Mukaddime
(Bu lem'anın te'lifinden) oniki sene evvel (❋) inâyet‑i Rabbâniye ile, mârifet‑i İlâhiye’de bir hareket‑i fikriye ve bir seyahat‑ı kalbiye ve bir inkişafat‑ı rûhiyede tezâhür eden bazı lemeât‑ı Tevhidiyeyi, Arabî olarak, notalar sûretinde Zühre, Şu'le, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risalelerde kaydetmiştim. Uzun bir hakikatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuâını irâe etmek tarzında yazıldığından, yalnız kendi kendime birer hâtıra ve birer ihtar şeklinde olduğundan, başkalarının istifadesi mahdûd kalmıştı. Hususan, en mümtâz ve en hàs kardeşlerimin kısm‑ı a'zamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarı ve ilhâhıyla, o notaların, o lem'aların kısmen izâhlı ve kısmen kısa bir meâlini Türkçe olarak yazmağa mecbur oldum.
Şu notalar ve Arabî risaleler, Yeni Said’in en evvel hakikat ilminden bir derece şühûd sûretinde gördüğü için, tağyîr edilmeden, meâlleri yazıldı. Onun için, bazı cümleler sâir Söz’lerde de zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor. Ve bir kısmı, gayet mücmel olmakla beraber, izâh edilmiyor; tâ letâfet‑i asliyesini kaybetmesin.
201
Birinci Nota
Kendi nefsime hitâben demiştim: Ey gâfil Said! Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refâkat etmeyen ve dünyanın harâbıyla senden müfârakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırâzıyla seni terk edip arka çeviren ve bâhusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî' etmeyen, hususan bir‑iki sene zarfında ebedî bir firâk ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husûlü ânında seni terk eden fânî şeylerle kalbini bağlamak, kâr‑ı akıl değildir.
Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.
Sen kendi mâhiyetine bak ki; senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına râzı olamaz. O’ndan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve latîfelerinin sultanıdır. Fâtır‑ı Hakîm’in emrine mutî' olan o sultanına itâat et, kurtul!
İkinci Nota
Hakikatdâr bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum: “Ey İnsan! Kur'ân’ın desâtirindendir ki; Cenâb‑ı Hakk’ın mâsivâsından hiçbir şeyi, ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen, kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat, ma'bûdiyetten uzaklık noktasında müsâvî oldukları gibi, mahlûkıyet nisbetinde de birdirler.”
202
Üçüncü Nota
Ey gâfil Said! Bil ki, galat‑ı his nev'inden, gayet muvakkat dünyayı lâyemût ve dâimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sâbit ve müstemir gördüğünden, fânî nefsini de o nazar ile sâbit telâkki ettiğinden, yalnız kıyâmetin kopacağından dehşet alıyorsun. Güyâ kıyâmetin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun. Aklını başına al. Sen ve hususî dünyan, dâimî zevâl ve fenâ darbesine ma'rûzsunuz. Senin bu galat‑ı hissin ve mağlatan şu misâle benzer ki:
Bir adam, elinde olan âyinesini bir hâne veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misâlî bir hâne, bir şehir, bir bahçe, o âyinede görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tağayyür âyinenin başına gelse, o hayâlî hâne ve şehir ve bahçede herc ü merc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakîki hâne, şehir ve bahçenin devam ve bekàsı sana fâide vermez. Çünkü; senin elindeki âyinedeki hâne ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyâs ve mîzan iledir.
Senin hayatın ve ömrün âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada o hâne ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harâb olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyâmetin kopacak bir vaziyettedir.
Mâdem öyledir; sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme!
Dördüncü Nota
Bil ki, ekseriyetle Fâtır‑ı Hakîm’in âdetidir: Ehemmiyetli ve kıymetdâr şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yani; ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymetdâr, ehemmiyetli şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kaide‑i âdetullâh ekseriyetle muttarid görünüyor.
203
İşte bu sâbit kaideye binâen deriz: Mâdem, fünûnun ittifakıyla ve ulûmun şehâdetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde en ehemmiyetli, insandır. Ve mevcûdât içinde en kıymetdâr, insandır. Ve insanın bir ferdi, sâir hayvanatın bir nev'i hükmündedir.
Elbette, kat'î bir hads ile hükmedilir ki; haşir ve neşr‑i ekberde, beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iâde edilecektir.
Beşinci Nota
Şu notada, Avrupa fünûnu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât‑ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünûn ve medeniyeti, o seyahat‑ı kalbiyede emrâz‑ı kalbiyeye inkılâb ederek ziyâde müşkülâta medâr olduğundan, bilmecbûriye, Yeni Said zihnini silkeleyip, müzahref felsefeyi ve sefîh medeniyeti atmak isterken, kendi rûhunda Avrupa’nın lehinde şehâdet eden hissiyat‑ı nefsâniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs‑ı manevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhâvereye mecbur olmuştur.
Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir.
Birisi, İsevîlik din‑i hakîkisinden aldığı feyz ile hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye nâfi' san'atları ve adâlet ve hakkâniyete hizmet eden fünûnları takib eden bu birinci Avrupa’ya hitâb etmiyorum.
Belki, felsefe‑i tabîiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden, bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitâb ediyorum. Şöyle ki:
O zaman, o seyahat‑ı rûhiyede, mehâsin‑i medeniyet ve fünûn‑u nâfiadan başka olan mâlâyanî ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefîh medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs‑ı manevîsine karşı demiştim:
Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefîh ve muzır bir medeniyeti tutup da'vâ edersin ki, “Beşerin saâdeti bu ikisiyledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!
204
Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht rûh! Acaba, hem rûhunda, hem vicdânında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musîbetlerle musîbet‑zede olmuş ve azâba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhirî bir sûrette, aldatıcı bir zînet ve servet içinde bulunmasıyla saâdeti mümkün olabilir mi? Ona mes'ûd denilebilir mi?
Âyâ, görmüyor musun ki; bir adamın cüz'î bir emirden me'yûs olması ve vehmî bir emelden ümîdi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar‑ı hayâle uğraması sebebiyle, tatlı hayâller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tâzib ediyor, dünya ona dar geliyor, zindân oluyor.
Hâlbuki senin şeâmetinle kalbinin en derin köşelerinde ve rûhunun tâ esâsında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtâ'a uğrayan ve bütün elemleri ondan neş'et eden bir bîçâre insana hangi saâdeti te'min ediyorsun? Acaba, zâil, yalancı bir Cennet’te cismi bulunan ve kalbi, rûhu Cehennem’de azâb çeken bir insana mes'ûd denilebilir mi? İşte sen, bîçâre beşeri böyle baştan çıkardın. Yalancı bir Cennet içinde cehennemî bir azâb çektiriyorsun.
Ey beşerin nefs‑i emmâresi! Bu temsîle bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil. Meselâ; bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında bîçâre, âciz bir adam bulunur. Zâlimler hücum edip malını, eşyasını gasb ederek kulübeciğini harâb ediyorlar. Bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak hâline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa, hâl, bu minvâl üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler, zâlimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan, umumî bir mâtem o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftâr oluyor. Hâlbuki vicdân bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden, iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüd edip ve nihâyetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyâhut kalb ve aklın muktezâsını ibtal etsin.
205
Ey sefâhet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccâl gibi bir tek gözü taşıyan kör dehân ile rûh‑u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı a'lâ‑yı illiyînden, esfel‑i sâfilîne atar; hayvanatın en bedbaht derecesine indirir.
Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal‑i his hizmeti gören câzibedâr oyuncakların ve uyutucu hevesât ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek! İşte, beşere açtığın yol ve verdiğin saâdet bu misâle benzer.
İkinci yol ki, Kur'ân‑ı Hakîm hidayetiyle beşere hediye etmiştir, şöyledir: Görüyoruz ki, o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir Sultan‑ı Âdilin müstakîm askerleri her tarafta bulunuyorlar, geziyorlar. Ara sıra O Sultanın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar. Silâhlarını, atlarını ve mîrî levâzımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslîm alınmasından zâhiren mahzûn oluyorlar; fakat hakikat noktasında, terhisle müferrah olup, Sultanın ziyaretine ve Pâdişahın pâyitahtına dönmesi ve Pâdişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar.
Bazen terhis memurları acemî bir nefere rast geliyorlar. Nefer onları tanımıyor. “Silâhını teslîm et!” diyorlar. Nefer diyor: “Ben Pâdişahın askeriyim. Onun hizmetindeyim. Sonra onun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızâsıyla gelmişseniz, göz ve baş üstüne geldiniz. Emrini gösteriniz, yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünkü nefsim benim değil, benim Sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, Mâlikimin emânetidir. Emâneti muhâfaza ve Sultanımın haysiyetini himâye ve izzetini vikàye için size baş eğmeyeceğim!”
İşte, o ikinci yoldaki medâr‑ı sürûr ve saâdet olan binler ahvâlden bu hâl, bir nümûnedir. Sâir ahvâli sen kıyâs et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdât nâmında, sevinç ve şenlikle bir tahşidât ve sevkiyât‑ı askeriye vardır ve vefiyât nâmında sürûr ve muzîka ile terhisât‑ı askeriye görünüyorlar. İşte, Kur'ân‑ı Hakîm beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim tam kabûl etse, böyle iki cihanın saâdetine giden bu ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzûn ve ne de gelecek şeyden havf eder.
206
Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esâssız esâslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk‑ı hayatı var. Gaye‑i himmeti ve hedef‑i maksadı, yaşamak ve bekàsını te'min etmektir.” diyorsun. Ve Hàlık‑ı Kerîm’in kerem düsturlarından ve erkân‑ı kâinâtta kemâl‑i itâatle imtisal edilen düstur‑u teâvünle, nebâtât hayvanatın imdâdına ve hayvanat insanların yardımına koşmasından tezâhür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidâl zannedip, “Hayat bir cidâldir” diye, ahmakàne hükmetmişsin.
Acaba, o düstur‑u teâvünün cilvesinden olan, zerrât‑ı taamiyenin kemâl‑i şevk ile beden hücrelerinin gıdâlandırılması için koşmaları nasıl cidâldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdâd ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teâvündür.
Hem çürük bir esâsın, “Herşey kendi nefsine mâliktir” diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına kat'î bir delil şudur ki: Esbâbın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en geniş irâdelisi, insandır. Hâlbuki bu insanın düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zâhir ef'âl‑i ihtiyariyesinden, yüz cüz'ünden onun dest‑i ihtiyarına verilen ve dâire‑i iktidarına giren, yalnız meşkûk tek bir cüz'dür. Böyle en zâhir fiilin yüz cüz'ünden bir cüz'üne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir denilir? Böyle en eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakîki tasarruftan ve temellükten eli bağlanmış bulunsa; “Sâir hayvanat ve cemâdât kendi kendine mâliktir” diyen, hayvandan daha ziyâde hayvan ve cemâdâttan daha ziyâde câmid ve şuûrsuz olduğunu isbât eder.
207
Seni bu hatâya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır. Yani; hàrika, menhus zekândır. O kör dehân ile, herşeyin Hàlık’ı olan Rabbini unuttun, mevhûm bir tabiata isnâd ettin, âsârını esbâba verdin, O Hàlık’ın malını bâtıl ma'bûd olan tâğutlara taksim ettin. Şu noktada ve o dehân nazarında, her zîhayat, herbir insan, tek başıyla hadsiz a'dâya karşı mukâvemet etmek ve nihâyetsiz hâcâtın tahsiline çabalamak lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem'a gibi bir şuûr, çabuk söner şu'le gibi bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömür ile, o hadsiz a'dâya ve hâcâta karşı dayanmaya mecbur oluyor. Hâlbuki, o bîçâre zîhayatın sermâyesi, binler matlûblarından birisine kâfî gelmiyor. Musîbete giriftâr olduğu zaman, sağır, kör esbâbdan başka derdine derman beklemiyor. ﴿وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ﴾ sırrına mazhar oluyor.
Senin karanlıklı dehân, nev'‑i beşerin gündüzünü geceye kalbetmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, yalancı, muvakkat lambalarla tenvir ettin. O lambalar sürûr ile beşerin yüzüne tebessüm etmiyorlar. Belki beşerin ağlanacak acı hâllerindeki eblehâne gülmesine – o ışıklar – müstehziyâne gülüp eğleniyor.
Herbir zîhayat, senin şâkirdlerin nazarında, zâlimlerin hücumuna ma'rûz, miskin birer musîbet‑zededirler. Dünya bir mâtemhâne‑i umumiyedir. Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vâveylâlardır.
Senden tam ders alan şâkirdin, bir fir'avun olur. Fakat en hasîs şeye ibâdet eden ve menfaat gördüğü herşeyi kendine rab telâkki eden bir fir'avun‑u zelîldir.
208
Hem senin şâkirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Hasîs bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir!
Hem cebbârdır. Fakat kalbinde bir nokta‑i istinâd bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbâr‑ı hodfürûştur.
O şâkirdin gaye‑i himmeti hevesât‑ı nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedâkârlık perdesi altında kendi menfaat‑i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessâstır. Nefsinden başka ciddi olarak hiçbir şeyi sevmiyor; herşeyi nefsine fedâ ediyor.
Amma Kur'ânın hàlis ve tam şâkirdi ise, bir abddir. Fakat a'zam‑ı mahlûkata karşı da ubûdiyete tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve a'zam bir menfaati gaye‑i ubûdiyet yapmaz bir abd‑i azîzdir.
Hem halîm, selîmdir. Fakat Fâtır‑ı Zülcelâl’inden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm‑i âlîhimmettir.
Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik‑i Kerîm’i ona ileride iddihar ettiği mükâfât ile bir fakir‑i müstağnîdir.
Hem zaîftir. Fakat kudreti nihâyetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinâd eden bir zaîf‑i kavîdir ki; Kur'ân hakîki bir şâkirdine Cennet‑i ebediyeyi dahi gaye‑i maksad yaptırmadığı hâlde, bu zâil, fânî dünyayı ona gaye‑i maksad hiç yapar mı?
İşte iki şâkirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla!
Hem felsefe‑i sakîmenin şâkirdleriyle Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedâkârlıklarını bununla muvâzene edebilirsin. Şöyle ki:
209
Felsefenin şâkirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde da'vâ açar.
Kur'ânın şâkirdi ise, semâvât ve arzdaki umum sâlih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samîmî bir sûrette onlara duâ eder. Ve saâdetleriyle mes'ûd oluyor. Ve rûhunda şedîd bir alâkayı onlara karşı hisseder ki, duâsında اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ der. Hem en büyük şey olan Arş ve Şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder.
Hem iki şâkirdin ulviyet ve inbisat‑ı rûhlarını bundan kıyâs et ki: Kur'ân, kendi şâkirdlerinin rûhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki; doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz Esmâ‑i İlâhiye’nin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şâkirdlerinin ellerine verir, “Evrâdlarınızı bununla okuyunuz” der. İşte, Kur'ânın tilmizlerinden Şah‑ı Geylânî, Rufâî, Şâzelî (Radıyallahu Anhüm) gibi şâkirdleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile‑i zerrâtı, katarât adedlerini, mahlûkatın aded‑i enfâsını tutmuşlar; onunla evrâdlarını okuyorlar, Cenâb‑ı Hakk’ı zikir ve tesbih ediyorlar.
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mu'cizâne terbiyesine bak ki; nasıl ednâ bir kederle ve küçük bir gamla başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlûb olan bu küçük insan, terbiye‑i Kur'ân ile ne kadar teâlî ediyor. Ve ne derece letâifi inbisat eder ki; koca dünya mevcûdâtını, virdine tesbih olmakta kısa görüyor. Ve Cennet’i zikir ve virdine gaye olmakta az gördüğü hâlde, kendi nefsini Cenâb‑ı Hakk’ın ednâ bir mahlûkunun üstünde büyük tutmuyor. Nihâyet izzet içinde nihâyet tevâzu'u cem'ediyor. Felsefe şâkirdlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyâs edebilirsin.
210
İşte, felsefe‑i sakîme-i Avrupaiyeden yek‑çeşm olan dehâsının yanlış gördüğü hakikatleri, iki cihana bakan, gayb‑âşinâ parlak iki gözü ile iki âleme nazar eden, beşer için iki saâdete iki eliyle işâret eden hüdâ‑yı Kur'ânî der ki: Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emânettir. O emânetin mâliki herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm‑i Kerîmdir. O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor, tâ senin için muhâfaza etsin, zâyi' olmasın. İleride mühim bir fiat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. O’nun nâmıyla çalış ve hesabıyla amel et. O’dur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderiyor ve senin tâkatin yetmediği şeylerden seni muhâfaza eder.
Senin şu hayatının gayesi, neticesi; O Mâlik’in esmâsına ve şuûnâtına bir mazhariyettir. Sana bir musîbet geldiği vakit, de: ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾ Yani; “Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musîbet! Eğer O’nun izin ve rızâsıyla geldin ise, merhaba, safâ geldin. Çünkü; elbette bir vakit O’na döneceğiz ve O’nun huzuruna gideceğiz ve O’na müştâkız. Mâdem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzâd edecektir; haydi, ey musîbet, o terhis ve o âzâd etmek senin elinle olsun, râzıyım. Eğer benim emânet muhâfazasında ve vazife‑perverliğimi tecrübe sûretinde sana emir ve irâde etmiş, fakat sana teslîm olmaklığıma izin ve rızâsı olmazsa, benim tâkatim yettikçe, emin olmayana, Mâlikimin emânetini teslîm etmem!” der.
İşte, binden bir nümûne olarak, dehâ‑yı felsefînin ve hüdâ‑yı Kur'ânînin verdikleri derslerin derecelerine bak. Evet, iki tarafın hakikat‑i hâli, sâbıkan beyân edilen tarz ile gidiyor. Fakat hidayet ve dalâlette insanların dereceleri mütefâvittir, gafletin mertebeleri muhteliftir. Herkes her mertebede bu hakikati tamamıyla hissedemez.
211
Çünkü gaflet, hissi ibtal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede ibtal‑i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl‑i medeniyet hissetmiyorlar. Fakat hassâsiyet‑i ilmiyenin tezâyüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin îkazâtıyla o gaflet perdesi parçalanıyor.
Ecnebîlerin tâğutlarıyla ve fünûn‑u tabîiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklid edip ittibâ' edenlere binler nefrîn ve teessüfler!
Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittibâ' edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefîhâne taklid edenler, ittibâ' değil, belki şuûrsuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i'dâm ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki; siz ahlâksızcasına ittibâ' ettikçe, hamiyet da'vâsında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu sûrette ittibâ'ınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır!
هَدٰينَا اللّٰهُ وَاِيَّاكُمْ اِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ
Altıncı Nota
Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakàik‑ı îmâniyenin inkârındaki ittifaklarından telâşa düşen ve i'tikàdını bozan bîçâre insan! Bil ki, kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve aded çokluğunda değil. Çünkü; insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâb eder. İnsan, bazı frenkler ve frenk‑meşrebler gibi ihtirasat‑ı hayvaniyede terakkî ettikçe, daha şiddetli bir hayvaniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun ki; hayvanatın kemiyet ve aded itibariyle hadsiz bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum envâ'‑ı hayvanat üstünde sultan ve halife ve hâkim olmuştur.
212
İşte, muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefîhler, Cenâb‑ı Hakk’ın hayvanatından bir nev'i habîslerdir ki, Fâtır‑ı Hakîm onları dünyanın imâreti için halk etmiştir. Mü'min ibâdına ettiği ni'metlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid‑i kıyâsî yapıp, âkıbetinde, müstehak oldukları Cehennem’e teslîm eder.
İşte, küffarın ve ehl‑i dalâletin bir hakikat‑i îmâniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur. Çünkü; nefiy sırrıyla, ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir. Meselâ; bütün İstanbul ahâlisi, Ramazan’ın başında Ay’ı görmediğinden nefyetse, iki şâhidin isbâtıyla o cemm‑i gafîrin nefiy ve ittifakı sukùt eder. Mâdem küfrün ve dalâletin mâhiyeti nefiydir ve inkârdır, cehildir ve ademdir; küffarın kesret ile ittifakı ehemmiyetsizdir. Ehl‑i hakkın, hak ve sâbit ve sübûtu isbât olunan mesâil‑i îmâniyede, şühûda istinâd eden iki mü'minin hükmü, hadsiz o ehl‑i dalâletin ittifakına râcih olur, galebe eder.
Bu hakikatin sırrı şudur ki: Nefyedenlerin da'vâları sûreten bir iken, müteaddiddir; birbiriyle ittihâd edemez ki kuvvetlensin. İsbât edicilerin da'vâları ittihâd ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünkü gökteki hilâl‑i Ramazan’ı görmeyen der ki: “Benim nazarımda Ay yoktur; benim yanımda görünmüyor.” Başkası da, “Nazarımda yoktur” der. Daha başkası da öyle der. Herbiri kendi nazarında “Yoktur” der. Herbirinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde olan esbâb dahi ayrı ayrı olabildiği için, da'vâları da ayrı ayrı olur, birbirine kuvvet veremez. Fakat isbât edenler demiyor ki: “Benim nazarımda ve gözümde hilâl var.” Belki “Nefsü'l‑emirde, göğün yüzünde hilâl vardır, görünür” der. Görenler bütün aynı da'vâyı ve “Nefsü'l‑emirde vardır” der. Demek bütün da'vâlar birdir.
213
Nefyedenlerin nazarları ayrı ayrı olduğundan, da'vâları da ayrı ayrı olur. Nefsü'l‑emre hükmedemiyorlar. Çünkü, nefsü'l‑emirde nefiy isbât edilmez. Çünkü, ihâta lâzımdır. وَالْعَدَمُ الْمُطْلَقُ لَا يُثْبَتُ اِلَّا بِمُشْكِلَاتٍ عَظ۪يمَةٍ bir kaide‑i usûldür. Evet, bir şeyi dünyada var desen, yalnız o şeyi göstermek kâfî gelir. Eğer yok deyip nefyetsen, bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki, tâ o nefiy isbât edilsin.
İşte bu sırra binâen, ehl‑i küfrün bir hakikati nefyetmesi ise; bir mes'eleyi halletmek veyâhut dar bir delikten geçmek veyâhut bir hendekten atlamak misâlindedir ki; bin de, bir de, birdir. Çünkü birbirine yardımcı olamaz. Fakat isbât edenler nefsü'l‑emirde hakikat‑i hâle baktıkları için, müddeâları ittihâd ediyor. Kuvvetleri birbirine yardım eder. Büyük bir taşın kaldırmasına benzer ki, ne kadar eller yapışsa daha ziyâde kaldırması kolay olur ve birbirinden kuvvet alır.
Yedinci Nota
Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât‑ı ecnebiyeye cebr ile sevk eden bedbaht hamiyet‑fürûş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları râbıtaları kopmasın! Eğer böyle ahmakàne, körü körüne topuzların altında bazıların dinden râbıtaları kopsa, o vakit hayat‑ı ictimâiyede bir semm‑i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünkü; mürtedin vicdânı tamam bozulduğundan, hayat‑ı ictimâiyeye zehir olur. Ondandır ki, ilm‑i usûlde; “Mürtedin hakk‑ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musâlaha etse hakk‑ı hayatı var.” diye usûl‑ü şerîatın bir düsturudur. Hem mezheb‑i Hanefiyede, ehl‑i zimmeden olan bir kâfirin şehâdeti makbûldür; fakat fâsık, merdudu'ş‑şehâdettir. Çünkü hâindir.
214
Ey bedbaht, fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve “Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir” deme! Çünkü fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzat taleb edip girmemiş; belki içine düşmüş, çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temennî etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, – El‑iyâzü Billâh! – irtidat ile vicdânı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın!
Ey dîvâne baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki; Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyâhut düşünmüyorlar ki, fakr‑ı hâle düşmüşler? Ve îkaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar? Zannın yanlıştır, tahminin hatâdır. Belki hırs şiddetlenmiş, onun için fakr‑ı hâle düşüyorlar. Çünkü mü'minde hırs, sebeb‑i hasârettir ve sefâlettir. اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ durûb‑u emsâl hükmüne geçmiştir.
Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbâb çoktur. Başta nefis ve hevâsı ve ihtiyaç ve havâssı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın sûrî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var. Hâlbuki bâkî olan âhirete ve uzun hayat‑ı ebediyeye dâvet eden azdır. Eğer sende zerre mikdar bu bîçâre millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv‑ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat‑ı bâkiyeye yardım eden azlara imdâd etmek lâzım gelir. Yoksa, o az dâîleri susturup çoklara yardım etsen, şeytana arkadaş olursun.
Âyâ, zanneder misin bu milletin fakr‑ı hâli, dinden gelen bir zühd ve terk‑i dünyadan gelen bir tenbellikten neş'et ediyor? Bu zanda hatâ ediyorsun. Acaba, görmüyor musun ki, Çin ve Hind’deki Mecûsî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler.
Hem görmüyor musun ki, zarûrî kûttan ziyâde Müslümanların elinde bırakılmıyor? Ya Avrupa kâfir zâlimleri veya Asya münâfıkları, desîseleriyle ya çalar veya gasbediyor.
215
Sizin, cebren böyle ehl‑i îmânı mimsiz medeniyete sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette âsâyiş ve emniyet ve kolayca idare etmek ise, kat'iyyen biliniz ki; hatâ ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü; i'tikàdı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş te'mini, binler ehl‑i salâhatin idaresinden daha müşküldür.
İşte bu esâslara binâen Ehl‑i İslâm, dünyaya ve hırsa sevk etmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyât ve âsâyişler bununla te'min edilmez. Belki, mesâîlerinin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin te'sisine ve teâvün düsturunun teshîline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir‑i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet‑i diniye ile olur.
Sekizinci Nota
Ey sa'y ve ameldeki lezzet ve saâdeti bilmeyen tenbel insan! Bil ki, Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i kereminden, hizmetin mükâfâtını hizmet içinde dercetmiştir. Amelin ücretini, nefs‑i amel içine koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcûdât, hattâ bir nokta‑i nazarda câmidât dahi, evâmir‑i tekvîniye tâbir edilen hususî vazifelerinde, kemâl‑i şevk ile ve bir çeşit lezzet ile evâmir‑i Rabbâniye’yi imtisal ederler. Arıdan, sinekten, tavuktan tut, tâ şems ve kamere kadar herşey, kemâl‑i lezzetle vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından âkıbeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini îfâ ediyorlar.
216
Eğer desen: “Zîhayatta lezzet kàbildir. Cemâdâtta nasıl şevk ve lezzet olabilir?”
Elcevab: Cemâdât kendi hesablarına değil, onlarda tecellî eden Esmâ‑i İlâhiye hesabına bir şeref, bir makam, bir kemâl, bir güzellik, bir intizam isterler, arıyorlar. O vazife‑i fıtriyelerinin imtisalinde, Nuru'l‑Envâr’ın isimlerine birer ma'kes, birer âyine hükmüne geçtiğinden, tenevvür eder, terakkî eder. Meselâ; nasıl ki, bir katre su, bir zerrecik cam parçası, zâtında ziyâsız, ehemmiyetsiz iken, sâfî kalbiyle güneşe yüzünü çevirse; o vakit o ehemmiyetsiz, ziyâsız katre ve cam parçası, güneşin bir nev'i arşı olup senin yüzüne de tebessüm eder.
İşte bu misâl gibi; zerrât ve mevcûdât, cemâl‑i mutlak ve kemâl‑i mutlak sâhibi olan Zât‑ı Zülcelâl’in isimlerine vazife‑perverlik cihetinde âyine olmalarıyla, o katre ve zerrecik şişe gibi gayet aşağı bir dereceden gayet yüksek bir derece‑i zuhûra ve tenevvüre çıkıyorlar. Mâdem vazife cihetinde gayet nurânî ve yüksek bir makam alıyorlar; lezzet mümkün ve kàbil ise, yani hayat‑ı âmmeden hissedar iseler, gayet lezzet ile o vazifeleri görüyorlar, denilebilir.
Vazifede lezzet bulunduğuna en zâhir bir delil: Sen kendi a'zâ ve duygularının hizmetlerine bak. Herbiri, bekà‑i şahsî ve bekà‑i nev'î için ettikleri hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs‑i hizmet, onlara bir telezzüz hükmüne geçiyor. Hattâ hizmeti terk etmek o uzvun bir nev'i azâbıdır.
Hem en zâhir bir delil dahi, horoz ve yavrulu tavuk gibi hayvanatın vazifelerinde gösterdikleri fedâkârâne ve merdâne vaziyetleridir ki, horoz aç olduğu hâlde tavukları nefsine tercih edip bulduğu rızka onları çağırır; yemez, onlara yedirir. Ve bir şevk ve iftihar ve telezzüz ile o vazifeyi gördüğü görünür. Demek o hizmette, yemekten fazla bir lezzet alır.
217
Hem küçük yavrularına çobanlık eden tavuk dahi, yavrularının hatırı için rûhunu fedâ eder, ite atılır. Kendini aç bırakıp onları doyurur. Demek o hizmette öyle bir lezzet alır ki, açlık acısına ve ölmek elemine tereccuh eder, ziyâde gelir. Hayvanî vâlideler, yavrularını, küçük iken vazifeleri bulunduğundan, lezzetle himâyeye çalışır. Büyük olduktan sonra vazife kalkar, lezzet de gider. Yavrusunu döver, elinden dâneyi alır. Yalnız, insan nev'indeki vâlidelerin vazifeleri bir derece devam eder. Çünkü insanlarda, za'f ve acz itibariyle, dâima bir nev'i çocukluk var. Her vakit de şefkate muhtaçtır.
İşte umum hayvanatın, horoz gibi çobanlık eden erkeklerine ve tavuk gibi vâlidelerine bak, anla ki; bunlar kendi hesabına ve kendileri nâmına, kendi kemâlleri için o vazifeyi görmüyorlar. Çünkü hayatını, vazifede – lâzım gelse – fedâ ediyorlar. Belki vazifeleri, onları o vazife ile tavzif eden ve o vazife içinde rahmetiyle bir lezzet derceden Mün'im‑i Kerîm’in hesabına ve Fâtır‑ı Zülcelâl’in nâmına görüyorlar.
Hem nefs‑i hizmette ücret bulunduğuna bir delil de şudur ki: Nebâtât ve eşcâr, bir şevk u lezzeti ihsâs eden bir tavır ile Fâtır‑ı Zülcelâl’in emirlerini imtisal ediyorlar. Çünkü; dağıttığı güzel kokular ve müşterilerin nazarını celbedecek zînetlerle süslenmeleri ve sünbülleri ve meyveleri için çürüyünceye kadar kendilerini fedâ etmeleri, ehl‑i dikkate gösterir ki; onların, emr‑i İlâhî’nin imtisalinden öyle bir lezzetleri var ki, nefsini mahvedip çürütüyor.
Bak, başında çok süt konserveleri taşıyan hindistan cevizi ve incir gibi meyvedâr ağaçlar, rahmet hazinesinden lisân‑ı hâl ile süt gibi en güzel bir gıdâyı ister, alır, meyvelerine yedirir, kendi bir çamur yer. Nar ağacı, sâfî bir şarabı hazine‑i rahmetten alıp meyvesine yedirir, kendisi çamurlu ve bulanık bir suya kanâat eder.
Hattâ hubûbatta dahi sünbüllenmek vazifesinde zâhir bir iştiyak görünür. Nasıl ki, dar bir yerde hapsedilen bir zât, bir bostana, geniş bir yere çıkmayı müştâkàne ister; öyle de, hubûbatta, sünbüllenmek vazifesinde öyle sürûrlu bir vaziyet, bir iştiyak görünüyor.
İşte “Sünnetullâh” tâbir edilen, kâinâtta cereyan eden bu sırlı uzun düsturdandır ki; işsiz, tenbel, istirahatle yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle sa'y eden, çalışanlardan daha ziyâde zahmet ve sıkıntı çeker. Çünkü; dâima işsizler ömründen şikâyet eder, eğlence ile çabuk geçmesini ister. Sa'y eden ve çalışan ise şâkirdir, hamd eder; ömrün geçmesini istemez. اَلْمُسْتَر۪يحُ الْعَاطِلُ شَاكٍ مِنْ عُمْرِهِ وَالسَّاعِي الْعَامِلُ شَاكِرٌküllî düsturdur. Hem o sır iledir ki; “Rahat zahmette, zahmet rahattadır.” cümlesi darb‑ı mesel olmuştur.
218
Evet, cemâdâta dikkatle nazar edilse, bilkuvve yalnız isti'dâd ve kàbiliyet cihetinde nâkıs kalıp inkişaf etmeyenlerin, gayet bir ictihâd ve sa'y ile inbisat edip bilkuvveden bilfiil sûretine geçmesinde, mezkûr sünnet‑i İlâhiye düsturuyla bir tavır görünüyor. Ve o tavır işâret eder ki; o vazife‑i fıtriyede bir şevk ve o mes'elede bir lezzet vardır. Eğer o câmidin umumî hayattan hissesi varsa, şevk kendisinin olur; yoksa, o câmidi temsîl eden, nezâret eden şeye aittir.
Hattâ bu sırra binâen denilebilir: Latîf, nâzik su incimâd emrini aldığı vakit, öyle şiddetli bir şevk ile o emre imtisal eder ki, demiri şakk eder, parçalar. Demek bürûdet ve tahte's‑sıfır soğuğun lisânıyla, ağzı kapalı demir kaptaki suya “Genişlen!” emr‑i Rabbânî’sini tebliğinde, şiddet‑i şevk ile kabını parçalar. Demiri bozar, kendisi buz olur. Ve hâkezâ...
Herşeyi buna kıyâs et ki; güneşlerin deverânından ve seyr ü seyahatlerinden tut, tâ zerrelerin mevlevî gibi devretmelerine ve dönmelerine ve ihtizâzlarına kadar kâinâttaki bütün sa'y ü hareket, kanun‑u kader-i İlâhî üzerine cereyan ediyor ve dest‑i kudret-i İlâhîden sudûr eden ve irâde ve emir ve ilmi tazammun eden emr‑i tekvînî ile zuhûr eder.
219
Hattâ herbir zerre, herbir mevcûd, herbir zîhayat, bir nefer askere benzer ki; orduda muhtelif dâirelerde, o neferin ayrı ayrı nisbetleri, vazifeleri olduğu gibi, herbir zerre, herbir zîhayatın dahi öyledir. Meselâ; senin gözünde bir zerre, gözün hüceyresinde ve gözde ve a'sâb‑ı vechiyede ve bedenin şerâyîn tâbir edilen damarlarında birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi ve o vazifeye göre birer faydası vardır. Ve hâkezâ, herşeyi ona kıyâs et.
Buna binâen herbir şey, bir Kadîr‑i Ezelî’nin vücûb‑u vücûduna iki cihetle şehâdet eder:
Biri: Tâkatinin binler derece fevkınde vazifeleri görmekteki acz‑i mutlak lisânıyla O Kadîrin vücûduna şehâdet eder.
İkincisi: Herbir şey, nizâm‑ı âlemi teşkil eden düsturlara ve muvâzene‑i mevcûdâtı idâme eden kanunlara tatbik‑i hareket etmekle O Alîm‑i Kadîr’e şehâdet eder.
Çünkü; zerre gibi bir câmid, arı gibi küçük bir hayvan, Kitab‑ı Mübîn’in mühim ve ince mes'eleleri olan nizâm ve mîzanı bilmez. Câmid bir zerre, arı gibi küçük bir hayvan nerede? Semâvât tabakalarını bir defter sahifesi gibi açıp, kapayıp toplayan Zât‑ı Zülcelâl’in elindeki Kitab‑ı Mübîn’in mühim, ince mes'elelerini okumak nerede? Eğer sen dîvânelik edip zerrede, o kitabın ince hurûfâtını okuyacak kadar bir göz bulunduğunu tevehhüm etsen, o vakit o zerrenin şehâdetini redde çalışabilirsin!
Evet, Fâtır‑ı Hakîm, Kitab‑ı Mübîn’in düsturlarını gayet güzel bir sûrette ve muhtasar bir tarzda ve hàs bir lezzette ve mahsûs bir ihtiyaçta icmâl edip derc eder. Herşey öyle hàs bir lezzet ve mahsûs bir ihtiyaç ile amel etse, o Kitab‑ı Mübîn’in düsturlarını bilmeyerek imtisal eder.
Meselâ; hortumlu sivrisinek dünyaya geldiği dakikada hânesinden çıkar, durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur, âb‑ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta, erkân‑ı harb gibi mehâret gösterir. Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahlûka bu san'atı ve bu fenn‑i harbi ve su çıkarmak san'atını kim öğretmiş? Ve nerede öğrenmiş? Ben, yani bu bîçâre Said, itiraf ediyorum ki; eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım, bu san'atı, bu kerr ü fer harbini ve su çıkarmak hizmetini, çok uzun dersler ve çok müteaddid tecrübelerle ancak öğrenebilirdim.
220
İşte, ilhâma mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi hayvanatı bu sineğe kıyâs et. Hattâ nebâtâtı da aynen hayvanata kıyâs edebilirsin.
Evet, Cevvâd‑ı Mutlak (Celle Celâlühû), her ferd‑i zîhayatın eline lezzet midâdıyla ve ihtiyaç mürekkebiyle yazılmış bir tezkereyi vermiş; onunla evâmir‑i tekvîniyenin programını ve hizmetlerinin fihristesini tevdî' etmiştir. Bak O Hakîm‑i Zülcelâl’e; nasıl Kitab‑ı Mübîn’in düsturlarından, arı vazifesine ait mikdarını bir tezkerede yazmış, arının başındaki sandukçaya koymuştur. O sandukçanın anahtarı da, vazife‑perver arıya hàs bir lezzettir. Onunla sandukçayı açar, programını okur, emri anlar, hareket eder. ﴿وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ﴾ âyetinin sırrını izhâr eder.
İşte, eğer bu Sekizinci Nota’yı tamam işittin ve tam anladınsa, bir hads‑i îmânî ile وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَىْءٍ ’in bir sırrını, ﴿وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪﴾ ’nin bir hakikatini, ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴾ ’un bir düsturunu, ﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ ’un bir nüktesini anlarsın.
Dokuzuncu Nota
Bil ki, nev'‑i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esâsıdır. Din‑i hak, saâdetin fihristesidir. Îmân, bir hüsn‑ü münezzeh ve mücerreddir. Mâdem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir hayr, zâhir bir hak, fâik bir kemâl görünüyor. Bilbedâhe, hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve nebîler elindedir. Dalâlet, şer ve hasâret, onun muhâlifindedir.
221
Mehâsin‑i ubûdiyetin binlerinden yalnız buna bak ki; Nebî Aleyhisselâm ubûdiyet cihetiyle muvahhidînin kalblerini îd ve Cuma ve cemâat namazlarında ittihâd ettiriyor. Ve dillerini bir kelimede cem'ediyor. Öyle bir sûrette ki; şu insan, Ma'bûd‑u Ezelî’nin azamet‑i hitâbına, hadsiz kalblerden ve dillerden çıkan sesler, duâlar, zikirler ile mukàbele ediyor. O sesler, duâlar, zikirler birbirine tesânüd ederek ve birbirine yardım edip ittifak ederek öyle geniş bir sûrette Ma'bûd‑u Ezelî’nin Ulûhiyetine karşı bir ubûdiyet gösteriyor ki; güyâ küre‑i arz kendisi o zikri söylüyor, o duâyı ediyor ve aktârıyla namaz kılıyor ve etrafıyla semâvâtın fevkınde izzet ve azametle, nâzil olan ﴿اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ﴾ emrini, küre‑i arz imtisal ediyor. Bu sırr‑ı ittihâd ile, kâinât içinde bir zerre gibi zaîf, küçük bir mahlûk olan şu insan, ubûdiyetin azameti cihetiyle Hàlık‑ı arz ve semâvâtın mahbûb bir abdi ve arzın halifesi, sultanı ve hayvanatın reisi ve hilkat‑i kâinâtın neticesi ve gayesi oluyor.
222
Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir ânda Allâhu Ekber diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem‑i gaybda ittihâd ettikleri gibi, âlem‑i şehâdette dahi birbiriyle ittihâd edip ictimâ' etse, küre‑i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği Allâhu Ekber’e müsâvî geldiğinden, o muvahhidînin ittihâdı ile bir ânda Allâhu Ekber demeleri, küre‑i arzın büyük bir Allâhu Ekber’i hükmüne geçiyor. Âdeta bayram namazlarında Âlem‑i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele‑i kübrâya mazhar olup, aktâr u etrafıyla Allâhu Ekber deyip, kıblesi olan Kâbe‑i Mükerreme’nin samîmî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Cebel‑i Arefe diliyle Allâhu Ekber diyerek, o tek kelime, etraf‑ı arzdaki umum mü'minlerin mağara‑misâl ağızlarındaki havada temessül ediyor. Bir tek Allâhu Ekber kelimesinin aks‑i sadâsıyla hadsiz Allâhu Ekber vukû' bulduğu gibi, o makbûl zikir ve tekbir, semâvâtı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüc ederek sadâ veriyor.
İşte, bu arzı böyle Kendine sâcid ve âbid ve ibâdına mescid ve mahlûklarına beşik ve Kendine müsebbih ve mükebbir eden Zât‑ı Zülcelâl’e, yerin zerrâtı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcûdâtı adedince hamd ediyoruz ki; bize bu nev'i ubûdiyeti ders veren Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ına ümmet eylemiş.
223
Onuncu Nota
Bil, ey gâfil, müşevveş Said! Cenâb‑ı Hakk’ın nur‑u mârifetine yetişmek ve bakmak ve âyât ve şâhidlerin âyinelerinde cilvelerini görmek ve berâhin ve deliller mesâmâtıyla temâşâ etmek iktiza ediyor ki; senin üstünden geçen, kalbine gelen ve aklına görünen herbir nuru tenkid parmaklarıyla yoklama ve tereddüd eliyle tenkid etme. Sana ışıklanan bir nuru tutmak için elini uzatma. Belki gaflet esbâbından tecerrüd et, onlara müteveccih ol, dur. Çünkü, ben müşâhede ettim ki.
Mârifetullâhın şâhidleri, bürhânları üç çeşittir:
Bir kısmı su gibidir. Görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz. Bu kısımda hayâlâttan tecerrüd etmek, külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkid parmaklarıyla tecessüs edilmez; edilse akar, kaçar. O âb‑ı hayat, parmağı mekân ittihàz etmez.
İkinci kısım hava gibidir. Hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Ona karşı sen, yüzün, ağzın, rûhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini mukâbil tut. Tenkid elini uzatma, tutamazsın. Rûhunla teneffüs et. Tereddüd eliyle baksan, tenkid ile el atsan, o yürür, gider. Senin elini mesken ittihàz etmez, ona râzı olmaz.
Üçüncü kısım ise, nur gibidir. Görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyle ise; sen kalbinin gözüyle, rûhunun nazarıyla kendini ona mukâbil tut ve gözünü ona tevcîh et, bekle. Belki kendi kendine gelir. Çünkü nur el ile tutulmaz, parmaklar ile avlanmaz. Belki o nur ancak basîret nuruyla avlanır. Eğer harîs ve maddî elini uzatsan ve maddî mîzanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünkü öyle nur, maddîde hapse râzı olmadığı gibi, kayda da giremez, kesifi kendine mâlik ve seyyid kabûl etmez.
Onbirinci Nota
Bil ki, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ifâdesinde çok şefkat ve merhamet var. Çünkü; muhâtabların ekserîsi, cumhûr‑u avâmdır. Onların zihinleri basittir. Nazarları dahi dakîk şeyleri görmediğinden, onların besâtet‑i efkârını okşamak için, tekrar ile, semâvât ve arzın yüzlerine yazılan âyetleri tekrar ediyor. O büyük harfleri kolaylıkla okutturuyor.
Meselâ; semâvât ve arzın hilkati ve semâdan yağmurun yağdırılması ve arzın dirilmesi gibi bilbedâhe okunan ve görünen âyetleri ders veriyor. O hurûf‑u kebîre içinde küçük harflerle yazılan ince âyâta nazarı nâdiren çevirir, tâ zahmet çekmesinler.
224
Hem üslûb‑u Kur'ânîde öyle bir cezâlet ve selâset ve fıtrîlik var ki, güyâ Kur'ân bir hâfızdır; kudret kalemiyle kâinât sahifelerinde yazılan âyâtı okuyor. Güyâ Kur'ân, kâinât kitabının kırâatidir ve nizâmâtının tilâvetidir ve Nakkàş‑ı Ezelî’nin şuûnâtını okuyor ve fiillerini yazıyor. Bu cezâlet‑i beyâniyeyi görmek istersen, hüşyâr ve müdakkik bir kalb ile, Sûre‑i Amme ve ﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ﴾ âyetleri gibi fermânları dinle!
Onikinci Nota
Ey bu notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki, ben hilâf‑ı âdet olarak, gizlemesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru ve niyâz ve münâcâtını bazen yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabûlünü Rahmet‑i İlâhiye’den ricâ etmektir. Evet, kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma keffâret olacak, muvakkat lisânımın tevbe ve nedâmetleri kâfî gelmiyor. Sâbit ve bir derece dâim olan kitabın lisânı daha ziyâde o işe yarar.
İşte, onüç sene (Hâşiye) evvel, dağdağalı bir fırtına‑i rûhiye neticesinde, Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına inkılâb edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir ânda, şu münâcât ve niyâz, Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki:
225
Ey Rabb‑i Rahîm’im ve ey Hàlık‑ı Kerîm’im!
Benim sû‑i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zâyi' olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşâhede, göre göre, gayet sür'atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefât eden ahbab ve akran ve akàribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu dâr‑ı fânîden firâk‑ı ebedî ile ebedü'l‑âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bu bağlandığım ve meftûn olduğum şu dâr‑ı dünya da, kat'î bir yakìn ile anladım ki, hêliktir gider ve fânîdir ölür. Ve bilmüşâhede, içindeki mevcûdât dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs‑i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddârdır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
Ey Rabb‑i Rahîm’im ve ey Hàlık‑ı Kerîm’im!
كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki; yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla vedâ eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh‑ı rahmetinde, cenazemin lisân‑ı hâliyle, rûhumun lisân‑ı kàliyle bağırarak derim: “El‑amân! El‑amân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!”
İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh‑ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryâd edip nidâ ediyorum: “El‑amân el‑amân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!”
İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin afv ü rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşâhede gördüm ki, Senden başka melce' ve mence' yok. Günahların çirkin yüzünden ve ma'siyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum: “El‑amân! El‑amân! Yâ Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir!
226
İlâhî! Senin rahmetin melce'imdir ve Rahmeten li'l‑âlemîn olan Habîbin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve hâlimi Sana şekvâ ediyorum.”
“Ey Hàlık‑ı Kerîm’im ve ey Rabb‑i Rahîm’im!
Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnû'un ve abdin, hem âsî, hem âciz, hem gâfil, hem câhil, hem alîl, hem zelîl, hem müsî', hem müsinn, hem şakì, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu hâlde, kırk sene sonra nedâmet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine ilticâ ediyor. Hadsiz günah ve hatîâtlarını itiraf ediyor. Evhâm ve türlü türlü illetlerle mübtelâ olmuş, Sana tazarru ve niyâz eder.
Eğer kemâl‑i rahmetinle onu kabûl etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zâten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimîn’sin. Eğer kabûl etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden başka hak Ma'bûd yoktur ki, ona ilticâ edilsin!”
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَر۪يكَ لَكَ اٰخِرُ الْكَلَامِ فِي الدُّنْيَا وَاَوَّلُ الْكَلَامِ فِي الْاٰخِرَةِ وَفِي الْقَبْرِ: اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
227
Onüçüncü Nota
Medâr‑ı iltibas olmuş olan Beş Mes'ele’dir.
Birincisi
Tarîk‑ı hakta çalışan ve mücâhede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenâb‑ı Hakk’a ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hatâya düşerler.
Edebü'd‑Din Ve'd-Dünya Risalesinde vardır ki: Bir zaman şeytan, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’a i'tirâz edip demiş ki: “Mâdem ecel ve herşey kader‑i İlâhî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.”
Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm demiş ki: اِنَّ لِلّٰهِ اَنْ يَخْتَبِرَ عَبْدَهُ وَلَيْسَ لِلْعَبْدِ اَنْ يَخْتَبِرَ رَبَّهُ Yani; “Cenâb‑ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: ‘Sen böyle yapsan sana böyle yaparım. Göreyim seni, yapabilir misin?’ diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb‑ı Hakk’ı tecrübe etsin ve desin: ‘Ben böyle işlesem Sen böyle işler misin?’ diye tecrübevâri bir sûrette Cenâb‑ı Hakk’ın Rubûbiyetine karşı imtihan tarzı, sû‑i edebdir, ubûdiyete münâfîdir.”
Mâdem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı.
Meşhûrdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddid defa mağlûb eden Celâleddin‑i Harzemşâh harbe giderken, vüzerâsı ve etbâ'ı ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın; Cenâb‑ı Hak seni gâlib edecek.” O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedârım. Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûb etmek O’nun vazifesidir.” İşte o zât bu sırr‑ı teslîmiyeti anlamasıyla, hàrika bir sûrette çok defa muzaffer olmuştur.
228
Evet, insanın elindeki cüz'‑i ihtiyarî ile işledikleri ef'âllerinde, Cenâb‑ı Hakk’a ait netâici düşünmemek gerektir. Meselâ; kardeşlerimizden bir kısım zâtlar, halkların Risale‑i Nura iltihakları şevklerini ziyâdeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit, zaîflerin kuvve‑i maneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Hâlbuki, Üstad‑ı Mutlak, Muktedâ‑yı Küll, Rehber‑i Ekmel olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ﴿وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ﴾ olan fermân‑ı İlâhîyi kendine rehber‑i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyâde sa'y ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünkü; ﴿اِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ﴾sırrıyla anlamış ki; insanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir. Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmazdı.
Öyle ise; işte ey kardeşlerim! Siz de, size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hàlık’ınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız!
İkinci Mes'ele
Ubûdiyet, emr‑i İlâhî’ye ve rızâ‑yı İlâhî’ye bakar. Ubûdiyetin dâîsi emr‑i İlâhî ve neticesi rızâ‑yı Hak’tır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. Fakat ille‑i gâiye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait fâideler ve kendi kendine terettüb eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubûdiyete münâfî olmaz. Belki zaîfler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait fâideler ve menfaatler o ubûdiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubûdiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.
229
İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ, yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd‑ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî’yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü'l‑Kebîr’i, o fâidelerin bazılarını maksûd‑u bizzat niyet ederek okuyorlar. O fâideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar, o evrâdların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir sûrette, o hàlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubûdiyetten çıkar ve kıymetten düşer.
Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zaîf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rızâ‑yı İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbûldür.
Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktâbdan ve selef‑i sâlihînden mervî olan fâideleri görmediklerinden şübheye düşer, hattâ inkâr da eder.
Üçüncü Mes'ele
طُوبٰى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُYani; “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecâvüz etmez.” Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyârelere kadar güneşin cilveleri var. Herbirisi kàbiliyetine göre güneşin aksini, misâlini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kàbiliyetine göre “Güneşin bir aksi bende vardır” der. Fakat, “Ben de deniz gibi bir âyineyim” diyemez.
Öyle de; Esmâ‑i İlâhiye’nin cilvesinin tenevvü'üne göre, makàmât‑ı evliyâda öyle merâtib var. Esmâ‑i İlâhiye’nin herbirisinin, bir güneş gibi, kalbden arşa kadar cilveleri var. Kalb de bir arştır. Fakat, “Ben de arş gibiyim” diyemez.
İşte, ubûdiyetin esâsı olan, acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyâz ile dergâh‑ı Ulûhiyet’e karşı secde etmeğe bedel nâz ve fahr sûretinde gidenler, zerrecik kalbini arşa müsâvî tutar. Katre gibi makamını, deniz gibi evliyânın makàmâtıyla iltibas eder. Kendini o büyük makàmâta yakıştırmak ve o makamda kendini muhâfaza etmek için, tasannuâta, tekellüfata, mânâsız hodfürûşluğa ve birçok müşkülâta düşer.
230
Elhâsıl; hadîste vardır ki: هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظ۪يمٍ
Yani; medâr‑ı necât ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hàlis olmayana müreccahtır. İhlâsı kazandıran harekâtındaki sebebi, sırf bir emr‑i İlâhî ve neticesi, rızâ‑yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife‑i İlâhiye’ye karışmamalı.
Herşeyde bir ihlâs var. Hattâ muhabbetin de ihlâs ile bir zerresi, batmanlarla resmî ve ücretli muhabbete tereccuh eder. İşte bir zât bu ihlâslı muhabbeti böyle tâbir etmiş: وَمَا اَنَا بِالْبَاغ۪ي عَلَى الْحُبِّ رُشْوَةً ضَع۪يفٌ هَوًى يُبْغٰى عَلَيْهِ ثَوَابٌ
Yani; “Ben muhabbet üzerine bir rüşvet, bir ücret, bir mukàbele, bir mükâfât istemiyorum. Çünkü; mukâbilinde bir mükâfât, bir sevâb istenilen muhabbet zaîftir, devamsızdır.”
Hattâ hàlis muhabbet, fıtrat‑ı insaniyede ve umum vâlidelerde derc edilmiştir. İşte bu hàlis muhabbete tam mânâsıyla vâlidelerin şefkatleri mazhardır. Vâlideler, o sırr‑ı şefkat ile, evlâdlarına karşı muhabbetlerine bir mükâfât, bir rüşvet istemediklerine ve taleb etmediklerine delil; rûhunu, belki saâdet‑i uhreviyesini de onlar için fedâ etmeleridir. Tavuğun bütün sermâyesi kendi hayatı iken, yavrusunu itin ağzından kurtarmak için – Husrev’in müşâhedesiyle – kafasını ite kaptırır.
231
Dördüncü Mes'ele
Esbâb‑ı zâhiriye eliyle gelen ni'metleri o esbâb hesabına almamak gerektir. Eğer o sebeb ihtiyar sâhibi değilse – meselâ hayvan ve ağaç gibi – doğrudan doğruya o ni'meti Cenâb‑ı Hak hesabına verir. Mâdem o lisân‑ı hâl ile “Bismillâh” der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak “Bismillâh” de, al. Eğer o sebeb ihtiyar sâhibi ise, o “Bismillâh” demeli, sonra ondan al. Yoksa alma. Çünkü; ﴿وَلَا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ﴾ âyetinin mânâ‑yı sarîhinden başka bir mânâ‑yı işârîsi şudur ki: “Mün'im‑i Hakîki’yi hâtıra getirmeyen ve O’nun nâmıyla verilmeyen ni'meti yemeyiniz” demektir.
O hâlde, hem veren “Bismillâh” demeli, hem alan “Bismillâh” demeli. Eğer o “Bismillâh” demiyor, fakat sen de almaya muhtaç isen, sen “Bismillâh” de; onun başı üstünde Rahmet‑i İlâhiye’nin elini gör, şükür ile öp, ondan al. Yani; ni'metten in'âma bak, in'âmdan Mün'im‑i Hakîki’yi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zâhirî vâsıtaya istersen duâ et; çünkü, o ni'met onun eliyle size gönderildi.
Esbâb‑ı zâhiriyeyi perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, “iktiran” tâbir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem bir şeyin ademi, bir ni'metin ma'dûm olmasına illet olduğundan tevehhüm eder ki; o şeyin vücûdu dahi o ni'metin vücûduna illettir. Şükrünü, minnetdârlığını o şeye verir, hatâya düşer. Çünkü bir ni'metin vücûdu, o ni'metin umum mukaddemâtına ve şerâitine terettüb eder. Hâlbuki o ni'metin ademi, bir tek şartın ademiyle oluyor.
Meselâ; bir bahçeyi sulayan cedvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o ni'metlerin ademine sebeb ve illet oluyor. Fakat o bahçenin ni'metlerinin vücûdu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şerâitin vücûduna tevakkufla beraber, illet‑i hakîki olan kudret ve irâde‑i Rabbâniye ile vücûda gelir.(❋) İşte bu mağlatanın ne kadar hatâsı zâhir olduğunu anla ve esbâb‑perestlerin de ne kadar hatâ ettiklerini bil!
Evet, iktiran ayrıdır, illet ayrıdır. Bir ni'met sana geliyor. Fakat bir insanın sana karşı ihsân niyeti, o ni'mete mukàrin olmuş. Fakat illet olmamış. İllet Rahmet‑i İlâhiye’dir. Evet, o adam ihsân etmeyi niyet etmeseydi, o ni'met sana gelmezdi, ni'metin ademine illet olurdu. Fakat mezkûr kaideye binâen, o meyl‑i ihsân, o ni'mete illet olamaz. Ancak yüzer şerâitin bir şartı olabilir.
232
Meselâ; Risale‑i Nurun şâkirdleri içinde Cenâb‑ı Hakk’ın ni'metlerine mazhar bazı zâtlar (Husrev, Re'fet gibi), iktiranı illetle iltibas etmişler; Üstadına fazla minnetdârlık gösteriyorlardı. Hâlbuki, Cenâb‑ı Hak onlara ders‑i Kur'ânîde verdiği ni'met‑i istifade ile, Üstadlarına ihsân ettiği ni'met‑i ifâdeyi beraber kılmış, mukàrenet vermiş.
Onlar derler ki: “Eğer Üstadımız buraya gelmeseydi biz bu dersi alamazdık. Öyle ise onun ifâdesi, istifademize illettir.”
Ben de derim: “Ey kardeşlerim! Cenâb‑ı Hakk’ın bana da, sizlere de ettiği ni'met beraber gelmiş. İki ni'metin illeti de Rahmet‑i İlâhiye’dir. Ben de sizin gibi, iktiranı illetle iltibas ederek, bir vakit Risale‑i Nurun sizler gibi elmas kalemli yüzer şâkirdlerine çok minnetdârlık hissediyordum. Ve diyordum ki: ‘Bunlar olmasaydı, benim gibi yarım ümmî bir bîçâre nasıl hizmet edecekti?’ Sonra anladım ki, sizlere kalem vâsıtasıyla olan kudsî ni'metten sonra, bana da bu hizmete muvaffakıyet ihsân etmiş. Birbirine iktiran etmiş; birbirinin illeti olamaz. Ben size teşekkür değil, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana minnetdârlığa bedel, duâ ve tebrik ediniz.”
Bu Dördüncü Mes'ele’de gafletin ne kadar dereceleri bulunduğu anlaşılır.
Beşinci Mes'ele
Nasıl ki, bir cemâatin malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemâate ait vakıfları bir adam zaptetse zulmeder. Öyle de; cemâatin sa'yleriyle hâsıl olan bir neticeyi veya cemâatin haseneleriyle terettüb eden bir şerefi, bir fazileti o cemâatin reisine veya üstadına vermek hem cemâate, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünkü enâniyeti okşar, gurura sevk eder. Kendini kapıcı iken pâdişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir nev'i şirk‑i hafîye yol açar. Evet, bir kaleyi fetheden bir taburun ganîmetini ve muzafferiyet ve şerefini, binbaşısı alamaz. Evet, üstad ve mürşid, masdar ve menba' telâkki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve ma'kes olduklarını bilmek lâzımdır.
233
Meselâ; harâret ve ziyâ sana bir âyine vâsıtasıyla gelir. Senden, güneşe karşı minnetdâr olmağa bedel, âyineyi masdar telâkki edip, güneşi unutup, ona minnetdâr olmak dîvâneliktir. Evet, âyine muhâfaza edilmeli, çünkü mazhardır. İşte mürşidin rûhu ve kalbi bir âyinedir, Cenâb‑ı Hak’tan gelen feyze ma'kes olur. Mürîdine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır.
Hattâ bazı olur ki, masdar telâkki edilen bir üstad, ne mazhardır, ne masdardır. Belki mürîdinin safvet‑i ihlâsıyla ve kuvvet‑i irtibatıyla ve ona hasr‑ı nazar ile, o mürîd, başka yolda aldığı füyûzâtı, üstadının mir'ât‑ı rûhundan gelmiş görüyor.