Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

İkinci Fıkra (Cevv‑i Semâ)

Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından ihtifâ etmiş olan Kadîr‑i Zülcelâl! Ey Kàdir‑i Mutlak!
Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle anladım: Nasıl ki gökler, yıldızlar Senin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet ederler; öyle de, cevv‑i semâ, bulutlarıyla ve şimşekleri ve ra'dları ve rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla, Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet ederler.
643
Evet, câmid, şuûrsuz bulut, âb‑ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların imdâdına göndermesi, ancak Senin rahmetin ve hikmetin iledir; karışık tesâdüf karışamaz.
Hem, elektriğin en büyüğü bulunan ve fevâid‑i tenviriyesine işâret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise, Senin fezâdaki kudretini güzelce tenvir eder.
Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezâyı konuşturan ve tesbihâtının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra'dât dahi, lisân‑ı kàl ile konuşarak Seni takdis edip, rubûbiyetine şehâdet eder.
Hem, zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfûsları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi âdeta bir hikmete binâen Levh‑i mahv ve isbât ve Yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası sûretine çevirmekle, Senin fa'âliyet‑i kudretine işâret ve Senin vücûduna şehâdet ettiği gibi, Senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzûn, muntazam katreleri kelimeleriyle Senin vüs'at‑i rahmetine ve geniş şefkatine şehâdet eder.
Ey Mutasarrıf‑ı Fa'âl ve ey Feyyâz‑ı Müteâl!
Senin vücûb‑u vücûduna şehâdet eden bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yağmur; birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, keyfiyetçe birbirinden uzak, mâhiyetçe birbirine muhâlif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek haysiyetiyle, Senin vahdetine ve birliğine gayet kuvvetli işâret ederler.
Hem, koca fezâyı mahşer‑i acâib yapan ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan rubûbiyetinin haşmetine ve o geniş cevvi, yazar‑değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemin bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir şeye şümûlüne şehâdet ettikleri gibi umum zemine ve bütün mahlûkata cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve herşeye yetişmelerine delâlet eder.
644
Hem fezâdaki hava, o kadar hakîmâne vazifelerde istihdam ve bulut ve yağmur, o kadar alîmâne fâidelerde isti'mâl olunur ki; herşeye ihâta eden bir ilim ve herşeye şâmil bir hikmet olmazsa, o isti'mâl, o istihdam olamaz.
Ey Fa'âlün limâ yürîd!
Cevv‑i fezâdaki fa'âliyetinle her vakit bir nümûne‑i haşir ve kıyâmet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillû şuûnâtta bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuûnât‑ı Sermediyeyi gösterecek işâretini veriyor.
Ey Kadîr‑i Zülcelâl!
Cevv‑i fezâdaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra'd; Senin mülkünde, Senin emrin ve havlin ile, Senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazifedârdırlar. Mâhiyetçe birbirinden uzak olan bu fezâ mahlûkatı, gayet sür'atli ve ânî emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itâat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek rahmetini medh ü senâ ederler.

Üçüncü Fıkra (Arz)

Ey arz ve semâvâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’i!
Senin Kur'ân‑ı Hakîm’inin ta'limiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle îmân ettim ve bildim ki: Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv‑i fezâ müştemilâtıyla Senin vücûb‑u vücûduna ve Senin birliğine ve vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle de, arz, bütün mahlûkatıyla ve ahvâliyle Senin mevcûdiyetine ve vahdetine, mevcûdâtı adedince şehâdetler ve işâretler ederler.
645
Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül cüz'î olsun, küllî olsun yoktur ki, intizamıyla Senin vücûduna ve vahdetine işâret etmesin.
Hem, hiçbir hayvan yoktur ki, za'fiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmâne rızkıyla ve yaşamasına lüzumu bulunan cihâzâtın hakîmâne verilmesiyle, Senin varlığına ve birliğine şehâdeti olmasın.
Hem, her baharda gözümüz önünde icâd edilen nebâtât ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san'at‑ı acîbesiyle ve latîf zînetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzûniyetiyle Seni bildirmesin.
Ve zemin yüzünü dolduran ve nebâtât ve hayvanat denilen kudretinin hàrikaları ve mu'cizeleri, mahdûd ve maddeleri bir ve müteşâbih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet‑i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni'‑i Hakîm’lerinin vücûduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehâdettir ki, ziyânın güneşe şehâdetinden daha kuvvetli ve parlaktır.
Hem, hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuûrsuzluklarıyla beraber, şuûrkârâne, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istilâ edici, intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi' meyveleri ve mahsulleri hazine‑i gaybdan getirmesiyle, Senin birliğine ve varlığına şehâdeti bulunmasın.
646
Ey Fâtır‑ı Kàdir! Ey Fettâh‑ı Allâm! Ey Fa'âl‑i Hallâk!
Nasıl arz bütün sekenesiyle Hàlık’ının Vâcibü'l‑Vücûd olduğuna şehâdet eder; öyle de, Senin Ey Vâhid‑i Ehad! Ey Hannân‑ı Mennân! Ey Vehhâb‑ı Rezzâk! vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rubûbiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedâhet derecesinde Senin vahdetine ve ehadiyetine şehâdet, belki mevcûdât adedince şehâdetler eder.
Hem nasıl, zemin bir ordugâh, bir meşher, bir ta'limgâh vaziyetiyle ve nebâtât ve hayvanat fırkalarında bulunan dörtyüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihâzâtları muntazaman verilmesiyle, Senin rubûbiyetinin haşmetine ve kudretinin herşeye yetişmesine delâlet eder; öyle de; hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan, rahîmâne, kerîmâne verilmesi ve hadsiz o efrâdın kemâl‑i musahhariyetle evâmir‑i Rabbâniyeye itâatleri, rahmetinin herşeye şümûlünü ve hâkimiyetinin herşeye ihâtasını gösteriyor.
Hem, zeminde değişmekte bulunan mahlûkat kafilelerinin sevk ve idareleri, mevt ve hayat münâvebeleri ve hayvan ve nebâtâtın idare ve tedbirleri dahi, herşeye taalluk eden bir ilim ile ve herşeyde hükmeden nihâyetsiz bir hikmetle olabilmesi, Senin ihâta‑i ilmine ve hikmetine delâlet eder.
Hem, zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi isti'dâd ve manevî cihâzât ile techiz edilen ve zemin mevcûdâtına tasarruf eden insan için, bu ta'limgâh‑ı dünyada ve bu muvakkat ordugâh‑ı zeminde ve bu muvakkat meşherde, bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihâyetsiz tecelliyât‑ı Rubûbiyet, bu hadsiz hitâbât‑ı Sübhâniye ve bu gayetsiz ihsânat‑ı İlâhiye; elbette ve herhalde, bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belâlı ve fânî dünyaya sığışmaz. Belki, ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâkî bir dâr‑ı saâdet için olabildiği cihetinden, âlem‑i bekàda bulunan ihsânat‑ı uhreviyeye işâret, belki şehâdet eder.
647
Ey Hàlık‑ı Külli Şey!
Zeminin bütün mahlûkatı, Senin mülkünde, Senin arzında, Senin havl ve kuvvetin ile ve Senin kudretin ve irâdetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve musahhardırlar. Ve zemin yüzünde fa'âliyeti müşâhede edilen bir Rubûbiyet, öyle ihâta ve şümûl gösteriyor ve O’nun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabûl etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir Rubûbiyet olduğunu bildiriyor
Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisân‑ı kàlden daha zâhir hadsiz lisânlarla Hàlık’ını takdis ve tesbih ve nihâyetsiz ni'metlerinin lisân‑ı hâlleriyle Rezzâk‑ı Zülcelâl’inin hamd ve medh ü senâsını ediyorlar
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından istitar etmiş olan Zât‑ı Akdes!
Zeminin bütün takdisât ve tesbihâtıyla Seni; kusurdan, aczden, şerîkten takdis ve bütün tahmîdât ve senâlarıyla Sana hamd ve şükrederim.

Dördüncü Fıkra (Bahirler, Nehirler, Çeşmeler, Irmaklar)

Ey Rabbü'l‑berri ve'l-bahr!
Kur'ânın dersiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle anladım ki: Nasıl gökler ve fezâ ve zemin, Senin birliğine ve varlığına şehâdet ederler, öyle de, bahirler, nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine bedâhet derecesinde şehâdet ederler.
648
Evet, bu dünyamızın menba'‑ı acâib buhar kazanları hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcûd hattâ hiçbir katre su yoktur ki; vücûduyla, intizamıyla, menfaatiyle ve vaziyetiyle Hàlık’ını bildirmesin.
Ve basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir sûrette verilen garîb mahlûklardan ve hilkatleri gayet muntazam hayvanat‑ı bahriyeden, hususan bir tanesi bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki; hilkatiyle ve vazifesiyle ve idare ve iâşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle Yaratanına işâret ve Rezzâkına şehâdet etmesin.
Hem, denizde kıymetdâr, hâsiyetli, zînetli cevherlerden hiçbirisi yoktur ki; güzel hilkatiyle ve câzibedâr fıtratıyla ve menfaatli hâsiyetiyle Seni tanımasın, bildirmesin.
Evet, onlar birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, beraberlik ve birbiri içinde karışmak ve sikke‑i hilkatte birlik ve icâdca gayet kolay ve efrâdca gayet çokluk noktalarından, Senin vahdetine şehâdet ettikleri gibi; arzı, toprağıyla beraber bu küre‑i arzı kuşatan muhît denizlerini muallakta durdurmak ve dökmeden ve dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek ve toprağı istilâ ettirmemek ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi' ve muntazam hayvanatını ve cevherlerini halketmek ve erzâk vesâir umûrlarını küllî ve tam bir sûrette idare etmek ve tedbirlerini görmek ve yüzünde bulunmak lâzım gelen hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından, Senin varlığına ve Vâcibü'l‑Vücûd olduğuna mevcûdâtı adedince işâretler ederek şehâdet eder.
Ve Senin Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin haşmetine ve herşeye muhît olan kudretinin azametine pek zâhir delâlet ettikleri gibi; göklerin fevkındeki gayet büyük ve muntazam yıldızlardan, denizlerin dibinde bulunan gayet küçücük ve intizamla iâşe edilen balıklara kadar herşeye yetişen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delâlet ve intizamâtıyla ve fâideleriyle ve hikmetleriyle ve mîzan ve mevzûniyetleriyle, Senin herşeye muhît ilmine ve herşeye şâmil hikmetine işâret ederler.
649
Ve Senin, bu misâfirhâne‑i dünyada, yolcular için böyle rahmet havuzları bulunması ve insanın seyr ü seyahatine ve gemisine ve istifadesine musahhar olması işâret eder ki; yolda yapılmış bir handa, bir gece misâfirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden Zât, elbette makarr‑ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki, bunlar onların fânî ve küçük nümûneleridirler.
İşte denizlerin böyle gayet hàrika bir tarzda arzın etrafında vaziyet‑i acîbesiyle bulunması ve denizlerin mahlûkatı dahi, gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedâhe gösterir ki, yalnız Senin kuvvetin ve kudretin ile ve Senin irâde ve tedbirin ile, Senin mülkünde, Senin emrine musahhardırlar ve lisân‑ı hâlleriyle Hàlık’ını takdis edip Allâhu Ekber derler.

Beşinci Fıkra (Dağlar)

Ey dağları zemin sefînesine hazineli direkler yapan Kadîr‑i Zülcelâl!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin dersiyle anladım ki, nasıl denizler acâibleriyle Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar; öyle de dağlar dahi, zelzele te'sirâtından zeminin sükûnetine ve içindeki dâhilî inkılâbât fırtınalarından sükûtuna ve denizlerin istilâsından kurtulmasına ve havanın gazât‑ı muzırradan tasfiyesine ve suyun muhâfaza ve iddiharlarına ve zîhayatlara lâzım olan mâdenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.
650
Evet, dağlardaki taşların envâ'ından ve muhtelif hastalıklara ilâç olan maddelerin aksâmından ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım ve çok mütenevvi' olan mâdeniyâtın ecnâsından ve dağları, sahrâları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebâtâtın esnâfından hiçbirisi yoktur ki; tesâdüfe havâlesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamıyla, hüsn‑ü hilkatiyle, fâideleriyle, hususan mâdeniyâtın tuz, limon tuzu, sulfato ve şap gibi sûreten birbirine benzemekle beraber, tatlarının şiddet‑i muhâlefetiyle ve bilhassa nebâtâtın basit bir topraktan çeşit çeşit envâ'larıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihâyetsiz Kadîr, nihâyetsiz Hakîm, nihâyetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni'in vücûb‑u vücûduna bedâhetle şehâdet ettikleri gibi; hey'et‑i mecmuasındaki vahdet‑i idare ve vahdet‑i tedbir ve menşe' ve mesken ve hilkat ve san'atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından, Sâni'in vahdetine ve ehadiyetine şehâdet ederler.
Hem nasıl ki, dağların yüzünde ve karnındaki masnû'lar, zeminin her tarafında, herbir nev'i aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gayet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir bir işe mâni olmadan, sâir nev'iler ile beraber karışık iken karıştırmaksızın icâdları, Senin rubûbiyetinin haşmetine ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametine delâlet eder:
Öyle de, zeminin yüzündeki bütün zîhayat mahlûkların hadsiz hâcetlerini, hattâ mütenevvi' hastalıklarını, hattâ muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihâlarını tatmin edecek bir sûrette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcâr ve nebâtât ve mâdeniyâtla doldurmak ve muhtaçlara teshìr etmek cihetiyle, Senin rahmetinin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetinin nihâyetsiz vüs'atine delâlet ve toprak tabakàtı içinde gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu hâlde; bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizamla hâcetlere göre ihzar edilmeleriyle, Senin herşeye taalluk eden ilminin ihâtasına ve herbir şeyi tanzim eden hikmetinin bütün eşyaya şümûlüne ve ilâçların ihzarâtı ve mâdenî maddelerin iddiharâtıyla, rubûbiyetinin rahîmâne ve kerîmâne olan tedâbirinin mehâsinine ve inâyetinin ihtiyatlı letâifine pek zâhir bir sûrette işâret ve delâlet ederler.
651
Hem, bu dünya hanında misâfir yolcular için, koca dağları levâzımatlarına ve istikbâldeki ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat deposu ve cihâzât anbarı ve hayata lüzumu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde işâret, belki delâlet, belki şehâdet eder ki; bu kadar kerîm ve misâfir‑perver ve bu kadar hakîm ve şefkat‑perver ve bu kadar kadîr ve rubûbiyet‑perver bir Sâni'in, elbette ve herhalde çok sevdiği o misâfirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsânatının, ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazifeyi görürler.
Ey Kàdir‑i Külli Şey!
Dağlar ve içindeki mahlûklar Senin mülkünde ve Senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve müdahhardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshìr eden Hàlık’ını takdis ve tesbih ederler.

Altıncı Fıkra (Ağaç ve Nebâtât)

Ey Hàlık‑ı Rahmân ve ey Rabb‑i Rahîm!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin dersiyle anladım: Nasıl ki, semâ ve fezâ ve arz ve deniz ve dağ, müştemilât ve mahlûklarıyla beraber Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar; öyle de, zemindeki bütün ağaç ve nebâtât, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle Seni bedâhet derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar.
652
Ve umum eşcârın ve nebâtâtın cezbedârâne hareket‑i zikriyede bulunan yapraklarından ve zînetleriyle Sâni'inin isimlerini tavsif ve ta'rif eden çiçeklerinden ve letâfet ve cilve‑i merhametinden tebessüm eden meyvelerinden herbirisi; tesâdüfe havâlesi hiçbir cihet‑i imkânı olmayan hàrika san'at içindeki nizâm ve nizâm içindeki mîzan ve mîzan içindeki zînet ve zînet içindeki nakışlar ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlarıyla, nihâyetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni'in vücûb‑u vücûduna bedâhet derecesinde şehâdet ettikleri gibi; hey'et‑i mecmuasıyla, bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik ve sikke‑i hilkatte müşâbehet ve tedbir ve idarede münâsebet ve onlara taalluk eden icâd fiilleri ve Rabbânî isimlerde muvâfakat ve o yüz bin envâ'ın hadsiz efrâdlarını birbiri içinde şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalarıyla, O Vâcibü'l‑Vücûd Sâni'in bilbedâhe vahdetine ve ehadiyetine dahi şehâdet ederler.
Hem nasıl ki, onlar Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle de, rû‑yi zeminde dörtyüz bin milletlerden teşekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efrâdın yüz binler tarzda iâşe ve idareleri; şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, Senin rubûbiyetinin vahdâniyetteki haşmetine ve bir baharı bir çiçek kadar kolay icâd eden kudretinin azametine ve herşeye taallukuna delâlet ettikleri gibi; koca zeminin her tarafında, hadsiz hayvanatına ve insanlara, hadsiz taamların çeşit çeşit aksâmını ihzar eden rahmetinin hadsiz genişliğine ve o hadsiz işler ve in'âmlar ve idareler ve iâşeler ve icraatlar kemâl‑i intizamla cereyanları ve herşey, hattâ zerreler o emirlere ve icraata itâat ve musahhariyetleriyle, hâkimiyetinin hadsiz vüs'atine kat'î delâlet etmekle beraber; o ağaçların ve nebâtların ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi herbirisinin herbir şeyini, herbir işini bilerek, görerek fâidelere, maslahatlara, hikmetlere göre yapılmakla, Senin ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin herşeye şümûlüne pek zâhir bir sûrette delâlet ve hadsiz parmaklarıyla işâret ederler. Ve Senin gayet kemâldeki cemâl‑i san'atına ve nihâyet cemâldeki kemâl‑i ni'metine hadsiz dilleriyle senâ ve medhederler.
653
Hem, bu muvakkat handa ve fânî misâfirhânede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcâr ve nebâtâtın elleriyle, bu kadar kıymetdâr ihsânlar ve ni'metler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar, işâret belki şehâdet eder ki:
Misâfirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât‑ı Rahîm, bütün ettiği masrafı ve ihsânı, Kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yani bütün mahlûkat tarafından: Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi i'dâm etti!” dememek ve dedirmemek ve saltanat‑ı ulûhiyet’ini iskàt etmemek ve nihâyetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müştâk dostlarını mahrumiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her hâlde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cennet’e lâyık bir sûrette meyvedâr eşcâr ve çiçekli nebâtlar ihzar etmiştir. Buradakiler ise, müşterilere göstermek için nümûnelerdir.
Hem ağaçlar ve nebâtlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle Seni takdis ve tesbih ve tahmîd ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca Seni takdis eder. Hususan meyvelerin bedî' bir sûrette, etleri çok muhtelif, san'atları çok acîb, çekirdekleri çok hàrika olarak yapılarak; o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebâtların başlarına koyarak zîhayat misâfirlerine göndermek cihetinde, lisân‑ı hâl olan tesbihâtları, zuhûrca lisân‑ı kàl derecesine çıkar. Bütün onlar Senin mülkünde, Senin kuvvet ve kudretinle, Senin irâde ve ihsânatınla, Senin rahmet ve hikmetinle musahhardırlar ve Senin herbir emrine mutî'dirler.
654
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey kibriyâ‑yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni'‑i Hakîm ve Hàlık‑ı Rahîm!
Bütün eşcâr ve nebâtâtın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle Seni kusurdan, aczden, şerîkten takdis ederek hamd ü senâ ederim.

Yedinci Fıkra (İnsan ve Hayvanat)

Ey Fâtır‑ı Kadîr! Ey Müdebbir‑i Hakîm! Ey Mürebbî‑i Rahîm!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îmân ettim ki, nasıl nebâtât ve eşcâr Seni tanıyorlar, Senin Sıfât‑ı Kudsiyeni ve Esmâ‑i Hüsnâ’nı bildiriyorlar; öyle de, zîhayatlardan rûhlu kısmı olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki; cisminde gayet muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî a'zâlarıyla ve bedeninde gayet ince bir nizâm ve gayet hassas bir mîzan ve gayet mühim fâideler ile yerleştirilen âlât ve duygularıyla ve cesedinde, gayet san'atlı bir yapılış ve gayet hikmetli bir tefriş ve gayet dikkatli bir muvâzene içinde konulan cihâzât‑ı bedeniyesiyle, Senin vücûb‑u vücûduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehâdet etmesin.
Çünkü, bu kadar basîrâne nâzik san'at ve şuûrkârâne ince hikmet ve müdebbirâne tam muvâzeneye, elbette kör kuvvet ve şuûrsuz tabiat ve serseri tesâdüf karışamazlar ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhâl içinde muhâldir. Çünkü, o hâlde herbir zerresi, herbir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar olduğu herşeyini bilecek, görecek, yapabilecek; âdeta ilâh gibi ihâtalı bir ilmi ve kudreti bulunacak, sonra teşkil‑i cesed ona havâle edilir ve Kendi kendine oluyor denilebilir.
655
Ve hey'et‑i mecmuasındaki vahdet‑i tedbir ve vahdet‑i idare ve vahdet‑i nev'iye ve vahdet‑i cinsiye ve umumun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifak cihetinde müşâhede edilen sikke‑i fıtratta birlik ve herbir nev'in efrâdı sîmâlarında görülen sikke‑i hikmette ittihâd ve iâşede ve icâdda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki; Senin vahdetine kat'î şehâdette bulunmasın ve herbir ferdinde kâinâta bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde Senin ehadiyetine işâreti olmasın.
Hem nasıl ki; insan ile beraber hayvanatın, zeminin bütün yüzünde yayılan yüz bin envâ'ı, muntazam bir ordu gibi techiz ve ta'limât ve itâat ve musahhariyetle ve en küçükten en büyüğe kadar, Rubûbiyetin emirleri intizamla cereyanlarıyla, o Rubûbiyetinin derece‑i haşmetine ve gayet çoklukla beraber gayet kıymetli ve gayet mükemmel olmakla beraber gayet çabuk yapılmaları ve gayet san'atlı olmakla beraber gayet kolay yapılışlarıyla, kudretinin derece‑i azametine delâlet ettikleri gibi; şarktan garba, şimâlden cenûba kadar yayılan mikroptan gergedana kadar, en küçücük sinekten en büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetinin hadsiz vüs'atine ve herbiri emirber nefer gibi vazife‑i fıtriyesini yapmak ve zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde terhis edilenler yerinde yeniden taht‑ı silâha alınmış bir orduya ordugâh olmak cihetiyle, hâkimiyetinin nihâyetsiz genişliğine kat'î delâlet ederler.
Hem nasıl ki, hayvanattan herbirisi kâinâtın bir küçük nüshası ve bir misâl‑i musağğarı hükmünde gayet derin bir ilim ve gayet dakîk bir hikmetle, karışık eczâları karıştırmayarak ve bütün hayvanların ayrı ayrı sûretlerini şaşırmayarak hatâsız, sehivsiz, noksansız yapılmalarıyla, ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin herşeye şümûlüne, adedlerince işâretler ederler:
Öyle de, herbiri birer mu'cize‑i san'at ve birer hàrika‑i hikmet olacak kadar san'atlı ve güzel yapılmasıyla, çok sevdiğin ve teşhîrini istediğin san'at‑ı Rabbâniye’nin kemâl‑i hüsnüne ve gayet derecede güzelliğine işâret ve herbirisi, hususan yavrular, gayet nâzdâr, nâzenîn bir sûrette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, Senin inâyetinin gayet şirin cemâline hadsiz işâretler ederler.
656
Ey Rahmânürrahîm! Ey Sâdıku'l‑va'di'l-emîn! Ey Mâlik‑i yevmi'd-din!
Senin Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ının ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin irşadıyla anladım ki: Mâdem kâinâtın en müntehab neticesi hayattır ve hayatın en müntehab hülâsası rûhtur ve zîrûhun en müntehab kısmı zîşuûrdur ve zîşuûrun en câmi'i insandır ve bütün kâinât ise, hayata musahhardır ve onun için çalışıyor ve zîhayatlar zîrûhlara musahhardır, onlar için dünyaya gönderiliyorlar ve zîrûhlar insanlara musahhardır, onlara yardım ediyorlar ve insanlar fıtraten Hàlık’ını pek ciddi severler ve Hàlıkları onları hem sever, hem kendini onlara her vesile ile sevdirir ve insanın isti'dâdı ve cihâzât‑ı maneviyesi, başka bir bâkî âleme ve ebedî bir hayata bakıyor ve insanın kalbi ve şuûru, bütün kuvvetiyle bekà istiyor ve lisânı, hadsiz duâlarıyla bekà için Hàlık’ına yalvarıyor.
Elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbûb ve muhib olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratılmış iken, ebedî bir adâvetle gücendirmek olamaz ve kàbil değildir. Belki başka bir ebedî âlemde mes'ûdâne yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir. Ve insana tecellî eden isimlerin, bu fânî ve kısa hayattaki cilveleriyle âlem‑i bekàda onların âyinesi olan insanların, ebedî cilvelerine mazhar olacaklarına işâret ederler.
Evet, ebedînin sâdık dostu ebedî olacak. Ve bâkînin âyine‑i zîşuûru bâkî olmak lâzım gelir.
657
Hayvanların rûhları bâkî kalacağını ve Hüdhüd‑ü Süleymânî (A.S.) ve Neml’i ve Nâka‑i Sâlih (A.S.) ve Kelb‑i Ashâb-ı Kehf gibi bazı efrâd‑ı mahsûsa hem rûhu, hem cesediyle bâkî âleme gideceği ve herbir nev'in, arasıra isti'mâl için bir tek cesedi bulunacağı, rivâyet‑i sahîhadan anlaşılmakla beraber; Hikmet ve Hakikat, hem Rahmet ve Rubûbiyet öyle iktiza ederler.
Ey Kàdir‑i Kayyûm!
Bütün zîhayat, zîrûh, zîşuûr, Senin mülkünde, yalnız Senin kuvvet ve kudretinle ve ancak Senin irâde ve tedbirinle ve rahmet ve hikmetinle, rubûbiyetinin emirlerine teshìr ve fıtrî vazifelerle tavzif edilmişler. Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve galebesi için değil, belki fıtraten insanın zaafı ve aczi için rahmet tarafından ona musahhar olmuşlar. Ve lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile Sâni'lerini ve Ma'bûdlarını kusurdan, şerîkten takdis ve ni'metlerine şükür ve hamd ederek, herbiri ibâdet‑i mahsûsasını yapıyorlar.
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından perdelenmiş olan Zât‑ı Akdes!
Bütün zîrûhların tesbihâtıyla Seni takdis etmek niyet edip, سُبْحَانَكَ يَا مَنْ جَعَلَ مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ diyorum!
658

Sekizinci Fıkra (Enbiyâ, Evliyâ, Asfiyâ)

Yâ Rabbe'l‑Âlemîn! İlâhe'l‑evvelîne ve'l-âhirîn! Yâ Rabbe's‑semâvâti ve'l-arâdîn!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îmân ettim ki: Nasıl semâ, fezâ, arz, berr ve bahr, şecer, nebât, hayvan efrâdıyla, eczâsıyla, zerrâtıyla Seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehâdet ve delâlet ve işâret ediyorlar; öyle de, kâinâtın hülâsası olan zîhayat ve zîhayatın hülâsası olan insan ve insanın hülâsası olan Enbiyâ,evliyâ, asfiyânın hülâsası olan kalblerinin ve akıllarının* müşâhedât ve keşfiyât ve ilhâmât ve istihrâcâtıyla yüzer icmâ ve yüzer tevâtür kuvvetinde bir kat'iyyetle Senin vücûb‑u vücûduna ve Senin vahdâniyet ve ehadiyetine şehâdet edip ihbar ediyorlar. Mu'cizât ve kerâmât ve yakìnî bürhânlarıyla haberlerini isbât ediyorlar.
Evet kalblerde, perde‑i gaybda ihtar edici bir Zâta bakan hiçbir hâtırât‑ı gaybiye ve ilhâm edici bir Zâta baktıran hiçbir ilhâmât‑ı sâdıka ve hakkalyakìn sûretinde Sıfât‑ı Kudsiye ve Esmâ‑i Hüsnâ’nı keşfeden hiçbir i'tikàd‑ı yakìne ve Enbiyâ ve evliyâda, bir Vâcibü'l‑Vücûd’un envârını aynelyakìn ile müşâhede eden hiçbir nurânî kalb ve asfiyâ ve sıddıkînde, bir Hàlık‑ı Külli Şey’in âyât‑ı vücûbunu ve berâhin‑i vahdetini ilmelyakìn ile tasdik eden, isbât eden hiçbir münevver akıl yoktur ki; Senin vücûb‑u vücûduna ve sıfât‑ı kudsiyene ve Senin vahdetine ve Ehadiyetine ve Esmâ‑i Hüsnâ’na şehâdet etmesin, delâleti bulunmasın ve işâreti olmasın!
659
Ve bilhassa, bütün Enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve sıddıkînin imâmı ve reisi ve hülâsası olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarını tasdik eden hiçbir mu'cizât‑ı bâhiresi ve hakkâniyetini gösteren hiçbir hakikat‑i àliyesi ve bütün mukaddes ve hakikatli kitapların hülâsatü'l‑hülâsası olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hiçbir âyet‑i tevhidiye-i kàtıası ve mesâil‑i îmâniyeden hiçbir mes'ele‑i kudsiyesi yoktur ki; Senin vücûb‑u vücûduna ve kudsî sıfatlarına ve Senin vahdetine ve ehadiyetine ve esmâ ve sıfâtına şehâdet etmesin ve delâleti olmasın ve işâreti bulunmasın!‥
Hem nasıl ki, bütün o yüz binler muhbir‑i sâdıklar, mu'cizâtlarına ve kerâmâtlarına ve hüccetlerine istinâd ederek, Senin varlığına ve birliğine şehâdet ederler; öyle de, herşeye muhît olan Arş‑ı A'zamın külliyat‑ı umûrunu idareden kalbin gayet gizli ve cüz'î hâtırâtını ve arzularını ve duâlarını bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden rubûbiyetinin derece‑i haşmetini ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden icâd eden; hiçbir fiil bir fiile, bir bir işe mâni olmadan, en büyük bir şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece‑i azametini icmâ ile, ittifak ile ilân ve ihbar ve isbât ediyorlar.
660
Hem nasıl ki, bu kâinâtı, zîrûha, hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren ve Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi cin ve inse ihzar eden ve en küçük bir zîhayatı unutmayan ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalışan rahmetinin hadsiz genişliğini ve zerrâttan seyyârâta kadar bütün envâ'‑ı mahlûkatı emirlerine itâat ettiren ve teshìr ve tavzif eden hâkimiyetinin nihâyetsiz vüs'atini haber vererek, mu'cizât ve hüccetleriyle isbât ederler; öyle de, kâinâtı, eczâları adedince risaleler içinde bulunan bir kitab‑ı kebîr hükmüne getiren ve Levh‑i Mahfûz’un defterleri olan İmâm‑ı Mübîn ve Kitab‑ı Mübîn’de, bütün mevcûdâtın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan ve umum çekirdeklerde umum ağaçlarının fihristlerini ve programlarını ve zîşuûrun başlarında bütün kuvve‑i hâfızalarda, sâhiblerinin tarihçe‑i hayatlarını yanlışsız, muntazaman yazdıran ilminin herşeye ihâtasına ve herbir mevcûda çok hikmetleri takan, hattâ herbir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren ve herbir zîhayatta a'zâları, belki eczâları ve hüceyrâtları adedince maslahatları takib eden, hattâ insanın lisânını çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamların tatları adedince zevkî olan mîzancıklar ile techiz ettiren hikmet‑i kudsiyenin herbir şeye şümûlüne; hem bu dünyada nümûneleri görülen celâlî ve cemâlî isimlerinin tecellîleri daha parlak bir sûrette ebedü'l‑âbâdda devam edeceğine ve bu fânî âlemde nümûneleri müşâhede edilen ihsânatının daha şa'şaalı bir sûrette dâr‑ı saâdette istimrarına ve bekàsına ve bu dünyada onları gören müştâkların ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına bil'icmâ, bil'ittifak şehâdet ve delâlet ve işâret ederler.
Hem yüzer mu'cizât‑ı bâhiresine ve âyât‑ı kàtıasına istinâden başta Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'ân‑ı Hakîm’in olarak, bütün ervâh‑ı neyyire ashâbı olan enbiyâlar ve kulûb‑u nurâniye aktâbı olan evliyâlar ve ukùl‑ü münevvere erbâbı olan asfiyâlar; bütün suhuf ve kütüb‑ü mukaddesede, Senin çok tekrar ile ettiğin va'dlerine ve tehdidlerine istinâden ve Senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâlin gibi kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve izzet‑i Celâline ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine i'timâden ve keşfiyât ve müşâhedât ve ilmelyakìn i'tikàdlarıyla, saâdet‑i ebediyeyi cin ve inse müjdeliyorlar ve ehl‑i dalâlet için Cehennem bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar ve îmân edip şehâdet ediyorlar.
661
Ey Kadîr‑i Hakîm! Ey Rahmân‑ı Rahîm! Ey Sâdıku'l‑va'di'l-Kerîm! Ey izzet ve azamet ve celâl sâhibi Kahhâr‑ı Zülcelâl!
Bu kadar sâdık dostlarını ve bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını tekzîb edip, Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin kat'î mukteziyâtını ve sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itâatle kendilerini Sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının hadsiz duâlarını ve da'vâlarını reddederek, küfür ve isyan ile ve Seni va'dinde tekzîb etmekle Senin azamet‑i kibriyâna dokunan ve izzet‑i celâline dokunduran ve Ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat‑i rubûbiyet’ini müteessir eden ehl‑i dalâlet ve ehl‑i küfrü, haşrin inkârında tasdik etmekten yüzbin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve àlîsin!
Böyle nihâyetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten Senin nihâyetsiz adâletini ve cemâlini ve rahmetini takdis ediyorum. ﴿سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَب۪يرًا âyetini, vücûdumun bütün zerrâtı adedince söylemek istiyorum.
662
Belki Senin O sâdık elçilerin ve doğru dellâl‑ı saltanatının hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn sûretinde Senin uhrevî rahmet hazinelerine ve âlem‑i bekàda ihsânatının definelerine ve dâr‑ı saâdette tamamıyla zuhûr eden güzel isimlerinin hàrika güzel cilvelerine şehâdet, işâret, beşâret ederler. Ve bütün hakikatlerin merci'i ve güneşi ve hâmîsi olan Hak isminin en büyük bir şuâı, bu hakikat‑i ekber-i haşriye olduğunu îmân ederek Senin ibâdına ders veriyorlar.
Ey Rabbü'l‑Enbiyâ ve's-Sıddıkîn!
Bütün onlar Senin mülkünde, Senin emrin ve kudretin ile, Senin irâde ve tedbirin ile, Senin ilmin ve hikmetin ile musahhar ve muvazzaftırlar. Takdis, tekbir, tahmîd, tehlil ile küre‑i arzı bir zikirhâne‑i a'zam, bu kâinâtı bir mescid‑i ekber hükmünde göstermişler.
Yâ Rabbî ve yâ Rabbe's‑Semâvâti ve'l-Arâdîn! Yâ Hàlıkî ve yâ Hàlık‑ı Külli Şey!
Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyâtıyla teshìr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur'ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risale‑i Nura musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân‑ı kâmil ve hüsn‑ü hâtime ver! Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a şems ve kameri teshìr ettiğin gibi Risale‑i Nura kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale‑i Nur Talebelerini nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü'l‑Firdevs’te mes'ûd kıl! Âmîn, âmîn, âmîn!‥
663
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Kur'ân’dan ve Münâcât‑ı Nebeviye olan Cevşenü'l‑Kebîr’den aldığım bu dersimi, bir ibâdet‑i tefekküriye olarak, Rabb‑i Rahîm’imin dergâhına arzetmekte kusur etmişsem; kusurumun affı için Kur'ân’ı ve Cevşenü'l‑Kebîr’i şefâatçi ederek rahmetinden affımı niyâz ediyorum.
Said Nursî
664

Fihrist

Birinci Lem'a

Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın münâcât‑ı meşhûresi olan ﴿﴿فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ âyetinin bir sırr‑ı mühimmini ve bir hakikat‑i azîmesini beyân ederek; herbir insan, bu dünyada, Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın bulunduğu vaziyette fakat büyük mikyâsta olduğunu beyân eder.
Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’a hût, deniz, gece ne ise, her insan için nefsi, dünyası, istikbâli de odur.

İkinci Lem'a

Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’ın münâcât‑ı meşhûresini beyân eder.
﴿
﴿اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ âyetinin mühim bir sırrını ve azîm bir hakikatini Beş Nükte ile tefsir edip, bütün musîbet‑zedelere manevî bir tiryâk ve gayet nâfi' bir ilâç hükmünde bir risaledir. Bu risale, maddî musîbetleri, ehl‑i îmân için musîbetlikten çıkarıyor.
Asıl ehemmiyetli musîbet, kalbe ve rûha gelen dalâlet musîbetleri olduğunu beyân ettiği gibi; musîbet‑zedelerin ömür dakikaları ehl‑i sabır ve şükür hakkında ibâdet saatleri hükmüne geçip, şekvâ kapısını kapar, dâima şükür kapısını açar bir risaledir.
665

Üçüncü Lem'a

﴿
﴿كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ âyetinin mühim iki hakikatini, يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي ❋ يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي olan meşhûr iki cümlenin ifâde ettikleri iki hakikat‑i mühimme ile tefsir ediyor. Bekà için halk edilen ve bekàya âşık olan rûh‑u insanî, Bâkî‑i Zülcelâl’e karşı münâsebet‑i hakîkiyesini bilse, fânî ömrünü bâkî bir ömre tebdil eder. Sâniyeleri seneler hükmüne geçtiğini ve Bâkî‑i Zülcelâl’i tanımayan rûh‑u insanın seneleri, sâniyeler hükmünde olduğunu beyân edip isbât eden kıymetdâr bir risaledir.
Fenâyı fenâ gören ve bekàyı merak edenler, bu risaleyi merakla okumalı.

Dördüncü Lem'a

Minhâcü's‑Sünne nâmında gayet mühim bir risaledir. Ehl‑i Şîa ve Ehl‑i Sünnet mâbeyninde en mühim bir mes'ele‑i ihtilâfiye olan mes'ele‑i imâmeti gayet vâzıh ve kat'î bir sûrette hall ve fasleder.
﴿
﴿لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُفٌ رَح۪يمٌ ❋ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴿قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى âyât‑ı azîmenin çok hakàik‑ı azîmesinden iki büyük hakikatini Dört Nükte ile tefsir ediyor. Bu risale, Ehl‑i Sünnet ve Cemâate, hem Alevîlere, gayet kıymetdâr ve menfaatdârdır. Hakikaten Minhâcü's‑Sünne’dir; Sünnet‑i Seniye’nin yolunu, o mes'elede tam beyân eder.
666

Beşinci Lem'a

﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ âyetinin gayet mühim bir hakikatini onbeş mertebe ile beyân edecek bir risale olacaktı. Fakat hakikat ve ilimden ziyâde, zikir ve tefekkür ile münâsebetdâr olduğundan şimdilik te'hir edildi. Çendan Onbirinci Lem'a olan Mirkâtü's‑Sünnet ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a nâmındaki gayet mühim bir risale Beşinci Lem'a nâmıyla bidâyeten yazılmıştı. Fakat o risale, onbir nükte‑i mühimmeye inkısam ettiğinden Onbirinci Lem'aya girdi. Beşinci Lem'a açıkta kaldı.

Altıncı Lem'a

لَاحَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظ۪يمِ cümlesinin ifâde ettiği çok âyâtın mühim hakikatini yine onbeş‑yirmi mertebe‑i fikriye ile beyân edecek bir risale olacaktı. Bu Lem'a da, Beşinci Lem'a gibi, nefsimde hissettiğim ve harekât‑ı rûhiyemde zikir ve tefekkürle müşâhede ettiğim mertebeler olduğundan, ilim ve hakikatten ziyâde zevk ve hâle medâr olmak cihetiyle, hakikat lem'aları içinde değil, belki âhirlerinde yazılması münâsib görüldü.

Yedinci Lem'a

Sûre‑i Feth’in âhirinde, ﴿﴿لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّر۪ينَ لَاتَخَافُونَ فَعَلِمَ مَالَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَر۪يبًا ❋ هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا ❋ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا﴿مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا olan üç âyet‑i azîmeden on vücûh‑u i'câziyeden yalnız ihbar‑ı bilgayb vechinden sekiz ihbarât‑ı gaybiyeyi beyân ediyor; şu üç âyet, tek başıyla bir mu'cize‑i bâhire olduğunu isbât ediyor. Tetimmesinde, ﴿فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا âyetinin mühim bir nükte‑i i'câziyesini, Sûre‑i Feth’in âhirindeki âyetin aynı ihbar‑ı gaybîsi nev'inden, gaybî ihbarlarına işâret eder.
667
Hâtimesinde, Kur'ân‑ı Hakîm’in tevâfukât cihetinde i'câzî nüktelerinden gayet parlak bir nükte‑i i'câziyesini beyân edip; Kur'ân Fâtiha’da, Fâtiha Besmele’de, Besmele Elif Lâm Mîm’de bir cihette dercedildiğini beyân ediyor.
Hem, en münteşir ve mütedâvil derkenar Mushaflarda Lafzullâhın tevâfukât‑ı latîfe-i i'câziyesinden birisi şudur ki: Sahifenin âhirki satırının yukarı kısmında, bütün Kur'ân’da seksen ve aşağı kısmında yine lafza‑i Celâl birbiri üstünde seksen olup tevâfuk ederek gelmesi ve sahifeler arkasında tam muvâfakatle birbirini göstermesi, âdeta seksen adetten bir tek Lafza‑i Celâl tezâhür etmesi; hem âhirki satırın tam ortasında ellibeş ve başında yirmibeş, beraber yine seksen ederek; bu seksen, o iki seksene seksenlikte tevâfuk ettikleri gibi, ikiyüz kırk tevâfukât‑ı latîfe yalnız sahifenin âhirki satırlarında bulunması gösteriyor ki; Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hem âyâtı, hem kelimâtı, hem hurûfâtı, herbiri ayrı ayrı medâr‑ı i'câz oldukları gibi, kelimâtın nakışları ve hatları dahi ayrı bir şu'le‑i i'câza mazhar olduğunu beyân eder.
668

Sekizinci Lem'a

Kerâmet‑i Gavsiye Risalesi’dir. Matbu' Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî ve Hatt‑ı Kur'ân Lem'alar Mecmuası’nda neşredilmiştir.

Dokuzuncu Lem'a

﴿اِنَّ مَثَلَ عِيسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ ve ﴿قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪يâyetlerinin birkaç sırlarına dair, hizmet‑i Kur'âniye içinde gayet mühim bir kardeşimiz olan Hulûsi Bey’in suâllerine cevaptır.
Birinci suâl: Muhyiddin‑i Arabî, rûhun mahlûkıyeti inkişafından ibarettir demesine karşı gayet mühim bir tahkîk ile rûha ait bir mes'eleyi hallediyor.
Diğer bir suâli: İlm‑i cifre ait olarak gaybdan haber veren evliyâların yalnız işâretle iktifâ ettiklerinin hikmetini beyân ediyor.
Diğer bir suâlinde: Hz._İsâ Aleyhisselâm’a bir peder tahayyül eden ve hınzırın etini bir cihette cevâzına hükmeden bedbaht bir doktorun dalâletlerini başına vurup susturuyor.
Bu risalenin zeyli, ikinci suâlin cevabına gayet mühim bir zeyldir ki; vahdetü'l‑vücûd meşrebinin mâhiyetini gösterdiği gibi bu meşrebin en mühim ve en yüksek meşreb olmadığını ve Muhyiddin‑i Arabî gibi zâtların o meşrebe gitmelerinin sebeblerini gayet metîn ve kat'î bir sûrette beyân ediyor.
Bu risale vahdetü'l‑vücûd ile veya Muhyiddin‑i Arabî’nin âsârıyla ülfet edenlere bir iksîr‑i a'zam hükmündedir.

Onuncu Lem'a

﴿
﴿يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَع۪يدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ âyetinin bir sırrını, Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşlarımın beşeriyet muktezâsı olarak sehiv ve hatâlarının neticesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyân etmekle tefsir ediyor.
669
Evet, bu risale iki kısım olarak yazılmış. Birinci kısımda, hàs ve sâdık Kur'ân hizmetkârlarının sehiv ve hatâları neticesinde yedikleri tenbihkârâne şefkat tokatları:
İkinci kısımda, zâhiri dost ve kalbi muârız olanların bilerek verdikleri zarara mukâbil, zecirkârâne yedikleri tokatlarından bahsedilecekti. Fakat lüzumsuz bazıların hatırlarını rencîde etmemek için, yüzer hâdisâttan birinci kısmın yalnız onbeş adedinden bahsedildi. İkinci kısım şimdilik yazılmadı.
Tokat yiyen, kendi imza ve tasdiki tahtında, kabûl ederek yazmıştır. Ben beş tokat yedim, yazdım. Nefsim gibi telâkki ettiğim Abdülmecîd ile Hulûsi’ye vekâleten yazdım. Ötekilerin bir kısmı kendileri yazdılar; bir kısmı, hakkında yazılanı gördüler, kabûl ettiler. Nümûne nev'inden olarak onlarla iktifâ ettik. Yoksa hâdisât çoktur.
Bununla kat'iyyen kanâatimiz gelmiştir ki; bu hizmetimizde başıboş değiliz. Mühim bir nazar altındayız ve dikkatli bir inâyet nazarındayız ve kuvvetli hıfz ve himâyet tahtındayız.
O risalenin âhirinde, اَلظُّلْمُ لَايَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ sırrına dair mühim bir hakikat beyân edilerek, hizmetimize zulüm nev'inden ilişen mülhidler, bu dünyada tokadını yiyecekler ve kısmen yediklerini; ve zındıka ve dalâlet hesabına ilişenler çabuk tokat yemeyip te'hir edildiğinin sebeb ve hikmetini beyân ediyor.

Onbirinci Lem'a

Mirkâtü's‑Sünne ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a nâmıyla gayet mühim bir risaledir.
﴿
﴿لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُفٌ رَح۪يمٌ﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ âyetlerinin gayet mühim iki hakikatini Onbir Nükte ile tefsir ediyor.
670
Birinci Nükte:
مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ي فَلَهُ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ Hadîs‑i Şerîfinin sırrını beyân ediyor.
İkinci Nükte:
İmâm‑ı Rabbânî (R.A.): Sünnet‑i Seniye’nin ittibâ'ı; en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli tarîkattır demesine dairdir.
Üçüncü Nükte:
Sünnet‑i Seniye’nin ehemmiyeti hakkında İmâm‑ı Rabbânî’nin hükmünü tasdik ettiğini beyân ediyor.
Dördüncü Nükte:
اَلْمَوْتُ حَقٌّ hakikatinin kapısıyla, gayet acîb bir âlem‑i manevîye ait bir seyahat‑ı rûhiyeyi beyân ediyor.
Beşinci Nükte:
﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ âyetinin sarâhatiyle; muhabbetullâh, kat'î bir kıyâs‑ı mantıkî ile, Sünnet‑i Seniye’nin ittibâ'ını intac ettiğine dairdir.
Altıncı Nükte:
كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ hadîsinin mühim bir sırrını ve ﴿اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ âyetinin bir hakikatini tefsir ediyor.
Yedinci Nükte:
Sünnet‑i Seniye’nin herbir mes'elesi altında bir edeb bulunduğunu beyân eder. Allâmü'l‑Guyûb’a karşı edeb ve hicâb nasıl olabilir? Ve ne demektir?” suâline karşı, güzel bir cevaptır.
Sekizinci Nükte:
Sünnet‑i Seniye’nin bir kısmı şefkat‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) tereşşuhâtı olduğu gibi, Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nasıl bir mâden‑i şefkat olduğunu gösteriyor.
Dokuzuncu Nükte:
Sünnet‑i Seniye’nin herbir nev'ine tamamen bilfiil ittibâ' etmek, ehass‑ı hàvâssa mahsûs olduğu hâlde; herkes niyeti ile ve kasd ile ve tarafdârâne ve iltizamkârâne ve takdirkârâne tâlib olmakla, o ittibâ'‑ı tâmmeden tam hissedar olabilir. Ehl‑i tarîkatın ezkâr ve evrâd ve meşrebleri, esâsât‑ı Sünnete muhâlefet etmemek şartıyla bid'ata dâhil olmadığını, olsa olsa bid'a‑i hasene olduğunu beyân eder.
671
Onuncu Nükte:
﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
Muhabbet‑i İlâhiye’ye ve o muhabbetin neticesinde Sünnet‑i Seniye’nin ittibâ'ına dair, üç nokta ile, gayet merak‑âver ve mühim ve güzel beyânât var. Hattâ kitabın nakşında şu Onuncu Nükte’nin bir şuâ‑ı kerâmetini, tevâfukla nazara gösteriyor.
Onbirinci Nükte:
Zât‑ı Ahmediye’nin Sünnet‑i Seniye’sinin menba'ı; hem akvâli, hem ahvâli, hem ef'âli olduğunu ve herbirisi hem farz, hem nevâfil, hem âdât aksâmına inkısam ettiğini ve Kur'ân’da ﴿وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ sırrıyla, nev'‑i beşer içinde ma'nen ve rûhen olduğu gibi, mizâc‑ı cismânîsinin cihetiyle dahi en mu'tedil noktasında ve kuvâ‑yı cismâniye ve nefsiyede nokta‑i îtidâlin vasatında ve kemâlinde bulunan ferd‑i ferîd, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu isbât ediyor.
Bu risale dahi, başta denildiği gibi, bir tiryâk‑ı enfa' ve bir iksîr‑i a'zamdır.

Onikinci Lem'a

﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُوالْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴿اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْاَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَحَاطَ بِكُلِّ شَىْءٍ عِلْمًا âyetlerinin, ehl‑i fennin ve şimdiki coğrafyacı ve kozmoğrafyacıların medâr‑ı tenkidleri olmuş iki hakikatini, İki Nükte ile tefsir ediyor.
Birinci Nükte: Umum rızık doğrudan doğruya Kadîr‑i Zülcelâl’in elinde olduğunu ve hazine‑i rahmetinden çıktığını beyân ederek, rızıksızlıktan ölmek olmadığını isbât eder.
İkinci Nükte: Küre‑i arzın, münkir coğrafyacı feylesofların rağmına olarak, yedi vecihle yedi tabaka olduğunu; ve semâvât dahi, kozmoğrafyacı feylesofların rağmına olarak, yedi vecihle yedi tabaka olduğunu isbât eder. Bu risale, öyle geveze mülhidlere bir licâmdır, yani gemdir.
672

Onüçüncü Lem'a

Hikmetü'l‑İstiâze nâmıyla mâruf, gayet kıymetdâr ve kuvvetli ve hakikatli bir risaledir.
﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ❋ مَلِكِ النَّاسِ ❋ اِلٰهِ النَّاسِ ❋ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ ❋ اَلَّذ۪ي يُوَسْوِسُ ف۪ي صُدُورِ النَّاسِ ❋ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ Sûresi’nin en mühim bir hakikatini, ﴿وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِâyetinin mühim bir hikmetini ve اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ’in en mühim bir sırrını Onüç İşâret ile tefsir ederek, onüç anahtarla, ﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ’ın kal'a‑i hasînine girmek için kapı açar, tahassungâhı gösterir.
Birinci İşâret: Şeytanların kâinâtta icâd cihetinde hiç medhalleri olmadığı ve dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl‑i dalâleti tenfîr ettikleri hâlde; ve Cenâb‑ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl‑i hakka tarafdâr olduğu ve hak ve hakikatin câzibedâr güzellikleri ehl‑i hakkı müeyyid ve müşevvik bulunduğu hâlde, hizbü'ş‑şeytanın çok defa hizbullâha galebe etmesinin hikmeti nedir?” diye suâle karşı gayet kat'î ve vâzıh bir cevaptır.
İkinci İşâret: Şerr‑i mahz olan şeytanların icâdı ve ehl‑i îmâna taslîtleri ve onların yüzünden çok insanların küfre girip Cehennem’e girmelerine, Cemîl‑i Ale'l-Itlâk ve Rahîm‑i Mutlak ve Rahmân‑ı Bilhakk’ın rahmet ve cemâli bu hadsiz çirkinliğin ve bu dehşetli musîbetin husûlüne nasıl müsâade ediyor? Ve ne için cevâz gösteriyor?” diye suâline karşı gayet kuvvetli ve mukni' bir cevaptır.
Üçüncü İşâret: Kur'ân‑ı Hakîm’de, ehl‑i dalâlete karşı azîm şekvâlar ve kesretli tahşidât ve çok şiddetli tehdidât, aklın zâhirine göre, adâletli ve münâsebetli belâğatına ve üslûbundaki îtidâline ve istikametine münâsib düşmüyor. Âdeta, âciz bir adama karşı orduları tahşid ediyor; ve müflis ve mülkte hissesiz, âciz bir adama, kuvvetli bir şerîk mevkii verir gibi, ondan şekvâlar etmenin sırrı ve hikmeti nedir?” diye suâline karşı, gayet kat'î ve ehemmiyetli bir cevaptır.
Dördüncü İşâret: Adem şerr‑i mahz ve vücûd hayr‑ı mahz olduğundan, mehâsin ve kemâlât vücûda ve şerler ve musîbetler ademe istinâd ettiğini ve ondan neş'et ettiğini beyân ediyor.
673
Beşinci İşâret: Cenâb‑ı Hak, kütüb‑ü semâviyede beşere karşı Cennet gibi azîm bir mükâfâtı ve Cehennem gibi dehşetli bir mücâzâtı göstermekle beraber, çok irşad ve mükerrer îkaz ve defaatle ihtar ve müteaddid tehdid ve teşvik ettiği hâlde; hizbü'ş‑şeytanın çirkin ve mükâfâtsız ve zaîf desîselerine karşı ehl‑i îmânın mağlûb olmalarının sırrı nedir?” diye müdhiş suâle karşı mukni' bir cevaptır.
Altıncı İşâret: Şeytanların en tehlikeli ve kesretli bir desîsesi olan, tasavvur‑u küfrî”yi tasdik‑i küfür sûretinde, tasavvur‑u dalâlet”i tasdik‑i dalâlet tarzında göstermesiyle, hassas ve sâfî‑kalb insanları tehlikelere atmasına mukâbil, ilmî ve mantıkî ve hakikatli bir cevaptır.
Yedinci İşâret: Mu'tezile imâmları, şerrin icâdını şer telâkki ettikleri için, küfür ve dalâletin icâdını Allah’a vermeyip, güyâ onunla Allah’ı takdis ediyorlar. Mu'tezilenin bu mühim mes'elelerine ve Mecûsîlerin hàlık‑ı şerri ayrı telâkki etmelerine karşı gayet kuvvetli ve mantıkî bir cevab‑ı müskit; hem Günah‑ı kebîreyi işleyen mü'min kalamaz diyen Mu'tezile ve bir kısım Haricîlere karşı gayet makbûl ve mukni' bir cevaptır.
Sekizinci İşâret: Bazı risalelerde kat'î delillerle isbât edilmiş ki; küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkülâtlı ve suûbetlidir ki, hiç kimse ona girmemek gerekti ve kàbil‑i sülûk değildir. Îmân ve hidayet yolu o kadar zâhir ve kolaydır ki, herkes ona girmeli idi, dediğiniz hâlde; bu Hikmetü'l‑İstiâze’de, dalâletli yolun kolay ve tahrib ve tecâvüz olduğu için çoklar o yola sülûk ettiğini beyânın, birbirine muhâlif oluyor; vech‑i tevfiki nedir?” suâline karşı, gayet merak‑âver ve mantıkî ve kat'î bir cevab olmakla beraber; Dalâlette o kadar dehşetli bir elem ve korku var ki, kâfir, değil hayatından lezzet alması, belki hiç yaşamaması lâzım gelirken, ehl‑i îmândan ziyâde kendini hayatta mes'ûd görmesinin sırrı nedir?” diye suâline karşı gayet güzel bir temsîl ile tam kanâat getirir bir cevaptır.
İkinci Fıkra (Cevv-i Semâ) — Lem'alar | risaleinur.site