Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
593

Otuzuncu Lem'anın Beşinci Nüktesi

﴿
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ âyet‑i azîmenin ve ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ âyet‑i azîmin birer nüktesi ile, İsm‑i A'zam veyâhut İsm‑i A'zamın iki ziyâsından bir ziyâsı veya altı nurundan bir nuru olan İsm‑i Hayyın bir cilvesi, Şevvâl‑i Şerîfte, Eskişehir Hapishânesinde, uzaktan uzağa aklıma göründü. Vaktinde kaydedilmedi ve çabuk o kudsî kuşu avlayamadık. Tebâüd ettikten sonra, hiç olmazsa bazı remizlerle o hakikat‑i ekberin ve o nur‑u a'zamın bazı şuâlarını muhtasaran göstereceğiz.

Birinci Remiz

İsm‑i Hayy ve ism‑i Muhyî’nin bir cilve‑i a'zamından olan Hayat nedir? Ve mâhiyeti ve vazifesi nedir?” suâline karşı, fihristevâri cevab şudur ki:
594
Hayat: Şu kâinâtın en ehemmiyetli gayesi hem en büyük neticesi hem en parlak nuru hem en latîf mâyesi hem gayet süzülmüş bir hülâsası hem en mükemmel meyvesi hem en yüksek kemâli hem en güzel cemâli hem en güzel zîneti hem sırr‑ı vahdeti hem râbıta‑i ittihâdı hem kemâlâtının menşe'i hem san'at ve mâhiyetçe en hàrika bir zîrûhu hem en küçük bir mahlûku bir kâinât hükmüne getiren mu'cizekâr bir hakikati hem güyâ kâinâtın küçük bir zîhayatta yerleşmesine vesile oluyor gibi, koca kâinâtın bir nev'i fihristesini o zîhayatta göstermekle beraber, o zîhayatı ekser mevcûdâtla münâsebetdâr ve küçük bir kâinât hükmüne getiren en hàrika bir mu'cize‑i Kudrettir.
Hem en büyük bir küll kadar, hayat ile küçük bir cüz'ü büyülten ve bir ferdi dahi, küllî gibi bir âlem hükmüne getiren ve Rubûbiyet cihetinde kâinâtı tecezzî ve iştirâki ve inkısamı kabûl etmez bir küll ve bir küllî hükmünde gösteren fevkalâde hàrika bir San'at‑ı İlâhiye’dir.
Hem kâinâtın mâhiyetleri içinde Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un vücûb‑u vücûduna ve Vahdetine ve Ehadiyetine şehâdet eden bürhânların en parlağı, en kat'îsi ve en mükemmeli; Hem masnûât‑ı İlâhiye içinde en hafîsi ve en zâhiri, en kıymetdârı ve en ucuzu, en nezîhi ve en parlak ve en mânidâr bir nakş‑ı san'at-ı Rabbâniye’dir.
595
Hem sâir mevcûdâtı kendine hàdim ettiren, nâzenîn, nâzdâr, nâzik bir cilve‑i Rahmet-i Rahmâniye’dir. Hem Şuûnât‑ı İlâhiye’nin gayet câmi' bir âyinesidir. Hem Rahmân, Rezzâk, Rahîm, Kerîm, Hakîm gibi çok Esmâ‑i Hüsnâ’nın cilvelerini câmi' ve rızık, hikmet, inâyet, rahmet gibi çok hakikatleri kendine tâbi eden; ve görmek ve işitmek ve hissetmek gibi umum duyguların menşe'i, mâdeni bir acûbe‑i hilkat-i Rabbâniye’dir.
Hem hayat, bu kâinâtın tezgâh‑ı a'zamında öyle bir istihâle makinesidir ki, mütemâdiyen, her tarafta tasfiye yapıyor, temizlendiriyor, terakkî veriyor, nurlandırıyor. Ve zerrât kafilelerine güyâ hayatın yuvası olan cesedi o zerrelere, vazife görmek, nurlanmak, ta'limât yapmak için bir misâfirhâne, bir mekteb, bir kışladır. Âdeta Zât‑ı Hayy ve Muhyî, bu makine‑i hayat vâsıtasıyla, bu karanlıklı ve fânî ve süflî olan âlem‑i dünyayı latîfleştiriyor, ışıklandırıyor, bir nev'i bekà veriyor, bâkî bir âleme gitmeye hazırlattırıyor.
Hem hayatın iki yüzü; yani mülk, melekût vecihleri parlaktır, kirsizdir, noksansızdır, ulvîdir. Onun için, perdesiz, vâsıtasız, doğrudan doğruya dest‑i kudret-i Rabbâniye’den çıktığını âşikâre göstermek için, sâir eşya gibi zâhirî esbâbı, hayattaki tasarrufât‑ı Kudrete perde edilmemiş bir müstesnâ mahlûktur.
596
Hem hayatın hakikati, altı erkân‑ı îmâniyeye bakıp, ma'nen ve remzen isbât eder. Yani; hem Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûb‑u vücûdunu ve hayat‑ı sermediyesini hem dâr‑ı âhireti ve hayat‑ı bâkiyesini hem vücûd‑u melâike hem sâir erkân‑ı îmâniyeye pek kuvvetli bakıp iktiza eden bir hakikat‑i nurâniyedir.
Hem hayat, bütün kâinâttan süzülmüş en sâfî bir hülâsası olduğu gibi, kâinâttaki en mühim bir maksad‑ı İlâhî ve hilkat‑i âlemin en mühim neticesi olan şükür ve ibâdet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sırr‑ı a'zamdır.
İşte, hayatın bu mezkûr yirmi dokuz ehemmiyetli ve kıymetdâr hàssalarını ve ulvî ve umumî vazifelerini nazara al. Sonra bak, Muhyî isminin arkasında, ism‑i Hayy’ın azametini gör. Ve hayatın bu azametli hàssaları ve meyveleri noktasından, ism‑i Hayy, nasıl bir ism‑i a'zam olduğunu bil.
Hem anla ki, bu hayat mâdem kâinâtın en büyük neticesi ve en azametli gayesi ve en kıymetdâr meyvesidir; elbette bu hayatın dahi kâinât kadar büyük bir gayesi, azametli bir neticesi bulunmak gerektir. Çünkü ağacın neticesi meyve olduğu gibi, meyvenin de çekirdeği vâsıtasıyla neticesi, gelecek bir ağaçtır. Evet, bu hayatın gayesi ve neticesi hayat‑ı ebediye olduğu gibi; bir meyvesi de, hayatı veren Zât‑ı Hayy ve Muhyî’ye karşı şükür ve ibâdet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibâdet ise, hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinâtın gayesidir.
Ve bundan anla ki; bu hayatın gayesini Rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne ni'metlenmektir diyenler, gayet çirkin bir cehâletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek çok kıymetdâr olan hayat ni'metini ve şuûr hediyesini ve akıl ihsânını istihfaf ve tahkîr edip, dehşetli bir küfran‑ı ni'met ederler.
597

İkinci Remiz

İsm‑i Hayy’ın bir cilve‑i a'zamı ve ism‑i Muhyî’nin bir tecellî‑i eltafı olan bu hayatın Birinci Remiz’deki fihristesi, zikredilen bütün mertebeleri ve vasıfları ve vazifeleri beyân etmek, o vasıflar adedince risaleler yazmak lâzım geldiğinden, Risale‑i Nurun eczâlarında o vasıfların, o mertebelerin, o vazifelerin bir kısmı izâh edildiğinden, kısmen tafsilâtı, Risale‑i Nura havâle edip, burada birkaç tanesine muhtasaran işâret edeceğiz.
İşte, hayatın yirmi dokuz hàssalarından yirmiüçüncü hàssasında şöyle denilmiştir ki: Hayatın iki yüzü de şeffâf, kirsiz olduğundan, esbâb‑ı zâhiriye, ondaki tasarrufât‑ı kudret-i Rabbâniye’ye perde edilmemiştir. Evet, bu hàssanın sırrı şudur ki:
Kâinâtta gerçi herşeyde bir güzellik ve iyilik ve hayır vardır. Ve şer ve çirkinlik gayet cüz'îdir ve vâhid‑i kıyâsîdirler ki; güzellik ve iyilik mertebelerini ve hakikatlerinin tekessürünü ve taaddüdünü göstermek cihetiyle, o şer ise hayır ve o kubh dahi hüsün olur. Fakat zîşuûrların nazar‑ı zâhirîsinde görünen, zâhirî çirkinlik ve fenâlık ve belâ ve musîbetten gelen küsmekler ve şekvâlar Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a teveccüh etmemek için; hem aklın zâhirî nazarında hasîs, pis görünen şeylerde, kudsî, münezzeh olan Kudretin bizzat ve perdesiz onlar ile mübâşereti, Kudretin izzetine münâfî gelmemek için, zâhirî esbâblar o Kudretin tasarrufâtına perde edilmişler. O esbâb ise icâd edemiyorlar; belki haksız olan şekvâlara ve i'tirâzlara hedef olmak ve izzet ve kudsiyet ve münezzehiyet‑i Kudreti muhâfaza içindirler.
Yirmiikinci Söz’ün İkinci Makamının Mukaddimesinde beyân edildiği gibi; Hazret‑i Azrâil (A.S.), kabz‑ı ervâh vazifesi hususunda Cenâb‑ı Hakk’a münâcât etmiş, demiş: Senin kulların benden küsecekler.” Cevaben ona denilmiş: Senin vazifen ile vefât edenlerin ortasında hastalıklar ve musîbetler perdesini bırakacağım. Vefât edenler sana değil, belki i'tirâz ve şekvâ oklarını o perdelere atacaklar.” Bu münâcâtın sırrına göre; ölümün ve vefâtın ehl‑i îmân hakkında hakîki güzel yüzünü görmeyen ve ondaki rahmetin cilvesini bilmeyenlerin küsmeleri ve i'tirâzları, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a gitmemek için Hazret‑i Azrâil’in vazifesi de bir perde olduğu gibi, sâir esbâblar dahi zâhirî perdedirler.
598
Evet, İzzet, Azamet ister ki; esbâb, perdedâr‑ı dest-i Kudret ola aklın nazarında. Fakat, Vahdet ve Celâl ister ki; esbâb, ellerini çeksinler te'sir‑i hakîkiden.
Fakat hayatın hem zâhirî, hem bâtınî, hem mülk, hem melekût vecihleri kirsiz, noksansız, kusursuz olduğundan, şekvâları ve i'tirâzları dâvet edecek maddeler onda bulunmadığı gibi; izzet ve kudsiyet‑i Kudrete münâfî olacak pislik ve çirkinlik olmadığından, doğrudan doğruya perdesiz olarak, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un ihyâ edici, hayat verici, diriltici isminin eline teslîm edilmiştir. Nur da öyledir, vücûd ve icâd da öyledir. Onun içindir ki; icâd ve halk, doğrudan doğruya, perdesiz, Zât‑ı Zülcelâl’in kudretine bakar. Hattâ yağmur, bir nev'i hayat ve rahmet olduğundan, vakt‑i nüzûlü bir muttarid kanuna tâbi kılınmamış; ki, her vakt‑i hâcette eller Dergâh‑ı İlâhiye’ye rahmet istemek için açılsın. Eğer yağmur, güneşin tulû'u gibi, bir kanuna tâbi olsaydı; o ni'met‑i hayatiye, her vakt‑i hâcette ricâ ile istenilmeyecekti.

Üçüncü Remiz

Yirmidokuzuncu hàssasında denilmiştir ki: Kâinâtın neticesi hayat olduğu gibi; hayatın neticesi olan şükür ve ibâdet dahi, kâinâtın sebeb‑i hilkati ve ille‑i gayesi ve maksûd neticesidir. Evet, bu kâinâtın Sâni'‑i Hayy-ı Kayyûm’u, bu kadar hadsiz envâ'‑ı ni'metiyle Kendini zîhayatlara bildirip sevdirdiğine mukâbil, elbette zîhayatlardan o ni'metlere karşı teşekkür; ve sevdirmesine mukâbil sevmelerini; ve kıymetdâr san'atlarına mukâbil medh ü senâ etmelerini; ve evâmir‑i Rabbâniye’sine karşı itâat ve ubûdiyetle mukàbele edilmelerini ister.
599
İşte bu sırr‑ı Rubûbiyete göre teşekkür ve ubûdiyet, bütün envâ'‑ı hayatın ve dolayısıyla bütün kâinâtın en ehemmiyetli gayesi olduğundandır ki; Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân pek çok harâretle ve şiddetle ve halâvetle şükür ve ibâdete sevk ediyor. Ve İbâdet Cenâb‑ı Hakk’a mahsûs ve şükür O’na lâyık ve hamd O’na hàstır diye çok tekrar ile beyân ediyor. Demek bu şükür ve ibâdet doğrudan doğruya Mâlik‑i Hakîki’sine gitmek lâzım olduğunu ifâde için, hayatı bütün şuûnâtıyla perdesiz kabza‑i tasarrufunda tutmasına delâlet eden, ﴿وَهُوَ الَّذ۪ي يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ﴿وَهُوَ الَّذ۪ي يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ فَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴿فَيُحْي۪ي بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا gibi âyetler pek sarîh bir sûrette vâsıtaları nefyedip, doğrudan doğruya hayatı Hayy‑ı Kayyûm’un dest‑i kudretine münhasıran veriyor.
600
Evet, minnetdârlık ve teşekkürü dâvet eden ve muhabbet ve senâ hissini tahrîk eden, hayattan sonra rızık ve şifâ ve yağmur gibi vesile‑i şükrân şeyler dahi doğrudan doğruya Zât‑ı Rezzâk-ı Şâfi’ye ait olduğunu, esbâb ve vesâit bir perde olduğunu, ﴿هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴿وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ﴿وَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا gibi âyetler ile; rızık, şifâ ve yağmur, münhasıran Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un kudretine hàstır. Perdesiz, ondan geldiğini ifâde için, kaide‑i nahviyece alâmet‑i hasr ve tahsîs olan ﴿‥هُوَ الَّذ۪ي‥﴿هُوَ الرَّزَّاقُ ifâde etmiştir. İlâçlara hâsiyetleri veren ve te'siri halk eden, ancak O Şâfi‑i Hakîki’dir.

Dördüncü Remiz

Hayatın yirmisekizinci hàssasında beyân edilmiştir ki: Hayat, îmânın altı erkânına bakıp isbât ediyor; onların tahakkukuna işâretler ediyor. Evet, mâdem bu kâinâtın en mühim neticesi ve mâyesi ve hikmet‑i hilkati hayattır; elbette o hakikat‑i àliye, bu fânî, kısacık, noksan, elemli hayat‑ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki, hayatın yirmidokuz hàssasıyla mâhiyetinin azameti anlaşılan şecere‑i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık meyvesi, hayat‑ı ebediyedir ve hayat‑ı uhreviyedir; taşıyla ve ağacıyla, toprağıyla hayatdâr olan dâr‑ı saâdetteki hayattır. Yoksa, bu hadsiz cihâzât‑ı mühimme ile techiz edilen hayat şeceresi, zîşuûr hakkında, hususan insan hakkında, meyvesiz, faydasız, hakikatsiz olmak lâzım gelecek. Ve sermâyece ve cihâzâtça serçe kuşundan meselâ, yirmi derece ziyâde ve bu kâinâtın ve zîhayatın en mühim, yüksek ve ehemmiyetli mahlûku olan insan, serçe kuşundan, saâdet‑i hayat cihetinde yirmi derece aşağı düşüp, en bedbaht, en zelîl bir bîçâre olacak. Hem en kıymetdâr bir ni'met olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmekle kalb‑i insanı mütemâdiyen incitip bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından, en musîbetli bir belâ olur. Bu ise yüz derece bâtıldır.
601
Demek bu hayat‑ı dünyeviye, âhirete îmân rüknünü kat'î isbât ediyor ve her baharda haşrin üç yüz binden ziyâde nümûnelerini gözümüze gösteriyor.
Acaba senin cisminde, senin bahçende ve senin vatanında senin hayatına lâzım ve münâsib bütün levâzımatı ve cihâzâtı, hikmet ve inâyet ve rahmetle ihzar eden ve vaktinde yetiştiren, hattâ senin midenin bekà ve yaşamak arzusuyla ettiği hususî ve cüz'î olan rızık duâsını bilen ve işiten ve hadsiz lezîz taamlarla o duânın kabûlünü gösteren ve mideyi memnun eden bir Mutasarrıf‑ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki, seni bilmesin ve görmesin? Ve nev'‑i insanın en büyük gayesi olan hayat‑ı ebediyeye lâzım esbâbı ihzar etmesin? Ve nev'‑i insanın en büyük, en ehemmiyetli, en lâyık ve umumî olan bekà duâsını, hayat‑ı uhreviyenin inşâsıyla ve Cennet’in icâdıyla kabûl etmesin? Ve kâinâtın en mühim mahlûku, belki zeminin sultanı ve neticesi olan nev'‑i insanın Arşı ve ferşi çınlatan umumî ve gayet kuvvetli duâsını işitmeyip, küçük bir mide kadar ehemmiyet vermesin, memnun etmesin; kemâl‑i hikmetini ve nihâyet rahmetini inkâr ettirsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!
Hem hiç kàbil midir ki; hayatın en cüz'îsinin pek gizli sesini işitsin, derdini dinlesin ve derman versin ve nâzını çeksin ve kemâl‑i i'tinâ ve ihtimam ile beslesin ve ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük mahlûkatını ona hizmetkâr yapsın; ve sonra en büyük ve kıymetdâr ve bâkî ve nâzdâr bir hayatın gök sadâsı gibi yüksek sesini işitmesin? Ve onun çok ehemmiyetli bekà duâsını ve nâzını ve niyâzını nazara almasın? Âdeta bir neferin kemâl‑i i'tinâ ile techizât ve idaresini yapsın ve mutî' ve muhteşem orduya hiç bakmasın? Ve zerreyi görsün, güneşi görmesin? Sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!
602
Hem hiçbir cihetle akıl kabûl eder mi ki; hadsiz rahmetli, muhabbetli ve nihâyet derecede şefkatli ve Kendi san'atını çok sever ve Kendini çok sevdirir ve Kendini sevenleri ziyâde sever bir Zât‑ı Kadîr-i Hakîm, en ziyâde Kendini seven ve sevimli ve sevilen ve Sâni'ini fıtraten perestiş eden, hayatı ve hayatın zâtı ve cevheri olan rûhu, mevt‑i ebedî ile i'dâm edip, Kendinden o sevgili muhibbini ve habîbini ebedî bir sûrette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencîde ederek sırr‑ı rahmetini ve nur‑u muhabbetini inkâr etsin ve ettirsin? Yüz bin defa hâşâ ve kellâ! Bu kâinâtı cilvesiyle süslendiren bir cemâl‑i mutlak ve umum mahlûkatı sevindiren bir rahmet‑i mutlaka, böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh‑u mutlaktan ve böyle bir zulm‑ü mutlaktan, bir merhametsizlikten, elbette nihâyetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.
Netice: Mâdem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû‑i isti'mâl etmeyenler, dâr‑ı bekàda ve Cennet‑i Bâkiye’de, hayat‑ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ!
Ve hem nasıl ki, yeryüzünde bulunan parlak şeylerin güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkları ziyânın lem'alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar yine hayâlî güneşçiklere âyinelik etmeleri bilbedâhe gösteriyor ki; o lem'alar, yüksek bir tek güneşin cilve‑i in'ikâsıdırlar ve güneşin vücûdunu muhtelif dillerle yâd ediyorlar ve ışık parmaklarıyla ona işâret ediyorlar.
603
Aynen öyle de; Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un Muhyî isminin cilve‑i a'zamı ile berrin yüzünde ve bahrin içinde zîhayatların kudret‑i İlâhiye ile parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermek için Hayy!” deyip perde‑i gaybda gizlenmeleri, bir hayat‑ı sermediye sâhibi olan Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve vücûb‑u vücûduna şehâdetler, işâretler ettikleri gibi; umum mevcûdâtın tanziminde eseri görünen İlm‑i İlâhî’ye şehâdet eden bütün deliller ve kâinâta tasarruf eden kudreti isbât eden bütün bürhânlar ve tanzim ve idare‑i kâinâtta hüküm‑fermâ olan irâde ve meşîeti isbât eden bütün hüccetler ve kelâm‑ı Rabbânî ve vahy‑i İlâhî’nin medârı olan risaletleri isbât eden bütün alâmetler, mu'cizeler ve hâkezâ, yedi sıfât‑ı İlâhiye’ye şehâdet eden bütün delâil; bil'ittifak Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına delâlet, şehâdet, işâret ediyorlar.
Çünkü; nasıl bir şeyde görmek varsa, hayatı da var; işitmek varsa hayatın alâmetidir; söylemek varsa hayatın vücûduna işâret eder; ihtiyar, irâde varsa hayatı gösterir. Aynen öyle de; bu kâinâtta âsârıyla vücûdları muhakkak ve bedîhî olan kudret‑i mutlaka ve irâde‑i şâmile ve ilm‑i muhît gibi sıfatlar, bütün delâilleriyle, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve vücûb‑u vücûduna şehâdet ederler ve bütün kâinâtı bir gölgesiyle ışıklandıran ve bir cilvesiyle bütün dâr‑ı âhireti zerrâtıyla beraber hayatlandıran hayat‑ı sermediyesine şehâdet ederler.
604
Hem hayat, melâikeye îmân rüknüne dahi bakar, remzen isbât eder. Çünkü; mâdem kâinâtta en mühim netice hayattır ve en ziyâde intişar eden ve kıymetdârlığı için nüshaları teksir edilen ve zemin misâfirhânesini gelip geçen kafilelerle şenlendiren zîhayatlardır; ve mâdem küre‑i arz bu kadar zîhayatın envâ'ıyla dolmuş ve mütemâdiyen zîhayat envâ'larını tecdîd ve teksir etmek hikmetiyle, her vakit dolar boşanır ve en hasîs ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle zîhayatlar halk edilerek bir mahşer‑i huveynât oluyor; ve mâdem hayatın süzülmüş en sâfî hülâsası olan şuûr ve akıl ve en latîf ve sâbit cevheri olan rûh, bu küre‑i arzda gayet kesretli bir sûrette halk olunuyorlar; âdeta küre‑i arz, hayat ve akıl ve şuûr ve ervâh ile ihyâ olup öyle şenlendirilmiş. Elbette küre‑i arzdan daha latîf, daha nurânî, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecrâm‑ı semâviye, ölü, câmid, hayatsız, şuûrsuz kalması imkân haricindedir. Demek gökleri, güneşleri, yıldızları şenlendirecek ve hayatdâr vaziyetini verecek ve netice‑i hilkat-i semâvâtı gösterecek ve Hitâbât‑ı Sübhâniyeye mazhar olacak olan zîşuûr, zîhayat ve semâvâta münâsib sekeneler, herhalde sırr‑ı hayatla bulunuyorlar ki; onlar da melâikelerdir.
Hem hayatın sırr‑ı mâhiyeti peygamberlere îmân rüknüne bakıp remzen isbât eder. Evet, mâdem kâinât hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy‑ı Kayyûm-u Ezelî’nin bir cilve‑i a'zamıdır, bir nakş‑ı ekmelidir, bir san'at‑ı ecmelidir. Mâdem Hayat‑ı Sermediye, resûllerin gönderilmesiyle ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. (Evet, eğer kitaplar ve peygamberler olmazsa, o Hayat‑ı Ezeliye bilinmez. Nasıl ki, bir adamın söylemesiyle diri ve hayatdâr olduğu anlaşılır; öyle de, bu kâinâtın perdesi altında olan âlem‑i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitâb eden bir Zâtın kelimâtını, hitâbâtını gösterecek, peygamberler ve ellerinde nâzil olan kitaplardır.) Elbette kâinâttaki hayat, kat'î bir sûrette Hayy‑ı Ezelî’nin vücûb‑u vücûduna kat'î şehâdet ettiği gibi; o Hayat‑ı Ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan irsâl‑i rusül ve inzâl‑i kütüb rükünlerine bakar, remzen isbât eder. Ve bilhassa risalet‑i Muhammediye (A.S.M.) ve vahy‑i Kur'ânî, hayatın rûhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücûdu gibi hakkâniyetleri kat'îdir denilebilir.
605
Evet, nasıl ki hayat, bu kâinâttan süzülmüş bir hülâsadır; ve şuûr ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır; akıl dahi şuûrdan ve histen süzülmüş, şuûrun bir hülâsasıdır; ve rûh dahi, hayatın hàlis ve sâfî bir cevheri ve sâbit ve müstakil zâtıdır. Öyle de; maddî ve manevî hayat‑ı Muhammediye (A.S.M.) dahi, hayat ve rûh‑u kâinâttan süzülmüş hülâsatü'l‑hülâsadır; ve risalet‑i Muhammediye dahi (A.S.M.), kâinâtın his ve şuûr ve aklından süzülmüş en sâfî hülâsasıdır. Belki maddî ve manevî hayat‑ı Muhammediye (A.S.M.), âsârının şehâdetiyle, hayat‑ı kâinâtın hayatıdır. Ve risalet‑i Muhammediye (A.S.M.) şuûr‑u kâinâtın şuûrudur ve nurudur. Ve vahy‑i Kur'ân dahi, hayatdâr hakàikının şehâdetiyle, hayat‑ı kâinâtın rûhudur ve şuûr‑u kâinâtın aklıdır. Evet, evet, evet! Eğer kâinâttan risalet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) nuru çıksa, gitse, kâinât vefât edecek. Eğer Kur'ân gitse, kâinât dîvâne olacak ve küre‑i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuûrsuz kalmış olan başını bir seyyâreye çarpacak, bir kıyâmeti koparacak.
Hem hayat, îmân‑ı bilkader rüknüne bakıp, remzen isbât eder. Çünkü mâdem hayat, âlem‑i şehâdetin ziyâsıdır ve istilâ ediyor; ve vücûdun neticesi ve gayesidir; ve Hàlık‑ı Kâinât’ın en câmi' âyinesidir; ve fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin en mükemmel enmûzeci ve fihristesidir, temsîlde hatâ olmasın, bir nev'i programı hükmündedir. Elbette, âlem‑i gayb, yani mâzi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın hayat‑ı maneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizâm ve ma'lûmiyet ve meşhûdiyet ve taayyün ve evâmir‑i tekvîniyeyi imtisale müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını sırr‑ı hayat iktiza ediyor.
Nasıl ki, bir ağacın çekirdek‑i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi, bir nev'i hayata mazhardırlar; belki ağacın kavânîn‑i hayatiyesinden daha ince kavânîn‑i hayatı taşıyorlar. Hem nasıl ki, bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra, gelecek baharlara bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve‑i hayatı taşıyorlar ve kavânîn‑i hayatiyeye tâbidirler.
606
Aynen öyle de, şecere‑i kâinâtın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mâzisi ve müstakbeli var; geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nev'i ve her cüz'ünün ilm‑i İlâhiye’de muhtelif tavırlar ile müteaddid vücûdları bir silsile‑i vücûd-u ilmî teşkil eder. Ve vücûd‑u haricî gibi, o vücûd‑u ilmî dahi, hayat‑ı umumiyenin manevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderât‑ı hayatiye, o mânidâr ve canlı elvâh‑ı kaderiyeden alınır.
Evet, âlem‑i gaybın bir nev'i olan âlem‑i ervâh, ayn‑ı hayat ve madde‑i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervâh ile dolu olması, elbette mâzi ve müstakbel denilen âlem‑i gaybın bir diğer nev'i de ve ikinci kısmı dahi, cilve‑i hayata mazhariyetini ister ve istilzam eder. Hem herbir şeyin vücûd‑u ilmîsindeki intizam‑ı ekmeli ve mânidâr vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları, bir nev'i hayat‑ı maneviyeye mazhariyetini gösterir.
Evet, Hayat‑ı Ezeliye güneşinin ziyâsı olan bu gibi cilve‑i hayat, elbette yalnız bu âlem‑i şehâdete ve bu zaman‑ı hâzıra ve bu vücûd‑u haricîye münhasır olamaz. Belki herbir âlem, kàbiliyetine göre, o ziyânın cilvesine mazhardır. Ve kâinât, bütün âlemleriyle o cilve ile hayatdâr ve ziyâdârdır. Yoksa, nazar‑ı dalâletin gördüğü gibi muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş birer cenaze ve karanlıklı birer vîrâne âlem olacaktı.
607
İşte, kadere ve kazâya îmân rüknü dahi, geniş bir vecihte sırr‑ı hayatla anlaşılıyor ve sâbit oluyor. Yani nasıl ki; âlem‑i şehâdet ve mevcûd hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle hayatdârlıkları görünüyor; öyle de, âlem‑i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi ma'nen hayatdâr bir vücûd‑u manevîleri ve rûhlu birer sübût‑u ilmîleri vardır ki, Levh‑i Kazâ ve Kader vâsıtasıyla o manevî hayatın eseri, mukadderât nâmıyla görünür, tezâhür eder.

Beşinci Remiz

Hem hayatın on altıncı hàssasında denilmiş ki: Hayat bir şeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirir; cüz' ise küll gibi, cüz'îye dahi küllî gibi bir câmiiyet verir. Evet, hayatın öyle bir câmiiyeti var; âdeta umum kâinâta tecellî eden ekser Esmâ‑i Hüsnâ’yı kendinde gösteren bir câmi' âyine‑i Ehadiyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit küçük bir âlem hükmüne getirir; âdeta kâinât şeceresinin bir nev'i fihristesini taşıyan bir nev'i çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasıl ki, bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir Kudretin eseri olabilir; öyle de, en küçük bir zîhayatı halk eden, elbette umum kâinâtın Hàlık’ıdır.
İşte bu hayat, bu câmiiyetiyle en gizli bir sırr‑ı Ehadiyet’i kendinde gösterir. Yani nasıl ki, azametli güneş, ziyâsıyla ve yedi rengiyle ve aksiyle, güneşe mukâbil olan herbir katre suda ve herbir cam zerresinde bulunuyor. Öyle de; herbir zîhayatta, kâinâtı ihâta eden esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye’nin cilveleri beraber onda tecellî ediyor. Bu nokta‑i nazardan hayat, kâinâtı, Rubûbiyet ve icâd cihetinde inkısam ve tecezzî kabûl etmez bir küll hükmüne, belki iştirâki ve tecezzîsi imkân haricinde bulunan bir küllî hükmüne getirir.
608
Evet, seni yaratan, bütün nev'‑i insanı yaratan Zât olduğunu, bilbedâhe senin yüzündeki sikkesi gösteriyor. Çünkü; mâhiyet‑i insaniye birdir, inkısamı gayr‑ı mümkündür. Hem hayat vâsıtasıyla eczâ‑yı kâinât onun efrâdı hükmüne ve kâinât ise, nev'i hükmüne geçer; Sikke‑i Ehadiyet’i mecmûunda gösterdiği gibi, herbir cüz'de dahi o Sikke‑i Ehadiyet’i ve Hâtem‑i Samediyeti göstererek, şirk ve iştirâki her cihetle tard eder.
Hem hayatta san'at‑ı Rabbâniye’nin öyle fevkalâde hàrika mu'cizeleri var ki; bütün kâinâtı halk edemeyen bir zât, bir kudret, en küçük bir zîhayatı halk edemez. Evet, bir nohut tanesinde bütün Kur'ân’ı yazar gibi; çamın gayet küçük bir tohumunda koca çam ağacının fihristesini ve mukadderâtını yazan kalem, elbette semâvâtı yıldızlarla yazan kalem olabilir. Evet, bir arının küçük kafasında kâinât bahçesindeki çiçekleri tanıyacak ve ekser envâ'ıyla münâsebetdâr olacak ve bal gibi bir hediye‑i rahmeti getirecek ve dünyaya geldiği günde şerâit‑i hayatı bilecek derecede bir isti'dâdı, bir kàbiliyeti, bir cihâzı derceden Zât, elbette bütün kâinâtın Hàlık’ı olabilir.
Elhâsıl, hayat nasıl ki, kâinâtın yüzünde parlak bir sikke‑i Tevhiddir; ve herbir zîrûh dahi hayat noktasında bir Sikke‑i Ehadiyet’tir; ve hayatın herbir ferdinde bulunan nakş‑ı san'at bir Mühr‑ü Samediyettir; ve zîhayatların adedince bu kâinât mektûbunu Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm ve Vâhid‑i Ehad nâmına hayatlarıyla imza ediyorlar; ve o mektûbda Tevhid mühürleri ve Ehadiyet hâtemleri ve Samediyet sikkeleridirler. Öyle de, hayat gibi, herbir zîhayat dahi, bu kitab‑ı kâinâtta birer Mühr‑ü Vahdâniyet olduğu gibi; herbirinin yüzünde ve sîmâsında birer Hâtem‑i Ehadiyet konulmuştur.
609
Hem nasıl ki; hayat cüz'iyâtı adedince ve zîhayat efrâdı sayısınca Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un vahdetine şehâdet eden imzalar ve mühürlerdir. Öyle de; ihyâ ve diriltmek fiili dahi, efrâdı adedince Tevhide imza basıyor. Meselâ; ihyânın bir ferdi olan ihyâ‑yı arz, güneş gibi parlak bir şâhid‑i Tevhiddir. Çünkü; baharda zeminin dirilmesinde ve ihyâsında üç yüz bin envâ'ın ve her nev'in hadsiz efrâdı beraber, birbiri içinde, noksansız, kusursuz, mükemmel, muntazam ihyâ edilir ve dirilirler. Evet, böyle bir tek fiil ile hadsiz muntazam fiilleri yapan, elbette bütün mahlûkatın Hàlık’ıdır ve bütün zîhayatları ihyâ eden Hayy‑ı Kayyûm’dur ve Rubûbiyetinde iştirâki mümkün olmayan bir Vâhid‑i Ehad’dir.
Şimdilik hayatın hàssalarından bu kadar az ve muhtasar yazıldı. Başka hàssaların beyânı ve tafsilâtını Risale‑i Nura ve başka zamana havâle ediyoruz.
610

Hâtime

İsm‑i A'zam herkes için bir olmaz; belki ayrı ayrı oluyor.
Meselâ; İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın hakkında Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs, altı isimdir. Ve İmâm‑ı A'zam’ın ism‑i a'zamı Hakem, Adl, iki isimdir. Ve Gavs‑ı A'zam’ın ism‑i a'zamı Hayy’dır. Ve İmâm‑ı Rabbânî’nin ism‑i a'zamı Kayyûm’dur ve hâkezâ pek çok zâtlar daha başka isimleri ism‑i a'zam görmüşlerdir.
Bu Beşinci Nükte ism‑i Hayy hakkında olduğu münâsebetiyle; hem teberrük, hem şâhid, hem delil, hem kudsî bir hüccet, hem kendimize bir duâ, hem bu risaleye bir hüsn‑ü hâtime olarak, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşenü'l‑Kebîr nâmındaki münâcât‑ı a'zamında, mârifetullâhta gayet yüksek ve gayet câmi' derecede mârifetini göstererek böyle demiştir. Biz de hayâlen o zamana gidip, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dediğine Âmîn diyerek, aynı münâcâtı kendimiz de söylüyor gibi, sadâ‑yı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm ile deriz:
يَا حَىُّ قَبْلَ كُلِّ حَىٍّ ❋يَا حَىُّ بَعْدَ كُلِّ حَىٍّ
يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَا يُشْبِهُهُ شَىْءٌ ❋يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَيْسَ كَمِثْلِهِ حَىٌّ
يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَا يُشَارِكُهُ حَىٌّ ❋يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَا يَحْتَاجُ اِلٰى حَىٍّ
يَا حَىُّ الَّذ۪ي يُم۪يتُ كُلَّ حَىٍّ ❋يَا حَىُّ الَّذ۪ي يَرْزُقُ كُلَّ حَىٍّ
611
يَا حَىُّ الَّذ۪ي يُحْيِي الْمَوْتٰى ❋يَا حَىُّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ
سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ اٰم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
612

Otuzuncu Lem'anın Altıncı Nüktesi

İsm‑i Kayyûm’a bakar.
İsm‑i Hayy’ın bir hülâsası, Nur Çeşmesi’nin bir zeyli olmuş. Bu ism‑i Kayyûm dahi, Otuzuncu Söz’ün zeyli olması münâsib görüldü.
İ'tizar: Bu çok ehemmiyetli mes'eleler ve çok derin ve geniş İsm‑i Kayyûmun cilve‑i a'zamı, hem muntazaman değil, belki ayrı ayrı lem'alar tarzında kalbe hutûr ettiğinden, hem gayet müşevveş ve acele ve tedkiksiz müsvedde hâlinde kaldığından, elbette tâbirat ve ifâdelerde çok noksanlar, intizamsızlıklar bulunacaktır. Mes'elelerin güzelliklerine benim kusurlarımı bağışlamalısınız.
İhtar: İsm‑i A'zama ait nükteler, a'zamî bir sûrette geniş, hem gayet derin olduğundan, hususan ism‑i Kayyûm’a ait mes'eleler ve bilhassa Birinci Şuâ’ı (Hâşiye) maddiyûnlara baktığı için, daha ziyâde derin gittiğinden, elbette her adam her mes'eleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes her mes'eleden bir derece hisse alabilir. Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz kaidesiyle, Bu manevî bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum diye vazgeçmek kâr‑ı akıl değildir. İnsan ne kadar koparsa o kadar kârdır.
İsm‑i A'zama ait mes'elelerin ihâta edilmeyecek derecede genişleri olduğu gibi, akıl görmeyecek derecede inceleri de vardır. Hususan ism‑i Hayy ve Kayyûm’a ve bilhassa hayatın îmân erkânına karşı remizlerine ve bilhassa kazâ ve kader rüknüne hayatın işâretine ve ism‑i Kayyûm’un Birinci Şuâı’na herkesin fikri yetişmez; fakat hissesiz de kalmaz. Belki herhalde îmânını kuvvetlendirir.
613
Saâdet‑i ebediyenin anahtarı olan îmânın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azîmdir. Îmânın bir zerre kadar kuvveti ziyâde olması, bir hazinedir. İmâm‑ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî diyor ki: Bir küçük mes'ele‑i îmâniyenin inkişafı, benim nazarımda yüzler ezvâk ve kerâmetlere müreccahtır.”
﴿
﴿بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ﴿لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴿وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا gibi, Kayyûmiyet‑i İlâhiye’ye işâret eden âyetlerin bir nüktesi ve İsm‑i A'zam veyâhut İsm‑i A'zamın iki ziyâsından ikinci ziyâsı veyâhut İsm‑i A'zamın altı nurundan altıncı nuru olan Kayyûm isminin bir cilve‑i a'zamı, Zilkade ayında aklıma göründü. Eskişehir Hapishânesindeki müsâadesizliğim cihetiyle, o nur‑u a'zamı elbette tamamıyla beyân edemeyeceğim. Fakat Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Kaside‑i Ercûze’sinde Sekîne nâm‑ı àlîsiyle beyân ettiği İsm‑i A'zam ve Celcelûtiye’sinde yine pek muhteşem isimlerle İsm‑i A'zam içinde bulunan o altı ismi en a'zam, en ehemmiyetli tuttuğu için ve onların bahsi içinde kerâmetkârâne bize tesellî verdiği için, bu ism‑i Kayyûm’a dahi, evvelki beş esmâ gibi, hiç olmazsa muhtasar bir sûrette, Beş Şuâ ile, o nur‑u a'zama işâret edeceğiz.
614

Birinci Şuâ

Bu kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’i kayyûmdur; yani, bizâtihi kàimdir, dâimdir, bâkîdir. Bütün eşya O’nunla kàimdir, devam eder ve vücûdda kalır, bekà bulur. Eğer kâinâttan bir dakikacık olsun o nisbet‑i Kayyûmiyet kesilse, kâinât mahvolur. Hem O Zât‑ı Zülcelâl kayyûmiyetiyle beraber, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’da fermân ettiği gibi, ﴿لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَىْءٌ’dür. Yani; ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef'âlinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz. Evet, bütün kâinâtı bütün şuûnâtıyla ve keyfiyâtıyla kabza‑i Rubûbiyet’inde tutup, bir hâne ve bir saray hükmünde, kemâl‑i intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zât‑ı Akdes’e, misil ve mesîl ve şerîk ve şebîh olmaz, muhâldir.
615
Evet, bir Zât ki, O’na yıldızların icâdı zerreler kadar kolay gele; Ve en büyük şey, en küçük şey gibi kudretine musahhar ola; Ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mâni olmaya; Ve hadsiz efrâd, bir ferd gibi nazarında hazır ola; Ve bütün sesleri birden işite; Ve umumun hadsiz hâcâtını birden yapabile; Ve kâinâtın mevcûdâtındaki bütün intizamât ve mîzanların şehâdetiyle hiçbir şey, hiçbir hâl, dâire‑i meşîet ve irâdesinden hariç olmaya; Ve hiçbir mekânda olmadığı hâlde, herbir yerde ve herbir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola; Ve herşey O’ndan nihâyet derecede uzak olduğu hâlde, O ise herşeye nihâyet derecede yakın olabilen bir Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm-u Zülcelâl’in elbette hiçbir cihetle misli, nazîri, şerîki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhâldir. Yalnız, mesel ve temsîl sûretinde şuûnât‑ı kudsiyesine bakılabilir. Risale‑i Nurdaki bütün temsîlât ve teşbihât, bu mesel ve temsîl nev'indendirler.
İşte böyle misilsiz ve Vâcibü'l‑Vücûd ve maddeden mücerred ve mekândan münezzeh ve tecezzîsi ve inkısamı her cihetle muhâl ve tağayyür ve tebeddülü mümteni' ve ihtiyaç ve aczi imkân haricinde olan bir Zât‑ı Akdes’in kâinât safahâtında ve tabakàt‑ı mevcûdâtında tecellî eden bir kısım cilvelerini, ayn‑ı Zât-ı Akdes tevehhüm ederek bir kısım mahlûkatına ulûhiyetin ahkâmını veren ehl‑i dalâlet insanların bir kısmı, O Zât‑ı Zülcelâl’in bazı eserlerini tabiata isnâd etmişler. Hâlbuki, Risale‑i Nurun müteaddid yerlerinde kat'î bürhânlarla isbât edilmiş ki:
Tabiat; Bir San'at‑ı İlâhiye’dir, sâni' olmaz. Bir Kitab‑ı Rabbânî’dir, kâtib olmaz. Bir nakıştır, nakkàş olamaz. Bir defterdir, defterdar olmaz. Bir kanundur, kudret olmaz. Bir mistardır, masdar olmaz. Bir kàbildir, münfail olur, fâil olmaz. Bir nizâmdır, nâzım olamaz. Bir şerîat‑ı fıtriyedir, şâri' olamaz.
Farz‑ı muhâl olarak, en küçük bir zîhayat mahlûk tabiata havâle edilse, Bunu yap!” denilse; Risale‑i Nurun çok yerlerinde kat'î bürhânlarla isbât edildiği gibi, o küçük zîhayatın a'zâları ve cihâzâtları adedince kalıplar, belki makineler bulundurmak gerektir; ki, tabiat o işi görebilsin.
616
Hem, maddiyûn denilen bir kısım ehl‑i dalâlet, zerrâttaki tahavvülât‑ı muntazama içinde hallâkıyet‑i İlâhiye’nin ve kudret‑i Rabbâniye’nin bir cilve‑i a'zamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret‑i Samedâniye’nin cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezelî tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr‑ı İlâhiye’yi isnâd etmeye başlamışlar.
Fesübhânallâh! İnsanlarda bu derece hadsiz cehâlet olabilir mi ki; mekândan münezzeh olmakla beraber, herbir yerde, herbir şeyin icâdında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri câmid, kör, şuûrsuz, irâdesiz, mîzansız ve tesâdüf fırtınaları içinde çalkanan zerrâta ve harekâtına vermek, ne kadar câhilâne ve hurâfetkârâne bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. Evet, bu herifler vahdet‑i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihâyetsiz bir kesret‑i mutlakaya düşmüşler. Yani; bir tek ilâhı kabûl etmedikleri için, nihâyetsiz ilâhları kabûl etmeğe mecbur oluyorlar. Yani; bir tek Zât‑ı Akdes’in hàssası ve lâzım‑ı zâtîsi olan ezeliyeti ve hàlıkıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz, nihâyetsiz, câmid zerrelerin ezeliyetlerini, belki ulûhiyetlerini kabûl etmeğe, mesleklerince mecbur oluyorlar.
İşte sen gel, echeliyetin nihâyetsiz derecesine bak! Evet, zerrelerdeki cilve ise, zerreler tâifesini Vâcibü'l‑Vücûd’un havliyle, kudretiyle, emriyle, muntazam ve muhteşem bir ordu hükmüne getirmiştir. Eğer bir sâniye O Kumandan‑ı A'zamın emri ve kuvveti geri alınsa, o çok kesretli, câmid, şuûrsuz tâife, başıbozuklar hükmüne gelecekler, belki bütün bütün mahvolacaklar!
617
Hem, insanların bir kısmı, güyâ daha ileri görüyor gibi, daha ziyâde câhilâne bir dalâletle, Sâni'‑i Zülcelâl’in gayet latîf, nâzenîn, mutî', musahhar bir sahife‑i icraatı ve emirlerinin bir vâsıta‑i nakliyâtı ve zaîf bir perde‑i tasarrufâtı ve latîf bir midâd‑ı (mürekkeb) kitabeti ve en nâzenîn bir hulle‑i icâdâtı ve bir mâye‑i masnûâtı ve bir mezraa‑i hubûbatı olan esîr maddesini, cilve‑i Rubûbiyetine âyinedârlık ettiği için, masdar ve fâil tevehhüm etmişler. Bu acîb cehâlet, hadsiz muhâlleri istilzam ediyor. Çünkü esîr maddesi; maddiyûnları boğduran zerrât maddesinden daha latîf ve eski hükemânın saplandığı heyûlâ fihristesinden daha kesif, ihtiyarsız, şuûrsuz, câmid bir maddedir. Bu hadsiz bir sûrette tecezzî ve inkısam eden ve nâkillik ve infiâl hàssasıyla ve vazifesiyle techiz edilen bu maddeye, belki o maddenin zerreden çok derece daha küçük olan zerrelerine, herşeyde herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir ihtiyar ve bir iktidar ile vücûd bulan fiilleri, eserleri isnâd etmek, esîrin zerreleri adedince yanlıştır.
Evet, mevcûdâtta görünen fiil‑i icâd öyle bir keyfiyettedir ki; herşeyde, hususan zîhayat olsa, ekser eşyayı ve belki umum kâinâtı görecek, bilecek ve kâinâta karşı o zîhayatın münâsebetini tanıyacak, te'min edecek bir iktidar ve ihtiyardan geldiğini gösteriyor ki, maddî ve ihâtasız olan esbâbın hiçbir cihetle fiili olmaz. Evet, sırr‑ı kayyûmiyetle, en cüz'î bir fiil‑i icâdî, doğrudan doğruya bütün kâinât Hàlık’ının fiili olduğuna delâlet eden bir sırr‑ı a'zamı taşıyor.
Evet, meselâ bir arının icâdına teveccüh eden bir fiil, iki cihetle Hàlık‑ı Kâinât’a hususiyetini gösteriyor:
618
Birincisi: O arının bütün emsâlinin, bütün zeminde, aynı zamanda, aynı fiile mazhariyetleri gösteriyor ki; bu cüz'î ve hususî fiil ise, ihâtalı, rû‑yi zemini kaplamış bir fiilin bir ucudur. Öyle ise; o büyük fiilin fâili ve o fiilin sâhibi kim ise, o cüz'î fiil dahi O’nundur.
İkinci Cihet: Bu hazır arının hilkatine teveccüh eden fiilin fâili olmak için, o arının şerâit‑i hayatiyesini ve cihâzâtını ve kâinâtla münâsebâtını te'min edecek ve bilecek kadar pek büyük bir iktidar ve ihtiyar lâzım geldiğinden, o cüz'î fiili yapan zâtın, ekser kâinâta hükmü geçmekle ancak o fiili öyle mükemmel yapabilir.
Demek en cüz'î fiil, iki cihetle Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs olduğunu gösterir.
En ziyâde cây‑i dikkat ve cây‑i hayret şudur ki: Vücûdun en kuvvetli mertebesi olan vücûbun; Ve vücûdun en sebatlı derecesi olan maddeden tecerrüdün; Ve vücûdun zevâlden en uzak tavrı olan mekândan münezzehiyetin; Ve vücûdun en sağlam ve tağayyürden ve ademden en mukaddes sıfatı olan vahdetin sâhibi olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un en hàs hàssası ve lâzım‑ı zâtîsi olan ezeliyeti ve sermediyeti; vücûdun en zaîf mertebesi ve en incecik derecesi ve en müteğayyir, mütehavvil tavrı ve en ziyâde mekâna yayılmış olan hadsiz, kesretli bir maddî madde olan esîr ve zerrât gibi şeylere vermek ve onlara ezeliyet isnâd etmek ve onları ezelî tasavvur etmek ve kısmen âsâr‑ı İlâhiye’nin onlardan neş'et ettiğini tevehhüm etmek, ne kadar hilâf‑ı hakikat ve vâkıa muhâlif ve akıldan uzak ve bâtıl bir fikir olduğu, Risale‑i Nurun müteaddid cüz'lerinde kat'î bürhânlarla gösterilmiştir.
619

İkinci Şuâ

İki Mes'ele”dir.

Birinci Mes'ele

İsm‑i Kayyûm’un bir cilve‑i a'zamına işâret eden, ﴿لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴿لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ gibi âyetlerin işâret ettiği hakikat‑i a'zamın bir vechi şudur ki:
Şu kâinâttaki ecrâm‑ı semâviyenin kıyâmları, devamları, bekàları, sırr‑ı Kayyûmiyetle bağlıdır. Eğer o cilve‑i Kayyûmiyet bir dakikada yüzünü çevirse, bir kısmı küre‑i arzdan bin defa büyük milyonlarla küreler, fezâ‑yı gayr-ı mütenâhî boşluğunda dağılacak, birbirine çarpacak, ademe dökülecekler.
Nasıl ki, meselâ havada, tayyareler yerinde binler muhteşem kasırları kemâl‑i intizamla durdurup seyahat ettiren bir zâtın kayyûmiyet iktidarı, o havadaki sarayların sebat ve nizâm ve devamları ile ölçülür. Öyle de; O Zât‑ı Kayyûm-u Zülcelâl’in madde‑i esîriye içinde hadsiz ecrâm‑ı semâviyeye nihâyet derecede intizam ve mîzan içinde sırr‑ı Kayyûmiyetle bir kıyâm, bir bekà, bir devam vererek, bazısı küre‑i arzdan bin ve bir kısmı bir milyon defa büyük, milyonlarla azîm küreleri direksiz, istinâdsız, boşlukta durdurmakla beraber, herbirini bir vazife ile tavzif edip gayet muhteşem bir ordu şeklinde, emr‑i kün feyekûn”den gelen fermânlara kemâl‑i inkıyadla itâat ettirmesi, ism‑i Kayyûm’un a'zamî cilvesine bir ölçü olduğu gibi; herbir mevcûdun zerreleri dahi, yıldızlar gibi, sırr‑ı Kayyûmiyetle kàim ve o sır ile bekà ve devam ediyorlar.
620
Evet, bir zîhayatın cesedindeki zerrelerin herbir a'zâya mahsûs bir hey'et ile küme küme toplanıp dağılmadıkları ve sel gibi akan unsurların fırtınaları içinde vaziyetlerini muhâfaza edip dağılmamaları ve muntazaman durmaları, bilbedâhe, kendi kendilerinden olmayıp, belki sırr‑ı Kayyûmiyetle olduğundan; herbir cesed muntazam bir tabur, herbir nev'i muntazam bir ordu hükmünde olarak, bütün zîhayat ve mürekkebâtın zemin yüzünde ve yıldızların fezâ âleminde durmaları ve gezmeleri gibi, bu zerreler dahi hadsiz dilleriyle sırr‑ı Kayyûmiyeti ilân ederler

İkinci Mes'ele

Eşyanın sırr‑ı Kayyûmiyetle münâsebetdâr fâidelerinin ve hikmetlerinin bir kısmına işâret etmeyi, bu makam iktiza ediyor.
Evet, herşeyin hikmet‑i vücûdu ve gaye‑i fıtratı ve fâide‑i hilkati ve netice‑i hayatı üçer nev'idir.
Birinci Nev'i: Kendine ve insana ve insanın maslahatlarına bakar.
İkinci Nev'i: Daha mühimdir ki, herşey, umum zîşuûr mütâlaa edebilecek ve Fâtır‑ı Zülcelâl’in cilve‑i esmâsını bildirecek birer âyet, birer mektûb, birer kitab, birer kaside hükmünde olarak, mânâlarını hadsiz okuyucularına ifâde etmesidir.
Üçüncü Nev'i ise, Sâni'‑i Zülcelâl’e aittir, O’na bakar. Herşeyin fâidesi ve neticesi kendine bakan bir ise, Sâni'‑i Zülcelâl’e bakan yüzlerdir ki, Sâni'‑i Zülcelâl, Kendi acâib‑i san'atını Kendisi temâşâ eder; Kendi cilve‑i esmâsına, Kendi masnûâtında bakar. Bu a'zamî üçüncü nev'ide hikmet‑i hilkatini ifâde için, bir sâniye kadar yaşamak kâfîdir.
Hem, herşeyin vücûdunu iktiza eden bir sırr‑ı Kayyûmiyet var ki, Üçüncü Şuâ’da izâh edilecek
621
Bir zaman, tılsım‑ı kâinât ve muammâ‑yı hilkat cilvesiyle mevcûdâtın hikmetlerine ve fâidelerine baktım, dedim: Acaba bu eşya neden böyle kendini gösteriyorlar, çabuk kaybolup gidiyorlar? Onların şahsına bakıyorum: Muntazam, hikmetli giyinmiş, giydirilmiş, süslendirilmiş, sergiye, temâşâgâha gönderilmiş. Hâlbuki bir‑iki günde, belki bir kısmı birkaç dakikada kaybolup, faydasız, boşu boşuna gidiyorlar. Bu kısa zamanda bize görünmelerinden maksad nedir?” diye çok merak ediyordum. O zaman, mevcûdâtın, hususan zîhayatın, dünya dershânesine gelmelerinin mühim bir hikmetini lütf‑u İlâhî ile buldum. O da şudur:
Herşey, hususan zîhayat, gayet mânidâr bir kelime, bir mektûb, bir kaside‑i Rabbânîdir, bir ilânnâme‑i İlâhîdir. Umum zîşuûrun mütâlaasına mazhar olduktan ve hadsiz mütâlaacılara mânâsını ifâde ettikten sonra, lafzı ve hurûfu hükmündeki sûret‑i cismâniyesi kaybolur.
Bir sene kadar bu hikmet bana kâfî geldi. Bir sene sonra, masnûâtta ve bilhassa zîhayatlarda bulunan çok hàrika ve pek ince san'atın mu'cizeleri inkişaf etti. Anladım ki: Bu çok ince ve çok hàrika olan dekàik‑ı san'at, yalnız zîşuûrların nazarlarına ifâde‑i mânâ için değildir. Gerçi herbir mevcûdu hadsiz zîşuûrlar mütâlaa edebilir. Fakat hem onların mütâlaası mahdûddur, hem de herkes o zîhayatın bütün dekàik‑ı san'atına nüfûz edemezler. Demek, zîhayatların en mühim netice‑i hilkati ve en büyük gaye‑i fıtratı, Zât‑ı Kayyûm-u Ezelî’nin Kendi nazarına Kendi acâib‑i san'atını ve verdiği rahîmâne hediyelerini ve ihsânlarını arz etmektir.
Bu gaye ise, çok zaman bana kanâat verdi. Ve ondan anladım ki, her mevcûdda, hususan zîhayatlarda hadsiz dekàik‑ı san'at bulunması, Zât‑ı Kayyûm-u Ezelî’nin nazarına arz etmek, yani, Zât‑ı Kayyûm-u Ezelî Kendi san'atını Kendisi temâşâ etmek olan hikmet‑i hilkat, o büyük masârife kâfî geliyordu. Bir zaman sonra gördüm ki, mevcûdâtın şahıslarında ve sûretlerindeki dekàik‑ı san'at devam etmiyor; gayet sür'atle tazeleniyor, tebeddül ediyor, nihâyetsiz bir fa'âliyet ve bir hallâkıyet içinde tahavvül ediyorlar. Bu hallâkıyet ve bu fa'âliyetin hikmeti, elbette o fa'âliyet derecesinde büyük olmak lâzım geliyor, diye tefekküre başladım. Bu defa mezkûr iki hikmet kâfî gelmemeğe başladılar, noksan kaldılar. Gayet merak ile, ayrı bir hikmeti aramaya ve taharrîye başladım. Bir zaman sonra, Lillâhi'l‑Hamd, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın feyziyle, sırr‑ı Kayyûmiyet noktasında azîm, hadsiz bir hikmet, bir gaye göründü. Ve onun ile tılsım‑ı kâinât ve muammâ‑yı hilkat tâbir edilen bir sırr‑ı İlâhî anlaşıldı. Yirmidördüncü Mektûb’da tafsîlen beyân edildiğinden, burada yalnız icmâlen iki‑üç noktasını Üçüncü Şuâ’da zikredeceğiz.
622
Evet, sırr‑ı Kayyûmiyetin cilvesine bu noktadan bakınız ki; bütün mevcûdâtı ademden çıkarıp, herbirisini bu nihâyetsiz fezâda, ﴿رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا sırrıyla durdurup, kıyâm ve bekà verip, umumunu böyle sırr‑ı Kayyûmiyetin tecellîsine mazhar eyliyor. Eğer bu nokta‑i istinâd olmazsa, hiçbir şey kendi başıyla durmaz. Hadsiz bir boşlukta yuvarlanıp ademe sukùt edecek.
Hem nasıl ki, bütün mevcûdât, vücûdları ve kıyâmları ve bekàları cihetinde Kayyûm‑u Zülcelâl’e dayanıyorlar; kıyâmları onunladır. Öyle de; mevcûdâtın keyfiyât ve ahvâlinde binler silsilelerin temsîlde hatâ olmasın telefon, telgraf silsilelerinin merkezi ve santral direği hükmünde olan sırr‑ı Kayyûmiyette uçları ﴿وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ sırrıyla bağlıdır. Eğer o nurânî nokta‑i istinâda dayanmazlarsa, ehl‑i akılca muhâl ve bâtıl olan binler devirler ve teselsüller lâzım gelecek. Belki mevcûdât adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir. Meselâ; bu şey hıfz veya nur veya vücûd veya rızık gibi bir cihette buna dayanır, bu da ötekine, o da ona Gitgide, herhalde nihâyetsiz olamaz, bir nihâyeti bulunacak. İşte, bütün böyle silsilelerin müntehâları, elbette sırr‑ı Kayyûmiyettir. Sırr‑ı Kayyûmiyet anlaşıldıktan sonra, o mevhûm silsilelerde birbirine dayanmak râbıtası ve mânâsı kalmaz, kalkar; herşey doğrudan doğruya sırr‑ı Kayyûmiyete bakar.
623

Üçüncü Şuâ

﴿كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍ﴿فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُ﴿يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ﴿بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا gibi âyetlerin işâret ettikleri hallâkıyet‑i İlâhiye ve fa'âliyet‑i Rabbâniye içindeki sırr‑ı Kayyûmiyetin bir derece inkişafına bir‑iki mukaddime ile işâret edeceğiz.
Birincisi: Şu kâinâta baktığımız vakit görüyoruz ki; zaman seylinde mütemâdiyen çalkanan ve kafile kafile arkasından gelip geçen mahlûkatın bir kısmı, bir sâniyede gelir, der‑akab kaybolur. Bir tâifesi, bir dakikada gelir, geçer. Bir nev'i, bir saat âlem‑i şehâdete uğrar, âlem‑i gayba girer. Bir kısmı bir günde, bir kısmı bir senede, bir kısmı bir asırda, bir kısmı da asırlarda bu âlem‑i şehâdete gelip, konup, vazife görüp gidiyorlar. Bu hayret verici seyahat ve seyerân‑ı mevcûdât ve sefer ve seyelân‑ı mahlûkat öyle bir intizam ve mîzan ve hikmetle sevk ü idare edilir; ve onlara ve o kafilelere kumandanlık eden öyle basîrâne, hakîmâne, müdebbirâne kumandanlık ediyor ki, bütün akıllar farazâ ittihâd edip bir tek akıl olsa, o hakîmâne idarenin künhüne yetişmez ve kusur bulup tenkid edemez!
624
İşte bu hallâkıyet‑i Rabbâniye’nin içinde, o sevimli ve sevdiği masnûâtın, hususan zîhayatların hiçbirine göz açtırmayarak âlem‑i gayba gönderiyor. Hiçbirine nefes aldırmayarak dünyadaki hayattan terhis ediyor. Mütemâdiyen bu misâfirhâne‑i âlemi doldurup misâfirlerin rızâsı olmayarak boşaltıyor. Kalem‑i kazâ ve kader, küre‑i arzı yazar bozar tahtası gibi yaparak يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ cilveleriyle mütemâdiyen küre‑i arzda yazılarını yazar ve o yazıları tazelendirir, tebdil eder.
İşte bu fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin ve bu hallâkıyet‑i İlâhiye’nin bir sırr‑ı hikmeti ve esâslı bir muktazîsi ve bir sebeb‑i dâîsi üç mühim şûbeye ayrılan hadsiz, nihâyetsiz bir hikmettir.

Birinci Şûbesi

O Hikmetin Birinci Şûbesi şudur ki: Fa'âliyetin her nev'i, cüz'î olsun küllî olsun, bir lezzet verir. Belki her fa'âliyette bir lezzet var. Belki fa'âliyet ayn‑ı lezzettir. Belki fa'âliyet, ayn‑ı lezzet olan vücûdun tezâhürüdür ve ayn‑ı elem olan ademden tebâüd ile silkinmesidir.
Evet, her kàbiliyet sâhibi, bir fa'âliyetle kàbiliyetinin inkişafını lezzetle takib eder. Herbir isti'dâdın fa'âliyetle tezâhür etmesi, bir lezzetten gelir ve bir lezzeti netice verir. Herbir kemâl sâhibi, fa'âliyetle kemâlâtının tezâhürünü lezzetle takib eder. Mâdem herbir fa'âliyette böyle sevilir, istenilir bir kemâl, bir lezzet vardır; ve fa'âliyet dahi bir kemâldir; ve mâdem zîhayat âleminde dâimî ve ezelî bir hayattan neş'et eden hadsiz bir muhabbetin, nihâyetsiz bir merhametin cilveleri görünüyor; ve o cilveler gösteriyor ki, Kendini böyle sevdiren ve seven ve şefkat edip lütûflarda bulunan Zât’ın kudsiyetine lâyık ve vücûb‑u vücûduna münâsib o hayat‑ı Sermediyenin muktezâsı olarak, hadsiz derecede tâbirde hatâ olmasın bir aşk‑ı lâhutî, bir muhabbet‑i kudsiye, bir lezzet‑i mukaddese gibi şuûnât‑ı kudsiye o Hayat‑ı Akdes’te var ki, o şuûnât böyle hadsiz fa'âliyetle ve nihâyetsiz bir hallâkıyetle kâinâtı dâima tazelendiriyor, çalkalandırıyor, değiştiriyor.
625

İkinci Şûbesi

Sırr‑ı Kayyûmiyete Bakan Hadsiz Fa'âliyet‑i İlâhiye’deki Hikmetin İkinci Şûbesi: Esmâ‑i İlâhiye’ye bakar. Ma'lûmdur ki, herbir cemâl sâhibi, kendi cemâlini görmek ve göstermek ister. Herbir hüner sâhibi, kendi hünerini teşhîr ve ilân etmekle nazar‑ı dikkati celb etmek ister ve sever. Ve hüneri gizli kalmış bir güzel hakikat ve güzel bir mânâ, meydâna çıkmak ve müşterileri bulmak ister ve sever. Mâdem bu esâslı kaideler, herşeyde derecesine göre cereyan ediyor; elbette Cemîl‑i Mutlak olan Zât‑ı Kayyûm-u Zülcelâl’in binbir Esmâ‑i Hüsnâ’sından herbir ismin, kâinâtın şehâdetiyle ve cilvelerinin delâletiyle ve nakışlarının işâretiyle, herbirisinin herbir mertebesinde hakîki bir hüsün, hakîki bir kemâl, hakîki bir cemâl ve gayet güzel bir hakikat, belki herbir ismin herbir mertebesinde hadsiz envâ'‑ı hüsünle hadsiz hakàik‑ı cemîle vardır.
Mâdem bu esmânın kudsî cemâllerini irâe eden âyineleri ve güzel nakışlarını gösteren levhaları ve güzel hakikatlerini ifâde eden sahifeleri, bu mevcûdâttır ve bu kâinâttır. Elbette o dâimî ve bâkî esmâ, hadsiz cilvelerini ve nihâyetsiz mânidâr nakışlarını ve kitaplarını, hem müsemmâları olan Zât‑ı Kayyûm-u Zülcelâl’in nazar‑ı müşâhedesine, hem hadd ü hesaba gelmeyen zîrûh ve zîşuûr mahlûkatın nazar‑ı mütâlaasına göstermek ve nihâyetli, mahdûd bir şeyden nihâyetsiz levhaları ve bir tek şahıstan pek çok şahısları ve bir hakikatten pek kesretli hakikatleri göstermek için, o aşk‑ı mukaddes-i İlâhîye istinâden ve o sırr‑ı Kayyûmiyete binâen, kâinâtı umumen ve mütemâdiyen cilveleriyle tazelendiriyorlar, değiştiriyorlar.
626

Dördüncü Şuâ

Kâinâttaki Hayret‑nümâ Fa'âliyet‑i Dâimenin Hikmetinin Üçüncü Şûbesi Şudur Ki: Herbir merhamet sâhibi, başkasını memnun etmekten mesrûr olur. Herbir şefkat sâhibi, başkasını mesrûr etmekten memnun olur. Herbir muhabbet sâhibi, sevindirmeye lâyık mahlûkları sevindirmekle sevinir. Herbir âlîcenâb zât, başkasını mes'ûd etmekle lezzet alır. Herbir âdil zât, ihkàk‑ı hak etmek ve müstehaklara ceza vermekte hukuk sâhiblerini minnetdâr etmekle keyiflenir. Hüner sâhibi herbir san'atkâr, san'atını teşhîr etmekle ve san'atının tasavvur ettiği tarzda işlemesiyle ve istediği neticeleri vermesiyle iftihar eder.
İşte bu mezkûr düsturların herbiri birer kaide‑i esâsiyedir ki, kâinâtta ve âlem‑i insaniyette cereyan ediyorlar. Bu kaidelerin Esmâ‑i İlâhiye’de cereyan ettiklerini gösteren üç misâl, Otuzikinci Söz’ün İkinci Mevkıfında izâh edilmiştir. Bir hülâsası bu makamda yazılması münâsib olduğundan deriz:
Nasıl ki, meselâ gayet merhametli, sehàvetli, gayet kerîm, âlîcenâb bir zât, fıtratındaki àlî seciyelerin muktezâsıyla, büyük bir seyahat gemisine, çok muhtaç ve fakir insanları bindirip, gayet mükemmel ziyâfetlerle, ikramlarla o muhtaç fakirleri memnun ederek, denizlerde, arzın etrafında gezdirir. Ve kendisi de, onların üstünde, onları mesrûrâne temâşâ ederek, o muhtaçların minnetdârlıklarından lezzet alır ve onların telezzüzlerinden mesrûr olur ve onların keyiflerinden sevinir, iftihar eder.
Mâdem böyle bir tevzîat memuru hükmünde olan bir insan, böyle cüz'î bir ziyâfet vermekten bu derece memnun ve mesrûr olursa; elbette bütün hayvanları ve insanları ve hadsiz melekleri ve cinleri ve rûhları, bir sefîne‑i Rahmânî olan küre‑i arz gemisine bindirerek; rû‑yi zemini, envâ'‑ı mat'ûmâtla ve bütün duyguların ezvâk ve erzâkıyla doldurulmuş bir sofra‑i Rabbâniye şeklinde onlara açmak ve o muhtaç ve müteşekkir ve minnetdâr ve mesrûr mahlûkatını aktâr‑ı kâinâtta seyahat ettirmekle ve bu dünyada bu kadar ikramlarla onları mesrûr etmekle beraber, dâr‑ı bekàda, Cennetlerinden herbirini ziyâfet‑i dâime için birer sofra yapan Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a ait olarak, o mahlûkatın teşekkürlerinden ve minnetdârlıklarından ve mesrûriyetlerinden ve sevinçlerinden gelen ve tâbirinde âciz olduğumuz ve me'zun olmadığımız Şuûnât‑ı İlâhiye’yi memnuniyet‑i mukaddese, iftihar‑ı kudsî ve lezzet‑i mukaddese gibi isimlerle işâret edilen maânî‑i Rubûbiyettir ki, bu dâimî fa'âliyeti ve mütemâdi hallâkiyeti iktiza eder.
627
Hem meselâ, bir mâhir san'atkâr, plaksız bir fonoğraf yapsa, o fonoğraf istediği gibi konuşsa, işlese; san'atkârı ne kadar müftehir olur, mütelezziz olur, kendi kendine Mâşâallâh der. Mâdem icâdsız ve sûrî bir küçük san'at, san'atkârının rûhunda bu derece bir iftihar, bir memnuniyet hissi uyandırırsa; elbette bu mevcûdâtın Sâni'‑i Hakîm’i, kâinâtın mecmûunu, hadsiz nağmelerin envâ'ıyla sadâ veren ve ses verip tesbih eden ve zikredip konuşan bir mûsikî‑i İlâhiye ve bir fabrika‑i acîbe yapmakla beraber; kâinâtın herbir nev'ini, herbir âlemini ayrı bir san'atla ve ayrı san'at mu'cizeleriyle göstererek zîhayatların kafalarında birer fonoğraf, birer fotoğraf, birer telgraf gibi çok makineleri, hattâ en küçük bir kafada dahi yapmakla beraber; herbir insan kafasına, değil yalnız plaksız fonoğraf, birer aynasız fotoğraf, bir telsiz telgraf, belki bunlardan yirmi defa daha hàrika, her insanın kafasında öyle bir makineyi yapmaktan ve istediği tarzda işleyip neticeleri vermekten gelen iftihar‑ı kudsî ve memnuniyet‑i mukaddese gibi mânâları ve Rubûbiyetin bu nev'inden olan ulvî şuûnâtı, elbette ve herhalde bu fa'âliyet‑i dâimeyi istilzam eder.
628
Hem meselâ, bir hükümdar‑ı âdil, ihkàk‑ı hak için mazlumların hakkını zâlimlerden almakla ve fakirleri kavîlerin şerrinden muhâfaza etmekle ve herkese müstehak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması, hükümdarlığın ve adâletin bir kaide‑i esâsiyesi olduğundan; elbette Hâkim‑i Hakîm, Adl‑i Âdil olan Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un bütün mahlûkatına, hususan zîhayatlara hukuk‑u hayat tâbir edilen şerâit‑i hayatiyeyi vermekle; ve hayatlarını muhâfaza için onlara cihâzât ihsân etmekle; ve zaîfleri kavîlerin şerrinden rahîmâne himâye etmekle; ve umum zîhayatlarda, bu dünyada ihkàk‑ı hak etmek nev'i tamamen ve haksızlara ceza vermek nev'i ise kısmen sırr‑ı adâletin icrasından olmakla; ve bilhassa Mahkeme‑i Kübrâ-yı Haşirde, adâlet‑i ekberin tecellîsinden hâsıl olan ve tâbirinde âciz olduğumuz şuûnât‑ı Rabbâniye ve maânî‑i kudsiyedir ki, kâinâtta bu fa'âliyet‑i dâimeyi iktiza ediyor.
İşte bu üç misâl gibi, Esmâ‑i Hüsnâ’nın umumunda, herbirisi bu fa'âliyet‑i dâimede böyle kudsî bazı Şuûnât‑ı İlâhiye’ye medâr olduklarından, hallâkıyet‑i dâimeyi iktiza ederler.
Hem mâdem her kàbiliyet, herbir isti'dâd, inbisat ve inkişaf edip semere vermekle bir ferâhlık, bir genişlik, bir lezzet verir. Hem mâdem her vazifedâr, vazifesini yapmak ve bitirmekle, vazifesinden terhisinde büyük bir rahatlık, bir memnuniyet hisseder. Ve mâdem bir tek tohumdan birçok meyveleri almak ve bir dirhemden yüz dirhem kâr kazanmak, sâhiblerine çok sevinçli bir hâlettir, bir ticârettir. Elbette, bütün mahlûkattaki hadsiz isti'dâdları inkişaf ettiren ve bütün mahlûkatını kıymetdâr vazifelerde istihdam ettikten sonra terakkîvâri terhis ettiren; yani, unsurları mâdenler mertebesine, mâdenleri nebâtlar hayatına, nebâtları rızık vâsıtasıyla hayvanların derece‑i hayatına ve hayvanları, insanların şuûrkârâne olan yüksek hayatına çıkarıyor.
629
İşte, herbir zîhayatın zâhirî bir vücûdunun zevâliyle Yirmidördüncü Mektûb’da izâh edildiği gibi rûhu, mâhiyeti, hüviyeti, sûreti ve misâlî vücûdları ve ilmî ve gaybî mevcûdiyetleri ve cesed‑i necmîsi ve gılâf‑ı rûhu gibi kendinden alınmış pek çok vücûdlarını arkasında bırakıp ve yerinde vazife başına geçiren fa'âliyet‑i dâime ve hallâkıyet‑i Rabbâniye’den neş'et eden maânî‑i kudsiye ve Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin ne kadar ehemmiyetli oldukları anlaşılır.
Mühim Bir Suâle Kat'î Bir Cevab: Ehl‑i dalâletten bir kısmı diyorlar ki: Kâinâtı bir fa'âliyet‑i dâime ile tağyîr ve tebdil eden Zât, elbette kendisinin de müteğayyir ve mütehavvil olması lâzım gelir.”
Elcevab: Hâşâ! Yüz bin defa hâşâ! Yerdeki âyinelerin tağayyürü, gökteki güneşin tağayyürünü değil, bil'akis, cilvelerinin tazelendiğini gösterir. Hem ezelî, ebedî, sermedî, her cihetçe kemâl‑i mutlakta ve istiğnâ‑yı mutlakta, maddeden mücerred, mekândan, kayıttan, imkândan münezzeh, müberrâ, muallâ olan bir Zât‑ı Akdes’in tağayyürü ve tebeddülü muhâldir. Kâinâtın tağayyürü O’nun tağayyürüne değil, belki adem‑i tağayyürüne ve gayr‑ı mütehavvil olduğuna delildir. Çünkü müteaddid şeyleri intizamla dâimî tağyîr ve tahrîk eden bir Zât, müteğayyir olmamak ve hareket etmemek lâzım gelir. Meselâ; sen çok iplerle bağlı çok gülleleri ve topları çevirdiğin ve dâimî intizamla tahrîk edip vaziyetler verdiğin vakit, senin, yerinde durup tağayyür ve hareket etmemekliğin gerektir. Yoksa o intizamı bozacaksın.
Meşhûrdur ki, intizamla tahrîk eden hareket etmemek ve devam ile tağyîr eden müteğayyir olmamak gerektir; ki, o intizamla devam etsin.
630
Sâniyen: Tağayyür ve tebeddül, hudûstan ve tekemmül etmek için tazelenmekten ve ihtiyaçtan ve maddîlikten ve imkândan ileri geliyor. Zât‑ı Akdes ise, hem kadîm, hem her cihetçe kemâl‑i mutlakta, hem istiğnâ‑yı mutlakta, hem maddeden mücerred, hem Vâcibü'l‑Vücûd olduğundan; elbette tağayyür ve tebeddülü muhâldir, mümkün değildir.

Beşinci Şuâ

İki Mes'ele”dir.

Birinci Mes'elesi

İsm‑i Kayyûm’un cilve‑i a'zamını görmek istersek, hayâlimizi bütün kâinâtı temâşâ edecek, biri en uzak şeyleri, diğeri en küçük zerreleri gösterecek iki dûrbîn yapıp, birinci dûrbînle bakıyoruz, görüyoruz ki: İsm‑i Kayyûm’un cilvesiyle, küre‑i arzdan bin defa büyük milyonlar küreler, yıldızlar, direksiz olarak, havadan daha latîf olan madde‑i esîriye içinde kısmen durdurulmuş, kısmen vazife için seyahat ettiriliyor.
Sonra, o hayâlin, hurdebînî olan ikinci dûrbîniyle, küçük zerrâtı görecek bir sûretle bakıyoruz. O sırr‑ı Kayyûmiyetle, zîhayat mahlûkat‑ı arziyenin herbirinin zerrât‑ı vücûdiyeleri, yıldızlar gibi muntazam bir vaziyet alıp hareket ediyorlar ve vazifeler görüyorlar. Hususan zîhayatın kanındaki küreyvât‑ı hamrâ ve beyzâ tâbir ettikleri zerrelerden teşekkül eden küçücük kütleleri, seyyâr yıldızlar gibi, Mevlevîvâri iki hareket‑i muntazama ile hareket ediyorlar görüyoruz.
Bir hülâsatü'l‑hülâsa: (Hâşiye) İsm‑i A'zamın altı ismi, ziyâdaki yedi renk gibi imtizaç ederek teşkil ettikleri ziyâ‑yı kudsiyeye bakmak için, bir hülâsanın zikri münâsibdir. Şöyle ki:
631
Bütün kâinâtın mevcûdâtını böyle durduran, bekà ve kıyâm veren ism‑i Kayyûm’un bu cilve‑i a'zamının arkasından bak: İsm‑i Hayy’ın cilve‑i a'zamı, o bütün mevcûdât‑ı zîhayatı cilvesiyle şu'lelendirmiş, kâinâtı nurlandırmış, bütün zîhayat mevcûdâtı cilvesiyle yaldızlıyor.
Şimdi bak, ism‑i Hayy’ın arkasında ism‑i Ferd’in cilve‑i a'zamı, bütün kâinâtı envâ'ıyla, eczâsıyla bir Vahdet içine alıyor; herşeyin alnına bir Sikke‑i Vahdet koyuyor; herşeyin yüzüne bir Hâtem‑i Ehadiyet basıyor; nihâyetsiz ve hadsiz dillerle cilvesini ilân ettiriyor.
Şimdi ism‑i Ferd’in arkasında ism‑i Hakem’in cilve‑i a'zamına bak ki; yıldızlardan zerrelere kadar, hayâlin iki dûrbîniyle temâşâ ettiğimiz mevcûdâtı, herbirisini, cüz'î olsun, küllî olsun, en büyük dâireden en küçük dâireye kadar, herbirine lâyık ve münâsib olarak, meyvedâr bir nizâm ve hikmetli bir intizam ve semeredâr bir insicam içine almış, bütün mevcûdâtı süslendirmiş, yaldızlandırmış.
Sonra ism‑i Hakem’in cilve‑i a'zamı arkasında bak ki; ism‑i Adlin cilve‑i a'zamıyla (İkinci Nüktede izâh edildiği vecihle) bütün kâinâtı, mevcûdâtıyla, fa'âliyet‑i dâime içinde öyle hayret‑engîz mîzanlarla, ölçülerle, tartılarla idare eder ki; ecrâm‑ı semâviyeden biri, bir sâniye de muvâzenesini kaybetse, yani ism‑i Adl’in cilvesi altından çıksa, yıldızlar içinde bir herc ü merce, bir kıyâmet kopmasına sebebiyet verecek. İşte, bütün mevcûdâtın dâire‑i a'zam-ı Kehkeşân’dan, yani, Samanyolu tâbir edilen mıntıka‑i kübrâdan tut, kan içindeki küreyvât‑ı hamrâ ve beyzânın dâire‑i hareketlerine kadar herbir dâiresini, herbir mevcûdunu hassas bir mîzan, bir ölçü ile biçilmiş bir şekil ve bir vaziyetle, baştan başa, yıldızlar ordusundan zerreler ordusuna kadar bütün mevcûdâtın emr‑i kün feyekûn”den gelen emirlere kemâl‑i musahhariyetle itâat ettiklerini gösteriyor.
632
Şimdi, ism‑i Adl’in cilve‑i a'zamı arkasında (Birinci Nüktede izâh edildiği gibi) ism‑i Kuddûs’ün cilve‑i a'zamına bak ki; kâinâtın bütün mevcûdâtını öyle temiz, pâk, sâfî, güzel, süslü, berrak yapar gösterir ki, bütün kâinâta ve bütün mevcûdâta Cemîl‑i Mutlak’ın hadsiz derecede cemâl‑i zâtîsine lâyık ve nihâyetsiz güzel olan Esmâ‑i Hüsnâ’sına münâsib olacak güzel âyineler şeklini vermiştir.
Elhâsıl; İsm‑i A'zamın bu altı ismi ve altı nuru, kâinâtı ve mevcûdâtı ayrı ayrı güzel renklerde, çeşit çeşit nakışlarda, başka başka zînetlerde bulunan yaldızlı perdeler içinde mevcûdâtı sarmıştır.

Beşinci Şuâ’nın İkinci Mes'elesi

Kâinâta tecellî eden Kayyûmiyetin cilvesi, Vâhidiyet ve Celâl noktasında olduğu gibi, kâinâtın merkezi ve medârı ve zîşuûr meyvesi olan insanda dahi, Kayyûmiyetin cilvesi, Ehadiyet ve Cemâl noktasında tezâhürü var. Yani nasıl ki; kâinât sırr‑ı Kayyûmiyetle kàimdir; öyle de, ism‑i Kayyûm’un mazhar‑ı ekmeli olan insan ile, bir cihette kâinât kıyâm bulur. Yani; kâinâtın ekser hikmetleri, maslahatları, gayeleri insana baktığı için, güyâ insandaki cilve‑i Kayyûmiyet, kâinâta bir direktir. Evet, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm, bu kâinâtta insanı irâde etmiş ve kâinâtı onun için yaratmış denilebilir. Çünkü insan, câmiiyet‑i tâmme ile bütün Esmâ‑i İlâhiye’yi anlar, zevk eder. Hususan rızıktaki zevk cihetiyle pek çok Esmâ‑i Hüsnâ’yı anlar. Hâlbuki melâikeler onları o zevk ile bilemezler.
633
İşte, insanın bu ehemmiyetli câmiiyetidir ki; Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm, insana, bütün esmâsını ihsâs etmek ve bütün envâ'‑ı ihsânatını tattırmak için öyle iştihâlı bir mide vermiş ki, o midenin geniş sofrasını hadsiz envâ'‑ı mat'ûmâtıyla kerîmâne doldurmuş.
Hem bu maddî mide gibi hayatı da bir mide yapmış. O hayat midesine duygular, eller hükmünde gayet geniş bir sofra‑i ni'met açmış. O hayat ise, duyguları vâsıtasıyla, o sofra‑i ni'metten her çeşit istifadeler ile, teşekkürâtın her nev'ini yapar.
Ve bu hayat midesinden sonra, bir insaniyet midesini vermiş ki, o mide, hayattan daha geniş bir dâirede rızık ve ni'met ister. Akıl ve fikir ve hayâl, o midenin elleri hükmünde, semâvât ve zemin genişliğinde o sofra‑i rahmetten istifade edip şükreder.
Ve insaniyet midesinden sonra, hadsiz geniş diğer bir sofra‑i ni'met açmak için, İslâmiyet ve îmân akîdelerini, çok rızık ister bir manevî mide hükmüne getirip, onun rızık sofrasının dâiresini mümkinât dâiresinin haricinde genişletip, Esmâ‑i İlâhiye’yi de içine alır kılmıştır ki; o mide ile ism‑i Rahmân’ı ve ism‑i Hakîm’i en büyük bir zevk‑i rızkî ile hisseder, Elhamdülillâhi alâ Rahmâniyetihî ve alâ Hakîmiyetihî der. Ve hâkezâ, bu manevî mide‑i kübrâ ile hadsiz ni'met‑i İlâhiye’den istifade edebilir. Ve bilhassa o midedeki muhabbet‑i İlâhiye zevkinin daha başka bir dâiresi var
İşte, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm, insanı bütün kâinâta bir merkez, bir medâr yaparak, kâinât kadar geniş bir sofra‑i ni'met insana açtığının ve kâinâtı insana musahhar ettiğinin ve kâinâtın insan ile mazhar olduğu sırr‑ı Kayyûmiyetle bir cihette kàim olduğunun hikmeti ise, insanın mühim üç vazifesidir:
634
Birincisi: Kâinâtta münteşir bütün envâ'‑ı ni'meti insanla tanzim etmek. Ve insanın menfaati ipiyle tesbih taneleri gibi tanzim eder, ni'metlerin iplerinin uçlarını insanın başına bağlar, rahmet hazinelerinin umum çeşitlerine insanı bir liste hükmüne getirir.
İkinci Vazifesi: Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hitâbâtına, insan, câmiiyeti haysiyetiyle en mükemmel muhâtab olmak ve hayretkârâne san'atlarını takdir ve tahsin etmekle en yüksek sesli bir dellâl olmak ve şuûrdârâne teşekkürâtın bütün envâ'ıyla, bütün envâ'‑ı ni'metine ve çeşit çeşit hadsiz ihsânatına şükür ve hamd ü senâ etmektir.
Üçüncü Vazifesi: Hayatı ile, üç cihetle Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a ve şuûnâtına ve sıfât‑ı muhîtasına âyinedârlık etmektir.
Birinci Vecih: İnsan, kendi acz‑i mutlakıyla Hàlık’ının kudret‑i mutlakasını ve derecâtını; ve aczin dereceleriyle kudretin mertebelerini hissetmektir. Ve fakr‑ı mutlakıyla rahmetini ve rahmetinin derecelerini idrak etmek; ve zaafıyla O’nun kuvvetini anlamaktır. Ve hâkezâ, noksan sıfatlarıyla Hàlık’ının evsâf‑ı kemâline mikyâsvâri âyine olmak Gecede nurun daha ziyâde parlamasına nazaran, gece zulmetinin elektrik lambalarını göstermeğe mükemmel bir âyine olduğu gibi; insan dahi, böyle nâkıs sıfatlarıyla Kemâlât‑ı İlâhiye’ye âyinedârlık eder.
İkinci Vecih: İnsan, cüz'î irâdesiyle ve azıcık ilmiyle ve küçücük kudretiyle ve zâhirî mâlikiyetiyle ve hânesini bina etmesiyle, bu kâinât ustasının mâlikiyetini ve san'atını ve irâdesini ve kudretini ve ilmini, kâinâtın büyüklüğü nisbetinde anlar, âyinedârlık eder.
Üçüncü Vecih’teki âyinedârlığın iki yüzü var:
Birisi: Esmâ‑i İlâhiye’nin ayrı ayrı nakışlarını kendinde göstermektir. Âdeta insan, câmiiyetiyle kâinâtın küçük bir fihristesi ve bir misâl‑i musağğarası hükmünde olup, umum esmânın nakışlarını gösteriyor.
635
İkinci Yüzü: Şuûnât‑ı İlâhiye’ye âyinedârlık eder. Yani; kendi hayatıyla Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına işâret ettiği gibi, kendi hayatında inkişaf eden sem' ve basar gibi duyguların vâsıtasıyla, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un sem' ve basar gibi sıfatlarına âyinedârlık eder, bildirir. Hem, insan, hayatında bulunan ve inkişaf etmeyen ve his ve hassâsiyet sûretinde galeyân eden ve kesretli bir sûrette olan çok ince hayatî duygular, mânâlar ve hisler vâsıtasıyla, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un şuûnât‑ı kudsiyesine âyinedârlık eder. Meselâ, o hassâsiyet içinde; sevmek, iftihar etmek, memnun olmak, mesrûr olmak, müferrah olmak gibi mânâlar ile Zât‑ı Akdes’in kudsiyetine ve gınâ‑yı mutlakına münâsib ve lâyık olmak şartıyla o nev'iden olan şuûnâtına âyinedârlık eder.
Hem, insan nasıl ki; hayat‑ı câmiasıyla Zât‑ı Zülcelâl’in sıfât ve şuûnâtına bir mikyâs‑ı mârifettir; ve cilve‑i esmâsına bir fihristedir ve şuûrlu bir âyinedir; ve hâkezâ çok cihetlerle Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a âyinedârlık eder. Öyle de; insan şu kâinâtın hakàiklarına bir vâhid‑i kıyâsîdir, bir fihristedir, bir mikyâstır ve bir mîzandır.
Meselâ; kâinâtta, Levh‑i Mahfûz’un gayet kat'î bir delil‑i vücûdu ve bir nümûnesi, insandaki kuvve‑i hâfızadır. Ve âlem‑i misâlin vücûduna kat'î delil ve nümûne, kuvve‑i hayâliyedir. (Hâşiye) Ve kâinâttaki rûhânilerin bir delil‑i vücûdu ve nümûnesi, insandaki kuvvelerdir ve latîfelerdir ve hâkezâ İnsan, küçük bir mikyâsta, kâinâttaki hakàik‑ı îmâniyeyi şühûd derecesinde gösterebilir.
636
İşte, insanın mezkûr vazifeler gibi çok mühim hizmetleri var. Cemâl‑i Bâkî’ye âyinedir. Kemâl‑i Sermediyeye dellâl‑ı muzhirdir. Ve Rahmet‑i Ebediyeye muhtac‑ı müteşekkirdir. Mâdem cemâl, kemâl, rahmet bâkîdirler ve sermedîdirler; elbette O Cemâl‑i Bâkî’nin âyine‑i müştâkı ve O Kemâl‑i Sermedînin dellâl‑ı âşıkı ve O Rahmet‑i Ebediyenin muhtac‑ı müteşekkiri olan insan, bâkî kalmak için bir dâr‑ı bekàya girecek; ve o bâkîlere refâkat için ebede gidecek; ve o ebedî cemâl ve o sermedî kemâl ve dâimî rahmete, ebedü'l‑âbâdda refâkat etmek gerektir, lâzımdır.
Çünkü ebedî bir cemâl, fânî bir müştâka ve zâil bir dosta râzı olmaz. Çünkü cemâl, kendini sevdiği için, sevmesine mukâbil muhabbet ister. Zevâl ve fenâ ise, o muhabbeti adâvete kalbeder, çevirir.
Eğer insan ebede gidip bâkî kalmazsa, fıtratındaki Cemâl‑i Sermediyeye karşı olan esâslı muhabbet yerine, adâvet bulunacaktır. Onuncu Söz’ün hâşiyesinde beyân edildiği gibi, bir zaman bir dünya güzeli, bir âşıkını huzurundan çıkarıyor. O adamdaki aşk, birden adâvete dönüyor ve diyor ki: Tuh! Ne kadar çirkindir!” diyerek, kendine tesellî vermek için, cemâlinden küsüyor, cemâlini inkâr ediyor. Evet, insan bilmediği şeye düşman olduğu gibi, eli yetişmediği veyâhut tutamadığı şeylerin adâvetkârâne kusurlarını arar, âdeta düşmanlık etmek ister.
Mâdem bütün kâinâtın şehâdetiyle Mahbûb‑u Hakîki ve Cemîl‑i Mutlak, bütün güzel Esmâ‑i Hüsnâ’sıyla Kendini insana sevdiriyor ve insanların Kendini sevmelerini istiyor; elbette ve herhalde, Kendisinin hem mahbûbu, hem habîbi olan insana fıtrî bir adâveti verip derinden derine kendinden küstürmeyecek. Ve fıtraten en ziyâde sevimli ve muhabbetli ve perestiş için yarattığı en müstesnâ mahlûku olan insanın fıtratına bütün bütün zıt olarak bir gizli adâveti, rûhuna vermeyecek.
637
Çünkü insan, sevdiği ve kıymetini takdir ettiği bir cemâl‑i mutlaktan ebedî ayrılmaktan gelen derin yarasını, ancak ona adâvetle, ondan küsmekle ve onu inkâr etmekle tedâvi edebilir. İşte, kâfirlerin, Allah’ın düşmanı olması bu noktadan ileri geliyor. Öyle ise; herhalde O Cemâl‑i Ezelî, Kendisinin âyine‑i müştâkı olan insan ile ebedü'l‑âbâd yolunda seyahatinde beraber bulunmak için, alâ külli hâl, bir dâr‑ı bekàda bir hayat‑ı bâkiyeye insanı mazhar edecek.
Evet, mâdem insan, fıtraten bir Cemâl‑i Bâkî’ye müştâk ve muhib bir sûrette halk edilmiştir. Ve mâdem bâkî bir cemâl, zâil bir müştâka râzı olamaz. Ve mâdem insan, bilmediği veya yetişemediği veya tutamadığı bir maksûddan gelen hüzün ve elemden tesellî bulmak için, o maksûdun kusurunu bulmakla, belki gizli adâvet etmekle kendini teskin eder. Ve mâdem bu kâinât, insan için halk edilmiş ve insan ise, mârifet ve muhabbet‑i İlâhiye için yaratılmış. Ve mâdem bu kâinâtın Hàlık’ı, esmâsıyla sermedîdir. Ve mâdem esmâlarının cilveleri dâim ve bâkî ve ebedî olacaktır. Elbette ve herhalde, insan bir dâr‑ı bekàya gidecek ve bir hayat‑ı bâkiyeye mazhar olacaktır.
Ve insanın kıymetini ve vazifelerini ve kemâlâtını bildiren, rehber‑i a'zam ve insan‑ı ekmel olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, insana dair beyân ettiğimiz bütün kemâlâtı ve vazifeleri en ekmel bir sûrette kendinde ve dininde göstermesiyle gösteriyor ki: Nasıl kâinât insan için yaratılmış ve kâinâttan maksûd ve müntehab insandır; öyle de, insandan dahi en büyük maksûd ve en kıymetdâr müntehab ve en parlak âyine‑i Ehad ve Samed, elbette Ahmed‑i Muhammed’dir. عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ
638
يَا اَللّٰهُ ، يَا رَحْمٰنُ ، يَا رَح۪يمُ ، يَا فَرْدُ ، يَا حَىُّ ، يَا قَيُّومُ ، يَا حَكَمُ ، يَا عَدْلُ ، يَا قُدُّوسُ ، نَسْئَلُكَ بِحَقِّ فُرْقَانِكَ الْحَك۪يمِ وَبِحُرْمَةِ حَب۪يبِكَ الْاَكْرَمِ ، وَبِحَقِّ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى وَبِحُرْمَةِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ ، اَنْ تَحْفَظَنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ اٰم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
639

Otuzbirinci Lem'a

Şuâlara inkısam etmiş olup, Ondördüncü Şuâ Afyon Mahkemesi müdafaası ve mektûbları ve Onbeşinci Şuâ ise El‑Hüccetü'z-Zehrâ olarak tesmiye edilmiş ve neşredilmiştir. ()

Otuzikinci Lem'a

Eski Said’in en son te'lifi ve yirmi gün Ramazan’da te'lif edilen, kendi kendine manzûm gelen Lemeât risalesidir. Sözler Mecmuası’nda neşredilmiştir.

Otuzüçüncü Lem'a

Yeni Said’in en evvel hakikatten şühûd derecesinde kalbine zâhir olan ve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Hubâb, Zühre, Şu'le ve onların zeyillerinden ibarettir. Türkçe tercümesi Risale‑i Nur Külliyatından Mesnevî‑i Nuriye ismi altında intişar etmiştir.
640

Münâcât

Bu Risale‑i Münâcât, hem vücûb‑u vücûd, hem vahdet, hem ehadiyet, hem haşmet‑i Rubûbiyet, hem azamet‑i kudret, hem vüs'at‑i rahmet, hem umumiyet‑i hâkimiyet, hem ihâta‑i ilim, hem şümûl‑ü hikmet gibi en mühim esâsât‑ı îmâniyeyi hàrika bir îcâz içinde fevkalâde bir kat'iyyet ve hàlisiyet ve yakìniyet ile isbât eder. Haşre işârâtı ve bilhassa âhirdeki şiddetli işârâtı çok kuvvetlidir.
﴿
﴿اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Birinci Fıkra (Semâvât)

İlâhî ve yâ Rabbî!
Ben îmânın gözüyle ve Kur'ânın ta'limiyle ve nuruyla ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle ve ism‑i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki: Semâvâtta hiçbir deverân ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla Senin mevcûdiyetine işâret ve delâlet etmesin.
641
Ve hiçbir ecrâm‑ı semâviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, Senin rubûbiyetine ve vahdetine şehâdeti ve işâreti olmasın.
Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzûn hilkatiyle, muntazam vaziyetiyle ve nurânî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşâbehet sikkesiyle Senin haşmet‑i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işâret ve şehâdette bulunmasın.
Ve oniki seyyâreden hiçbir seyyâre yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itâatli musahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle Senin vücûb‑u vücûduna şehâdet ve saltanat‑ı ulûhiyet’ine işâret etmesin!‥
Evet gökler sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla derece‑i bedâhette ey zemin ve gökleri yaratan Yaratıcı! Senin vücûb‑u vücûduna öyle zâhir şehâdet ve ey zerrâtı, muntazam mürekkebâtıyla tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyâre yıldızları manzûm peykleriyle döndüren, emrine itâat ettiren! Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehâdet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurânî bürhânlar ve parlak deliller o şehâdeti tasdik ederler.
Hem bu sâfî, temiz, güzel gökler, fevkalâde büyük ve fevkalâde sür'atli ecrâmıyla muntazam bir ordu ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle; Senin rubûbiyetinin haşmetine ve herşeyi icâd eden kudretinin azametine zâhir delâlet ve hadsiz semâvâtı ihâta eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işâret ve bütün mahlûkat‑ı semâviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin her işe şümûlüne şüphesiz şehâdet ederler. Ve o şehâdet ve delâlet o kadar zâhirdir ki; güyâ yıldızlar, şâhid olan göklerin şehâdet kelimeleri ve tecessüm etmiş nurânî delilleridirler.
642
Hem semâvât meydânında, denizinde, fezâsındaki yıldızlar ise; mutî' neferler, muntazam sefîneler, hàrika tayyareler, acâib lambalar gibi vaziyetiyle, Senin saltanat‑ı ulûhiyet’inin şa'şaasını gösteriyorlar.
Ve o ordunun efrâdından bir yıldız olan güneşimizin seyyârelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delâlet ve ihtarıyla güneşin sâir arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz değiller; belki bâkî olan âlemlerin güneşleridirler.
Ey Vâcibü'l‑Vücûd! Ey Vâhid‑i Ehad!
Bu hàrika yıldızlar, bu acîb güneşler, aylar; Senin mülkünde, Senin semâvâtında, Senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve Senin idare ve tedbirin ile teshìr ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün o ecrâm‑ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden bir tek Hàlıka tesbih ederler, tekbir ederler, lisân‑ı hâl ile Sübhânallâh, Allâhu Ekber derler. Ben dahi onların bütün tesbihâtıyla Seni takdis ederim.

İkinci Fıkra (Cevv‑i Semâ)

Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından ihtifâ etmiş olan Kadîr‑i Zülcelâl! Ey Kàdir‑i Mutlak!
Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle anladım: Nasıl ki gökler, yıldızlar Senin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet ederler; öyle de, cevv‑i semâ, bulutlarıyla ve şimşekleri ve ra'dları ve rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla, Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet ederler.
643
Evet, câmid, şuûrsuz bulut, âb‑ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların imdâdına göndermesi, ancak Senin rahmetin ve hikmetin iledir; karışık tesâdüf karışamaz.
Hem, elektriğin en büyüğü bulunan ve fevâid‑i tenviriyesine işâret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise, Senin fezâdaki kudretini güzelce tenvir eder.
Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezâyı konuşturan ve tesbihâtının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra'dât dahi, lisân‑ı kàl ile konuşarak Seni takdis edip, rubûbiyetine şehâdet eder.
Hem, zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfûsları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi âdeta bir hikmete binâen Levh‑i mahv ve isbât ve Yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası sûretine çevirmekle, Senin fa'âliyet‑i kudretine işâret ve Senin vücûduna şehâdet ettiği gibi, Senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzûn, muntazam katreleri kelimeleriyle Senin vüs'at‑i rahmetine ve geniş şefkatine şehâdet eder.
Ey Mutasarrıf‑ı Fa'âl ve ey Feyyâz‑ı Müteâl!
Senin vücûb‑u vücûduna şehâdet eden bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yağmur; birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, keyfiyetçe birbirinden uzak, mâhiyetçe birbirine muhâlif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek haysiyetiyle, Senin vahdetine ve birliğine gayet kuvvetli işâret ederler.
Hem, koca fezâyı mahşer‑i acâib yapan ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan rubûbiyetinin haşmetine ve o geniş cevvi, yazar‑değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemin bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir şeye şümûlüne şehâdet ettikleri gibi umum zemine ve bütün mahlûkata cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve herşeye yetişmelerine delâlet eder.
644
Hem fezâdaki hava, o kadar hakîmâne vazifelerde istihdam ve bulut ve yağmur, o kadar alîmâne fâidelerde isti'mâl olunur ki; herşeye ihâta eden bir ilim ve herşeye şâmil bir hikmet olmazsa, o isti'mâl, o istihdam olamaz.
Ey Fa'âlün limâ yürîd!
Cevv‑i fezâdaki fa'âliyetinle her vakit bir nümûne‑i haşir ve kıyâmet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillû şuûnâtta bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuûnât‑ı Sermediyeyi gösterecek işâretini veriyor.
Ey Kadîr‑i Zülcelâl!
Cevv‑i fezâdaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra'd; Senin mülkünde, Senin emrin ve havlin ile, Senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazifedârdırlar. Mâhiyetçe birbirinden uzak olan bu fezâ mahlûkatı, gayet sür'atli ve ânî emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itâat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek rahmetini medh ü senâ ederler.

Üçüncü Fıkra (Arz)

Ey arz ve semâvâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’i!
Senin Kur'ân‑ı Hakîm’inin ta'limiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle îmân ettim ve bildim ki: Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv‑i fezâ müştemilâtıyla Senin vücûb‑u vücûduna ve Senin birliğine ve vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle de, arz, bütün mahlûkatıyla ve ahvâliyle Senin mevcûdiyetine ve vahdetine, mevcûdâtı adedince şehâdetler ve işâretler ederler.
645
Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül cüz'î olsun, küllî olsun yoktur ki, intizamıyla Senin vücûduna ve vahdetine işâret etmesin.
Hem, hiçbir hayvan yoktur ki, za'fiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmâne rızkıyla ve yaşamasına lüzumu bulunan cihâzâtın hakîmâne verilmesiyle, Senin varlığına ve birliğine şehâdeti olmasın.
Hem, her baharda gözümüz önünde icâd edilen nebâtât ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san'at‑ı acîbesiyle ve latîf zînetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzûniyetiyle Seni bildirmesin.
Ve zemin yüzünü dolduran ve nebâtât ve hayvanat denilen kudretinin hàrikaları ve mu'cizeleri, mahdûd ve maddeleri bir ve müteşâbih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet‑i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni'‑i Hakîm’lerinin vücûduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehâdettir ki, ziyânın güneşe şehâdetinden daha kuvvetli ve parlaktır.
Hem, hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuûrsuzluklarıyla beraber, şuûrkârâne, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istilâ edici, intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi' meyveleri ve mahsulleri hazine‑i gaybdan getirmesiyle, Senin birliğine ve varlığına şehâdeti bulunmasın.
646
Ey Fâtır‑ı Kàdir! Ey Fettâh‑ı Allâm! Ey Fa'âl‑i Hallâk!
Nasıl arz bütün sekenesiyle Hàlık’ının Vâcibü'l‑Vücûd olduğuna şehâdet eder; öyle de, Senin Ey Vâhid‑i Ehad! Ey Hannân‑ı Mennân! Ey Vehhâb‑ı Rezzâk! vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rubûbiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedâhet derecesinde Senin vahdetine ve ehadiyetine şehâdet, belki mevcûdât adedince şehâdetler eder.
Hem nasıl, zemin bir ordugâh, bir meşher, bir ta'limgâh vaziyetiyle ve nebâtât ve hayvanat fırkalarında bulunan dörtyüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihâzâtları muntazaman verilmesiyle, Senin rubûbiyetinin haşmetine ve kudretinin herşeye yetişmesine delâlet eder; öyle de; hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan, rahîmâne, kerîmâne verilmesi ve hadsiz o efrâdın kemâl‑i musahhariyetle evâmir‑i Rabbâniyeye itâatleri, rahmetinin herşeye şümûlünü ve hâkimiyetinin herşeye ihâtasını gösteriyor.
Hem, zeminde değişmekte bulunan mahlûkat kafilelerinin sevk ve idareleri, mevt ve hayat münâvebeleri ve hayvan ve nebâtâtın idare ve tedbirleri dahi, herşeye taalluk eden bir ilim ile ve herşeyde hükmeden nihâyetsiz bir hikmetle olabilmesi, Senin ihâta‑i ilmine ve hikmetine delâlet eder.
Hem, zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi isti'dâd ve manevî cihâzât ile techiz edilen ve zemin mevcûdâtına tasarruf eden insan için, bu ta'limgâh‑ı dünyada ve bu muvakkat ordugâh‑ı zeminde ve bu muvakkat meşherde, bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihâyetsiz tecelliyât‑ı Rubûbiyet, bu hadsiz hitâbât‑ı Sübhâniye ve bu gayetsiz ihsânat‑ı İlâhiye; elbette ve herhalde, bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belâlı ve fânî dünyaya sığışmaz. Belki, ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâkî bir dâr‑ı saâdet için olabildiği cihetinden, âlem‑i bekàda bulunan ihsânat‑ı uhreviyeye işâret, belki şehâdet eder.
647
Ey Hàlık‑ı Külli Şey!
Zeminin bütün mahlûkatı, Senin mülkünde, Senin arzında, Senin havl ve kuvvetin ile ve Senin kudretin ve irâdetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve musahhardırlar. Ve zemin yüzünde fa'âliyeti müşâhede edilen bir Rubûbiyet, öyle ihâta ve şümûl gösteriyor ve O’nun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabûl etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir Rubûbiyet olduğunu bildiriyor