566
İsm‑i A'zamın Altı Nurundan Üçüncü Nuruna İşâret Eden Üçüncü Nükte
﴿اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ﴾ Âyetinin bir nüktesi ve bir İsm‑i A'zam veya İsm‑i A'zamın altı nurundan bir nuru olan “İsm‑i Hakem”in bir cilvesi Ramazan‑ı Şerîfte Eskişehir Hapishânesinde görüldü. Ona yalnız bir işâret olarak, Beş Noktadan ibaret Üçüncü Nükte acele olarak yazıldı, müsvedde hâlinde kaldı.
Üçüncü Nüktenin Birinci Noktası
Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, ism‑i Hakem’in tecellî‑i a'zamı şu kâinâtı öyle bir kitab hükmüne getirmiş ki, her sahifesinde yüzer kitab yazılmış; ve her satırında yüzer sahife derc edilmiş; ve her kelimesinde yüzer satır mevcûddur; ve her harfinde yüzer kelime var; ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sahifeleri, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette Nakkàşını, Kâtibini öyle vuzûhla gösteriyor ki; o kitab‑ı kâinâtın müşâhedesi, kendi vücûdundan yüz derece daha ziyâde Kâtibinin vücûdunu ve vahdetini isbât eder. Çünkü bir harf kendi vücûdunu bir harf kadar ifâde ettiği hâlde, kâtibini bir satır kadar ifâde ediyor.
Evet, bu kitab‑ı kebîrin bir sahifesi, zemin yüzüdür. O sahifede nebâtât, hayvanat tâifeleri adedince kitaplar, birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gayet mükemmel bir sûrette, bahar mevsiminde yazıldığı gözle görünüyor. Bu sahifenin bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebâtlar adedince manzûm kasideler, beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz. O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime; muntazam, mevzûn, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince, Hakem‑i Zülcelâl’in medh ü senâsına dair mânidâr fıkralardır. Güyâ çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi, Nakkàşının medîhalarını teğannî eden manzûm bir kasidedir.
567
Hem güyâ Hakem‑i Zülcelâl, zeminin meşherinde teşhîr ettiği antika ve acîb eserlerine binler gözle bakmak istiyor.
Hem güyâ O Sultan‑ı Ezelî’nin o ağaca verdiği murassa' hediye ve nişanları ve formaları, hususî bayramı ve resm‑i küşâdı olan baharda, pâdişahın nazarına arz etmek için, öyle müzeyyen, mevzûn, muntazam, mânidâr bir şekil almış ve öyle hikmetli bir şekil verilmiştir ki, herbir çiçeğinde, herbir meyvesinde, birbiri içinde çok vecihler ve delillerle, Nakkàşının vücûduna ve esmâsına şehâdet ederler.
Meselâ; herbir çiçekte, herbir meyvede bir mîzan var. Ve o mîzan, bir intizam içinde; ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzîn içinde; ve o tevzîn ve tanzim, bir zînet ve san'at içinde; ve o zînet ve san'at, mânidâr kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan; herbir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince, Hakem‑i Zülcelâl’e işâretler ediyor.
Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün ağacın fihristesini, programını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkezâ...
Buna kıyâsen, kâinât kitabının bütün satırları, sahifeleri, böyle, ism‑i Hakem ve Hakîm’in cilvesiyle, yalnız herbir sahifesi değil, belki herbir satırı ve herbir kelimesi ve herbir harfi ve herbir noktası, birer mu'cize hükmüne getirilmiştir ki, bütün esbâb toplansa, bir noktasının nazîrini getiremezler, muâraza edemezler.
568
Evet, bu Kur'ân‑ı Azîm-i Kâinât’ın herbir âyet‑i tekvîniyesi, o âyetin noktaları ve hurûfu adedince mu'cizeler gösterdiklerinden; elbette serseri tesâdüf, kör kuvvet, gayesiz, mîzansız, şuûrsuz tabiat, hiçbir cihetle o hakîmâne, basîrâne olan hàs mîzana ve gayet ince intizama karışamazlar. Eğer karışsaydılar, elbette karışık eseri görünecekti. Hâlbuki hiçbir cihette intizamsızlık müşâhede olunmuyor.
Üçüncü Nüktenin İkinci Noktası
İki Mes'eledir.
Birinci Mes'elesi
Onuncu Söz’de beyân edildiği gibi; nihâyet kemâlde bir cemâl ve nihâyet cemâlde bir kemâl, elbette kendini görmek ve göstermek, teşhîr etmek istemesi, en esâslı bir kaidedir. İşte bu esâslı düstur‑u umumîye binâendir ki; bu Kitab‑ı Kebîr-i Kâinâtın Nakkàş-ı Ezelî’si, bu kâinâtla ve bu kâinâtın herbir sahifesiyle ve herbir satırıyla, hattâ harfleri ve noktalarıyla Kendini tanıttırmak ve kemâlâtını bildirmek ve cemâlini göstermek ve Kendisini sevdirmek için, en cüz'îden en küllîye kadar herbir mevcûdun müteaddid lisânlarıyla cemâl‑i kemâlini ve kemâl‑i cemâlini tanıttırıyor ve sevdiriyor.
İşte, ey gâfil insan! Bu Hâkim‑i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâl-i Ve'l-Cemâl, sana karşı Kendisini herbir mahlûkuyla böyle hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği hâlde, sen O’nun tanıttırmasına karşı îmânla tanımazsan ve O’nun sevdirmesine mukâbil ubûdiyetinle kendini O’na sevdirmezsen, ne derece hadsiz muzâaf bir cehâlet, bir hasâret olduğunu bil, ayıl!
İkinci Noktanın İkinci Mes'elesi
Bu kâinâtın Sâni'‑i Kadîr ve Hakîm’inin mülkünde iştirâk yeri yoktur. Çünkü herşeyde nihâyet derecede intizam bulunduğundan, şirki kabûl edemez. Çünkü müteaddid eller bir işe karışırsa, o iş karışır. Bir memlekette iki pâdişah, bir şehirde iki vâli, bir köyde iki müdür bulunsa, o memleket, o şehir, o köyün her işinde bir karışıklık başlayacağı gibi; en ednâ bir vazifedâr adam, o vazifesine başkasının müdâhalesini kabûl etmemesi gösteriyor ki, hâkimiyetin en esâslı hàssası, elbette istiklâl ve infiraddır. Demek intizam vahdeti ve hâkimiyet infiradı iktiza eder.
569
Mâdem hâkimiyetin bir muvakkat gölgesi, muâvenete muhtaç ve âciz insanlarda böyle müdâhaleyi reddederse; elbette, derece‑i Rubûbiyette hakîki bir hâkimiyet‑i mutlaka, bir Kadîr‑i Mutlak’ta, bütün şiddetiyle müdâhaleyi reddetmek gerektir. Eğer zerre kadar müdâhale olsaydı, intizam bozulacaktı.
Hâlbuki bu kâinât öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halk etmek için, bir ağacı halk edebilir bir kudret lâzımdır. Ve bir ağacı halk etmek için de, kâinâtı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinât içinde parmak karıştıran bir şerîk bulunsa, en küçük bir çekirdekte de hissedar olmak lâzım gelir. Çünkü o, onun nümûnesidir. O hâlde, koca kâinâtta yerleşmeyen iki rubûbiyet, bir çekirdekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise, muhâlâtın ve bâtıl hayâlâtın en mânâsız ve en uzak bir muhâlidir. Koca kâinâtın umum ahvâl ve keyfiyâtını mîzan‑ı adlinde ve nizâm‑ı hikmetinde tutan bir Kadîr‑i Mutlak’ın aczini – hattâ bir çekirdekte dahi – iktiza eden şirk ve küfür ne kadar hadsiz derecede muzâaf bir hilâf, bir hatâ, bir yalan olduğunu ve Tevhid ne derece hadsiz muzâaf bir derecede hak ve hakikat ve doğru olduğunu bil, “Elhamdülillâhi ale'l‑îmân” de.
Üçüncü Nokta
Sâni'‑i Kadîr, ism‑i Hakem ve Hakîm’i ile, bu âlem içinde binler muntazam âlemleri derc etmiştir. O âlemler içinde en ziyâde kâinâttaki hikmetlere medâr ve mazhar olan insanı bir merkez, bir medâr hükmünde yaratmış. Ve o kâinât dâiresinin en mühim hikmetleri ve faydaları insana bakıyor. Ve insan dâiresi içinde dahi, rızkı bir merkez hükmüne getirmiş; âlem‑i insanîde ekser hikmetler, maslahatlar, o rızka bakar ve onunla tezâhür eder. Ve insanda şuûr ve rızıkta zevk vâsıtasıyla, ism‑i Hakîm’in cilvesi parlak bir sûrette görünüyor. Ve şuûr‑u insanî vâsıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin, bir nev'ide bir cilvesini ta'rif ediyor.
570
Meselâ; tıb fenninden suâl olsa, “Bu kâinât nedir?” Elbette diyecek ki: “Gayet muntazam ve mükemmel bir eczâhâne‑i kübrâdır. İçinde herbir ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir.”
Fenn‑i kimyadan sorulsa, “Bu küre‑i arz nedir?” Diyecek: “Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahânedir.”
Fenn‑i makine diyecek: “Hiçbir kusuru olmayan, gayet mükemmel bir fabrikadır.”
Fenn‑i zirâat diyecek: “Nihâyet derecede mahsuldâr, her nev'i hubûbu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir.”
Fenn‑i ticâret diyecek: “Gayet muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok san'atlı bir dükkândır.”
Fenn‑i iâşe diyecek: “Gayet muntazam, bütün erzâkın envâ'ını câmi' bir anbardır.”
Fenn‑i rızık diyecek: “Yüz binler lezîz taamlar beraber, kemâl‑i intizam ile içinde pişirilen bir matbah‑ı Rabbânî ve bir kazan‑ı Rahmânîdir.”
Fenn‑i askeriye diyecek ki: “Arz bir ordugâhtır. Her bahar mevsiminde yeni taht‑ı silâha alınmış ve zemin yüzünde çadırları kurulmuş dört yüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu hâlde, ayrı ayrı erzâkları, ayrı ayrı libâsları, silâhları, ayrı ayrı ta'limâtları, terhisâtları, kemâl‑i intizamla, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, bir tek Kumandan‑ı A'zamın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesiyle, gayet muntazam yapılıp idare ediliyor.”
571
Ve fenn‑i elektrikten sorulsa, “Bu âlem nedir?” Elbette diyecek: “Bu muhteşem saray‑ı kâinâtın damı, gayet intizamlı, mîzanlı, hadsiz elektrik lambalarıyla tezyîn edilmiştir. Fakat o kadar hàrika bir intizam ve mîzan iledir ki; başta güneş olarak, küre‑i arzdan bin defa büyük o semâvî lambalar, mütemâdiyen yandıkları hâlde muvâzenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar, yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyatları hadsiz olduğu hâlde, vâridâtları ve gazyağları ve madde‑i iştiâlleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor? Neden yanmak muvâzenesi bozulmuyor? Küçük bir lamba dahi muntazam bakılmazsa söner. Kozmoğrafyaca, küre‑i arzdan bir milyondan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan güneşi (Hâşiye) kömürsüz, yağsız yandıran, söndürmeyen Hakîm‑i Zülcelâl’in hikmetine, kudretine bak, ‘Sübhânallâh’ de! Güneşin müddet‑i ömründe geçen dakikalarının âşirâtı adedince ‘Mâşâallâh, Bârekallâh, Lâ ilâhe illâ Hû’ söyle!
Demek bu semâvî lambalarda gayet hàrika bir intizam var. Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güyâ o pek büyük ve pek çok kütle‑i nâriyelerin ve gayet çok kanâdil‑i nuriyelerin buhar kazanı ise, harâreti tükenmez bir Cehennem’dir ki, onlara nursuz harâret veriyor. Ve o elektrik lambalarının makinesi ve merkezî fabrikası dâimî bir Cennet’tir ki, onlara nur ve ışık veriyor; ism‑i Hakem ve Hakîm’in cilve‑i a'zamıyla, intizamla yanmakları devam ediyor.” Ve hâkezâ…
Bunlara kıyâsen, yüzer fennin herbirisinin kat'î şehâdetiyle, noksansız bir intizam‑ı ekmel içinde, hadsiz hikmetler, maslahatlarla bu kâinât tezyîn edilmiştir. Ve o hàrika ve ihâtalı hikmetle mecmû‑u kâinâta verdiği intizam ve hikmetleri, en küçük bir zîhayat ve bir çekirdekte, küçük bir mikyâsta derc etmiştir.
572
Ve ma'lûm ve bedîhîdir ki, intizam ile gayeleri ve hikmetleri ve faydaları takib etmek; ihtiyar ile, irâde ile, kasd ile, meşîet ile olabilir, başka olamaz. İhtiyarsız, irâdesiz, kasıdsız, şuûrsuz esbâb ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdâhaleleri dahi olamaz. Demek bu kâinâtın bütün mevcûdâtındaki hadsiz intizamât ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil‑i Muhtar’ı, bir Sâni'‑i Hakîm’i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acîb bir cehâlet ve dîvânelik olduğu ta'rif edilmez.
Evet, dünyada en ziyâde hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır. Çünkü kâinâtın mevcûdâtındaki hadsiz intizamât ve hikmetleriyle, vücûd ve vahdetine şâhidler bulunduğu hâlde, O’nu görmemek, bilmemek, ne derece körlük ve cehâlet olduğunu, en kör câhil de anlar. Hattâ diyebilirim ki, ehl‑i küfrün içinde, kâinâtın vücûdunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestâiler, en akıllılarıdır. Çünkü; kâinâtın vücûdunu kabûl etmekle Allah’a ve Hàlık’ına inanmamak kàbil ve mümkün olmadığından, kâinâtı inkâra başladılar. Kendilerini de inkâr ettiler; “Hiçbir şey yok” diyerek, akıldan istifâ ederek, akıl perdesi altında sâir münkirlerin hadsiz akılsızlıklarından kurtulup bir derece akla yanaştılar.
Dördüncü Nokta
Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, bir Sâni'‑i Hakîm ve gayet hikmetli bir usta, bir sarayın herbir taşında yüzer hikmeti hassâsiyetle takib etse, sonra o saraya dam yapmayıp, boşu boşuna harâb olmasıyla, takib ettiği hadsiz hikmetleri zâyi' etmesini hiçbir zîşuûr kabûl etmediği ve bir Hakîm‑i Mutlak, kemâl‑i hikmetinden, bir dirhem kadar bir çekirdekten yüzer batman faydaları, gayeleri, hikmetleri dikkatle takib ettiği hâlde, dağ gibi koca ağaca bir dirhem kadar bir tek fayda, bir tek küçük gaye, bir tek meyve vermek için o koca ağacın pek çok masârifini yapmakla, kendi hikmetine bütün bütün zıt ve muhâlif olarak, müsrifâne bir sefâhet irtikâb etmesi hiçbir cihetle imkânı olmadığı gibi; aynen öyle de, bu kâinât sarayının herbir mevcûdâtına yüzer hikmet takan ve yüzer vazife ile techiz eden, hattâ herbir ağaca meyveleri adedince hikmetler ve çiçekleri adedince vazifeler veren bir Sâni'‑i Hakîm, kıyâmeti getirmemekle ve haşri yapmamakla, bütün bu had ve hesaba gelmeyen hikmetleri ve nihâyetsiz vazifeleri mânâsız, abes, boş, faydasız zâyi' etmesi, O Kadîr‑i Mutlak’ın kemâl‑i kudretine acz‑i mutlak verdiği gibi, O Hakîm‑i Mutlak’ın kemâl‑i hikmetine hadsiz abesiyet ve faydasızlığı ve O Rahîm‑i Mutlak’ın cemâl‑i rahmetine nihâyetsiz çirkinliği ve O Âdil‑i Mutlak’ın kemâl‑i adâletine nihâyetsiz zulmü vermek demektir. Âdeta, kâinâtta herkese görünen hikmet, rahmet, adâleti inkâr etmektir. Bu ise, en acîb bir muhâldir ki, hadsiz bâtıl şeyler, içinde bulunur.
573
Ehl‑i dalâlet gelsin, baksın: Gireceği ve düşündüğü kendi kabri gibi, kendi dalâletinde ne derece dehşetli bir zulmet, bir karanlık ve yılanların, akreplerin yuvası bir kuyu olduğunu görsün. Ve âhirete îmân ise, Cennet gibi güzel ve nurânî bir yol olduğunu bilsin, îmâna girsin.
Beşinci Nokta
İki Mes'ele’dir.
Birinci Mes'ele
Sâni'‑i Zülcelâl, ism‑i Hakîm’in muktezâsıyla, herşeyde en hafif sûreti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faydalı şekli ehemmiyetle takib ettiği gösteriyor ki; isrâf, abesiyet, faydasızlık, fıtratta yoktur. İsrâf ise, ism‑i Hakîm’in zıddı olduğu gibi, iktisad onun lâzımıdır ve düstur‑u esâsıdır.
Ey iktisadsız, isrâflı insan! Bütün kâinâtın en esâslı düsturu olan iktisadı yapmadığından, ne kadar hilâf‑ı hakikat hareket ettiğini bil; ﴿كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا﴾ âyeti ne kadar esâslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla!
574
İkinci Mes'ele:
İsm‑i Hakem ve Hakîm, bedâhet derecesinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine delâlet ve istilzam ediyor denilebilir. Evet, mâdem gayet mânidâr bir kitab, onu ders verecek bir muallim ister. Ve gayet güzel bir cemâl, kendini görecek ve gösterecek bir ayna iktiza eder. Ve gayet kemâlde bir san'at, teşhîrci bir dellâl ister. Elbette, herbir harfinde yüzer mânâlar, hikmetler bulunan bu Kitab‑ı Kebîr-i Kâinâtın muhâtabı olan nev'‑i insan içinde, elbette bir rehber‑i ekmel, bir muallim‑i ekber bulunacak. Tâ ki, o kitapta bulunan kudsî ve hakîki hikmetleri ders verecek; belki kâinâttaki hikmetlerin vücûdunu bildirecek; belki kâinâtın hilkatindeki makàsıd‑ı Rabbâniye’nin zuhûruna, belki husûlüne vesile olacak; ve umum kâinâtta Hàlık tarafından gayet ehemmiyetle izhârını irâde ettiği kemâl‑i san'atını, cemâl‑i esmâsını bildirecek, âyinedârlık edecek; ve O Hàlık, bütün mevcûdâtla Kendini sevdirmek ve zîşuûr mahlûklarından mukàbele istediğinden, o zîşuûrların nâmına birisi o geniş tezâhürat‑ı Rubûbiyete karşı geniş bir ubûdiyet ile mukàbele edip, berr ve bahri cezbeye getirecek, semâvât ve arzı çınlatacak bir velvele‑i teşhîr ve takdis ile, o zîşuûrların nazarını o san'atların Sâni'ine çevirecek; ve kudsî dersler ve ta'limâtla bütün ehl‑i aklın kulaklarını kendine çevirecek bir Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’la, O Sâni'‑i Hakem-i Hakîm’in makàsıd‑ı İlâhiye’sini en güzel bir sûrette gösterecek; ve bütün hikmetlerinin tezâhürüne ve tezâhürat‑ı cemâliye ve celâliyesine karşı en ekmel bir mukàbele edecek bir Zât, güneşin vücûdu gibi bu kâinâta lâzımdır, zarûrîdir. Ve öyle eden ve en ekmel bir sûrette o vazifeleri yapan, bilmüşâhede, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Öyle ise; güneş ziyâyı, ziyâ gündüzü istilzam ettiği derecede, kâinâttaki hikmetler Risalet‑i Ahmediye’yi istilzam eder.
575
Evet, nasıl ki, ism‑i Hakem ve Hakîmin cilve‑i a'zamı ile, a'zamî derecede Risalet‑i Ahmediye’yi iktiza ediyor; öyle de, Esmâ‑i Hüsnâ’dan Allah, Rahmân, Rahîm, Vedûd, Mün'im, Kerîm, Cemîl, Rab gibi çok isimlerin herbiri, kâinâtta görünen bir cilve‑i a'zamla, a'zamî derecede ve mertebe‑i kat'iyyette Risalet‑i Ahmediye’yi istilzam ederler.
Meselâ; ism‑i Rahmân’ın cilvesi olan rahmet‑i vâsia, O Rahmeten li'l‑âlemîn ile tezâhür eder. Ve ism‑i Vedûd’un cilvesi olan tahabbüb‑ü İlâhî ve taarrüf‑ü Rabbânî O Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn ile netice verir, mukàbele görür. Ve ism‑i Cemîl’in bir cilvesi olan bütün cemâller, yani cemâl‑i Zât, cemâl‑i Esmâ, cemâl‑i san'at, cemâl‑i masnûât o âyine‑i Ahmediye’de görülür, gösterilir. Ve haşmet‑i Rubûbiyet ve saltanat‑ı Ulûhiyet’in cilveleri dahi, o dellâl‑ı Saltanat-ı Rubûbiyet olan Zât‑ı Ahmediye’nin risaletiyle bilinir, görünür, anlaşılır, tasdik edilir. Ve hâkezâ… Bu misâller gibi, ekser Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbiri, Risalet‑i Ahmediye’ye birer parlak bürhândır.
576
Elhâsıl; mâdem kâinât mevcûddur ve inkâr edilmiyor. Elbette kâinâtın renkleri, zînetleri, ışıkları, ziyâları, san'atları, hayatları, râbıtaları hükmünde olan hikmet, inâyet, rahmet, cemâl, nizâm, mîzan, zînet gibi meşhûd hakikatler, hiçbir cihetle inkâr edilmez. Mâdem bu sıfatların, fiillerin inkârı mümkün değildir. Elbette o sıfatların mevsufu ve o fiillerin fâili ve o ziyâların güneşi olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl, Hakem, Adl dahi hiçbir cihetle inkâr edilmez ve inkârı kàbil olmaz. Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medâr‑ı zuhûrları, belki medâr‑ı kemâlleri, belki medâr‑ı tahakkukları olan rehber‑i ekber, muallim‑i ekmel ve dellâl‑ı a'zam ve tılsım‑ı kâinâtın keşşâfı ve âyine‑i Samedânî ve Habîb‑i Rahmânî olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaleti hiçbir cihetle inkâr edilmez. Âlem‑i hakikatin ve hakikat‑i kâinâtın ziyâları gibi, Bunun risaleti dahi, kâinâtın en parlak bir ziyâsıdır.
عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ الْاَيَّامِ وَذَرَّاتِ الْاَنَامِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
577
Otuzuncu Lem'anın Dördüncü Nüktesi
﴿﷽﴾
﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ Âyetinin bir nüktesi ve Vâhid ve Ehad isimlerini tazammun eden bir İsm‑i A'zam veya İsm‑i A'zamın altı nurundan bir nuru olan “Ferd” isminin bir cilvesi, Şevvâl‑i Şerîfte Eskişehir Hapishânesinde bana göründü. O cilve‑i a'zamın tafsilâtını Risale‑i Nura havâle edip burada muhtasar Yedi İşâretle, ism‑i Ferd’in tecellî‑i a'zamıyla gösterdiği tevhid‑i hakîkiyi, gayet muhtasar beyân edeceğiz.
Birinci İşâret
Ferd İsm‑i A'zamı, a'zamî bir tecellî ile kâinâtın hey'et‑i mecmuasına ve herbir nev'ine ve herbir ferdine birer sikke‑i tevhid, birer hâtem‑i Vahdâniyet koyduğunu, Yirmiikinci Söz ile Otuzüçüncü Mektûb tafsîlen göstermişlerdir. Burada, yalnız Üç Sikkeye işâret edeceğiz.
Birinci Sikke
Ferdiyet cilvesi, kâinât yüzünde öyle bir sikke‑i Vahdet koymuştur ki, kâinâtı tecezzî kabûl etmez bir küll hükmüne getirmiştir. Bütün kâinâta tasarruf edemeyen bir zât, hiçbir cüz'üne hakîki mâlik olamaz. O sikke de şudur: Kâinâtın mevcûdâtı, envâ'ları, en muntazam bir fabrika çarkları gibi, birbirine muâvenet eder, birbirinin vazifesini tekmîle çalışır. Öyle bir tesânüd, öyle birbirine muâvenet, öyle birbirinin suâline cevab vermek ve birbirinin imdâdına koşmak ve birbirine sarılmak, birbiri içine girmek sûretiyle öyle bir vahdet‑i vücûd teşkil ediyorlar ki, bir insanın cesedindeki unsurlar gibi, birbirinden kàbil‑i tefrik olmaz. Bir unsurun dizginini tutan, umumun dizginlerini tutamazsa, o tek unsurun dizginini zaptedemez.
578
İşte, kâinâtın sîmâsındaki bu teâvün, tesânüd, tecâvüb, teânuk; pek parlak bir sikke‑i kübrâ-yı Vahdettir.
İkinci Sikke
Zeminin yüzünde ve bahar sîmâsında öyle bir parlak Hâtem‑i Ehadiyet ve Sikke‑i Vahdâniyet, ism‑i Ferd’in cilvesiyle görünüyor ki; küre‑i arzın yüzünde bütün zîhayatı bütün efrâdıyla ve ahvâl ve şuûnâtıyla idare etmeyen ve umumunu birden görmeyen ve bilmeyen ve icâd etmeyen bir zât, icâd cihetinde hiçbir şeye karışmadığını isbât ediyor. O sikke de şudur:
Zeminin yüzünde mâdenî maddelerin, unsurların ve câmidât mahlûkatın gayet muntazam, fakat gizli sikkelerinden kat'‑ı nazar, yalnız ikiyüzbin hayvanat tâifelerinin ve ikiyüzbin nebâtât envâ'ının atkı ipleriyle dokunan nakışlı şu sikkeye bak ki: Birden bahar mevsiminde, zeminin yüzünde, birbiri içinde, beraber, ayrı ayrı şekilleri, ayrı ayrı hizmetleri, ayrı ayrı rızıkları, ayrı ayrı cihâzâtları; hiçbirini şaşırmayarak, yanlış etmeyerek, nihâyet karışıklık içinde nihâyet derecede temyiz ve tefrik ile, gayet hassas bir mîzanla, herbir şeye lâzım olan herşeyleri külfetsiz, tam vaktinde, umulmadığı yerden verildiğini gözümüzle gördüğümüzden, zeminin sîmâsında o keyfiyet, o tedbir, o idare öyle bir Hâtem‑i Vahdâniyet ve öyle bir Sikke‑i Ehadiyet’tir ki; bütün o mevcûdâtı birden, hiçten icâd edip beraber idare etmeyen bir zât, rubûbiyet ve icâd cihetiyle hiçbir şeye karışamaz. Çünkü karışmış olsa, o hadsiz geniş muvâzene‑i idare bozulacak. Fakat insanların o kavânîn‑i Rubûbiyetin hüsn‑ü cereyanlarına, yine emr‑i İlâhî ile, sûrî bir hizmeti var.
579
Üçüncü Sikke
İnsanın yüzünde… Belki insanın yüzü öyle bir Sikke‑i Ehadiyet’tir ki, Âdem zamanından tâ kıyâmete kadar gelmiş ve gelecek bütün efrâd‑ı insaniye birden nazar‑ı mütâlaasında bulunmayan; ve herbirine karşı o tek yüzde birer alâmet‑i fârika koymayan; ve o küçük yüzde hadsiz alâmet‑i fârika bırakmayan bir sebeb, bir tek insanın yüzündeki hâtem‑i vahdâniyete icâd cihetiyle el uzatamaz.
Evet, insanın yüzüne o sikkeyi koyan Zât, elbette bütün efrâd‑ı insaniye, nazar‑ı şühûdunda ve dâire‑i ilmindedir ki, herbir insanın sîmâsı; göz, kulak, ağız gibi a'zâ‑yı esâsîde birbirine benzediği hâlde, birer alâmet‑i fârika ile hiçbirisine tamam benzemez. Nasıl ki; o sîmâda göz, kulak gibi a'zâların umum efrâdında birbirine benzediği, o nev'‑i insanın Sâni'i bir ve vâhid olduğuna şehâdet eden bir sikke‑i tevhiddir; öyle de, hukuk‑u insaniyenin muhâfazası için sâir envâ'ın fevkınde olarak o sîmâlarda birbirine iltibas olmamak ve birbirinden tefriki için, hikmetli pek çok alâmet‑i fârika ile iftirakları, O Sâni'‑i Vâhid’in irâdesini, ihtiyarını ve meşîetini göstermekle beraber, ayrı ve çok dakîk bir sikke‑i ehadiyet oluyor ki; bütün insanları, hayvanları belki kâinâtı halketmeyen bir zât, bir sebeb o sikkeyi koyamaz.
İkinci İşâret
Kâinâtın âlemleri, envâ'ları ve unsurları öyle birbiri içine girift olarak girmiştir ki, kâinâtın hey'et‑i mecmuasına mâlik olmayan bir sebeb, hiçbir nev'ine, hiçbir unsuruna hakîki tasarruf edemez. Âdeta ism‑i Ferd’in cilve‑i vahdeti, bütün kâinâtı bir vahdet içine almış; herşey o vahdeti ilân ediyor.
580
Meselâ; bu kâinâtın lambası olan güneşin bir olması, umum kâinât, birinin olmasına işâret ettiği gibi, zîhayatların çevik‑çalâk hizmetçileri olan hava unsuru bir olması; ve aşçıları olan ateş bir olması; ve zemin bahçesini sulayan bulut süngeri bir olması; ve umum zîhayatın imdâdına yetişen yağmur bir olması ve her yere yetişmesi; ve ekser hayvanat ve nebâtât tâifelerinin herbirisi umum zemin yüzünde serbest yayılmaları; vahdet‑i nev'iyeleri ve meskenleri bir bulunması; gayet kat'î bir sûrette işâretler, şehâdetlerdir ki, meskenleri ile beraber umum o mevcûdât, bir tek Zâtın malı olduğuna delâlet ederler.
İşte buna kıyâsen, bütün kâinâtın böyle birbirine girift olan envâ'ları mecmû‑u kâinâtı öyle bir küll hükmüne getirmiştir ki, icâd cihetiyle tecezzî kabûl etmez. Umum kâinâta hükmü geçmeyen bir sebeb, Rubûbiyet cihetiyle ve icâd keyfiyetiyle hiçbir şeye hükmedemez ve bir tek zerreye Rubûbiyetini dinlettiremez.
Üçüncü İşâret
İsm‑i Ferd’in tecellî‑i a'zamıyla kâinâtı birbiri içinde hadsiz Mektûbat‑ı Samedâniye hükmüne getirip, her mektûbda hadsiz hâtem‑i Vahdâniyet ve pek çok mühr‑ü Ehadiyet basılmış gibi, herbir mektûbun kelimâtı adedince Ehadiyet mühürlerini taşıyor ve o mühürlerin adedince kâtibini gösteriyor.
Evet, herbir çiçek, herbir meyve, herbir ot, hattâ herbir hayvan, herbir ağaç, birer mühr‑ü Ehadiyet ve birer sikke‑i Samediyet olduklarını ve bulundukları mekân ise, bir mektûb sûretini alması cihetiyle herbiri bir imza şeklini alır, o mekânın kâtibini gösteriyor.
Meselâ; bir bahçede bir sarı çiçek, o bahçe nakkàşının bir mührü hükmündedir. O çiçek mührü kimin ise, bütün zemin yüzündeki o nev'i çiçekler, O Zâtın kelimeleri hükmünde olduğuna ve o bahçe dahi O’nun yazısı olduğuna, açık bir sûrette delâlet ediyor.
Demek oluyor ki, herbir şey, umum eşyayı Hàlık’ına isnâd edip, a'zamî bir Tevhide işâret ediyor.
581
Dördüncü İşâret
İsm‑i Ferd’in cilve‑i a'zamı güneş gibi zâhir olmakla beraber, vücûb derecesinde bir ma'kuliyet ve hadsiz bir kolaylıkla kabûl edilir. Ve o cilvenin muhâlifi ve zıddı olan şirk, nihâyet derecede müşkül ve akıldan gayet derecede uzak, belki muhâl ve mümteni' derecesinde olduğunu isbât eden çok bürhânlar, Risale‑i Nurun eczâlarında beyân edilmiş. Şimdilik o delillerdeki o noktaların tafsilâtını o risalelere havâle edip, yalnız Üç Noktasını burada beyân edeceğiz.
Birincisi
Onuncu ve Yirmidokuzuncu Söz’lerin âhirlerinde icmâlen ve Yirminci Mektûb’un âhirinde tafsîlen, gayet kat'î bürhânlar ile isbât etmişiz ki; Zât‑ı Ferd ve Ehad’in kudretine nisbeten en büyük şeyin icâdı, en küçük bir şey gibi kolaydır. Bir baharı, bir çiçek gibi sühûletle halk eder. Binler haşrin nümûnelerini, her baharda gözümüz önünde kolaylıkla icâd eder. Büyük bir ağacı, küçük bir meyve gibi rahatça idare eder. Eğer müteaddid esbâba havâle edilse, herbir meyve, bir ağaç kadar masraflı ve müşkülâtlı ve bir çiçek, bir bahar kadar zahmetli ve suûbetli olur.
Evet, nasıl ki, bir ordunun techizât‑ı askeriyesi bir kumandanın emriyle bir fabrikada yapılsa, o ordunun techizâtı, âdeta bir tek neferin techizâtı gibi kolaylaşır; eğer her neferin cihâzâtı ayrı ayrı fabrikada yapılsa ve idare‑i askeriyesi vahdetten kesrete girse, o vakit herbir nefer, ordu kadar fabrikalar ister.
Aynen öyle de, eğer herşey Zât‑ı Ferd ve Ehad’e verilse, bütün bir nev'in hadsiz efrâdı, bir tek ferd gibi kolay olur. Eğer esbâba verilse, herbir ferd o nev'i kadar müşkülâtlı olur. Evet, vahdet de, ferdiyet de, herşeyin O Zât‑ı Vâhid’e intisabıyla olur ve O’na istinâd eder. Ve bu istinâd ve intisab ise, o şey için hadsiz bir kuvvet, bir kudret hükmüne geçebilir. O vakit küçük bir şey, o intisab ve istinâd kuvvetiyle, binler derece kuvvet‑i şahsiyesinin fevkınde işler görebilir, neticeler verebilir. Ve çok kuvvetli olan, Ferd ve Ehad’e istinâd ve intisab etmeyen bir şey, kendi şahsî kuvvetine göre küçük işler görebilir ve neticesi ona göre küçülür.
582
Meselâ; nasıl ki başıbozuk, gayet cesur, kuvvetli bir adam, kendi cephanesini ve zahîresini beraberinde ve belinde taşımağa mecbur olduğundan, ancak on adam düşmanına karşı muvakkat dayanabilir. Çünkü şahsî kuvveti o kadar eser gösterebilir. Fakat askerlik tezkeresiyle bir kumandan‑ı a'zama intisab ve istinâd eden bir adam, kendi menâbi'‑i kuvvetini ve erzâk deposunu kendisi çekmediği ve taşımağa mecbur olmadığı için, o intisab ve istinâd, onun için tükenmez bir kuvvet, bir hazine hükmüne geçtiğinden, mağlûb düşen düşman ordusunun bir müşîrini, belki binler adamla beraber, o intisab kuvvetiyle esir edebilir.
Demek Vahdette, Ferdiyette, bir karınca bir Fir'avun’u, bir sinek bir Nemrud’u, bir mikrop bir cebbârı o intisab kuvvetiyle mağlûb edebildiği gibi, nohut tanesi küçüklüğünde bir çekirdek dahi, dağ gibi heybetli bir çam ağacını omuzunda taşıyabilir. Evet, nasıl ki, bir kumandan‑ı a'zam, bir neferin imdâdına bir orduyu gönderebilir haysiyetiyle o neferin arkasında bir orduyu tahşid edebildiği cihetiyle; o nefer, bir ordu kendisinin arkasında ma'nen bulunuyor gibi bir kuvvet‑i maneviye ile, pek büyük işlere, kumandanı nâmına mazhar olur.
Öyle de; Sultan‑ı Ezelî, Ferd ve Ehad olduğundan, hiçbir cihetle ihtiyaç yok; eğer farazâ ihtiyaç olsa, herşeyin imdâdına bütün eşyayı gönderir ve herbir şeyin arkasına kâinât ordusunu tahşid eder ve herbir şey kâinât kadar bir kuvvete dayanır ve herbir şeye karşı bütün eşya – farazâ, eğer ihtiyaç olsa – O Kumandan‑ı Ferd’in kuvveti hükmüne geçebilir. Eğer Ferdiyet olmazsa herbir şey bütün bu kuvveti kaybeder, hiç hükmüne sukùt eder; neticeleri dahi hiçe iner.
İşte, gözümüzle her vakit müşâhede ettiğimiz bu çok hàrika eserlerin gayet küçük, ehemmiyetsiz şeylerden tezâhürü, bilbedâhe Ferdiyet ve Ehadiyeti gösteriyor. Yoksa herşeyin neticesi, meyvesi, eseri, o şeyin maddesi ve kuvveti gibi küçülerek hiçe inecekti. Ve gözümüz önündeki gayet kıymetdâr şeylerin gayet derecede ucuzluğu ve nihâyet derecede mebzûliyeti, hiç kalmayacaktı. Şimdi kırk para ile alacağımız bir kavunu, bir narı, kırk bin lira ile de yiyemezdik.
Evet, dünyadaki bütün sühûlet, bütün ucuzluk, bütün mebzûliyet Vahdetten gelir ve Ferdiyete şehâdet eder.
583
İkinci Nokta
Mevcûdât iki vecihle icâd ediliyor. Biri, “ibdâ' ve ihtirâ'” tâbir edilen hiçten icâddır. Diğeri, “inşâ ve terkîb” tâbir edilen, mevcûd olan anâsır ve eşyadan toplamak sûretiyle ona vücûd vermektir. Eğer cilve‑i Ferdiyete ve sırr‑ı Ehadiyet’e göre olsa, hadsiz derece bir sühûlet, belki vücûb derecesinde bir kolaylık olur. Eğer Ferdiyete verilmezse, hadsiz derece müşkül ve gayr‑ı ma'kul, belki imtina' derecesinde bir suûbet olacak. Hâlbuki, kâinâttaki mevcûdât, nihâyet derecede külfetsiz olarak ve sühûletle ve kolaylıkla, gayet mükemmel bir sûrette vücûda gelmeleri, cilve‑i Ferdiyeti bilbedâhe gösteriyor ve herşey doğrudan doğruya Zât‑ı Ferd-i Zülcelâl’in san'atı olduğunu isbât ediyor.
Evet, eğer eşya Ferd‑i Vâhid’e verilse, bir kibrit çakar gibi, eserleriyle azameti anlaşılan o nihâyetsiz kudretiyle, hiçten icâd eder. Ve ihâtalı, nihâyetsiz ilmiyle, herşeye manevî bir kalıp hükmünde bir mikdar ta'yin eder. Ve o âyine‑i ilmindeki herşeyin sûretine ve plânına göre, kolayca, herbir şeyin zerreleri o kalıb‑ı ilmî içine yerleşir, muntazaman vaziyetlerini muhâfaza ederler.
Eğer etraftan zerreleri toplamak lâzım gelse de, ilmî kanunların ve kudretin ihâtalı düsturları cihetiyle, o zerreler, kanun‑u ilmî ve sevk‑i kudretî ile bağlanmaları haysiyetiyle, mutî' bir ordunun neferâtı gibi muntazaman, kanun‑u ilmî ve sevk‑i kudretî ile gelip, o şeyin vücûdunu ihâta eden kalıb‑ı ilmî ve mikdar‑ı kaderî içine girip, kolayca vücûdunu teşkil ederler. Belki aynadaki aksin fotoğraf vâsıtasıyla kağıt üstüne vücûd‑u haricî giymesi veyâhut görünmeyen bir yazıyla yazılan bir mektûba gösterici maddeyi sürmekle görünmesi gibi, Ferd‑i Vâhid’in ilm‑i ezelîsinin âyinesinde bulunan mâhiyet‑i eşya ve suver‑i mevcûdâta, gayet sühûletle, kudret onlara vücûd‑u haricî giydirir. Ve âlem‑i mânâdan âlem‑i zuhûra getirir, gözlere gösterir.
584
Eğer Ferd‑i Vâhid’e verilmezse, bir sineğin vücûdunu rû‑yi zeminin etrafından ve anâsırından, gayet hassas bir mîzanla toplamak, âdeta yeryüzünü ve unsurları eleyip her taraftan o mahsûs vücûdun mahsûs zerrelerini getirerek san'atlı vücûdunda muntazam yerleştirmek için maddî kalıp, belki a'zâları adedince kalıplar bulunmak ve o vücûddaki duygular ve rûh gibi ince, dakîk, manevî letâifi dahi mîzan‑ı mahsûsla manevî âlemlerden celb etmek lâzım gelir.
İşte bu sûrette bir sineğin icâdı kâinât kadar müşkülâtlı olur. Yüz derece müşkül müşkül içinde, belki muhâl muhâl içinde olacak. Çünkü; Hàlık‑ı Ferd’den başka hiçbir şey, hiçten ve ademden icâd edemediğine bütün ehl‑i din ve ehl‑i fen ittifak ediyorlar. Öyle ise; esbâb ve tabiata havâle edilse, herşeye, ekser eşyadan toplamak sûretiyle vücûd verilebilir.
Üçüncü Nokta
Eğer bütün eşya, bir Zât‑ı Ferd-i Vâhid’e verilse, bir tek şey gibi kolay olmasına; eğer esbâba ve tabiata havâle edilse, bir tek şeyin vücûdu, umum eşya kadar müşkülâtlı olduğuna işâret eden, başka risalelerde izâh edilen iki‑üç temsîli muhtasaran beyân edeceğiz.
Meselâ: Bir zâbite, bin nefere ait vaziyet ve idare havâle edilse ve bir nefer de on zâbitin idaresine verilse; o bir neferin idaresi, bir taburun idaresinden on derece daha müşkülâtlı olur. Çünkü ona emredenler, birbirine mâni olurlar; bir keşmekeş ile, o nefer hiçbir istirahat yüzünü görmeyecek. Hem bir taburdan matlûb vaziyet ve netice bir tek zâbite havâle edilse, külfetsiz, kolayca o neticeyi istihsâl eder ve o vaziyeti verebilir.
Eğer o vaziyeti almayı ve o neticeyi istihsâl etmeyi, o taburdaki başsız, âmirsiz, çavuşsuz neferâta havâle edilse, o matlûb vaziyeti ve neticeyi almak için, çok karışıklık içinde münâkaşalarla, ancak nâkıs bir sûreti, müşkülâtla tahsil edebilir.
İkinci Temsîl: Meselâ; Ayasofya gibi kubbeli bir câmiin kubbesindeki taşlarını durdurmak vaziyeti ve muallakta durdurması bir ustaya verilse, o vaziyeti onlara kolayca verebilir.
585
Eğer o vaziyete girmesi taşlara havâle edilse, herbir taş, umum taşlara hem hâkim‑i mutlak, hem mahkûm‑u mutlak olmak lâzım gelir. Tâ ki, birbirine baş başa verip muallakta durabilsinler. O hâlde, o ustanın kolayca gördüğü işini görmek için, yüz usta kadar, yüz derece işinden daha ziyâde işler görülecek, sonra o vaziyetler alınacak.
Üçüncü Temsîl: Meselâ küre‑i arz, Zât‑ı Ferd-i Vâhid’in bir memuru, bir neferi olduğundan, yalnız o bir tek nefer, o tek Zâtın tek emrini dinlediği için, mevsimlerin husûlü ve gece ve gündüz vakitlerinin vücûdu ve semâvâttaki ulvî ve haşmetli harekâtın zuhûru ve sinemavâri semâvî levhaların tebdili gibi neticeleri istihsâl için, arz gibi bir tek nefer, bir tek Zâtın bir tek emrini almakla, o vazifenin neş'esinden gelen bir câzibe ile, meczûb Mevlevî gibi iki hareketiyle semâ'a kalkar, bütün o muhteşem neticelerin husûlüne ve zuhûruna vesile olur. Güyâ o tek nefer, kâinât yüzündeki muhteşem manevraya bir kumandanlık eder.
Eğer Hâkimiyet‑i Ulûhiyet’i ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’i umum kâinâtı ihâta eden ve hüküm ve emri umum mevcûdâta geçen bir Zât‑ı Ferd’e verilmezse, o hâlde o neticeleri, o semâvî manevrayı ve arzî mevsimleri tahsil etmek için, küre‑i arzdan bin defa büyük milyonlarla yıldızlar ve küreler, milyonlar sene uzun bir mesâfeyi her yirmidört saatte, herbir senede gezmekle o neticeler gösterilebilir.
İşte, küre‑i arz gibi bir tek memur, meczûb bir Mevlevî gibi mihveri ve medârı üstünde iki hareketle hâsıl olan o haşmetli neticelerin husûlü ise, Vahdette ne derece hadsiz sühûlet olduğuna bir misâl olması gibi; aynı neticeleri kazanmak için milyonlar defa o hareketten daha müşkül ve hadsiz uzun yollar ile o neticeleri kazanmak ne derece müşkülâtlı, belki muhâl olduğuna, şirk ve küfrün yolunda ne derece muhâller, bâtıl şeyler bulunduğuna misâldir.
586
Esbâba tapanların ve tabiat‑perestlerin cehâletlerine bu misâl ile bak: Meselâ: Bir zât, hàrika bir fabrikanın veya acîb bir saatin veya muhteşem bir sarayın veya mükemmel bir kitabın gayet muntazam bir sûrette eczâlarını, çarklarını fevkalâde san'atıyla hazır ettikten sonra, kendisi kolayca o eczâları terkîb edip işletmeyerek, belki çok uzun masraflarla o eczâları kendi kendine işlemek ve usta yerine fabrikayı, sarayı, saati yapmak, kitabı yazmak için herbir cüz'ü, herbir çarkı, hattâ kağıdı, kalemi birer hàrika makine hükmüne getiriyor. Ve teşhîrini çok istediği bütün hünerlerini, kemâlâtını izhâra vesile olan o üstadlığını ve san'atını onlara havâle ediyor, diye zannetmek, ne derece akıldan uzak ve cehâlet olduğunu anlarsın.
Aynen öyle de, esbâba ve tabiatlara icâd isnâd edenler, muzâaf bir cehâlete düşerler. Çünkü tabiatların ve sebeblerin üstünde dahi gayet muntazam bir eser‑i san'at var; onlar da sâir mahlûkat gibi masnû'durlar. Onları öyle yapan Zât onların neticelerini dahi yapar, beraber gösteriyor. Çekirdeği yapan, onun üstünde ağacı O yapar. Ve ağacı yapan, onun üstünde meyveleri dahi O icâd eder. Yoksa, ayrı ayrı tabiatların, sebeblerin vücûda gelmeleri için, yine muntazam başka tabiatları, sebebleri isteyecekler. Ve hâkezâ, gitgide nihâyetsiz, mânâsız, imkânsız bir silsile‑i mevhûmâtı mevcûd kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, cehâletlerin en antikasıdır.
Beşinci İşâret
Çok yerlerde kat'î delillerle isbât etmişiz ki, hâkimiyetin en esâslı hàssası istiklâldir, infiraddır. Hattâ hâkimiyetin zaîf bir gölgesi, âciz insanlarda dahi istiklâliyetini muhâfaza etmek için, gayrın müdâhalesini şiddetle reddeder ve kendi vazifesine başkasının karışmasına müsâade etmez. Çok pâdişahlar, bu redd‑i müdâhale haysiyetiyle masûm evlâdlarını ve sevdiği kardeşlerini merhametsizce kesmişler.
Demek, hakîki hâkimiyetin en esâslı hàssası ve infikâk kabûl etmez bir lâzımı ve dâimî bir muktezâsı; istiklâldir, infiraddır, gayrın müdâhalesini reddir.
İşte bu çok esâslı hàssa içindir ki; Rubûbiyet‑i Mutlaka derecesindeki Hâkimiyet‑i İlâhiye, gayet şiddetle şirki ve iştirâki ve müdâhale‑i gayrı reddettiğinden, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân dahi, gayet harâretle ve şiddetle ve pek çok tekrar ile Tevhidi gösterip şirki, iştirâki, azîm tehdidlerle reddediyor.
587
İşte, Rubûbiyetteki Hâkimiyet‑i İlâhiye, Tevhid ve Vahdeti kat'î bir sûrette iktiza ettiği ve gayet kuvvetli bir dâîyi ve gayet şiddetli bir muktazîyi gösterdiği gibi, kâinât yüzündeki nihâyet derecede mükemmel ve mecmû‑u kâinâttan, yıldızlardan tut, tâ nebâtât, hayvanat, maâdin, tâ cüz'iyât ve efrâda ve zerrelere kadar görünen intizam‑ı ekmel ve insicam‑ı ecmel, o Ferdiyete, o Vahdete hiçbir cihetle şübhe getirmez bir şâhid‑i âdil, bir bürhân‑ı bâhirdir. Çünkü gayrın müdâhalesi olsa, bu gayet hassas nizâm ve intizam ve muvâzene‑i kâinât elbette bozulacaktı ve intizamsızlık eseri görünecekti. ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾ âyetinin sırrıyla, bu hàrika, mükemmel nizâm‑ı kâinât karışacaktı ve fesâda girecekti. Hâlbuki, ﴿فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ﴾ âyetiyle, zerrâttan tâ seyyârâta, ferşten tâ Arşa kadar hiçbir cihetle kusur ve noksan ve müşevveşiyet eseri görülmediğinden, gayet parlak bir sûrette, bu nizâm‑ı kâinât ve şu intizam‑ı mahlûkat ve şu muvâzene‑i mevcûdât, ism‑i Ferd’in cilve‑i a'zamını gösterip Vahdete şehâdet eder.
Hem cilve‑i Ehadiyet sırrıyla, en küçük bir zîhayat mahlûk, kâinâtın bir misâl‑i musağğarası ve küçük bir fihristesi hükmünde olduğundan, o tek zîhayata sâhib çıkan, bütün kâinâtı kabza‑i tasarrufunda tutan Zât olabilir. Ve bir çekirdek, hilkatçe bir ağaçtan geri olmadığı ve bir ağaç küçük bir kâinât hükmünde olduğu gibi, herbir zîhayat dahi küçük bir kâinât ve küçük bir âlem hükmünde olduğundan, bu sırr‑ı Ehadiyet cilvesi, şirk ve iştirâki muhâl derecesine getiriyor.
588
Bu kâinât, o sır ile, değil yalnız tecezzî kabûl etmez bir külldür; belki mâhiyetçe, inkısam ve iştirâki ve tecezzîsi imkânsız ve müteaddid elleri kabûl etmez bir küllî hükmüne geçtiğinden, ondaki herbir cüz', bir cüz'î ve bir ferdi hükmünde ve o küll dahi bir küllî hükmünde olduğundan, hiçbir cihetle iştirâkin imkânı olmuyor. Bu ism‑i Ferd’in cilve‑i a'zamı, hakikat‑i Tevhidi, bu sırr‑ı Ehadiyet’le bedâhet derecesinde isbât ediyor.
Evet, kâinâtın envâ'ları birbiri içine girift olması ve kenetleşmesi ve herbirinin vazifesi umuma baktığı cihetle, kâinâtı, Rubûbiyet ve icâd noktasında tecezzî kabûl etmez bir küll hükmüne getirdiği misillû; kâinâtta fa'âliyet gösteren ef'âl‑i umumiye-i muhîta dahi, birbirinin içinde tedâhül cihetiyle, yani, meselâ hayat vermek fiili içinde, aynı ânda iâşe ve terzîk fiili görünüyor. Ve o iâşe, ihyâ fiilleri içinde, aynı zamanda o zîhayatın cesedini tanzim, techiz fiilleri müşâhede olunuyor. Ve o iâşe, ihyâ, tanzim, techiz fiilleri içinde; aynı vakitte tasvir, terbiye ve tedbir fiilleri nazara çarpıyor. Ve hâkezâ, böyle muhît ve umumî ef'âlin birbiri içine tedâhülü ve girift olması ve ziyâdaki yedi renk gibi imtizaç, belki ittihâd etmesi haysiyetiyle ve o ef'âlin herbiri mâhiyetçe bir birlik ve vahdet içinde ekser mevcûdâta ihâtası ve şümûlü ve Vahdânî birer fiil olduğundan, herhalde fâilinin bir tek Zât olması ve herbiri umum kâinâtı istilâ etmesi ve sâir ef'âl ile muâvenetdârâne birleşmesi itibariyle, kâinâtı tecezzî kabûl etmez bir küll hükmüne getirdiği gibi; zîhayat mahlûkların herbirisi, kâinâtın bir çekirdeği, bir fihristesi, bir nümûnesi hükmünde olduğundan, kâinâtı, Rubûbiyet noktasında tecezzî ve inkısamı imkân haricinde bir küllî hükmüne getirmiştir.
589
Demek kâinât öyle bir külldür ki; bir cüz'e Rab olmak, umum o külle Rab olmakla olur. Ve öyle bir küllîdir ki; herbir cüz, bir ferd hükmüne geçip, bir tek ferde Rubûbiyetini dinlettirmek, umum o küllîyi musahhar etmekle olabilir.
Altıncı İşâret
Ferdiyet‑i Rabbâniye ve Vahdet‑i İlâhiye, bütün kemâlâtın (Hâşiye) medârı, esâsı olduğu ve kâinâtın hilkatindeki hikmetlerin ve maksadların menşe'i ve mâdeni olduğu gibi; zîşuûr ve zîaklın, hususan insanın metâlibinin ve arzularının husûl bulmasının menba'ı ve çare‑i yegânesidir. Eğer Ferdiyet olmazsa, beşerin bütün metâlib ve arzuları sönecek. Hem hilkat‑i kâinâtın neticeleri hiçe inecek, hem mevcûd ve muhakkak olan ekser kemâlâtın in'idâmına vesile olacak.
Meselâ; insanda en şedîd ve sarsılmaz ve aşk derecesinde bir arzu‑yu bekà var. Ve o matlabı vermek için, bütün kâinâtı sırr‑ı Ferdiyetle kabzasında tutan ve bir menzili kapayıp öbür menzili açmak gibi kolay bir sûrette dünyayı kapayıp âhireti açabilir bir Zât, o arzu‑yu bekàyı yerine getirebilir. Ve bu arzu gibi, ebede uzanmış ve kâinâtın etrafına yayılmış, beşerin binler arzuları, sırr‑ı Ferdiyete ve hakikat‑i Tevhide bağlıdırlar. Eğer o Ferdiyet olmazsa, onlar olmaz, akîm kalırlar. Ve Vahdetle bütün kâinâta birden tasarruf eden bir Zât‑ı Ferd olmazsa, o matlablar yerine gelmez. Farazâ gelse de çok nâkıs olur.
590
İşte bu sırr‑ı azîm içindir ki, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, Tevhid ve Ferdiyeti pek çok tekrar ile, kuvvetli bir harâretle, yüksek bir halâvetle ders verdiği gibi; bütün enbiyâ ve asfiyâ ve evliyâ, en büyük zevklerini ve saâdetlerini, Kelime‑i Tevhid olan “Lâ ilâhe illâ Hû”da buluyorlar.
Yedinci İşâret
İşte bu Tevhid‑i Hakîkiyi bütün merâtibiyle en mükemmel bir sûrette ders veren, isbât eden, ilân eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaleti, elbette o Tevhidin kat'iyyeti derecesinde sâbit olmak lâzım gelir. Çünkü; mâdem dâire‑i vücûdun en büyük hakikati olan Tevhidi bütün hakàikıyla O Zât ders veriyor; elbette Tevhidi isbât eden bütün bürhânlar, dolayısıyla, onun risaletini ve vazifesinin hakkâniyetini ve da'vâsının doğruluğunu dahi kat'î isbât eder denilebilir. Evet, böyle binler hakàik‑ı àliyeyi cem'eden Ferdiyet ve Vahdâniyeti hakkıyla keşfedip ders veren bir risalet, gayet kat'î bir sûrette o Tevhid, o Ferdiyetin muktezâsıdır ve lâzımıdır. Onlar, onu herhalde isterler.
İşte o vazifeyi tam tamına yerine getiren Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şahsiyet‑i maneviyesinin derece‑i ehemmiyetine ve ulviyetine ve bu kâinâtın bir güneşi olduğuna şehâdet eden pek çok delillerden, sebeblerden üç tanesini nümûne olarak beyân ediyoruz.
591
Birincisi: Umum ümmet, umum asırlarda işledikleri umum hasenâtın bir misli, “Essebebü ke'l‑fâil” sırrınca, Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sahife‑i hasenâtına geçtiği gibi; umum ümmet, her günde ettikleri salavât duâsının kat'î makbûliyeti cihetiyle, o hadsiz duâların iktiza ettikleri makam ve mertebeyi düşünmekle, Şahsiyet‑i Maneviye-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bu kâinât içinde nasıl bir güneş olduğu anlaşılır.
İkincisi: Âlem‑i İslâmın şecere‑i kübrâsının menşe'i, çekirdeği, hayatı, medârı olan mâhiyet‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, fevkalâde isti'dâd ve cihâzâtıyla, Âlem‑i İslâmiyet’in maneviyatını teşkil eden kudsî kelimâtı, tesbihâtı, ibâdâtı en evvel bütün mânâlarıyla hissedip yapmaktan gelen terakkiyât‑ı rûhiyesini düşün; habîbiyet derecesine çıkan ubûdiyet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) velâyeti, sâir velâyetlerden ne kadar yüksek olduğunu anla.
Bir zaman, bir tek tesbihin, bir tek namazda, Sahâbelerin tarz‑ı telâkkisine yakın bir sûrette bana inkişafı, bir ay kadar ibâdet derecesinde ehemmiyetli göründü; Sahâbelerin yüksek kıymetini onunla anladım. Demek, bidâyet‑i İslâmiyede kelimât‑ı kudsiyenin verdiği feyiz ve nurun başka bir meziyeti var. Tazeliği haysiyetiyle başka bir letâfeti, bir tarâveti, bir lezzeti var ki, gaflet perdesi altında, mürûr‑u zamanla gizlenir, azalır, perdelenir. Zât‑ı Muhammediye (A.S.M.) ise, onları menba'‑ı hakîkisinden (Zât‑ı Akdes’ten) turfanda, taze olarak, fevkalâde isti'dâdıyla almış, emmiş, massetmiş. Bu sırra binâen, O Zât, bir tek tesbihten, başkasının bir sene ibâdeti kadar feyiz alabilir.
İşte bu nokta‑i nazardan, Zât‑ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, haddi ve nihâyeti olmayan merâtib‑i kemâlâtta ne derece terakkî ettiğini kıyâs et.
592
Üçüncüsü: Bu kâinâtın Hàlık’ı, bu kâinâttaki bütün makàsıdının en ehemmiyetli medârı nev'‑i insan olduğundan ve bütün Hitâbât‑ı Sübhâniyenin en anlayışlı bir muhâtabı nev'‑i beşer olduğundan; o nev'‑i beşer içinde en meşhûr, en nâmdâr ve âsârıyla ve icraatıyla en mükemmel, en muhteşem ferd olan Zât‑ı Muhammediye’yi (A.S.M.), o nev' nâmına, belki umum kâinât hesabına Kendine muhâtab ittihàz eden Zât‑ı Ferd-i Zülcelâl, elbette onu hadsiz kemâlâtta hadsiz feyzine mazhar etmiştir.
İşte, bu Üç Nokta gibi çok noktalar var; kat'î bir sûrette isbât ederler ki, Şahsiyet‑i Maneviye-i Muhammediye (A.S.M.) kâinâtın manevî bir güneşi olduğu gibi; bu kâinât denilen Kur'ân‑ı Kebîrin âyet‑i kübrâsı ve o Furkàn‑ı A'zamın ism‑i a'zamı ve ism‑i Ferd’in cilve‑i a'zamının bir âyinesidir.
Kâinâtın umum zerrâtının, umum zamanlarındaki umum dakikalarının bütün âşirelerine darb edilip, hâsıl‑ı darb adedince O Zât‑ı Ahmediye’ye salât ü selâm, nihâyetsiz hazine‑i rahmetinden inmesini, Zât‑ı Ferd-i Ehad-i Samed’den niyâz ediyoruz.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
593
Otuzuncu Lem'anın Beşinci Nüktesi
﴿﷽﴾
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ﴾ âyet‑i azîmenin ve ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ﴾ âyet‑i azîmin birer nüktesi ile, İsm‑i A'zam veyâhut İsm‑i A'zamın iki ziyâsından bir ziyâsı veya altı nurundan bir nuru olan “İsm‑i Hayy”ın bir cilvesi, Şevvâl‑i Şerîfte, Eskişehir Hapishânesinde, uzaktan uzağa aklıma göründü. Vaktinde kaydedilmedi ve çabuk o kudsî kuşu avlayamadık. Tebâüd ettikten sonra, hiç olmazsa bazı remizlerle o hakikat‑i ekberin ve o nur‑u a'zamın bazı şuâlarını muhtasaran göstereceğiz.
Birinci Remiz
İsm‑i Hayy ve ism‑i Muhyî’nin bir cilve‑i a'zamından olan “Hayat nedir? Ve mâhiyeti ve vazifesi nedir?” suâline karşı, fihristevâri cevab şudur ki:
594
Hayat: Şu kâinâtın en ehemmiyetli gayesi‥ hem en büyük neticesi‥ hem en parlak nuru‥ hem en latîf mâyesi‥ hem gayet süzülmüş bir hülâsası‥ hem en mükemmel meyvesi‥ hem en yüksek kemâli‥ hem en güzel cemâli‥ hem en güzel zîneti‥ hem sırr‑ı vahdeti‥ hem râbıta‑i ittihâdı‥ hem kemâlâtının menşe'i‥ hem san'at ve mâhiyetçe en hàrika bir zîrûhu‥ hem en küçük bir mahlûku bir kâinât hükmüne getiren mu'cizekâr bir hakikati‥ hem güyâ kâinâtın küçük bir zîhayatta yerleşmesine vesile oluyor gibi, koca kâinâtın bir nev'i fihristesini o zîhayatta göstermekle beraber, o zîhayatı ekser mevcûdâtla münâsebetdâr ve küçük bir kâinât hükmüne getiren en hàrika bir mu'cize‑i Kudrettir.
Hem en büyük bir küll kadar, hayat ile küçük bir cüz'ü büyülten ve bir ferdi dahi, küllî gibi bir âlem hükmüne getiren ve Rubûbiyet cihetinde kâinâtı tecezzî ve iştirâki ve inkısamı kabûl etmez bir küll ve bir küllî hükmünde gösteren fevkalâde hàrika bir San'at‑ı İlâhiye’dir.
Hem kâinâtın mâhiyetleri içinde Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un vücûb‑u vücûduna ve Vahdetine ve Ehadiyetine şehâdet eden bürhânların en parlağı, en kat'îsi ve en mükemmeli; Hem masnûât‑ı İlâhiye içinde en hafîsi ve en zâhiri, en kıymetdârı ve en ucuzu, en nezîhi ve en parlak ve en mânidâr bir nakş‑ı san'at-ı Rabbâniye’dir.
595
Hem sâir mevcûdâtı kendine hàdim ettiren, nâzenîn, nâzdâr, nâzik bir cilve‑i Rahmet-i Rahmâniye’dir. Hem Şuûnât‑ı İlâhiye’nin gayet câmi' bir âyinesidir. Hem Rahmân, Rezzâk, Rahîm, Kerîm, Hakîm gibi çok Esmâ‑i Hüsnâ’nın cilvelerini câmi' ve rızık, hikmet, inâyet, rahmet gibi çok hakikatleri kendine tâbi eden; ve görmek ve işitmek ve hissetmek gibi umum duyguların menşe'i, mâdeni bir acûbe‑i hilkat-i Rabbâniye’dir.
Hem hayat, bu kâinâtın tezgâh‑ı a'zamında öyle bir istihâle makinesidir ki, mütemâdiyen, her tarafta tasfiye yapıyor, temizlendiriyor, terakkî veriyor, nurlandırıyor. Ve zerrât kafilelerine güyâ hayatın yuvası olan cesedi o zerrelere, vazife görmek, nurlanmak, ta'limât yapmak için bir misâfirhâne, bir mekteb, bir kışladır. Âdeta Zât‑ı Hayy ve Muhyî, bu makine‑i hayat vâsıtasıyla, bu karanlıklı ve fânî ve süflî olan âlem‑i dünyayı latîfleştiriyor, ışıklandırıyor, bir nev'i bekà veriyor, bâkî bir âleme gitmeye hazırlattırıyor.
Hem hayatın iki yüzü; yani mülk, melekût vecihleri parlaktır, kirsizdir, noksansızdır, ulvîdir. Onun için, perdesiz, vâsıtasız, doğrudan doğruya dest‑i kudret-i Rabbâniye’den çıktığını âşikâre göstermek için, sâir eşya gibi zâhirî esbâbı, hayattaki tasarrufât‑ı Kudrete perde edilmemiş bir müstesnâ mahlûktur.
596
Hem hayatın hakikati, altı erkân‑ı îmâniyeye bakıp, ma'nen ve remzen isbât eder. Yani; hem Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûb‑u vücûdunu ve hayat‑ı sermediyesini‥ hem dâr‑ı âhireti ve hayat‑ı bâkiyesini‥ hem vücûd‑u melâike‥ hem sâir erkân‑ı îmâniyeye pek kuvvetli bakıp iktiza eden bir hakikat‑i nurâniyedir.
Hem hayat, bütün kâinâttan süzülmüş en sâfî bir hülâsası olduğu gibi, kâinâttaki en mühim bir maksad‑ı İlâhî ve hilkat‑i âlemin en mühim neticesi olan şükür ve ibâdet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sırr‑ı a'zamdır.
İşte, hayatın bu mezkûr yirmi dokuz ehemmiyetli ve kıymetdâr hàssalarını ve ulvî ve umumî vazifelerini nazara al. Sonra bak, Muhyî isminin arkasında, ism‑i Hayy’ın azametini gör. Ve hayatın bu azametli hàssaları ve meyveleri noktasından, ism‑i Hayy, nasıl bir ism‑i a'zam olduğunu bil.
Hem anla ki, bu hayat mâdem kâinâtın en büyük neticesi ve en azametli gayesi ve en kıymetdâr meyvesidir; elbette bu hayatın dahi kâinât kadar büyük bir gayesi, azametli bir neticesi bulunmak gerektir. Çünkü ağacın neticesi meyve olduğu gibi, meyvenin de çekirdeği vâsıtasıyla neticesi, gelecek bir ağaçtır. Evet, bu hayatın gayesi ve neticesi hayat‑ı ebediye olduğu gibi; bir meyvesi de, hayatı veren Zât‑ı Hayy ve Muhyî’ye karşı şükür ve ibâdet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibâdet ise, hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinâtın gayesidir.
Ve bundan anla ki; bu hayatın gayesini “Rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne ni'metlenmektir” diyenler, gayet çirkin bir cehâletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek çok kıymetdâr olan hayat ni'metini ve şuûr hediyesini ve akıl ihsânını istihfaf ve tahkîr edip, dehşetli bir küfran‑ı ni'met ederler.
597
İkinci Remiz
İsm‑i Hayy’ın bir cilve‑i a'zamı ve ism‑i Muhyî’nin bir tecellî‑i eltafı olan bu hayatın Birinci Remiz’deki fihristesi, zikredilen bütün mertebeleri ve vasıfları ve vazifeleri beyân etmek, o vasıflar adedince risaleler yazmak lâzım geldiğinden, Risale‑i Nurun eczâlarında o vasıfların, o mertebelerin, o vazifelerin bir kısmı izâh edildiğinden, kısmen tafsilâtı, Risale‑i Nura havâle edip, burada birkaç tanesine muhtasaran işâret edeceğiz.
İşte, hayatın yirmi dokuz hàssalarından yirmiüçüncü hàssasında şöyle denilmiştir ki: Hayatın iki yüzü de şeffâf, kirsiz olduğundan, esbâb‑ı zâhiriye, ondaki tasarrufât‑ı kudret-i Rabbâniye’ye perde edilmemiştir. Evet, bu hàssanın sırrı şudur ki:
Kâinâtta gerçi herşeyde bir güzellik ve iyilik ve hayır vardır. Ve şer ve çirkinlik gayet cüz'îdir ve vâhid‑i kıyâsîdirler ki; güzellik ve iyilik mertebelerini ve hakikatlerinin tekessürünü ve taaddüdünü göstermek cihetiyle, o şer ise hayır ve o kubh dahi hüsün olur. Fakat zîşuûrların nazar‑ı zâhirîsinde görünen, zâhirî çirkinlik ve fenâlık ve belâ ve musîbetten gelen küsmekler ve şekvâlar Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a teveccüh etmemek için; hem aklın zâhirî nazarında hasîs, pis görünen şeylerde, kudsî, münezzeh olan Kudretin bizzat ve perdesiz onlar ile mübâşereti, Kudretin izzetine münâfî gelmemek için, zâhirî esbâblar o Kudretin tasarrufâtına perde edilmişler. O esbâb ise icâd edemiyorlar; belki haksız olan şekvâlara ve i'tirâzlara hedef olmak ve izzet ve kudsiyet ve münezzehiyet‑i Kudreti muhâfaza içindirler.
Yirmiikinci Söz’ün İkinci Makamının Mukaddimesinde beyân edildiği gibi; Hazret‑i Azrâil (A.S.), kabz‑ı ervâh vazifesi hususunda Cenâb‑ı Hakk’a münâcât etmiş, demiş: “Senin kulların benden küsecekler.” Cevaben ona denilmiş: “Senin vazifen ile vefât edenlerin ortasında hastalıklar ve musîbetler perdesini bırakacağım. Vefât edenler sana değil, belki i'tirâz ve şekvâ oklarını o perdelere atacaklar.” Bu münâcâtın sırrına göre; ölümün ve vefâtın ehl‑i îmân hakkında hakîki güzel yüzünü görmeyen ve ondaki rahmetin cilvesini bilmeyenlerin küsmeleri ve i'tirâzları, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a gitmemek için Hazret‑i Azrâil’in vazifesi de bir perde olduğu gibi, sâir esbâblar dahi zâhirî perdedirler.
598
Evet, İzzet, Azamet ister ki; esbâb, perdedâr‑ı dest-i Kudret ola aklın nazarında. Fakat, Vahdet ve Celâl ister ki; esbâb, ellerini çeksinler te'sir‑i hakîkiden.
Fakat hayatın hem zâhirî, hem bâtınî, hem mülk, hem melekût vecihleri kirsiz, noksansız, kusursuz olduğundan, şekvâları ve i'tirâzları dâvet edecek maddeler onda bulunmadığı gibi; izzet ve kudsiyet‑i Kudrete münâfî olacak pislik ve çirkinlik olmadığından, doğrudan doğruya perdesiz olarak, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un “ihyâ edici, hayat verici, diriltici” isminin eline teslîm edilmiştir. Nur da öyledir, vücûd ve icâd da öyledir. Onun içindir ki; icâd ve halk, doğrudan doğruya, perdesiz, Zât‑ı Zülcelâl’in kudretine bakar. Hattâ yağmur, bir nev'i hayat ve rahmet olduğundan, vakt‑i nüzûlü bir muttarid kanuna tâbi kılınmamış; tâ ki, her vakt‑i hâcette eller Dergâh‑ı İlâhiye’ye rahmet istemek için açılsın. Eğer yağmur, güneşin tulû'u gibi, bir kanuna tâbi olsaydı; o ni'met‑i hayatiye, her vakt‑i hâcette ricâ ile istenilmeyecekti.
Üçüncü Remiz
Yirmidokuzuncu hàssasında denilmiştir ki: Kâinâtın neticesi hayat olduğu gibi; hayatın neticesi olan şükür ve ibâdet dahi, kâinâtın sebeb‑i hilkati ve ille‑i gayesi ve maksûd neticesidir. Evet, bu kâinâtın Sâni'‑i Hayy-ı Kayyûm’u, bu kadar hadsiz envâ'‑ı ni'metiyle Kendini zîhayatlara bildirip sevdirdiğine mukâbil, elbette zîhayatlardan o ni'metlere karşı teşekkür; ve sevdirmesine mukâbil sevmelerini; ve kıymetdâr san'atlarına mukâbil medh ü senâ etmelerini; ve evâmir‑i Rabbâniye’sine karşı itâat ve ubûdiyetle mukàbele edilmelerini ister.
599
İşte bu sırr‑ı Rubûbiyete göre teşekkür ve ubûdiyet, bütün envâ'‑ı hayatın ve dolayısıyla bütün kâinâtın en ehemmiyetli gayesi olduğundandır ki; Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân pek çok harâretle ve şiddetle ve halâvetle şükür ve ibâdete sevk ediyor. Ve “İbâdet Cenâb‑ı Hakk’a mahsûs ve şükür O’na lâyık ve hamd O’na hàstır” diye çok tekrar ile beyân ediyor. Demek bu şükür ve ibâdet doğrudan doğruya Mâlik‑i Hakîki’sine gitmek lâzım olduğunu ifâde için, hayatı bütün şuûnâtıyla perdesiz kabza‑i tasarrufunda tutmasına delâlet eden, ﴿وَهُوَ الَّذ۪ي يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ﴾﴿وَهُوَ الَّذ۪ي يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ فَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴾﴿فَيُحْي۪ي بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا﴾ gibi âyetler pek sarîh bir sûrette vâsıtaları nefyedip, doğrudan doğruya hayatı Hayy‑ı Kayyûm’un dest‑i kudretine münhasıran veriyor.
600
Evet, minnetdârlık ve teşekkürü dâvet eden ve muhabbet ve senâ hissini tahrîk eden, hayattan sonra rızık ve şifâ ve yağmur gibi vesile‑i şükrân şeyler dahi doğrudan doğruya Zât‑ı Rezzâk-ı Şâfi’ye ait olduğunu, esbâb ve vesâit bir perde olduğunu, ﴿هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴾﴿وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ﴾﴿وَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا﴾ gibi âyetler ile; rızık, şifâ ve yağmur, münhasıran Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un kudretine hàstır. Perdesiz, ondan geldiğini ifâde için, kaide‑i nahviyece alâmet‑i hasr ve tahsîs olan ﴿‥هُوَ الَّذ۪ي‥﴾﴿هُوَ الرَّزَّاقُ﴾ ifâde etmiştir. İlâçlara hâsiyetleri veren ve te'siri halk eden, ancak O Şâfi‑i Hakîki’dir.
Dördüncü Remiz
Hayatın yirmisekizinci hàssasında beyân edilmiştir ki: Hayat, îmânın altı erkânına bakıp isbât ediyor; onların tahakkukuna işâretler ediyor. Evet, mâdem bu kâinâtın en mühim neticesi ve mâyesi ve hikmet‑i hilkati hayattır; elbette o hakikat‑i àliye, bu fânî, kısacık, noksan, elemli hayat‑ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki, hayatın yirmidokuz hàssasıyla mâhiyetinin azameti anlaşılan şecere‑i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık meyvesi, hayat‑ı ebediyedir ve hayat‑ı uhreviyedir; taşıyla ve ağacıyla, toprağıyla hayatdâr olan dâr‑ı saâdetteki hayattır. Yoksa, bu hadsiz cihâzât‑ı mühimme ile techiz edilen hayat şeceresi, zîşuûr hakkında, hususan insan hakkında, meyvesiz, faydasız, hakikatsiz olmak lâzım gelecek. Ve sermâyece ve cihâzâtça serçe kuşundan meselâ, yirmi derece ziyâde ve bu kâinâtın ve zîhayatın en mühim, yüksek ve ehemmiyetli mahlûku olan insan, serçe kuşundan, saâdet‑i hayat cihetinde yirmi derece aşağı düşüp, en bedbaht, en zelîl bir bîçâre olacak. Hem en kıymetdâr bir ni'met olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmekle kalb‑i insanı mütemâdiyen incitip bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından, en musîbetli bir belâ olur. Bu ise yüz derece bâtıldır.
601
Demek bu hayat‑ı dünyeviye, âhirete îmân rüknünü kat'î isbât ediyor ve her baharda haşrin üç yüz binden ziyâde nümûnelerini gözümüze gösteriyor.
Acaba senin cisminde, senin bahçende ve senin vatanında senin hayatına lâzım ve münâsib bütün levâzımatı ve cihâzâtı, hikmet ve inâyet ve rahmetle ihzar eden ve vaktinde yetiştiren, hattâ senin midenin bekà ve yaşamak arzusuyla ettiği hususî ve cüz'î olan rızık duâsını bilen ve işiten ve hadsiz lezîz taamlarla o duânın kabûlünü gösteren ve mideyi memnun eden bir Mutasarrıf‑ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki, seni bilmesin ve görmesin? Ve nev'‑i insanın en büyük gayesi olan hayat‑ı ebediyeye lâzım esbâbı ihzar etmesin? Ve nev'‑i insanın en büyük, en ehemmiyetli, en lâyık ve umumî olan bekà duâsını, hayat‑ı uhreviyenin inşâsıyla ve Cennet’in icâdıyla kabûl etmesin? Ve kâinâtın en mühim mahlûku, belki zeminin sultanı ve neticesi olan nev'‑i insanın Arşı ve ferşi çınlatan umumî ve gayet kuvvetli duâsını işitmeyip, küçük bir mide kadar ehemmiyet vermesin, memnun etmesin; kemâl‑i hikmetini ve nihâyet rahmetini inkâr ettirsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!
Hem hiç kàbil midir ki; hayatın en cüz'îsinin pek gizli sesini işitsin, derdini dinlesin ve derman versin ve nâzını çeksin ve kemâl‑i i'tinâ ve ihtimam ile beslesin ve ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük mahlûkatını ona hizmetkâr yapsın; ve sonra en büyük ve kıymetdâr ve bâkî ve nâzdâr bir hayatın gök sadâsı gibi yüksek sesini işitmesin? Ve onun çok ehemmiyetli bekà duâsını ve nâzını ve niyâzını nazara almasın? Âdeta bir neferin kemâl‑i i'tinâ ile techizât ve idaresini yapsın ve mutî' ve muhteşem orduya hiç bakmasın? Ve zerreyi görsün, güneşi görmesin? Sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!
602
Hem hiçbir cihetle akıl kabûl eder mi ki; hadsiz rahmetli, muhabbetli ve nihâyet derecede şefkatli ve Kendi san'atını çok sever ve Kendini çok sevdirir ve Kendini sevenleri ziyâde sever bir Zât‑ı Kadîr-i Hakîm, en ziyâde Kendini seven ve sevimli ve sevilen ve Sâni'ini fıtraten perestiş eden, hayatı ve hayatın zâtı ve cevheri olan rûhu, mevt‑i ebedî ile i'dâm edip, Kendinden o sevgili muhibbini ve habîbini ebedî bir sûrette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencîde ederek sırr‑ı rahmetini ve nur‑u muhabbetini inkâr etsin ve ettirsin? Yüz bin defa hâşâ ve kellâ! Bu kâinâtı cilvesiyle süslendiren bir cemâl‑i mutlak ve umum mahlûkatı sevindiren bir rahmet‑i mutlaka, böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh‑u mutlaktan ve böyle bir zulm‑ü mutlaktan, bir merhametsizlikten, elbette nihâyetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.
Netice: Mâdem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû‑i isti'mâl etmeyenler, dâr‑ı bekàda ve Cennet‑i Bâkiye’de, hayat‑ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ!
Ve hem nasıl ki, yeryüzünde bulunan parlak şeylerin güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkları ziyânın lem'alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar yine hayâlî güneşçiklere âyinelik etmeleri bilbedâhe gösteriyor ki; o lem'alar, yüksek bir tek güneşin cilve‑i in'ikâsıdırlar ve güneşin vücûdunu muhtelif dillerle yâd ediyorlar ve ışık parmaklarıyla ona işâret ediyorlar.
603
Aynen öyle de; Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un Muhyî isminin cilve‑i a'zamı ile berrin yüzünde ve bahrin içinde zîhayatların kudret‑i İlâhiye ile parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermek için “Yâ Hayy!” deyip perde‑i gaybda gizlenmeleri, bir hayat‑ı sermediye sâhibi olan Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve vücûb‑u vücûduna şehâdetler, işâretler ettikleri gibi; umum mevcûdâtın tanziminde eseri görünen İlm‑i İlâhî’ye şehâdet eden bütün deliller ve kâinâta tasarruf eden kudreti isbât eden bütün bürhânlar ve tanzim ve idare‑i kâinâtta hüküm‑fermâ olan irâde ve meşîeti isbât eden bütün hüccetler ve kelâm‑ı Rabbânî ve vahy‑i İlâhî’nin medârı olan risaletleri isbât eden bütün alâmetler, mu'cizeler ve hâkezâ, yedi sıfât‑ı İlâhiye’ye şehâdet eden bütün delâil; bil'ittifak Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına delâlet, şehâdet, işâret ediyorlar.
Çünkü; nasıl bir şeyde görmek varsa, hayatı da var; işitmek varsa hayatın alâmetidir; söylemek varsa hayatın vücûduna işâret eder; ihtiyar, irâde varsa hayatı gösterir. Aynen öyle de; bu kâinâtta âsârıyla vücûdları muhakkak ve bedîhî olan kudret‑i mutlaka ve irâde‑i şâmile ve ilm‑i muhît gibi sıfatlar, bütün delâilleriyle, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve vücûb‑u vücûduna şehâdet ederler ve bütün kâinâtı bir gölgesiyle ışıklandıran ve bir cilvesiyle bütün dâr‑ı âhireti zerrâtıyla beraber hayatlandıran hayat‑ı sermediyesine şehâdet ederler.
604
Hem hayat, “melâikeye îmân” rüknüne dahi bakar, remzen isbât eder. Çünkü; mâdem kâinâtta en mühim netice hayattır ve en ziyâde intişar eden ve kıymetdârlığı için nüshaları teksir edilen ve zemin misâfirhânesini gelip geçen kafilelerle şenlendiren zîhayatlardır; ve mâdem küre‑i arz bu kadar zîhayatın envâ'ıyla dolmuş ve mütemâdiyen zîhayat envâ'larını tecdîd ve teksir etmek hikmetiyle, her vakit dolar boşanır ve en hasîs ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle zîhayatlar halk edilerek bir mahşer‑i huveynât oluyor; ve mâdem hayatın süzülmüş en sâfî hülâsası olan şuûr ve akıl ve en latîf ve sâbit cevheri olan rûh, bu küre‑i arzda gayet kesretli bir sûrette halk olunuyorlar; âdeta küre‑i arz, hayat ve akıl ve şuûr ve ervâh ile ihyâ olup öyle şenlendirilmiş. Elbette küre‑i arzdan daha latîf, daha nurânî, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecrâm‑ı semâviye, ölü, câmid, hayatsız, şuûrsuz kalması imkân haricindedir. Demek gökleri, güneşleri, yıldızları şenlendirecek ve hayatdâr vaziyetini verecek ve netice‑i hilkat-i semâvâtı gösterecek ve Hitâbât‑ı Sübhâniyeye mazhar olacak olan zîşuûr, zîhayat ve semâvâta münâsib sekeneler, herhalde sırr‑ı hayatla bulunuyorlar ki; onlar da melâikelerdir.
Hem hayatın sırr‑ı mâhiyeti “peygamberlere îmân” rüknüne bakıp remzen isbât eder. Evet, mâdem kâinât hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy‑ı Kayyûm-u Ezelî’nin bir cilve‑i a'zamıdır, bir nakş‑ı ekmelidir, bir san'at‑ı ecmelidir. Mâdem Hayat‑ı Sermediye, resûllerin gönderilmesiyle ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. (Evet, eğer kitaplar ve peygamberler olmazsa, o Hayat‑ı Ezeliye bilinmez. Nasıl ki, bir adamın söylemesiyle diri ve hayatdâr olduğu anlaşılır; öyle de, bu kâinâtın perdesi altında olan âlem‑i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitâb eden bir Zâtın kelimâtını, hitâbâtını gösterecek, peygamberler ve ellerinde nâzil olan kitaplardır.) Elbette kâinâttaki hayat, kat'î bir sûrette Hayy‑ı Ezelî’nin vücûb‑u vücûduna kat'î şehâdet ettiği gibi; o Hayat‑ı Ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan “irsâl‑i rusül” ve “inzâl‑i kütüb” rükünlerine bakar, remzen isbât eder. Ve bilhassa risalet‑i Muhammediye (A.S.M.) ve vahy‑i Kur'ânî, hayatın rûhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücûdu gibi hakkâniyetleri kat'îdir denilebilir.
605
Evet, nasıl ki hayat, bu kâinâttan süzülmüş bir hülâsadır; ve şuûr ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır; akıl dahi şuûrdan ve histen süzülmüş, şuûrun bir hülâsasıdır; ve rûh dahi, hayatın hàlis ve sâfî bir cevheri ve sâbit ve müstakil zâtıdır. Öyle de; maddî ve manevî hayat‑ı Muhammediye (A.S.M.) dahi, hayat ve rûh‑u kâinâttan süzülmüş hülâsatü'l‑hülâsadır; ve risalet‑i Muhammediye dahi (A.S.M.), kâinâtın his ve şuûr ve aklından süzülmüş en sâfî hülâsasıdır. Belki maddî ve manevî hayat‑ı Muhammediye (A.S.M.), âsârının şehâdetiyle, hayat‑ı kâinâtın hayatıdır. Ve risalet‑i Muhammediye (A.S.M.) şuûr‑u kâinâtın şuûrudur ve nurudur. Ve vahy‑i Kur'ân dahi, hayatdâr hakàikının şehâdetiyle, hayat‑ı kâinâtın rûhudur ve şuûr‑u kâinâtın aklıdır. Evet, evet, evet! Eğer kâinâttan risalet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) nuru çıksa, gitse, kâinât vefât edecek. Eğer Kur'ân gitse, kâinât dîvâne olacak ve küre‑i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuûrsuz kalmış olan başını bir seyyâreye çarpacak, bir kıyâmeti koparacak.
Hem hayat, “îmân‑ı bilkader” rüknüne bakıp, remzen isbât eder. Çünkü mâdem hayat, âlem‑i şehâdetin ziyâsıdır ve istilâ ediyor; ve vücûdun neticesi ve gayesidir; ve Hàlık‑ı Kâinât’ın en câmi' âyinesidir; ve fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin en mükemmel enmûzeci ve fihristesidir, temsîlde hatâ olmasın, bir nev'i programı hükmündedir. Elbette, âlem‑i gayb, yani mâzi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın hayat‑ı maneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizâm ve ma'lûmiyet ve meşhûdiyet ve taayyün ve evâmir‑i tekvîniyeyi imtisale müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını sırr‑ı hayat iktiza ediyor.
Nasıl ki, bir ağacın çekirdek‑i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi, bir nev'i hayata mazhardırlar; belki ağacın kavânîn‑i hayatiyesinden daha ince kavânîn‑i hayatı taşıyorlar. Hem nasıl ki, bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra, gelecek baharlara bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve‑i hayatı taşıyorlar ve kavânîn‑i hayatiyeye tâbidirler.
606
Aynen öyle de, şecere‑i kâinâtın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mâzisi ve müstakbeli var; geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nev'i ve her cüz'ünün ilm‑i İlâhiye’de muhtelif tavırlar ile müteaddid vücûdları bir silsile‑i vücûd-u ilmî teşkil eder. Ve vücûd‑u haricî gibi, o vücûd‑u ilmî dahi, hayat‑ı umumiyenin manevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderât‑ı hayatiye, o mânidâr ve canlı elvâh‑ı kaderiyeden alınır.
Evet, âlem‑i gaybın bir nev'i olan âlem‑i ervâh, ayn‑ı hayat ve madde‑i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervâh ile dolu olması, elbette mâzi ve müstakbel denilen âlem‑i gaybın bir diğer nev'i de ve ikinci kısmı dahi, cilve‑i hayata mazhariyetini ister ve istilzam eder. Hem herbir şeyin vücûd‑u ilmîsindeki intizam‑ı ekmeli ve mânidâr vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları, bir nev'i hayat‑ı maneviyeye mazhariyetini gösterir.
Evet, Hayat‑ı Ezeliye güneşinin ziyâsı olan bu gibi cilve‑i hayat, elbette yalnız bu âlem‑i şehâdete ve bu zaman‑ı hâzıra ve bu vücûd‑u haricîye münhasır olamaz. Belki herbir âlem, kàbiliyetine göre, o ziyânın cilvesine mazhardır. Ve kâinât, bütün âlemleriyle o cilve ile hayatdâr ve ziyâdârdır. Yoksa, nazar‑ı dalâletin gördüğü gibi muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş birer cenaze ve karanlıklı birer vîrâne âlem olacaktı.
607
İşte, “kadere ve kazâya îmân” rüknü dahi, geniş bir vecihte sırr‑ı hayatla anlaşılıyor ve sâbit oluyor. Yani nasıl ki; âlem‑i şehâdet ve mevcûd hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle hayatdârlıkları görünüyor; öyle de, âlem‑i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi ma'nen hayatdâr bir vücûd‑u manevîleri ve rûhlu birer sübût‑u ilmîleri vardır ki, Levh‑i Kazâ ve Kader vâsıtasıyla o manevî hayatın eseri, mukadderât nâmıyla görünür, tezâhür eder.
Beşinci Remiz
Hem hayatın on altıncı hàssasında denilmiş ki: Hayat bir şeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirir; cüz' ise küll gibi, cüz'îye dahi küllî gibi bir câmiiyet verir. Evet, hayatın öyle bir câmiiyeti var; âdeta umum kâinâta tecellî eden ekser Esmâ‑i Hüsnâ’yı kendinde gösteren bir câmi' âyine‑i Ehadiyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit küçük bir âlem hükmüne getirir; âdeta kâinât şeceresinin bir nev'i fihristesini taşıyan bir nev'i çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasıl ki, bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir Kudretin eseri olabilir; öyle de, en küçük bir zîhayatı halk eden, elbette umum kâinâtın Hàlık’ıdır.
İşte bu hayat, bu câmiiyetiyle en gizli bir sırr‑ı Ehadiyet’i kendinde gösterir. Yani nasıl ki, azametli güneş, ziyâsıyla ve yedi rengiyle ve aksiyle, güneşe mukâbil olan herbir katre suda ve herbir cam zerresinde bulunuyor. Öyle de; herbir zîhayatta, kâinâtı ihâta eden esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye’nin cilveleri beraber onda tecellî ediyor. Bu nokta‑i nazardan hayat, kâinâtı, Rubûbiyet ve icâd cihetinde inkısam ve tecezzî kabûl etmez bir küll hükmüne, belki iştirâki ve tecezzîsi imkân haricinde bulunan bir küllî hükmüne getirir.
608
Evet, seni yaratan, bütün nev'‑i insanı yaratan Zât olduğunu, bilbedâhe senin yüzündeki sikkesi gösteriyor. Çünkü; mâhiyet‑i insaniye birdir, inkısamı gayr‑ı mümkündür. Hem hayat vâsıtasıyla eczâ‑yı kâinât onun efrâdı hükmüne ve kâinât ise, nev'i hükmüne geçer; Sikke‑i Ehadiyet’i mecmûunda gösterdiği gibi, herbir cüz'de dahi o Sikke‑i Ehadiyet’i ve Hâtem‑i Samediyeti göstererek, şirk ve iştirâki her cihetle tard eder.
Hem hayatta san'at‑ı Rabbâniye’nin öyle fevkalâde hàrika mu'cizeleri var ki; bütün kâinâtı halk edemeyen bir zât, bir kudret, en küçük bir zîhayatı halk edemez. Evet, bir nohut tanesinde bütün Kur'ân’ı yazar gibi; çamın gayet küçük bir tohumunda koca çam ağacının fihristesini ve mukadderâtını yazan kalem, elbette semâvâtı yıldızlarla yazan kalem olabilir. Evet, bir arının küçük kafasında kâinât bahçesindeki çiçekleri tanıyacak ve ekser envâ'ıyla münâsebetdâr olacak ve bal gibi bir hediye‑i rahmeti getirecek ve dünyaya geldiği günde şerâit‑i hayatı bilecek derecede bir isti'dâdı, bir kàbiliyeti, bir cihâzı derceden Zât, elbette bütün kâinâtın Hàlık’ı olabilir.
Elhâsıl, hayat nasıl ki, kâinâtın yüzünde parlak bir sikke‑i Tevhiddir; ve herbir zîrûh dahi hayat noktasında bir Sikke‑i Ehadiyet’tir; ve hayatın herbir ferdinde bulunan nakş‑ı san'at bir Mühr‑ü Samediyettir; ve zîhayatların adedince bu kâinât mektûbunu Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm ve Vâhid‑i Ehad nâmına hayatlarıyla imza ediyorlar; ve o mektûbda Tevhid mühürleri ve Ehadiyet hâtemleri ve Samediyet sikkeleridirler. Öyle de, hayat gibi, herbir zîhayat dahi, bu kitab‑ı kâinâtta birer Mühr‑ü Vahdâniyet olduğu gibi; herbirinin yüzünde ve sîmâsında birer Hâtem‑i Ehadiyet konulmuştur.
609
Hem nasıl ki; hayat cüz'iyâtı adedince ve zîhayat efrâdı sayısınca Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un vahdetine şehâdet eden imzalar ve mühürlerdir. Öyle de; ihyâ ve diriltmek fiili dahi, efrâdı adedince Tevhide imza basıyor. Meselâ; ihyânın bir ferdi olan ihyâ‑yı arz, güneş gibi parlak bir şâhid‑i Tevhiddir. Çünkü; baharda zeminin dirilmesinde ve ihyâsında üç yüz bin envâ'ın ve her nev'in hadsiz efrâdı beraber, birbiri içinde, noksansız, kusursuz, mükemmel, muntazam ihyâ edilir ve dirilirler. Evet, böyle bir tek fiil ile hadsiz muntazam fiilleri yapan, elbette bütün mahlûkatın Hàlık’ıdır ve bütün zîhayatları ihyâ eden Hayy‑ı Kayyûm’dur ve Rubûbiyetinde iştirâki mümkün olmayan bir Vâhid‑i Ehad’dir.
Şimdilik hayatın hàssalarından bu kadar az ve muhtasar yazıldı. Başka hàssaların beyânı ve tafsilâtını Risale‑i Nura ve başka zamana havâle ediyoruz.
610
Hâtime
İsm‑i A'zam herkes için bir olmaz; belki ayrı ayrı oluyor.
Meselâ; İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın hakkında Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs, altı isimdir. Ve İmâm‑ı A'zam’ın ism‑i a'zamı Hakem, Adl, iki isimdir. Ve Gavs‑ı A'zam’ın ism‑i a'zamı Yâ Hayy’dır. Ve İmâm‑ı Rabbânî’nin ism‑i a'zamı Kayyûm’dur ve hâkezâ‥ pek çok zâtlar daha başka isimleri ism‑i a'zam görmüşlerdir.
Bu Beşinci Nükte ism‑i Hayy hakkında olduğu münâsebetiyle; hem teberrük, hem şâhid, hem delil, hem kudsî bir hüccet, hem kendimize bir duâ, hem bu risaleye bir hüsn‑ü hâtime olarak, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşenü'l‑Kebîr nâmındaki münâcât‑ı a'zamında, mârifetullâhta gayet yüksek ve gayet câmi' derecede mârifetini göstererek böyle demiştir. Biz de hayâlen o zamana gidip, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dediğine “Âmîn” diyerek, aynı münâcâtı kendimiz de söylüyor gibi, sadâ‑yı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm ile deriz:
يَا حَىُّ قَبْلَ كُلِّ حَىٍّ ❋يَا حَىُّ بَعْدَ كُلِّ حَىٍّ
يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَا يُشْبِهُهُ شَىْءٌ ❋يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَيْسَ كَمِثْلِهِ حَىٌّ
يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَا يُشَارِكُهُ حَىٌّ ❋يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَا يَحْتَاجُ اِلٰى حَىٍّ
يَا حَىُّ الَّذ۪ي يُم۪يتُ كُلَّ حَىٍّ ❋يَا حَىُّ الَّذ۪ي يَرْزُقُ كُلَّ حَىٍّ
611
يَا حَىُّ الَّذ۪ي يُحْيِي الْمَوْتٰى ❋يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ
سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ اٰم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
612
Otuzuncu Lem'anın Altıncı Nüktesi
İsm‑i Kayyûm’a bakar.
İsm‑i Hayy’ın bir hülâsası, Nur Çeşmesi’nin bir zeyli olmuş. Bu ism‑i Kayyûm dahi, Otuzuncu Söz’ün zeyli olması münâsib görüldü.
İ'tizar: Bu çok ehemmiyetli mes'eleler ve çok derin ve geniş “İsm‑i Kayyûm”un cilve‑i a'zamı, hem muntazaman değil, belki ayrı ayrı lem'alar tarzında kalbe hutûr ettiğinden, hem gayet müşevveş ve acele ve tedkiksiz müsvedde hâlinde kaldığından, elbette tâbirat ve ifâdelerde çok noksanlar, intizamsızlıklar bulunacaktır. Mes'elelerin güzelliklerine benim kusurlarımı bağışlamalısınız.
İhtar: İsm‑i A'zama ait nükteler, a'zamî bir sûrette geniş, hem gayet derin olduğundan, hususan ism‑i Kayyûm’a ait mes'eleler ve bilhassa Birinci Şuâ’ı (Hâşiye) maddiyûnlara baktığı için, daha ziyâde derin gittiğinden, elbette her adam her mes'eleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes her mes'eleden bir derece hisse alabilir. “Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz” kaidesiyle, “Bu manevî bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum” diye vazgeçmek kâr‑ı akıl değildir. İnsan ne kadar koparsa o kadar kârdır.
İsm‑i A'zama ait mes'elelerin ihâta edilmeyecek derecede genişleri olduğu gibi, akıl görmeyecek derecede inceleri de vardır. Hususan ism‑i Hayy ve Kayyûm’a ve bilhassa hayatın îmân erkânına karşı remizlerine ve bilhassa kazâ ve kader rüknüne hayatın işâretine ve ism‑i Kayyûm’un Birinci Şuâı’na herkesin fikri yetişmez; fakat hissesiz de kalmaz. Belki herhalde îmânını kuvvetlendirir.
613
Saâdet‑i ebediyenin anahtarı olan îmânın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azîmdir. Îmânın bir zerre kadar kuvveti ziyâde olması, bir hazinedir. İmâm‑ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî diyor ki: “Bir küçük mes'ele‑i îmâniyenin inkişafı, benim nazarımda yüzler ezvâk ve kerâmetlere müreccahtır.”
﴿﷽﴾
﴿بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ﴾﴿لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾﴿وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ﴾﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴾ gibi, Kayyûmiyet‑i İlâhiye’ye işâret eden âyetlerin bir nüktesi ve İsm‑i A'zam veyâhut İsm‑i A'zamın iki ziyâsından ikinci ziyâsı veyâhut İsm‑i A'zamın altı nurundan altıncı nuru olan “Kayyûm” isminin bir cilve‑i a'zamı, Zilkade ayında aklıma göründü. Eskişehir Hapishânesindeki müsâadesizliğim cihetiyle, o nur‑u a'zamı elbette tamamıyla beyân edemeyeceğim. Fakat Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Kaside‑i Ercûze’sinde “Sekîne” nâm‑ı àlîsiyle beyân ettiği İsm‑i A'zam ve Celcelûtiye’sinde yine pek muhteşem isimlerle İsm‑i A'zam içinde bulunan o altı ismi en a'zam, en ehemmiyetli tuttuğu için ve onların bahsi içinde kerâmetkârâne bize tesellî verdiği için, bu ism‑i Kayyûm’a dahi, evvelki beş esmâ gibi, hiç olmazsa muhtasar bir sûrette, Beş Şuâ ile, o nur‑u a'zama işâret edeceğiz.
614
Birinci Şuâ
Bu kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’i kayyûmdur; yani, bizâtihi kàimdir, dâimdir, bâkîdir. Bütün eşya O’nunla kàimdir, devam eder ve vücûdda kalır, bekà bulur. Eğer kâinâttan bir dakikacık olsun o nisbet‑i Kayyûmiyet kesilse, kâinât mahvolur. Hem O Zât‑ı Zülcelâl kayyûmiyetiyle beraber, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’da fermân ettiği gibi, ﴿لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَىْءٌ﴾’dür. Yani; ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef'âlinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz. Evet, bütün kâinâtı bütün şuûnâtıyla ve keyfiyâtıyla kabza‑i Rubûbiyet’inde tutup, bir hâne ve bir saray hükmünde, kemâl‑i intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zât‑ı Akdes’e, misil ve mesîl ve şerîk ve şebîh olmaz, muhâldir.
615
Evet, bir Zât ki, O’na yıldızların icâdı zerreler kadar kolay gele; Ve en büyük şey, en küçük şey gibi kudretine musahhar ola; Ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mâni olmaya; Ve hadsiz efrâd, bir ferd gibi nazarında hazır ola; Ve bütün sesleri birden işite; Ve umumun hadsiz hâcâtını birden yapabile; Ve kâinâtın mevcûdâtındaki bütün intizamât ve mîzanların şehâdetiyle hiçbir şey, hiçbir hâl, dâire‑i meşîet ve irâdesinden hariç olmaya; Ve hiçbir mekânda olmadığı hâlde, herbir yerde ve herbir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola; Ve herşey O’ndan nihâyet derecede uzak olduğu hâlde, O ise herşeye nihâyet derecede yakın olabilen bir Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm-u Zülcelâl’in elbette hiçbir cihetle misli, nazîri, şerîki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhâldir. Yalnız, mesel ve temsîl sûretinde şuûnât‑ı kudsiyesine bakılabilir. Risale‑i Nurdaki bütün temsîlât ve teşbihât, bu mesel ve temsîl nev'indendirler.
İşte böyle misilsiz ve Vâcibü'l‑Vücûd ve maddeden mücerred ve mekândan münezzeh ve tecezzîsi ve inkısamı her cihetle muhâl ve tağayyür ve tebeddülü mümteni' ve ihtiyaç ve aczi imkân haricinde olan bir Zât‑ı Akdes’in kâinât safahâtında ve tabakàt‑ı mevcûdâtında tecellî eden bir kısım cilvelerini, ayn‑ı Zât-ı Akdes tevehhüm ederek bir kısım mahlûkatına ulûhiyetin ahkâmını veren ehl‑i dalâlet insanların bir kısmı, O Zât‑ı Zülcelâl’in bazı eserlerini tabiata isnâd etmişler. Hâlbuki, Risale‑i Nurun müteaddid yerlerinde kat'î bürhânlarla isbât edilmiş ki:
Tabiat; Bir San'at‑ı İlâhiye’dir, sâni' olmaz. Bir Kitab‑ı Rabbânî’dir, kâtib olmaz. Bir nakıştır, nakkàş olamaz. Bir defterdir, defterdar olmaz. Bir kanundur, kudret olmaz. Bir mistardır, masdar olmaz. Bir kàbildir, münfail olur, fâil olmaz. Bir nizâmdır, nâzım olamaz. Bir şerîat‑ı fıtriyedir, şâri' olamaz.
Farz‑ı muhâl olarak, en küçük bir zîhayat mahlûk tabiata havâle edilse, “Bunu yap!” denilse; Risale‑i Nurun çok yerlerinde kat'î bürhânlarla isbât edildiği gibi, o küçük zîhayatın a'zâları ve cihâzâtları adedince kalıplar, belki makineler bulundurmak gerektir; tâ ki, tabiat o işi görebilsin.
616
Hem, maddiyûn denilen bir kısım ehl‑i dalâlet, zerrâttaki tahavvülât‑ı muntazama içinde hallâkıyet‑i İlâhiye’nin ve kudret‑i Rabbâniye’nin bir cilve‑i a'zamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret‑i Samedâniye’nin cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezelî tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr‑ı İlâhiye’yi isnâd etmeye başlamışlar.
Fesübhânallâh! İnsanlarda bu derece hadsiz cehâlet olabilir mi ki; mekândan münezzeh olmakla beraber, herbir yerde, herbir şeyin icâdında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri câmid, kör, şuûrsuz, irâdesiz, mîzansız ve tesâdüf fırtınaları içinde çalkanan zerrâta ve harekâtına vermek, ne kadar câhilâne ve hurâfetkârâne bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. Evet, bu herifler vahdet‑i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihâyetsiz bir kesret‑i mutlakaya düşmüşler. Yani; bir tek ilâhı kabûl etmedikleri için, nihâyetsiz ilâhları kabûl etmeğe mecbur oluyorlar. Yani; bir tek Zât‑ı Akdes’in hàssası ve lâzım‑ı zâtîsi olan ezeliyeti ve hàlıkıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz, nihâyetsiz, câmid zerrelerin ezeliyetlerini, belki ulûhiyetlerini kabûl etmeğe, mesleklerince mecbur oluyorlar.