Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
612

Otuzuncu Lem'anın Altıncı Nüktesi

İsm‑i Kayyûm’a bakar.
İsm‑i Hayy’ın bir hülâsası, Nur Çeşmesi’nin bir zeyli olmuş. Bu ism‑i Kayyûm dahi, Otuzuncu Söz’ün zeyli olması münâsib görüldü.
İ'tizar: Bu çok ehemmiyetli mes'eleler ve çok derin ve geniş İsm‑i Kayyûmun cilve‑i a'zamı, hem muntazaman değil, belki ayrı ayrı lem'alar tarzında kalbe hutûr ettiğinden, hem gayet müşevveş ve acele ve tedkiksiz müsvedde hâlinde kaldığından, elbette tâbirat ve ifâdelerde çok noksanlar, intizamsızlıklar bulunacaktır. Mes'elelerin güzelliklerine benim kusurlarımı bağışlamalısınız.
İhtar: İsm‑i A'zama ait nükteler, a'zamî bir sûrette geniş, hem gayet derin olduğundan, hususan ism‑i Kayyûm’a ait mes'eleler ve bilhassa Birinci Şuâ’ı (Hâşiye) maddiyûnlara baktığı için, daha ziyâde derin gittiğinden, elbette her adam her mes'eleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes her mes'eleden bir derece hisse alabilir. Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz kaidesiyle, Bu manevî bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum diye vazgeçmek kâr‑ı akıl değildir. İnsan ne kadar koparsa o kadar kârdır.
İsm‑i A'zama ait mes'elelerin ihâta edilmeyecek derecede genişleri olduğu gibi, akıl görmeyecek derecede inceleri de vardır. Hususan ism‑i Hayy ve Kayyûm’a ve bilhassa hayatın îmân erkânına karşı remizlerine ve bilhassa kazâ ve kader rüknüne hayatın işâretine ve ism‑i Kayyûm’un Birinci Şuâı’na herkesin fikri yetişmez; fakat hissesiz de kalmaz. Belki herhalde îmânını kuvvetlendirir.
613
Saâdet‑i ebediyenin anahtarı olan îmânın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azîmdir. Îmânın bir zerre kadar kuvveti ziyâde olması, bir hazinedir. İmâm‑ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî diyor ki: Bir küçük mes'ele‑i îmâniyenin inkişafı, benim nazarımda yüzler ezvâk ve kerâmetlere müreccahtır.”
﴿
﴿بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ﴿لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴿وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا gibi, Kayyûmiyet‑i İlâhiye’ye işâret eden âyetlerin bir nüktesi ve İsm‑i A'zam veyâhut İsm‑i A'zamın iki ziyâsından ikinci ziyâsı veyâhut İsm‑i A'zamın altı nurundan altıncı nuru olan Kayyûm isminin bir cilve‑i a'zamı, Zilkade ayında aklıma göründü. Eskişehir Hapishânesindeki müsâadesizliğim cihetiyle, o nur‑u a'zamı elbette tamamıyla beyân edemeyeceğim. Fakat Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Kaside‑i Ercûze’sinde Sekîne nâm‑ı àlîsiyle beyân ettiği İsm‑i A'zam ve Celcelûtiye’sinde yine pek muhteşem isimlerle İsm‑i A'zam içinde bulunan o altı ismi en a'zam, en ehemmiyetli tuttuğu için ve onların bahsi içinde kerâmetkârâne bize tesellî verdiği için, bu ism‑i Kayyûm’a dahi, evvelki beş esmâ gibi, hiç olmazsa muhtasar bir sûrette, Beş Şuâ ile, o nur‑u a'zama işâret edeceğiz.
614

Birinci Şuâ

Bu kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’i kayyûmdur; yani, bizâtihi kàimdir, dâimdir, bâkîdir. Bütün eşya O’nunla kàimdir, devam eder ve vücûdda kalır, bekà bulur. Eğer kâinâttan bir dakikacık olsun o nisbet‑i Kayyûmiyet kesilse, kâinât mahvolur. Hem O Zât‑ı Zülcelâl kayyûmiyetiyle beraber, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’da fermân ettiği gibi, ﴿لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَىْءٌ’dür. Yani; ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef'âlinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz. Evet, bütün kâinâtı bütün şuûnâtıyla ve keyfiyâtıyla kabza‑i Rubûbiyet’inde tutup, bir hâne ve bir saray hükmünde, kemâl‑i intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zât‑ı Akdes’e, misil ve mesîl ve şerîk ve şebîh olmaz, muhâldir.
615
Evet, bir Zât ki, O’na yıldızların icâdı zerreler kadar kolay gele; Ve en büyük şey, en küçük şey gibi kudretine musahhar ola; Ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mâni olmaya; Ve hadsiz efrâd, bir ferd gibi nazarında hazır ola; Ve bütün sesleri birden işite; Ve umumun hadsiz hâcâtını birden yapabile; Ve kâinâtın mevcûdâtındaki bütün intizamât ve mîzanların şehâdetiyle hiçbir şey, hiçbir hâl, dâire‑i meşîet ve irâdesinden hariç olmaya; Ve hiçbir mekânda olmadığı hâlde, herbir yerde ve herbir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola; Ve herşey O’ndan nihâyet derecede uzak olduğu hâlde, O ise herşeye nihâyet derecede yakın olabilen bir Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm-u Zülcelâl’in elbette hiçbir cihetle misli, nazîri, şerîki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhâldir. Yalnız, mesel ve temsîl sûretinde şuûnât‑ı kudsiyesine bakılabilir. Risale‑i Nurdaki bütün temsîlât ve teşbihât, bu mesel ve temsîl nev'indendirler.
İşte böyle misilsiz ve Vâcibü'l‑Vücûd ve maddeden mücerred ve mekândan münezzeh ve tecezzîsi ve inkısamı her cihetle muhâl ve tağayyür ve tebeddülü mümteni' ve ihtiyaç ve aczi imkân haricinde olan bir Zât‑ı Akdes’in kâinât safahâtında ve tabakàt‑ı mevcûdâtında tecellî eden bir kısım cilvelerini, ayn‑ı Zât-ı Akdes tevehhüm ederek bir kısım mahlûkatına ulûhiyetin ahkâmını veren ehl‑i dalâlet insanların bir kısmı, O Zât‑ı Zülcelâl’in bazı eserlerini tabiata isnâd etmişler. Hâlbuki, Risale‑i Nurun müteaddid yerlerinde kat'î bürhânlarla isbât edilmiş ki:
Tabiat; Bir San'at‑ı İlâhiye’dir, sâni' olmaz. Bir Kitab‑ı Rabbânî’dir, kâtib olmaz. Bir nakıştır, nakkàş olamaz. Bir defterdir, defterdar olmaz. Bir kanundur, kudret olmaz. Bir mistardır, masdar olmaz. Bir kàbildir, münfail olur, fâil olmaz. Bir nizâmdır, nâzım olamaz. Bir şerîat‑ı fıtriyedir, şâri' olamaz.
Farz‑ı muhâl olarak, en küçük bir zîhayat mahlûk tabiata havâle edilse, Bunu yap!” denilse; Risale‑i Nurun çok yerlerinde kat'î bürhânlarla isbât edildiği gibi, o küçük zîhayatın a'zâları ve cihâzâtları adedince kalıplar, belki makineler bulundurmak gerektir; ki, tabiat o işi görebilsin.
616
Hem, maddiyûn denilen bir kısım ehl‑i dalâlet, zerrâttaki tahavvülât‑ı muntazama içinde hallâkıyet‑i İlâhiye’nin ve kudret‑i Rabbâniye’nin bir cilve‑i a'zamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret‑i Samedâniye’nin cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezelî tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr‑ı İlâhiye’yi isnâd etmeye başlamışlar.
Fesübhânallâh! İnsanlarda bu derece hadsiz cehâlet olabilir mi ki; mekândan münezzeh olmakla beraber, herbir yerde, herbir şeyin icâdında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri câmid, kör, şuûrsuz, irâdesiz, mîzansız ve tesâdüf fırtınaları içinde çalkanan zerrâta ve harekâtına vermek, ne kadar câhilâne ve hurâfetkârâne bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. Evet, bu herifler vahdet‑i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihâyetsiz bir kesret‑i mutlakaya düşmüşler. Yani; bir tek ilâhı kabûl etmedikleri için, nihâyetsiz ilâhları kabûl etmeğe mecbur oluyorlar. Yani; bir tek Zât‑ı Akdes’in hàssası ve lâzım‑ı zâtîsi olan ezeliyeti ve hàlıkıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz, nihâyetsiz, câmid zerrelerin ezeliyetlerini, belki ulûhiyetlerini kabûl etmeğe, mesleklerince mecbur oluyorlar.
İşte sen gel, echeliyetin nihâyetsiz derecesine bak! Evet, zerrelerdeki cilve ise, zerreler tâifesini Vâcibü'l‑Vücûd’un havliyle, kudretiyle, emriyle, muntazam ve muhteşem bir ordu hükmüne getirmiştir. Eğer bir sâniye O Kumandan‑ı A'zamın emri ve kuvveti geri alınsa, o çok kesretli, câmid, şuûrsuz tâife, başıbozuklar hükmüne gelecekler, belki bütün bütün mahvolacaklar!
617
Hem, insanların bir kısmı, güyâ daha ileri görüyor gibi, daha ziyâde câhilâne bir dalâletle, Sâni'‑i Zülcelâl’in gayet latîf, nâzenîn, mutî', musahhar bir sahife‑i icraatı ve emirlerinin bir vâsıta‑i nakliyâtı ve zaîf bir perde‑i tasarrufâtı ve latîf bir midâd‑ı (mürekkeb) kitabeti ve en nâzenîn bir hulle‑i icâdâtı ve bir mâye‑i masnûâtı ve bir mezraa‑i hubûbatı olan esîr maddesini, cilve‑i Rubûbiyetine âyinedârlık ettiği için, masdar ve fâil tevehhüm etmişler. Bu acîb cehâlet, hadsiz muhâlleri istilzam ediyor. Çünkü esîr maddesi; maddiyûnları boğduran zerrât maddesinden daha latîf ve eski hükemânın saplandığı heyûlâ fihristesinden daha kesif, ihtiyarsız, şuûrsuz, câmid bir maddedir. Bu hadsiz bir sûrette tecezzî ve inkısam eden ve nâkillik ve infiâl hàssasıyla ve vazifesiyle techiz edilen bu maddeye, belki o maddenin zerreden çok derece daha küçük olan zerrelerine, herşeyde herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir ihtiyar ve bir iktidar ile vücûd bulan fiilleri, eserleri isnâd etmek, esîrin zerreleri adedince yanlıştır.
Evet, mevcûdâtta görünen fiil‑i icâd öyle bir keyfiyettedir ki; herşeyde, hususan zîhayat olsa, ekser eşyayı ve belki umum kâinâtı görecek, bilecek ve kâinâta karşı o zîhayatın münâsebetini tanıyacak, te'min edecek bir iktidar ve ihtiyardan geldiğini gösteriyor ki, maddî ve ihâtasız olan esbâbın hiçbir cihetle fiili olmaz. Evet, sırr‑ı kayyûmiyetle, en cüz'î bir fiil‑i icâdî, doğrudan doğruya bütün kâinât Hàlık’ının fiili olduğuna delâlet eden bir sırr‑ı a'zamı taşıyor.
Evet, meselâ bir arının icâdına teveccüh eden bir fiil, iki cihetle Hàlık‑ı Kâinât’a hususiyetini gösteriyor:
618
Birincisi: O arının bütün emsâlinin, bütün zeminde, aynı zamanda, aynı fiile mazhariyetleri gösteriyor ki; bu cüz'î ve hususî fiil ise, ihâtalı, rû‑yi zemini kaplamış bir fiilin bir ucudur. Öyle ise; o büyük fiilin fâili ve o fiilin sâhibi kim ise, o cüz'î fiil dahi O’nundur.
İkinci Cihet: Bu hazır arının hilkatine teveccüh eden fiilin fâili olmak için, o arının şerâit‑i hayatiyesini ve cihâzâtını ve kâinâtla münâsebâtını te'min edecek ve bilecek kadar pek büyük bir iktidar ve ihtiyar lâzım geldiğinden, o cüz'î fiili yapan zâtın, ekser kâinâta hükmü geçmekle ancak o fiili öyle mükemmel yapabilir.
Demek en cüz'î fiil, iki cihetle Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs olduğunu gösterir.
En ziyâde cây‑i dikkat ve cây‑i hayret şudur ki: Vücûdun en kuvvetli mertebesi olan vücûbun; Ve vücûdun en sebatlı derecesi olan maddeden tecerrüdün; Ve vücûdun zevâlden en uzak tavrı olan mekândan münezzehiyetin; Ve vücûdun en sağlam ve tağayyürden ve ademden en mukaddes sıfatı olan vahdetin sâhibi olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un en hàs hàssası ve lâzım‑ı zâtîsi olan ezeliyeti ve sermediyeti; vücûdun en zaîf mertebesi ve en incecik derecesi ve en müteğayyir, mütehavvil tavrı ve en ziyâde mekâna yayılmış olan hadsiz, kesretli bir maddî madde olan esîr ve zerrât gibi şeylere vermek ve onlara ezeliyet isnâd etmek ve onları ezelî tasavvur etmek ve kısmen âsâr‑ı İlâhiye’nin onlardan neş'et ettiğini tevehhüm etmek, ne kadar hilâf‑ı hakikat ve vâkıa muhâlif ve akıldan uzak ve bâtıl bir fikir olduğu, Risale‑i Nurun müteaddid cüz'lerinde kat'î bürhânlarla gösterilmiştir.
619

İkinci Şuâ

İki Mes'ele”dir.

Birinci Mes'ele

İsm‑i Kayyûm’un bir cilve‑i a'zamına işâret eden, ﴿لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴿لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ gibi âyetlerin işâret ettiği hakikat‑i a'zamın bir vechi şudur ki:
Şu kâinâttaki ecrâm‑ı semâviyenin kıyâmları, devamları, bekàları, sırr‑ı Kayyûmiyetle bağlıdır. Eğer o cilve‑i Kayyûmiyet bir dakikada yüzünü çevirse, bir kısmı küre‑i arzdan bin defa büyük milyonlarla küreler, fezâ‑yı gayr-ı mütenâhî boşluğunda dağılacak, birbirine çarpacak, ademe dökülecekler.
Nasıl ki, meselâ havada, tayyareler yerinde binler muhteşem kasırları kemâl‑i intizamla durdurup seyahat ettiren bir zâtın kayyûmiyet iktidarı, o havadaki sarayların sebat ve nizâm ve devamları ile ölçülür. Öyle de; O Zât‑ı Kayyûm-u Zülcelâl’in madde‑i esîriye içinde hadsiz ecrâm‑ı semâviyeye nihâyet derecede intizam ve mîzan içinde sırr‑ı Kayyûmiyetle bir kıyâm, bir bekà, bir devam vererek, bazısı küre‑i arzdan bin ve bir kısmı bir milyon defa büyük, milyonlarla azîm küreleri direksiz, istinâdsız, boşlukta durdurmakla beraber, herbirini bir vazife ile tavzif edip gayet muhteşem bir ordu şeklinde, emr‑i kün feyekûn”den gelen fermânlara kemâl‑i inkıyadla itâat ettirmesi, ism‑i Kayyûm’un a'zamî cilvesine bir ölçü olduğu gibi; herbir mevcûdun zerreleri dahi, yıldızlar gibi, sırr‑ı Kayyûmiyetle kàim ve o sır ile bekà ve devam ediyorlar.
620
Evet, bir zîhayatın cesedindeki zerrelerin herbir a'zâya mahsûs bir hey'et ile küme küme toplanıp dağılmadıkları ve sel gibi akan unsurların fırtınaları içinde vaziyetlerini muhâfaza edip dağılmamaları ve muntazaman durmaları, bilbedâhe, kendi kendilerinden olmayıp, belki sırr‑ı Kayyûmiyetle olduğundan; herbir cesed muntazam bir tabur, herbir nev'i muntazam bir ordu hükmünde olarak, bütün zîhayat ve mürekkebâtın zemin yüzünde ve yıldızların fezâ âleminde durmaları ve gezmeleri gibi, bu zerreler dahi hadsiz dilleriyle sırr‑ı Kayyûmiyeti ilân ederler

İkinci Mes'ele

Eşyanın sırr‑ı Kayyûmiyetle münâsebetdâr fâidelerinin ve hikmetlerinin bir kısmına işâret etmeyi, bu makam iktiza ediyor.
Evet, herşeyin hikmet‑i vücûdu ve gaye‑i fıtratı ve fâide‑i hilkati ve netice‑i hayatı üçer nev'idir.
Birinci Nev'i: Kendine ve insana ve insanın maslahatlarına bakar.
İkinci Nev'i: Daha mühimdir ki, herşey, umum zîşuûr mütâlaa edebilecek ve Fâtır‑ı Zülcelâl’in cilve‑i esmâsını bildirecek birer âyet, birer mektûb, birer kitab, birer kaside hükmünde olarak, mânâlarını hadsiz okuyucularına ifâde etmesidir.
Üçüncü Nev'i ise, Sâni'‑i Zülcelâl’e aittir, O’na bakar. Herşeyin fâidesi ve neticesi kendine bakan bir ise, Sâni'‑i Zülcelâl’e bakan yüzlerdir ki, Sâni'‑i Zülcelâl, Kendi acâib‑i san'atını Kendisi temâşâ eder; Kendi cilve‑i esmâsına, Kendi masnûâtında bakar. Bu a'zamî üçüncü nev'ide hikmet‑i hilkatini ifâde için, bir sâniye kadar yaşamak kâfîdir.
Hem, herşeyin vücûdunu iktiza eden bir sırr‑ı Kayyûmiyet var ki, Üçüncü Şuâ’da izâh edilecek
621
Bir zaman, tılsım‑ı kâinât ve muammâ‑yı hilkat cilvesiyle mevcûdâtın hikmetlerine ve fâidelerine baktım, dedim: Acaba bu eşya neden böyle kendini gösteriyorlar, çabuk kaybolup gidiyorlar? Onların şahsına bakıyorum: Muntazam, hikmetli giyinmiş, giydirilmiş, süslendirilmiş, sergiye, temâşâgâha gönderilmiş. Hâlbuki bir‑iki günde, belki bir kısmı birkaç dakikada kaybolup, faydasız, boşu boşuna gidiyorlar. Bu kısa zamanda bize görünmelerinden maksad nedir?” diye çok merak ediyordum. O zaman, mevcûdâtın, hususan zîhayatın, dünya dershânesine gelmelerinin mühim bir hikmetini lütf‑u İlâhî ile buldum. O da şudur:
Herşey, hususan zîhayat, gayet mânidâr bir kelime, bir mektûb, bir kaside‑i Rabbânîdir, bir ilânnâme‑i İlâhîdir. Umum zîşuûrun mütâlaasına mazhar olduktan ve hadsiz mütâlaacılara mânâsını ifâde ettikten sonra, lafzı ve hurûfu hükmündeki sûret‑i cismâniyesi kaybolur.
Bir sene kadar bu hikmet bana kâfî geldi. Bir sene sonra, masnûâtta ve bilhassa zîhayatlarda bulunan çok hàrika ve pek ince san'atın mu'cizeleri inkişaf etti. Anladım ki: Bu çok ince ve çok hàrika olan dekàik‑ı san'at, yalnız zîşuûrların nazarlarına ifâde‑i mânâ için değildir. Gerçi herbir mevcûdu hadsiz zîşuûrlar mütâlaa edebilir. Fakat hem onların mütâlaası mahdûddur, hem de herkes o zîhayatın bütün dekàik‑ı san'atına nüfûz edemezler. Demek, zîhayatların en mühim netice‑i hilkati ve en büyük gaye‑i fıtratı, Zât‑ı Kayyûm-u Ezelî’nin Kendi nazarına Kendi acâib‑i san'atını ve verdiği rahîmâne hediyelerini ve ihsânlarını arz etmektir.
Bu gaye ise, çok zaman bana kanâat verdi. Ve ondan anladım ki, her mevcûdda, hususan zîhayatlarda hadsiz dekàik‑ı san'at bulunması, Zât‑ı Kayyûm-u Ezelî’nin nazarına arz etmek, yani, Zât‑ı Kayyûm-u Ezelî Kendi san'atını Kendisi temâşâ etmek olan hikmet‑i hilkat, o büyük masârife kâfî geliyordu. Bir zaman sonra gördüm ki, mevcûdâtın şahıslarında ve sûretlerindeki dekàik‑ı san'at devam etmiyor; gayet sür'atle tazeleniyor, tebeddül ediyor, nihâyetsiz bir fa'âliyet ve bir hallâkıyet içinde tahavvül ediyorlar. Bu hallâkıyet ve bu fa'âliyetin hikmeti, elbette o fa'âliyet derecesinde büyük olmak lâzım geliyor, diye tefekküre başladım. Bu defa mezkûr iki hikmet kâfî gelmemeğe başladılar, noksan kaldılar. Gayet merak ile, ayrı bir hikmeti aramaya ve taharrîye başladım. Bir zaman sonra, Lillâhi'l‑Hamd, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın feyziyle, sırr‑ı Kayyûmiyet noktasında azîm, hadsiz bir hikmet, bir gaye göründü. Ve onun ile tılsım‑ı kâinât ve muammâ‑yı hilkat tâbir edilen bir sırr‑ı İlâhî anlaşıldı. Yirmidördüncü Mektûb’da tafsîlen beyân edildiğinden, burada yalnız icmâlen iki‑üç noktasını Üçüncü Şuâ’da zikredeceğiz.
622
Evet, sırr‑ı Kayyûmiyetin cilvesine bu noktadan bakınız ki; bütün mevcûdâtı ademden çıkarıp, herbirisini bu nihâyetsiz fezâda, ﴿رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا sırrıyla durdurup, kıyâm ve bekà verip, umumunu böyle sırr‑ı Kayyûmiyetin tecellîsine mazhar eyliyor. Eğer bu nokta‑i istinâd olmazsa, hiçbir şey kendi başıyla durmaz. Hadsiz bir boşlukta yuvarlanıp ademe sukùt edecek.
Hem nasıl ki, bütün mevcûdât, vücûdları ve kıyâmları ve bekàları cihetinde Kayyûm‑u Zülcelâl’e dayanıyorlar; kıyâmları onunladır. Öyle de; mevcûdâtın keyfiyât ve ahvâlinde binler silsilelerin temsîlde hatâ olmasın telefon, telgraf silsilelerinin merkezi ve santral direği hükmünde olan sırr‑ı Kayyûmiyette uçları ﴿وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ sırrıyla bağlıdır. Eğer o nurânî nokta‑i istinâda dayanmazlarsa, ehl‑i akılca muhâl ve bâtıl olan binler devirler ve teselsüller lâzım gelecek. Belki mevcûdât adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir. Meselâ; bu şey hıfz veya nur veya vücûd veya rızık gibi bir cihette buna dayanır, bu da ötekine, o da ona Gitgide, herhalde nihâyetsiz olamaz, bir nihâyeti bulunacak. İşte, bütün böyle silsilelerin müntehâları, elbette sırr‑ı Kayyûmiyettir. Sırr‑ı Kayyûmiyet anlaşıldıktan sonra, o mevhûm silsilelerde birbirine dayanmak râbıtası ve mânâsı kalmaz, kalkar; herşey doğrudan doğruya sırr‑ı Kayyûmiyete bakar.
623

Üçüncü Şuâ

﴿كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍ﴿فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُ﴿يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ﴿بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا gibi âyetlerin işâret ettikleri hallâkıyet‑i İlâhiye ve fa'âliyet‑i Rabbâniye içindeki sırr‑ı Kayyûmiyetin bir derece inkişafına bir‑iki mukaddime ile işâret edeceğiz.
Birincisi: Şu kâinâta baktığımız vakit görüyoruz ki; zaman seylinde mütemâdiyen çalkanan ve kafile kafile arkasından gelip geçen mahlûkatın bir kısmı, bir sâniyede gelir, der‑akab kaybolur. Bir tâifesi, bir dakikada gelir, geçer. Bir nev'i, bir saat âlem‑i şehâdete uğrar, âlem‑i gayba girer. Bir kısmı bir günde, bir kısmı bir senede, bir kısmı bir asırda, bir kısmı da asırlarda bu âlem‑i şehâdete gelip, konup, vazife görüp gidiyorlar. Bu hayret verici seyahat ve seyerân‑ı mevcûdât ve sefer ve seyelân‑ı mahlûkat öyle bir intizam ve mîzan ve hikmetle sevk ü idare edilir; ve onlara ve o kafilelere kumandanlık eden öyle basîrâne, hakîmâne, müdebbirâne kumandanlık ediyor ki, bütün akıllar farazâ ittihâd edip bir tek akıl olsa, o hakîmâne idarenin künhüne yetişmez ve kusur bulup tenkid edemez!
624
İşte bu hallâkıyet‑i Rabbâniye’nin içinde, o sevimli ve sevdiği masnûâtın, hususan zîhayatların hiçbirine göz açtırmayarak âlem‑i gayba gönderiyor. Hiçbirine nefes aldırmayarak dünyadaki hayattan terhis ediyor. Mütemâdiyen bu misâfirhâne‑i âlemi doldurup misâfirlerin rızâsı olmayarak boşaltıyor. Kalem‑i kazâ ve kader, küre‑i arzı yazar bozar tahtası gibi yaparak يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ cilveleriyle mütemâdiyen küre‑i arzda yazılarını yazar ve o yazıları tazelendirir, tebdil eder.
İşte bu fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin ve bu hallâkıyet‑i İlâhiye’nin bir sırr‑ı hikmeti ve esâslı bir muktazîsi ve bir sebeb‑i dâîsi üç mühim şûbeye ayrılan hadsiz, nihâyetsiz bir hikmettir.

Birinci Şûbesi

O Hikmetin Birinci Şûbesi şudur ki: Fa'âliyetin her nev'i, cüz'î olsun küllî olsun, bir lezzet verir. Belki her fa'âliyette bir lezzet var. Belki fa'âliyet ayn‑ı lezzettir. Belki fa'âliyet, ayn‑ı lezzet olan vücûdun tezâhürüdür ve ayn‑ı elem olan ademden tebâüd ile silkinmesidir.
Evet, her kàbiliyet sâhibi, bir fa'âliyetle kàbiliyetinin inkişafını lezzetle takib eder. Herbir isti'dâdın fa'âliyetle tezâhür etmesi, bir lezzetten gelir ve bir lezzeti netice verir. Herbir kemâl sâhibi, fa'âliyetle kemâlâtının tezâhürünü lezzetle takib eder. Mâdem herbir fa'âliyette böyle sevilir, istenilir bir kemâl, bir lezzet vardır; ve fa'âliyet dahi bir kemâldir; ve mâdem zîhayat âleminde dâimî ve ezelî bir hayattan neş'et eden hadsiz bir muhabbetin, nihâyetsiz bir merhametin cilveleri görünüyor; ve o cilveler gösteriyor ki, Kendini böyle sevdiren ve seven ve şefkat edip lütûflarda bulunan Zât’ın kudsiyetine lâyık ve vücûb‑u vücûduna münâsib o hayat‑ı Sermediyenin muktezâsı olarak, hadsiz derecede tâbirde hatâ olmasın bir aşk‑ı lâhutî, bir muhabbet‑i kudsiye, bir lezzet‑i mukaddese gibi şuûnât‑ı kudsiye o Hayat‑ı Akdes’te var ki, o şuûnât böyle hadsiz fa'âliyetle ve nihâyetsiz bir hallâkıyetle kâinâtı dâima tazelendiriyor, çalkalandırıyor, değiştiriyor.
625

İkinci Şûbesi

Sırr‑ı Kayyûmiyete Bakan Hadsiz Fa'âliyet‑i İlâhiye’deki Hikmetin İkinci Şûbesi: Esmâ‑i İlâhiye’ye bakar. Ma'lûmdur ki, herbir cemâl sâhibi, kendi cemâlini görmek ve göstermek ister. Herbir hüner sâhibi, kendi hünerini teşhîr ve ilân etmekle nazar‑ı dikkati celb etmek ister ve sever. Ve hüneri gizli kalmış bir güzel hakikat ve güzel bir mânâ, meydâna çıkmak ve müşterileri bulmak ister ve sever. Mâdem bu esâslı kaideler, herşeyde derecesine göre cereyan ediyor; elbette Cemîl‑i Mutlak olan Zât‑ı Kayyûm-u Zülcelâl’in binbir Esmâ‑i Hüsnâ’sından herbir ismin, kâinâtın şehâdetiyle ve cilvelerinin delâletiyle ve nakışlarının işâretiyle, herbirisinin herbir mertebesinde hakîki bir hüsün, hakîki bir kemâl, hakîki bir cemâl ve gayet güzel bir hakikat, belki herbir ismin herbir mertebesinde hadsiz envâ'‑ı hüsünle hadsiz hakàik‑ı cemîle vardır.
Mâdem bu esmânın kudsî cemâllerini irâe eden âyineleri ve güzel nakışlarını gösteren levhaları ve güzel hakikatlerini ifâde eden sahifeleri, bu mevcûdâttır ve bu kâinâttır. Elbette o dâimî ve bâkî esmâ, hadsiz cilvelerini ve nihâyetsiz mânidâr nakışlarını ve kitaplarını, hem müsemmâları olan Zât‑ı Kayyûm-u Zülcelâl’in nazar‑ı müşâhedesine, hem hadd ü hesaba gelmeyen zîrûh ve zîşuûr mahlûkatın nazar‑ı mütâlaasına göstermek ve nihâyetli, mahdûd bir şeyden nihâyetsiz levhaları ve bir tek şahıstan pek çok şahısları ve bir hakikatten pek kesretli hakikatleri göstermek için, o aşk‑ı mukaddes-i İlâhîye istinâden ve o sırr‑ı Kayyûmiyete binâen, kâinâtı umumen ve mütemâdiyen cilveleriyle tazelendiriyorlar, değiştiriyorlar.
626

Dördüncü Şuâ

Kâinâttaki Hayret‑nümâ Fa'âliyet‑i Dâimenin Hikmetinin Üçüncü Şûbesi Şudur Ki: Herbir merhamet sâhibi, başkasını memnun etmekten mesrûr olur. Herbir şefkat sâhibi, başkasını mesrûr etmekten memnun olur. Herbir muhabbet sâhibi, sevindirmeye lâyık mahlûkları sevindirmekle sevinir. Herbir âlîcenâb zât, başkasını mes'ûd etmekle lezzet alır. Herbir âdil zât, ihkàk‑ı hak etmek ve müstehaklara ceza vermekte hukuk sâhiblerini minnetdâr etmekle keyiflenir. Hüner sâhibi herbir san'atkâr, san'atını teşhîr etmekle ve san'atının tasavvur ettiği tarzda işlemesiyle ve istediği neticeleri vermesiyle iftihar eder.
İşte bu mezkûr düsturların herbiri birer kaide‑i esâsiyedir ki, kâinâtta ve âlem‑i insaniyette cereyan ediyorlar. Bu kaidelerin Esmâ‑i İlâhiye’de cereyan ettiklerini gösteren üç misâl, Otuzikinci Söz’ün İkinci Mevkıfında izâh edilmiştir. Bir hülâsası bu makamda yazılması münâsib olduğundan deriz:
Nasıl ki, meselâ gayet merhametli, sehàvetli, gayet kerîm, âlîcenâb bir zât, fıtratındaki àlî seciyelerin muktezâsıyla, büyük bir seyahat gemisine, çok muhtaç ve fakir insanları bindirip, gayet mükemmel ziyâfetlerle, ikramlarla o muhtaç fakirleri memnun ederek, denizlerde, arzın etrafında gezdirir. Ve kendisi de, onların üstünde, onları mesrûrâne temâşâ ederek, o muhtaçların minnetdârlıklarından lezzet alır ve onların telezzüzlerinden mesrûr olur ve onların keyiflerinden sevinir, iftihar eder.
Mâdem böyle bir tevzîat memuru hükmünde olan bir insan, böyle cüz'î bir ziyâfet vermekten bu derece memnun ve mesrûr olursa; elbette bütün hayvanları ve insanları ve hadsiz melekleri ve cinleri ve rûhları, bir sefîne‑i Rahmânî olan küre‑i arz gemisine bindirerek; rû‑yi zemini, envâ'‑ı mat'ûmâtla ve bütün duyguların ezvâk ve erzâkıyla doldurulmuş bir sofra‑i Rabbâniye şeklinde onlara açmak ve o muhtaç ve müteşekkir ve minnetdâr ve mesrûr mahlûkatını aktâr‑ı kâinâtta seyahat ettirmekle ve bu dünyada bu kadar ikramlarla onları mesrûr etmekle beraber, dâr‑ı bekàda, Cennetlerinden herbirini ziyâfet‑i dâime için birer sofra yapan Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a ait olarak, o mahlûkatın teşekkürlerinden ve minnetdârlıklarından ve mesrûriyetlerinden ve sevinçlerinden gelen ve tâbirinde âciz olduğumuz ve me'zun olmadığımız Şuûnât‑ı İlâhiye’yi memnuniyet‑i mukaddese, iftihar‑ı kudsî ve lezzet‑i mukaddese gibi isimlerle işâret edilen maânî‑i Rubûbiyettir ki, bu dâimî fa'âliyeti ve mütemâdi hallâkiyeti iktiza eder.
627
Hem meselâ, bir mâhir san'atkâr, plaksız bir fonoğraf yapsa, o fonoğraf istediği gibi konuşsa, işlese; san'atkârı ne kadar müftehir olur, mütelezziz olur, kendi kendine Mâşâallâh der. Mâdem icâdsız ve sûrî bir küçük san'at, san'atkârının rûhunda bu derece bir iftihar, bir memnuniyet hissi uyandırırsa; elbette bu mevcûdâtın Sâni'‑i Hakîm’i, kâinâtın mecmûunu, hadsiz nağmelerin envâ'ıyla sadâ veren ve ses verip tesbih eden ve zikredip konuşan bir mûsikî‑i İlâhiye ve bir fabrika‑i acîbe yapmakla beraber; kâinâtın herbir nev'ini, herbir âlemini ayrı bir san'atla ve ayrı san'at mu'cizeleriyle göstererek zîhayatların kafalarında birer fonoğraf, birer fotoğraf, birer telgraf gibi çok makineleri, hattâ en küçük bir kafada dahi yapmakla beraber; herbir insan kafasına, değil yalnız plaksız fonoğraf, birer aynasız fotoğraf, bir telsiz telgraf, belki bunlardan yirmi defa daha hàrika, her insanın kafasında öyle bir makineyi yapmaktan ve istediği tarzda işleyip neticeleri vermekten gelen iftihar‑ı kudsî ve memnuniyet‑i mukaddese gibi mânâları ve Rubûbiyetin bu nev'inden olan ulvî şuûnâtı, elbette ve herhalde bu fa'âliyet‑i dâimeyi istilzam eder.
628
Hem meselâ, bir hükümdar‑ı âdil, ihkàk‑ı hak için mazlumların hakkını zâlimlerden almakla ve fakirleri kavîlerin şerrinden muhâfaza etmekle ve herkese müstehak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması, hükümdarlığın ve adâletin bir kaide‑i esâsiyesi olduğundan; elbette Hâkim‑i Hakîm, Adl‑i Âdil olan Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un bütün mahlûkatına, hususan zîhayatlara hukuk‑u hayat tâbir edilen şerâit‑i hayatiyeyi vermekle; ve hayatlarını muhâfaza için onlara cihâzât ihsân etmekle; ve zaîfleri kavîlerin şerrinden rahîmâne himâye etmekle; ve umum zîhayatlarda, bu dünyada ihkàk‑ı hak etmek nev'i tamamen ve haksızlara ceza vermek nev'i ise kısmen sırr‑ı adâletin icrasından olmakla; ve bilhassa Mahkeme‑i Kübrâ-yı Haşirde, adâlet‑i ekberin tecellîsinden hâsıl olan ve tâbirinde âciz olduğumuz şuûnât‑ı Rabbâniye ve maânî‑i kudsiyedir ki, kâinâtta bu fa'âliyet‑i dâimeyi iktiza ediyor.
İşte bu üç misâl gibi, Esmâ‑i Hüsnâ’nın umumunda, herbirisi bu fa'âliyet‑i dâimede böyle kudsî bazı Şuûnât‑ı İlâhiye’ye medâr olduklarından, hallâkıyet‑i dâimeyi iktiza ederler.
Hem mâdem her kàbiliyet, herbir isti'dâd, inbisat ve inkişaf edip semere vermekle bir ferâhlık, bir genişlik, bir lezzet verir. Hem mâdem her vazifedâr, vazifesini yapmak ve bitirmekle, vazifesinden terhisinde büyük bir rahatlık, bir memnuniyet hisseder. Ve mâdem bir tek tohumdan birçok meyveleri almak ve bir dirhemden yüz dirhem kâr kazanmak, sâhiblerine çok sevinçli bir hâlettir, bir ticârettir. Elbette, bütün mahlûkattaki hadsiz isti'dâdları inkişaf ettiren ve bütün mahlûkatını kıymetdâr vazifelerde istihdam ettikten sonra terakkîvâri terhis ettiren; yani, unsurları mâdenler mertebesine, mâdenleri nebâtlar hayatına, nebâtları rızık vâsıtasıyla hayvanların derece‑i hayatına ve hayvanları, insanların şuûrkârâne olan yüksek hayatına çıkarıyor.
629
İşte, herbir zîhayatın zâhirî bir vücûdunun zevâliyle Yirmidördüncü Mektûb’da izâh edildiği gibi rûhu, mâhiyeti, hüviyeti, sûreti ve misâlî vücûdları ve ilmî ve gaybî mevcûdiyetleri ve cesed‑i necmîsi ve gılâf‑ı rûhu gibi kendinden alınmış pek çok vücûdlarını arkasında bırakıp ve yerinde vazife başına geçiren fa'âliyet‑i dâime ve hallâkıyet‑i Rabbâniye’den neş'et eden maânî‑i kudsiye ve Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin ne kadar ehemmiyetli oldukları anlaşılır.
Mühim Bir Suâle Kat'î Bir Cevab: Ehl‑i dalâletten bir kısmı diyorlar ki: Kâinâtı bir fa'âliyet‑i dâime ile tağyîr ve tebdil eden Zât, elbette kendisinin de müteğayyir ve mütehavvil olması lâzım gelir.”
Elcevab: Hâşâ! Yüz bin defa hâşâ! Yerdeki âyinelerin tağayyürü, gökteki güneşin tağayyürünü değil, bil'akis, cilvelerinin tazelendiğini gösterir. Hem ezelî, ebedî, sermedî, her cihetçe kemâl‑i mutlakta ve istiğnâ‑yı mutlakta, maddeden mücerred, mekândan, kayıttan, imkândan münezzeh, müberrâ, muallâ olan bir Zât‑ı Akdes’in tağayyürü ve tebeddülü muhâldir. Kâinâtın tağayyürü O’nun tağayyürüne değil, belki adem‑i tağayyürüne ve gayr‑ı mütehavvil olduğuna delildir. Çünkü müteaddid şeyleri intizamla dâimî tağyîr ve tahrîk eden bir Zât, müteğayyir olmamak ve hareket etmemek lâzım gelir. Meselâ; sen çok iplerle bağlı çok gülleleri ve topları çevirdiğin ve dâimî intizamla tahrîk edip vaziyetler verdiğin vakit, senin, yerinde durup tağayyür ve hareket etmemekliğin gerektir. Yoksa o intizamı bozacaksın.
Meşhûrdur ki, intizamla tahrîk eden hareket etmemek ve devam ile tağyîr eden müteğayyir olmamak gerektir; ki, o intizamla devam etsin.
630
Sâniyen: Tağayyür ve tebeddül, hudûstan ve tekemmül etmek için tazelenmekten ve ihtiyaçtan ve maddîlikten ve imkândan ileri geliyor. Zât‑ı Akdes ise, hem kadîm, hem her cihetçe kemâl‑i mutlakta, hem istiğnâ‑yı mutlakta, hem maddeden mücerred, hem Vâcibü'l‑Vücûd olduğundan; elbette tağayyür ve tebeddülü muhâldir, mümkün değildir.

Beşinci Şuâ

İki Mes'ele”dir.

Birinci Mes'elesi

İsm‑i Kayyûm’un cilve‑i a'zamını görmek istersek, hayâlimizi bütün kâinâtı temâşâ edecek, biri en uzak şeyleri, diğeri en küçük zerreleri gösterecek iki dûrbîn yapıp, birinci dûrbînle bakıyoruz, görüyoruz ki: İsm‑i Kayyûm’un cilvesiyle, küre‑i arzdan bin defa büyük milyonlar küreler, yıldızlar, direksiz olarak, havadan daha latîf olan madde‑i esîriye içinde kısmen durdurulmuş, kısmen vazife için seyahat ettiriliyor.
Sonra, o hayâlin, hurdebînî olan ikinci dûrbîniyle, küçük zerrâtı görecek bir sûretle bakıyoruz. O sırr‑ı Kayyûmiyetle, zîhayat mahlûkat‑ı arziyenin herbirinin zerrât‑ı vücûdiyeleri, yıldızlar gibi muntazam bir vaziyet alıp hareket ediyorlar ve vazifeler görüyorlar. Hususan zîhayatın kanındaki küreyvât‑ı hamrâ ve beyzâ tâbir ettikleri zerrelerden teşekkül eden küçücük kütleleri, seyyâr yıldızlar gibi, Mevlevîvâri iki hareket‑i muntazama ile hareket ediyorlar görüyoruz.
Bir hülâsatü'l‑hülâsa: (Hâşiye) İsm‑i A'zamın altı ismi, ziyâdaki yedi renk gibi imtizaç ederek teşkil ettikleri ziyâ‑yı kudsiyeye bakmak için, bir hülâsanın zikri münâsibdir. Şöyle ki:
631
Bütün kâinâtın mevcûdâtını böyle durduran, bekà ve kıyâm veren ism‑i Kayyûm’un bu cilve‑i a'zamının arkasından bak: İsm‑i Hayy’ın cilve‑i a'zamı, o bütün mevcûdât‑ı zîhayatı cilvesiyle şu'lelendirmiş, kâinâtı nurlandırmış, bütün zîhayat mevcûdâtı cilvesiyle yaldızlıyor.
Şimdi bak, ism‑i Hayy’ın arkasında ism‑i Ferd’in cilve‑i a'zamı, bütün kâinâtı envâ'ıyla, eczâsıyla bir Vahdet içine alıyor; herşeyin alnına bir Sikke‑i Vahdet koyuyor; herşeyin yüzüne bir Hâtem‑i Ehadiyet basıyor; nihâyetsiz ve hadsiz dillerle cilvesini ilân ettiriyor.
Şimdi ism‑i Ferd’in arkasında ism‑i Hakem’in cilve‑i a'zamına bak ki; yıldızlardan zerrelere kadar, hayâlin iki dûrbîniyle temâşâ ettiğimiz mevcûdâtı, herbirisini, cüz'î olsun, küllî olsun, en büyük dâireden en küçük dâireye kadar, herbirine lâyık ve münâsib olarak, meyvedâr bir nizâm ve hikmetli bir intizam ve semeredâr bir insicam içine almış, bütün mevcûdâtı süslendirmiş, yaldızlandırmış.
Sonra ism‑i Hakem’in cilve‑i a'zamı arkasında bak ki; ism‑i Adlin cilve‑i a'zamıyla (İkinci Nüktede izâh edildiği vecihle) bütün kâinâtı, mevcûdâtıyla, fa'âliyet‑i dâime içinde öyle hayret‑engîz mîzanlarla, ölçülerle, tartılarla idare eder ki; ecrâm‑ı semâviyeden biri, bir sâniye de muvâzenesini kaybetse, yani ism‑i Adl’in cilvesi altından çıksa, yıldızlar içinde bir herc ü merce, bir kıyâmet kopmasına sebebiyet verecek. İşte, bütün mevcûdâtın dâire‑i a'zam-ı Kehkeşân’dan, yani, Samanyolu tâbir edilen mıntıka‑i kübrâdan tut, kan içindeki küreyvât‑ı hamrâ ve beyzânın dâire‑i hareketlerine kadar herbir dâiresini, herbir mevcûdunu hassas bir mîzan, bir ölçü ile biçilmiş bir şekil ve bir vaziyetle, baştan başa, yıldızlar ordusundan zerreler ordusuna kadar bütün mevcûdâtın emr‑i kün feyekûn”den gelen emirlere kemâl‑i musahhariyetle itâat ettiklerini gösteriyor.
632
Şimdi, ism‑i Adl’in cilve‑i a'zamı arkasında (Birinci Nüktede izâh edildiği gibi) ism‑i Kuddûs’ün cilve‑i a'zamına bak ki; kâinâtın bütün mevcûdâtını öyle temiz, pâk, sâfî, güzel, süslü, berrak yapar gösterir ki, bütün kâinâta ve bütün mevcûdâta Cemîl‑i Mutlak’ın hadsiz derecede cemâl‑i zâtîsine lâyık ve nihâyetsiz güzel olan Esmâ‑i Hüsnâ’sına münâsib olacak güzel âyineler şeklini vermiştir.
Elhâsıl; İsm‑i A'zamın bu altı ismi ve altı nuru, kâinâtı ve mevcûdâtı ayrı ayrı güzel renklerde, çeşit çeşit nakışlarda, başka başka zînetlerde bulunan yaldızlı perdeler içinde mevcûdâtı sarmıştır.

Beşinci Şuâ’nın İkinci Mes'elesi

Kâinâta tecellî eden Kayyûmiyetin cilvesi, Vâhidiyet ve Celâl noktasında olduğu gibi, kâinâtın merkezi ve medârı ve zîşuûr meyvesi olan insanda dahi, Kayyûmiyetin cilvesi, Ehadiyet ve Cemâl noktasında tezâhürü var. Yani nasıl ki; kâinât sırr‑ı Kayyûmiyetle kàimdir; öyle de, ism‑i Kayyûm’un mazhar‑ı ekmeli olan insan ile, bir cihette kâinât kıyâm bulur. Yani; kâinâtın ekser hikmetleri, maslahatları, gayeleri insana baktığı için, güyâ insandaki cilve‑i Kayyûmiyet, kâinâta bir direktir. Evet, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm, bu kâinâtta insanı irâde etmiş ve kâinâtı onun için yaratmış denilebilir. Çünkü insan, câmiiyet‑i tâmme ile bütün Esmâ‑i İlâhiye’yi anlar, zevk eder. Hususan rızıktaki zevk cihetiyle pek çok Esmâ‑i Hüsnâ’yı anlar. Hâlbuki melâikeler onları o zevk ile bilemezler.
633
İşte, insanın bu ehemmiyetli câmiiyetidir ki; Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm, insana, bütün esmâsını ihsâs etmek ve bütün envâ'‑ı ihsânatını tattırmak için öyle iştihâlı bir mide vermiş ki, o midenin geniş sofrasını hadsiz envâ'‑ı mat'ûmâtıyla kerîmâne doldurmuş.
Hem bu maddî mide gibi hayatı da bir mide yapmış. O hayat midesine duygular, eller hükmünde gayet geniş bir sofra‑i ni'met açmış. O hayat ise, duyguları vâsıtasıyla, o sofra‑i ni'metten her çeşit istifadeler ile, teşekkürâtın her nev'ini yapar.
Ve bu hayat midesinden sonra, bir insaniyet midesini vermiş ki, o mide, hayattan daha geniş bir dâirede rızık ve ni'met ister. Akıl ve fikir ve hayâl, o midenin elleri hükmünde, semâvât ve zemin genişliğinde o sofra‑i rahmetten istifade edip şükreder.
Ve insaniyet midesinden sonra, hadsiz geniş diğer bir sofra‑i ni'met açmak için, İslâmiyet ve îmân akîdelerini, çok rızık ister bir manevî mide hükmüne getirip, onun rızık sofrasının dâiresini mümkinât dâiresinin haricinde genişletip, Esmâ‑i İlâhiye’yi de içine alır kılmıştır ki; o mide ile ism‑i Rahmân’ı ve ism‑i Hakîm’i en büyük bir zevk‑i rızkî ile hisseder, Elhamdülillâhi alâ Rahmâniyetihî ve alâ Hakîmiyetihî der. Ve hâkezâ, bu manevî mide‑i kübrâ ile hadsiz ni'met‑i İlâhiye’den istifade edebilir. Ve bilhassa o midedeki muhabbet‑i İlâhiye zevkinin daha başka bir dâiresi var
İşte, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm, insanı bütün kâinâta bir merkez, bir medâr yaparak, kâinât kadar geniş bir sofra‑i ni'met insana açtığının ve kâinâtı insana musahhar ettiğinin ve kâinâtın insan ile mazhar olduğu sırr‑ı Kayyûmiyetle bir cihette kàim olduğunun hikmeti ise, insanın mühim üç vazifesidir:
634
Birincisi: Kâinâtta münteşir bütün envâ'‑ı ni'meti insanla tanzim etmek. Ve insanın menfaati ipiyle tesbih taneleri gibi tanzim eder, ni'metlerin iplerinin uçlarını insanın başına bağlar, rahmet hazinelerinin umum çeşitlerine insanı bir liste hükmüne getirir.
İkinci Vazifesi: Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hitâbâtına, insan, câmiiyeti haysiyetiyle en mükemmel muhâtab olmak ve hayretkârâne san'atlarını takdir ve tahsin etmekle en yüksek sesli bir dellâl olmak ve şuûrdârâne teşekkürâtın bütün envâ'ıyla, bütün envâ'‑ı ni'metine ve çeşit çeşit hadsiz ihsânatına şükür ve hamd ü senâ etmektir.
Üçüncü Vazifesi: Hayatı ile, üç cihetle Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a ve şuûnâtına ve sıfât‑ı muhîtasına âyinedârlık etmektir.
Birinci Vecih: İnsan, kendi acz‑i mutlakıyla Hàlık’ının kudret‑i mutlakasını ve derecâtını; ve aczin dereceleriyle kudretin mertebelerini hissetmektir. Ve fakr‑ı mutlakıyla rahmetini ve rahmetinin derecelerini idrak etmek; ve zaafıyla O’nun kuvvetini anlamaktır. Ve hâkezâ, noksan sıfatlarıyla Hàlık’ının evsâf‑ı kemâline mikyâsvâri âyine olmak Gecede nurun daha ziyâde parlamasına nazaran, gece zulmetinin elektrik lambalarını göstermeğe mükemmel bir âyine olduğu gibi; insan dahi, böyle nâkıs sıfatlarıyla Kemâlât‑ı İlâhiye’ye âyinedârlık eder.
İkinci Vecih: İnsan, cüz'î irâdesiyle ve azıcık ilmiyle ve küçücük kudretiyle ve zâhirî mâlikiyetiyle ve hânesini bina etmesiyle, bu kâinât ustasının mâlikiyetini ve san'atını ve irâdesini ve kudretini ve ilmini, kâinâtın büyüklüğü nisbetinde anlar, âyinedârlık eder.
Üçüncü Vecih’teki âyinedârlığın iki yüzü var:
Birisi: Esmâ‑i İlâhiye’nin ayrı ayrı nakışlarını kendinde göstermektir. Âdeta insan, câmiiyetiyle kâinâtın küçük bir fihristesi ve bir misâl‑i musağğarası hükmünde olup, umum esmânın nakışlarını gösteriyor.
635
İkinci Yüzü: Şuûnât‑ı İlâhiye’ye âyinedârlık eder. Yani; kendi hayatıyla Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına işâret ettiği gibi, kendi hayatında inkişaf eden sem' ve basar gibi duyguların vâsıtasıyla, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un sem' ve basar gibi sıfatlarına âyinedârlık eder, bildirir. Hem, insan, hayatında bulunan ve inkişaf etmeyen ve his ve hassâsiyet sûretinde galeyân eden ve kesretli bir sûrette olan çok ince hayatî duygular, mânâlar ve hisler vâsıtasıyla, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un şuûnât‑ı kudsiyesine âyinedârlık eder. Meselâ, o hassâsiyet içinde; sevmek, iftihar etmek, memnun olmak, mesrûr olmak, müferrah olmak gibi mânâlar ile Zât‑ı Akdes’in kudsiyetine ve gınâ‑yı mutlakına münâsib ve lâyık olmak şartıyla o nev'iden olan şuûnâtına âyinedârlık eder.
Hem, insan nasıl ki; hayat‑ı câmiasıyla Zât‑ı Zülcelâl’in sıfât ve şuûnâtına bir mikyâs‑ı mârifettir; ve cilve‑i esmâsına bir fihristedir ve şuûrlu bir âyinedir; ve hâkezâ çok cihetlerle Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a âyinedârlık eder. Öyle de; insan şu kâinâtın hakàiklarına bir vâhid‑i kıyâsîdir, bir fihristedir, bir mikyâstır ve bir mîzandır.
Meselâ; kâinâtta, Levh‑i Mahfûz’un gayet kat'î bir delil‑i vücûdu ve bir nümûnesi, insandaki kuvve‑i hâfızadır. Ve âlem‑i misâlin vücûduna kat'î delil ve nümûne, kuvve‑i hayâliyedir. (Hâşiye) Ve kâinâttaki rûhânilerin bir delil‑i vücûdu ve nümûnesi, insandaki kuvvelerdir ve latîfelerdir ve hâkezâ İnsan, küçük bir mikyâsta, kâinâttaki hakàik‑ı îmâniyeyi şühûd derecesinde gösterebilir.
636
İşte, insanın mezkûr vazifeler gibi çok mühim hizmetleri var. Cemâl‑i Bâkî’ye âyinedir. Kemâl‑i Sermediyeye dellâl‑ı muzhirdir. Ve Rahmet‑i Ebediyeye muhtac‑ı müteşekkirdir. Mâdem cemâl, kemâl, rahmet bâkîdirler ve sermedîdirler; elbette O Cemâl‑i Bâkî’nin âyine‑i müştâkı ve O Kemâl‑i Sermedînin dellâl‑ı âşıkı ve O Rahmet‑i Ebediyenin muhtac‑ı müteşekkiri olan insan, bâkî kalmak için bir dâr‑ı bekàya girecek; ve o bâkîlere refâkat için ebede gidecek; ve o ebedî cemâl ve o sermedî kemâl ve dâimî rahmete, ebedü'l‑âbâdda refâkat etmek gerektir, lâzımdır.
Çünkü ebedî bir cemâl, fânî bir müştâka ve zâil bir dosta râzı olmaz. Çünkü cemâl, kendini sevdiği için, sevmesine mukâbil muhabbet ister. Zevâl ve fenâ ise, o muhabbeti adâvete kalbeder, çevirir.
Eğer insan ebede gidip bâkî kalmazsa, fıtratındaki Cemâl‑i Sermediyeye karşı olan esâslı muhabbet yerine, adâvet bulunacaktır. Onuncu Söz’ün hâşiyesinde beyân edildiği gibi, bir zaman bir dünya güzeli, bir âşıkını huzurundan çıkarıyor. O adamdaki aşk, birden adâvete dönüyor ve diyor ki: Tuh! Ne kadar çirkindir!” diyerek, kendine tesellî vermek için, cemâlinden küsüyor, cemâlini inkâr ediyor. Evet, insan bilmediği şeye düşman olduğu gibi, eli yetişmediği veyâhut tutamadığı şeylerin adâvetkârâne kusurlarını arar, âdeta düşmanlık etmek ister.
Mâdem bütün kâinâtın şehâdetiyle Mahbûb‑u Hakîki ve Cemîl‑i Mutlak, bütün güzel Esmâ‑i Hüsnâ’sıyla Kendini insana sevdiriyor ve insanların Kendini sevmelerini istiyor; elbette ve herhalde, Kendisinin hem mahbûbu, hem habîbi olan insana fıtrî bir adâveti verip derinden derine kendinden küstürmeyecek. Ve fıtraten en ziyâde sevimli ve muhabbetli ve perestiş için yarattığı en müstesnâ mahlûku olan insanın fıtratına bütün bütün zıt olarak bir gizli adâveti, rûhuna vermeyecek.
637
Çünkü insan, sevdiği ve kıymetini takdir ettiği bir cemâl‑i mutlaktan ebedî ayrılmaktan gelen derin yarasını, ancak ona adâvetle, ondan küsmekle ve onu inkâr etmekle tedâvi edebilir. İşte, kâfirlerin, Allah’ın düşmanı olması bu noktadan ileri geliyor. Öyle ise; herhalde O Cemâl‑i Ezelî, Kendisinin âyine‑i müştâkı olan insan ile ebedü'l‑âbâd yolunda seyahatinde beraber bulunmak için, alâ külli hâl, bir dâr‑ı bekàda bir hayat‑ı bâkiyeye insanı mazhar edecek.
Evet, mâdem insan, fıtraten bir Cemâl‑i Bâkî’ye müştâk ve muhib bir sûrette halk edilmiştir. Ve mâdem bâkî bir cemâl, zâil bir müştâka râzı olamaz. Ve mâdem insan, bilmediği veya yetişemediği veya tutamadığı bir maksûddan gelen hüzün ve elemden tesellî bulmak için, o maksûdun kusurunu bulmakla, belki gizli adâvet etmekle kendini teskin eder. Ve mâdem bu kâinât, insan için halk edilmiş ve insan ise, mârifet ve muhabbet‑i İlâhiye için yaratılmış. Ve mâdem bu kâinâtın Hàlık’ı, esmâsıyla sermedîdir. Ve mâdem esmâlarının cilveleri dâim ve bâkî ve ebedî olacaktır. Elbette ve herhalde, insan bir dâr‑ı bekàya gidecek ve bir hayat‑ı bâkiyeye mazhar olacaktır.
Ve insanın kıymetini ve vazifelerini ve kemâlâtını bildiren, rehber‑i a'zam ve insan‑ı ekmel olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, insana dair beyân ettiğimiz bütün kemâlâtı ve vazifeleri en ekmel bir sûrette kendinde ve dininde göstermesiyle gösteriyor ki: Nasıl kâinât insan için yaratılmış ve kâinâttan maksûd ve müntehab insandır; öyle de, insandan dahi en büyük maksûd ve en kıymetdâr müntehab ve en parlak âyine‑i Ehad ve Samed, elbette Ahmed‑i Muhammed’dir. عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ
638
يَا اَللّٰهُ ، يَا رَحْمٰنُ ، يَا رَح۪يمُ ، يَا فَرْدُ ، يَا حَىُّ ، يَا قَيُّومُ ، يَا حَكَمُ ، يَا عَدْلُ ، يَا قُدُّوسُ ، نَسْئَلُكَ بِحَقِّ فُرْقَانِكَ الْحَك۪يمِ وَبِحُرْمَةِ حَب۪يبِكَ الْاَكْرَمِ ، وَبِحَقِّ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى وَبِحُرْمَةِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ ، اَنْ تَحْفَظَنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ اٰم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
639

Otuzbirinci Lem'a

Şuâlara inkısam etmiş olup, Ondördüncü Şuâ Afyon Mahkemesi müdafaası ve mektûbları ve Onbeşinci Şuâ ise El‑Hüccetü'z-Zehrâ olarak tesmiye edilmiş ve neşredilmiştir. ()

Otuzikinci Lem'a

Eski Said’in en son te'lifi ve yirmi gün Ramazan’da te'lif edilen, kendi kendine manzûm gelen Lemeât risalesidir. Sözler Mecmuası’nda neşredilmiştir.

Otuzüçüncü Lem'a

Yeni Said’in en evvel hakikatten şühûd derecesinde kalbine zâhir olan ve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Hubâb, Zühre, Şu'le ve onların zeyillerinden ibarettir. Türkçe tercümesi Risale‑i Nur Külliyatından Mesnevî‑i Nuriye ismi altında intişar etmiştir.
640

Münâcât

Bu Risale‑i Münâcât, hem vücûb‑u vücûd, hem vahdet, hem ehadiyet, hem haşmet‑i Rubûbiyet, hem azamet‑i kudret, hem vüs'at‑i rahmet, hem umumiyet‑i hâkimiyet, hem ihâta‑i ilim, hem şümûl‑ü hikmet gibi en mühim esâsât‑ı îmâniyeyi hàrika bir îcâz içinde fevkalâde bir kat'iyyet ve hàlisiyet ve yakìniyet ile isbât eder. Haşre işârâtı ve bilhassa âhirdeki şiddetli işârâtı çok kuvvetlidir.
﴿
﴿اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Birinci Fıkra (Semâvât)

İlâhî ve yâ Rabbî!
Ben îmânın gözüyle ve Kur'ânın ta'limiyle ve nuruyla ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle ve ism‑i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki: Semâvâtta hiçbir deverân ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla Senin mevcûdiyetine işâret ve delâlet etmesin.
641
Ve hiçbir ecrâm‑ı semâviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, Senin rubûbiyetine ve vahdetine şehâdeti ve işâreti olmasın.
Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzûn hilkatiyle, muntazam vaziyetiyle ve nurânî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşâbehet sikkesiyle Senin haşmet‑i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işâret ve şehâdette bulunmasın.
Ve oniki seyyâreden hiçbir seyyâre yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itâatli musahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle Senin vücûb‑u vücûduna şehâdet ve saltanat‑ı ulûhiyet’ine işâret etmesin!‥
Evet gökler sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla derece‑i bedâhette ey zemin ve gökleri yaratan Yaratıcı! Senin vücûb‑u vücûduna öyle zâhir şehâdet ve ey zerrâtı, muntazam mürekkebâtıyla tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyâre yıldızları manzûm peykleriyle döndüren, emrine itâat ettiren! Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehâdet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurânî bürhânlar ve parlak deliller o şehâdeti tasdik ederler.
Hem bu sâfî, temiz, güzel gökler, fevkalâde büyük ve fevkalâde sür'atli ecrâmıyla muntazam bir ordu ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle; Senin rubûbiyetinin haşmetine ve herşeyi icâd eden kudretinin azametine zâhir delâlet ve hadsiz semâvâtı ihâta eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işâret ve bütün mahlûkat‑ı semâviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin her işe şümûlüne şüphesiz şehâdet ederler. Ve o şehâdet ve delâlet o kadar zâhirdir ki; güyâ yıldızlar, şâhid olan göklerin şehâdet kelimeleri ve tecessüm etmiş nurânî delilleridirler.
642
Hem semâvât meydânında, denizinde, fezâsındaki yıldızlar ise; mutî' neferler, muntazam sefîneler, hàrika tayyareler, acâib lambalar gibi vaziyetiyle, Senin saltanat‑ı ulûhiyet’inin şa'şaasını gösteriyorlar.
Ve o ordunun efrâdından bir yıldız olan güneşimizin seyyârelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delâlet ve ihtarıyla güneşin sâir arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz değiller; belki bâkî olan âlemlerin güneşleridirler.
Ey Vâcibü'l‑Vücûd! Ey Vâhid‑i Ehad!
Bu hàrika yıldızlar, bu acîb güneşler, aylar; Senin mülkünde, Senin semâvâtında, Senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve Senin idare ve tedbirin ile teshìr ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün o ecrâm‑ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden bir tek Hàlıka tesbih ederler, tekbir ederler, lisân‑ı hâl ile Sübhânallâh, Allâhu Ekber derler. Ben dahi onların bütün tesbihâtıyla Seni takdis ederim.

İkinci Fıkra (Cevv‑i Semâ)

Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından ihtifâ etmiş olan Kadîr‑i Zülcelâl! Ey Kàdir‑i Mutlak!
Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle anladım: Nasıl ki gökler, yıldızlar Senin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet ederler; öyle de, cevv‑i semâ, bulutlarıyla ve şimşekleri ve ra'dları ve rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla, Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet ederler.
643
Evet, câmid, şuûrsuz bulut, âb‑ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların imdâdına göndermesi, ancak Senin rahmetin ve hikmetin iledir; karışık tesâdüf karışamaz.
Hem, elektriğin en büyüğü bulunan ve fevâid‑i tenviriyesine işâret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise, Senin fezâdaki kudretini güzelce tenvir eder.
Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezâyı konuşturan ve tesbihâtının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra'dât dahi, lisân‑ı kàl ile konuşarak Seni takdis edip, rubûbiyetine şehâdet eder.
Hem, zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfûsları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi âdeta bir hikmete binâen Levh‑i mahv ve isbât ve Yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası sûretine çevirmekle, Senin fa'âliyet‑i kudretine işâret ve Senin vücûduna şehâdet ettiği gibi, Senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzûn, muntazam katreleri kelimeleriyle Senin vüs'at‑i rahmetine ve geniş şefkatine şehâdet eder.
Ey Mutasarrıf‑ı Fa'âl ve ey Feyyâz‑ı Müteâl!
Senin vücûb‑u vücûduna şehâdet eden bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yağmur; birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, keyfiyetçe birbirinden uzak, mâhiyetçe birbirine muhâlif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek haysiyetiyle, Senin vahdetine ve birliğine gayet kuvvetli işâret ederler.
Hem, koca fezâyı mahşer‑i acâib yapan ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan rubûbiyetinin haşmetine ve o geniş cevvi, yazar‑değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemin bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir şeye şümûlüne şehâdet ettikleri gibi umum zemine ve bütün mahlûkata cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve herşeye yetişmelerine delâlet eder.
644
Hem fezâdaki hava, o kadar hakîmâne vazifelerde istihdam ve bulut ve yağmur, o kadar alîmâne fâidelerde isti'mâl olunur ki; herşeye ihâta eden bir ilim ve herşeye şâmil bir hikmet olmazsa, o isti'mâl, o istihdam olamaz.
Ey Fa'âlün limâ yürîd!
Cevv‑i fezâdaki fa'âliyetinle her vakit bir nümûne‑i haşir ve kıyâmet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillû şuûnâtta bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuûnât‑ı Sermediyeyi gösterecek işâretini veriyor.
Ey Kadîr‑i Zülcelâl!
Cevv‑i fezâdaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra'd; Senin mülkünde, Senin emrin ve havlin ile, Senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazifedârdırlar. Mâhiyetçe birbirinden uzak olan bu fezâ mahlûkatı, gayet sür'atli ve ânî emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itâat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek rahmetini medh ü senâ ederler.

Üçüncü Fıkra (Arz)

Ey arz ve semâvâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’i!
Senin Kur'ân‑ı Hakîm’inin ta'limiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle îmân ettim ve bildim ki: Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv‑i fezâ müştemilâtıyla Senin vücûb‑u vücûduna ve Senin birliğine ve vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle de, arz, bütün mahlûkatıyla ve ahvâliyle Senin mevcûdiyetine ve vahdetine, mevcûdâtı adedince şehâdetler ve işâretler ederler.
645
Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül cüz'î olsun, küllî olsun yoktur ki, intizamıyla Senin vücûduna ve vahdetine işâret etmesin.
Hem, hiçbir hayvan yoktur ki, za'fiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmâne rızkıyla ve yaşamasına lüzumu bulunan cihâzâtın hakîmâne verilmesiyle, Senin varlığına ve birliğine şehâdeti olmasın.
Hem, her baharda gözümüz önünde icâd edilen nebâtât ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san'at‑ı acîbesiyle ve latîf zînetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzûniyetiyle Seni bildirmesin.
Ve zemin yüzünü dolduran ve nebâtât ve hayvanat denilen kudretinin hàrikaları ve mu'cizeleri, mahdûd ve maddeleri bir ve müteşâbih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet‑i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni'‑i Hakîm’lerinin vücûduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehâdettir ki, ziyânın güneşe şehâdetinden daha kuvvetli ve parlaktır.
Hem, hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuûrsuzluklarıyla beraber, şuûrkârâne, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istilâ edici, intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi' meyveleri ve mahsulleri hazine‑i gaybdan getirmesiyle, Senin birliğine ve varlığına şehâdeti bulunmasın.
646
Ey Fâtır‑ı Kàdir! Ey Fettâh‑ı Allâm! Ey Fa'âl‑i Hallâk!
Nasıl arz bütün sekenesiyle Hàlık’ının Vâcibü'l‑Vücûd olduğuna şehâdet eder; öyle de, Senin Ey Vâhid‑i Ehad! Ey Hannân‑ı Mennân! Ey Vehhâb‑ı Rezzâk! vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rubûbiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedâhet derecesinde Senin vahdetine ve ehadiyetine şehâdet, belki mevcûdât adedince şehâdetler eder.
Hem nasıl, zemin bir ordugâh, bir meşher, bir ta'limgâh vaziyetiyle ve nebâtât ve hayvanat fırkalarında bulunan dörtyüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihâzâtları muntazaman verilmesiyle, Senin rubûbiyetinin haşmetine ve kudretinin herşeye yetişmesine delâlet eder; öyle de; hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan, rahîmâne, kerîmâne verilmesi ve hadsiz o efrâdın kemâl‑i musahhariyetle evâmir‑i Rabbâniyeye itâatleri, rahmetinin herşeye şümûlünü ve hâkimiyetinin herşeye ihâtasını gösteriyor.
Hem, zeminde değişmekte bulunan mahlûkat kafilelerinin sevk ve idareleri, mevt ve hayat münâvebeleri ve hayvan ve nebâtâtın idare ve tedbirleri dahi, herşeye taalluk eden bir ilim ile ve herşeyde hükmeden nihâyetsiz bir hikmetle olabilmesi, Senin ihâta‑i ilmine ve hikmetine delâlet eder.
Hem, zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi isti'dâd ve manevî cihâzât ile techiz edilen ve zemin mevcûdâtına tasarruf eden insan için, bu ta'limgâh‑ı dünyada ve bu muvakkat ordugâh‑ı zeminde ve bu muvakkat meşherde, bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihâyetsiz tecelliyât‑ı Rubûbiyet, bu hadsiz hitâbât‑ı Sübhâniye ve bu gayetsiz ihsânat‑ı İlâhiye; elbette ve herhalde, bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belâlı ve fânî dünyaya sığışmaz. Belki, ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâkî bir dâr‑ı saâdet için olabildiği cihetinden, âlem‑i bekàda bulunan ihsânat‑ı uhreviyeye işâret, belki şehâdet eder.
647
Ey Hàlık‑ı Külli Şey!
Zeminin bütün mahlûkatı, Senin mülkünde, Senin arzında, Senin havl ve kuvvetin ile ve Senin kudretin ve irâdetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve musahhardırlar. Ve zemin yüzünde fa'âliyeti müşâhede edilen bir Rubûbiyet, öyle ihâta ve şümûl gösteriyor ve O’nun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabûl etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir Rubûbiyet olduğunu bildiriyor
Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisân‑ı kàlden daha zâhir hadsiz lisânlarla Hàlık’ını takdis ve tesbih ve nihâyetsiz ni'metlerinin lisân‑ı hâlleriyle Rezzâk‑ı Zülcelâl’inin hamd ve medh ü senâsını ediyorlar
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından istitar etmiş olan Zât‑ı Akdes!
Zeminin bütün takdisât ve tesbihâtıyla Seni; kusurdan, aczden, şerîkten takdis ve bütün tahmîdât ve senâlarıyla Sana hamd ve şükrederim.

Dördüncü Fıkra (Bahirler, Nehirler, Çeşmeler, Irmaklar)

Ey Rabbü'l‑berri ve'l-bahr!
Kur'ânın dersiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle anladım ki: Nasıl gökler ve fezâ ve zemin, Senin birliğine ve varlığına şehâdet ederler, öyle de, bahirler, nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine bedâhet derecesinde şehâdet ederler.
648
Evet, bu dünyamızın menba'‑ı acâib buhar kazanları hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcûd hattâ hiçbir katre su yoktur ki; vücûduyla, intizamıyla, menfaatiyle ve vaziyetiyle Hàlık’ını bildirmesin.
Ve basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir sûrette verilen garîb mahlûklardan ve hilkatleri gayet muntazam hayvanat‑ı bahriyeden, hususan bir tanesi bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki; hilkatiyle ve vazifesiyle ve idare ve iâşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle Yaratanına işâret ve Rezzâkına şehâdet etmesin.
Hem, denizde kıymetdâr, hâsiyetli, zînetli cevherlerden hiçbirisi yoktur ki; güzel hilkatiyle ve câzibedâr fıtratıyla ve menfaatli hâsiyetiyle Seni tanımasın, bildirmesin.
Evet, onlar birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, beraberlik ve birbiri içinde karışmak ve sikke‑i hilkatte birlik ve icâdca gayet kolay ve efrâdca gayet çokluk noktalarından, Senin vahdetine şehâdet ettikleri gibi; arzı, toprağıyla beraber bu küre‑i arzı kuşatan muhît denizlerini muallakta durdurmak ve dökmeden ve dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek ve toprağı istilâ ettirmemek ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi' ve muntazam hayvanatını ve cevherlerini halketmek ve erzâk vesâir umûrlarını küllî ve tam bir sûrette idare etmek ve tedbirlerini görmek ve yüzünde bulunmak lâzım gelen hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından, Senin varlığına ve Vâcibü'l‑Vücûd olduğuna mevcûdâtı adedince işâretler ederek şehâdet eder.
Ve Senin Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin haşmetine ve herşeye muhît olan kudretinin azametine pek zâhir delâlet ettikleri gibi; göklerin fevkındeki gayet büyük ve muntazam yıldızlardan, denizlerin dibinde bulunan gayet küçücük ve intizamla iâşe edilen balıklara kadar herşeye yetişen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delâlet ve intizamâtıyla ve fâideleriyle ve hikmetleriyle ve mîzan ve mevzûniyetleriyle, Senin herşeye muhît ilmine ve herşeye şâmil hikmetine işâret ederler.
649
Ve Senin, bu misâfirhâne‑i dünyada, yolcular için böyle rahmet havuzları bulunması ve insanın seyr ü seyahatine ve gemisine ve istifadesine musahhar olması işâret eder ki; yolda yapılmış bir handa, bir gece misâfirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden Zât, elbette makarr‑ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki, bunlar onların fânî ve küçük nümûneleridirler.
İşte denizlerin böyle gayet hàrika bir tarzda arzın etrafında vaziyet‑i acîbesiyle bulunması ve denizlerin mahlûkatı dahi, gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedâhe gösterir ki, yalnız Senin kuvvetin ve kudretin ile ve Senin irâde ve tedbirin ile, Senin mülkünde, Senin emrine musahhardırlar ve lisân‑ı hâlleriyle Hàlık’ını takdis edip Allâhu Ekber derler.

Beşinci Fıkra (Dağlar)

Ey dağları zemin sefînesine hazineli direkler yapan Kadîr‑i Zülcelâl!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin dersiyle anladım ki, nasıl denizler acâibleriyle Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar; öyle de dağlar dahi, zelzele te'sirâtından zeminin sükûnetine ve içindeki dâhilî inkılâbât fırtınalarından sükûtuna ve denizlerin istilâsından kurtulmasına ve havanın gazât‑ı muzırradan tasfiyesine ve suyun muhâfaza ve iddiharlarına ve zîhayatlara lâzım olan mâdenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.
650
Evet, dağlardaki taşların envâ'ından ve muhtelif hastalıklara ilâç olan maddelerin aksâmından ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım ve çok mütenevvi' olan mâdeniyâtın ecnâsından ve dağları, sahrâları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebâtâtın esnâfından hiçbirisi yoktur ki; tesâdüfe havâlesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamıyla, hüsn‑ü hilkatiyle, fâideleriyle, hususan mâdeniyâtın tuz, limon tuzu, sulfato ve şap gibi sûreten birbirine benzemekle beraber, tatlarının şiddet‑i muhâlefetiyle ve bilhassa nebâtâtın basit bir topraktan çeşit çeşit envâ'larıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihâyetsiz Kadîr, nihâyetsiz Hakîm, nihâyetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni'in vücûb‑u vücûduna bedâhetle şehâdet ettikleri gibi; hey'et‑i mecmuasındaki vahdet‑i idare ve vahdet‑i tedbir ve menşe' ve mesken ve hilkat ve san'atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından, Sâni'in vahdetine ve ehadiyetine şehâdet ederler.
Hem nasıl ki, dağların yüzünde ve karnındaki masnû'lar, zeminin her tarafında, herbir nev'i aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gayet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir bir işe mâni olmadan, sâir nev'iler ile beraber karışık iken karıştırmaksızın icâdları, Senin rubûbiyetinin haşmetine ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametine delâlet eder:
Öyle de, zeminin yüzündeki bütün zîhayat mahlûkların hadsiz hâcetlerini, hattâ mütenevvi' hastalıklarını, hattâ muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihâlarını tatmin edecek bir sûrette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcâr ve nebâtât ve mâdeniyâtla doldurmak ve muhtaçlara teshìr etmek cihetiyle, Senin rahmetinin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetinin nihâyetsiz vüs'atine delâlet ve toprak tabakàtı içinde gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu hâlde; bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizamla hâcetlere göre ihzar edilmeleriyle, Senin herşeye taalluk eden ilminin ihâtasına ve herbir şeyi tanzim eden hikmetinin bütün eşyaya şümûlüne ve ilâçların ihzarâtı ve mâdenî maddelerin iddiharâtıyla, rubûbiyetinin rahîmâne ve kerîmâne olan tedâbirinin mehâsinine ve inâyetinin ihtiyatlı letâifine pek zâhir bir sûrette işâret ve delâlet ederler.
651
Hem, bu dünya hanında misâfir yolcular için, koca dağları levâzımatlarına ve istikbâldeki ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat deposu ve cihâzât anbarı ve hayata lüzumu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde işâret, belki delâlet, belki şehâdet eder ki; bu kadar kerîm ve misâfir‑perver ve bu kadar hakîm ve şefkat‑perver ve bu kadar kadîr ve rubûbiyet‑perver bir Sâni'in, elbette ve herhalde çok sevdiği o misâfirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsânatının, ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazifeyi görürler.
Ey Kàdir‑i Külli Şey!
Dağlar ve içindeki mahlûklar Senin mülkünde ve Senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve müdahhardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshìr eden Hàlık’ını takdis ve tesbih ederler.

Altıncı Fıkra (Ağaç ve Nebâtât)

Ey Hàlık‑ı Rahmân ve ey Rabb‑i Rahîm!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin dersiyle anladım: Nasıl ki, semâ ve fezâ ve arz ve deniz ve dağ, müştemilât ve mahlûklarıyla beraber Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar; öyle de, zemindeki bütün ağaç ve nebâtât, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle Seni bedâhet derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar.
652
Ve umum eşcârın ve nebâtâtın cezbedârâne hareket‑i zikriyede bulunan yapraklarından ve zînetleriyle Sâni'inin isimlerini tavsif ve ta'rif eden çiçeklerinden ve letâfet ve cilve‑i merhametinden tebessüm eden meyvelerinden herbirisi; tesâdüfe havâlesi hiçbir cihet‑i imkânı olmayan hàrika san'at içindeki nizâm ve nizâm içindeki mîzan ve mîzan içindeki zînet ve zînet içindeki nakışlar ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlarıyla, nihâyetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni'in vücûb‑u vücûduna bedâhet derecesinde şehâdet ettikleri gibi; hey'et‑i mecmuasıyla, bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik ve sikke‑i hilkatte müşâbehet ve tedbir ve idarede münâsebet ve onlara taalluk eden icâd fiilleri ve Rabbânî isimlerde muvâfakat ve o yüz bin envâ'ın hadsiz efrâdlarını birbiri içinde şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalarıyla, O Vâcibü'l‑Vücûd Sâni'in bilbedâhe vahdetine ve ehadiyetine dahi şehâdet ederler.
Hem nasıl ki, onlar Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle de, rû‑yi zeminde dörtyüz bin milletlerden teşekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efrâdın yüz binler tarzda iâşe ve idareleri; şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, Senin rubûbiyetinin vahdâniyetteki haşmetine ve bir baharı bir çiçek kadar kolay icâd eden kudretinin azametine ve herşeye taallukuna delâlet ettikleri gibi; koca zeminin her tarafında, hadsiz hayvanatına ve insanlara, hadsiz taamların çeşit çeşit aksâmını ihzar eden rahmetinin hadsiz genişliğine ve o hadsiz işler ve in'âmlar ve idareler ve iâşeler ve icraatlar kemâl‑i intizamla cereyanları ve herşey, hattâ zerreler o emirlere ve icraata itâat ve musahhariyetleriyle, hâkimiyetinin hadsiz vüs'atine kat'î delâlet etmekle beraber; o ağaçların ve nebâtların ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi herbirisinin herbir şeyini, herbir işini bilerek, görerek fâidelere, maslahatlara, hikmetlere göre yapılmakla, Senin ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin herşeye şümûlüne pek zâhir bir sûrette delâlet ve hadsiz parmaklarıyla işâret ederler. Ve Senin gayet kemâldeki cemâl‑i san'atına ve nihâyet cemâldeki kemâl‑i ni'metine hadsiz dilleriyle senâ ve medhederler.
653
Hem, bu muvakkat handa ve fânî misâfirhânede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcâr ve nebâtâtın elleriyle, bu kadar kıymetdâr ihsânlar ve ni'metler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar, işâret belki şehâdet eder ki:
Misâfirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât‑ı Rahîm, bütün ettiği masrafı ve ihsânı, Kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yani bütün mahlûkat tarafından: Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi i'dâm etti!” dememek ve dedirmemek ve saltanat‑ı ulûhiyet’ini iskàt etmemek ve nihâyetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müştâk dostlarını mahrumiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her hâlde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cennet’e lâyık bir sûrette meyvedâr eşcâr ve çiçekli nebâtlar ihzar etmiştir. Buradakiler ise, müşterilere göstermek için nümûnelerdir.
Hem ağaçlar ve nebâtlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle Seni takdis ve tesbih ve tahmîd ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca Seni takdis eder. Hususan meyvelerin bedî' bir sûrette, etleri çok muhtelif, san'atları çok acîb, çekirdekleri çok hàrika olarak yapılarak; o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebâtların başlarına koyarak zîhayat misâfirlerine göndermek cihetinde, lisân‑ı hâl olan tesbihâtları, zuhûrca lisân‑ı kàl derecesine çıkar. Bütün onlar Senin mülkünde, Senin kuvvet ve kudretinle, Senin irâde ve ihsânatınla, Senin rahmet ve hikmetinle musahhardırlar ve Senin herbir emrine mutî'dirler.
654
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey kibriyâ‑yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni'‑i Hakîm ve Hàlık‑ı Rahîm!
Bütün eşcâr ve nebâtâtın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle Seni kusurdan, aczden, şerîkten takdis ederek hamd ü senâ ederim.

Yedinci Fıkra (İnsan ve Hayvanat)

Ey Fâtır‑ı Kadîr! Ey Müdebbir‑i Hakîm! Ey Mürebbî‑i Rahîm!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îmân ettim ki, nasıl nebâtât ve eşcâr Seni tanıyorlar, Senin Sıfât‑ı Kudsiyeni ve Esmâ‑i Hüsnâ’nı bildiriyorlar; öyle de, zîhayatlardan rûhlu kısmı olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki; cisminde gayet muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî a'zâlarıyla ve bedeninde gayet ince bir nizâm ve gayet hassas bir mîzan ve gayet mühim fâideler ile yerleştirilen âlât ve duygularıyla ve cesedinde, gayet san'atlı bir yapılış ve gayet hikmetli bir tefriş ve gayet dikkatli bir muvâzene içinde konulan cihâzât‑ı bedeniyesiyle, Senin vücûb‑u vücûduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehâdet etmesin.
Çünkü, bu kadar basîrâne nâzik san'at ve şuûrkârâne ince hikmet ve müdebbirâne tam muvâzeneye, elbette kör kuvvet ve şuûrsuz tabiat ve serseri tesâdüf karışamazlar ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhâl içinde muhâldir. Çünkü, o hâlde herbir zerresi, herbir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar olduğu herşeyini bilecek, görecek, yapabilecek; âdeta ilâh gibi ihâtalı bir ilmi ve kudreti bulunacak, sonra teşkil‑i cesed ona havâle edilir ve Kendi kendine oluyor denilebilir.
655
Ve hey'et‑i mecmuasındaki vahdet‑i tedbir ve vahdet‑i idare ve vahdet‑i nev'iye ve vahdet‑i cinsiye ve umumun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalarda ittifak cihetinde müşâhede edilen sikke‑i fıtratta birlik ve herbir nev'in efrâdı sîmâlarında görülen sikke‑i hikmette ittihâd ve iâşede ve icâdda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki; Senin vahdetine kat'î şehâdette bulunmasın ve herbir ferdinde kâinâta bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde Senin ehadiyetine işâreti olmasın.
Hem nasıl ki; insan ile beraber hayvanatın, zeminin bütün yüzünde yayılan yüz bin envâ'ı, muntazam bir ordu gibi techiz ve ta'limât ve itâat ve musahhariyetle ve en küçükten en büyüğe kadar, Rubûbiyetin emirleri intizamla cereyanlarıyla, o Rubûbiyetinin derece‑i haşmetine ve gayet çoklukla beraber gayet kıymetli ve gayet mükemmel olmakla beraber gayet çabuk yapılmaları ve gayet san'atlı olmakla beraber gayet kolay yapılışlarıyla, kudretinin derece‑i azametine delâlet ettikleri gibi; şarktan garba, şimâlden cenûba kadar yayılan mikroptan gergedana kadar, en küçücük sinekten en büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetinin hadsiz vüs'atine ve herbiri emirber nefer gibi vazife‑i fıtriyesini yapmak ve zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde terhis edilenler yerinde yeniden taht‑ı silâha alınmış bir orduya ordugâh olmak cihetiyle, hâkimiyetinin nihâyetsiz genişliğine kat'î delâlet ederler.
Hem nasıl ki, hayvanattan herbirisi kâinâtın bir küçük nüshası ve bir misâl‑i musağğarı hükmünde gayet derin bir ilim ve gayet dakîk bir hikmetle, karışık eczâları karıştırmayarak ve bütün hayvanların ayrı ayrı sûretlerini şaşırmayarak hatâsız, sehivsiz, noksansız yapılmalarıyla, ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin herşeye şümûlüne, adedlerince işâretler ederler:
Öyle de, herbiri birer mu'cize‑i san'at ve birer hàrika‑i hikmet olacak kadar san'atlı ve güzel yapılmasıyla, çok sevdiğin ve teşhîrini istediğin san'at‑ı Rabbâniye’nin kemâl‑i hüsnüne ve gayet derecede güzelliğine işâret ve herbirisi, hususan yavrular, gayet nâzdâr, nâzenîn bir sûrette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, Senin inâyetinin gayet şirin cemâline hadsiz işâretler ederler.
656
Ey Rahmânürrahîm! Ey Sâdıku'l‑va'di'l-emîn! Ey Mâlik‑i yevmi'd-din!
Senin Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ının ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin irşadıyla anladım ki: Mâdem kâinâtın en müntehab neticesi hayattır ve hayatın en müntehab hülâsası rûhtur ve zîrûhun en müntehab kısmı zîşuûrdur ve zîşuûrun en câmi'i insandır ve bütün kâinât ise, hayata musahhardır ve onun için çalışıyor ve zîhayatlar zîrûhlara musahhardır, onlar için dünyaya gönderiliyorlar ve zîrûhlar insanlara musahhardır, onlara yardım ediyorlar ve insanlar fıtraten Hàlık’ını pek ciddi severler ve Hàlıkları onları hem sever, hem kendini onlara her vesile ile sevdirir ve insanın isti'dâdı ve cihâzât‑ı maneviyesi, başka bir bâkî âleme ve ebedî bir hayata bakıyor ve insanın kalbi ve şuûru, bütün kuvvetiyle bekà istiyor ve lisânı, hadsiz duâlarıyla bekà için Hàlık’ına yalvarıyor.
Elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbûb ve muhib olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratılmış iken, ebedî bir adâvetle gücendirmek olamaz ve kàbil değildir. Belki başka bir ebedî âlemde mes'ûdâne yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir. Ve insana tecellî eden isimlerin, bu fânî ve kısa hayattaki cilveleriyle âlem‑i bekàda onların âyinesi olan insanların, ebedî cilvelerine mazhar olacaklarına işâret ederler.
Evet, ebedînin sâdık dostu ebedî olacak. Ve bâkînin âyine‑i zîşuûru bâkî olmak lâzım gelir.
657
Hayvanların rûhları bâkî kalacağını ve Hüdhüd‑ü Süleymânî (A.S.) ve Neml’i ve Nâka‑i Sâlih (A.S.) ve Kelb‑i Ashâb-ı Kehf gibi bazı efrâd‑ı mahsûsa hem rûhu, hem cesediyle bâkî âleme gideceği ve herbir nev'in, arasıra isti'mâl için bir tek cesedi bulunacağı, rivâyet‑i sahîhadan anlaşılmakla beraber; Hikmet ve Hakikat, hem Rahmet ve Rubûbiyet öyle iktiza ederler.
Ey Kàdir‑i Kayyûm!
Bütün zîhayat, zîrûh, zîşuûr, Senin mülkünde, yalnız Senin kuvvet ve kudretinle ve ancak Senin irâde ve tedbirinle ve rahmet ve hikmetinle, rubûbiyetinin emirlerine teshìr ve fıtrî vazifelerle tavzif edilmişler. Ve bir kısmı, insanın kuvveti ve galebesi için değil, belki fıtraten insanın zaafı ve aczi için rahmet tarafından ona musahhar olmuşlar. Ve lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile Sâni'lerini ve Ma'bûdlarını kusurdan, şerîkten takdis ve ni'metlerine şükür ve hamd ederek, herbiri ibâdet‑i mahsûsasını yapıyorlar.
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından perdelenmiş olan Zât‑ı Akdes!
Bütün zîrûhların tesbihâtıyla Seni takdis etmek niyet edip, سُبْحَانَكَ يَا مَنْ جَعَلَ مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ diyorum!
658

Sekizinci Fıkra (Enbiyâ, Evliyâ, Asfiyâ)

Yâ Rabbe'l‑Âlemîn! İlâhe'l‑evvelîne ve'l-âhirîn! Yâ Rabbe's‑semâvâti ve'l-arâdîn!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îmân ettim ki: Nasıl semâ, fezâ, arz, berr ve bahr, şecer, nebât, hayvan efrâdıyla, eczâsıyla, zerrâtıyla Seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehâdet ve delâlet ve işâret ediyorlar; öyle de, kâinâtın hülâsası olan zîhayat ve zîhayatın hülâsası olan insan ve insanın hülâsası olan Enbiyâ,evliyâ, asfiyânın hülâsası olan kalblerinin ve akıllarının* müşâhedât ve keşfiyât ve ilhâmât ve istihrâcâtıyla yüzer icmâ ve yüzer tevâtür kuvvetinde bir kat'iyyetle Senin vücûb‑u vücûduna ve Senin vahdâniyet ve ehadiyetine şehâdet edip ihbar ediyorlar. Mu'cizât ve kerâmât ve yakìnî bürhânlarıyla haberlerini isbât ediyorlar.
Evet kalblerde, perde‑i gaybda ihtar edici bir Zâta bakan hiçbir hâtırât‑ı gaybiye ve ilhâm edici bir Zâta baktıran hiçbir ilhâmât‑ı sâdıka ve hakkalyakìn sûretinde Sıfât‑ı Kudsiye ve Esmâ‑i Hüsnâ’nı keşfeden hiçbir i'tikàd‑ı yakìne ve Enbiyâ ve evliyâda, bir Vâcibü'l‑Vücûd’un envârını aynelyakìn ile müşâhede eden hiçbir nurânî kalb ve asfiyâ ve sıddıkînde, bir Hàlık‑ı Külli Şey’in âyât‑ı vücûbunu ve berâhin‑i vahdetini ilmelyakìn ile tasdik eden, isbât eden hiçbir münevver akıl yoktur ki; Senin vücûb‑u vücûduna ve sıfât‑ı kudsiyene ve Senin vahdetine ve Ehadiyetine ve Esmâ‑i Hüsnâ’na şehâdet etmesin, delâleti bulunmasın ve işâreti olmasın!
659
Ve bilhassa, bütün Enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve sıddıkînin imâmı ve reisi ve hülâsası olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarını tasdik eden hiçbir mu'cizât‑ı bâhiresi ve hakkâniyetini gösteren hiçbir hakikat‑i àliyesi ve bütün mukaddes ve hakikatli kitapların hülâsatü'l‑hülâsası olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hiçbir âyet‑i tevhidiye-i kàtıası ve mesâil‑i îmâniyeden hiçbir mes'ele‑i kudsiyesi yoktur ki; Senin vücûb‑u vücûduna ve kudsî sıfatlarına ve Senin vahdetine ve ehadiyetine ve esmâ ve sıfâtına şehâdet etmesin ve delâleti olmasın ve işâreti bulunmasın!‥
Hem nasıl ki, bütün o yüz binler muhbir‑i sâdıklar, mu'cizâtlarına ve kerâmâtlarına ve hüccetlerine istinâd ederek, Senin varlığına ve birliğine şehâdet ederler; öyle de, herşeye muhît olan Arş‑ı A'zamın külliyat‑ı umûrunu idareden kalbin gayet gizli ve cüz'î hâtırâtını ve arzularını ve duâlarını bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden rubûbiyetinin derece‑i haşmetini ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden icâd eden; hiçbir fiil bir fiile, bir bir işe mâni olmadan, en büyük bir şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece‑i azametini icmâ ile, ittifak ile ilân ve ihbar ve isbât ediyorlar.
660
Hem nasıl ki, bu kâinâtı, zîrûha, hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren ve Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi cin ve inse ihzar eden ve en küçük bir zîhayatı unutmayan ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalışan rahmetinin hadsiz genişliğini ve zerrâttan seyyârâta kadar bütün envâ'‑ı mahlûkatı emirlerine itâat ettiren ve teshìr ve tavzif eden hâkimiyetinin nihâyetsiz vüs'atini haber vererek, mu'cizât ve hüccetleriyle isbât ederler; öyle de, kâinâtı, eczâları adedince risaleler içinde bulunan bir kitab‑ı kebîr hükmüne getiren ve Levh‑i Mahfûz’un defterleri olan İmâm‑ı Mübîn ve Kitab‑ı Mübîn’de, bütün mevcûdâtın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan ve umum çekirdeklerde umum ağaçlarının fihristlerini ve programlarını ve zîşuûrun başlarında bütün kuvve‑i hâfızalarda, sâhiblerinin tarihçe‑i hayatlarını yanlışsız, muntazaman yazdıran ilminin herşeye ihâtasına ve herbir mevcûda çok hikmetleri takan, hattâ herbir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren ve herbir zîhayatta a'zâları, belki eczâları ve hüceyrâtları adedince maslahatları takib eden, hattâ insanın lisânını çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamların tatları adedince zevkî olan mîzancıklar ile techiz ettiren hikmet‑i kudsiyenin herbir şeye şümûlüne; hem bu dünyada nümûneleri görülen celâlî ve cemâlî isimlerinin tecellîleri daha parlak bir sûrette ebedü'l‑âbâdda devam edeceğine ve bu fânî âlemde nümûneleri müşâhede edilen ihsânatının daha şa'şaalı bir sûrette dâr‑ı saâdette istimrarına ve bekàsına ve bu dünyada onları gören müştâkların ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına bil'icmâ, bil'ittifak şehâdet ve delâlet ve işâret ederler.
Hem yüzer mu'cizât‑ı bâhiresine ve âyât‑ı kàtıasına istinâden başta Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'ân‑ı Hakîm’in olarak, bütün ervâh‑ı neyyire ashâbı olan enbiyâlar ve kulûb‑u nurâniye aktâbı olan evliyâlar ve ukùl‑ü münevvere erbâbı olan asfiyâlar; bütün suhuf ve kütüb‑ü mukaddesede, Senin çok tekrar ile ettiğin va'dlerine ve tehdidlerine istinâden ve Senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâlin gibi kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve izzet‑i Celâline ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine i'timâden ve keşfiyât ve müşâhedât ve ilmelyakìn i'tikàdlarıyla, saâdet‑i ebediyeyi cin ve inse müjdeliyorlar ve ehl‑i dalâlet için Cehennem bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar ve îmân edip şehâdet ediyorlar.
661
Ey Kadîr‑i Hakîm! Ey Rahmân‑ı Rahîm! Ey Sâdıku'l‑va'di'l-Kerîm! Ey izzet ve azamet ve celâl sâhibi Kahhâr‑ı Zülcelâl!
Bu kadar sâdık dostlarını ve bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını tekzîb edip, Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin kat'î mukteziyâtını ve sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itâatle kendilerini Sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının hadsiz duâlarını ve da'vâlarını reddederek, küfür ve isyan ile ve Seni va'dinde tekzîb etmekle Senin azamet‑i kibriyâna dokunan ve izzet‑i celâline dokunduran ve Ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat‑i rubûbiyet’ini müteessir eden ehl‑i dalâlet ve ehl‑i küfrü, haşrin inkârında tasdik etmekten yüzbin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve àlîsin!
Böyle nihâyetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten Senin nihâyetsiz adâletini ve cemâlini ve rahmetini takdis ediyorum. ﴿سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَب۪يرًا âyetini, vücûdumun bütün zerrâtı adedince söylemek istiyorum.
662
Belki Senin O sâdık elçilerin ve doğru dellâl‑ı saltanatının hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn sûretinde Senin uhrevî rahmet hazinelerine ve âlem‑i bekàda ihsânatının definelerine ve dâr‑ı saâdette tamamıyla zuhûr eden güzel isimlerinin hàrika güzel cilvelerine şehâdet, işâret, beşâret ederler. Ve bütün hakikatlerin merci'i ve güneşi ve hâmîsi olan Hak isminin en büyük bir şuâı, bu hakikat‑i ekber-i haşriye olduğunu îmân ederek Senin ibâdına ders veriyorlar.
Ey Rabbü'l‑Enbiyâ ve's-Sıddıkîn!
Bütün onlar Senin mülkünde, Senin emrin ve kudretin ile, Senin irâde ve tedbirin ile, Senin ilmin ve hikmetin ile musahhar ve muvazzaftırlar. Takdis, tekbir, tahmîd, tehlil ile küre‑i arzı bir zikirhâne‑i a'zam, bu kâinâtı bir mescid‑i ekber hükmünde göstermişler.
Yâ Rabbî ve yâ Rabbe's‑Semâvâti ve'l-Arâdîn! Yâ Hàlıkî ve yâ Hàlık‑ı Külli Şey!
Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyâtıyla teshìr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur'ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risale‑i Nura musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân‑ı kâmil ve hüsn‑ü hâtime ver! Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a şems ve kameri teshìr ettiğin gibi Risale‑i Nura kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale‑i Nur Talebelerini nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü'l‑Firdevs’te mes'ûd kıl! Âmîn, âmîn, âmîn!‥
663
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Kur'ân’dan ve Münâcât‑ı Nebeviye olan Cevşenü'l‑Kebîr’den aldığım bu dersimi, bir ibâdet‑i tefekküriye olarak, Rabb‑i Rahîm’imin dergâhına arzetmekte kusur etmişsem; kusurumun affı için Kur'ân’ı ve Cevşenü'l‑Kebîr’i şefâatçi ederek rahmetinden affımı niyâz ediyorum.
Said Nursî
664

Fihrist

Birinci Lem'a

Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın münâcât‑ı meşhûresi olan ﴿﴿فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ âyetinin bir sırr‑ı mühimmini ve bir hakikat‑i azîmesini beyân ederek; herbir insan, bu dünyada, Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın bulunduğu vaziyette fakat büyük mikyâsta olduğunu beyân eder.
Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’a hût, deniz, gece ne ise, her insan için nefsi, dünyası, istikbâli de odur.

İkinci Lem'a

Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’ın münâcât‑ı meşhûresini beyân eder.
﴿
﴿اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ âyetinin mühim bir sırrını ve azîm bir hakikatini Beş Nükte ile tefsir edip, bütün musîbet‑zedelere manevî bir tiryâk ve gayet nâfi' bir ilâç hükmünde bir risaledir. Bu risale, maddî musîbetleri, ehl‑i îmân için musîbetlikten çıkarıyor.
Asıl ehemmiyetli musîbet, kalbe ve rûha gelen dalâlet musîbetleri olduğunu beyân ettiği gibi; musîbet‑zedelerin ömür dakikaları ehl‑i sabır ve şükür hakkında ibâdet saatleri hükmüne geçip, şekvâ kapısını kapar, dâima şükür kapısını açar bir risaledir.
665

Üçüncü Lem'a

﴿
﴿كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ âyetinin mühim iki hakikatini, يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي ❋ يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي olan meşhûr iki cümlenin ifâde ettikleri iki hakikat‑i mühimme ile tefsir ediyor. Bekà için halk edilen ve bekàya âşık olan rûh‑u insanî, Bâkî‑i Zülcelâl’e karşı münâsebet‑i hakîkiyesini bilse, fânî ömrünü bâkî bir ömre tebdil eder. Sâniyeleri seneler hükmüne geçtiğini ve Bâkî‑i Zülcelâl’i tanımayan rûh‑u insanın seneleri, sâniyeler hükmünde olduğunu beyân edip isbât eden kıymetdâr bir risaledir.
Fenâyı fenâ gören ve bekàyı merak edenler, bu risaleyi merakla okumalı.

Dördüncü Lem'a

Minhâcü's‑Sünne nâmında gayet mühim bir risaledir. Ehl‑i Şîa ve Ehl‑i Sünnet mâbeyninde en mühim bir mes'ele‑i ihtilâfiye olan mes'ele‑i imâmeti gayet vâzıh ve kat'î bir sûrette hall ve fasleder.
﴿
﴿لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُفٌ رَح۪يمٌ ❋ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴿قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى âyât‑ı azîmenin çok hakàik‑ı azîmesinden iki büyük hakikatini Dört Nükte ile tefsir ediyor. Bu risale, Ehl‑i Sünnet ve Cemâate, hem Alevîlere, gayet kıymetdâr ve menfaatdârdır. Hakikaten Minhâcü's‑Sünne’dir; Sünnet‑i Seniye’nin yolunu, o mes'elede tam beyân eder.
666

Beşinci Lem'a

﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ âyetinin gayet mühim bir hakikatini onbeş mertebe ile beyân edecek bir risale olacaktı. Fakat hakikat ve ilimden ziyâde, zikir ve tefekkür ile münâsebetdâr olduğundan şimdilik te'hir edildi. Çendan Onbirinci Lem'a olan Mirkâtü's‑Sünnet ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a nâmındaki gayet mühim bir risale Beşinci Lem'a nâmıyla bidâyeten yazılmıştı. Fakat o risale, onbir nükte‑i mühimmeye inkısam ettiğinden Onbirinci Lem'aya girdi. Beşinci Lem'a açıkta kaldı.

Altıncı Lem'a

لَاحَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظ۪يمِ cümlesinin ifâde ettiği çok âyâtın mühim hakikatini yine onbeş‑yirmi mertebe‑i fikriye ile beyân edecek bir risale olacaktı. Bu Lem'a da, Beşinci Lem'a gibi, nefsimde hissettiğim ve harekât‑ı rûhiyemde zikir ve tefekkürle müşâhede ettiğim mertebeler olduğundan, ilim ve hakikatten ziyâde zevk ve hâle medâr olmak cihetiyle, hakikat lem'aları içinde değil, belki âhirlerinde yazılması münâsib görüldü.

Yedinci Lem'a

Sûre‑i Feth’in âhirinde, ﴿﴿لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّر۪ينَ لَاتَخَافُونَ فَعَلِمَ مَالَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَر۪يبًا ❋ هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا ❋ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا﴿مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا olan üç âyet‑i azîmeden on vücûh‑u i'câziyeden yalnız ihbar‑ı bilgayb vechinden sekiz ihbarât‑ı gaybiyeyi beyân ediyor; şu üç âyet, tek başıyla bir mu'cize‑i bâhire olduğunu isbât ediyor. Tetimmesinde, ﴿فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا âyetinin mühim bir nükte‑i i'câziyesini, Sûre‑i Feth’in âhirindeki âyetin aynı ihbar‑ı gaybîsi nev'inden, gaybî ihbarlarına işâret eder.
667
Hâtimesinde, Kur'ân‑ı Hakîm’in tevâfukât cihetinde i'câzî nüktelerinden gayet parlak bir nükte‑i i'câziyesini beyân edip; Kur'ân Fâtiha’da, Fâtiha Besmele’de, Besmele Elif Lâm Mîm’de bir cihette dercedildiğini beyân ediyor.
Hem, en münteşir ve mütedâvil derkenar Mushaflarda Lafzullâhın tevâfukât‑ı latîfe-i i'câziyesinden birisi şudur ki: Sahifenin âhirki satırının yukarı kısmında, bütün Kur'ân’da seksen ve aşağı kısmında yine lafza‑i Celâl birbiri üstünde seksen olup tevâfuk ederek gelmesi ve sahifeler arkasında tam muvâfakatle birbirini göstermesi, âdeta seksen adetten bir tek Lafza‑i Celâl tezâhür etmesi; hem âhirki satırın tam ortasında ellibeş ve başında yirmibeş, beraber yine seksen ederek; bu seksen, o iki seksene seksenlikte tevâfuk ettikleri gibi, ikiyüz kırk tevâfukât‑ı latîfe yalnız sahifenin âhirki satırlarında bulunması gösteriyor ki; Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hem âyâtı, hem kelimâtı, hem hurûfâtı, herbiri ayrı ayrı medâr‑ı i'câz oldukları gibi, kelimâtın nakışları ve hatları dahi ayrı bir şu'le‑i i'câza mazhar olduğunu beyân eder.
668

Sekizinci Lem'a

Kerâmet‑i Gavsiye Risalesi’dir. Matbu' Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî ve Hatt‑ı Kur'ân Lem'alar Mecmuası’nda neşredilmiştir.

Dokuzuncu Lem'a

﴿اِنَّ مَثَلَ عِيسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ ve ﴿قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪يâyetlerinin birkaç sırlarına dair, hizmet‑i Kur'âniye içinde gayet mühim bir kardeşimiz olan Hulûsi Bey’in suâllerine cevaptır.
Birinci suâl: Muhyiddin‑i Arabî, rûhun mahlûkıyeti inkişafından ibarettir demesine karşı gayet mühim bir tahkîk ile rûha ait bir mes'eleyi hallediyor.
Diğer bir suâli: İlm‑i cifre ait olarak gaybdan haber veren evliyâların yalnız işâretle iktifâ ettiklerinin hikmetini beyân ediyor.
Diğer bir suâlinde: Hz._İsâ Aleyhisselâm’a bir peder tahayyül eden ve hınzırın etini bir cihette cevâzına hükmeden bedbaht bir doktorun dalâletlerini başına vurup susturuyor.
Bu risalenin zeyli, ikinci suâlin cevabına gayet mühim bir zeyldir ki; vahdetü'l‑vücûd meşrebinin mâhiyetini gösterdiği gibi bu meşrebin en mühim ve en yüksek meşreb olmadığını ve Muhyiddin‑i Arabî gibi zâtların o meşrebe gitmelerinin sebeblerini gayet metîn ve kat'î bir sûrette beyân ediyor.
Bu risale vahdetü'l‑vücûd ile veya Muhyiddin‑i Arabî’nin âsârıyla ülfet edenlere bir iksîr‑i a'zam hükmündedir.

Onuncu Lem'a

﴿
﴿يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَع۪يدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ âyetinin bir sırrını, Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşlarımın beşeriyet muktezâsı olarak sehiv ve hatâlarının neticesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyân etmekle tefsir ediyor.
669
Evet, bu risale iki kısım olarak yazılmış. Birinci kısımda, hàs ve sâdık Kur'ân hizmetkârlarının sehiv ve hatâları neticesinde yedikleri tenbihkârâne şefkat tokatları:
İkinci kısımda, zâhiri dost ve kalbi muârız olanların bilerek verdikleri zarara mukâbil, zecirkârâne yedikleri tokatlarından bahsedilecekti. Fakat lüzumsuz bazıların hatırlarını rencîde etmemek için, yüzer hâdisâttan birinci kısmın yalnız onbeş adedinden bahsedildi. İkinci kısım şimdilik yazılmadı.
Tokat yiyen, kendi imza ve tasdiki tahtında, kabûl ederek yazmıştır. Ben beş tokat yedim, yazdım. Nefsim gibi telâkki ettiğim Abdülmecîd ile Hulûsi’ye vekâleten yazdım. Ötekilerin bir kısmı kendileri yazdılar; bir kısmı, hakkında yazılanı gördüler, kabûl ettiler. Nümûne nev'inden olarak onlarla iktifâ ettik. Yoksa hâdisât çoktur.
Bununla kat'iyyen kanâatimiz gelmiştir ki; bu hizmetimizde başıboş değiliz. Mühim bir nazar altındayız ve dikkatli bir inâyet nazarındayız ve kuvvetli hıfz ve himâyet tahtındayız.
O risalenin âhirinde, اَلظُّلْمُ لَايَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ sırrına dair mühim bir hakikat beyân edilerek, hizmetimize zulüm nev'inden ilişen mülhidler, bu dünyada tokadını yiyecekler ve kısmen yediklerini; ve zındıka ve dalâlet hesabına ilişenler çabuk tokat yemeyip te'hir edildiğinin sebeb ve hikmetini beyân ediyor.

Onbirinci Lem'a