90
Onuncu Lem'aŞefkat Tokatları Risalesi
﴿﷽﴾
﴿يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَع۪يدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ﴾ âyetinin bir sırrını, Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşlarımın beşeriyet muktezâsı olarak sehiv ve hatâlarının neticesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyân etmekle tefsir ediyor. Hizmet‑i Kur'âniye’nin bir silsile‑i kerâmeti ve o hizmet‑i kudsiyenin etrafında İzn‑i İlâhî ile nezâret eden ve himmet ve duâsıyla yardım eden Gavs‑ı A'zam’ın bir nev'i kerâmeti beyân edilecek. Tâ ki, bu hizmet‑i kudsiyede bulunanlar, ciddiyetlerinde, hizmetlerinde sebat etsinler.
Bu hizmet‑i kudsiyenin kerâmeti üç nev'idir.
Birinci nev'i: O hizmeti ihzar etmek ve hàdimlerini o hizmete sevk etmek cihetidir.
İkinci kısım: Mânileri bertaraf etmek ve muzırların şerrini def'edip onları tokatlamaktır.
Bu iki kısmın hâdiseleri çoktur, hem çok uzundur. (❋) Başka vakte ta'likan, en hafif olan üçüncü bir kısımdan bahsedeceğiz.
91
Üçüncü kısım şudur ki: Hizmette hàlisen çalışanlara fütûr geldiği vakit şefkatli bir tokat yerler, intibâha gelerek yine o hizmete girerler. Bu kısmın hâdisâtı yüzden fazladır. Yalnız yirmi hâdiseden onüç, ondördü şefkatli tokat yemişler, altı‑yedisi zecr tokadı görmüşler.
Birincisi
Bu bîçâre Said’dir. Her ne vakit hizmete fütûr verir, “neme lâzım” deyip hususî, nefsime ait işlerle meşgul olduğum zaman tokat yemişim. Hem de kanâatim geliyor ki, ihmalimden tokat yedim. Çünkü; hangi maksadım beni iğfale sevk etmişse, onun aksi ile tokat yerdim. Sâir hàlis arkadaşlarımın da yedikleri şefkat tokatları, dikkat ede ede, benim gibi, hangi maksad için ihmal etmişse, onun aksiyle şefkat tokatlarını yediklerinden, kanâatimiz gelmiş ki, o hâdiseler Hizmet‑i Kur'âniye’nin kerâmetindendir.
Meselâ; bu bîçâre Said, Van’da ders‑i hakàik-ı Kur'âniye ile meşgul olduğum mikdarca, Şeyh Said hâdisâtı zamanında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vaktâ ki, “neme lâzım” dedim, kendi nefsimi düşündüm, âhiretimi kurtarmak için Erek Dağı’nda harâbe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebebsiz beni aldılar, nefyettiler. Burdur’a getirildim.
Orada yine Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunduğum mikdarca – o vakit menfîlere çok dikkat ediliyordu – her akşam isbât‑ı vücûd etmekle mükellef oldukları hâlde, ben ve hàlis talebelerim müstesnâ kaldık. Ben hiçbir vakit isbât‑ı vücûda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın vâlisi, oraya gelen Fevzi Paşa’ya şikâyet etmiş. Fevzi Paşa demiş: “Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz.” Bu sözü ona söylettiren, Hizmet‑i Kur'âniye’nin kudsiyetidir. Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnız âhiretimi düşünmek fikri bana galebe etti, Hizmet‑i Kur'âniye’de muvakkat fütûr geldi; aks‑i maksadımla tokat yedim. Yani; bir menfâdan diğerine, Isparta’ya gönderildim.
Isparta’da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra bazı korkak insanların ihtarlarıyla, “Belki bu vaziyeti hükûmet hoş görmeyecek. Bir parça teennî etsen daha iyi olur.” dediler. Bende, tekrar yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet buldu. “Aman, halklar gelmesin” dedim. Yine o menfâdan dahi üçüncü nefiy olarak Barla’ya verildim.
92
Barla’da ne vakit bana fütûr gelmiş ise, yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet bulmuş ise, bu ehl‑i dünyanın yılanlarından, münâfıklarından birisi bana musallat olmuş. Bu sekiz senede seksen hâdiseyi, kendi başımdan geçtiği için hikâye edebilirim. Usandırmamak için kısa kesiyorum.
Ey kardeşlerim! Başıma gelen şefkat tokatlarını söyledim. Sizlerin de başınıza gelen şefkat tokatlarını, izin verirseniz ve helâl etseniz, söyleyeceğim. Gücenmeyiniz. Gücenen olursa ismini tasrîh etmeyeceğim.
İkincisi
Öz kardeşim ve en birinci ve yüksek ve fedâkâr bir talebem olan Abdülmecîd’in Van’da güzel bir evi vardı. İdaresi yerinde, hem muallim idi. Hizmet‑i Kur'âniye’nin daha revâclı bir yeri olan hududa gitmekliğim için arzumun hilâfına olarak teşebbüs edenlere, ictihâdınca, güyâ menfaatim için iştirâk etmedi, re'y vermedi. Güyâ, ben hududa gitseydim, hem Hizmet‑i Kur'âniye siyasetsiz, sâfî olmayacak, hem onu Van’dan çıkaracak idiler diye iştirâk etmedi. Maksadının aksiyle şefkatli bir tokat yedi. Hem Van’dan, hem o güzel evinden, hem memleketinden ayrıldı. Ergani’ye gitmeye mecbur kaldı.
Üçüncüsü
Hizmet‑i Kur'âniye’nin pek mühim bir a'zâsı olan Hulûsi Bey, Eğirdir’den memlekete gittiği vakit, saâdet‑i dünyeviyeyi tam zevk ettirecek ve te'min edecek esbâb bulunduğundan, bir derece, sırf uhrevî olan Hizmet‑i Kur'âniye’de fütûra yüz göstermeye dair esbâb hazırlandı. Çünkü; hem çoktan görmediği peder ve vâlidesine kavuştu, hem vatanını gördü, hem şerefli, rütbeli bir sûrette gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Hâlbuki Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Tâ ihlâsla, ciddiyetle Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunsun.
İşte, Hulûsi’nin kalbi çendan lâyetezelzel idi. Fakat bu vaziyet onu fütûra sevk ettiğinden, şefkatli tokat yedi. Tam bir‑iki sene bazı münâfıklar ona musallat oldular. Dünyanın lezzetini de kaçırdılar. Hem dünyayı ondan, hem onu dünyadan küstürdüler. O vakit vazife‑i maneviyesindeki ciddiyete tam mânâsıyla sarıldı.
93
Dördüncüsü
Muhâcir Hâfız Ahmed’dir. O kendisi söylüyor: “Evet, ben itiraf ediyorum ki, Hizmet‑i Kur'âniye’de âhiretim nokta‑i nazarında ictihâdımda hatâ ettim. Hizmete fütûr verecek bir arzuda bulundum. Şefkatli, fakat şiddetli ve keffâretli bir tokat yedim. Şöyle ki:
Üstadım yeni icâdlara (❋) tarafdâr olmadığı için – benim câmim onun komşusudur; şühûr‑u selâse geliyor – câmimi terk etsem, hem ben çok sevâb kaybediyorum, hem mahalle namazsızlığa alışacak. Yeni usûl yapmazsam men'edileceğim. İşte bu ictihâda göre, rûhum kadar sevdiğim Üstadımın muvakkaten başka bir köye gitmesini arzu ettim. Bilmedim ki, o yerini değiştirse, başka bir memlekete gitse, Hizmet‑i Kur'âniye’ye muvakkaten fütûr gelir. Tam o sıralarda ben tokat yedim. Şefkatli, fakat öyle dehşetli bir tokat yedim ki, üç aydır daha aklım başıma gelmedi. Fakat, Lillâhi'l‑Hamd, Üstadımın kat'î ihbarıyla, ona ihtar edilmiş ki, o musîbetin her dakikası bir gün ibâdet hükmünde olduğunu Rahmet‑i İlâhiye’den ümîdvâr olabiliriz. Çünkü o hatâ bir garaza binâen değildi. Sırf âhiretimi düşünmek noktasında o arzu geldi.”
Beşincisi
Hakkı Efendi’dir. Şimdi burada olmadığı için, Hulûsi’ye vekâlet ettiğim gibi ona da vekâleten derim ki: Hakkı Efendi talebelik vazifesini hakkıyla îfâ ederken, ahlâksız bir kaymakam geldi. Hem Üstadına, hem de kendine zarar gelmemek için, yazdıklarını sakladı. Muvakkaten Hizmet‑i Nuriyeyi terketti. Birden, bir şefkat tokadı mânâsında, bin lirayı vermeye mükellef olacak bir da'vâ başına açıldı. Bir sene o tehdid altında kaldı. Tâ geldi, burada görüştük; avdetinde Hizmet‑i Kur'âniye’ye, talebelik vazifesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı, tebrie etti.
94
Sonra Kur'ânı yeni bir tarzda (Hâşiye) yazmak hususunda talebelere bir vazife açıldı. Hakkı Efendiye de hisse verildi. Elhak, o hissesine sâhib çıktı. Bir cüz'ü güzel yazdı. Fakat derd‑i maîşet zarûretiyle kendini mecbur bilip, gizli da'vâ vekâletine teşebbüs etti. Birden bir şefkat tokadı daha yedi. Kalemi tutan parmağı muvakkaten kırıldı. “Bu parmakla hem da'vâ vekâleti yapmak, hem Kur'ânı yazmak olmayacak” diye, lisân‑ı mânâ ile ihtar edildi. Da'vâ vekâletine teşebbüsünü bilmediğimiz için parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki; kudsî, sâfî Hizmet‑i Kur'âniye, gayet temiz, kendine mahsûs parmakları başka işe karıştırmak istemiyor. Her ne ise… Hulûsi Bey’i kendim gibi bildim, ona bedel konuştum. Hakkı Efendi de aynen onun gibidir. Eğer benim vekâletime râzı olmazsa, kendi tokadını kendi yazsın.
Altıncısı
Bekir Efendi’dir. Şimdi hazır olmadığı için, ben, kardeşim Abdülmecîd’e vekâlet ettiğim gibi, onun i'timâd ve sadâkatine i'timâdım ve Şamlı Hâfız ve Süleyman Efendi gibi bütün hàs dostlarımın hükümlerine, bildiklerine istinâden diyorum ki: Bekir Efendi Onuncu Söz’ü tab' etti. İ'câz‑ı Kur'ân’a dair Yirmibeşinci Söz’ü yeni hurûf çıkmadan tab' etmek için ona gönderdik. Onuncu Söz’ün matbaa fiatını gönderdiğimiz gibi, onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr‑ı hâlimi düşünüp, matbaa fiatı dört yüz banknot kadar olduğunu mülâhaza ederek ve kendi kesesinden vermek, “Belki Hoca râzı olmaz” diye onun nefsi onu aldattı. Tab' edilmedi. Hizmet‑i Kur'âniye’ye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra dokuz yüz lira hırsızların eline geçti. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yedi. İnşâallâh, ziya'a giden dokuz yüz lira, sadaka hükmüne geçti.
Yedincisi
Şamlı Hâfız Tevfik’tir. O kendisi diyor: “Evet, itiraf ediyorum ki, ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek Hizmet‑i Kur'âniye’de fütûr verecek harekâtım sebebiyle iki şefkatli tokat yedim. Şübhem de kalmadı ki, bu tokat o cihetten geldi.
95
Birincisi: Lillâhi'l‑Hamd, benim hatt‑ı Arabiyem Kur'ân’a bir derece uygun bir tarzda ihsân edilmişti. Üstadım en evvel üç cüz bana yazdırmakla sâir arkadaşlarıma taksim etti. Kur'ân yazmak iştiyakı, risalelerin tebyiz ve tesvîdindeki hizmetime arzumu kırdı. Hem Arabî hattı bulunmayan sâir arkadaşlara tefevvuk edeceğim diye gururkârâne bir tavırda bulundum. Hattâ Üstadım yazıya ait bir tedbir bana söylediği vakit, “Bu iş bana aittir”, o vakit dedim. “Ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyacım yoktur” gibi mağrûrâne söyledim. İşte bu hatâma göre, fevkalâde, hiç hâtıra gelmeyen bir tokat yedim. En az Arabî hattı olan bir kardeşime (Husrev’e) yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik. Şimdi anladık ki, o bir tokattır.
İkincisi: Ben itiraf ediyorum ki, Hizmet‑i Kur'âniye’deki kemâl‑i ihlâs ve sırf livechillâh için hizmeti, iki vaziyetim ihlâl ediyordu. Şiddetli bir tokat yedim. Çünkü ben bu memlekette garîb hükmündeyim, garîbim. Hem, şekvâ olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanâate riâyet etmediğimden, fakr‑ı hâle ma'rûzum. Hodbîn, mağrûr insanlarla ihtilâta mecbur olduğumdan – Cenâb‑ı Hak affetsin – mürüvvetkârâne bir sûrette riyâya ve tabasbusa da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni îkaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Hâlbuki, Kur'ân‑ı Hakîm’in rûh‑u hizmetine zıt olan bu vaziyetimden şeytan‑ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber, hizmetimize de bir soğukluk, bir fütûr veriyordu.
İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli – fakat inşâallâh şefkatli – bir tokat yedim. Şübhemiz kalmadı ki, bu tokat, o kusura binâen gelmiş. O tokat da şudur: Sekiz senedir ben Üstadımın hem muhâtabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum hâlde, sekiz ay kadar Nurlardan istifade edemedim. Bu hâle hayret ettik. Ben de ve Üstadım da, “Bu neden böyle oluyor?” diye esbâb arıyorduk. Şimdi kat'î kanâatimiz geldi ki; hakàik‑ı Kur'âniye nurdur, ziyâdır. Tasannu', temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için, bu nurların hakikatlerinin meâli benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak bana yabânî görünüyor, yabânî kalıyordu. Cenâb‑ı Hak’tan niyâz ediyorum ki; bundan sonra Cenâb‑ı Hak bana o hizmete lâyık ihlâs ihsân etsin, ehl‑i dünyaya tasannu' ve riyâdan kurtarsın. Başta Üstadım olarak kardeşlerimden duâ ricâ ediyorum.”
Pür‑kusur Şamlı Hâfız Tevfik
96
Sekizincisi
Seyrânî’dir. Bu zât, Husrev gibi Nura müştâk ve dirayetli bir talebemdi. Esrâr‑ı Kur'âniye’nin bir anahtarı ve ilm‑i cifrin mühim bir miftâhı olan tevâfukâta dair Isparta’daki talebelerin fikirlerini istimzâc ettim. Ondan başkaları kemâl‑i şevkle iştirâk ettiler. O zât başka bir fikirde ve başka bir merakta bulunduğu için, iştirâk etmemekle beraber, beni de kat'î bildiğim hakikatten vazgeçirmek istedi. Cidden bana dokunmuş bir mektûb yazdı. “Eyvâh!” dedim, “Bu talebemi kaybettim.” Çendan fikrini tenvir etmek istedim. Başka bir mânâ daha karıştı. Bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karîb, bir halvethânede (yani hapiste) bekledi.
Dokuzuncusu
Büyük Hâfız Zühtü’dür. Bu zât, Ağrus’taki Nur talebelerinin başında nâzırları hükmünde olduğu bir zaman, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' ve bid'alardan ictinâbı meslek ittihàz eden talebelerin manevî şerefini kâfî görmeyerek ve ehl‑i dünyanın nazarında bir mevki kazanmak emeliyle, mühim bir bid'anın muallimliğini derûhde etti. Tamamıyla mesleğimize zıt bir hatâ işledi. Pek müdhiş bir şefkat tokadını yedi. Hânedânının şerefini zîr ü zeber edecek bir hâdiseye ma'rûz kaldı. Fakat, maatteessüf, Küçük Hâfız Zühtü, hiç tokada istihkakı yokken, o elîm hâdise ona da temâs etti. Belki, inşâallâh, o hâdise onun kalbini dünyadan kurtarıp tamamıyla Kur'ân’a vermek için bir ameliyât‑ı cerrâhiye-i nâfia hükmüne geçer.
97
Onuncusu
Hâfız Ahmed (R.H.) nâmında bir adamdır. Bu zât, risalelerin yazmasında iki‑üç sene teşvikkârâne bir sûrette bulunuyordu ve istifade ediyordu. Sonra ehl‑i dünya zaîf bir damarından istifade etti. O şevk zedelendi. Ehl‑i dünyaya temâs etti; belki o cihetle ehl‑i dünyanın zararını görmesin, hem onlara sözünü geçirsin ve bir nev'i mevki kazansın ve dar olan maîşetine bir sühûlet olsun. İşte, Hizmet‑i Kur'âniye’ye o sûretle, o yüzden gelen fütûr ve zarara mukâbil iki tokat yedi. Biri: Dar maîşetiyle beraber beş nüfûs daha ilâve edildi, perîşaniyeti ehemmiyet kesbetti. İkinci tokat: Şeref ve haysiyet noktasında hassas ve hattâ bir tek adamın tenkid ve i'tirâzını çekemeyen o zât, bilmeyerek bazı dessâs insanlar onu öyle bir sûrette kendilerine perde ettiler ki, şerefi zîr ü zeber oldu, yüzde doksanını kaybetti ve yüzde doksan adamı aleyhine çevirdi. Her ne ise… Allah affetsin, belki inşâallâh bundan intibâha gelir, yine kısmen vazifesine döner.
Onbirincisi
Belki rızâsı yok diye yazılmadı.
Onikincisi
Muallim Gâlib’dir (R.H.). Evet, bu zât, sâdıkane ve takdirkârâne, risalelerin tebyizinde çok hizmet etti ve her müşkülât karşısında za'f göstermedi. Ekser günlerde geliyordu, kemâl‑i şevkle dinliyordu ve istinsah ediyordu. Sonra kendine otuz lira ücret mukâbilinde umum Sözler’i ve Mektûbat’ı yazdırdı. Onun maksadı, memleketinde neşretmek ve hem hemşehrilerini tenvir etmekti. Sonra bazı düşünceler neticesinde, risaleleri tasavvur ettiği gibi neşretmedi, sandığa bıraktı. Birden, elîm bir hâdise yüzünden bir sene gam ve gussa çekti. Risalelerin neşri ile ona adâvet edecek resmî birkaç düşmanlara bedel, zâlim, insafsız çok düşmanları buldu, bir kısım dostlarını kaybetti.
Onüçüncüsü
Hâfız Hâlid’dir (R.H.). Kendisi der: “Evet, itiraf ediyorum, Üstadımın Hizmet‑i Kur'âniye’de neşrettiği âsârın tesvîdinde harâretli bir sûrette bulunduğum zaman mahallemizde bir câmi imâmlığı vardı. Eski kisve‑i ilmiyemi, sarığı bağlamak niyetiyle muvakkaten o hizmete fütûr verip, bilmeyerek çekildim. Maksadımın aksiyle şefkatli bir tokat yedim. Sekiz‑dokuz ay imâmlık ettiğim hâlde, müftünün çok va'dlerine rağmen, fevkalâde bir sûrette, sarığı saramadım. Şübhemiz kalmadı ki, o kusurdan bu şefkatli tokat geldi. Ben Üstadımın hem bir muhâtabı, hem bir müsevvidi idim. Benim çekilmemle tesvîd hususunda sıkıntı çekmişti. Her ne ise… Yine şükür ki, kusurumuzu anladık ve bu hizmetin de ne kadar kudsî olduğunu bildik. Ve Şah‑ı Geylânî gibi, arkamızda melek‑i sıyânet gibi bir üstad bulunduğuna i'timâd ettik.”
Ez'afü'l‑İbâdHâfız Hâlid
98
Ondördüncüsü
Üç Mustafa’nın küçücük üç tokat yemeleridir.
Birincisi: Mustafa Çavuş (R.H.) sekiz senedir bizim hususî küçük câmiye, hem sobasına, hem gazyağına, hem kibritine kadar hizmet ediyordu. Hattâ gazyağını ve kibritini sekiz senedir kendi kesesinden sarf ettiğini sonra öğrendik. Cemâate, hususan Cuma gecelerinde gayet zarûrî bir iş olmayınca geri kalmıyordu.
Sonra ehl‑i dünya onun safvet‑i kalbinden istifade ederek dediler ki: “Sözler’in bir kâtibi olan Hâfızın sarığına ilişecekler. Hem gizli ezân muvakkaten terkedilsin. Sen kâtibe söyle, cebir görmeden evvel sarığı çıkarsın.” O bilmiyordu ki; Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunan birisinin sarığını çıkarmaya dair sözü tebliğ etmek, Mustafa Çavuş gibi yüksek rûhlulara pek ağırdır. Onların sözlerini tebliğ etmiş.
O gece rüyada ben görüyordum ki; Mustafa Çavuş’un elleri kirli, kaymakam arkasında olarak odama geldi. İkinci gün ona dedim: “Mustafa Çavuş, sen bugün kim ile görüştün?” “Seni elin mülevves bir sûrette kaymakamın arkasında gördüm.” Dedi: “Eyvâh! Bana böyle bir söz, muhtar söyledi, ‘Kâtibe söyle.’ Ben arkasında ne olduğunu bilmedim.”
Hem aynı günde bir okkaya yakın gazyağını câmiye getirmiş. Hiç vukû' bulmayan, o gün kapı açık kalmış, bir keçi yavrusu içeriye girmiş, büyük bir adam gelmiş, keçi yavrusunun seccademe yakın bıraktığı müzahrefâtı yıkamak için, ibrikteki gazyağını su zannedip bütün o gazyağını, temizlik yapıyorum diye, câminin her tarafına serpmiş. Acâibdir ki, kokusunu duymamış. Demek, o mescid lisân‑ı hâl ile Mustafa Çavuş’a diyor: “Senin gazyağın bize lâzım değil. Ettiğin hatâ için, gazyağını kabûl etmedim” diye işâret vermek için o adama koku işittirilmedi.
Hattâ o hafta içinde, Cuma gecesinde ve birkaç mühim namazda o kadar çalıştığı hâlde cemâate yetişemiyordu. Sonra ciddi bir nedâmet, bir istiğfar ettikten sonra safvet‑i asliyesini buldu.
99
İkinci Mustafa’lar: Kuleönü’ndeki kıymetdâr, çalışkan, mühim bir talebem olan Mustafa ile, onun çok sâdık ve fedâkâr arkadaşı Hâfız Mustafa’dır (R.H.). Ben bayramdan sonra, ehl‑i dünya bize sıkıntı verip Hizmet‑i Kur'âniye’ye fütûr vermemek için, “Şimdilik gelmesinler”, diye haber göndermiştim. “Şâyet gelecek olurlarsa birer birer gelsinler.” Hâlbuki bunlar, üç adam birden, bir gece geldiler. Fecirden evvel hava müsâidse gitmek niyet edildi. Hiç vukû' bulmadığı bir tarzda, hem Mustafa Çavuş, hem Süleyman Efendi, hem ben, hem onlar, zâhir bir tedbiri düşünemedik, bize unutturuldu. Herbirimiz ötekine bırakıp ihtiyatsızlık etti. Onlar fecirden evvel gittiler. Öyle bir fırtına onları iki saat mütemâdiyen tokatladı ki, bu fırtınadan kurtulmayacaklar diye telâş ettim. Şimdiye kadar bu kışta ne öyle bir fırtına olmuş ve ne de bu kadar kimseye acımıştım. Sonra Süleyman’ı, ihtiyatsızlığının cezası olarak arkalarından gönderip, sıhhat ve selâmetlerini anlamak için gönderecektim. Mustafa Çavuş dedi: “O gitse, o da kalacak. Ben de onun arkasından gidip aramak lâzım. Benim arkamdan da Abdullâh Çavuş gelmek lâzım.” Bu hususta “Tevekkelnâ Alallâh” dedik, intizar ettik.
Suâl
Hàs dostlarınıza gelen musîbetleri, tokat eseri deyip Hizmet‑i Kur'âniye’de fütûrları cihetinde bir itâb telâkki ediyorsun. Hâlbuki size ve Hizmet‑i Kur'âniye’ye hakîki düşmanlık edenler selâmette kalıyorlar. Neden dosta tokat vuruluyor, düşmana ilişilmiyor?
Elcevab: اَلظُّلْمُ لَايَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ sırrınca, dostların hatâları, hizmetimizde bir nev'i zulüm hükmüne geçtiği için, çabuk çarpılıyor. Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibâha gelir. Düşman ise, Hizmet‑i Kur'âniye’ye zıddiyeti, mümânaatı, dalâlet hesabına geçer. Bilerek veya bilmeyerek hizmetimize tecâvüzü zındıka hesabına geçer. Küfür devam ettiği için, onlar ekseriyetle çabuk tokat yemiyorlar.
Nasıl ki, küçük kabahatleri işleyenlerin nahiyelerde cezaları verilir, büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir.
Öyle de; ehl‑i îmânın ve hàs dostların hükmen küçük hatâları, çabuk onları temizlemek için, kısmen dünyada ve sür'aten verilir.
100
Ehl‑i dalâletin cinayetleri o kadar büyüktür ki, kısacık hayat‑ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, muktezâ‑yı adâlet olarak âlem‑i bekàdaki Mahkeme‑i Kübrâ’ya havâle edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.
İşte, Hadîs‑i Şerîfte اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ mezkûr hakikate dahi işâret ediyor. Yani; dünyada şu mü'min, kısmen kusurâtından cezasını gördüğü için, dünya onun hakkında bir dâr‑ı cezadır. Dünya, onların saâdetli âhiretlerine nisbeten bir zindân ve Cehennem’dir.
Ve kâfirler, mâdem Cehennem’den çıkmayacaklar; hasenâtlarının mükâfâtlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiâtları te'hir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya, Cennetleridir.
Yoksa, mü'min bu dünyada dahi kâfirden ma'nen ve hakikat nokta‑i nazarında çok ziyâde mes'ûddur. Âdeta mü'minin îmânı, mü'minin rûhunda bir Cennet‑i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mâhiyetinde manevî bir Cehennem’i ateşlendiriyor.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
101
Onbirinci Lem'a
Mirkâtü's‑Sünne ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a
﴿﷽﴾
﴿لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُفٌ رَح۪يمٌ﴾
Şu âyetin Birinci Makamı Minhâcü's‑Sünnet, İkinci Makamı Mirkâtü's‑Sünnettir.
﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾
Bu iki âyet‑i azîmenin yüzer nüktesinden “On bir Nüktesi” icmâlen beyân edilecek.
Birinci Nükte
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ي فَلَهُ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ Yani; “Fesâd‑ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehîdin ecrini, sevâbını kazanabilir.”
102
Evet, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ', mutlaka gayet kıymetdârdır. Hususan bid'aların istilâsı zamanında Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' etmek daha ziyâde kıymetdârdır. Hususan fesâd‑ı ümmet zamanında Sünnet‑i Seniye’nin küçük bir âdâbına mürâat etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir îmânı ihsâs ediyor. Doğrudan doğruya Sünnete ittibâ' etmek, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı hâtıra getiriyor. O ihtardan, o hâtıra, bir huzur‑u İlâhî hâtırasına inkılâb eder.
Hattâ en küçük bir muâmelede; hattâ yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet‑i Seniye’yi mürâat ettiği dakikada, o âdi muâmele ve o fıtrî amel, sevâblı bir ibâdet ve şer'î bir hareket oluyor. Çünkü; o âdi hareketiyle Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ittibâ'ını düşünüyor ve şerîatın bir edebi olduğunu tasavvur eder. Ve şerîat sâhibi O olduğu hâtırına gelir. Ve ondan, Şâri'‑i Hakîki olan Cenâb‑ı Hakk’a kalbi müteveccih olur. Bir nev'i huzur ve ibâdet kazanır.
İşte, bu sırra binâen, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'ı kendine âdet eden, âdâtını ibâdete çevirir, bütün ömrünü semeredâr ve sevâbdâr yapabilir.
İkinci Nükte
İmâm‑ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî (R.A.) demiş ki: “Ben seyr‑i rûhânide kat'‑ı merâtib ederken, tabakàt‑ı evliyâ içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli; Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'ı, esâs‑ı tarîkat ittihàz edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmî evliyâları, sâir tabakàtın hàs velîlerinden daha muhteşem görünüyordu.” Evet, Müceddid‑i Elf-i Sânî İmâm-ı Rabbânî hak söylüyor.
103
Sünnet‑i Seniye’yi esâs tutan, Habîbullâh’ın zılli altında makam‑ı mahbûbiyete mazhardır.
Üçüncü Nükte
Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs‑i emmârenin gururundan gayet müdhiş ve manevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakàik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyyâ’dan serâya, kâh serâdan Süreyyâ’ya kadar bir sukùt ve suûd içerisinde çalkanıyorlardı.
İşte, o zaman müşâhede ettim ki; Sünnet‑i Seniye’nin mes'eleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt‑ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümâtlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum.
Hem o seyahat‑ı rûhiyede, çok tazyîkat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet‑i Seniye’nin o vaziyete temâs eden mes'elelerine ittibâ' ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hìffet buluyordum. Bir teslîmiyetle, tereddüdlerden ve vesveselerden, yani; “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum.
Ne vakit elimi çektiysem; bakıyordum tazyîkat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümâtlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor. Yük hafifleşiyor, tazyîkat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmâm‑ı Rabbânî’nin hükmünü bilmüşâhede tasdik ettim.
Dördüncü Nükte
Bir zaman râbıta‑i mevtten ve اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesindeki tasdikten ve âlemin zevâl ve fenâsından gelen bir hâlet‑i rûhiyeden kendimi acîb bir âlemde gördüm. Baktım ki; ben bir cenazeyim, üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum.
104
Birisi: Benim hayatımla alâkadar ve mâzi kabrine giren zîhayat mahlûkatın hey'et‑i mecmuasının cenaze‑i maneviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.
İkincisi: Küre‑i arz mezaristanında, nev'‑i beşerin hayatıyla alâkadar envâ'‑ı zîhayatın hey'et‑i mecmuasının mâzi mezarına defnedilen azîm cenazenin başında bulunan, mezar taşı olan, bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım.
Üçüncüsü: Şu kâinâtın kıyâmet vaktinde ölmesi, muhakkaku'l‑vukû' olduğu için, nazarımda vâki hükmüne geçti. O azîm cenazenin sekerâtından dehşet ve vefâtından beht ve hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbâlde de muhakkaku'l‑vukû' olan vefâtım o zaman vukû' buluyor gibi göründü ve ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا﴾ (ilâ âhir) sırrıyla, bütün mevcûdât, bütün mahbûbât, benim vefâtımla bana arkalarını çevirip beni terk ettiler, yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz sûretini alan ebed tarafındaki istikbâle rûhum sevk ediliyordu. O denize ister istemez atılmak lâzım geliyordu.
İşte, o pek acîb ve çok hazîn hâlette iken, îmân ve Kur'ân’dan gelen bir mededle, ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾ âyeti imdâdıma yetişti ve gayet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Rûh, kemâl‑i emniyetle ve sürûrla o âyetin içine girdi. Evet, anladım ki; âyetin mânâ‑yı sarîhinden başka bir mânâ‑yı işârîsi beni tesellî etti ki, sükûnet buldum ve sekînet verdi.
105
Evet, nasıl ki, mânâ‑yı sarîhi Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a der: “Eğer ehl‑i dalâlet arka verip senin şerîat ve sünnetinden i'râz edip Kur'ân’ı dinlemeseler, merak etme. Ve de ki: Cenâb‑ı Hak bana kâfîdir. O’na tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize, ittibâ' edecekleri yetiştirir. Taht‑ı saltanatı herşeyi muhîttir; ne âsîler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdâd edenler medetsiz kalırlar!”
Öyle de, mânâ‑yı işârîsiyle der ki: “Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcûdât seni bırakıp fenâ yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden müfârakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terk edip mezaristana girerse, eğer ehl‑i gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümâta düşerse, merak etme. De ki: Cenâb‑ı Hak bana kâfîdir. Mâdem O var, herşey var. Ve o hâlde, o gidenler ademe gitmediler; O’nun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline O Arş‑ı Azîm Sâhibi, nihâyetsiz cünûd ve askerinden, başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar; başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedârları gönderir. Ve dalâlete düşenlere bedel, tarîk‑ı hakkı takib edecek mutî' kullarını gönderebilir. Mâdem öyledir, O herşeye bedeldir. Bütün eşya bir tek teveccühüne bedel olamaz!” der.
İşte, şu mânâ‑yı işârî vâsıtasıyla, bana dehşet veren üç müdhiş cenaze, başka şekil aldılar. Yani; hem Hakîm, hem Rahîm, hem Âdil, hem Kadîr bir Zât‑ı Zülcelâl’in taht‑ı tedbir ve rubûbiyetinde ve hikmet ve rahmeti içinde hikmet‑nümâ bir seyerân, ibret‑nümâ bir cevelân, vazifedârâne bir seyahat sûretinde bir seyr ü seferdir, bir terhis ve tavziftir ki; böylece kâinât çalkalanıyor, gidiyor, geliyor.
106
Beşinci Nükte
﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾ âyet‑i azîmesi, ittibâ'‑ı Sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat'î bir sûrette ilân ediyor. Evet, şu âyet‑i kerîme, kıyâsât‑ı mantıkıye içinde, kıyâs‑ı istisnaî kısmının en kuvvetli ve kat'î bir kıyâsıdır. Şöyle ki:
Nasıl mantıkça kıyâs‑ı istisnaî misâli olarak deniliyor: “Eğer güneş çıksa, gündüz olacak.” Müsbet netice için denilir: “Güneş çıktı. Öyle ise netice veriyor ki, şimdi gündüzdür.” Menfî netice için deniliyor: “Gündüz yok. Öyle ise netice veriyor ki, güneş çıkmamış.” Mantıkça, bu müsbet ve menfî iki netice kat'îdirler.
Aynen böyle de, şu âyet‑i kerîme der ki: “Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habîbullâh’a ittibâ' edilecek. İttibâ' edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur” Muhabbetullâh varsa, netice verir ki, Habîbullâh’ın Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ'ı intac eder.
Evet, Cenâb‑ı Hakk’a îmân eden, elbette O’na itâat edecek. Ve itâat yolları içinde en makbûlü ve en müstakîmi ve en kısası, bilâ‑şübhe, Habîbullâh’ın gösterdiği ve takib ettiği yoldur.
Evet, bu kâinâtı bu derece in'âmât ile dolduran Zât‑ı Kerîm-i Zülcemâl, zîşuûrlardan o ni'metlere karşı şükür istemesi, zarûrî ve bedîhîdir.
Hem bu kâinâtı bu kadar mu'cizât‑ı san'atla tezyîn eden O Zât‑ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette, bilbedâhe, zîşuûrlar içinde en mümtâz birisini Kendine muhâtab ve tercümân ve ibâdına mübelliğ ve imâm yapacaktır.
Hem bu kâinâtı had ve hesaba gelmez tecelliyât‑ı cemâl ve kemâlâtına mazhar eden O Zât‑ı Cemîl-i Zülkemâl, elbette, bilbedâhe, sevdiği ve izhârını istediği cemâl ve kemâl ve esmâ ve san'atının en câmi' ve en mükemmel mikyâs ve medârı olan bir Zâta, herhalde en ekmel bir vaziyet‑i ubûdiyeti verecek ve O’nun vaziyetini sâirlerine nümûne‑i imtisal edip herkesi O’nun ittibâ'ına sevk edecek. Tâ ki, o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.
107
Elhâsıl: Muhabbetullâh, Sünnet‑i Seniye’nin ittibâ'ını istilzam edip intac ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'ından hissesi ziyâde ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet‑i Seniye’yi takdir etmeyip bid'alara giriyor.
Altıncı Nükte
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ Yani; ﴿اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ﴾ sırrı ile, kavâid‑i Şerîat-ı Garrâ ve desâtir‑i Sünnet-i Seniye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icâdlarla o düsturları beğenmemek veyâhut – hâşâ ve kellâ! – nâkıs görmek hissini veren bid'aları icâd etmek dalâlettir, ateştir.
Sünnet‑i Seniye’nin merâtibi var: Bir kısmı vâcibdir, terk edilmez. O kısım, Şerîat‑ı Garrâ’da tafsilâtıyla beyân edilmiş. Onlar muhkemâttır; hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da nevâfil nev'indendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır: Bir kısım, ibâdete tâbi Sünnet‑i Seniye kısımlarıdır. Onlar dahi Şerîat kitaplarında beyân edilmiş; onların tağyîri bid'attır. Diğer kısmı, “âdâb” tâbir ediliyor ki, Siyer‑i Seniye kitaplarında zikredilmiş. Onlara muhâlefete bid'a denilmez; fakat âdâb‑ı Nebevîye bir nev'i muhâlefettir ve onların nurundan ve o hakîki edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise, örf ve âdât, muâmelât‑ı fıtriyede Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tevâtürle ma'lûm olan harekâtına ittibâ' etmektir.
108
Meselâ; söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyân eden ve muâşerete taalluk eden çok Sünnet‑i Seniye’ler var. Bu nev'i sünnetlere “âdâb” tâbir edilir. Fakat o âdâba ittibâ' eden, âdâtını ibâdete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın mürâatı, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tahattur ettiriyor, kalbe bir nur veriyor.
Sünnet‑i Seniye’nin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk‑u umumiye nev'inden, cem'iyete ait bir ubûdiyettir. Birisinin yapmasıyla o cem'iyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemâat mes'ûl olur. Bu nev'i şeâire riyâ giremez ve ilân edilir. Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.
Yedinci Nükte
Sünnet‑i Seniye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş:اَدَّبَن۪ي رَبّ۪ي فَاَحْسَنَ تَأْد۪يب۪ي Yani; “Rabbim bana edebi güzel bir sûrette ihsân etmiş, edeblendirmiş.” Evet, Siyer‑i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet‑i Seniye’yi bilen, kat'iyyen anlar ki; edebin envâ'ını, Cenâb‑ı Hak, Habîbinde cem'etmiştir. O’nun Sünnet‑i Seniye’sini terk eden, edebi terk eder. بِى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْkaidesine mâsadak olur, hasâretli bir edebsizliğe düşer.
109
Suâl: Herşeyi bilen ve gören ve hiçbir şey O’ndan gizlenemeyen Allâmü'l‑Guyûb’a karşı edeb nasıl olur? Sebeb‑i hacâlet olan hâletler O’ndan gizlenemez. Edebin bir nev'i tesettürdür, mûcib‑i istikrâh hâlâtı setretmektir. Allâmü'l‑Guyûb’a karşı tesettür olamaz.
Elcevab:
Evvelâ: Sâni'‑i Zülcelâl nasıl ki, kemâl‑i ehemmiyetle san'atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve ni'metlerine, o ni'metleri süslendirmek cihetiyle nazar‑ı dikkati celb ediyor. Öyle de; mahlûkatını ve ibâdını sâir zîşuûrlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemîl ve Müzeyyin ve Latîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nev'i isyan ve hilâf‑ı edeb oluyor.
İşte, Sünnet‑i Seniye’deki edeb, O Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâlarının hududları içinde bir mahz‑ı edeb vaziyetini takınmaktır.
Sâniyen: Nasıl ki, bir tabib, doktorluk noktasında, bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zarûret olduğu vakit ona gösterilir, hilâf‑ı edeb denilmez. Belki, edeb‑i tıb öyle iktiza eder denilir. Fakat o tabib, recüliyet ünvânıyla yâhut vâiz ismiyle yâhut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz, ona gösterilmesini edeb fetvâ veremez. Ve o cihette ona göstermek, hayâsızlıktır.
Öyle de, Sâni'‑i Zülcelâl’in çok esmâsı var; herbir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ; Gaffâr ismi günahların vücûdunu ve Settâr ismi kusurâtın bulunmasını iktiza ettikleri gibi, Cemîl ismi de çirkinliği görmek istemez. Latîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm gibi esmâ‑i cemâliye ve kemâliye, mevcûdâtın güzel bir sûrette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esmâ‑i cemâliye ve kemâliye ise, melâike ve rûhâni ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcûdâtın güzel vaziyetleriyle ve hüsn‑ü edebleriyle göstermek isterler.
İşte, Sünnet‑i Seniye’deki âdâb, bu ulvî âdâbın işâretidir ve düsturlarıdır ve nümûneleridir.
110
Sekizinci Nükte
﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ﴾ ’dan evvelki olan ﴿لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ… اِلخ﴾ âyeti, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı kemâl‑i şefkat ve nihâyet re'fetini gösterdikten sonra, şu ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا﴾ âyetiyle der ki: “Ey insanlar! Ey Müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarf eden ve manevî yaralarınız için, kemâl‑i şefkatle getirdiği ahkâm ve Sünnet‑i Seniye’siyle tedâvi edip merhem vuran şefkat‑perver bir zâtın bedîhî şefkatini inkâr etmek ve gözle görünen re'fetini ittiham etmek derecesinde O’nun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek ne kadar vicdânsızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz.
Ve ey şefkatli Resûl ve ey re'fetli Nebî! Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re'fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler, merak etme. Semâvât ve arzın cünûdu taht‑ı emrinde olan, Arş‑ı Azîm-i Muhîtin tahtında Saltanat‑ı Rubûbiyet’i hükmeden Zât‑ı Zülcelâl sana kâfîdir. Hakîki mutî' tâifeleri senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabûl ettirir!”
Evet, Şerîat‑ı Muhammediye ve Sünnet‑i Ahmediye’de hiçbir mes'ele yoktur ki, müteaddid hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu da'vânın isbâtına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş‑seksen Risale‑i Nuriye, Sünnet‑i Ahmediye’nin ve Şerîat‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) mes'eleleri ne kadar hikmetli ve hakikatli olduğuna yetmiş‑seksen şâhid‑i sâdık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzûa dair iktidar olsa, yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin risale, o hikmetleri bitiremeyecek.
111
Hem ben şahsımda bilmüşâhede ve zevken, belki bin tecrübâtım var ki; mesâil‑i Şerîatla Sünnet‑i Seniye düsturları, emrâz‑ı rûhâniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz‑ı ictimâiyede gayet nâfi' birer devâdır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli mes'eleler tutamadığını, bilmüşâhede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde ihsâs ettiğimi ilân ediyorum. Bu da'vâmda tereddüd edenler, Risale‑i Nur eczâlarına müracaat edip baksınlar.
İşte, böyle bir Zâtın Sünnet‑i Seniye’sine elden geldiği kadar ittibâ'a çalışmak ne kadar kârlı ve hayat‑ı ebediye için ne kadar saâdetli ve hayat‑ı dünyeviye için ne kadar menfaatli olduğu kıyâs edilsin.
Dokuzuncu Nükte
Sünnet‑i Seniye’nin herbir nev'ine tamamen bilfiil ittibâ' etmek, ehass‑ı hàvâssa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkasd, tarafdârâne ve iltizamkârâne tâlib olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara zâten ittibâ'a mecburiyet var. Ve ubûdiyetteki müstehab olan Sünnet‑i Seniye’nin terkinde, günah olmasa dahi, büyük sevâbın zâyiâtı var. Tağyîrinde ise büyük hatâ vardır. Âdât ve muâmelâttaki Sünnet‑i Seniye ise, ittibâ' ettikçe, o âdât, ibâdet olur. Etmese itâb yok; fakat Habîbullâh’ın âdâb‑ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır.
112
Ahkâm‑ı ubûdiyette yeni icâdlar bid'attır. Bid'atlar ise, ﴿اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ﴾ sırrına münâfî olduğu için, merduttur. Fakat, tarîkatta evrâd ve ezkâr ve meşrebler nev'inden olsa ve asılları Kitab ve Sünnetten ahzedilmek şartıyla, ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı sûrette olmakla beraber, mukarrer olan usûl ve esâsât‑ı Sünnet-i Seniye’ye muhâlefet ve tağyîr etmemek şartıyla, bid'a değillerdir. Lâkin bir kısım ehl‑i ilim, bunlardan bir kısmını bid'aya dâhil edip fakat “bid'a‑i hasene” nâmını vermiş.
İmâm‑ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî diyor ki: “Ben seyr ü sülûk‑i rûhânide görüyordum ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan mervî olan kelimât nurludur, Sünnet‑i Seniye şuâı ile parlıyor. O’ndan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve hâlleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukâbil gelmiyordu. Bundan anladım ki, Sünnet‑i Seniye’nin şuâı bir iksîrdir. Hem o Sünnet, nur isteyenlere kâfîdir; hariçte nur aramaya ihtiyaç yoktur.”
İşte, böyle hakikat ve Şerîatın bir kahramanı olan bir zâtın bu hükmü gösteriyor ki; Sünnet‑i Seniye, saâdet‑i dâreynin temel taşıdır ve kemâlâtın mâdeni ve menba'ıdır.
اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ
﴿رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ﴾
113
Onuncu Nükte
﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾ âyetinde i'câzlı bir îcâz vardır. Çünkü çok cümleler bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu âyet diyor ki: “Allah’a (Celle Celâlühû) îmânınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Mâdem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise; Allah’ın sevdiği Zâta benzemelisiniz. O’na benzemek ise, O’na ittibâ' etmektir. Ne vakit O’na ittibâ' etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”
İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir meâlidir. Demek oluyor ki, insan için en mühim àlî maksad, Cenâb‑ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab‑ı a'lânın yolu Habîbullâh’a ittibâ'dır ve Sünnet‑i Seniye’sine iktidâdır. Bu makamda Üç Nokta isbât edilse, mezkûr hakikat tamamıyla tezâhür eder.
Birinci Nokta: Beşer, fıtraten, şu kâinâtın Hàlık’ına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünkü fıtrat‑ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemâle karşı perestiş etmek ve ihsâna karşı sevmek vardır. Cemâl ve kemâl ve ihsân derecâtına göre o muhabbet tezâyüd eder, aşkın en müntehâ derecesine kadar gider. Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde kâinât kadar bir aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve‑i hâfıza, bir kütübhâne hükmünde binler kitab kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki; kalb‑i insan, kâinâtı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir.
Mâdem fıtrat‑ı beşeriyede ihsân ve cemâl ve kemâle karşı böyle hadsiz bir isti'dâd‑ı muhabbet vardır. Ve mâdem bu kâinâtın Hàlık’ı, kâinâtta tezâhür eden âsârıyla bilbedâhe tahakkuku sâbit olan hadsiz cemâl‑i mukaddesi, bu mevcûdâtta tezâhür eden nukùş‑u san'atıyla bizzarûre sübûtu tahakkuk eden hadsiz kemâl‑i kudsîsi ve bütün zîhayatlarda tezâhür eden hadsiz envâ'‑ı ihsân ve in'âmâtıyla bilyakìn ve belki bilmüşâhede vücûdu tahakkuk eden hadsiz ihsânatı vardır. Elbette, zîşuûrların en câmi'i ve en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştâkı olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor.
114
Evet, herbir insan O Hàlık‑ı Zülcelâl’e karşı hadsiz bir muhabbete müstaid olduğu gibi, O Hàlık dahi herkesten ziyâde cemâl ve kemâl ve ihsânına karşı hadsiz bir mahbûbiyete müstehaktır. Hattâ insan‑ı mü'minde, hayatına ve bekàsına ve vücûduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcûdâta karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedîd alâkaları, o isti'dâd‑ı muhabbet-i İlâhiye’nin tereşşuhâtıdır. Hattâ insanın mütenevvi' hissiyat‑ı şedîdesi, o isti'dâd‑ı muhabbetin istihâleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır.
Ma'lûmdur ki, insan kendi saâdetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadar olduğu zâtların saâdetleriyle dahi mütelezziz oluyor. Ve kendini belâdan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever.
İşte bu hâlet‑i rûhiyeye binâen, insan, eğer her insana ait envâ'‑ı ihsânat-ı İlâhiye’den yalnız bunu düşünse ki: “Benim Hàlık’ım beni zulümât‑ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada bir güzel dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman beni i'dâm‑ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp; bâkî bir âlemde ebedî ve çok şa'şaalı bir âlemi bana ihsân ve o âlemin umum envâ'‑ı lezâiz ve mehâsininden istifade edecek ve cevelân edip tenezzüh edecek zâhirî ve bâtınî hâsseleri, duyguları bana in'âm ettiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akàrib ve ahbab ve ebnâ‑yı cinsimi dahi öyle hadsiz ihsânlara mazhar ediyor ve o ihsânlar bir cihette bana ait oluyor. Zîra onların saâdetleriyle mes'ûd ve mütelezziz oluyorum.
115
Mâdem اَلْاِنْسَانُ عَب۪يدُ الْاِحْسَانِ sırrıyla, herkeste ihsâna karşı perestiş var. Elbette böyle hadsiz ebedî ihsânata karşı, kâinât kadar bir kalbim olsa, o ihsâna karşı muhabbetle dolmak iktiza eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti etmezsem de, bil'isti'dâd, bil'îmân, binniyet, bilkabûl, bittakdir, bil'iştiyak, bil'iltizam, bil'irâde sûretinde ediyorum.” diyecek. Ve hâkezâ… Cemâl ve kemâle karşı insanın göstereceği muhabbet ise, icmâlen işâret ettiğimiz ihsâna karşı muhabbete kıyâs edilsin. Kâfir ise, küfür cihetiyle, hadsiz bir adâvet eder. Hattâ kâinâta ve mevcûdâta karşı zâlimâne ve tahkîrkârâne bir adâvet taşıyor.
İkinci Nokta: Muhabbetullâh, ittibâ'‑ı Sünnet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı istilzam eder. Çünkü; Allah’ı sevmek, O’nun marziyâtını yapmaktır. Marziyâtı ise, en mükemmel bir sûrette Zât‑ı Muhammediye’de (A.S.M.) tezâhür ediyor. Zât‑ı Ahmediye’ye (A.S.M.) harekât ve ef'âlde benzemek iki cihetledir.
Birisi: Cenâb‑ı Hakk’ı sevmek cihetinde emrine itâat ve marziyâtı dâiresinde hareket etmek, o ittibâ'ı iktiza ediyor. Çünkü bu işte en mükemmel imâm, Zât‑ı Muhammediye’dir (A.S.M.).
İkincisi: Mâdem Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) insanlara olan hadsiz ihsânat‑ı İlâhiye’nin en mühim bir vesilesidir; elbette Cenâb‑ı Hak hesabına hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan sevdiği zâta eğer benzemek kàbilse, fıtraten benzemek ister. İşte, Habîbullâh’ı sevenlerin, Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ' ile O’na benzemeye çalışmaları, kat'iyyen iktiza eder.
116
Üçüncü Nokta: Cenâb‑ı Hakk’ın hadsiz merhameti olduğu gibi, hadsiz bir muhabbeti de vardır. Bütün kâinâttaki masnûâtın mehâsiniyle ve süslendirmesiyle Kendini hadsiz bir sûrette sevdirdiği gibi; masnûâtını, hususan, sevdirmesine sevmekle mukàbele eden zîşuûr mahlûkatı sever. Cennet’in bütün letâif ve mehâsini ve lezâizi ve niamâtı bir cilve‑i rahmeti olan bir Zâtın nazar‑ı muhabbetini kendine celbe çalışmak ne kadar mühim ve àlî bir maksad olduğu bilbedâhe anlaşılır.
Mâdem, nass‑ı kelâmıyla, O’nun muhabbetine, yalnız ittibâ'‑ı Sünnet-i Ahmediye (A.S.M.) ile mazhar olunur; elbette ittibâ'‑ı Sünnet-i Ahmediye (A.S.M.) en büyük bir maksad‑ı insanî ve en mühim bir vazife‑i beşeriye olduğu tahakkuk eder.
Onbirinci Nükte
Üç Mes'eledir.
Birinci Mes'ele
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniye’sinin menba'ı üçtür: Akvâli, ef'âli, ahvâlidir. Bu üç kısım dahi üç kısımdır: Ferâiz, nevâfil, âdât‑ı hasenesidir.
Farz ve vâcib kısmında ittibâ'a mecburiyet var; terkinde azâb ve ikàb vardır. Herkes O’na ittibâ'a mükelleftir.
Nevâfil kısmında, emr‑i istihbâbî ile, yine ehl‑i îmân mükelleftir; fakat terkinde azâb ve ikàb yoktur. Fiilinde ve ittibâ'ında azîm sevâblar var; ve tağyîr ve tebdili bid'a ve dalâlettir ve büyük hatâdır.
117
Âdât‑ı seniyesi ve harekât‑ı müstahsenesi ise, hikmeten, maslahaten, hayat‑ı şahsiye ve nev'iye ve ictimâiye itibariyle O’nu taklid ve ittibâ' etmek gayet müstahsendir. Çünkü; herbir hareket‑i âdiyesinde çok menfaat‑i hayatiye bulunduğu gibi, mütâbaat etmekle, o âdâb ve âdetler ibâdet hükmüne geçer.
Evet, mâdem dost ve düşmanın ittifakıyla, Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) mehâsin‑i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve mâdem bil'ittifak; nev'‑i beşer içinde en meşhûr ve mümtâz bir şahsiyettir. Ve mâdem, binler mu'cizâtın delâletiyle ve teşkil ettiği Âlem‑i İslâmiyet’in ve kemâlâtının şehâdetiyle ve mübelliğ ve tercümân olduğu Kur'ân‑ı Hakîm’in hakàikının tasdikiyle, en mükemmel bir insan‑ı kâmil ve bir mürşid‑i ekmeldir. Ve mâdem semere‑i ittibâ'ıyla milyonlar ehl‑i kemâl, merâtib‑i kemâlâtta terakkî edip saâdet‑i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette O Zâtın sünneti, harekâtı, iktidâ edilecek en güzel nümûnelerdir ve takib edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihàz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittibâ'‑ı Sünnette hissesi ziyâde ola.
Sünnete ittibâ' etmeyen, tenbellik eder ise hasâret‑i azîme; ehemmiyetsiz görür ise cinayet‑i azîme; tekzîbini işmâm eden tenkid ise dalâlet‑i azîmedir.
118
İkinci Mes'ele
Cenâb‑ı Hak Kur'ân‑ı Hakîm’de ﴿وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ﴾ fermân eder. Rivâyât‑ı sahîha ile Hazret‑i Âişe-i Sıddıka (Radıyallahu Anhâ) gibi Sahâbe‑i Güzîn, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ta'rif ettikleri zaman, “Hulukuhu'l‑Kur'ân” diye ta'rif ediyorlardı. Yani; “Kur'ân'ın beyân ettiği mehâsin‑i ahlâkın misâli, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Ve o mehâsini en ziyâde imtisal eden ve fıtraten o mehâsin üstünde yaratılan odur.”
İşte böyle bir Zâtın ef'âl, ahvâl, akvâl ve harekâtının herbirisi, nev'‑i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, O’na îmân eden ve ümmetinden olan gâfillerin (Sünnetine ehemmiyet vermeyen veyâhut tağyîr etmek isteyen) ne kadar bedbaht olduğunu dîvâneler de anlar.
Üçüncü Mes'ele
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hilkaten en mu'tedil bir vaziyette ve en mükemmel bir sûrette halk edildiğinden, harekât ve sekenâtı îtidâl ve istikamet üzerine gitmiştir. Siyer‑i seniyesi kat'î bir sûrette gösterir ki; her hareketinde istikamet ve îtidâl üzere gitmiş, ifrat ve tefritten ictinâb etmiştir. Evet, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ﴿فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ﴾ emrini tamamıyla imtisal ettiği için bütün ef'âl ve akvâl ve ahvâlinde istikamet, kat'î bir sûrette görünüyor.
Meselâ; kuvve‑i akliyenin fesâd ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabâvet ve cerbezeden müberrâ olarak, hadd‑i vasat ve medâr‑ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve‑i akliyesi dâima hareket ettiği gibi:
119
Kuvve‑i gadabiyenin fesâdı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve‑i gadabiyenin medâr‑ı istikameti ve hadd‑i vasatı olan şecâat‑i kudsiye ile kuvve‑i gadabiyesi hareket etmekle beraber;
Kuvve‑i şeheviyenin fesâdı ve ifrat ve tefriti olan humûd ve fücûrdan musaffâ olarak, o kuvvenin medâr‑ı istikameti olan iffette, kuvve‑i şeheviyesi dâima iffeti, a'zamî masûmiyet derecesinde rehber ittihàz etmiştir. Ve hâkezâ…
Bütün Sünen‑i Seniyesinde, ahvâl‑i fıtriyesinde ve ahkâm‑ı Şer'iyesinde hadd‑i istikameti ihtiyar edip, zulüm ve zulümât olan ifrat ve tefritten, isrâf ve tebzîrden ictinâb etmiştir. Hattâ tekellümünde ve ekl ve şürbünde iktisadı rehber ve isrâftan kat'iyyen ictinâb etmiştir. Bu hakikatin tafsilâtına dair binler cild kitab te'lif edilmiştir. اَلْعَارِفُ تَكْف۪يهِ الْاِشَارَةُ sırrınca, bu denizden bu katre ile iktifâ edip, kıssayı kısa keseriz.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى جَامِعِ مَكَارِمِ الْاَخْلَاقِ وَمَظْهَرِ سِرِّ﴿وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ﴾اَلَّذ۪ي قَالَ : « مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ي فَلَهُ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ »
﴿وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ﴾
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
120
Onikinci Lem'a
Re'fet Bey’in iki cüz'î suâli münâsebetiyle, iki nükte‑i Kur'âniye’nin beyânına dairdir.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşim Re'fet Bey! Senin, bu müsâadesiz zamanımda suâllerin, beni müşkül bir mevkide bulunduruyor. Bu defaki iki suâlin çendan cüz'îdir, fakat iki nükte‑i Kur'âniye’ye münâsebetdâr olduklarından ve küre‑i arza dair suâliniz coğrafya ve kozmoğrafyanın yedi kat zemin ve yedi tabaka semâvâta tenkidlerine temâs ettiğinden, bana ehemmiyetli geldi. Onun için, suâlin cüz'iyetine bakmayarak, ilmî ve küllî bir sûrette, iki âyet‑i kerîmeye dair “İki Nükte” icmâlen beyân edilecek. Sen de cüz'î suâline karşı ondan hisse alırsın.
121
Birinci Nükte
İki Noktadır.
Birinci Nokta
﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ﴾﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴾ âyetlerinin sırrınca; rızık doğrudan doğruya Kadîr‑i Zülcelâl’in elindedir ve hazine‑i rahmetinden çıkar. Herbir zîhayatın rızkı taahhüd‑ü Rabbânîsi altında olduğundan, açlıktan ölmek olmamak lâzım gelir. Hâlbuki, zâhiren açlıktan ve rızıksızlıktan ölenler çok görünüyor. Şu hakikatin ve şu sırrın halli şudur ki:
Taahhüd‑ü Rabbânî hakikattir; rızıksızlık yüzünden ölenler yoktur. Çünkü O Hakîm‑i Zülcelâl, zîhayatın bedenine gönderdiği rızkın bir kısmını ihtiyat için şahm ve içyağı sûretinde iddihar eder. Hattâ bedenin her hüceyresine gönderdiği rızkın bir kısmını, yine o hüceyrenin bir köşesinde iddihar eder; istikbâlde, hariçten rızık gelmediği zaman sarf edilmek üzere bir ihtiyat zahîresi hükmünde bulundurur.
İşte, bu iddihar edilmiş ihtiyat rızık bitmeden evvel ölüyorlar. Demek o ölmek, rızıksızlıktan değildir. Belki sû‑i ihtiyardan tevellüd eden bir âdet ve o sû‑i ihtiyardan ve âdetin terkinden neş'et eden bir marazla ölüyorlar.
Evet, zîhayatın bedeninde şahm sûretinde iddihar edilen rızk‑ı fıtrî, hadd‑i vasat olarak kırk gün mükemmelen devam eder. Hattâ bir marazın veya bir istiğrak‑ı rûhâni neticesinde iki kırkı geçer. Hattâ bir adam, şedîd bir inâd yüzünden, Londra mahpushânesinde yetmiş gün, sıhhat ve selâmetle, hiçbir şey yemeden hayatı devam ettiğini onüç (şimdi otuzdokuz) sene evvel gazeteler yazmışlar.
Mâdem kırk günden yetmiş‑seksen güne kadar rızk‑ı fıtrî devam ediyor. Ve mâdem Rezzâk ismi, gayet geniş bir sûrette rû‑yi zeminde cilvesi görünüyor. Ve mâdem hiç ümîd edilmediği bir tarzda, memeden ve odundan rızıklar akıyor, baş gösteriyor. Eğer pür‑şer beşer sû‑i ihtiyarıyla müdâhale edip karışmazsa, herhalde rızk‑ı fıtrî bitmeden evvel o zîhayatın imdâdına o isim yetişiyor, açlıkla ölüme yol vermiyor.
Öyle ise, açlıktan ölenler, eğer kırk günden evvel ölseler, kat'iyyen rızıksızlıktan değildir. Belki “Terkü'l‑âdât mine'l-mühlikât” sırrıyla, sû‑i ihtiyardan gelen bir âdet ve terk‑i âdetten neş'et eden bir illetten, bir marazdan ileri gelmiştir. Öyle ise, açlıktan ölmek olmaz, denilebilir.
122
Evet, bilmüşâhede görünüyor ki; rızık, iktidar ve ihtiyar ile ma'kûsen mütenâsibdir. Meselâ; daha dünyaya gelmeden evvel bir yavru, rahm‑ı mâderde ihtiyar ve iktidardan bütün bütün mahrum olduğu bir zamanda, ağzını kımıldatacak kadar muhtaç olmayacak bir sûrette rızkı veriliyor.
Sonra, dünyaya geldiği vakit, iktidar ve ihtiyar yok, fakat bir derece isti'dâdı ve bilkuvve bir hissi olduğundan, yalnız ağzını yapıştırmak kadar bir harekete ihtiyaç ile en mükemmel ve en mugaddî ve hazmı en kolay ve en latîf bir sûrette ve en acîb bir fıtratta, memeler musluğundan ağzına veriliyor.
Sonra, iktidar ve ihtiyara bir derece alâka peydâ ettikçe, o kolay ve güzel rızık, bir derece çocuğa karşı nazlanmaya başlar. O memeler çeşmeleri kesilir, başka yerlerden rızkı gönderilir. Fakat iktidar ve ihtiyarı rızkı takib etmeye müsâid olmadığı için, Rezzâk‑ı Kerîm, peder ve vâlidesinin şefkat ve merhametlerini, iktidar ve ihtiyarına yardımcı gönderiyor.
Her ne vakit iktidar ve ihtiyar tekemmül eder, o vakit rızkı ona koşmaz ve koşturulmaz. Rızık yerinde durur, der: “Gel, beni ara ve bul ve al.”
Demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile ma'kûsen mütenâsibdir. Hattâ çok risalelerde beyân etmişiz ki; en ihtiyarsız ve iktidarsız hayvanlar daha iyi yaşıyorlar, daha iyi besleniyorlar.
İkinci Nokta
İmkânın envâ'ı var. İmkân‑ı aklî, imkân‑ı örfî, imkân‑ı âdi gibi kısımları vardır. Bir hâdise, eğer imkân‑ı aklî dâiresinde olmazsa reddedilir; imkân‑ı örfî dâiresinde olmazsa dahi mu'cize olur; fakat kolayca kerâmet olamaz. Eğer örfen ve kaideten nazîri bulunmazsa, şühûd derecesinde bir bürhân‑ı kat'î ile ancak kabûl edilir.
İşte, bu sırra binâen, kırk gün ekmek yemeyen Seyyid Ahmed‑i Bedevî’nin hàrikulâde hâlleri imkân‑ı örfî dâiresindedir. Hem kerâmet olur, hem hàrikulâde bir âdeti de olabilir. Evet, Seyyid Ahmed‑i Bedevî’nin acîb ve istiğrakkârâne hâllerde bulunduğu, tevâtür derecesinde naklediliyor. Kırk günde bir defa yemek yemesi vâki olmuştur. Fakat her vakit öyle değil; kerâmet nev'inden bazı defa olmuştur. Bir ihtimal var ki; hâlet‑i istiğrakiyesi yemeye ihtiyaç görmediği için, ona nisbeten âdet hükmüne girmiştir. Seyyid Ahmed‑i Bedevî nev'inden çok evliyâlardan bu tarz hàrikalar mevsûkan rivâyet edilmiş.
123
Mâdem Birinci Nokta’da isbât ettiğimiz gibi; müddehar rızık kırk günden fazla devam eder ve o mikdar yememek âdeten mümkündür ve mevsûkan hàrika adamlardan o hâl rivâyet edilmiştir; elbette inkâr edilmeyecektir.
İkinci Suâl Münâsebetiyle İki Mes'ele‑i Mühimme Beyân Edilecek
Çünkü coğrafya ve kozmoğrafya fenlerinin kısacık kanunlarıyla ve daracık düsturlarıyla ve küçücük mîzanlarıyla Kur'ânın semâvâtına çıkamadıklarından ve âyâtın yıldızlarındaki yedi kat mânâları keşfedemediklerinden, âyeti tenkid, belki inkârına dîvânecesine çalışmışlar.
Birinci Mes'ele‑i Mühimme
Semâvât gibi arzın da yedi tabaka olmasına dairdir. Şu mes'ele, yeni zamanın feylesoflarına hakikatsiz görünüyor; onların arza ve semâvâta dair olan fenleri kabûl etmiyor. Bunu vâsıta ederek bazı hakàik‑ı Kur'âniye’ye i'tirâz ediyorlar. Buna dair muhtasaran birkaç işâret yazacağız.
Birincisi
Evvelâ; âyetin mânâsı ayrıdır ve o mânâların efrâdı ve mâsadakları ayrıdır. İşte o küllî mânânın müteaddid efrâdından bir ferdi bulunmazsa, o mânâ inkâr edilmez. Semâvâtın yedi tabakasına ve arzın yedi katına dair mânâ‑yı küllîsinin çok efrâdından yedi mâsadak zâhiren görünüyor.
Sâniyen; âyetin sarâhatinde “yedi kat arz” dememiş. ﴿اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّ﴾ (ilâ âhir.) Âyetin zâhiri diyor ki: “Arzı da o seb'a semâvât gibi halk etmiş. Ve mahlûkatına mesken ittihàz etmiş.” Yedi tabaka olarak halk ettim, demiyor. Misliyet ise, mahlûkıyet ve mahlûkata meskeniyet cihetiyle bir teşbihtir.
124
İkincisi
Küre‑i arz, her ne kadar semâvâta nisbeten çok küçüktür; fakat hadsiz masnûât‑ı İlâhiye’nin meşheri, mazharı, mahşeri, merkezi hükmünde olduğundan, kalb cesede mukâbil geldiği gibi, küre‑i arz dahi koca, hadsiz semâvâta karşı bir kalb ve manevî bir merkez hükmünde olarak mukâbil gelir. Onun için:
Zeminin küçük mikyâsta eskiden beri yedi (❋) iklimi;
hem Avrupa, Afrika, Okyanusya, İki Asya, İki Amerika nâmlarıyla mâruf yedi kıt'ası;
hem denizle beraber Şark, Garb, Şimâl, Cenûb, bu yüzdeki ve Yeni Dünya yüzündeki ma'lûm yedi kıt'ası;
hem merkezinden tâ kışr‑ı zâhirîye kadar hikmeten, fennen sâbit olan muttasıl ve mütenevvi' yedi tabakası;
hem zîhayat için medâr‑ı hayat olmuş yetmiş basit ve cüz'î unsurları tazammun edip ve “yedi kat” tâbir edilen meşhûr yedi nev'i küllî unsuru;
hem “dört unsur” denilen su, hava, nâr, toprak (türâb) ile beraber “mevâlid‑i selâse” denilen maâdin, nebâtât ve hayvanatın yedi tabakaları ve yedi kat âlemleri;
hem cin ve ifrit ve sâir muhtelif zîşuûr ve zîhayat mahlûkların âlemleri ve meskenleri olduğu, çok kesretli ehl‑i keşf ve ashâb‑ı şühûdun şehâdetiyle sâbit yedi kat arzın âlemleri;
hem küre‑i arzımıza benzeyen yedi küre‑i uhrâ dahi bulunmasına, zîhayata makarr ve mesken olmasına işâreten yedi tabaka, yani, yedi küre‑i arziye bulunmasına işâreten küre‑i arz dahi, yedi tabaka, Âyât‑ı Kur'âniye’den fehmedilmiştir.
125
İşte, yedi nev'i ile yedi tarzda arzın yedi tabakası mevcûd olduğu tahakkuk ediyor. Sekizincisi olan âhirki mânâ başka nokta‑i nazarda ehemmiyetlidir; o yedide dâhil değildir.
Üçüncüsü
Mâdem Hakîm‑i Mutlak isrâf etmiyor, abes şeyleri yaratmıyor. Ve mâdem mahlûkatın vücûdları zîşuûr içindir ve zîşuûrla kemâlini bulur ve zîşuûrla şenlenir ve zîşuûrla abesiyetten kurtulur. Ve mâdem bilmüşâhede O Hakîm‑i Mutlak, O Kadîr‑i Zülcelâl, hava unsurunu, su âlemini, toprak tabakasını hadsiz zîhayatlarla şenlendiriyor. Ve mâdem hava ve su, hayvanatın cevelânına mâni olmadığı gibi; toprak, taş gibi kesif maddeler elektrik ve röntgen gibi maddelerin seyrine mâni olmuyorlar.
Elbette, O Hakîm‑i Zülkemâl, O Sâni'‑i Bîzevâl, küre‑i arzımızın merkezinden tut, tâ meskenimiz ve merkezimiz olan bu kışr‑ı zâhirîye kadar birbirine muttasıl yedi küllî tabakayı ve geniş meydânlarını ve âlemlerini ve mağaralarını boş ve hàlî bırakmaz. Elbette onları şenlendirmiş, o âlemlerin şenlenmesine münâsib ve muvâfık zîşuûr mahlûkları halk edip orada iskân etmiştir. O zîşuûr mahlûklar, mâdemki melâike ecnâsından ve rûhâni envâ'larından olmak lâzım gelir. Elbette en kesif ve en sert tabaka – onlara nisbeten – balığa nisbeten deniz ve kuşa nisbeten hava gibidir. Hattâ zeminin merkezindeki müdhiş ateş dahi o zîşuûr mahlûklara nisbeti, bizlere nisbeten güneşin harâreti gibi olmak iktiza eder. O zîşuûr rûhâniler nurdan oldukları için, nâr onlara nur gibi olur.
126
Dördüncüsü
Onsekizinci Mektûb’da tabakàt‑ı arzın acâibine dair ehl‑i keşfin tavr‑ı akıl haricinde beyân ettikleri tasvirâta dair bir temsîl zikredilmiştir. Hülâsası şudur ki: Küre‑i arz, âlem‑i şehâdette bir çekirdektir; âlem‑i misâliye ve berzahiyede bir büyük ağaç gibi, semâvâta omuz omuza vuracak bir azamettedir. Ehl‑i keşfin küre‑i arzda ifritlere mahsûs tabakasını bin senelik bir mesâfe görmeleri, âlem‑i şehâdete ait küre‑i arzın çekirdeğinde değil, belki âlem‑i misâlîdeki dallarının ve tabakalarının tezâhürüdür.
Mâdem küre‑i arzın zâhiren ehemmiyetsiz bir tabakasının böyle başka âlemde azametli tezâhüratı var; elbette yedi kat semâvâta mukâbil yedi kat denilebilir. Ve mezkûr noktaları ihtar için, îcâz ile i'câzkârâne bir tarzda Âyât‑ı Kur'âniye, semâvâtın yedi tabakasına karşı bu küçücük arzı mukâbil göstermekle işâret ediyor.
İkinci Mes'ele‑i Mühimmedir
﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ﴾ ilâ âhir. ﴿ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَل۪يمٌ﴾ Şu âyet‑i kerîme gibi müteaddid âyetler, semâvâtı yedi semâ olarak beyân ediyor. İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinde, eski Harb‑i Umumî’nin birinci senesinde cebhe‑i harpte, ihtisar mecburiyetiyle gayet mücmel beyân ettiğimiz o mes'elenin yalnız bir hülâsasını yazmak münâsibdir. Şöyle ki:
Eski hikmet, semâvâtı dokuz tasavvur edip, lisân‑ı şer'îde Arş ve Kürsî yedi semâvât ile beraber kabûl edip acîb bir sûretle semâvâtı tasvir etmiştiler. O eski hikmetin dâhî hükemâsının şa'şaalı ifâdeleri, nev'‑i beşeri çok asırlar müddetince tahakkümleri altında tutmuşlar. Hattâ, çok ehl‑i tefsir, âyâtın zâhirlerini onların mezhebine göre tevfik etmeye mecbur kalmışlar. O sûretle Kur'ân‑ı Hakîm’in i'câzına bir derece perde çekilmişti.
Ve hikmet‑i cedîde nâmı verilen yeni felsefe ise, eski felsefenin mürûr ve ubûra ve hark ve iltiyâma kàbil olmayan, semâvât hakkındaki ifratına mukâbil tefrit edip, semâvâtın vücûdunu âdeta inkâr ediyorlar. Evvelkiler ifrat, sonrakiler tefrit edip, hakikati tamamıyla gösterememişler.
127
Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmet‑i kudsiyesi ise, o ifrat ve tefriti bırakıp, hadd‑i vasatı ihtiyar edip, der ki: Sâni'‑i Zülcelâl yedi kat semâvâtı halk etmiştir. Hareket eden yıldızlar ise, balıklar gibi semâ içinde gezerler ve tesbih ederler. Hadîste, اَلسَّمَاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ denilmiş. Yani; “Semâ, emvâcı karardâde olmuş bir denizdir.”
İşte bu hakikat‑i Kur'âniye’yi yedi kaide ve yedi vecih mânâ ile gayet muhtasar bir sûrette isbât edeceğiz.
Birinci Kaide
Fennen ve hikmeten sâbittir ki; bu haddi yok fezâ‑yı âlem, nihâyetsiz bir boşluk değil, belki “esîr” dedikleri madde ile doludur.
İkincisi
Fennen ve aklen, belki müşâhedeten sâbittir ki, ecrâm‑ı ulviyenin câzibe ve dâfia gibi kanunlarının râbıtası ve ziyâ ve harâret ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin nâşiri ve nâkili, o fezâyı dolduran bir madde mevcûddur.
Üçüncüsü
Madde‑i esîriye, esîr kalmakla beraber, sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâta ve ayrı ayrı sûretlerde bulunduğu tecrübeten sâbittir. Evet, nasıl ki; buhar, su, buz gibi havâî, mâyi, câmid üç nev'i eşya aynı maddeden oluyor. Öyle de; madde‑i esîriyeden dahi yedi nev'i tabakàt olmasına hiçbir mâni‑i aklî olmadığı gibi, hiçbir i'tirâza medâr olmaz.
128
Dördüncüsü
Ecrâm‑ı ulviyeye dikkat edilse görünüyor ki, o ulvî âlemlerin tabakàtında muhâlefet var. Meselâ; Nehrüssemâ ve Kehkeşân nâmıyla mâruf, Türkçe Samanyolu tâbir olunan, bulut şeklindeki dâire‑i azîmenin bulunduğu tabaka, elbette sevâbit yıldızların tabakasına benzemiyor. Güyâ tabaka‑i sevâbit yıldızları, yaz meyveleri gibi yetişmiş, ermişler. Ve o Kehkeşândaki bulut şeklinde görülen hadsiz yıldızlar ise, yeniden yeniye çıkıp ermeye başlıyorlar. Tabaka‑i sevâbit dahi, sâdık bir hads ile Manzûme‑i Şemsiyenin tabakasına muhâlefeti görünüyor. Ve hâkezâ, yedi manzûmât ve yedi tabaka birbirine muhâlif bulunması, his ve hads ile derk olunur.
Beşincisi
Hadsen ve hissen ve istikrâen ve tecrübeten sâbit olmuştur ki; bir maddede tanzim ve teşkil düşse ve o maddeden başka masnûât yapılsa, elbette muhtelif tabaka ve şekillerde olur.
Meselâ; elmas mâdeninde teşkilât başladığı vakit, o maddeden hem ramad, yani; hem kül, hem kömür, hem elmas nev'ileri tevellüd ediyor. Hem meselâ; ateş teşekküle başladığı vakit, hem alev, hem duman, hem kor tabakalarına ayrılıyor. Hem meselâ; müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l‑humuza ile mezcedildiği vakit, o mezcden hem su, hem buz, hem buhar gibi tabakalar teşekkül ediyor.
Demek anlaşılıyor ki, bir madde‑i vâhidde teşkilât düşse, tabakàta ayrılıyor. Öyle ise; madde‑i esîriyede Kudret‑i Fâtıra teşkilâta başladığı için, elbette ayrı ayrı tabaka olarak ﴿فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ﴾ sırrıyla, yedi nev'i semâvâtı ondan halk etmiştir.
Altıncısı
Şu mezkûr emâreler, bizzarûre, semâvâtın hem vücûduna, hem taaddüdüne delâlet ederler. Mâdem kat'iyyen semâvât müteaddiddir. Ve Muhbir‑i Sâdık, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın lisânıyla yedidir der. Elbette yedidir.
Yedincisi
Yedi, yetmiş, yediyüz gibi tâbirat, üslûb‑u Arabî’de kesreti ifâde ettiği için, o küllî yedi tabaka çok kesretli tabakaları hâvî olabilir.
129