bekàda mücâzât ve mükâfâtları vardır. Ona binâen, canavarlara sağ hayvanların etleri haramdır, denilebilir.
Hem küçücük hayvanların cenazelerini ve ni'metin küçücük parçalarını ve tanelerini toplamak vazifesiyle karıncaları nezâfet memurları olarak, hem ni'met‑i İlâhiye’nin küçücük parçalarını teleften ve çiğnemekten ve hakaretten ve abesiyetten sıyânet etmekle ve küçücük hayvanatın cenazelerini toplamakla, sıhhiye memurları gibi tavzif olunmuşlar.
422
Aynen onlardan daha mühim, sinekleri dahi, insanın gözüne görünmeyen, hastalıkların mikroplarını ve madde‑i semmiyeyi temizlemekle, sinekler muvazzaftırlar. Değil mikropların nâkileleri, bil'akis, muzır mikropları mass, yani, emmek ve yemekle o mikropları imha, o madde‑i semmiyeyi istihâleye uğratırlar, çok sârî hastalıkların önünü alırlar. Hem sıhhiye neferleri, hem tanzîfât memurları, hem kimyager olduklarına ve geniş bir hikmete mazhar bulunduklarına delil ise, onların gayet kesretidir. Çünkü kıymetdâr, menfaatdâr şeyler teksir edilir. (Hâşiye)
Ey hodgâm insan! Sineklerin binler hikmet‑i hayatiyesinden başka, sana ait bu küçücük faydasına bak, sinek düşmanlığını bırak: Çünkü, gurbette, kimsesiz, yalnızlıkta sana ünsiyet verdiği gibi, gaflete dalıp fikrini dağıtmaktan seni îkaz eder. Ve latîf vaziyeti ve abdest alması gibi yüzünü, gözünü temizlemesiyle, sana abdest ve namaz, hareket ve nezâfet gibi vazife‑i insaniyeti ihtar eder ve ders veren sineği görüyorsun.
Hem sineğin bir sınıfı olan arılar, ni'metlerin en tatlısı, en latîfi olan balı sana yedirdikleri gibi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’da, vahy‑i Rabbânîye mazhariyetle serfirâz olduğundan, onları sevmek lâzım gelirken, sinek düşmanlığı, belki insana dâima muâvenete dostâne koşan ve her belâsını çeken o hayvanata düşmanlığı gadirdir, haksızlıktır. Muzırların yalnız zararlarını def' için mücâdele olabilir. Meselâ koyunları kurtların tecâvüzünden korumak için onlara mukàbele edilir. Acaba harâret zamanında vücûdun idaresinden fazla olan kanın çoğalması ve bulaşık ve bazı mevâdd‑ı muzırrayı hâmil evridede cereyan eden mülevves kana musallat, belki memur olan sivrisinek ve pireler fıtrî haccâmlar olmasınlar ? Muhtemel
سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ
423
Nefsimle mücâdele ettiğim bir zamanda, nefsim kendinde gördüğü ni'met‑i İlâhiye’yi kendi malı tevehhüm ederek gurura, iftihara, temeddühe başladı. Ben ona dedim ki: Bu mülk senin değil, emânettir.” O vakit nefis gurur ve iftiharı bıraktı, fakat tenbelliğe başladı. Benim malım olmayana ne bakayım? Zâyi' olsun, bana ne?” dedi. Birden gördüm: Bir sinek, elime kondu, emânetullâh olan gözünü, yüzünü, kanatlarını güzelce temizlemeye başladı. Bir neferin mîrî silâhını, elbisesini güzelce temizlediği gibi, sinek de temizliyordu. Nefsime dedim: Bak.” Baktı, tam ders aldı. Sinek ise, mağrûr ve tenbel nefsime hoca ve muallim oldu.
Sinek pisliği, tıb cihetiyle zararı yok bir maddedir ki, bazen tatlı bir şurubdur. Fakat sinek, yediği binler muhtelif muzır maddelerin ve mikropların ve semlerin menşe'i olmakla, sinekler küçücük istihâle ve tasfiye makineleri hükmüne geçmeleri Hikmet‑i Rabbâniye’den uzak değildir, belki şe'nindendir. Evet, arıdan başka sineklerin bazı tâifeleri var ki, (Hâşiye) muhtelif ve müteaffin maddeleri yerler, mütemâdiyen pislik yerine katre katre şurub damlatırlar. O semli, müteaffin maddeleri ağaçların yapraklarına yağan kudret helvası gibi tatlı, şifâlı bir şuruba tebdil ederek, bir istihâle makinesi olduklarını isbât ederler. Bu küçücük ferdlerin ne kadar büyük bir milleti, bir tâifesi olduğunu göze gösterirler. Küçüklüğümüze bakma. Tâifemizin azametine bak, Sübhânallâh de.” diye lisân‑ı hâl ile söylerler.
424

Dördüncü Nükte

﴿
﴿وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَأْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِâyetine dair gayet ehemmiyet kesb etmiş. Mühim ve mütefennin bir adam bu suâl ile bazı hocaları ilzam ettiği bir suâle muhtasar bir cevaptır.
Suâl: Deniliyor ki: Demir yerden çıkıyor; yukarıdan inmiyor ki اَنْزَلْنَا denilsin. Neden اَخْرَجْنَا dememiş; zâhiren muvâfık görülmeyen اَنْزَلْنَا demiş?”
Elcevab: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, اَنْزَلْنَا kelimesiyle, demirdeki azîm ve çok ehemmiyetli ni'met cihetini ihtar etmek için اَنْزَلْنَا demiş. Çünkü yalnız demirin zâtını nazara vermiyor ki, ihrac desin. Belki demirdeki ni'met‑i azîmeyi ve nev'‑i beşerin demire ne derece muhtaç olduğunu ihtar içindir. Ni'met ciheti ise aşağıdan yukarıya çıkmıyor, belki rahmet hazinesinden geliyor. Rahmet hazinesi elbette àlî, yukarı ve ma'nen yüksek mertebededir. Elbette ni'met yukarıdan aşağıyadır ve muhtaç olan beşerin mertebesi aşağıdadır. Elbette in'âm, ihtiyacın mâfevkindedir. Onun için, ni'metin hazine‑i rahmetten beşerin ihtiyacına imdâd için gelmesinin hak tâbiri, اَنْزَلْنَا ’dır, ihrac değildir.
425
Hem tedrîcî ihrâcat beşerin eliyle olduğu için, ihrac kelimesi ihsân cihetini nazar‑ı gaflete hissettirmez. Evet, demirin maddesi murad olunsa, mekân‑ı maddî itibariyle ihraçtır. Fakat demirin sıfatı ve burada mânâ‑yı maksûdu olan ni'met ise, manevîdir. Bu mânâ‑yı maddî, mekâna bakmıyor, belki manevî mertebeye bakar. Rahmân’ın hadsiz mertebe‑i ulviyetinin bir tecellîsi olan hazine‑i rahmetten gelen ni'met, elbette en yüksek makamdan en aşağı mertebeye gönderiliyor. Hak tâbiri اَنْزَلْنَا ’dır.
Bu tâbirle nev'‑i beşere ihtar eder ki, demir en büyük bir ni'met‑i İlâhiye’dir.
Evet, nev'‑i beşerin bütün san'atlarının mâdeni ve terakkiyâtının menba'ı ve kuvvetinin medârı demirdir. İşte bu azîm ni'meti ihtar için, makam‑ı imtinan ve in'âmda, kemâl‑i haşmetle ﴿وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَأْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ fermân ediyor. Nasıl ki Hazret‑i Dâvud’a en mühim bir mu'cize olarak ﴿وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَfermân ediyor. Yani, büyük bir peygambere büyük bir mu'cize ve büyük bir ni'met olarak demiri yumuşatmasını gösteriyor.
Sâniyen: Yukarı”, aşağı nisbîdir. Küre‑i arzın merkezine göre yukarı ve aşağı oluyor. Hattâ bize nisbeten aşağı olan bir şey, Amerika kıt'asına nazaran yukarı oluyor. Demek, merkezden sath‑ı arz tarafına gelen maddeler, sath‑ı arzda olanlara göre vaziyeti değişir.
426
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân i'câz lisânı ile ifâde ediyor ki: Demirin o kadar çok menâfi'i, o kadar geniş fevâidi vardır ki, insanın hânesi olan küre‑i arzın mahzeninden çıkarılacak âdi bir madde değildir. Ve rastgele hâcâtta isti'mâl edilmiş fıtrî bir mâden değildir. Belki Hàlık‑ı Kâinâtın tarafından rahmet hazinesinde ve kâinâtın büyük tezgâhından ihzar edilmiş bir ni'met olarak, Rabbü's‑Semâvâti ve'l-Ard ünvân‑ı haşmetiyle de küre‑i arz sekenesinin hâcâtına medâr olmak için demiri inzâl etmiş, indirmiş diye, demirdeki umumî menfaati ifâde için, güyâ demirin gökten gelen rahmet, harâret ve ziyâ gibi öyle şümûllü faydaları var ki, kâinât tezgâhından gönderiliyor, küre‑i arzın dar anbarından değil. Belki kâinât sarayındaki büyük hazine‑i rahmetten ihzar edilerek gönderilip, küre‑i arzın anbarında yerleştirilmiş; o anbardan asırların ihtiyacına nisbeten parça parça ihrac ediliyor.
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, bu küçük anbardaki parça parça çıkarılan demiri, yalnız sarf etmek mânâsını ifâde etmek istemiyor. Belki Hazine‑i Kübrâdan o ni'met‑i azîmeyi küre‑i arz ile beraber indirdiğini ifâde etmek için; yani, bu küre‑i arz hânesine en lâzım şey demirdir ki, Hàlık‑ı Zülcelâl, güyâ küre‑i arzı güneşten ayırıp insanlar için indirdiği zaman, demiri de beraber inzâl etmiş ve ekser ihtiyac‑ı beşer onunla te'min edilmiştir. Kur'ân‑ı Hakîm, Bu demirle işlerinizi görünüz ve onu çıkarmaya çalışarak istifade ediniz.” diye, mu'cizâne fermân ediyor.
Bu âyette hem def'‑i a'dâya, hem celb‑i menâfi'e medâr iki ni'met beyân ediyor. Nüzûl‑ü Kur'ân’dan evvel demirle ehemmiyetli menâfi'‑i beşeriye te'min edildiği görülmüş. Fakat istikbâlde demirin gayet hàrika ve muhayyirü'l‑ukùl bir sûrette, denizde, havada ve karada gezerek küre‑i arzı musahhar edip, mevt‑âlûd bir hàrika kuvveti gösterdiğini ifâde için, ﴿ف۪يهِ بَأْسٌ شَد۪يدٌ kelimesiyle, ihbar‑ı gaybî nev'inden bir lem'a‑i i'câz gösteriyor.
427

Beşinci Nükte

Geçmiş nükteden bahsederken hüdhüd‑ü Süleyman’dan bahis açıldı. Israrcı ve suâlci bir kardeşimiz: (Hâşiye) Hüdhüdün, Cenâb‑ı Hakk’ı tavsifte﴿يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْاَرْضَ diyerek mühim makamda, mühim evsâf‑ı İlâhiye içinde, nisbeten hafif bu vasfın zikrine sebeb nedir?”
Elcevab: Belîğ bir kelâmın bir meziyeti şudur ki, söyleyenin ziyâde meşgul olduğu san'atını, meşgalesini ihsâs etsin. Hüdhüd‑ü Süleymânî ise, suyu az olan sahrâ‑yı Cezîretü'l-Arabda gizli su yerlerini ferâsetle, kerâmetvâri keşfeden bedevî ârifleri gibi, hayvan ve tuyûrun ârifi olarak ve Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’a küngânlık eden ve su buldurup çıkarttıran mübârek ve vazifedâr bir kuş olmakla, kendi san'atının mikyâsçığıyla Cenâb‑ı Hakk’ın semâvât ve arzdaki mahfiyâtı çıkarmakla ma'bûdiyetini ve mescûdiyetini isbât ettiğini, kendi san'atçığıyla bilip ifâde ediyor.
Evet, hüdhüd pek güzel görmüş. Çünkü, toprak altındaki had ve hesaba gelmeyen tohumların, çekirdeklerin, mâdenlerin muktezâ‑yı fıtrîsi, aşağıdan yukarıya çıkmak değildir. Çünkü ecsâm‑ı sakîle ihtiyarsız, rûhsuz olduğu için, kendi yukarıya çıkamaz; yukarıdan kendi kendine aşağıya düşebilir. Aşağıdan, hususan toprak sıkleti altında gizlenen bir cisim, câmid omuzundaki ağır yükü silkip çıkmak, kat'iyyen kendi kendine olamaz. Demek bir kudret‑i hàrika ile çıkarılıyor.
428
İşte, hüdhüd, berâhin‑i ma'bûdiyet ve mescûdiyetin en gizlisini ve en mühimmini kendi ârifliğiyle bilmiş, bulmuş; Kur'ân‑ı Hakîm onun hakkındaki ifâdesine bir i'câz vermiştir.

Altıncı Nükte

﴿
﴿قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَدًا
Şu âyet‑i azîme çok büyük ve çok àlî ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyân etmek için koca bir cild kitab yazmak lâzım gelir. Onun o kıymetdâr cevâhirini başka zamana ta'likan, şimdilik yalnız birkaç gün evvel tahattur‑u hakàik noktasında, benim için ehemmiyetli bir zaman olan namaz tesbihâtında, uzaktan uzağa fikrin nazarına ilişen bir nüktenin şuâı göründü. O zamanda kaydedemedik; gittikçe tebâüd ediyordu. Bütün bütün kaybolmadan evvel o nüktenin bir cilvesini avlamak için, etrafında dâirevâri birkaç kelime söyleyeceğiz.

BİRİNCİ KELİME

Kelâm‑ı Ezelî, ilim, kudret gibi bir sıfat‑ı İlâhiye olduğu cihetle, gayr‑ı mütenâhîdir. Nihâyetsiz olan bir şeye denizler mürekkeb olsa, elbette bitiremez.

İKİNCİ KELİME

Bir zâtın vücûdunu ihsâs eden en zâhir, en kuvvetli eser, tekellümüdür. Bir zâtın kelâmını işitmek, bin delil kadar vücûdunu, belki şühûd derecesinde, isbât ettiği nokta‑i nazarda, bu âyet‑i kerîme mânâ‑yı işârîsiyle diyor ki: Rabb‑i Zülcelâl’in vücûdunu gösteren kelâm‑ı İlâhînin adedini, denizler mürekkeb olsa, ağaçlar kalem olsa, yazsalar, bitiremezler. Yani, bir zâtın böyle bir kelâmı, vücûduna şühûd derecesinde delâlet ettiğine bedel; Zât‑ı Ehad-i Samede, kelâmın mütekellime delâleti ve ihsâsı gibi had ve hesaba gelmeyen hadsizdir ki, umum denizlerin suyu mürekkeb olsa, yazmasına kifâyet etmez.” demektir.
429

ÜÇÜNCÜ KELİME

Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân hakàik‑ı îmâniyeyi umum tabakàt‑ı beşere ders verdiği için, tesbit ve tahkîk ve iknâ etmek hikmetiyle, bir hakikati zâhiren tekrar ettiği için, ehl‑i ilim ve ehl‑i kitab bulunan o zaman ulemâ‑i Yehûd, Peygamber‑i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmîliğine ve kıllet‑i ilmine gayet haksız bir taarruz ettiklerine ma'nen bir cevaptır. Şöyle ki:
Âyet‑i kerîme der: Tahkîk ve iknâ gibi pek çok hikmetler için ayrı ayrı faydalar nokta‑i nazarında çok müteaddid neticeleri bulunan bir hakikati, umumun, bilhassa avâmın kalbinde yerleştirmek için, erkân‑ı îmâniye gibi herbir mes'elesi bin mesâil kıymetinde ve binler hakàikı tazammun eden mes'eleleri ayrı ayrı, mu'cizâne tarzlarda tekrarını, hasr‑ı kelâmî ve kusur‑u zihnî ve sermâyenin noksaniyetinden değildir. Belki hadsiz, nihâyetsiz hazine‑i ezeliye-i kelâm-ı İlâhîden alınan ve âlem‑i gayb hesabına âlem‑i şehâdete müteveccih olup, cin, ins, rûh, melekle konuşan ve her ferdin kulağında tanîn‑endâz olan Kur'ân’ın menba'ı bulunan Kelâm‑ı Ezelî’nin kelimâtını saymak için denizler mürekkeb olsa, zîşuûrlar kâtib, nebâtâtlar kalem, belki zerrâtlar kalem ucu olsalar, yine bitiremezler. Çünkü bunlar mütenâhî, o ise nihâyetsizdir.”

DÖRDÜNCÜ KELİME

Ma'lûmdur ki, umulmadık bir şeyden kelâmın sudûru, kelâmı ehemmiyetleştirir; kendini dinlettiriyor. Hususan cevv‑i semâ ve bulutlar gibi büyük cirmlerde tekellümvâri sadâlar dahi ehemmiyetle herkese kendini dinlettiriyor. Hususan dağ cesâmetinde bir fonoğrafın nağamâtı daha fazla kulağın nazar‑ı dikkatini celb eder. Hususan semâvât tabakalarını plaklar ittihàz edip küre‑i arzın kafasına işittirmek için sudûr eden sadâ‑yı semâvî-i Kur'ânîyi, radyo kuvvetiyle, zerrât‑ı havâiye o hurûfâta âhize ve nâkile oldukları gibi, elbette bu kudsî hurûfât‑ı Kur'âniyeye birer âyine, birer lisân, birer ibre ucu, birer kulak hükmüne geçtiğine remzen, Kur'ân‑ı Hakîm’in hurûfâtının ne derece ehemmiyetli, kıymetli, hâsiyetli, hayattar olduğuna işâreten, âyet mânâ‑yı işârîsiyle diyor ki: Kelâmullâh olan Kur'ân o kadar hayattar ve kıymetdârdır ki, onu dinleyen, işiten kulakların adedi ve o kulaklara giren o kudsî kelimelerin sayısını, bütün denizler mürekkeb ve melâike kâtib ve zerreler noktalar ve nebâtlar ve kıllar kalemler olsa, bitiremezler.”
430
Evet, bitiremezler. Çünkü Cenâb‑ı Hak beşerin zayıf, rûhsuz kelâmının adedini havada milyonlar kadar teksir etse, elbette arz ve semâvâtın Pâdişah‑ı Bî-misâlinin arz ve semâvâta bakan ve arz ve semâvâtta umum zîşuûrlara hitâb eden kelâmının herbir kelimesi zerrât‑ı havâiye adedince kelimeler olur.

BEŞİNCİ KELİME

İki Harftir.
Birinci Harf: Nasıl ki sıfat‑ı Kelâmın kelimeleri var. Öyle de, Kudretin de mücessem kelimeleri var; İlmin de hikmetli kaderî kelimeleri var ki, bütün mevcûdâttır. Hususan zîhayatlar, hususan küçük mahlûklar, herbiri birer kelime‑i Rabbâniyedir ki Mütekellim‑i Ezelî’ye, kelâmdan daha kuvvetli bir sûrette işâret eder. Ve onların adedini, denizler mürekkeb olsa bitiremezler, demek olduğu mânâsına dahi şu âyet‑i kerîme remzen bakıyor.
İkinci Harf: Bütün melâikelere ve insanlara, hattâ hayvanlara gelen umum ilhâmlar, bir nev'i kelâm‑ı İlâhîdir. Bu kelâmın kelimâtı elbette gayr‑ı mütenâhîdir. Saltanat‑ı Mutlakanın nihâyetsiz cünûdunun mütemâdiyen aldıkları ilhâm ve o emr‑i İlâhiye’nin kelimâtı ne derece çok ve nihâyetsiz olduğunu âyet bize haber veriyor demektir.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِلَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
431

Yedinci Nükte

Azîz kardeşim!
Vahdetü'l‑Vücûda dair bir parça izâhat istiyorsunuz. Bu mes'eleye dair Otuzbirinci Mektûb’un bir lem'asında, Hazret‑i Muhyiddin’in bu mes'eledeki fikrine karşı gayet kuvvetli ve izâhlı bir cevab vardır. Şimdilik bu kadar deriz ki:
Bu mes'ele‑i vahdetü'l-vücûdu şimdiki insanlara telkin etmek, ciddi zarar verir. Nasıl ki; teşbihât ve temsîller, hàvâssın elinden avâmın eline ve ilmin elinden cehlin eline girse, hakikat telâkki edilir. (Hâşiye) Öyle de; vahdetü'l‑vücûd mes'elesi gibi hakàik‑ı ulviye, ehl‑i gaflet ve esbâb içine dalan avâmlara girse, tabiat telâkki edilir ve üç mühim zarar verir.
Birincisi: Vahdetü'l‑Vücûdun meşrebi, Cenâb‑ı Hak hesabına kâinâtı âdeta inkâr etmek iken; avâma girdikçe, gâfil avâmlara, hususan maddiyûn fikirleriyle âlûde olan fikirlere girdikçe, kâinât ve maddiyât hesabına Ulûhiyeti inkâr yoluna gider.
İkincisi: Vahdetü'l‑Vücûd meşrebi, mâsivâ‑yı İlâhî’nin Rubûbiyetini o derece şiddetle reddeder ki, mâsivâyı inkâr ve ikiliği ref'ediyor. Değil nüfûs‑u emmârenin, belki herbir şeyin müstakil vücûdunu görmemek iken; bu zamanda fikr‑i tabiatın istilâsıyla ve gurur ve enâniyetin nefs‑i emmâreyi şişirmesiyle ve âhireti ve Hàlık’ı bir derece unutmak cihetiyle bazı nüfûs‑u emmâre küçük birer fir'avun, âdeta nefsini ma'bûd ittihàz etmek isti'dâdında bulunan insanlara Vahdetü'l‑Vücûdu telkin etmek, nefs‑i emmâreyi El‑iyâzü Billâh öyle şımartır ki, ele avuca sığmaz.
432
Üçüncüsü: Tağayyür, tebeddül, tecezzî, tahayyüzden mukaddes, münezzeh, müberrâ, muallâ olan Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna ve takaddüs ve tenezzühüne muvâfık düşmeyen tasavvurâta sebebiyet verir ve telkinât‑ı bâtılaya medâr olur. Evet, vahdetü'l‑vücûddan bahseden; fikren serâdan Süreyyâ’ya çıkarak, kâinâtı arkasında bırakıp nazarını Arş‑ı A'lâya diken, istiğrakî bir sûrette kâinâtı ma'dûm sayıp herşeyi doğrudan doğruya kuvvet‑i îmân ile Vâhid‑i Ehadden görebilir. Yoksa, kâinâtın arkasında durup kâinâta bakan ve önünde esbâbı gören ve ferşten nazar eden, elbette esbâb içinde boğulup, tabiat bataklığına düşmek ihtimali var. Fikren arşa çıkan, Celâleddin‑i Rûmî gibi, diyebilir; Kulağını ! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonoğraflar gibi Cenâb‑ı Hak’tan işitebilirsin.” Yoksa, Celâleddin gibi, bu derece yükseğe çıkamayan ve ferşten arşa kadar mevcûdâtı âyine şeklinde görmeyen adama, Kulak ver, herkesten Kelâmullâh’ı işitirsin desen, ma'nen arştan ferşe sukùt eder gibi, hilâf‑ı hakikat tasavvurât‑ı bâtılaya giriftâr olur!…
﴿قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَمَا لِلتُّرَابِ وَلِرَبِّ الْاَرْبَابِ
سُبْحَانَ مَنْ تَقَدَّسَ عَنِ الْاَشْبَاهِ ذَاتُهُ وَتَنَزَّهَتْ عَنْ مُشَابَهَةِ الْاَمْثَالِ صِفَاتُهُ وَشَهِدَ عَلٰى رُبُوبِيَّتِهِ اٰيَاتُهُ جَلَّ جَلَالُهُ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
Said Nursî
433

Bir Suâle Cevab

Mustafa Sabri ile Mûsa Bekûf’un efkârlarını muvâzene etmek için vaktim müsâid değildir. Yalnız bu kadar derim ki: Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor.” Mustafa Sabri gerçi müdafaâtında Mûsa Bekûf’a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi, ulûm‑u İslâmiyenin bir mu'cizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır.
Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbûldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakàikta çok defa mîzansız gittiğinden, kavâid‑i Ehl-i Sünnete muhâlefet ediyor. Ve bazı kelâmları, zâhirî dalâlet ifâde ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazen kelâm küfür görünür; fakat sâhibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış; kavâid‑i Ehl-i Sünnete taassub cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş.
Mûsa Bekûf ise, ziyâde teceddüde tarafdâr ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakàik‑ı İslâmiyeyi yanlış te'viller ile tahrif ediyor. Ebu'l‑Alâ-i Maarrî gibi merdud bir adamı muhakkìkînlerin fevkınde tuttuğundan ve kendi efkârına uygun gelen Muhyiddin’in Ehl‑i Sünnete muhâlefet eden mes'elelerine ziyâde tarafdârlığından, ziyâde ifrat ediyor. قَالَ مُحْيِ الدّ۪ينِ: تُحْرَمُ مُطَالَعَةُ كُتُبِنَا عَلٰى مَنْ لَيْسَ مِنَّا Yani; Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitaplarımızı okumasın; zarar görür.” Evet, bu zamanda Muhyiddin’in kitapları, hususan vahdetü'l‑vücûda dair mes'elelerini okumak zararlıdır.
Said Nursî
434

Sekizinci Nükte

Bu da Güzeldir
اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَارَسُولَ اللّٰهِ cümlesi namaz tesbihâtında okunurken, inkişaf eden latîf bir nükteyi uzaktan uzağa gördüm. Tamamını tutamadım; fakat işâret nev'inden bir‑iki cümlesini söyleyeceğim.
Gördüm ki; gece âlemi, dünyanın yeni açılmış bir menzili gibidir. Yatsı namazında o âleme girdim. Hayâlin fevkalâde inbisatından ve mâhiyet‑i insaniyenin bütün dünya ile alâkadarlığından, koca dünyayı, o gecede bir menzil gibi gördüm. Zîhayatlar ve insanlar o derece küçüldüler, görünmeyecek derecede küçüldüler. Yalnız o menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nurlandıran tek Şahsiyet‑i Maneviye-i Muhammediye’yi (A.S.M.) hayâlen müşâhede ettim. Bir adam yeni bir menzile girdiği zaman menzildeki zâtlara selâm ettiği gibi, Binler selâm (Hâşiye) sana, Resûlallâh!” demeye bir arzuyu içimde coşar buldum. Güyâ bütün ins ve cinnin adedince selâm ediyorum. Yani; sana tecdîd‑i bîat edip, memuriyetini kabûl ve getirdiğin kanunlarına itâat ve evâmirine teslîm ve taarruzumuzdan selâmet bulacağını selâm ile ifâde edip, benim dünyamın eczâları ve zîşuûr mahlûkları olan umum cin ve insi konuşturup, herbirerlerinin nâmına bir selâmı, mezkûr mânâlarla takdim ettim.
435
Hem o getirdiği nur ve hediye ile benim bu dünyamı tenvir ettiği gibi, herkesin bu dünyadaki dünyalarını tenvir ediyor, ni'metlendiriyor diye o hediyesine şâkirâne bir mukàbele nev'inden, Binler salavât sana insin!” dedim. Yani; Senin bu iyiliğine karşı biz mukàbele edemiyoruz. Belki Hàlık’ımızın hazine‑i rahmetinden gelen ve semâvât ehlinin adedince rahmetler sana gelmesini niyâz ile şükrânımızı izhâr ediyoruz mânâsını hayâlen hissettim.
O Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) ubûdiyeti cihetiyle, halktan Hakk’a teveccühü hasebiyle, rahmet mânâsındaki salâtı ister. Risaleti cihetiyle, Hak’tan halka elçiliği haysiyetiyle selâm ister. Nasıl ki, cin ve ins adedince selâma lâyık ve cin ve ins adedince umumî tecdîd‑i bîatı takdim ediyoruz. Öyle de; semâvât ehli adedince, hazine‑i rahmetten, herbirinin nâmına bir salâta lâyıktır. Çünkü getirdiği nur ile herbir şeyin kemâli görünür ve herbir mevcûdun kıymeti tezâhür eder ve herbir mahlûkun vazife‑i Rabbâniye’si müşâhede olunur ve herbir masnû'daki makàsıd‑ı İlâhiye tecellî eder. Onun için, herbir şey, lisân‑ı hâl ile olduğu gibi, lisân‑ı kàli de olsaydı, Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallâh!” diyecekleri kat'î olduğundan, biz umum onların nâmına, اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ بِعَدَدِ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَبِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالنُّجُومِ ma'nen deriz.
فَيَكْف۪يكَ اَنَّ اللّٰهَ صَلّٰى بِنَفْسِهِ ❋ وَاَمْلَاكَهُ صَلَّتْ عَلَيْهِ وَسَلَّمَتْ
Said Nursî
436

Dokuzuncu Nükte

﴿
﴿اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ
Re'fet, ﴿اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ âyet‑i celîlesindeki قَٓائِلُونَ kelimesinin mânâsını merak edip sorması münâsebetiyle ve hapiste sabah namazından sonra sâirler gibi yatmasından gelen rehàvet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atâlete uğratmamak için yazılmıştır.
Uyku üç nev'idir:
Birincisi: Gaylûledir ki, fecirden sonra, vakt‑i kerâhet bitinceye kadardır. Bu uyku, rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine hadîsçe sebebiyet verdiği için, hilâf‑ı sünnettir. Çünkü rızık için sa'y etmenin mukaddemâtını ihzar etmenin en münâsib zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehàvet ârız olur. O günkü sa'ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sâbit olmuştur.
İkincisi: Feylûledir ki, ikindi namazından sonra, mağribe kadardır. Bu uyku ömrün noksaniyetine, yani, uykudan gelen sersemlik cihetiyle, o günkü ömrü nevm‑âlûd, yarı uyku, kısacık bir şekil aldığından, maddî bir noksaniyet gösterdiği gibi; manevî cihetiyle de o gün hayatının maddî ve manevî neticesi ekseriyâ ikindiden sonra tezâhür ettiğinden, o vakti uyku ile geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güyâ o günü yaşamamış gibi oluyor.
437
Üçüncüsü: Kaylûledir ki, bu uyku Sünnet‑i Seniye’dir. Duhâ vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyâmına sebebiyet verdiği için sünnet olmakla beraber, Cezîretü'l‑Arab’da, vaktü'z‑zuhr denilen şiddet‑i harâret zamanında bir ta'tîl‑i eşgâl, âdet‑i kavmiye ve muhîtiye olduğundan, o Sünnet‑i Seniye’yi daha ziyâde kuvvetlendirmiştir. Bu uyku hem ömrü, hem rızkı tezyîde medârdır. Çünkü yarım saat kaylûle, iki saat gece uykusuna muâdil gelir. Demek, ömrüne her gün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor.
Said Nursî
438

Onuncu Nükte

﴿
Nev'‑i beşerin ağlanacak gülmelerine, endişe‑i istikbâl ve âkıbetbînlik adesesiyle, gayet şa'şaalı bir gece bayramında, hapishâne penceresinden bakarken, nazar‑ı hayâlime inkişaf eden bir vaziyeti beyân ediyorum. Sinemada, eski zamanda mezaristanda yatanların vaziyet‑i hayatiyeleri göründüğü gibi, yakın bir istikbâlde mezaristan ehli olanların müteharrik cenazelerini görmüş gibi oldum. O gülenlere ağladım. Birden bir tevahhuş, bir acımak hissi geldi. Aklıma döndüm, hakikatten sordum: Bu hayâl nedir?” Hakikat dedi ki:
Elli sene sonra, bu kemâl‑i neş'e ile gülen ve eğlenen zavallılardan elliden beşi, beli bükülmüş, yetmiş yaşlı ihtiyarlar gibi; kırk beşi, mezaristanda çürümüş bulunacaklar. O güzel sîmâlar, o neş'eli gülmeler, zıtlarına inkılâb etmiş olacaklar. كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ kaidesiyle, mâdem yakında gelecek şeylerin gelmiş gibi görülmesi bir derece hakikattir; elbette gördüğün hayâl değildir.
Mâdem dünyanın gafletkârâne gülmeleri, böyle ağlanacak acı hâllerin perdesidir ve muvakkat ve zevâle ma'rûzdur. Elbette bîçâre insanların ebed‑perest kalbini ve aşk‑ı bekàya meftûn olan rûhunu güldürecek, sevindirecek, meşrû dâiresinde ve müteşekkirâne, huzurkârâne, gafletsiz, masûmâne eğlencelerdir ve sevâb cihetiyle bâkî kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilâ edip gayr‑ı meşrû dâireye sapmamak için, rivâyetlerde, zikrullâha ve şükre çok azîm terğîbât vardır. ki, bayramlarda o sevinç ve sürûr ni'metlerini şükre çevirip, o ni'meti idâme ve ziyâdeleştirsin. Çünkü şükür, ni'meti ziyâdeleştirir, gafleti kaçırır.
Said Nursî
439

On Birinci Nükte

Bir Düstur
Risale‑i Nur talebeleri, Risale‑i Nurun dâiresi haricinde nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risale‑i Nurun penceresinden ışık veren manevî güneşe bedel bir lambayı bulur, belki güneşi kaybeder.
Hem Risale‑i Nurun dâiresindeki hàlis, pek kuvvetli ve her ferdine çok rûhları kazandıran ve Sahâbenin sırr‑ı veraset-i Nübüvvetle meşreb‑i uhuvvetkârânesini gösteren meşreb‑i hıllet ve meslek‑i uhuvvet ise, hariç dâirelerde o pedere ve o mürşide üç cihetle zarar vermek sûretiyle, bir pederi aramaya ihtiyaç bırakmaz; bir tek peder yerine, pek çok ağabeyi buldurur. Elbette büyük kardeşlerin müteaddid şefkatleri, bir pederin şefkatini hiçe indirir.
Dâireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her ferd o şeyhini, mürşidini, dâirede dahi muhâfaza edebilir. Fakat şeyhi olmayan, dâireye girdikten sonra, ancak dâire içinde mürşid arayabilir. Hem Risaletü'n‑Nurun velâyet‑i kübrâ olan sırr‑ı veraset-i Nübüvvet feyzini veren ders‑i hakàik dâiresindeki ilm‑i hakikat dahi dâire haricindeki tarîkatlara ihtiyaç bırakmaz. Meğer tarîkatı yanlış anlayıp, güzel rüyalar, hayâller, nur ve zevklere mübtelâ ve âhiret faziletinden ayrı olan dünyevî ve hevesî zevkleri arzulayan ve merciiyet makamını isteyen nefis‑perestler ola
Bu dünya dâru'l‑hizmettir; külfet ve meşakkat ile ücret ölçülür dârü'l‑mükâfât değil. Onun içindir ki, ehl‑i hakikat keşif ve kerâmetlerdeki ezvâk ve envâra ehemmiyet vermiyorlar. Belki bazen kaçıyorlar, setrini istiyorlar.
Hem Risale‑i Nurun dâiresi çok geniştir; şâkirdleri pek çoktur. Harice kaçanları aramaz, ehemmiyet vermez, belki daha içine almaz. Her insanda bir kalb var. Bir kalb ise, hem dâirede, hem hariçte olamaz.
440
Hem hariçteki irşada hevesli zâtlar, Risale‑i Nurun şâkirdleriyle meşgul olmamalı. Çünkü üç cihetle zarar görmeleri muhtemeldir. Takvâ dâiresindeki talebeler irşada muhtaç olmadıkları gibi, hariçte kesretli namazsızlar var. Onları bırakıp bunlarla meşgul olmak irşad değildir. Eğer bu şâkirdleri severse, evvelâ dâire içine girsin, o şâkirdlere peder değil, belki kardeş olsun fazileti ziyâde ise ağabeyleri olsun.
Hem bu hâdisede göründü ki, Risale‑i Nura intisabın çok ehemmiyeti var ve çok pahalı düştü. Ve buna bu fiyatı veren ve o yolda bütün Âlem‑i İslâm nâmına dinsizliğe karşı mücâhede vaziyetini alan aklı başında bir adam, o elmas gibi mesleği terk edip başka mesleklere giremez.
Said
441

On İkinci Nükte

Azîz kardeşlerim
Gücenmemek şartıyla bu defa takdirkârâne değil, belki tenkidkârâne iki küçük mes'eleyi beyân edeceğim:
Birincisi: Ben, sizleri ve Risale‑i Nuru müdafaa için çok da'vâlarda bulundum. O da'vâlardaki şâhidlerimin birinci sınıfı sizlerdiniz. Hâlbuki, inkârınızla hem beni şâhidsiz bıraktınız, hem de hakkımdaki ittihamı takviye ettiniz. Çünkü, sizin kaçmanız ve inkârınız, Demek bir şey var ki, bunlar yanaşmıyorlar diye fikir verdi. Hem ben sizlerin nasıl tebrienize çalıştım, sizden çoluk çocukları olmayan kısmı beni yalnız bırakmamak için merdâne yanaşmak lâzımdı. Fakat, işten geçti, yeniden yanaşmağa lüzum yok.
İkinci Mes'ele: Seciye‑i àliye-i Sahâbeyi ve meşreb‑i nurânî-yi peygamberîyi beyân eden Risale‑i Nur dâiresindeki feyze kanâat etmeyip, bir kısım kardeşlerimiz tarîkat hevesiyle üstadının ve kardeşlerinin şahs‑ı manevîsinin rızâsını ve iznini almadan başka yerde o hevesle, hem kendine fâidesi olmayarak, hem bizlere, hem Risale‑i Nura, hem musîbet‑zede arkadaşlarımıza, Risale‑i Nura girmeyen rüfekamıza zarar ve müteaddid ve dikkatle bizi tecessüs eden adamların nazar‑ı dikkatini celbe medâr bir heveste bulundular. Ben ki, her birinizi yüz hemşehrime değiştirmediğimi resmen mahkemede iddia ettim ve beni ziyaret edenlere karşı iddia etmişim ki; Risale‑i Nur talebelerinin en küçüğünü, hariç bir velîden daha ehemmiyetli gördüğümü ve Kuleönlü Ali, Lütfi gibi genç ve hàlis Risale‑i Nur talebelerini hariçteki büyükçe bir velîye tercih ettiğimi çok emârelerle benden anladığınız hâlde, nasıl oluyor ki menfaatsiz, belki zararlı bir heves yolunda arkadaşlarının şahs‑ı manevîsinin ma'lûm ve àlî makamını ve Üstadınızın müsellem size karşı hayırhâhlığını düşünmeyip, hariçte makamı sizce mechûl ve hem o bîçâreye zararlı bir sûrette şeyhlik damarını tahrîk etmek sûretinde sohbet etmek muvâfık değildir.
442
Bu tenkid hâşâ sizin umumunuza ve ekserînize ait değil, yalnız bir iki üç zâtın kusurlarına da değil, kalblerinin fazla safvetinden ve tarîkata ziyâde heveslerindendir. Hem Isparta’nın en zaîf damarı, sebeb‑i ittihamımız olan tarîkatı en kuvvetli sebeb göstermeleri, zannederim bu mânâsız tarîkat hevesi sebebiyet vermiştir. Burada bu tevkîfimizin en kuvvetli sebebi, bu bazı sâfdillerin hevesinden ve benimle de münâsebetleri tarîkat süsü verdiğinden tahmin ederim. Pek çok ricâ ederim benim bu tenkidimden gücenmeyiniz.
Said Nursî

On Üçüncü Nükte

Kardeşlerim,
Risale‑i Nuru müdafaa ve muhâfazasında herkes, hattâ ben de çekilsem, beş kardeşimizin çekilmemeleri gerektir. Bu arkadaşlarımız: Hüseyin Usta, Halîl İbrahim, Re'fet Bey, Husrev ve Hakkı Efendi’lerdir. Üç evvelkilerin ihtiyarsız ihtiyatsızlığı; diğer ikisinin zâhirî düşmanlarının şahsî garazları yüzünden Risale‑i Nura karşı çok fazla zarar yapılmak istenilmesine göre, Risale‑i Nur ehemmiyetli bir sûrette iştihâr ve intişar etmesi gibi bir ni'met‑i uzmâyı netice vermeseydi, bu kadar mağdur ve masûm Risale‑i Nur şâkirdlerinin teellümâtına sebebiyet verdiklerinden dolayı bu kardeşlerimizin rûhları pek çok sıkılacaktı.
İşte herkesten ziyâde bu beş kardeşimizin ihtiyat edip yek‑vücûd bulunmaları lâzımdır.
Said Nursî
443

On Dördüncü Nükte

Kardeşlerim,
Kalbime ihtar edildi ki; nasıl ki, Mesnevî‑i Şerîf, şems‑i Kur'ân’dan tezâhür eden yedi hakikatten bir hakikatin aynası olmuş, kudsî bir şerâfet almış; Mevlevîlerden başka daha çok ehl‑i kalbin lâyemût bir mürşidi olmuş. Öyle de, Risale‑i Nur şems‑i Kur'âniyenin ziyâsındaki elvân‑ı seb'ayı ve o güneşteki renk renk, çeşit çeşit yedi nuru birden aynasında temessül ettirdiğinden inşâallâh yedi cihetle şerîf ve kudsî ve yedi Mesnevî kadar ehl‑i hakikate bâkî bir rehber ve bir mürşid olacak.

On Beşinci Nükte

Kardeşlerim,
Hafîz‑i Zülcelâl’in hıfz ve himâyetine bakınız ki; mes'elemiz münâsebetiyle Risale‑i Nurun risaleleri adedine muvâfık olarak, yüz yirmi küsûr adamın mahrem evrakları ile istintakta oldukları hâlde ve ecnebîlerin entrikalarıyla ve muhâlif komitecilerin dolaplarıyla mevcûd ve münteşir müteaddid cem'iyetlerin hiçbirisiyle, Risale‑i Nurun hiçbir şâkirdinin münâsebetdârlığını gösterecek hiçbir madde bulunmaması, gayet zâhir ve parlak bir Himâye‑i Rabbâniyedir. Muhâfaza‑i İlâhiye’ye ve İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (K.S.), Risale‑i Nura ait kerâmet‑i gaybiyelerini cidden te'yid eden bir inâyet‑i Rahmâniyedir. Kırkikilik bir top güllesini, kırkiki masûm ve mazlum kardeşlerimizin Dergâh‑ı İlâhiye’ye açılan elleriyle durdurup, geri çevirip, atanların başlarında ma'nen patlattırdı. Bizlere, yalnız ehemmiyetsiz, sevâblı, hafif birkaç yara bereden başka olmadı. Böyle bir seneden beri doldurulan bir toptan, böyle pek az zarar ile kurtulmak hàrikadır. Böyle pek büyük bir ni'mete karşı, şükür ve sürûr ve sevinç ile mukàbele etmek gerektir. Bundan sonraki hayatımız bize ait olamaz; çünkü müfsidlerin plânlarına göre, yüzde yüz mahv idi. Demek bundan sonraki hayatı kendimize değil, belki hak ve hakikate vakfetmeliyiz. Şekvâ değil, şükrettirecek rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalışmalıyız.
Said Nursî
444

On Altıncı Nükte

Kardeşlerimden ricâ ederim ki:
Sıkıntı veya rûh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desîselerine kapılmaktan veya şuûrsuzluktan arkadaşlardan sudûr eden fenâ ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve Haysiyetime dokundu.” demesinler. Ben o fenâ sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mâbeynindeki muhabbete ve samîmiyete fedâ ederim.
Said Nursî

On Yedinci Nükte

Kardeşlerim,
Maatteessüf başımıza gelen şefkat tokatını, iki‑üç gündür, kat'î bir kanâatle anladım. Hattâ, ehl‑i isyan hakkında gelen bir âyetin çok işârâtından bir işâreti bize bakıyor gibi fehmettim. O da şudur:
﴿فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ … اَخَذْنَاهُمْ
yani: Onlara ihtar ettiğimiz ders ve nasihati unuttukları ve amel etmedikleri vakit, onları tutup musîbet altına aldık.”
Evet, en âhirde sırr‑ı ihlâsa dair bir risale bize yazdırıldı. Elhak, gayet àlî ve nurânî bir düstur‑u uhuvvet idi. Ve on binler kuvvetle ancak mukàbele edilir hâdiselere, musîbetlere karşı, o sırr‑ı ihlâs ile on adamla mukâvemet ettirilebilir bir düstur‑u kudsî idi. Fakat, maatteessüf başta ben, biz o ihtar‑ı manevî ile amel edemedik. Bu âyetin mânâ‑yı işârîsiyle: ﴿اَخَذْنَاهُمْ cifrî tarihiyle bin üç yüz elli iki eder. Aynı tarihiyle tutturulduk. Bir kısmımız şefkat tokadına giriftâr olduk. Bir kısmımız hakkında tokat değil, belki tokada ma'rûz olan kardeşlerimize medâr‑ı tesellî ve kendilerine medâr‑ı sevâb ve istifade olmak için bu musîbetin içine alındı.
445
Evet, ihtilâttan men' olunduğum için üç aydan beri yeniden üç gündür ben, kardeşlerimin dâhilî ahvâline de muttali' oldum. Hiç hâtır ve hayâlime gelmez en hàlis zannettiğim kardeşlerimde sırr‑ı ihlâsa münâfî hareket vukû'a gelmişti. Ondan anladım ki: ﴿فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ … اَخَذْنَاهُمْ âyetinin uzaktan uzağa bir mânâ‑yı işârîsi bize de bakıyor. Ehl‑i dalâlet için nâzil olan bu âyet onlara azâbdır. Fakat bizim için terbiye‑i nüfûs ve keffâretü'z‑zünûb ve tezyîd‑i derecât için şefkat tokadıdır. Biz elimizdeki kıymetdâr ni'met‑i İlâhiye’yi tam takdir etmediğimizden, tokat yediğimize bir delil şudur ki: En kudsî bir mücâhede‑i maneviyeyi tazammun eden ve sırr‑ı veraset-i Nübüvvetle velâyet‑i kübrânın feyzine mazhar ve sahâbenin sırr‑ı meşrebine medâr olan Risale‑i Nur ile hizmet‑i kudsiye-i Kur'âniyemize kanâat etmeyip, menfaati şimdilik bize pek az ve bu vaziyetimize mühim zararı muhtemel tarîkat hevesinin birkaç defa şiddetle ihtarımla önü alınmasıdır. Yoksa, hem vahdetimizi bozacaktı, hem dört elifin tesânüdüyle bin yüz on birden dört kıymetine tenzîl eden teşettüt‑ü efkâr ve bu gayet ağır hâdiseye karşı kuvvetimizi hiçe indiren tenâfür‑ü kulûba uğrayacaktı.
446
Gülistan sâhibi Şeyh Sa'dî‑i Şirâzî naklediyor, der: Ben bir ehl‑i kalbi tekyede, seyr ü sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde, medresede gördüm. Ne için o feyizli tekkeyi terkedip, bu medreseye geldin, dedim. O da dedi ki: Orada herkes kendi nefsini eğer muvaffak olursa kurtarabilir. Burada ise bu âlîhimmet şahıslar kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Ulüvv‑ü cenâb, ulüvv‑ü himmet bunlardadır. Fazilet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim.”
Şeyh Sa'dî bu vâkıayı, kısaca hülâsasını Gülistan’ında yazmıştır.
Acaba, talebelerin, نَصَرَ ، نَصَرَا ، نَصَرُوا ، نَصَرَتْ gibi sarf ve nahvin küçücük mes'eleleri tekkelerdeki virdlere râcih gelirse, Risale‑i Nurun: ‑>اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ’deki hakàik‑ı kudsiye-i îmâniyeyi en kat'î ve vâzıh bir sûrette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid feylesofları susturup ders verirken, onu bırakıp, yâhut sekteye uğratıp, veyâhut kanâat etmeyip, tarîkat hevesiyle Risale‑i Nurdan izin almayarak kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkak kesbettiğimizi gösteriyor.
Said Nursî
447

Tenbih

İki küçük hikâye

Birincisi

Bundan on beş sene evvel Rusya’nın şimâlinde esir olduğum zaman doksan esir zâbitlerimizle beraber büyük bir fabrika koğuşunda bulunuyorduk. Sıkıntı ve rûh darlığından çok münâkaşalar, gürültüler oluyordu. Umumun bana karşı ziyâde hürmetleri olduğundan teskin ediyordum. Sonra, sükûneti muhâfaza için dört‑beş zâbiti ta'yin ettim. Ve dedim; Hangi köşede bir gürültü işittiniz, hemen yetişiniz. Hangi taraf haksız ise ona yardım ediniz.” Hakikaten bu tedbir ile gürültünün önü alındı. Benden soruldu: Ne için haksıza yardım ediniz, diyorsun?”
Cevaben, o zaman demiştim ki: Haksız insafsızdır. Bir dirhem menfaatini kırk dirhem istirahat‑i umumiye için bırakmaz. Haklı adam ise insaflı olur. Bir dirhem hakkını, sükûnet‑i umumiyedeki kırk dirhem arkadaşının menfaatine fedâ eder, bırakır. Gürültü kalkar, sükûnet iâde edilir. Bu koğuştaki doksan zât istirahat eder. Eğer, haklıya muâvenet edilse, gürültü daha ziyâdeleşecek. Bu nev' hayat‑ı ictimâiyede, menfaat‑i umumiyenin ehemmiyeti nazara alınır.”
İşte ey kardeşlerim! Bu hayatın, bu ictimâ'ımızda, Bu kardeşim bana haksızlık etti.” diye Küstüm.” demeyiniz. Bu pek hatâdır. O arkadaşın sana bir dirhem zarar vermiş ise, sen küsmekle kırk dirhem bizlere zarar veriyorsun. Belki kırk lira Risale‑i Nura zarar vermek muhtemeldir. Fakat Lillâhi'l‑Hamd pek haklı ve kuvvetli müdafaâtımız, arkadaşların mükerrer isticvâba gitmelerinin önünü aldığından, fesâdın önü alındı. Yoksa, birbirinden küsmüş kardeşler, bir sinek kanadı kadar küçük bir çöpün göze girmesi gibi veyâhut bir kıvılcımın baruta düşmesi gibi, az bir garazla büyük bir zarar verebilirdi.

İkinci Hikâye

Bir vakit ihtiyar bir kadının sekiz oğlu varmış. Herbirisine mevcûd sekiz ekmekten birer ekmek verdi, kendine kalmadı. Sonra, herbirisi ekmeğinin yarısını ona verdi. Onun ekmeği dört oldu; ötekiler yarıya indi.
448
Kardeşlerim, ben de kırkınızın herbirinin musîbet hissesinin manevî eleminin yarısını kendimde hissediyorum. Kendi şahsıma ait elemi, aldırmıyorum. Bir gün fazla muztar bulundum, Acaba hatâmın cezası mıdır çekiyorum.” diye geçmiş hâleti tedkik ettim. Gördüm ki, bu musîbeti kaynatmaya ve tahrîk etmeye hiçbir cihette müdâhalem olmadığını ve bil'akis kaçmak için mümkün tedbirleri isti'mâl ediyordum. Demek, bu bir kazâ‑yı İlâhîdir. Ve bil'iltizam bir seneden beri müfsidlerin tarafından aleyhimize ihzar ediliyordu. Kaçınmak kàbil değildi. Alâ külli hâl başımıza geçirecek idiler. Cenâb‑ı Hakk’a yüz bin şükür ki, musîbeti yüzden bire indirdi.
İşte bu hakikate binâen Senin yüzünden bu belâyı çektik.” diye minnet etmeyiniz. Belki beni helâl ediniz. Ve bana duâ ediniz. Hem birbirinizi tenkid etmeyiniz. Demeyiniz ki: Sen böyle yapmasaydın, böyle olmayacaktı.” Meselâ, bir kardeşimiz iki üç imza sâhibini söylemesiyle, müfsidlerin pek çok zâtları belâya atmak için düşündükleri plânı küçültüp, çoklarını kurtarmış. Değil zarar, belki büyük menfaat olmuş. Çok masûmların bu belâdan kurtulmasına bir vesile oldu.
Said Nursî
449

On Sekizinci Nükte

Eskişehir Hapishânesinde Yazılmış Bir Parça

Eskişehir Hapishânesinde Yazılmış Bir Parça
Kardeşlerim!
Müteaddid defa Risale‑i Nurun şâkirdlerini lâyık oldukları tarzda müdafaa etmişim. İnşâallâh mahkemede bağırarak derim. Hem Risale‑i Nuru, hem şâkirdlerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim. Yalnız size bunu ihtar ederim ki: Bu müdafaamdaki kıymeti muhâfaza etmenin şartı, bu hâdisedeki ağız yanmasıyla Risale‑i Nurdan küsmemek ve üstadından darılmamak ve kardeşlerinden sıkıntıdan gelen bahânelerle nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnâd etmemektir.” Yalnız tahattur edersiniz ki, Risale‑i Kader’de isbât etmişiz ki: Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader‑i İlâhî’nin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adâlet eder. Bu mes'elemizde, insanın zulmünden ziyâde, kaderin adâleti ve Hikmet‑i İlâhiye’nin sırrını düşünmeliyiz.”
Evet, kader, Risale‑i Nur talebelerini bu meclise çağırdı. Ve mücâhede‑i maneviye inkişaf etmesinin hikmeti; onları, bu hakikaten çok sıkıntılı olan Medrese‑i Yûsufiye’ye sevk etti. İnsan zulmü ve bahânesi bir vesile oldu. Onun için sakınınız; birbirinize; Böyle yapmasaydın ben tevkîf olmazdım.” demeyiniz.