Altıncı Nükte
﴿﷽﴾
﴿قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَدًا﴾
Şu âyet‑i azîme çok büyük ve çok àlî ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyân etmek için koca bir cild kitab yazmak lâzım gelir. Onun o kıymetdâr cevâhirini başka zamana ta'likan, şimdilik yalnız birkaç gün evvel tahattur‑u hakàik noktasında, benim için ehemmiyetli bir zaman olan namaz tesbihâtında, uzaktan uzağa fikrin nazarına ilişen bir nüktenin şuâı göründü. O zamanda kaydedemedik; gittikçe tebâüd ediyordu. Bütün bütün kaybolmadan evvel o nüktenin bir cilvesini avlamak için, etrafında dâirevâri birkaç kelime söyleyeceğiz.
BİRİNCİ KELİME
Kelâm‑ı Ezelî, ilim, kudret gibi bir sıfat‑ı İlâhiye olduğu cihetle, gayr‑ı mütenâhîdir. Nihâyetsiz olan bir şeye denizler mürekkeb olsa, elbette bitiremez.
İKİNCİ KELİME
Bir zâtın vücûdunu ihsâs eden en zâhir, en kuvvetli eser, tekellümüdür. Bir zâtın kelâmını işitmek, bin delil kadar vücûdunu, belki şühûd derecesinde, isbât ettiği nokta‑i nazarda, bu âyet‑i kerîme mânâ‑yı işârîsiyle diyor ki: “Rabb‑i Zülcelâl’in vücûdunu gösteren kelâm‑ı İlâhînin adedini, denizler mürekkeb olsa, ağaçlar kalem olsa, yazsalar, bitiremezler. Yani, bir zâtın böyle bir kelâmı, vücûduna şühûd derecesinde delâlet ettiğine bedel; Zât‑ı Ehad-i Samede, kelâmın mütekellime delâleti ve ihsâsı gibi had ve hesaba gelmeyen hadsizdir ki, umum denizlerin suyu mürekkeb olsa, yazmasına kifâyet etmez.” demektir.
429
ÜÇÜNCÜ KELİME
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân hakàik‑ı îmâniyeyi umum tabakàt‑ı beşere ders verdiği için, tesbit ve tahkîk ve iknâ etmek hikmetiyle, bir hakikati zâhiren tekrar ettiği için, ehl‑i ilim ve ehl‑i kitab bulunan o zaman ulemâ‑i Yehûd, Peygamber‑i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmîliğine ve kıllet‑i ilmine gayet haksız bir taarruz ettiklerine ma'nen bir cevaptır. Şöyle ki:
Âyet‑i kerîme der: “Tahkîk ve iknâ gibi pek çok hikmetler için ayrı ayrı faydalar nokta‑i nazarında çok müteaddid neticeleri bulunan bir hakikati, umumun, bilhassa avâmın kalbinde yerleştirmek için, erkân‑ı îmâniye gibi herbir mes'elesi bin mesâil kıymetinde ve binler hakàikı tazammun eden mes'eleleri ayrı ayrı, mu'cizâne tarzlarda tekrarını, hasr‑ı kelâmî ve kusur‑u zihnî ve sermâyenin noksaniyetinden değildir. Belki hadsiz, nihâyetsiz hazine‑i ezeliye-i kelâm-ı İlâhîden alınan ve âlem‑i gayb hesabına âlem‑i şehâdete müteveccih olup, cin, ins, rûh, melekle konuşan ve her ferdin kulağında tanîn‑endâz olan Kur'ân’ın menba'ı bulunan Kelâm‑ı Ezelî’nin kelimâtını saymak için denizler mürekkeb olsa, zîşuûrlar kâtib, nebâtâtlar kalem, belki zerrâtlar kalem ucu olsalar, yine bitiremezler. Çünkü bunlar mütenâhî, o ise nihâyetsizdir.”
DÖRDÜNCÜ KELİME
Ma'lûmdur ki, umulmadık bir şeyden kelâmın sudûru, kelâmı ehemmiyetleştirir; kendini dinlettiriyor. Hususan cevv‑i semâ ve bulutlar gibi büyük cirmlerde tekellümvâri sadâlar dahi ehemmiyetle herkese kendini dinlettiriyor. Hususan dağ cesâmetinde bir fonoğrafın nağamâtı daha fazla kulağın nazar‑ı dikkatini celb eder. Hususan semâvât tabakalarını plaklar ittihàz edip küre‑i arzın kafasına işittirmek için sudûr eden sadâ‑yı semâvî-i Kur'ânîyi, radyo kuvvetiyle, zerrât‑ı havâiye o hurûfâta âhize ve nâkile oldukları gibi, elbette bu kudsî hurûfât‑ı Kur'âniyeye birer âyine, birer lisân, birer ibre ucu, birer kulak hükmüne geçtiğine remzen, Kur'ân‑ı Hakîm’in hurûfâtının ne derece ehemmiyetli, kıymetli, hâsiyetli, hayattar olduğuna işâreten, âyet mânâ‑yı işârîsiyle diyor ki: “Kelâmullâh olan Kur'ân o kadar hayattar ve kıymetdârdır ki, onu dinleyen, işiten kulakların adedi ve o kulaklara giren o kudsî kelimelerin sayısını, bütün denizler mürekkeb ve melâike kâtib ve zerreler noktalar ve nebâtlar ve kıllar kalemler olsa, bitiremezler.”
430
Evet, bitiremezler. Çünkü Cenâb‑ı Hak beşerin zayıf, rûhsuz kelâmının adedini havada milyonlar kadar teksir etse, elbette arz ve semâvâtın Pâdişah‑ı Bî-misâlinin arz ve semâvâta bakan ve arz ve semâvâtta umum zîşuûrlara hitâb eden kelâmının herbir kelimesi zerrât‑ı havâiye adedince kelimeler olur.
BEŞİNCİ KELİME
İki Harftir.
Birinci Harf: Nasıl ki sıfat‑ı Kelâmın kelimeleri var. Öyle de, Kudretin de mücessem kelimeleri var; İlmin de hikmetli kaderî kelimeleri var ki, bütün mevcûdâttır. Hususan zîhayatlar, hususan küçük mahlûklar, herbiri birer kelime‑i Rabbâniyedir ki Mütekellim‑i Ezelî’ye, kelâmdan daha kuvvetli bir sûrette işâret eder. Ve onların adedini, denizler mürekkeb olsa bitiremezler, demek olduğu mânâsına dahi şu âyet‑i kerîme remzen bakıyor.
İkinci Harf: Bütün melâikelere ve insanlara, hattâ hayvanlara gelen umum ilhâmlar, bir nev'i kelâm‑ı İlâhîdir. Bu kelâmın kelimâtı elbette gayr‑ı mütenâhîdir. Saltanat‑ı Mutlakanın nihâyetsiz cünûdunun mütemâdiyen aldıkları ilhâm ve o emr‑i İlâhiye’nin kelimâtı ne derece çok ve nihâyetsiz olduğunu âyet bize haber veriyor demektir.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِلَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
431
Yedinci Nükte
Azîz kardeşim!
Vahdetü'l‑Vücûda dair bir parça izâhat istiyorsunuz. Bu mes'eleye dair Otuzbirinci Mektûb’un bir lem'asında, Hazret‑i Muhyiddin’in bu mes'eledeki fikrine karşı gayet kuvvetli ve izâhlı bir cevab vardır. Şimdilik bu kadar deriz ki:
Bu mes'ele‑i vahdetü'l-vücûdu şimdiki insanlara telkin etmek, ciddi zarar verir. Nasıl ki; teşbihât ve temsîller, hàvâssın elinden avâmın eline ve ilmin elinden cehlin eline girse, hakikat telâkki edilir. (Hâşiye) Öyle de; vahdetü'l‑vücûd mes'elesi gibi hakàik‑ı ulviye, ehl‑i gaflet ve esbâb içine dalan avâmlara girse, tabiat telâkki edilir ve üç mühim zarar verir.
Birincisi: Vahdetü'l‑Vücûdun meşrebi, Cenâb‑ı Hak hesabına kâinâtı âdeta inkâr etmek iken; avâma girdikçe, gâfil avâmlara, hususan maddiyûn fikirleriyle âlûde olan fikirlere girdikçe, kâinât ve maddiyât hesabına Ulûhiyeti inkâr yoluna gider.
İkincisi: Vahdetü'l‑Vücûd meşrebi, mâsivâ‑yı İlâhî’nin Rubûbiyetini o derece şiddetle reddeder ki, mâsivâyı inkâr ve ikiliği ref'ediyor. Değil nüfûs‑u emmârenin, belki herbir şeyin müstakil vücûdunu görmemek iken; bu zamanda fikr‑i tabiatın istilâsıyla ve gurur ve enâniyetin nefs‑i emmâreyi şişirmesiyle ve âhireti ve Hàlık’ı bir derece unutmak cihetiyle bazı nüfûs‑u emmâre küçük birer fir'avun, âdeta nefsini ma'bûd ittihàz etmek isti'dâdında bulunan insanlara Vahdetü'l‑Vücûdu telkin etmek, nefs‑i emmâreyi – El‑iyâzü Billâh – öyle şımartır ki, ele avuca sığmaz.
432
Üçüncüsü: Tağayyür, tebeddül, tecezzî, tahayyüzden mukaddes, münezzeh, müberrâ, muallâ olan Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna ve takaddüs ve tenezzühüne muvâfık düşmeyen tasavvurâta sebebiyet verir ve telkinât‑ı bâtılaya medâr olur. Evet, vahdetü'l‑vücûddan bahseden; fikren serâdan Süreyyâ’ya çıkarak, kâinâtı arkasında bırakıp nazarını Arş‑ı A'lâya diken, istiğrakî bir sûrette kâinâtı ma'dûm sayıp herşeyi doğrudan doğruya kuvvet‑i îmân ile Vâhid‑i Ehadden görebilir. Yoksa, kâinâtın arkasında durup kâinâta bakan ve önünde esbâbı gören ve ferşten nazar eden, elbette esbâb içinde boğulup, tabiat bataklığına düşmek ihtimali var. Fikren arşa çıkan, Celâleddin‑i Rûmî gibi, diyebilir; “Kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonoğraflar gibi Cenâb‑ı Hak’tan işitebilirsin.” Yoksa, Celâleddin gibi, bu derece yükseğe çıkamayan ve ferşten arşa kadar mevcûdâtı âyine şeklinde görmeyen adama, “Kulak ver, herkesten Kelâmullâh’ı işitirsin” desen, ma'nen arştan ferşe sukùt eder gibi, hilâf‑ı hakikat tasavvurât‑ı bâtılaya giriftâr olur!…
﴿قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ﴾مَا لِلتُّرَابِ وَلِرَبِّ الْاَرْبَابِ
سُبْحَانَ مَنْ تَقَدَّسَ عَنِ الْاَشْبَاهِ ذَاتُهُ وَتَنَزَّهَتْ عَنْ مُشَابَهَةِ الْاَمْثَالِ صِفَاتُهُ وَشَهِدَ عَلٰى رُبُوبِيَّتِهِ اٰيَاتُهُ جَلَّ جَلَالُهُ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
Said Nursî
433
Bir Suâle Cevab
Mustafa Sabri ile Mûsa Bekûf’un efkârlarını muvâzene etmek için vaktim müsâid değildir. Yalnız bu kadar derim ki: “Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor.” Mustafa Sabri gerçi müdafaâtında Mûsa Bekûf’a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi, ulûm‑u İslâmiyenin bir mu'cizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır.
Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbûldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakàikta çok defa mîzansız gittiğinden, kavâid‑i Ehl-i Sünnete muhâlefet ediyor. Ve bazı kelâmları, zâhirî dalâlet ifâde ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazen kelâm küfür görünür; fakat sâhibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış; kavâid‑i Ehl-i Sünnete taassub cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş.
Mûsa Bekûf ise, ziyâde teceddüde tarafdâr ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakàik‑ı İslâmiyeyi yanlış te'viller ile tahrif ediyor. Ebu'l‑Alâ-i Maarrî gibi merdud bir adamı muhakkìkînlerin fevkınde tuttuğundan ve kendi efkârına uygun gelen Muhyiddin’in Ehl‑i Sünnete muhâlefet eden mes'elelerine ziyâde tarafdârlığından, ziyâde ifrat ediyor. قَالَ مُحْيِ الدّ۪ينِ: تُحْرَمُ مُطَالَعَةُ كُتُبِنَا عَلٰى مَنْ لَيْسَ مِنَّا Yani; “Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitaplarımızı okumasın; zarar görür.” Evet, bu zamanda Muhyiddin’in kitapları, hususan vahdetü'l‑vücûda dair mes'elelerini okumak zararlıdır.
Said Nursî
434
Sekizinci Nükte
“Bu da Güzeldir”
اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَارَسُولَ اللّٰهِ cümlesi namaz tesbihâtında okunurken, inkişaf eden latîf bir nükteyi uzaktan uzağa gördüm. Tamamını tutamadım; fakat işâret nev'inden bir‑iki cümlesini söyleyeceğim.
Gördüm ki; gece âlemi, dünyanın yeni açılmış bir menzili gibidir. Yatsı namazında o âleme girdim. Hayâlin fevkalâde inbisatından ve mâhiyet‑i insaniyenin bütün dünya ile alâkadarlığından, koca dünyayı, o gecede bir menzil gibi gördüm. Zîhayatlar ve insanlar o derece küçüldüler, görünmeyecek derecede küçüldüler. Yalnız o menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nurlandıran tek Şahsiyet‑i Maneviye-i Muhammediye’yi (A.S.M.) hayâlen müşâhede ettim. Bir adam yeni bir menzile girdiği zaman menzildeki zâtlara selâm ettiği gibi, “Binler selâm (Hâşiye) sana, yâ Resûlallâh!” demeye bir arzuyu içimde coşar buldum. Güyâ bütün ins ve cinnin adedince selâm ediyorum. Yani; sana tecdîd‑i bîat edip, memuriyetini kabûl ve getirdiğin kanunlarına itâat ve evâmirine teslîm ve taarruzumuzdan selâmet bulacağını selâm ile ifâde edip, benim dünyamın eczâları ve zîşuûr mahlûkları olan umum cin ve insi konuşturup, herbirerlerinin nâmına bir selâmı, mezkûr mânâlarla takdim ettim.
435
Hem o getirdiği nur ve hediye ile benim bu dünyamı tenvir ettiği gibi, herkesin bu dünyadaki dünyalarını tenvir ediyor, ni'metlendiriyor diye o hediyesine şâkirâne bir mukàbele nev'inden, “Binler salavât sana insin!” dedim. Yani; “Senin bu iyiliğine karşı biz mukàbele edemiyoruz. Belki Hàlık’ımızın hazine‑i rahmetinden gelen ve semâvât ehlinin adedince rahmetler sana gelmesini niyâz ile şükrânımızı izhâr ediyoruz” mânâsını hayâlen hissettim.
O Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) ubûdiyeti cihetiyle, halktan Hakk’a teveccühü hasebiyle, rahmet mânâsındaki salâtı ister. Risaleti cihetiyle, Hak’tan halka elçiliği haysiyetiyle selâm ister. Nasıl ki, cin ve ins adedince selâma lâyık ve cin ve ins adedince umumî tecdîd‑i bîatı takdim ediyoruz. Öyle de; semâvât ehli adedince, hazine‑i rahmetten, herbirinin nâmına bir salâta lâyıktır. Çünkü getirdiği nur ile herbir şeyin kemâli görünür ve herbir mevcûdun kıymeti tezâhür eder ve herbir mahlûkun vazife‑i Rabbâniye’si müşâhede olunur ve herbir masnû'daki makàsıd‑ı İlâhiye tecellî eder. Onun için, herbir şey, lisân‑ı hâl ile olduğu gibi, lisân‑ı kàli de olsaydı, “Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallâh!” diyecekleri kat'î olduğundan, biz umum onların nâmına, اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ بِعَدَدِ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَبِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالنُّجُومِ ma'nen deriz.
فَيَكْف۪يكَ اَنَّ اللّٰهَ صَلّٰى بِنَفْسِهِ ❋ وَاَمْلَاكَهُ صَلَّتْ عَلَيْهِ وَسَلَّمَتْ
Said Nursî
436
Dokuzuncu Nükte
﴿﷽﴾
﴿اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ﴾
Re'fet, ﴿اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ﴾ âyet‑i celîlesindeki قَٓائِلُونَ kelimesinin mânâsını merak edip sorması münâsebetiyle ve hapiste sabah namazından sonra sâirler gibi yatmasından gelen rehàvet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atâlete uğratmamak için yazılmıştır.
Uyku üç nev'idir:
Birincisi: Gaylûledir ki, fecirden sonra, tâ vakt‑i kerâhet bitinceye kadardır. Bu uyku, rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine hadîsçe sebebiyet verdiği için, hilâf‑ı sünnettir. Çünkü rızık için sa'y etmenin mukaddemâtını ihzar etmenin en münâsib zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehàvet ârız olur. O günkü sa'ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sâbit olmuştur.
İkincisi: Feylûledir ki, ikindi namazından sonra, mağribe kadardır. Bu uyku ömrün noksaniyetine, yani, uykudan gelen sersemlik cihetiyle, o günkü ömrü nevm‑âlûd, yarı uyku, kısacık bir şekil aldığından, maddî bir noksaniyet gösterdiği gibi; manevî cihetiyle de o gün hayatının maddî ve manevî neticesi ekseriyâ ikindiden sonra tezâhür ettiğinden, o vakti uyku ile geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güyâ o günü yaşamamış gibi oluyor.
437
Üçüncüsü: Kaylûledir ki, bu uyku Sünnet‑i Seniye’dir. Duhâ vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyâmına sebebiyet verdiği için sünnet olmakla beraber, Cezîretü'l‑Arab’da, vaktü'z‑zuhr denilen şiddet‑i harâret zamanında bir ta'tîl‑i eşgâl, âdet‑i kavmiye ve muhîtiye olduğundan, o Sünnet‑i Seniye’yi daha ziyâde kuvvetlendirmiştir. Bu uyku hem ömrü, hem rızkı tezyîde medârdır. Çünkü yarım saat kaylûle, iki saat gece uykusuna muâdil gelir. Demek, ömrüne her gün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor.
Said Nursî
438
Onuncu Nükte
﴿﷽﴾
Nev'‑i beşerin ağlanacak gülmelerine, endişe‑i istikbâl ve âkıbetbînlik adesesiyle, gayet şa'şaalı bir gece bayramında, hapishâne penceresinden bakarken, nazar‑ı hayâlime inkişaf eden bir vaziyeti beyân ediyorum. Sinemada, eski zamanda mezaristanda yatanların vaziyet‑i hayatiyeleri göründüğü gibi, yakın bir istikbâlde mezaristan ehli olanların müteharrik cenazelerini görmüş gibi oldum. O gülenlere ağladım. Birden bir tevahhuş, bir acımak hissi geldi. Aklıma döndüm, hakikatten sordum: “Bu hayâl nedir?” Hakikat dedi ki:
Elli sene sonra, bu kemâl‑i neş'e ile gülen ve eğlenen zavallılardan elliden beşi, beli bükülmüş, yetmiş yaşlı ihtiyarlar gibi; kırk beşi, mezaristanda çürümüş bulunacaklar. O güzel sîmâlar, o neş'eli gülmeler, zıtlarına inkılâb etmiş olacaklar. كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ kaidesiyle, mâdem yakında gelecek şeylerin gelmiş gibi görülmesi bir derece hakikattir; elbette gördüğün hayâl değildir.
Mâdem dünyanın gafletkârâne gülmeleri, böyle ağlanacak acı hâllerin perdesidir ve muvakkat ve zevâle ma'rûzdur. Elbette bîçâre insanların ebed‑perest kalbini ve aşk‑ı bekàya meftûn olan rûhunu güldürecek, sevindirecek, meşrû dâiresinde ve müteşekkirâne, huzurkârâne, gafletsiz, masûmâne eğlencelerdir ve sevâb cihetiyle bâkî kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilâ edip gayr‑ı meşrû dâireye sapmamak için, rivâyetlerde, zikrullâha ve şükre çok azîm terğîbât vardır. Tâ ki, bayramlarda o sevinç ve sürûr ni'metlerini şükre çevirip, o ni'meti idâme ve ziyâdeleştirsin. Çünkü şükür, ni'meti ziyâdeleştirir, gafleti kaçırır.
Said Nursî
439
On Birinci Nükte
Bir Düstur
Risale‑i Nur talebeleri, Risale‑i Nurun dâiresi haricinde nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risale‑i Nurun penceresinden ışık veren manevî güneşe bedel bir lambayı bulur, belki güneşi kaybeder.
Hem Risale‑i Nurun dâiresindeki hàlis, pek kuvvetli ve her ferdine çok rûhları kazandıran ve Sahâbenin sırr‑ı veraset-i Nübüvvetle meşreb‑i uhuvvetkârânesini gösteren “meşreb‑i hıllet ve meslek‑i uhuvvet” ise, hariç dâirelerde o pedere ve o mürşide üç cihetle zarar vermek sûretiyle, bir pederi aramaya ihtiyaç bırakmaz; bir tek peder yerine, pek çok ağabeyi buldurur. Elbette büyük kardeşlerin müteaddid şefkatleri, bir pederin şefkatini hiçe indirir.
Dâireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her ferd o şeyhini, mürşidini, dâirede dahi muhâfaza edebilir. Fakat şeyhi olmayan, dâireye girdikten sonra, ancak dâire içinde mürşid arayabilir. Hem Risaletü'n‑Nurun velâyet‑i kübrâ olan sırr‑ı veraset-i Nübüvvet feyzini veren ders‑i hakàik dâiresindeki ilm‑i hakikat dahi dâire haricindeki tarîkatlara ihtiyaç bırakmaz. Meğer tarîkatı yanlış anlayıp, güzel rüyalar, hayâller, nur ve zevklere mübtelâ ve âhiret faziletinden ayrı olan dünyevî ve hevesî zevkleri arzulayan ve merciiyet makamını isteyen nefis‑perestler ola…
Bu dünya dâru'l‑hizmettir; – külfet ve meşakkat ile ücret ölçülür – dârü'l‑mükâfât değil. Onun içindir ki, ehl‑i hakikat keşif ve kerâmetlerdeki ezvâk ve envâra ehemmiyet vermiyorlar. Belki bazen kaçıyorlar, setrini istiyorlar.
Hem Risale‑i Nurun dâiresi çok geniştir; şâkirdleri pek çoktur. Harice kaçanları aramaz, ehemmiyet vermez, belki daha içine almaz. Her insanda bir kalb var. Bir kalb ise, hem dâirede, hem hariçte olamaz.
440
Hem hariçteki irşada hevesli zâtlar, Risale‑i Nurun şâkirdleriyle meşgul olmamalı. Çünkü üç cihetle zarar görmeleri muhtemeldir. Takvâ dâiresindeki talebeler irşada muhtaç olmadıkları gibi, hariçte kesretli namazsızlar var. Onları bırakıp bunlarla meşgul olmak irşad değildir. Eğer bu şâkirdleri severse, evvelâ dâire içine girsin, o şâkirdlere peder değil, belki kardeş olsun – fazileti ziyâde ise – ağabeyleri olsun.
Hem bu hâdisede göründü ki, Risale‑i Nura intisabın çok ehemmiyeti var ve çok pahalı düştü. Ve buna bu fiyatı veren ve o yolda bütün Âlem‑i İslâm nâmına dinsizliğe karşı mücâhede vaziyetini alan aklı başında bir adam, o elmas gibi mesleği terk edip başka mesleklere giremez.
Said
441
On İkinci Nükte
Azîz kardeşlerim
Gücenmemek şartıyla bu defa takdirkârâne değil, belki tenkidkârâne iki küçük mes'eleyi beyân edeceğim:
Birincisi: Ben, sizleri ve Risale‑i Nuru müdafaa için çok da'vâlarda bulundum. O da'vâlardaki şâhidlerimin birinci sınıfı sizlerdiniz. Hâlbuki, inkârınızla hem beni şâhidsiz bıraktınız, hem de hakkımdaki ittihamı takviye ettiniz. Çünkü, sizin kaçmanız ve inkârınız, “Demek bir şey var ki, bunlar yanaşmıyorlar” diye fikir verdi. Hem ben sizlerin nasıl tebrienize çalıştım, sizden çoluk çocukları olmayan kısmı beni yalnız bırakmamak için merdâne yanaşmak lâzımdı. Fakat, iş işten geçti, yeniden yanaşmağa lüzum yok.
İkinci Mes'ele: Seciye‑i àliye-i Sahâbeyi ve meşreb‑i nurânî-yi peygamberîyi beyân eden Risale‑i Nur dâiresindeki feyze kanâat etmeyip, bir kısım kardeşlerimiz tarîkat hevesiyle üstadının ve kardeşlerinin şahs‑ı manevîsinin rızâsını ve iznini almadan başka yerde o hevesle, hem kendine fâidesi olmayarak, hem bizlere, hem Risale‑i Nura, hem musîbet‑zede arkadaşlarımıza, Risale‑i Nura girmeyen rüfekamıza zarar ve müteaddid ve dikkatle bizi tecessüs eden adamların nazar‑ı dikkatini celbe medâr bir heveste bulundular. Ben ki, her birinizi yüz hemşehrime değiştirmediğimi resmen mahkemede iddia ettim ve beni ziyaret edenlere karşı iddia etmişim ki; Risale‑i Nur talebelerinin en küçüğünü, hariç bir velîden daha ehemmiyetli gördüğümü ve Kuleönlü Ali, Lütfi gibi genç ve hàlis Risale‑i Nur talebelerini hariçteki büyükçe bir velîye tercih ettiğimi çok emârelerle benden anladığınız hâlde, nasıl oluyor ki menfaatsiz, belki zararlı bir heves yolunda arkadaşlarının şahs‑ı manevîsinin ma'lûm ve àlî makamını ve Üstadınızın müsellem size karşı hayırhâhlığını düşünmeyip, hariçte makamı —sizce mechûl— ve hem o bîçâreye zararlı bir sûrette şeyhlik damarını tahrîk etmek sûretinde sohbet etmek muvâfık değildir.
442
Bu tenkid —hâşâ— sizin umumunuza ve ekserînize ait değil, yalnız bir iki üç zâtın kusurlarına da değil, kalblerinin fazla safvetinden ve tarîkata ziyâde heveslerindendir. Hem Isparta’nın en zaîf damarı, sebeb‑i ittihamımız olan tarîkatı en kuvvetli sebeb göstermeleri, zannederim bu mânâsız tarîkat hevesi sebebiyet vermiştir. Burada bu tevkîfimizin en kuvvetli sebebi, bu bazı sâfdillerin hevesinden ve benimle de münâsebetleri tarîkat süsü verdiğinden tahmin ederim. Pek çok ricâ ederim benim bu tenkidimden gücenmeyiniz.
Said Nursî
On Üçüncü Nükte
Kardeşlerim,
Risale‑i Nuru müdafaa ve muhâfazasında herkes, hattâ ben de çekilsem, beş kardeşimizin çekilmemeleri gerektir. Bu arkadaşlarımız: Hüseyin Usta, Halîl İbrahim, Re'fet Bey, Husrev ve Hakkı Efendi’lerdir. Üç evvelkilerin ihtiyarsız ihtiyatsızlığı; diğer ikisinin zâhirî düşmanlarının şahsî garazları yüzünden Risale‑i Nura karşı çok fazla zarar yapılmak istenilmesine göre, Risale‑i Nur ehemmiyetli bir sûrette iştihâr ve intişar etmesi gibi bir ni'met‑i uzmâyı netice vermeseydi, bu kadar mağdur ve masûm Risale‑i Nur şâkirdlerinin teellümâtına sebebiyet verdiklerinden dolayı bu kardeşlerimizin rûhları pek çok sıkılacaktı.
İşte herkesten ziyâde bu beş kardeşimizin ihtiyat edip yek‑vücûd bulunmaları lâzımdır.
Said Nursî
443
On Dördüncü Nükte
Kardeşlerim,
Kalbime ihtar edildi ki; nasıl ki, Mesnevî‑i Şerîf, şems‑i Kur'ân’dan tezâhür eden yedi hakikatten bir hakikatin aynası olmuş, kudsî bir şerâfet almış; Mevlevîlerden başka daha çok ehl‑i kalbin lâyemût bir mürşidi olmuş. Öyle de, Risale‑i Nur şems‑i Kur'âniyenin ziyâsındaki elvân‑ı seb'ayı ve o güneşteki renk renk, çeşit çeşit yedi nuru birden aynasında temessül ettirdiğinden – inşâallâh – yedi cihetle şerîf ve kudsî ve yedi Mesnevî kadar ehl‑i hakikate bâkî bir rehber ve bir mürşid olacak.
On Beşinci Nükte
Kardeşlerim,
Hafîz‑i Zülcelâl’in hıfz ve himâyetine bakınız ki; mes'elemiz münâsebetiyle Risale‑i Nurun risaleleri adedine muvâfık olarak, yüz yirmi küsûr adamın mahrem evrakları ile istintakta oldukları hâlde ve ecnebîlerin entrikalarıyla ve muhâlif komitecilerin dolaplarıyla mevcûd ve münteşir müteaddid cem'iyetlerin hiçbirisiyle, Risale‑i Nurun hiçbir şâkirdinin münâsebetdârlığını gösterecek hiçbir madde bulunmaması, gayet zâhir ve parlak bir Himâye‑i Rabbâniyedir. Muhâfaza‑i İlâhiye’ye ve İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (K.S.), Risale‑i Nura ait kerâmet‑i gaybiyelerini cidden te'yid eden bir inâyet‑i Rahmâniyedir. Kırkikilik bir top güllesini, kırkiki masûm ve mazlum kardeşlerimizin Dergâh‑ı İlâhiye’ye açılan elleriyle durdurup, geri çevirip, atanların başlarında ma'nen patlattırdı. Bizlere, yalnız ehemmiyetsiz, sevâblı, hafif birkaç yara bereden başka olmadı. Böyle bir seneden beri doldurulan bir toptan, böyle pek az zarar ile kurtulmak hàrikadır. Böyle pek büyük bir ni'mete karşı, şükür ve sürûr ve sevinç ile mukàbele etmek gerektir. Bundan sonraki hayatımız bize ait olamaz; çünkü müfsidlerin plânlarına göre, yüzde yüz mahv idi. Demek bundan sonraki hayatı kendimize değil, belki hak ve hakikate vakfetmeliyiz. Şekvâ değil, şükrettirecek rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalışmalıyız.
Said Nursî
444
On Altıncı Nükte
Kardeşlerimden ricâ ederim ki:
Sıkıntı veya rûh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desîselerine kapılmaktan veya şuûrsuzluktan arkadaşlardan sudûr eden fenâ ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve “Haysiyetime dokundu.” demesinler. Ben o fenâ sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mâbeynindeki muhabbete ve samîmiyete fedâ ederim.
Said Nursî
On Yedinci Nükte
Kardeşlerim,
Maatteessüf başımıza gelen şefkat tokatını, iki‑üç gündür, kat'î bir kanâatle anladım. Hattâ, ehl‑i isyan hakkında gelen bir âyetin çok işârâtından bir işâreti bize bakıyor gibi fehmettim. O da şudur:
﴿فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ … اَخَذْنَاهُمْ﴾
yani: “Onlara ihtar ettiğimiz ders ve nasihati unuttukları ve amel etmedikleri vakit, onları tutup musîbet altına aldık.”
Evet, en âhirde sırr‑ı ihlâsa dair bir risale bize yazdırıldı. Elhak, gayet àlî ve nurânî bir düstur‑u uhuvvet idi. Ve on binler kuvvetle ancak mukàbele edilir hâdiselere, musîbetlere karşı, o sırr‑ı ihlâs ile on adamla mukâvemet ettirilebilir bir düstur‑u kudsî idi. Fakat, maatteessüf başta ben, biz o ihtar‑ı manevî ile amel edemedik. Bu âyetin mânâ‑yı işârîsiyle: ﴿اَخَذْنَاهُمْ﴾ cifrî tarihiyle bin üç yüz elli iki eder. Aynı tarihiyle tutturulduk. Bir kısmımız şefkat tokadına giriftâr olduk. Bir kısmımız hakkında tokat değil, belki tokada ma'rûz olan kardeşlerimize medâr‑ı tesellî ve kendilerine medâr‑ı sevâb ve istifade olmak için bu musîbetin içine alındı.
445
Evet, ihtilâttan men' olunduğum için üç aydan beri yeniden üç gündür ben, kardeşlerimin dâhilî ahvâline de muttali' oldum. Hiç hâtır ve hayâlime gelmez en hàlis zannettiğim kardeşlerimde sırr‑ı ihlâsa münâfî hareket vukû'a gelmişti. Ondan anladım ki: ﴿فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِه۪ … اَخَذْنَاهُمْ﴾ âyetinin uzaktan uzağa bir mânâ‑yı işârîsi bize de bakıyor. Ehl‑i dalâlet için nâzil olan bu âyet onlara azâbdır. Fakat bizim için terbiye‑i nüfûs ve keffâretü'z‑zünûb ve tezyîd‑i derecât için şefkat tokadıdır. Biz elimizdeki kıymetdâr ni'met‑i İlâhiye’yi tam takdir etmediğimizden, tokat yediğimize bir delil şudur ki: En kudsî bir mücâhede‑i maneviyeyi tazammun eden ve sırr‑ı veraset-i Nübüvvetle velâyet‑i kübrânın feyzine mazhar ve sahâbenin sırr‑ı meşrebine medâr olan Risale‑i Nur ile hizmet‑i kudsiye-i Kur'âniyemize kanâat etmeyip, menfaati şimdilik bize pek az ve bu vaziyetimize mühim zararı muhtemel tarîkat hevesinin birkaç defa şiddetle ihtarımla önü alınmasıdır. Yoksa, hem vahdetimizi bozacaktı, hem dört elifin tesânüdüyle bin yüz on birden dört kıymetine tenzîl eden teşettüt‑ü efkâr ve bu gayet ağır hâdiseye karşı kuvvetimizi hiçe indiren tenâfür‑ü kulûba uğrayacaktı.
446
Gülistan sâhibi Şeyh Sa'dî‑i Şirâzî naklediyor, der: “Ben bir ehl‑i kalbi tekyede, seyr ü sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde, medresede gördüm. Ne için o feyizli tekkeyi terkedip, bu medreseye geldin, dedim. O da dedi ki: Orada herkes kendi nefsini – eğer muvaffak olursa – kurtarabilir. Burada ise bu âlîhimmet şahıslar kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Ulüvv‑ü cenâb, ulüvv‑ü himmet bunlardadır. Fazilet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim.”
Şeyh Sa'dî bu vâkıayı, kısaca hülâsasını Gülistan’ında yazmıştır.
Acaba, talebelerin, نَصَرَ ، نَصَرَا ، نَصَرُوا ، نَصَرَتْ gibi sarf ve nahvin küçücük mes'eleleri tekkelerdeki virdlere râcih gelirse, Risale‑i Nurun: ‑>اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ’deki hakàik‑ı kudsiye-i îmâniyeyi en kat'î ve vâzıh bir sûrette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid feylesofları susturup ders verirken, onu bırakıp, yâhut sekteye uğratıp, veyâhut kanâat etmeyip, tarîkat hevesiyle Risale‑i Nurdan izin almayarak kapanmış hangâhlara girmek, ne derece yanlış olduğunu ve bizim bu şefkat tokadına ne derece istihkak kesbettiğimizi gösteriyor.
Said Nursî
447
Tenbih
İki küçük hikâye
Birincisi
Bundan on beş sene evvel Rusya’nın şimâlinde esir olduğum zaman doksan esir zâbitlerimizle beraber büyük bir fabrika koğuşunda bulunuyorduk. Sıkıntı ve rûh darlığından çok münâkaşalar, gürültüler oluyordu. Umumun bana karşı ziyâde hürmetleri olduğundan teskin ediyordum. Sonra, sükûneti muhâfaza için dört‑beş zâbiti ta'yin ettim. Ve dedim; “Hangi köşede bir gürültü işittiniz, hemen yetişiniz. Hangi taraf haksız ise ona yardım ediniz.” Hakikaten bu tedbir ile gürültünün önü alındı. Benden soruldu: “Ne için haksıza yardım ediniz, diyorsun?”
Cevaben, o zaman demiştim ki: “Haksız insafsızdır. Bir dirhem menfaatini kırk dirhem istirahat‑i umumiye için bırakmaz. Haklı adam ise insaflı olur. Bir dirhem hakkını, sükûnet‑i umumiyedeki kırk dirhem arkadaşının menfaatine fedâ eder, bırakır. Gürültü kalkar, sükûnet iâde edilir. Bu koğuştaki doksan zât istirahat eder. Eğer, haklıya muâvenet edilse, gürültü daha ziyâdeleşecek. Bu nev' hayat‑ı ictimâiyede, menfaat‑i umumiyenin ehemmiyeti nazara alınır.”
İşte ey kardeşlerim! Bu hayatın, bu ictimâ'ımızda, “Bu kardeşim bana haksızlık etti.” diye “Küstüm.” demeyiniz. Bu pek hatâdır. O arkadaşın sana bir dirhem zarar vermiş ise, sen küsmekle kırk dirhem bizlere zarar veriyorsun. Belki kırk lira Risale‑i Nura zarar vermek muhtemeldir. Fakat Lillâhi'l‑Hamd pek haklı ve kuvvetli müdafaâtımız, arkadaşların mükerrer isticvâba gitmelerinin önünü aldığından, fesâdın önü alındı. Yoksa, birbirinden küsmüş kardeşler, bir sinek kanadı kadar küçük bir çöpün göze girmesi gibi veyâhut bir kıvılcımın baruta düşmesi gibi, az bir garazla büyük bir zarar verebilirdi.
İkinci Hikâye
Bir vakit ihtiyar bir kadının sekiz oğlu varmış. Herbirisine mevcûd sekiz ekmekten birer ekmek verdi, kendine kalmadı. Sonra, herbirisi ekmeğinin yarısını ona verdi. Onun ekmeği dört oldu; ötekiler yarıya indi.
448
Kardeşlerim, ben de kırkınızın herbirinin musîbet hissesinin manevî eleminin yarısını kendimde hissediyorum. Kendi şahsıma ait elemi, aldırmıyorum. Bir gün fazla muztar bulundum, “Acaba hatâmın cezası mıdır çekiyorum.” diye geçmiş hâleti tedkik ettim. Gördüm ki, bu musîbeti kaynatmaya ve tahrîk etmeye hiçbir cihette müdâhalem olmadığını ve bil'akis kaçmak için mümkün tedbirleri isti'mâl ediyordum. Demek, bu bir kazâ‑yı İlâhîdir. Ve bil'iltizam bir seneden beri müfsidlerin tarafından aleyhimize ihzar ediliyordu. Kaçınmak kàbil değildi. Alâ külli hâl başımıza geçirecek idiler. Cenâb‑ı Hakk’a yüz bin şükür ki, musîbeti yüzden bire indirdi.
İşte bu hakikate binâen “Senin yüzünden bu belâyı çektik.” diye minnet etmeyiniz. Belki beni helâl ediniz. Ve bana duâ ediniz. Hem birbirinizi tenkid etmeyiniz. Demeyiniz ki: “Sen böyle yapmasaydın, böyle olmayacaktı.” Meselâ, bir kardeşimiz iki üç imza sâhibini söylemesiyle, müfsidlerin pek çok zâtları belâya atmak için düşündükleri plânı küçültüp, çoklarını kurtarmış. Değil zarar, belki büyük menfaat olmuş. Çok masûmların bu belâdan kurtulmasına bir vesile oldu.
Said Nursî
449
On Sekizinci Nükte
Eskişehir Hapishânesinde Yazılmış Bir Parça
Eskişehir Hapishânesinde Yazılmış Bir Parça
Kardeşlerim!
Müteaddid defa Risale‑i Nurun şâkirdlerini lâyık oldukları tarzda müdafaa etmişim. İnşâallâh mahkemede bağırarak derim. Hem Risale‑i Nuru, hem şâkirdlerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim. Yalnız size bunu ihtar ederim ki: “Bu müdafaamdaki kıymeti muhâfaza etmenin şartı, bu hâdisedeki ağız yanmasıyla Risale‑i Nurdan küsmemek ve üstadından darılmamak ve kardeşlerinden – sıkıntıdan gelen bahânelerle – nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnâd etmemektir.” Yalnız tahattur edersiniz ki, Risale‑i Kader’de isbât etmişiz ki: “Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader‑i İlâhî’nin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adâlet eder. Bu mes'elemizde, insanın zulmünden ziyâde, kaderin adâleti ve Hikmet‑i İlâhiye’nin sırrını düşünmeliyiz.”
Evet, kader, Risale‑i Nur talebelerini bu meclise çağırdı. Ve mücâhede‑i maneviye inkişaf etmesinin hikmeti; onları, bu hakikaten çok sıkıntılı olan Medrese‑i Yûsufiye’ye sevk etti. İnsan zulmü ve bahânesi bir vesile oldu. Onun için sakınınız; birbirinize; “Böyle yapmasaydın ben tevkîf olmazdım.” demeyiniz.
Said Nursî
450
Mahkeme Müdafaâtının bir Parçası
Bu Parça mahkeme müdafaâtının bir parçasıdır, her nasılsa buraya girmiş, çıkarılmamış, kalmış.
Mahkemenin reisi ve âzâlarından ehemmiyetli bir hakkımı taleb ederim. Şöyle ki:
Bu mes'elede yalnız şahsım medâr‑ı bahs değil ki, siz beni tebrie etmekle ve hakikat‑i hâle muttali' olmanızla halledilmiş olsun. Çünkü, ehl‑i ilim ve ehl‑i takvânın şahs‑ı manevîsi, bu mes'elede, nazar‑ı millette itham altına girdiği ve hükûmete dahi ehl‑i takvâ ve ilme karşı bir emniyetsizlik geldiği ve ehl‑i takvâ ve ehl‑i ilim, tehlikeli ve zararlı teşebbüslerden nasıl sakınacağını bilmesi lâzım olduğu için; benim müdafaâtımın kendim kaleme aldığım bu son kısmını, herhalde yeni hurûfla, matbaa vâsıtasıyla intişarını isterim. Tâ ki ehl‑i takvâ ve ehl‑i ilim, entrikalara kapılmayıp; zararlı ve tehlikeli teşebbüslere yanaşmasınlar ve şahs‑ı manevîsi nazar‑ı millette ittihamdan kurtulsun. Ve hükûmet dahi, ehl‑i ilim hakkında emniyet etsin ve bu anlaşılmazlık ortadan kalksın. Ve hükûmete ve millete ve vatana çok zararlı düşen bu gibi hâdiseler ve anlaşılmamazlıklar daha tekrar etmesin.
Said Nursî
451
On Dokuzuncu Nükte
Suâl: Kısa bir zamandaki küfre mukâbil, hadsiz bir zaman Cehennem’de hapis nasıl adâlet olur?
Elcevab: Sene üçyüz altmışbeş gün hesabıyla, bir dakikada katl, yedi milyon sekizyüz seksendört bin dakika hapis iktizası kanun‑u adâlet iken; bir dakika küfür, bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kanun‑u adâletle, elliyedi trilyon ikiyüzbir milyar ikiyüz milyon sene, beşerin kanun‑u adâletiyle hapse müstehak olur. Elbette ﴿خَالِد۪ينَ ف۪يهَا اَبَدًا﴾ adâlet‑i İlâhî ile vech‑i muvâfakati bundan anlaşılıyor.
Birbirinden gayet uzak iki adedin sırr‑ı münâsebeti şudur ki: Katl ve küfür, tahrib ve tecâvüz olduğu için, gayra te'sirât yapar. Bir dakikada katl, lâakal, zâhirî âdete göre, onbeş sene maktûlün hayatını selb eder; onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, binbir Esmâ‑i İlâhî’yi inkâr ve nukùşlarını tezyif ve kâinâtın hukukuna tecâvüz ve kemâlâtını inkâr ve hadsiz delâil‑i Vahdâniyet’i tekzîb ve şehâdetlerini reddetmek olduğundan, kâfiri, binler seneden ziyâde esfel‑i sâfilîne atar, ﴿خَالِد۪ينَ﴾ ’de hapseder.
Said Nursî
452
Yirminci Nükte
﴿﷽﴾
﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴾
Âyet‑i kerîmenin işâretiyle, emir ile icâd oluyor. Ve Kudret hazineleri kâf‑nun’dadır. Bu sırr‑ı dakîkin vücûh‑u kesîresinden birkaç vechi, Risalelerde zikredilmiştir. Burada, hurûf‑u Kur'ân’ın, hususan sûrelerin başlarındaki mukattaât‑ı hurûfun hâsiyetlerine ve fezâillerine ve te'sirât‑ı maddiyelerine dair vürûd eden hadîsleri, şu asrın nazar‑ı maddîsine takrib etmek için, maddî bir misâl üzerinde o sırrın tefhimine çalışacağız. Şöyle ki:
Zât‑ı Zülcelâl olan Sâhib‑i Arş-ı A'zamın, manevî bir merkez‑i âlem ve kalb ve kıble‑i kâinât hükmünde olan küre‑i arzdaki mahlûkatın tedbirine medâr dört arş‑ı İlâhîsi var:
Biri, hıfz ve hayat arşıdır ki, topraktır. İsm‑i Hafîz’in ve Muhyînin mazharıdır.
İkinci arş, fazl ve rahmet arşıdır ki, su unsurudur.
Üçüncüsü, ilim ve hikmet arşıdır ki, unsur‑u nurdur.
Dördüncüsü, Emir ve irâdenin arşıdır ki, unsur‑u havadır.
453
Basit topraktan, hadsiz hâcât‑ı hayvaniye ve insaniyeye medâr olan maâdin ve hadsiz muhtelif nebâtâtın basit bir unsurdan, kemâl‑i intizam ile, vahdetten hadsiz kesret, basitten nihâyetsiz muhtelif envâ', sâde bir sayfada hadsiz muntazam nukùş gözümüzle gördüğümüz gibi; suyun, hususan hayvanat nutfelerinin su gibi basit bir madde iken hadsiz mu'cizât‑ı san'atın muhtelif zîhayatlarda o su ile tezâhürü gösteriyor ki: Bu iki arş misilli, nur ve hava dahi, besâtetleriyle beraber, Nakkàş‑ı Ezelî’nin ve Alîm‑i Zülcelâl’in kalem‑i ilim ve emir ve irâdesine, evvelki iki arş gibi, acâib‑i mûcizâtının mazharlarıdırlar.
Nur unsurunu şimdilik bırakıp, mes'elemiz münâsebetiyle, küre‑i arza göre emir ve irâde arşı olan unsur‑u havanın içinde emir ve irâdenin acâibini ve garâibini örten perdenin bir derece keşfine çalışacağız. Şöyle ki:
Biz nasıl ki ağzımızdaki hava ile hurûfât ve kelimâtı ekiyoruz, birden sünbülleniyorlar. Yani, havada, âdeta zamansız bir ânda, bir kelime bir habbe olup haric‑i havada sünbüllenir; küçük büyük hadsiz aynı kelimeyi câmi bir havayı sünbül veriyor. Unsur‑u havâiyeye bakıyoruz ki: O derece emr‑i “kün feyekûn”e mutî' ve musahhar ve emirberdir ki, güyâ herbir zerresi bir nefer gibi, muntazam bir ordunun her dakika emrini bekler; zamansız, en uzak zerreden, emr‑i kün’den cilveger olan bir irâdenin imtisalini, itâatini gösterir.
Meselâ, âhize ve nâkile radyo makineleri vâsıtasıyla, havanın hangi yerinde olursa olsun, bir nutk‑u beşerî bütün küre‑i arzın her tarafından – radyo âhizeleri bulunmak şartıyla – zamansız, aynı nutuk, aynı ânda, herbir yerde işitilmesi, emr‑i “kün feyekûn”ün cilvesine ne derece kemâl‑i imtisal ile herbir zerre‑i havâiyede itâat ettiğini gösterdiği gibi; havada sebatsız vücûdları bulunan hurûfâtın, kudsiyet keyfiyetiyle, bu sırr‑ı imtisale göre, çok te'sirât‑ı hariciyeye ve hâsiyât‑ı maddiyeye mazhar olabilirler. Âdeta, maneviyatı maddiyâta inkılâb ve gaybı şehâdete tahavvül ettirir bir hâsiyet onlarda görünüyor.
454
İşte bunun gibi, hadsiz emârelerle gösteriyor ki, mevcûdât‑ı havâiye olan hurûfun, hususan hurûf‑u kudsiyenin ve Kur'âniyenin, hususan evâil‑i sûredeki şifre‑i İlâhiye’nin hurûfâtı, muntazam ve nihâyetsiz hassas ve zamansız emirleri dinler ve yapar gibi göründüğünden, elbette zerrât‑ı havâiyede kudsiyet noktasında emr‑i “kün feyekûn”ün cilvesine ve İrâde‑i Ezeliye’nin tecellîsine mazhar hurûfâtın maddî hàssalarını ve hàrika ve mervî faziletlerini teslîm ettirir.
İşte bu sırra binâendir ki, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’da bazen kudret eserini, sıfat‑ı irâde ve sıfat‑ı Kelâmdan gelir gibi tâbiratı, gayet derecede sür'at‑i icâd ve gayet derecede inkıyad‑ı eşya ve musahhariyet‑i mevcûdâttan başka, ayn‑ı emir, kudret gibi hükmediyor demektir. Yani, emr‑i tekvînden gelen hurûfât, maddî kuvvet hükmünde vücûd‑u eşyada hükmeder. Ve emr‑i tekvînî, âdeta, ayn‑ı kudret, ayn‑ı irâde olarak tezâhür eder.
Evet, emir ve irâdenin bu gayet hafî ve vücûd‑u maddîleri gayet gizli ve havayı âdeta nîm‑manevî, nîm‑maddî nev'indeki mevcûdâtta, emr‑i tekvînî, ayn‑ı kudret gibi âsârı görünüyor; belki ayn‑ı kudret olur. Âdeta maneviyat ile maddiyâtın mâbeyninde berzahî olan mevcûdâta nazar‑ı dikkati celb etmek için, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴾fermân ediyor.
455
İşte, evâil‑i sûredeki ﴿حٰمٓ﴾﴿طٰسٓ﴾﴿الٓمٓ﴾ gibi hurûf‑u kudsiye-i şifre-i İlâhiye hava zerrâtı içinde, zamansız münâsebât‑ı dakika-i hafiye tellerini ihtizâza getirecek birer düğüm ve birer düğme harfi olduklarını ve ferşten Arşa manevî telsiz telefon muhâberât‑ı kudsiyeyi îfâ etmeleri, o şifre‑i kudsiye-i İlâhiye’nin şe'nindendir ve vazifesidir ve gayet ma'kuldür.
Evet, havanın herbir zerresi ve bütün zerrâtı, telsiz, telefon, telgraflar gibi aktâr‑ı âlemde münteşir o zerreler emirleri imtisal ettiklerini ve elektrik ve seyyâlât‑ı latîfeye âhize ve nâkilelik vazifesi gibi sâir vezâif‑i havâiyeden başka bir vazifesini bir hads‑i kat'î ile, belki müşâhede ile ben kendim bâdem çiçeklerinde gördüm. Ağaçların rû‑yi zeminde muntazam bir ordu hükmünde, hava‑i nesîmînin dokunmasıyla, bir ânda aynı emri o âhizeler hükmündeki zerrelerden aldığı vaziyet‑i meşhûdesi bana iki kere iki dört eder derecesinde kat'î bir kanâat vermiş.
Demek havanın rû‑yi zeminde çevik ve çalâk bir hizmetkâr olması ve rû‑yi zemindeki Rahmân‑ı Rahîm’in misâfirlerine hizmet ettiği gibi; o Rahmân’ın emirlerini tebliğ etmek için bütün zerrâtı telsiz telefonun âhizeleri gibi emirber nefer hükmünde evâmir‑i kudsiyeyi nebâtâta ve hayvanata tebliğ eder. Nefeslere yelpaze, nüfûsa nefes, yani, âb‑ı hayat olan kanı tasfiye ve nâr‑ı hayatı olan harâret‑i garîziyeyi iş'âl vazifesini yaptıktan sonra, çıkıp, ağızda hurûfâtın teşekkülüne medâr olduğu gibi; pek çok muntazam vazifeleri emr‑i “kün feyekûn” ile icra eder.
456
İşte, havanın bu hâsiyetine binâendir ki, mevcûdât‑ı havâiye olan hurûfât, kudsiyet kesb ettikçe, yani, âhizelik vaziyetini aldıkça, yani, Kur'ân hurûfâtı olduğundan âhizelik vaziyetini aldığı ve düğmeler hükmüne geçtiği ve sûrelerin başlarındaki hurûfât daha ziyâde o münâsebât‑ı hafiyenin uçlarının merkezî ukdeleri, düğümleri ve hassas düğmeleri hükmünde olduğundan, vücûd‑u havâîleri bu hâsiyete mâlik olduğu gibi, vücûd‑u zihnîleri dahi, hattâ vücûd‑u nakşiyeleri de bu hâsiyetten hàssaları ve hisseleri var. Demek o harflerin okumasıyla ve yazmasıyla, maddî ilâç gibi şifâ ve başka maksadlar hâsıl olabilir.
Said Nursî
457
Yirmi Birinci Nükte
Mânidâr Bir Tevâfuk‑u Latîfe
Risale‑i Nur şâkirdlerini itham ettikleri ve cezalarını istedikleri yüz altmışüçüncü maddesine, Risale‑i Nur müellifinin medresesine yüzelli bin lira verilmesine dair lâyihanın, ikiyüz meb'ûstan yüzaltmışüç meb'ûsun adedine tevâfuk edip, ma'nen o tevâfuk diyor ki: Hükûmet‑i Cumhûriyenin yüz altmışüç meb'ûsun takdirkârâne imzaları, 163’üncü madde‑i kanuniyenin hükmünü, onun hakkında ibtal ediyor.
Hem yine mânidâr tevâfukât‑ı latîfedendir ki, Risale‑i Nurun yüz yirmi sekiz parçası, yüz onbeş parça kitab ediyor. Risale‑i Nurun şâkirdlerinin ve müellifinin mebde'‑i tevkîfi olan 27 Nisan 1935 tarihi ile mahkemenin karar ve hüküm tarihi olan 19 Ağustos 1935 tarihi olmasına nazaran, yüz on beş gün olup, Risale‑i Nur kitapları adedine tevâfuk etmekle beraber, istintak edilen, yüz onbeş suçlu gösterilen eşhâsın da adedine tam tamına tevâfuk ettiği gibi, gösteriyor ki; Risale‑i Nur müellifinin ve şâkirdlerinin başına gelen musîbet, bir dest‑i inâyetle tanzim ediliyor. (Hâşiye)
458
Yirmi İkinci Nükte
Bu parça çok kıymetlidir. Tâ İkinci Nükteye kadar herkese faydası var.
Eskişehir Hapishânesinde, sû‑i ahlâktan değil, belki sıkıntıdan gelen nâhoş bazı hâller münâsebetiyle, ahlâka dair bir nükte ile, meşhûr bir âyetin mestûr kalmış bir nüktesine dairdir.
Birinci Nükte
Cenâb‑ı Hak kemâl‑i kereminden ve merhametinden ve adâletinden, iyilik içinde muaccel bir mükâfât ve fenâlıklar içinde muaccel bir mücâzât derc etmiştir. Hasenâtın içinde, âhiretin sevâbını andıracak manevî lezzetler, seyyiâtın içinde, âhiretin azâbını ihsâs edecek manevî cezalar derc etmiştir.
Meselâ, mü'minler mâbeyninde muhabbet, ehl‑i îmân için güzel bir hasenedir. O hasene içinde, âhiretin maddî sevâbını andıracak manevî bir lezzet, bir zevk, bir inşirah‑ı kalb derc edilmiştir. Herkes kalbine müracaat etse bu zevki hisseder.
Meselâ, mü'minler mâbeyninde husûmet ve adâvet bir seyyiedir. O seyyie içinde, kalb ve rûhu sıkıntılarla boğacak bir azâb‑ı vicdânîyi, âlîcenâb rûhlara hissettirir. Ben kendim, belki yüz defadan fazla tecrübe etmişim ki, bir mü'min kardeşe adâvetim vaktinde, o adâvetten öyle bir azâb çekiyordum; şübhe bırakmıyordu ki, bu seyyieme muaccel bir cezadır, çektiriliyor.
Meselâ, hürmete lâyık zâtlara hürmet ve merhamete lâyık olanlara merhamet ve hizmet, bir hasenedir, bir iyiliktir. Bu iyilikte sevâb‑ı uhrevîyi ihsâs eder derecede öyle bir zevk, lezzet vardır ki, hayatını fedâ etmek derecesine o hürmeti, o merhameti ileri getirir. Vâlidenin çocuğa merhametindeki şefkat vâsıtasıyla kazandığı zevk ve mükâfât için hayatını o merhamet yolunda fedâ etmek dereceye gider. Yavrusunu kurtarmak için arslana saldıran bir tavuk, hayvanat milletinde bu hakikate bir misâldir. Demek, merhamet ve hürmette muaccel bir mükâfât var; âlîhimmet ve âlîcenâb insanlar onları hisseder ki, kahramanâne bir vaziyet alıyorlar.
459
Hem, meselâ, hırs ve isrâfta öyle bir ceza var ki, şekvâlı, meraklı, manevî ve kalbî bir ceza insanı sersem eder. Ve hased ve kıskançlıkta öyle bir muaccel ceza var ki, o hased, hased edeni yakar. Hem tevekkül ve kanâatte öyle bir mükâfât var ki, o lezzetli muaccel sevâb, fakr ve hâcâtın belâsını ve elemini izâle eder.
Hem, meselâ, gurur ve kibirde öyle bir ağır bir yük var ki, mağrûr adam herkesten hürmet ister; ve istemek sebebiyle istiskàl gördüğünden, dâima azâb çeker. Evet, hürmet verilir, istenilmez.
Hem, meselâ, tevâzu'da ve terk‑i enâniyette öyle lezzetli bir mükâfât var ki, ağır bir yükten ve kendini soğuk beğendirmekten kurtarır.
Hem, meselâ, sû‑i zan ve sû‑i te'vilde, bu dünyada muaccel bir ceza var. “Men dakka dukka” kaidesiyle, sû‑i zan eden, sû‑i zanna ma'rûz olur. Mü'min kardeşinin harekâtını sû‑i te'vil edenlerin harekâtı, yakın bir zamanda sû‑i te'vile uğrar, cezasını çeker.
Ve hâkezâ, bütün ahlâk‑ı hasene ve seyyie bu mukayeseye göre ölçülmeli. Ben Rahmet‑i İlâhiye’den ümîd ederim ki, Risale‑i Nurdan bu zamanda tezâhür eden manevî i'câz‑ı Kur'ânî’yi zevk eden zâtlar, bu manevî ezvâkı hissederler; sû‑i ahlâka mübtelâ olmayacaklar, inşâallâh.
460
İkinci Nükte
﴿﷽﴾
﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ ❋ مَٓا اُر۪يدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ يُطْعِمُونِ ❋ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴾
Şu âyet‑i kerîmenin zâhir mânâsı, çok tefsirlerin beyânına göre yüksek ifâde‑i i'câz-ı Kur'ânî’yi göstermediğinden, çok zaman zihnime ilişiyordu. Kur'ân’ın feyzinden gelen gayet güzel ve yüksek mânâlarından üç vechini icmâlen beyân edeceğiz.
Birincisi
Cenâb‑ı Hak, Resûlüne ait olabilecek bazı hâlleri, Resûlünü tekrîm ve teşrîf noktasında bazen Kendine isnâd eder. İşte, burada da; “Resûlüm size vazife‑i Risalet ve tebliğ‑i ubûdiyet hizmetine mukâbil, sizden bir ecir ve ücret ve mükâfât, bir it'âm istemez” mânâsında, “Ben sizi ibâdet için halk etmişim; Bana rızık vermek ve it'âm etmek için değil” meâlindeki âyet, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait it'âm ve irzâkı murad etmek gerektir. Yoksa, gayet bedîhî bir ma'lûmu i'lâm kabîlinden olur; i'câz‑ı Kur'ân’ın belâğatına uygun gelmez.