Onbirinci Nota
Bil ki, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ifâdesinde çok şefkat ve merhamet var. Çünkü; muhâtabların ekserîsi, cumhûr‑u avâmdır. Onların zihinleri basittir. Nazarları dahi dakîk şeyleri görmediğinden, onların besâtet‑i efkârını okşamak için, tekrar ile, semâvât ve arzın yüzlerine yazılan âyetleri tekrar ediyor. O büyük harfleri kolaylıkla okutturuyor.
Meselâ; semâvât ve arzın hilkati ve semâdan yağmurun yağdırılması ve arzın dirilmesi gibi bilbedâhe okunan ve görünen âyetleri ders veriyor. O hurûf‑u kebîre içinde küçük harflerle yazılan ince âyâta nazarı nâdiren çevirir, tâ zahmet çekmesinler.
224
Hem üslûb‑u Kur'ânîde öyle bir cezâlet ve selâset ve fıtrîlik var ki, güyâ Kur'ân bir hâfızdır; kudret kalemiyle kâinât sahifelerinde yazılan âyâtı okuyor. Güyâ Kur'ân, kâinât kitabının kırâatidir ve nizâmâtının tilâvetidir ve Nakkàş‑ı Ezelî’nin şuûnâtını okuyor ve fiillerini yazıyor. Bu cezâlet‑i beyâniyeyi görmek istersen, hüşyâr ve müdakkik bir kalb ile, Sûre‑i Amme ve ﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ﴾ âyetleri gibi fermânları dinle!
Onikinci Nota
Ey bu notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, ben hilâf‑ı âdet olarak, gizlemesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru ve niyâz ve münâcâtını bazen yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabûlünü Rahmet‑i İlâhiye’den ricâ etmektir. Evet, kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma keffâret olacak, muvakkat lisânımın tevbe ve nedâmetleri kâfî gelmiyor. Sâbit ve bir derece dâim olan kitabın lisânı daha ziyâde o işe yarar.
İşte, onüç sene (Hâşiye) evvel, dağdağalı bir fırtına‑i rûhiye neticesinde, Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına inkılâb edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir ânda, şu münâcât ve niyâz, Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki:
225
Ey Rabb‑i Rahîm’im ve ey Hàlık‑ı Kerîm’im!
Benim sû‑i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zâyi' olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşâhede, göre göre, gayet sür'atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefât eden ahbab ve akran ve akàribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu dâr‑ı fânîden firâk‑ı ebedî ile ebedü'l‑âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bu bağlandığım ve meftûn olduğum şu dâr‑ı dünya da, kat'î bir yakìn ile anladım ki, hêliktir gider ve fânîdir ölür. Ve bilmüşâhede, içindeki mevcûdât dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs‑i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddârdır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
Ey Rabb‑i Rahîm’im ve ey Hàlık‑ı Kerîm’im!
كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki; yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla vedâ eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh‑ı rahmetinde, cenazemin lisân‑ı hâliyle, rûhumun lisân‑ı kàliyle bağırarak derim: “El‑amân! El‑amân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!”
İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh‑ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryâd edip nidâ ediyorum: “El‑amân el‑amân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!”
İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin afv ü rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşâhede gördüm ki, Senden başka melce' ve mence' yok. Günahların çirkin yüzünden ve ma'siyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum: “El‑amân! El‑amân! Yâ Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir!
226
İlâhî! Senin rahmetin melce'imdir ve Rahmeten li'l‑âlemîn olan Habîbin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve hâlimi Sana şekvâ ediyorum.”
“Ey Hàlık‑ı Kerîm’im ve ey Rabb‑i Rahîm’im!
Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnû'un ve abdin, hem âsî, hem âciz, hem gâfil, hem câhil, hem alîl, hem zelîl, hem müsî', hem müsinn, hem şakì, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu hâlde, kırk sene sonra nedâmet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine ilticâ ediyor. Hadsiz günah ve hatîâtlarını itiraf ediyor. Evhâm ve türlü türlü illetlerle mübtelâ olmuş, Sana tazarru ve niyâz eder.
Eğer kemâl‑i rahmetinle onu kabûl etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zâten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimîn’sin. Eğer kabûl etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden başka hak Ma'bûd yoktur ki, ona ilticâ edilsin!”
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَر۪يكَ لَكَ اٰخِرُ الْكَلَامِ فِي الدُّنْيَا وَاَوَّلُ الْكَلَامِ فِي الْاٰخِرَةِ وَفِي الْقَبْرِ: اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
227
Onüçüncü Nota
Medâr‑ı iltibas olmuş olan Beş Mes'ele’dir.
Birincisi
Tarîk‑ı hakta çalışan ve mücâhede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenâb‑ı Hakk’a ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hatâya düşerler.
Edebü'd‑Din Ve'd-Dünya Risalesinde vardır ki: Bir zaman şeytan, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’a i'tirâz edip demiş ki: “Mâdem ecel ve herşey kader‑i İlâhî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.”
Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm demiş ki: اِنَّ لِلّٰهِ اَنْ يَخْتَبِرَ عَبْدَهُ وَلَيْسَ لِلْعَبْدِ اَنْ يَخْتَبِرَ رَبَّهُ Yani; “Cenâb‑ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: ‘Sen böyle yapsan sana böyle yaparım. Göreyim seni, yapabilir misin?’ diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb‑ı Hakk’ı tecrübe etsin ve desin: ‘Ben böyle işlesem Sen böyle işler misin?’ diye tecrübevâri bir sûrette Cenâb‑ı Hakk’ın Rubûbiyetine karşı imtihan tarzı, sû‑i edebdir, ubûdiyete münâfîdir.”
Mâdem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı.
Meşhûrdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddid defa mağlûb eden Celâleddin‑i Harzemşâh harbe giderken, vüzerâsı ve etbâ'ı ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın; Cenâb‑ı Hak seni gâlib edecek.” O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedârım. Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûb etmek O’nun vazifesidir.” İşte o zât bu sırr‑ı teslîmiyeti anlamasıyla, hàrika bir sûrette çok defa muzaffer olmuştur.
228
Evet, insanın elindeki cüz'‑i ihtiyarî ile işledikleri ef'âllerinde, Cenâb‑ı Hakk’a ait netâici düşünmemek gerektir. Meselâ; kardeşlerimizden bir kısım zâtlar, halkların Risale‑i Nura iltihakları şevklerini ziyâdeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit, zaîflerin kuvve‑i maneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Hâlbuki, Üstad‑ı Mutlak, Muktedâ‑yı Küll, Rehber‑i Ekmel olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ﴿وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ﴾ olan fermân‑ı İlâhîyi kendine rehber‑i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyâde sa'y ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünkü; ﴿اِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ﴾sırrıyla anlamış ki; insanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir. Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmazdı.
Öyle ise; işte ey kardeşlerim! Siz de, size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hàlık’ınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız!
İkinci Mes'ele
Ubûdiyet, emr‑i İlâhî’ye ve rızâ‑yı İlâhî’ye bakar. Ubûdiyetin dâîsi emr‑i İlâhî ve neticesi rızâ‑yı Hak’tır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. Fakat ille‑i gâiye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait fâideler ve kendi kendine terettüb eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubûdiyete münâfî olmaz. Belki zaîfler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait fâideler ve menfaatler o ubûdiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubûdiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.
229
İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ, yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd‑ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî’yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü'l‑Kebîr’i, o fâidelerin bazılarını maksûd‑u bizzat niyet ederek okuyorlar. O fâideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar, o evrâdların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir sûrette, o hàlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubûdiyetten çıkar ve kıymetten düşer.
Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zaîf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rızâ‑yı İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbûldür.
Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktâbdan ve selef‑i sâlihînden mervî olan fâideleri görmediklerinden şübheye düşer, hattâ inkâr da eder.
Üçüncü Mes'ele
طُوبٰى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُYani; “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecâvüz etmez.” Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyârelere kadar güneşin cilveleri var. Herbirisi kàbiliyetine göre güneşin aksini, misâlini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kàbiliyetine göre “Güneşin bir aksi bende vardır” der. Fakat, “Ben de deniz gibi bir âyineyim” diyemez.
Öyle de; Esmâ‑i İlâhiye’nin cilvesinin tenevvü'üne göre, makàmât‑ı evliyâda öyle merâtib var. Esmâ‑i İlâhiye’nin herbirisinin, bir güneş gibi, kalbden arşa kadar cilveleri var. Kalb de bir arştır. Fakat, “Ben de arş gibiyim” diyemez.
İşte, ubûdiyetin esâsı olan, acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyâz ile dergâh‑ı Ulûhiyet’e karşı secde etmeğe bedel nâz ve fahr sûretinde gidenler, zerrecik kalbini arşa müsâvî tutar. Katre gibi makamını, deniz gibi evliyânın makàmâtıyla iltibas eder. Kendini o büyük makàmâta yakıştırmak ve o makamda kendini muhâfaza etmek için, tasannuâta, tekellüfata, mânâsız hodfürûşluğa ve birçok müşkülâta düşer.
230
Elhâsıl; hadîste vardır ki: هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظ۪يمٍ
Yani; medâr‑ı necât ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hàlis olmayana müreccahtır. İhlâsı kazandıran harekâtındaki sebebi, sırf bir emr‑i İlâhî ve neticesi, rızâ‑yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife‑i İlâhiye’ye karışmamalı.
Herşeyde bir ihlâs var. Hattâ muhabbetin de ihlâs ile bir zerresi, batmanlarla resmî ve ücretli muhabbete tereccuh eder. İşte bir zât bu ihlâslı muhabbeti böyle tâbir etmiş: وَمَا اَنَا بِالْبَاغ۪ي عَلَى الْحُبِّ رُشْوَةً ضَع۪يفٌ هَوًى يُبْغٰى عَلَيْهِ ثَوَابٌ
Yani; “Ben muhabbet üzerine bir rüşvet, bir ücret, bir mukàbele, bir mükâfât istemiyorum. Çünkü; mukâbilinde bir mükâfât, bir sevâb istenilen muhabbet zaîftir, devamsızdır.”
Hattâ hàlis muhabbet, fıtrat‑ı insaniyede ve umum vâlidelerde derc edilmiştir. İşte bu hàlis muhabbete tam mânâsıyla vâlidelerin şefkatleri mazhardır. Vâlideler, o sırr‑ı şefkat ile, evlâdlarına karşı muhabbetlerine bir mükâfât, bir rüşvet istemediklerine ve taleb etmediklerine delil; rûhunu, belki saâdet‑i uhreviyesini de onlar için fedâ etmeleridir. Tavuğun bütün sermâyesi kendi hayatı iken, yavrusunu itin ağzından kurtarmak için – Husrev’in müşâhedesiyle – kafasını ite kaptırır.
231
Dördüncü Mes'ele
Esbâb‑ı zâhiriye eliyle gelen ni'metleri o esbâb hesabına almamak gerektir. Eğer o sebeb ihtiyar sâhibi değilse – meselâ hayvan ve ağaç gibi – doğrudan doğruya o ni'meti Cenâb‑ı Hak hesabına verir. Mâdem o lisân‑ı hâl ile “Bismillâh” der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak “Bismillâh” de, al. Eğer o sebeb ihtiyar sâhibi ise, o “Bismillâh” demeli, sonra ondan al. Yoksa alma. Çünkü; ﴿وَلَا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ﴾ âyetinin mânâ‑yı sarîhinden başka bir mânâ‑yı işârîsi şudur ki: “Mün'im‑i Hakîki’yi hâtıra getirmeyen ve O’nun nâmıyla verilmeyen ni'meti yemeyiniz” demektir.
O hâlde, hem veren “Bismillâh” demeli, hem alan “Bismillâh” demeli. Eğer o “Bismillâh” demiyor, fakat sen de almaya muhtaç isen, sen “Bismillâh” de; onun başı üstünde Rahmet‑i İlâhiye’nin elini gör, şükür ile öp, ondan al. Yani; ni'metten in'âma bak, in'âmdan Mün'im‑i Hakîki’yi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zâhirî vâsıtaya istersen duâ et; çünkü, o ni'met onun eliyle size gönderildi.
Esbâb‑ı zâhiriyeyi perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, “iktiran” tâbir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem bir şeyin ademi, bir ni'metin ma'dûm olmasına illet olduğundan tevehhüm eder ki; o şeyin vücûdu dahi o ni'metin vücûduna illettir. Şükrünü, minnetdârlığını o şeye verir, hatâya düşer. Çünkü bir ni'metin vücûdu, o ni'metin umum mukaddemâtına ve şerâitine terettüb eder. Hâlbuki o ni'metin ademi, bir tek şartın ademiyle oluyor.
Meselâ; bir bahçeyi sulayan cedvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o ni'metlerin ademine sebeb ve illet oluyor. Fakat o bahçenin ni'metlerinin vücûdu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücûduna tevakkufla beraber, illet‑i hakîki olan kudret ve irâde‑i Rabbâniye ile vücûda gelir.(❋) İşte bu mağlatanın ne kadar hatâsı zâhir olduğunu anla ve esbâb‑perestlerin de ne kadar hatâ ettiklerini bil!
Evet, iktiran ayrıdır, illet ayrıdır. Bir ni'met sana geliyor. Fakat bir insanın sana karşı ihsân niyeti, o ni'mete mukàrin olmuş. Fakat illet olmamış. İllet Rahmet‑i İlâhiye’dir. Evet, o adam ihsân etmeyi niyet etmeseydi, o ni'met sana gelmezdi, ni'metin ademine illet olurdu. Fakat mezkûr kaideye binâen, o meyl‑i ihsân, o ni'mete illet olamaz. Ancak yüzer şerâitin bir şartı olabilir.
232
Meselâ; Risale‑i Nurun şâkirdleri içinde Cenâb‑ı Hakk’ın ni'metlerine mazhar bazı zâtlar (Husrev, Re'fet gibi), iktiranı illetle iltibas etmişler; Üstadına fazla minnetdârlık gösteriyorlardı. Hâlbuki, Cenâb‑ı Hak onlara ders‑i Kur'ânîde verdiği ni'met‑i istifade ile, Üstadlarına ihsân ettiği ni'met‑i ifâdeyi beraber kılmış, mukàrenet vermiş.
Onlar derler ki: “Eğer Üstadımız buraya gelmeseydi biz bu dersi alamazdık. Öyle ise onun ifâdesi, istifademize illettir.”
Ben de derim: “Ey kardeşlerim! Cenâb‑ı Hakk’ın bana da, sizlere de ettiği ni'met beraber gelmiş. İki ni'metin illeti de Rahmet‑i İlâhiye’dir. Ben de sizin gibi, iktiranı illetle iltibas ederek, bir vakit Risale‑i Nurun sizler gibi elmas kalemli yüzer şâkirdlerine çok minnetdârlık hissediyordum. Ve diyordum ki: ‘Bunlar olmasaydı, benim gibi yarım ümmî bir bîçâre nasıl hizmet edecekti?’ Sonra anladım ki, sizlere kalem vâsıtasıyla olan kudsî ni'metten sonra, bana da bu hizmete muvaffakıyet ihsân etmiş. Birbirine iktiran etmiş; birbirinin illeti olamaz. Ben size teşekkür değil, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana minnetdârlığa bedel, duâ ve tebrik ediniz.”
Bu Dördüncü Mes'ele’de gafletin ne kadar dereceleri bulunduğu anlaşılır.
Beşinci Mes'ele
Nasıl ki, bir cemâatin malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemâate ait vakıfları bir adam zaptetse zulmeder. Öyle de; cemâatin sa'yleriyle hâsıl olan bir neticeyi veya cemâatin haseneleriyle terettüb eden bir şerefi, bir fazileti o cemâatin reisine veya üstadına vermek hem cemâate, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünkü enâniyeti okşar, gurura sevk eder. Kendini kapıcı iken pâdişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir nev'i şirk‑i hafîye yol açar. Evet, bir kaleyi fetheden bir taburun ganîmetini ve muzafferiyet ve şerefini, binbaşısı alamaz. Evet, üstad ve mürşid, masdar ve menba' telâkki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve ma'kes olduklarını bilmek lâzımdır.
233
Meselâ; harâret ve ziyâ sana bir âyine vâsıtasıyla gelir. Senden, güneşe karşı minnetdâr olmağa bedel, âyineyi masdar telâkki edip, güneşi unutup, ona minnetdâr olmak dîvâneliktir. Evet, âyine muhâfaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte mürşidin rûhu ve kalbi bir âyinedir, Cenâb‑ı Hak’tan gelen feyze ma'kes olur. Mürîdine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır.
Hattâ bazı olur ki, masdar telâkki edilen bir üstad, ne mazhardır, ne masdardır. Belki mürîdinin safvet‑i ihlâsıyla ve kuvvet‑i irtibatıyla ve ona hasr‑ı nazar ile, o mürîd, başka yolda aldığı füyûzâtı, üstadının mir'ât‑ı rûhundan gelmiş görüyor.
Nasıl ki, bazı adam, manyetizma vâsıtasıyla bir cama dikkat ede ede âlem‑i misâle karşı hayâlinde bir pencere açılır, o âyinede çok garâibi müşâhede eder. Hâlbuki âyinede değil, belki âyineye olan dikkat‑i nazar vâsıtasıyla, âyinenin haricinde hayâline bir pencere açılmış, görüyor. Onun içindir ki, bazen nâkıs bir şeyhin hàlis mürîdi, şeyhinden daha ziyâde kâmil olabilir. Ve döner, şeyhini irşad eder ve şeyhinin şeyhi olur.
Ondördüncü Nota
Tevhide dair dört küçük remiz’dir.
Birinci Remiz
Ey esbâb‑perest insan! Acaba, garîb cevherlerden yapılmış bir acîb kasrı görsen ki, yapılıyor. Onun binasında sarf edilen cevherlerin bir kısmı, yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında, aynı günde şark, şimâl, garb, cenûbdan o cevherli taşlar kolaylıkla celb olup yapıldığını görsen, hiç şübhen kalır mı ki; o kasrı yapan usta, bütün küre‑i arza hükmeden bir hâkim‑i mu'cizekârdır.
234
İşte, herbir hayvan, öyle bir kasr‑ı İlâhî’dir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acîbidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri; bir kısmı âlem‑i ervâhtan, bir kısmı âlem‑i misâlden ve Levh‑i Mahfûz’dan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anâsır âleminden geldiği gibi; hâcâtı ebede uzanmış, emelleri semâvât ve arzın aktârında intişar etmiş; râbıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvârında dağılmış bir saray‑ı acîb ve bir kasr‑ı garîbdir.
İşte, ey kendini insan zanneden insan! Mâdem mâhiyetin böyledir; seni yapan ancak O Zât olabilir ki; dünya ve âhiret birer menzil, arz ve semâ birer sahife, ezel ve ebed, dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir Zât olabilir. Öyle ise; insanın ma'bûd’u ve melce'i ve halâskârı O olabilir ki; arz ve semâya hükmeder, dünya ve ukbâ dizginlerine mâliktir.
İkinci Remiz
Bazı eblehler var ki, güneşi tanımadıkları için bir âyinede güneşi görse, âyineyi sevmeğe başlar. Şedîd bir hisle onun muhâfazasına çalışır, tâ ki içindeki güneşi kaybolmasın. Ne vakit o ebleh, güneş, âyinenin ölmesiyle ölmediğini ve kırılmasıyla fenâ bulmadığını derk etse, bütün muhabbetini gökteki güneşe çevirir. O vakit anlar ki; âyinede görülen güneş, âyineye tâbi değil, bekàsı ona mütevakkıf değil. Belki güneştir ki, o âyineyi o tarzda tutuyor ve onun parlamasına ve nuruna medet veriyor. Güneşin bekàsı onunla değil; belki âyinenin hayatdâr parlamasının bekàsı, güneşin cilvesine tâbidir.
Ey insan! Senin kalbin ve hüviyet ve mâhiyetin, bir âyinedir. Senin fıtratında ve kalbinde bulunan şedîd bir muhabbet‑i bekà, o âyine için değil ve o kalbin ve mâhiyetin için değil. Belki o âyinede isti'dâda göre cilvesi bulunan Bâkî‑i Zülcelâl’in cilvesine karşı muhabbetindir ki, belâhet yüzünden o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş. Mâdem öyledir; “Yâ Bâkî Ente'l‑Bâkî” de. Yani; mâdem Sen varsın ve bâkîsin; fenâ ve adem ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!
235
Üçüncü Remiz
Ey insan! Fâtır‑ı Hakîm’in senin mâhiyetine koyduğu en garîb bir hâlet şudur ki; bazen dünyaya yerleşemiyorsun. Zindânda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin hâlde; bir zerrecik bir iş, bir hâtıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin, o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hâtıracıkta dolaşıyorsun.
Hem senin mâhiyetine öyle manevî cihâzât ve latîfeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı hâlde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o latîfe, bir saç kadar bir sıkleti, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazen söner ve ölür.
Mâdem öyledir; hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem'a, bir işârette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve‑i hâfızanda, senin sahife‑i a'mâlin ekseri ve sahâif‑i ömrün ağlebi içine girdiği gibi; çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiâb eder.
Dördüncü Remiz
Ey dünya‑perest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in'ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi ma'dûm ve gayr‑ı mevcûd oldukları hâlde, birbiri içinde in'ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayâle karışır; ma'dûm bir dünyayı mevcûd zannedersin.
Nasıl bir hat, sür'at‑i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat‑i vücûdu ince bir hat olduğu gibi; senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehm ve hayâlinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musîbetin tahrîkiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayâli uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki; o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsâadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür'atli akar.
236
Mâdem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir. Hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve rûhun derece‑i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir dâire‑i hayat, bir âlem‑i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, mârifetullâh ve vahdâniyet sırlarını ifâde eden لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelime‑i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, rûhu işlettirmektir.
Onbeşinci Nota
Üç mes'ele’dir.
Birinci Mes'ele: İsm‑i Hafîz’in tecellî‑i etemmine işâret eden ﴿فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❋ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ﴾ âyetidir. Kur'ân‑ı Hakîm’in bu hakikatine delil istersen, Kitab‑ı Mübîn’in mistarı üstünde yazılan şu kâinât kitabının sahifelerine baksan, ism‑i Hafîz’in cilve‑i a'zamını ve bu âyet‑i kerîmenin bir hakikat‑i kübrâsının nazîresini çok cihetlerle görebilirsin.
Ezcümle: Ağaç, çiçek ve otların muhtelif tohumlarından bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhâlif tohumların cinsleri birbirinden ayrı, nev'ileri birbirinden başka olan çiçek ve ağaç ve otların sandukçaları hükmünde olan o kabzayı, karanlıkta ve karanlık ve basit ve câmid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra mîzansız ve eşyayı fark etmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sula.
237
Sonra, senevî haşrin meydânı olan bahar mevsiminde gel, bak! İsrâfilvâri melek‑i ra'd, baharda, nefh‑i sûr nev'inden yağmura bağırması, yeraltında defnedilen çekirdeklere nefh‑i rûhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki; o nihâyet derece karışık ve karışmış ve birbirine benzeyen o tohumcuklar, ism‑i Hafîz’in tecellîsi altında, kemâl‑i imtisal ile, hatâsız olarak, Fâtır‑ı Hakîm’den gelen evâmir‑i tekvîniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik‑i hareket ediyorlar ki; onların o hareketlerinde bir şuûr, bir basîret, bir kasd, bir irâde, bir ilim, bir kemâl, bir hikmet parladığı görünüyor.
Çünkü, görüyorsun ki; o birbirine benzeyen tohumcuklar, birbirinden temâyüz ediyor, ayrılıyor.
Meselâ, bu tohumcuk bir incir ağacı oldu. Fâtır‑ı Hakîm’in ni'metlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleriyle bizlere uzatıyor. İşte bu, ona sûreten benzeyen bu iki tohumcuk ise, gün âşıkı nâmındaki çiçek ile, hercâî menekşe gibi çiçekleri verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar, kendilerini bizlere sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi. Ve sünbül ve ağaç oldular. Güzel tat ve koku ve şekilleri ile iştihâmızı açıp, kendi nefislerine bizim nefislerimizi dâvet ediyorlar. Ve kendilerini müşterilerine fedâ ediyorlar. Tâ nebâtî hayat mertebesinden, hayvanî hayat mertebesine terakkî etsinler. Ve hâkezâ, kıyâs et.
Öyle bir sûrette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif ağaçlarla ve mütenevvi' çiçeklerle dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur yok. ﴿فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ﴾ sırrını gösterir. Herbir tohum, ism‑i Hafîz’in cilvesiyle ve ihsânıyla, ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti, iltibassız, noksansız muhâfaza edip gösteriyor.
İşte bu hadsiz hàrika muhâfazayı yapan Zât‑ı Hafîz, kıyâmet ve haşirde, hafîziyetin tecellî‑i ekberini göstereceğine kat'î bir işârettir.
238
Evet, bu ehemmiyetsiz, zâil, fânî tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafîziyet cilvesi bir hüccet‑i kàtıadır ki; ebedî te'siri ve azîm ehemmiyeti bulunan, emânet‑i kübrâ hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef'âl ve âsâr ve akvâlleri ve hasenât ve seyyiâtları, kemâl‑i dikkatle muhâfaza edilir ve muhâsebesi görülecek.
Âyâ, bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan, ebede meb'ûstur ve saâdet‑i ebediyeye ve şekàvet‑i dâimeye namzeddir. Küçük büyük, az çok, her amelinden muhâsebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.
İşte, hafîziyetin cilve‑i kübrâsına ve mezkûr âyetin hakikatine şâhidler had ve hesaba gelmez. Bu mes'eledeki gösterdiğimiz şâhid, denizden bir katre, dağdan bir zerredir.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
Onsekizinci Lem'a
Hatt‑ı Kur'ân Sikke-i Tasdik-ı Gaybî ve Hatt‑ı Kur'ân Lem'alar Mecmuası’nda neşredilmiştir.
239
Ondokuzuncu Lem'aİktisad Risalesi
İktisad ve kanâate, isrâf ve tebzîre dairdir.
﴿﷽﴾
﴿كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا﴾
Şu âyet‑i kerîme, iktisada kat'î emir ve isrâftan nehy‑i sarîh sûretinde gayet mühim bir ders‑i hikmet veriyor. Şu mes'elede “Yedi Nükte” var.
Birinci Nükte
Hàlık‑ı Rahîm, nev'‑i beşere verdiği ni'metlerin mukâbilinde şükür istiyor. İsrâf ise şükre zıttır, ni'mete karşı hasâretli bir istihfaftır. İktisad ise, ni'mete karşı ticâretli bir ihtiramdır.
Evet, iktisad; hem bir şükr‑ü manevî, hem ni'metlerdeki Rahmet‑i İlâhiye’ye karşı bir hürmet, hem kat'î bir sûrette sebeb‑i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medâr‑ı sıhhat, hem manevî dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb‑i izzet, hem ni'met içindeki lezzeti hissetmesine ve zâhiren lezzetsiz görünen ni'metlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebebdir. İsrâf ise, mezkûr hikmetlere muhâlif olduğundan, vahîm neticeleri vardır.
240
İkinci Nükte
Fâtır‑ı Hakîm, insanın vücûdunu mükemmel bir saray sûretinde ve muntazam bir şehir misâlinde yaratmış. Ağızdaki kuvve‑i zâikayı bir kapıcı, a'sâb ve damarları telefon ve telgraf telleri gibi – kuvve‑i zâika ile, merkez‑i vücûddaki mide ile bir medâr‑ı muhâbereleridir – ki, ağıza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene, mideye lüzumu yoksa “Yasaktır!” der, dışarı atar. Bazen de, bedene menfaati olmamakla beraber, zararlı ve acı ise, hemen dışarı atar, yüzüne tükürür.
İşte, mâdem ağızdaki kuvve‑i zâika bir kapıcıdır; mide, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyâhut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev'inden ancak beş derecesi muvâfık olur, fazla olamaz. Tâ ki, kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dâhiline sokmasın.
İşte, bu sırra binâen, şimdi iki lokma farz ediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden kırk para, diğer lokma, en a'lâ baklavadan on kuruş olsa; bu iki lokma, ağıza girmeden, beden itibariyle farkları yoktur, müsâvîdirler. Boğazdan geçtikten sonra, cesed beslemesinde yine müsâvîdirler. Belki, bazen kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve‑i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak ne kadar mânâsız ve zararlı bir isrâf olduğu kıyâs edilsin. Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır. “Hâkim benim” der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak, ihtilâl verecek, yangın çıkaracak, “Aman! Doktor gelsin, harâretimi teskin etsin, ateşimi söndürsün” dedirmeye mecbur edecek.
İşte, iktisad ve kanâat, Hikmet‑i İlâhiye’ye tevfik‑i harekettir; kuvve‑i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsrâf ise, o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştihâ‑yı hakîkiyi kaybeder. Tenevvü'‑ü et'imeden gelen sun'î bir iştihâ‑yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.
Üçüncü Nükte
Sâbık “İkinci Nükte”de, “Kuvve‑i zâika kapıcıdır” dedik. Evet, ehl‑i gaflet ve rûhen terakkî etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hatırı için isrâfâta ve bir dereceden on derece fiata çıkmamak gerektir.
241
Fakat, hakîki ehl‑i şükrün ve ehl‑i hakikatin ve ehl‑i kalbin kuvve‑i zâikası – “Altıncı Söz”deki muvâzenede beyân edildiği gibi kuvve‑i zâikası – Rahmet‑i İlâhiye’nin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve‑i zâikada taamlar adedince mîzancıklarla ni'met‑i İlâhiye’nin envâ'ını tartmak ve tanımak, bir şükr‑ü manevî sûretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte, bu sûrette kuvve‑i zâika, yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, rûha, akla dahi baktığı cihetle, midenin fevkınde hükmü var, makamı var.
İsrâf etmemek şartıyla ve sırf vazife‑i şükrâniyeyi yerine getirmek ve envâ'‑ı niam-ı İlâhiye’yi hissedip tanımak kaydıyla ve meşrû olmak ve zillet ve dilenciliğe vesile olmamak şartıyla, lezzetini takib edebilir. Ve o kuvve‑i zâikayı taşıyan lisânı şükürde isti'mâl etmek için lezîz taamları tercih edebilir. Bu hakikate işâret eden bir hâdise ve bir kerâmet‑i Gavsiye:
Bir zaman Hazret‑i Gavs-ı A'zam Şeyh Geylânî’nin terbiyesinde, nâzdâr ve ihtiyare bir hanımın bir tek evlâdı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyare, gitmiş oğlunun hücresine; bakıyor ki, oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. O riyâzâttan za'fiyetiyle, vâlidesinin şefkatini celb etmiş. Ona acımış. Sonra Hazret‑i Gavs’ın yanına şekvâ için gitmiş. Bakmış ki, Hazret‑i Gavs, kızartılmış bir tavuk yiyor.
Nâzdârlığından demiş: “Yâ Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor; sen tavuk yersin!”
Hazret‑i Gavs tavuğa demiş: “Kum biiznillâh!” O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mu'temed ve mevsûk çok zâtlardan, Hazret‑i Gavs gibi kerâmât‑ı hàrikaya mazhariyeti dünyaca meşhûr bir zâtın bir kerâmeti olarak, manevî tevâtürle nakledilmiş.
Hazret‑i Gavs demiş: “Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin.”
242
İşte, Hazret‑i Gavs’ın bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da rûhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakit lezîz şeyleri yiyebilir.
Dördüncü Nükte
“İktisad eden, maîşetçe aile belâsını çekmez” meâlindeki لَا يَعُولُ مَنِ اقْتَصَدَ Hadîs‑i Şerîfi sırrıyla, iktisad eden, maîşetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez. Evet, iktisad kat'î bir sebeb‑i bereket ve medâr‑ı hüsn-ü maîşet olduğuna o kadar kat'î deliller var ki, had ve hesaba gelmez.
Ezcümle; ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zâtların şehâdetleriyle diyorum ki; iktisad vâsıtasıyla bazen bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene – şimdi otuz sene – evvel benimle beraber Burdur’a nefyedilen reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefâlete düşmemekliğim için, zekâtlarını bana kabûl ettirmeğe çok çalıştılar. O zengin reislere dedim: “Gerçi param pek azdır. Fakat iktisadım var. Kanâate alışmışım. Ben sizden daha zenginim.” Mükerrer ve musırrâne tekliflerini reddettim. Cây‑i dikkattir ki, iki sene sonra, bana zekâtlarını teklif edenlerin bir kısmı, iktisadsızlık yüzünden borçlandılar. Lillâhi'l‑Hamd, onlardan yedi sene sonra, o az para, iktisad bereketiyle bana kâfî geldi, benim yüz suyumu döktürmedi, beni halklara arz‑ı hâcete mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu olan “nâstan istiğnâ” mesleğimi bozmadı.
Evet, iktisad etmeyen, zillete ve ma'nen dilenciliğe ve sefâlete düşmeğe namzeddir. Bu zamanda isrâfâta medâr olacak para çok pahalıdır. Mukâbilinde bazen haysiyet, nâmus, rüşvet alınıyor. Bazen mukaddesât‑ı diniye mukâbil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek, manevî yüz lira zarar ile maddî yüz paralık bir mal alınır.
243
Eğer iktisad edip hâcât‑ı zarûriyeye iktısar ve ihtisar ve hasretse; ﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴾ sırrıyla, ﴿وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا﴾ sarâhatiyle, ummadığı tarzda, yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüd ediyor. Evet, rızık ikidir:
Biri; hakîki rızıktır ki, onunla yaşayacak. Bu âyetin hükmü ile, o rızık taahhüd‑ü Rabbânî altındadır. Beşerin sû‑i ihtiyarı karışmazsa, o zarûrî rızkı herhalde bulabilir. Ne dinini, ne nâmusunu, ne izzetini fedâ etmeğe mecbur olmaz.
İkincisi; rızk‑ı mecâzîdir ki, sû‑i isti'mâlât ile hâcât‑ı gayr-ı zarûriye hâcât‑ı zarûriye hükmüne geçip, görenek belâsıyla tiryâki olup, terk edemiyor. İşte bu rızık taahhüd‑ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda, çok pahalıdır. Başta izzetini fedâ edip zilleti kabûl etmek, bazen alçak insanların ayaklarını öpmek kadar ma'nen bir dilencilik vaziyetine düşmek, bazen hayat‑ı ebediyesinin nuru olan mukaddesât‑ı diniyesini fedâ etmek sûretiyle o bereketsiz, menhus malı alır.
Hem bu fakr u zarûret zamanında, aç ve muhtaç olanların elemlerinden ehl‑i vicdâna rikkat‑i cinsiye vâsıtasıyla gelen teellüm, o gayr‑ı meşrû bir sûrette kazandığı para ile aldığı lezzeti, vicdânı varsa acılaştırıyor.
Böyle acîb bir zamanda, şübheli mallarda, zarûret derecesinde iktifâ etmek lâzımdır. Çünkü اِنَّ الضَّرُورَةَ تُقَدَّرُ بِقَدْرِهَا sırrıyla; haram maldan, mecburiyetle zarûret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet, muztar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir. Hem, yüz aç adamın huzurunda kemâl‑i lezzet ile fazla yenilmez.
244
İktisad, sebeb‑i izzet ve kemâl olduğuna delâlet eden bir vâkıa:
Bir zaman, dünyaca sehàvetle meşhûr Hâtem‑i Tâî, mühim bir ziyâfet veriyor. Misâfirlerine gayet fazla hediyeler verdiği vakit, çölde gezmeye çıkıyor. Bakar ki; bir ihtiyar fakir adam, bir yük dikenli çalı ve gevenleri beline yüklemiş, cesedine batıyor, kanatıyor. Hâtem ona dedi:
“Hâtem‑i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyâfet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk çalı yüküne bedel beş yüz kuruş alırsın.”
O muktesid ihtiyar demiş ki: “Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım; Hâtem‑i Tâî’nin minnetini almam.”
Sonra Hâtem‑i Tâî’den sormuşlar: “Sen kendinden daha civanmerd, azîz, kimi bulmuşsun?”
Demiş: “İşte o sahrâda rast geldiğim o muktesid ihtiyarı benden daha azîz, daha yüksek, daha civanmerd gördüm.”
Beşinci Nükte
Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i kereminden, en fakir adama en zengin adam gibi ve gedâya (yani fakire) pâdişah gibi, lezzet‑i ni'metini ihsâs ettiriyor. Evet, bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisad vâsıtasıyla aldığı lezzet, bir pâdişahın ve bir zenginin isrâftan gelen usanç ve iştahsızlıkla yediği en a'lâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyâde lezzetlidir. Cây‑i hayrettir ki, bazı müsrif ve mübezzir insanlar, böyle iktisadçıları “hısset” ile itham ediyorlar. Hâşâ! İktisad, izzet ve cömertliktir. Hısset ve zillet, ehl‑i isrâf ve tebzîrin zâhirî merdâne keyfiyetlerinin iç yüzüdür. Bu hakikati te'yid eden, bu risalenin te'lifi senesinde, Isparta’da hücremde cereyan eden bir vâkıa var. Şöyle ki:
245
Kaideme ve düstur‑u hayatıma muhâlif bir sûrette, bir talebem iki buçuk okkaya yakın bir balı, bana hediye kabûl ettirmeye ısrar etti. Ne kadar kaidemi ileri sürdüm, kanmadı. Bilmecbûriye, yanımdaki üç kardeşime yedirmek ve Şâbân‑ı Şerîf ve Ramazan’da o baldan iktisad ile otuz‑kırk gün üç adam yesin ve getiren de sevâb kazansın ve kendileri de tatlısız kalmasın diyerek, “Alınız” dedim. Bir okka bal da benim vardı. O üç arkadaşım, gerçi müstakîm ve iktisadı takdir edenlerdendi. Fakat, her ne ise, birbirine ikram etmek ve herbiri ötekinin nefsini okşamak ve kendi nefsine tercih etmek olan, bir cihette ulvî bir haslet ile, iktisadı unuttular. Üç gecede iki buçuk okka balı bitirdiler. Ben gülerek dedim: “Sizi, otuz‑kırk gün, o bal ile tatlandıracaktım. Siz otuz günü üçe indirdiniz. Âfiyet olsun!” dedim. Fakat ben, kendi o bir okka balımı iktisad ile sarf ettim. Bütün Şâbân ve Ramazan’da hem ben yedim, hem, Lillâhi'l‑Hamd, o kardeşlerimin herbirisine iftar vaktinde birer kaşık (Hâşiye) verip, mühim sevâba medâr oldu.
Benim hâlimi görenler, o vaziyetimi belki hısset telâkki etmişlerdir. Öteki kardeşlerimin üç gecelik vaziyetlerini bir civanmerdlik telâkki edebilirler. Fakat, hakikat noktasında, o zâhirî hısset altında ulvî bir izzet ve büyük bir bereket ve yüksek bir sevâb gizlendiğini gördük. Ve o civanmerdlik ve isrâf altında, eğer vazgeçilmese idi, bir dilencilik ve gayrın eline tama'kârâne ve muntazırâne bakmak gibi, hıssetten çok aşağı bir hâleti netice verir idi.
Altıncı Nükte
İktisad ve hıssetin çok farkı var. Tevâzu'; nasıl ki, ahlâk‑ı seyyieden olan tezellülden ma'nen ayrı ve sûreten benzer bir haslet‑i memdûhadır. Ve vakar, nasıl ki kötü hasletlerden olan tekebbürden ma'nen ayrı ve sûreten benzer bir haslet‑i memdûhadır.
246
Öyle de; ahlâk‑ı àliye-i Peygamberiyeden olan ve belki kâinâttaki nizâm‑ı hikmet-i İlâhiye’nin medârlarından olan iktisad ise, sefillik ve bahillik ve tama'kârlık ve hırsın bir halîtası olan hısset ile hiç münâsebeti yok. Yalnız sûreten bir benzeyiş var. Bu hakikati te'yid eden bir vâkıa:
Sahâbenin Abâdile‑i Seb'a-i meşhûresinden olan Abdullâh İbn‑i Ömer Hazretleri ki; Halife‑i Resûlullâh olan Fâruk‑u A'zam Hazret-i Ömer’in (R.A.) en mühim ve büyük mahdumu ve sahâbe âlimlerinin içinde en mümtâzlarından olan O Zât‑ı mübârek çarşı içinde, alışverişte, kırk paralık bir mes'eleden iktisad için ve ticâretin medârı olan emniyet ve istikameti muhâfaza için şiddetli münâkaşa etmiş. Bir sahâbe ona bakmış; rû‑yi zeminin halife‑i zîşanı olan Hazret‑i Ömer’in mahdumunun kırk para için münâkaşasını acîb bir hısset tevehhüm ederek, o imâmın arkasına düşüp, ahvâlini anlamak ister. Baktı ki, Hazret‑i Abdullâh hâne‑i mübârekine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti. Sonra hânesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti. Uzaktan bakan sahâbe merak etti.
Gitti, o fakirlere sordu: “İmâm sizin yanınızda durdu, ne yaptı?”
Herbirisi dedi: “Bana bir altın verdi.”
O Sahâbe dedi: “Fesübhânallâh! Çarşı içinde kırk para için böyle münâkaşa etsin de, sonra hânesinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden, kemâl‑i rızâ-yı nefisle versin!” diye düşündü. Gitti, Hazret‑i Abdullâh İbn-i Ömer’i gördü, dedi:
“Yâ imâm! Bu müşkülümü hallet. Sen çarşıda böyle yaptın. Hânende de şöyle yapmışsın.”
Ona cevaben dedi ki: “Çarşıdaki vaziyet; iktisaddan ve kemâl‑i akıldan ve alışverişin esâsı ve rûhu olan emniyetin, sadâkatin muhâfazasından gelmiş bir hâlettir, hısset değildir. Hânemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve rûhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hıssettir ve ne de bu isrâftır.”
247
İmâm‑ı A'zam, bu sırra bir işâret olarak, لَا اِسْرَافَ فِي الْخَيْرِ كَمَا لَا خَيْرَ فِي الْاِسْرَافِ demiş. Yani; “Hayırda ve ihsânda – fakat müstehak olanlara – isrâf olmadığı gibi, isrâfta da hiçbir hayır yoktur.”
Yedinci Nükte
İsrâf, hırsı intac eder. Hırs üç neticeyi verir:
Birincisi: Kanâatsizliktir. Kanâatsizlik ise sa'ye, çalışmaya şevki kırar. Şükür yerine şekvâ ettirir, tenbelliğe atar. Ve meşrû, helâl, az malı (Hâşiye) terk edip; gayr‑ı meşrû, külfetsiz bir malı arar. Ve o yolda izzetini, belki haysiyetini fedâ eder.
Hırsın İkinci Neticesi: Haybet ve hasârettir. Maksûdunu kaçırmak ve istiskàle ma'rûz kalıp, teshîlât ve muâvenetten mahrum kalmak; hattâ, اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ yani, “Hırs, hasâret ve muvaffakıyetsizliğin sebebidir.” olan darb‑ı mesele mâsadak olur.
Hırs ve kanâatin te'sirâtı, zîhayat âleminde gayet geniş bir düstur ile cereyan ediyor.
Ezcümle: Rızka muhtaç ağaçların fıtrî kanâatleri, onların rızkını onlara koşturduğu gibi, hayvanatın hırs ile meşakkat ve noksaniyet içinde rızka koşmaları, hırsın büyük zararını ve kanâatin azîm menfaatini gösterir.
Hem zaîf umum yavruların lisân‑ı hâlleriyle kanâatleri, süt gibi latîf bir gıdânın, ummadığı bir yerden onlara akması ve canavarların hırs ile noksan ve mülevves rızıklarına saldırması, da'vâmızı parlak bir sûrette isbât ediyor.
248
Hem semiz balıkların vaziyet‑i kanâatkârânesi, mükemmel rızıklarına medâr olması ve tilki ve maymun gibi zekî hayvanların hırs ile rızıkları peşinde dolaşmakla beraber kâfî derecede bulmamalarından cılız ve zaîf kalmaları, yine hırs ne derece sebeb‑i meşakkat ve kanâat ne derece medâr‑ı rahat olduğunu gösterir.
Hem Yahudî milleti hırs ile, ribâ ile, hile dolabı ile rızıklarını zilletli ve sefâletli, gayr‑ı meşrû ve ancak yaşayacak kadar rızıklarını bulması ve sahrâ‑nişînlerin (yani bedevîlerin) kanâatkârâne vaziyetleri, izzetle yaşaması ve kâfî rızkı bulması, yine mezkûr da'vâmızı kat'î isbât eder.
Hem çok âlimlerin (Hâşiye‑1) ve edîblerin (Hâşiye‑2) zekâvetlerinin verdiği bir hırs sebebiyle fakr‑ı hâle düşmeleri ve çok aptal ve iktidarsızların, fıtrî kanâatkârâne vaziyetleri ile zenginleşmeleri kat'î bir sûrette isbât eder ki; rızk‑ı helâl, acz ve iftikàra göre gelir, iktidar ve ihtiyar ile değil. Belki o rızk‑ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile ma'kûsen mütenâsibdir. Çünkü; çocukların iktidar ve ihtiyarı geldikçe rızkı azalır, uzaklaşır, sakîlleşir. اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنٰى hadîsinin sırrıyla; kanâat bir define‑i hüsn-ü maîşet ve rahat‑ı hayattır. Hırs ise, bir mâden‑i hasâret ve sefâlettir.
249
Üçüncü Netice: Hırs, ihlâsı kırar, amel‑i uhreviyeyi zedeler. Çünkü; bir ehl‑i takvânın hırsı varsa, teveccüh‑ü nâsı ister. Teveccüh‑ü nâsı mürâat eden, ihlâs‑ı tâmmı bulamaz. Bu netice çok ehemmiyetli, çok cây‑i dikkattir.
Elhâsıl; isrâf, kanâatsizliği intac eder. Kanâatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar, tenbelliğe atar, hayatından şekvâ kapısını açar, mütemâdiyen şekvâ ettirir. (Hâşiye) Hem ihlâsı kırar, riyâ kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir. İktisad ise, kanâati intac eder. عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَلَّ مَنْ طَمَعَ hadîsin sırrıyla; kanâat, izzeti intac eder. Hem sa'ye ve çalışmaya teşci' eder. Şevkini ziyâdeleştirir, çalıştırır.
Çünkü, meselâ bir gün çalıştı. Akşamda aldığı cüz'î bir ücrete kanâat sırrıyla, ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise, kanâat etmediği için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır. Hem iktisaddan gelen kanâat, şükür kapısını açar, şekvâ kapısını kapatır. Hayatında dâima şâkir olur. Hem kanâat vâsıtasıyla insanlardan istiğnâ etmek cihetinde, teveccühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır, riyâ kapısı kapanır.
İktisadsızlık ve isrâfın dehşetli zararlarını geniş bir dâirede müşâhede ettim. Şöyle ki: Ben, dokuz sene evvel mübârek bir şehre geldim. Kış münâsebetiyle o şehrin menâbi'‑i servetini göremedim. Allah rahmet etsin, oranın müftüsü birkaç defa bana dedi: “Ahâlimiz fakirdir.” Bu söz benim rikkatime dokundu. Beş‑altı sene sonraya kadar, dâima o şehir ahâlisine acıyordum. Sekiz sene sonra yazın yine o şehre geldim. Bağlarına baktım. Merhum müftünün sözü hâtırıma geldi. “Fesübhânallâh” dedim. “Bu bağların mahsulâtı, şehrin hâcetinin pek fevkındedir. Bu şehir ahâlisi pek çok zengin olmak lâzım gelir.” Hayret ettim. Beni aldatmayan ve hakikatlerin derkinde bir rehberim olan bir hâtıra‑i hakikatle anladım: İktisadsızlık ve isrâf yüzünden bereket kalkmış ki, o kadar menâbi'‑i servetle beraber, o merhum müftü “Ahâlimiz fakirdir” diyordu.
250
Evet, zekât vermek ve iktisad etmek, malda bittecrübe sebeb‑i bereket olduğu gibi; isrâf etmek ile zekât vermemek, sebeb‑i ref'-i bereket olduğuna hadsiz vâkıât vardır.
İslâm hükemâsının Eflâtun’u ve hekimlerin şeyhi ve feylesofların üstadı, dâhî‑i meşhûr Ebû Ali İbn‑i Sînâ, yalnız tıb noktasında, ﴿كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا﴾ âyetini şöyle tefsir etmiş, demiş:
جَمَعْتُ الطِّبَّ ف۪ي بَيْتَيْنِ جَمْعًاوَحُسْنُ الْقَوْلِ ف۪ي قَصْرِ الْكَلَامِ
فَقَلِّلْ اِنْ اَكَلْتَ وَبَعْدَ اَكْلٍ تَجَنَّبْوَالشِّفَاءُ فِي الْاِنْهِضَامِ
وَلَيْسَ عَلَى النُّفُوسِ اَشَدُّ حَالًامِنْ اِدْخَالِ الطَّعَامِ عَلَى الطَّعَامِ
Yani: “İlm‑i tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit, az ye. Yedikten sonra dört‑beş saat kadar daha yeme. Şifâ hazımdadır. Yani; kolayca hazmedeceğin mikdarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hâl, taam taam üstüne yemektir.” (Hâşiye)
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
251
Cây‑i Hayret ve Medâr‑ı İbret Bir Tevâfuk
İktisad Risalesi’ni, üçü acemî olarak, beş‑altı ayrı ayrı müstensih, ayrı ayrı yerde, ayrı ayrı nüshadan yazıp, birbirinden uzak, hatları birbirinden ayrı, hiç elifleri düşünmeyerek yazdıkları herbir nüshanın elifleri, duâsız ellibir, duâ ile beraber elliüçte tevâfuk etmekle beraber; İktisad Risalesi’nin tarih‑i te'lif ve istinsahı olan Rûmîce ellibir ve Arabî elliüç tarihinde tevâfuku ise, şüphesiz tesâdüf olamaz. İktisaddaki bereketin kerâmet derecesine çıktığına bir işârettir. Ve bu seneye “Sene‑i İktisad” tesmiyesi lâyıktır.
Evet, zaman iki sene sonra bu kerâmet‑i iktisadiyeyi, İkinci Harb‑i Umumiyede her taraftaki açlık ve tahribât ve isrâfâtla ve nev'‑i beşer ve herkes iktisada mecbur olmasıyla isbât etti.
252
Yirminci Lem'aİhlâs Hakkında
Onyedinci Lem'anın Onyedinci Notasının Yedi Mes'elesinden, Beş Noktadan ibaret olan İkinci Mes'elesinin Birinci Noktası iken, ehemmiyetine binâen Yirminci Lem'a oldu.
﴿﷽﴾
﴿اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّ۪ينُ﴾﴿اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُ﴾ Âyetiyle ve هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظ۪يمٍ (ev kemâ kàl) Hadîs‑i Şerîfi, ikisi de ihlâs ne kadar İslâmiyette mühim bir esâs olduğunu gösteriyorlar. Bu ihlâs mes'elesinin hadsiz nüktelerinden yalnız “Beş Nokta”yı muhtasaran beyân ederiz.
Tenbih: Bu mübârek Isparta’nın medâr‑ı şükrân bir hüsn‑ü tâli'idir ki; ondaki ehl‑i takvâ ve ehl‑i tarîkat ve ehl‑i ilmin – sâir yerlere nisbeten – rekabetkârâne ihtilâfları görünmüyor. Gerçi lâzım olan hakîki muhabbet ve ittifak yoksa da, zararlı muhâlefet ve rekabet de başka yerlere nisbeten yoktur.
253
Birinci Nokta
Mühim ve müdhiş bir suâl:
Neden ehl‑i dünya, ehl‑i gaflet, hattâ ehl‑i dalâlet ve ehl‑i nifâk rekabetsiz ittifak ettikleri hâlde, ehl‑i hak ve ehl‑i vifâk olan ashâb‑ı diyânet ve ehl‑i ilim ve ehl‑i tarîkat, neden rekabetli ihtilâf ediyorlar? İttifak, ehl‑i vifâkın hakkı iken ve hilâf, ehl‑i nifâkın lâzımı iken, neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık şuraya geldi?