132
Onüçüncü Lem'aHikmetü'l‑İstiâze
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ sırrına dairdir.
﴿﷽﴾
﴿وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ﴾
Şeytandan istiâze sırrına dairdir. “On Üç İşâret” yazılacak. O işâretlerin bir kısmı, müteferrik bir sûrette Yirmialtıncı Söz gibi bir kısım risalelerde beyân ve isbât edildiğinden, burada yalnız icmâlen bahsedilecek.
Birinci İşâret
Suâl: Şeytanların kâinâtta icâd cihetinde hiçbir medhalleri olmadığı, hem Cenâb‑ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl‑i hakka tarafdâr olduğu, hem hak ve hakikatin câzibedâr güzellikleri ve mehâsinleri ehl‑i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl‑i dalâleti tenfîr ettikleri hâlde, hizbü'ş‑şeytanın çok defa galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl‑i hak, her vakit şeytanın şerrinden Cenâb‑ı Hakk’a sığınmasının sırrı nedir?
133
Elcevab: Hikmeti ve sırrı şudur ki: Ekseriyet‑i mutlaka ile dalâlet ve şer, menfîdir ve tahribdir ve ademîdir ve bozmaktır. Ve ekseriyet‑i mutlaka ile hidayet ve hayır, müsbettir ve vücûdîdir ve i'mâr ve tamirdir.
Herkesçe ma'lûmdur ki, yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam bir günde tahrib eder. Evet, bütün a'zâ‑yı esâsiyenin ve şerâit‑i hayatiyenin vücûduyla vücûdu devam eden hayat‑ı insan, Hàlık‑ı Zülcelâl’in kudretine mahsûs olduğu hâlde, bir zâlim, bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten ademî olan mevte o insanı mazhar eder. Onun için, “Et‑tahrîbü eshel” durûb‑u emsâl hükmüne geçmiş.
İşte bu sırdandır ki, ehl‑i dalâlet, hakikaten zaîf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl‑i hakka bazen gâlib oluyor. Fakat ehl‑i hakkın öyle muhkem bir kalesi var ki, onda tahassun ettikleri vakit, o müdhiş düşmanlar yanaşamazlar, bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler, ﴿وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ sırrıyla, ebedî bir sevâb ve menfaatle, o zarar telâfi edilir. O kal'a‑i metîn, o hısn‑ı hasîn ise, Şerîat‑ı Muhammediye ve Sünnet‑i Ahmediye’dir. (A.S.M.)
İkinci İşâret
Suâl: Şerr‑i mahz olan şeytanların icâdı ve ehl‑i îmâna taslîtleri ve onların yüzünden çok insanlar küfre girip Cehennem’e girmeleri, gayet müdhiş ve çirkin görünüyor. Acaba Cemîl‑i Ale'l-Itlâk ve Rahîm‑i Mutlak ve Rahmân‑ı Bilhakk’ın rahmet ve cemâli, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musîbetin husûlüne nasıl müsâade ediyor ve nasıl cevâz gösteriyor?
Şu mes'eleyi çoklar sormuşlar ve çokların hâtırına geliyor.
134
Elcevab: Şeytanın vücûdunda cüz'î şerlerle beraber birçok makàsıd‑ı hayriye-i külliye ve kemâlât‑ı insaniye vardır. Evet, bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mâhiyet‑i insaniyedeki isti'dâdda dahi ondan daha ziyâde merâtib var. Belki zerreden şemse kadar dereceleri var. Bu isti'dâdâtın inkişafatı, elbette bir hareket ister, bir muâmele iktiza eder. Ve o muâmeledeki terakkî zenbereğinin hareketi, mücâhede ile olur. O mücâhede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücûduyla olur. Yoksa, melâikeler gibi, insanların da makamı sâbit kalırdı. O hâlde insan nev'inde binler envâ' hükmünde sınıflar bulunmayacak… Bir şerr‑i cüz'î gelmemek için bin hayrı terk etmek, hikmet ve adâlete münâfîdir.
Çendan, şeytan yüzünden ekser insanlar dalâlete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete bakar; kemiyete az bakar veya bakmaz. Nasıl ki, bin ve on çekirdeği bulunan bir zât, o çekirdekleri toprak altında bir muâmele‑i kimyeviyeye mazhar etse, ondan on tanesi ağaç olmuş, bini bozulmuş. O on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama verdiği menfaat, elbette, bin bozulmuş çekirdeğin verdiği zararı hiçe indirir.
Öyle de; nefis ve şeytanlara karşı mücâhede ile, yıldızlar gibi nev'‑i insanı şereflendiren ve tenvir eden on insan‑ı kâmil yüzünden o nev'e gelen menfaat ve şeref ve kıymet, elbette, haşerât nev'inden sayılacak derecede süflî ehl‑i dalâletin küfre girmesiyle insan nev'ine vereceği zararı hiçe indirip göze göstermediği için, rahmet ve hikmet ve adâlet‑i İlâhiye, şeytanın vücûduna müsâade edip tasallutlarına meydân vermiş.
Ey ehl‑i îmân! Bu müdhiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur'ân tezgâhında yapılan takvâdır. Ve siperiniz, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniye’sidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz‑ı İlâhiye’ye ilticâdır.
135
Üçüncü İşâret
Suâl: Kur'ân‑ı Hakîm’de ehl‑i dalâlete karşı azîm şekvâları ve kesretli tahşidâtı ve çok şiddetli tehdidâtı, aklın zâhirine göre, adâletli ve münâsebetli belâğatına ve üslûbundaki îtidâline ve istikametine münâsib düşmüyor. Âdeta âciz bir adama karşı, orduları tahşid ediyor. Ve onun cüz'î bir hareketi için, binler cinayet etmiş gibi tehdid ediyor. Ve müflis ve mülkte hiç hissesi olmadığı hâlde, mütecâviz bir şerîk gibi mevki verip ondan şekvâ ediyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?
Elcevab: Onun sır ve hikmeti şudur ki: Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalâlete sülûk ettikleri için, küçük bir hareketle çok tahribât yapabilirler. Ve çok mahlûkatın hukukuna, az bir fiil ile çok hasâret veriyorlar.
Nasıl ki, bir sultanın büyük bir ticâret gemisinde, bir adam az bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi terk etmekle, o gemiyle alâkadar bütün vazifedârların semere‑i sa'ylerinin ve netice‑i amellerinin mahvına ve ibtaline sebebiyet verdiği için, o geminin sâhib‑i zîşanı, o âsîden, o gemiyle alâkadar olan bütün raiyetinin hesabına azîm şikâyetler edip dehşetli tehdid ediyor. Ve onun o cüz'î hareketini değil, belki o hareketin müdhiş neticelerini nazara alarak ve sâhib‑i zîşanın zâtına değil, belki raiyetinin hukuku nâmına dehşetli bir cezaya çarpar.
Öyle de; Sultan‑ı Ezel ve Ebed dahi, küre‑i arz gemisinde ehl‑i hidayetle beraber bulunan, ehl‑i dalâlet olan hizbü'ş‑şeytanın zâhiren cüz'î hatîâtlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlûkatın hukukuna tecâvüz ettikleri ve mevcûdâtın vezâif‑i àliyelerinin neticelerini ibtal etmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azîm şikâyet ve dehşetli tehdidât ve tahribâtlarına karşı mühim tahşidât etmek, ayn‑ı belâğat içinde mahz‑ı hikmettir ve gayet münâsib ve muvâfıktır. Ve mutâbık‑ı muktezâ-yı hâldir ki, belâğatın ta'rifidir ve esâsıdır. Ve isrâf‑ı kelâm olan mübâlağadan münezzehtir. Ma'lûmdur ki, böyle az bir hareketle çok tahribât yapan dehşetli düşmanlara karşı gayet metîn bir kaleye ilticâ etmeyen, çok perîşan olur.
136
İşte, ey ehl‑i îmân! O çelik ve semâvî kale, Kur'ân’dır. İçine gir, kurtul.
Dördüncü İşâret
Adem, şerr‑i mahz, ve vücûd hayr‑ı mahz olduğunu, ehl‑i tahkîk ve ashâb‑ı keşf ittifak etmişler. Evet, ekseriyet‑i mutlaka ile, hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücûda istinâd eder ve ona râci' olur. Sûreten menfî ve ademî de olsa, esâsı sübûtîdir ve vücûdîdir. Dalâlet ve şer ve musîbetler ve ma'siyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esâsı, mâyesi; ademdir, nefiydir. Onlardaki fenâlık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendan sûret‑i zâhirîde müsbet ve vücûdî de görünseler, esâsı ademdir, nefiydir. Hem bilmüşâhede sâbittir ki; bina gibi bir şeyin vücûdu, bütün eczâsının mevcûdiyetiyle takarrur eder. Hâlbuki onun harâbiyeti ve ademi ve in'idâmı, bir rüknün ademiyle hâsıl olur.
Hem vücûd, herhalde mevcûd bir illet ister. Muhakkak bir sebebe istinâd eder. Adem ise ademî şeylere istinâd edebilir. Ademî bir şey, ma'dûm bir şeye illet olur.
İşte bu iki kaideye binâendir ki; şeytan‑ı ins ve cinnin kâinâttaki müdhiş âsâr‑ı tahribkârâneleri ve envâ'‑ı küfür ve dalâlet ve şer ve mehâliki yaptıkları hâlde, zerre mikdar icâda ve hilkate müdâhaleleri olmadığı gibi, mülk‑ü İlâhîde bir hisse‑i iştirâkleri olamıyor. Ve bir iktidar ve bir kudretle o işleri yapmıyorlar; belki çok işlerinde iktidar ve fiil değil, belki terk ve atâlettir. Hayrı yaptırmamakla şerleri yapıyorlar, yani şerler oluyorlar. Çünkü; mehâlik ve şer, tahribât nev'inden olduğu için, illetleri, mevcûd bir iktidar ve fâil bir icâd olmak lâzım değildir. Belki bir emr‑i ademî ile ve bir şartın bozulmasıyla koca bir tahribât olur.
137
İşte bu sır Mecûsîlerde inkişaf etmediği içindir ki, kâinâtta “Yezdân” nâmıyla bir hàlık‑ı hayır, diğeri “Ehriman” nâmıyla bir hàlık‑ı şer i'tikàd etmişlerdir. Hâlbuki onların “Ehriman” dedikleri mevhûm ilâh‑ı şer, bir cüz'‑ü ihtiyarıyla ve icâdsız bir kesble şerlere sebebiyet veren ma'lûm şeytandır.
İşte, ey ehl‑i îmân! Şeytanların bu müdhiş tahribâtına karşı en mühim silâhınız ve cihâzât‑ı tamiriyeniz istiğfardır ve “Eûzü billâh” demekle Cenâb‑ı Hakk’a ilticâdır. Ve kaleniz Sünnet‑i Seniye’dir.
Beşinci İşâret
Cenâb‑ı Hak, kütüb‑ü semâviyede beşere karşı Cennet gibi azîm mükâfâtı ve Cehennem gibi dehşetli mücâzâtı göstermekle beraber, çok irşad, îkaz, ihtar, tehdid ve teşvik ettiği hâlde; ehl‑i îmân, bu kadar esbâb‑ı hidayet ve istikamet varken, hizbü'ş‑şeytanın mükâfâtsız, çirkin, zaîf desîselerine karşı mağlûb olmaları, bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba îmân varken, Cenâb‑ı Hakk’ın o kadar şiddetli tehdidâtına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl îmân gitmiyor? ﴿اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا﴾ sırrıyla şeytanın gayet zaîf desîselerine kapılıp Allah’a isyan ediyor.
Hattâ benim arkadaşlarımdan bazıları, yüz hakikat dersini kalben tasdik ile beraber, benden işittiği ve bana karşı da fazla hüsn‑ü zannı ve irtibatı varken, kalbsiz ve bozuk bir adamın ehemmiyetsiz ve riyâkârâne iltifatına kapıldı, onun lehinde, benim aleyhimde bir vaziyete geldi. “Fesübhânallâh” dedim, “İnsanda bu derece sukùt olabilir mi? Ne kadar hakikatsiz bir insan idi” diye o bîçâreyi gıybet ettim, günaha girdim.
138
Sonra, sâbık işâretlerdeki hakikat inkişaf etti, karanlıklı çok noktaları aydınlattı. O nur ile, Lillâhi'l‑Hamd, hem Kur'ân‑ı Hakîm’in azîm terğîbât ve teşvikatı tam yerinde olduğunu; hem ehl‑i îmânın desâis‑i şeytaniyeye kapılmaları îmânsızlıktan ve îmânın zayıflığından olmadığını; hem günah‑ı kebâiri işleyen küfre girmediğini; hem Mu'tezile mezhebi ve bir kısım Hariciye mezhebi “Günah‑ı kebâiri irtikâb eden kâfir olur veya îmân ve küfür ortasında kalır” diye hükümlerinde hatâ ettiklerini; hem benim o bîçâre arkadaşım da yüz ders‑i hakikati bir herifin iltifatına fedâ etmesi, düşündüğüm gibi çok sukùt ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım, Cenâb‑ı Hakk’a şükrettim, o vartadan kurtuldum.
Çünkü; sâbıkan dediğimiz gibi, şeytan, cüz'î bir emr‑i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. Kuvve‑i şeheviye ve gadabiye ise, şeytan desîselerine hem kàbile, hem nâkile iki cihâz hükmündedirler.
İşte, bunun içindir ki, Cenâb‑ı Hakk’ın Gafûr, Rahîm gibi iki ismi, tecellî‑i a'zamla ehl‑i îmâna teveccüh ediyor. Ve Kur'ân‑ı Hakîm’de peygamberlere en mühim ihsânı, mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları istiğfar etmeye dâvet ediyor. ﴿﷽﴾ kelime‑i kudsiyesini her sûre başında tekrar ile ve her mübârek işlerde zikrine emretmesiyle, kâinâtı ihâta eden rahmet‑i vâsiasını melce' ve tahassungâh gösteriyor ve ﴿فَاسْتَعِذْ﴾ emriyle, اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ kelimesini siper yapıyor.
139
Altıncı İşâret
Şeytanın en tehlikeli bir desîsesi şudur ki: Bazı hassas ve sâfî‑kalb insanlara, tahayyül‑ü küfrîyi tasdik‑i küfürle iltibas ettiriyor. Tasavvur‑u dalâleti, dalâletin tasdiki sûretinde gösteriyor. Ve mukaddes zâtlar ve münezzeh şeyler hakkında gayet çirkin hâtıraları hayâline gösteriyor. Ve imkân‑ı zâtîyi imkân‑ı aklî şeklinde gösterip, îmândaki yakìnine münâfî bir şek tarzını veriyor. Ve o vakit o bîçâre hassas adam, kendini dalâlet ve küfür içine düştüğünü tevehhüm edip îmândaki yakìninin zâil olduğunu zanneder, ye'se düşer, o ye'sle şeytana maskara olur. Şeytan hem ye'sini, hem o zaîf damarını, hem o iltibasını çok işlettirir; ya dîvâne olur, yâhut “Herçi‑bâd-âbâd” der, dalâlete gider.
Şeytanın bu desîsesinin mâhiyeti ne kadar esâssız olduğunu bazı risalelerde beyân ettiğimiz gibi, burada icmâlen bahsedeceğiz. Şöyle ki: Nasıl ki, aynada yılanın sûreti ısırmaz ve ateşin misâli yandırmaz ve murdarın aksi telvîs etmez. Öyle de; hayâl veya fikir âyinesinde küfriyâtın ve şirkin akisleri ve dalâletin gölgeleri ve şetimli çirkin sözlerin hayâlleri i'tikàdı bozmaz, îmânı tağyîr etmez, hürmetli edebi kırmaz.
Çünkü, meşhûr kaidedir ki; “Tahayyül‑ü şetm şetm olmadığı gibi, tahayyül‑ü küfür dahi küfür değil ve tasavvur‑u dalâlet de dalâlet değil.”
Îmândaki şek mes'elesi ise, imkân‑ı zâtîden gelen ihtimaller, o yakìne münâfî değil ve o yakìni bozmaz. İlm‑i usûl-i dinde kavâid‑i mukarreredendir ki; اِنَّ الْاِمْكَانَ الذَّاتِيَّ لَا يُنَافِي الْيَق۪ينَ الْعِلْمِيَّ Meselâ; Barla Denizi su olarak yerinde bulunduğuna yakìnimiz var. Hâlbuki zâtında mümkündür ki, o deniz, bu dakikada batmış olsun. Ve batması mümkinâttandır. Bu imkân‑ı zâtî, mâdem bir emâreden neş'et etmiyor, zihnî bir imkân olamaz ki, şek olsun.
140
Çünkü, yine ilm‑i usûl-i dinde bir kaide‑i mukarreredir ki, لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الغَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَل۪يلٍ Yani; “Bir emâreden gelmeyen bir ihtimal‑i zâtî ise, bir imkân‑ı zihnî olmaz ki, şübhe verip ehemmiyeti olsun.” İşte bu desîse‑i şeytaniyeye ma'rûz olan bîçâre adam, hakàik‑ı îmâniyeye yakìnini böyle zâtî imkânlar ile kaybediyor zanneder.
Meselâ; Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, beşeriyet itibariyle çok imkân‑ı zâtiye hâtırına geliyor ki, îmânın cezm ve yakìnine zarar vermez. Fakat o, zarar verdi zanneder, zarara düşer.
Hem bazen şeytan, kalb üstündeki lümmesi cihetinde Cenâb‑ı Hak hakkında fenâ sözler söyler. O adam zanneder ki, onun kalbi bozulmuş ki böyle söylüyor; titriyor. Hâlbuki onun titremesi ve korkması ve adem‑i rızâsı delildir ki; o sözler kalbinden gelmiyor, belki lümme‑i şeytaniyeden geliyor veya şeytan tarafından ihtar ve tahayyül ediliyor.
Hem insanın letâifi içinde teşhîs edemediğim bir‑iki latîfe var ki, ihtiyar ve irâdeyi dinlemezler; belki de mes'ûliyet altına da giremezler. Bazen o latîfeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar, yanlış şeylere giriyorlar. O vakit şeytan o adama telkin eder ki: “Senin isti'dâdın hakka ve îmâna muvâfık değil ki, böyle ihtiyarsız bâtıl şeylere giriyorsun. Demek senin kaderin seni şekàvete mahkûm etmiştir.” O bîçâre adam ye'se düşüp helâkete gider.
141
İşte, şeytanın evvelki desîselerine karşı mü'minin tahassungâhı, muhakkìkîn‑i asfiyânın düsturlarıyla hududları taayyün eden hakàik‑ı îmâniye ve muhkemât‑ı Kur'âniye’dir. Ve âhirdeki desîselerine karşı, istiâze ile, ehemmiyet vermemektir. Çünkü ehemmiyet verdikçe, nazar‑ı dikkati celb ettirip büyür, şişer. Mü'minin böyle manevî yaralarına tiryâk ve merhem, Sünnet‑i Seniye’dir.
Yedinci İşâret
Suâl: Mu'tezile imâmları, şerrin icâdını şer telâkki ettikleri için, küfür ve dalâletin hilkatini Allah’a vermiyorlar. Güyâ onunla Allah’ı takdis ediyorlar. “Beşer, kendi ef'âlinin hàlıkıdır.” diye dalâlete gidiyorlar.
Hem derler: “Bir günah‑ı kebîreyi işleyen bir mü'minin îmânı gider. Çünkü; Cenâb‑ı Hakk’a i'tikàd ve Cehennem’i tasdik etmek, öyle günahı işlemekle kàbil‑i tevfik olamaz. Çünkü dünyada gayet cüz'î bir hapis korkusuyla kendini hilâf‑ı kanun herşeyden muhâfaza eden adam, ebedî bir azâb‑ı Cehennem’i ve Hàlık’ın gadabını nazar‑ı ehemmiyete almayacak derecede büyük günahları işlerse, elbette îmânsızlığa delâlet eder.”
Elcevab: Birinci şıkkın cevabı şudur ki:* Kader Risalesi’nde izâh edildiği gibi, halk‑ı şer, şer değil; belki kesb‑i şer, şerdir. Çünkü; halk ve icâd umum neticelere bakar. Bir şerrin vücûdu çok hayırlı neticelere mukaddime olduğu için, o şerrin icâdı, neticeler itibariyle hayır olur, hayır hükmüne geçer.
Meselâ; ateşin yüz hayırlı neticeleri var. Fakat bazı insanlar, sû‑i ihtiyarıyla ateşi kendilerine şer yapmakla “Ateşin icâdı şerdir” diyemezler.
Öyle de; şeytanların icâdı, terakkiyât‑ı insaniye gibi çok hikmetli neticeleri olmakla beraber, sû‑i ihtiyarıyla ve yanlış kesbiyle şeytanlara mağlûb olmakla, “Şeytanın hilkati şerdir” diyemez. Belki o, kendi kesbiyle kendine şer yaptı. Evet, kesb ise, mübâşeret‑i cüz'iye olduğu için, hususî bir netice‑i şerriyenin mazharı olur; o kesb‑i şer, şer olur. Fakat icâd, umum neticelere baktığı için; icâd‑ı şer, şer değil, belki hayırdır.
142
İşte Mu'tezile bu sırrı anlamadıkları için “Halk‑ı şer, şerdir ve çirkinin icâdı çirkindir” diye, Cenâb‑ı Hakk’ı takdis için, şerrin icâdını O’na vermemişler, dalâlete düşmüşler. وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ olan bir rükn‑ü îmânîyi te'vil etmişler.
İkinci şık ki; “Günah‑ı kebîreyi işleyen nasıl mü'min kalabilir?” diye suâllerine cevab ise: Evvelâ, sâbık işâretlerde onların hatâsı kat'î bir sûrette anlaşılmıştır ki, tekrara hâcet kalmamıştır.
Sâniyen, nefs‑i insaniye, muaccel ve hâzır bir dirhem lezzeti, müeccel, gâib bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hâzır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azâbdan daha ziyâde çekinir. Hem insanda hissiyat gâlib olsa, aklın muhâkemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet‑i hâzırayı ileride gayet büyük bir mükâfâta tercih eder. Ve az bir hâzır sıkıntıdan, ileride büyük bir azâb‑ı müecceleden ziyâde çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor, belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall‑i îmân olan kalb ve akıl susarlar, mağlûb oluyorlar.
Şu hâlde, kebâiri işlemek îmânsızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlûbiyetinden ileri gelir.
Hem sâbık işâretlerde anlaşıldığı gibi; fenâlık ve hevesât yolu, tahribât olduğu için gayet kolaydır. Şeytan‑ı ins ve cinnî, çabuk insanları o yola sevk ediyor. Gayet cây‑i hayret bir hâldir ki; âlem‑i bekànın – nass‑ı hadîsle – sinek kanadı kadar bir nuru, ebedî olduğu için, bir insanın müddet‑i ömründe dünyadan aldığı lezzet ve ni'mete mukâbil geldiği hâlde; bazı bîçâre insanlar, bir sinek kanadı kadar bu fânî dünyanın lezzetini, o bâkî âlemin bu fânî dünyasına değer lezzetlerine tercih edip şeytanın arkasında gider.
143
İşte bu sırlar içindir ki; Kur'ân‑ı Hakîm, mü'minleri pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdid ve teşvik ile, günahtan zecr ve hayra sevk ediyor.
Bir zaman Kur'ân‑ı Hakîm’in bu tekrar ile şiddetli irşadâtı bana bu fikri verdi ki; bu kadar mütemâdi ihtarlar ve îkazlar, mü'min insanları sebatsız ve hakikatsiz gösteriyorlar. İnsanın şerefine yakışmayacak bir vaziyet veriyorlar. Çünkü; bir memur, âmirinden aldığı bir tek emri itâatine kâfî iken, aynı emri on defa söylese, o memur cidden gücenecek. “Beni itham ediyorsun, ben hâin değilim” der. Hâlbuki, en hàlis mü'minlere Kur'ân‑ı Hakîm musırrâne, mükerrer emrediyor.
Bu fikir benim zihnimi kurcaladığı bir zamanda, iki‑üç sâdık arkadaşlarım vardı. Onları şeytan‑ı insînin desîselerine kapılmamak için pek çok defa ihtar ve îkaz ediyordum. “Bizi itham ediyorsun” diye gücenmiyorlardı. Fakat ben kalben diyordum ki: “Bu mütemâdiyen ihtarlarımla bunları gücendiriyorum, sadâkatsizlikle ve sebatsızlıkla itham ediyorum.”
Sonra, birden, sâbık işâretlerde izâh ve isbât edilen hakikat inkişaf etti. O vakit, o hakikatle hem Kur'ân‑ı Hakîm’in tam mutâbık‑ı muktezâ-yı hâl ve yerinde ve isrâfsız ve hikmetli ve ithamsız bir sûrette ısrar ve tekrârâtı yaptığını ve ayn‑ı hikmet ve mahz‑ı belâğat olduğunu bildim. Ve o sâdık arkadaşlarımın gücenmediklerinin sırrını anladım.
144
O hakikatin hülâsası şudur ki: Şeytanlar, tahribât cihetinde sevk ettikleri için, az bir amel ile çok şerleri yaparlar. Onun için, tarîk‑ı hakta ve hidayette gidenler, pek çok ihtiyat ve şiddetli sakınmaya ve mükerrer ihtarâta ve kesretli muâvenete muhtaç olduklarındandır ki, Cenâb‑ı Hak, o tekrârât cihetinde bin bir ismi ile ehl‑i îmâna muâvenetini takdim ediyor ve binler merhamet ellerini imdâdına uzatıyor. Şerefini kırmıyor, belki vikàye ediyor. İnsanın kıymetini küçük düşürtmüyor, belki şeytanın şerrini büyük gösteriyor.
İşte, ey ehl‑i hak ve ehl‑i hidayet! Şeytan‑ı ins ve cinnînin mezkûr desîselerinden kurtulmak çaresi: Ehl‑i Sünnet ve Cemâat olan ehl‑i hak mezhebini karargâh yap ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın muhkemât kalesine gir ve Sünnet‑i Seniye’yi rehber yap, selâmeti bul!
Sekizinci İşâret
Suâl: Sâbık işâretlerde isbât ettiniz ki; dalâlet yolu kolay ve tahrib ve tecâvüz olduğu için, çoklar o yola sülûk ediyorlar. Hâlbuki sâir risalelerde kat'î delillerle isbât etmişsiniz ki; küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkülâtlı ve suûbetlidir ki, hiç kimse ona girmemek gerekti ve kàbil‑i sülûk değil. Ve îmân ve hidayet yolu o kadar kolay ve zâhirdir ki, herkes ona girmeli idi.
Elcevab: Küfür ve dalâlet iki kısımdır. Bir kısmı, amelî ve fer'î olmakla beraber, îmân hükümlerini nefyetmek ve inkâr etmektir ki, bu tarz dalâlet kolaydır. Hakkı kabûl etmemektir; bir terktir, bir ademdir, bir adem‑i kabûldür. İşte bu kısımdır ki, risalelerde kolay gösterilmiş.
İkinci kısım ise, amelî ve fer'î olmayıp, belki i'tikàdî ve fikrî bir hükümdür. Yalnız îmânın nefyini değil, belki îmânın zıddına gidip bir yol açmaktır. Bu ise bâtılı kabûldür, hakkın aksini isbâttır. Bu kısım, îmânın yalnız nefyi ve nakîzi değil, îmânın zıddıdır. Adem‑i kabûl değil ki, kolay olsun. Belki kabûl‑ü ademdir. Ve o ademi isbât etmekle kabûl edilebilir. اَلْعَدَمُ لَا يُثْبَتُ kaidesiyle, ademin isbâtı elbette kolay değildir.
145
İşte, sâir risalelerde imtina' derecesinde suûbetli ve müşkülâtlı gösterilen küfür ve dalâlet bu kısımdır ki, zerre mikdar şuûru bulunan, bu yola sâlik olmamak lâzımdır. Hem bu yol, risalelerde kat'î isbât edildiği gibi; o kadar dehşetli elemleri var ve boğucu karanlıkları var ki, zerre mikdar aklı bulunan, o yola tâlib olmaz.
Eğer denilse: Bu kadar elîm ve karanlıklı, müşkülâtlı yola nasıl ekser insanlar gidiyorlar?
Elcevab: İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar. Hem insandaki nebâtî ve hayvanî kuvveleri, âkıbeti görmedikleri, düşünemedikleri ve o insandaki letâif‑i insaniyeye galebe ettikleri için, çıkmak istemiyorlar ve hâzır, muvakkat bir lezzetle mütesellî oluyorlar.
Suâl: Eğer denilse: Dalâlette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir, değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor. Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalı idi. Çünkü insaniyet itibariyle hadsiz eşyaya müştâk ve hayata âşık olduğu hâlde, küfür vâsıtasıyla, mevtini bir i'dâm‑ı ebedî ve bir firâk‑ı lâyezâlî ve zevâl‑i mevcûdâtı ve ahbabının vefâtlarını ve bütün sevdiklerini i'dâm ve müfârakat‑ı ebediye sûretinde, gözü önünde, dâima küfür vâsıtasıyla gören insan, nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?
Elcevab: Acîb bir mağlata‑i şeytaniye ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder. Meşhûr bir temsîl ile onun mâhiyetine işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Deniliyor: Devekuşuna demişler; “Kanatların var, uç.” O da kanatlarını kısıp “Ben deveyim” demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Hâlbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler; “Mâdem deveyim diyorsun, yük götür.” O zaman kanatlarını açıvermiş, “Ben kuşum” demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmîsiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş.
146
Aynen onun gibi; kâfir, Kur'ân’ın semâvî ilânatına karşı küfr‑ü mutlakı bırakıp meşkûk bir küfre inmiş. Ona denilse: “Mâdem mevt ve zevâli bir i'dâm‑ı ebedî biliyorsun. Kendini asacak olan darağacı göz önünde… Ona her vakit bakan nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır?” O adam, Kur'ânın umumî vech‑i rahmet ve şümûllü nurundan aldığı bir hisse ile der: “Mevt i'dâm değil; ihtimal bekà var.” Veyâhut, devekuşu gibi başını gaflet kumuna sokar, tâ ki; ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zevâl‑i eşya ona ok atmasın!
Elhâsıl; o meşkûk küfür vâsıtasıyla, devekuşu gibi mevt ve zevâli i'dâm mânâsında gördüğü vakit, Kur'ân ve semâvî kitapların “Îmânün‑bil'âhiret”e dair kat'î ihbarâtı ona bir ihtimal verir; o kâfir, o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse; “Mâdem bâkî bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif‑i diniye meşakkatini çekmek gerektir.”
O adam şekk‑i küfrî cihetiyle der: “Belki yoktur. Yok için neden çalışayım?” Yani; vaktâ ki, o hükm‑ü Kur'ân’ın verdiği ihtimal‑i bekà cihetiyle i'dâm‑ı ebedî âlâmından kurtulur ve meşkûk küfrün verdiği ihtimal‑i adem cihetiyle tekâlif‑i diniye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur.
Demek, bu nokta‑i nazarda, mü'minden ziyâde bu hayatta lezzet alır zannediyor. Çünkü; tekâlif‑i diniyenin zahmetinden ihtimal‑i küfrî ile kurtuluyor ve âlâm‑ı ebediyeden ise ihtimal‑i îmânî cihetiyle kendi üzerine almaz. Hâlbuki bu mağlata‑i şeytaniyenin hükmü gayet sathî ve faydasız ve muvakkattir.
İşte, Kur'ân‑ı Hakîm’in küffarlar hakkında da bir nev'i cihet‑i rahmeti vardır ki; hayat‑ı dünyeviyeyi onlara Cehennem olmaktan bir derece kurtarıp bir nev'i şek vererek, şek ile yaşıyorlar. Yoksa, âhiret Cehennem’ini andıracak, bu dünyada dahi manevî bir Cehennem azâbı çekeceklerdi ve intihara mecbur olacaklardı.
İşte, ey ehl‑i îmân! Sizi i'dâm‑ı ebedîden ve dünyevî, uhrevî Cehennemlerden kurtaran Kur'ân’ın himâyeti altına mü'minâne ve mu'temidâne giriniz ve Sünnet‑i Seniye’sinin dâiresine teslîmkârâne ve müstahsinâne dâhil olunuz. Dünya şekàvetinden ve âhirette azâbdan kurtulunuz!
147
Dokuzuncu İşâret
Suâl: Hizbullâh olan ehl‑i hidayet, başta enbiyâ ve onların başında Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadar inâyet ve Rahmet‑i İlâhiye ve imdâd‑ı Sübhâniyeye mazhar oldukları hâlde, neden çok defa, hizbü'ş‑şeytan olan ehl‑i dalâlete mağlûb olmuşlar?
Hem, Hâtemü'l‑Enbiyâ’nın güneş gibi parlak nübüvvet ve risaleti ve iksîr‑i a'zam gibi te'sirli i'câz‑ı Kur'ânî vâsıtasıyla irşadı ve câzibe‑i umumiye-i kâinâttan daha câzibedâr hakàik‑ı Kur'âniye’nin komşuluğunda ve yakınında olan Medine münâfıklarının dalâlette ısrarları ve hidayete girmemeleri ne içindir ve hikmeti nedir?
Elcevab: Bu iki şık müdhiş suâlin halli için, derince bir esâs beyân etmek lâzım gelir. Şöyle ki:
Şu kâinât Hàlık‑ı Zülcelâl’inin hem cemâlî, hem celâlî iki kısım esmâsı bulunduğundan ve o cemâlî ve celâlî isimler, hükümlerini ayrı ayrı cilvelerle göstermek iktiza ettiklerinden, Hàlık‑ı Zülcelâl, kâinâtta ezdâdı birbirine mezcedip, birbirine mukâbil getirip ve birbirine mütecâviz ve müdâfi' bir vaziyet verip, hikmetli ve menfaatdâr bir nev'i mübâreze sûretine getirip, ondan, zıtları birbirinin hududuna geçirip ihtilâfât ve tağayyürât meydâna getirmekle, kâinâtı kanun‑u tağayyür ve tahavvül ve düstur‑u terakkî ve tekâmüle tâbi kıldığı için; o şecere‑i hilkatin câmi' bir semeresi olan insan nev'inde o kanun‑u mübârezeyi daha acîb bir şekle getirip, bütün terakkiyât‑ı insaniyeye medâr bir mücâhede kapısını açıp, hizbullâha karşı meydâna çıkabilmek için hizbü'ş‑şeytana bazı cihâzât vermiş.
148
İşte bu sırr‑ı dakîk içindir ki, enbiyâlar çok defa ehl‑i dalâlete karşı mağlûb oluyor. Ve gayet za'f ve aczde olan dalâlet ehli, ma'nen gayet kuvvetli olan ehl‑i hakka muvakkaten gâlib oluyorlar ve mukâvemet ediyorlar. Bu acîb mukâvemetin sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Dalâlette ve küfürde hem adem ve terk var ki, pek kolaydır, hareket istemez. Hem tahrib var ki, çok sehildir ve âsândır; az bir hareket yeter. Hem tecâvüz var ki, az bir amel ile çoklarına zarar verip, ihâfe noktasında ve fir'avuniyet cihetinden onlara bir makam kazandırır. Hem âkıbeti görmeyen ve hâzır zevke mübtelâ olan insandaki nebâtî ve hayvanî kuvvelerin tatmini, telezzüzü, hürriyeti vardır ki, akıl ve kalb gibi letâif‑i insaniyeyi insaniyetkârâne ve âkıbet‑endişâne olan vazifelerinden vazgeçiriyorlar.
Ehl‑i hidayet ve başta ehl‑i nübüvvet ve başta Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın meslek‑i kudsîsi; hem vücûdî, hem sübûtî, hem tamir, hem hareket, hem hududda istikamet, hem âkıbeti düşünmek, hem ubûdiyet, hem nefs‑i emmârenin fir'avuniyetini, serbestliğini kırmak gibi esâsât‑ı mühimme bulunduğundandır ki, Medine‑i Münevvere’de bulunan o zamanın münâfıkları, o parlak güneşe karşı yarasa kuşu gibi gözlerini yumup, o câzibe‑i azîmeye karşı şeytânî bir kuvve‑i dâfiaya kapılıp, dalâlette kalmışlar.
149
Eğer denilirse: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mâdem Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn’dir. Hem elindeki hak ve lisânındaki hakikattir. Ve ordusundaki askerlerin bir kısmı melâikedir. Ve bir avuç su ile bir orduyu sular. Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle bin adamı doyuracak bir ziyâfet verir. Ve küffar ordusunun gözlerine bir avuç toprak atmakla, o bir avuç topraktan her küffarın gözüne bir avuç toprak girmesiyle onları kaçırır. Ve daha bunun gibi bin mu'cizât sâhibi olan bir Kumandan‑ı Rabbânî, nasıl oluyor; Uhud’un nihâyetinde ve Huneyn’in bidâyetinde mağlûb oluyor?
Elcevab: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev'‑i beşere muktedâ ve imâm ve rehber olarak gönderilmiştir. Tâ ki, o nev'‑i insanî, hayat‑ı ictimâiye ve şahsiyedeki düsturları O’ndan öğrensin ve Hakîm‑i Zülkemâl’in kavânîn‑i meşîetine itâate alışsınlar ve desâtir‑i hikmetine tevfik‑i hareket etsinler. Eğer Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayat‑ı ictimâiye ve şahsiyesinde dâima hàrikulâdelere ve mu'cizelere istinâd etseydi, o vakit imâm‑ı mutlak ve rehber‑i ekber olamazdı.
150
İşte bu sır içindir ki, yalnız da'vâsını tasdik ettirmek için, ara sıra, inde'l‑hâce, münkirlerin inkârını kırmak için mu'cizeler gösterirdi. Sâir vakitlerde nasıl ki, herkesten ziyâde evâmir‑i İlâhiye’ye itâat etmiştir; öyle de, Hikmet‑i Rabbâniye ile ve Meşîet‑i Sübhâniye ile te'sis edilen âdetullâh kavânînine herkesten ziyâde mürâat ve itâat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, “Sipere giriniz” emrederdi. Yara alırdı, zahmet çekerdi. Tâ, tamamıyla Hikmet‑i İlâhiye kanununa ve kâinâttaki şerîat‑ı fıtriye-i kübrâya mürâat ve itâati göstersin.
Onuncu İşâret
İblisin en mühim bir desîsesi, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmektir. Şu zamanda, hususan maddiyûnların felsefeleriyle zihni bulananlar bu bedîhî mes'elede tereddüd gösterdikleri için, şeytanın bu desîsesine karşı bir‑iki söz söyleyeceğiz. Şöyle ki:
İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesedli ervâh‑ı habîse bilmüşâhede bulunduğu gibi, cinnîden cesedsiz ervâh‑ı habîse dahi bulunduğu, o kat'iyyettedir. Eğer onlar maddî cesed giyseydiler, bu şerîr insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan sûretindeki insî şeytanlar cesedlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar. Hattâ bu şiddetli münâsebete binâendir ki, bir mezheb‑i bâtıl hükmetmiş ki; “İnsan sûretindeki gayet şerîr ervâh‑ı habîse, öldükten sonra şeytan olur.”
Ma'lûmdur ki, a'lâ bir şey bozulsa, ednâ bir şeyin bozulmasından daha ziyâde bozuk olur. Meselâ; nasıl ki, süt ve yoğurt bozulsalar yine yenilebilir. Yağ bozulsa yenilmez, bazen zehir gibi olur. Öyle de; mahlûkatın en mükerremi, belki en a'lâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyâde bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşerât gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalâlet bataklığındaki şerler ve habîs ahlâklar ile telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümâtındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar; âdeta şeytanın mâhiyetine girerler. Evet, cinnî şeytanın vücûduna kat'î bir delili, insî şeytanın vücûdudur.
151
Sâniyen: Yirmidokuzuncu Söz’de yüzer delil‑i kat'î ile rûhâni ve meleklerin vücûdunu isbât eden umum o deliller, şeytanların dahi vücûdunu isbât ederler. Bu ciheti o Söz’e havâle ediyoruz.
Sâlisen: Kâinâttaki umûr‑u hayriyedeki kanunların mümessili, nâzırı hükmünde olan meleklerin vücûdu, ittifak‑ı edyân ile sâbit olduğu gibi, umûr‑u şerriyenin mümessilleri ve mübâşirleri ve o umûrdaki kavânînin medârları olan ervâh‑ı habîse ve şeytaniye bulunması, hikmet ve hakikat noktasında kat'îdir. Belki umûr‑u şerriyede zîşuûr bir perdenin bulunması daha ziyâde lâzımdır. Çünkü, Yirmiikinci Söz’ün başında denildiği gibi:
Herkes, herşeyin hüsn‑ü hakîkisini göremediği için, zâhirî şerriyet ve noksaniyet cihetinde Hàlık‑ı Zülcelâl’e karşı i'tirâz etmemek ve rahmetini ittiham etmemek ve hikmetini tenkid etmemek ve haksız şekvâ etmemek için, zâhirî bir vâsıtayı perde ederek, tâ i'tirâz ve tenkid ve şekvâ o perdelere gidip, Hàlık‑ı Kerîm ve Hakîm‑i Mutlak’a teveccüh etmesin. Nasıl ki, vefât eden ibâdın küsmesinden Hazret‑i Azrâil’i kurtarmak için hastalıkları ecele perde etmiş; öyle de, Hazret‑i Azrâil’i (A.S.) kabz‑ı ervâha perde edip, tâ merhametsiz tevehhüm edilen o hâletlerden gelen şekvâlar Cenâb‑ı Hakk’a teveccüh etmesin.
152
Öyle de; daha ziyâde bir kat'iyyetle, şerlerden ve fenâlıklardan gelen i'tirâz ve tenkid Hàlık‑ı Zülcelâl’e teveccüh etmemek için, Hikmet‑i Rabbâniye, şeytanın vücûdunu iktiza etmiştir.
Râbian: İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır. İnsanda bulunan nümûnelerin büyük asılları, insan‑ı ekberde bizzarûre bulunacaktır. Meselâ; nasıl ki, insanda kuvve‑i hâfızanın vücûdu, âlemde Levh‑i Mahfûz’un vücûduna kat'î delildir:
Öyle de, insanda kalbin bir köşesinde lümme‑i şeytaniye denilen bir âlet‑i vesvese ve kuvve‑i vâhimenin telkinâtıyla konuşan bir şeytânî lisân ve ifsad edilen kuvve‑i vâhime küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sâhiblerinin ihtiyarına zıt ve arzusuna muhâlif hareket ettiklerini, hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücûduna kat'î bir delildir.
Ve bu lümme‑i şeytaniye ve şu kuvve‑i vâhime bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üfleyen ve bunu konuşturan haricî bir şahs‑ı şerîrenin vücûdunu ihsâs ederler.
Onbirinci İşâret
Ehl‑i dalâletin şerrinden kâinâtın kızdıklarını ve anâsır‑ı külliyenin hiddet ettiklerini ve umum mevcûdâtın galeyâna geldiklerini, Kur'ân‑ı Hakîm, mu'cizâne ifâde ediyor. Yani; kavm‑i Nuh’un başına gelen tûfân ile semâvât ve arzın hücumunu ve kavm‑i Semûd ve Âd’ın inkârından hava unsurunun hiddetini ve kavm‑i Fir'avun’a karşı su unsurunun ve denizin galeyânını ve Karun’a karşı toprak unsurunun gayzını ve ehl‑i küfre karşı âhirette ﴿تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ﴾ sırrıyla Cehennem’in gayzını ve öfkesini ve sâir mevcûdâtın ehl‑i küfür ve dalâlete karşı hiddetini gösterip ilân ederek gayet müdhiş bir tarzda ve i'câzkârâne ehl‑i dalâlet ve isyanı zecrediyor.
153
Suâl: Ne için böyle ehemmiyetsiz insanların ehemmiyetsiz amelleri ve şahsî günahları, kâinâtın hiddetini celb ediyor?
Elcevab: Bazı risalelerde ve sâbık işâretlerde isbât edildiği gibi; küfür ve dalâlet, müdhiş bir tecâvüzdür ve umum mevcûdâtı alâkadar edecek bir cinayettir. Çünkü; hilkat‑i kâinâtın bir netice‑i a'zamı, ubûdiyet‑i insaniyedir ve Rubûbiyet‑i İlâhiye’ye karşı îmân ve itâatle mukàbeledir.
Hâlbuki ehl‑i küfür ve dalâlet ise, küfürdeki inkârıyla, mevcûdâtın ille‑i gayeleri ve sebeb‑i bekàları olan o netice‑i a'zamı reddettikleri için, umum mahlûkatın hukukuna bir nev'i tecâvüz olduğu gibi; umum masnûâtın âyinelerinde cilveleri tezâhür eden ve masnûâtın kıymetlerini âyinedârlık cihetinde àlî eden Esmâ‑i İlâhiye’nin cilvelerini inkâr ettikleri için, o esmâ‑i kudsiye’ye karşı bir tezyif olduğu gibi, umum masnûâtın kıymetini tenzîl ile, o masnûâta karşı bir tahkîr‑i azîmdir. Hem umum mevcûdâtın herbiri birer vazife‑i àliye ile muvazzaf birer memur‑u Rabbânî derecesinde iken, küfür vâsıtasıyla sukùt ettirip, câmid, fânî, mânâsız bir mahlûk menzilesinde gösterdiğinden, umum mahlûkatın hukukuna karşı bir nev'i tahkîrdir.
154
İşte, envâ'‑ı dalâlet derecâtına göre az çok kâinâtın yaratılmasındaki Hikmet‑i Rabbâniye’ye ve dünyanın bekàsındaki makàsıd‑ı Sübhâniyeye zarar verdiği için, ehl‑i isyana ve ehl‑i dalâlete karşı kâinât hiddete geliyor, mevcûdât kızıyor, mahlûkat öfkeleniyor.
Ey cirmi ve cismi küçük ve cürmü ve zulmü büyük ve ayıb ve zenbi azîm bîçâre insan! Kâinâtın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcûdâtın öfkesinden kurtulmak istersen; işte kurtulmanın çaresi, Kur'ân‑ı Hakîm’in dâire‑i kudsiyesine girmektir ve Kur'ânın mübelliği olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniye’sine ittibâ'dır. Gir ve tâbi ol!
Onikinci İşâret
Dört Suâl ve Cevaptır.
Birinci Suâl
Mahdûd bir hayatta, mahdûd günahlara mukâbil hadsiz bir azâb ve nihâyetsiz bir Cehennem nasıl adâlet olur?
Elcevab: Sâbık işâretlerde, hususan bundan evvelki Onbirinci İşâret’te kat'iyyen anlaşıldı ki; küfür ve dalâlet cinayeti, nihâyetsiz bir cinayettir ve hadsiz bir hukuka tecâvüzdür.
İkinci Suâl
Şerîatta denilmiştir ki; “Cehennem ceza‑yı ameldir, fakat Cennet fazl‑ı İlâhî iledir.” Bunun sırr‑ı hikmeti nedir?
155
Elcevab: Sâbık işâretlerde tebeyyün etti ki; insan, icâdsız bir cüz'‑ü ihtiyarî ile ve cüz'î bir kesb ile, bir emr‑i ademî veya bir emr‑i itibarî teşkil ile ve sübût vermekle müdhiş tahribâta ve şerlere sebebiyet verdiği gibi, nefsi ve hevâsı dâima şerlere ve zararlara meyyâl olduğu için, o küçük kesbin neticesinden hâsıl olan seyyiâtın mes'ûliyetini, o çeker. Çünkü; onun nefsi istedi ve kendi kesbiyle sebebiyet verdi. Ve şer, ademî olduğu için, abd ona fâil oldu, Cenâb‑ı Hak da halk etti. Elbette o hadsiz cinayetin mes'ûliyetini, nihâyetsiz bir azâb ile çekmeye müstehak olur.
Amma hasenât ve hayrat ise, mâdemki vücûdîdirler, kesb‑i insanî ve cüz'‑ü ihtiyarî onlara illet‑i mûcide olamaz. İnsan onda hakîki fâil olamaz. Ve nefs‑i emmâresi de hasenâta tarafdâr değildir. Belki Rahmet‑i İlâhiye onları ister ve Kudret‑i Rabbâniye icâd eder. Yalnız, insan îmân ile, arzu ile, niyet ile sâhib olabilir. Ve sâhib olduktan sonra, o hasenât ise, ona evvelce verilmiş olan vücûd ve îmân ni'metleri gibi, sâbık hadsiz niam‑ı İlâhiye’ye bir şükürdür, geçmiş ni'metlere bakar. Va'd‑i İlâhî ile verilecek Cennet ise, fazl‑ı Rahmânî ile verilir. Zâhirde bir mükâfâttır, hakikatte fazıldır.
Demek seyyiâtta sebeb nefistir, mücâzâta bizzat müstehaktır. Hasenâtta ise sebeb Haktandır, illet de Haktandır. Yalnız, insan îmân ile tesâhub eder. “Mükâfâtını isterim” diyemez, “Fazlını beklerim” diyebilir.
Üçüncü Suâl
Beyânât‑ı sâbıkadan da anlaşılıyor ki, seyyiât, intişar ve tecâvüz ile taaddüd ettiğinden, bir seyyie bin yazılmalı; hasene ise, vücûdî olduğu için maddeten taaddüd etmediğinden ve abdin icâdıyla ve nefsin arzusuyla olmadığından hiç yazılmamalı veya bir yazılmalı idi. Neden seyyie bir yazılır, hasene on ve bazen bin yazılır?
Elcevab: Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i rahmet ve cemâl‑i rahîmiyetini o sûretle gösteriyor.
156
Dördüncü Suâl
Ehl‑i dalâletin kazandıkları muvaffakıyet ve gösterdikleri kuvvet ve ehl‑i hidayete galebeleri gösteriyor ki, onlar bir kuvvete ve bir hakikate istinâd ediyorlar. Demek ya ehl‑i hidayette za'f var, ya onlarda bir hakikat var?
Elcevab: Hâşâ! Ne onlarda hakikat var, ne ehl‑i hakta za'f vardır. Fakat, maatteessüf, kàsırü'n‑nazar muhâkemesiz bir kısım avâm tereddüde düşüp vesvese ediyorlar, akîdelerine halel geliyor.
Çünkü diyorlar: “Eğer ehl‑i hakta tam hak ve hakikat olsaydı, bu derece mağlûbiyet ve zillet olmamak gerekti. Çünkü, hakikat kuvvetlidir. اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِolan kaide‑i esâsiye ile, kuvvet haktadır. Eğer o ehl‑i hakka mukâbil gâlibâne gelen ehl‑i dalâletin hakîki bir kuvveti ve bir nokta‑i istinâdı olmasaydı bu derece gâlibiyet ve muvaffakıyet olmamak lâzım gelecekti?”
Elcevab: Ehl‑i hakkın mağlûbiyeti kuvvetsizlikten, hakikatsizlikten gelmediği, sâbık işâretlerle kat'î isbât edildiği gibi; ehl‑i dalâletin galebesi kuvvetlerinden ve iktidarlarından ve nokta‑i istinâd bulmalarından gelmediği, yine o işâretlerle kat'î isbât edildiğinden; bu suâlin cevabı, sâbık işâretlerin hey'et‑i mecmuasıdır. Yalnız burada desîselerinde isti'mâl ettikleri bir kısım silâhlarına işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Ben kendim mükerreren müşâhede etmişim ki; yüzde on ehl‑i fesâd, yüzde doksan ehl‑i salâhı mağlûb ediyordu. Hayretle merak ettim. Tedkik ederek kat'iyyen anladım ki, o galebe kuvvetten, kudretten gelmiyor; belki fesâddan ve alçaklıktan ve tahribden ve ehl‑i hakkın ihtilâfından istifade etmesinden ve içlerine ihtilâf atmaktan ve zaîf damarları tutmaktan ve aşılamaktan ve hissiyat‑ı nefsâniyeyi ve ağrâz‑ı şahsiyeyi tahrîk etmekten ve insanın mâhiyetinde muzır mâdenler hükmünde bulunan fenâ isti'dâdları işlettirmekten ve şân ve şeref nâmıyla riyâkârâne nefsin fir'avuniyetini okşamaktan ve vicdânsızca tahribâtlarından herkes korkmasından geliyor. Ve o misillû şeytânî desîseler vâsıtasıyla muvakkaten ehl‑i hakka galebe ederler.
157
Fakat ﴿وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ sırrıyla, اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ düsturuyla, onların o muvakkat galebeleri, menfaat cihetinde onlar için ehemmiyetsiz olmakla beraber, Cehennem’i kendilerine ve Cennet’i ehl‑i hakka kazandırmalarına sebebdir.
İşte, dalâlette, iktidarsızlar muktedir görünmeleri ve ehemmiyetsizler şöhret kazanmaları içindir ki; hodfürûş, şöhret‑perest, riyâkâr insanlar ve az bir şeyle iktidarlarını göstermek ve ihâfe ve ızrar cihetinden bir mevki kazanmak için ehl‑i hakka muhâlefet vaziyetine girerler. Tâ görünsün ve nazar‑ı dikkat ona celb olunsun. Ve iktidar ve kudretle değil, belki terk ve atâletle sebebiyet verdiği tahribât ona isnâd edilip ondan bahsedilsin. Nasıl ki, böyle şöhret dîvânelerinden birisi namazgâhı telvîs etmiş; tâ herkes ondan bahsetsin… Hattâ ondan lânetle de bahsedilmiş de, şöhret‑perestlik damarı kendisine bu lânetli şöhreti hoş göstermiş diye darb‑ı mesel olmuş.
Ey âlem‑i bekà için yaratılan ve fânî âleme mübtelâ olan bîçâre insan! ﴿فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ﴾ âyetinin sırrına dikkat et, kulak ver! Bak, ne diyor! Mefhûm‑u sarîhiyle fermân ediyor ki: “Ehl‑i dalâletin ölmesiyle, insan ile alâkadar olan semâvât ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlamıyorlar, yani; onların ölmesiyle memnun oluyorlar.”
158
Ve mefhûm‑u işârîsiyle ifâde ediyor ki: “Ehl‑i hidayetin ölmesiyle semâvât ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlıyorlar, firâklarını istemiyorlar” Çünkü ehl‑i îmân ile bütün kâinât alâkadardır, ondan memnundur. Zîra îmân ile Hàlık‑ı Kâinât’ı bildikleri için, kâinâtın kıymetini takdir edip hürmet ve muhabbet ederler. Ehl‑i dalâlet gibi tahkîr ve zımnî adâvet etmezler.
Ey insan, düşün! Sen alâ külli hâl öleceksin. Eğer nefis ve şeytana tâbi isen, senin komşuların, belki akrabaların senin şerrinden kurtulmak için mesrûr olacaklar. Eğer “Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm” deyip Kur'ân’a ve Habîb‑i Rahmân’a tâbi isen, o vakit semâvât ve arz ve mevcûdât, herkesin derecesine nisbeten, senin derecene göre senin firâkından müteessir olup ma'nen ağlarlar. Ulvî bir mâtem ile ve haşmetli bir teşyî' ile, kabir kapısıyla girdiğin bekà âleminde, senin derecene nisbeten, senin için bir hüsn‑ü istikbâl var olduğuna işâret ederler.
Onüçüncü İşâret
Üç Nokta’dır.
Birinci Nokta
Şeytanın en büyük bir desîsesi; hakàik‑ı îmâniyenin azameti cihetinde dar kalbli ve kısa akıllı ve kàsır fikirli insanları aldatır, der ki: “Bir tek Zât, umum zerrât ve seyyârât ve nücûmu ve sâir mevcûdâtı bütün ahvâliyle tedbir‑i Rubûbiyet’inde çeviriyor, idare ediyor deniliyor. Böyle hadsiz acîb, büyük mes'eleye nasıl inanılabilir? Nasıl kalbe yerleşir? Nasıl fikir kabûl edebilir?” der. Acz‑i insanî noktasında bir hiss‑i inkârî uyandırıyor.
159
Elcevab: Şeytanın bu desîsesini susturan sır, “Allâhu Ekber”dir. Ve cevab‑ı hakîkisi de, “Allâhu Ekber”dir. Evet, “Allâhu Ekber”in ziyâde kesretle Şeâir‑i İslâmiyede tekrarı, bu desîseyi mahvetmek içindir. Çünkü; insanın âciz kuvveti ve zaîf kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatleri “Allâhu Ekber” nuruyla görüp tasdik ediyor ve “Allâhu Ekber” kuvvetiyle o hakikatleri taşıyor ve “Allâhu Ekber” dâiresinde yerleştiriyor ve vesveseye düşen kalbine diyor ki: Bu kâinâtın gayet muntazamca tedbir ve tedvîri bilmüşâhede görünüyor. Bunda iki yol var:
Birinci Yol: Mümkündür. Fakat gayet azîmdir ve hàrikadır. Zâten böyle hàrika bir eser, bir hàrika san'at ile, çok acîb bir yol ile olur. O yol ise; mevcûdât, belki zerrât adedince vücûdunun şâhidleri bulunan bir Zât‑ı Ehad ve Samed’in Rubûbiyetiyle ve İrâde ve Kudretiyle olmasıdır.
İkinci Yol: Hiçbir cihet‑i imkânı olmayan ve imtina' derecesinde müşkülâtlı ve hiçbir cihette ma'kul olmayan şirk ve küfür yoludur. Çünkü, Yirminci Mektûb ve Yirmiikinci Söz gibi çok risalelerde gayet kat'î isbât edildiği üzere; o vakit kâinâtın herbir mevcûdunda ve hattâ herbir zerresinde bir ulûhiyet‑i mutlaka ve bir ilm‑i muhît ve hadsiz bir kudret bulunmak lâzım geliyor. Tâ ki, mevcûdâtta bilmüşâhede görünen nihâyet derecede nizâm ve intizam ve gayet hassas mîzan ve imtiyaz ile mükemmel ve müzeyyen olan nukùş‑u san'at vücûd bulabilsin.
Elhâsıl: Eğer tam lâyık ve tam yerinde olan azametli ve kibriyâlı Rubûbiyet olmazsa, o vakit her cihetçe gayr‑ı ma'kul ve mümteni' bir yol takib etmek lâzım gelecek. Lâyık ve lâzım olan azametten kaçmakla, muhâl ve imtina'a girmeyi şeytan dahi teklif edemez.
İkinci Nokta
Şeytanın mühim bir desîsesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir; tâ ki, istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs‑i insaniyenin enâniyetini tahrîk edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, âdeta taksirattan takdis etsin.
160
Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de, yüz te'vil ile te'vil ettirir. وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَل۪يلَةٌ sırrıyla, nefsine nazar‑ı rızâ ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm gibi bir peygamber‑i àlîşân ﴿وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ي﴾ dediği hâlde, nasıl nefse i'timâd edilebilir?
Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur, kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur.
Üçüncü Nokta
İnsanın hayat‑ı ictimâiyesini ifsad eden bir desîse‑i şeytaniye şudur ki: Bir mü'minin bir tek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desîsesini dinleyen insafsızlar, o mü'mine adâvet ederler. Hâlbuki, Cenâb‑ı Hak, haşirde adâlet‑i mutlaka ile mîzan‑ı ekberinde a'mâl‑i mükellefîni tarttığı zaman, hasenâtı seyyiâta gâlibiyeti, mağlûbiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiâtın esbâbı çok ve vücûdları kolay olduğundan, bazen bir tek hasene ile çok seyyiâtını örter. Demek bu dünyada, o adâlet‑i İlâhiye noktasında muâmele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenâlıklarına, kemiyeten veya keyfiyeten ziyâde gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymetdâr bir tek hasene ile, çok seyyiâtına nazar‑ı afv ile bakmak lâzımdır.
161
Hâlbuki, insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenâtını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl, bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de; insan, garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenâtı örter, unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, insanların hayat‑ı ictimâiyesinde bir fesâd âleti olur.
Şeytanın bu desîsesine benzer diğer bir desîse ile, insanın selâmet‑i fikrini ifsad ediyor. Hakàik‑ı îmâniyeye karşı sıhhat‑i muhâkemeyi bozuyor ve istikamet‑i fikriyeyi ihlâl ediyor. Şöyle ki:
Bir hakikat‑i îmâniyeye dair yüzer delâil‑i isbâtiyenin hükmünü, nefyine delâlet eden bir emâre ile kırmak ister. Hâlbuki, kaide‑i mukarreredir ki; “Bir isbât edici, çok nefyedicilere tereccuh ediyor.” Bir da'vâya müsbit bir şâhidin hükmü, yüz nâfîlere râcih olur. Bu hakikate bu temsîl ile bak. Şöyle ki:
Bir saray‥ yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir‑iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez.
İşte, hakàik‑ı îmâniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır; isbât ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakàik‑ı îmâniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbâba binâen, ya gaflet veya cehâlet vâsıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; isbât edici bütün delilleri nazardan iskàt ediyor. “İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde bir şey yoktur.” der, kandırır.
İşte, ey şeytanın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insan! Hayat‑ı diniye, hayat‑ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat‑i fikir ve istikamet‑i nazar ve selâmet‑i kalb istersen; muhkemât‑ı Kur'âniye’nin mîzanlarıyla ve Sünnet‑i Seniye’nin terâzileriyle a'mâl ve hâtırâtını tart. Ve Kur'ân’ı ve Sünnet‑i Seniye’yi dâima rehber yap. Ve اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ de, Cenâb‑ı Hakk’a ilticâda bulun.
162
İşte bu Onüç İşâret, onüç anahtardır. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın en âhirki sûresi ve اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ’in mufassalı ve mâdeni olan اَسْتَع۪يذُ بِاللّٰهِ﴿﷽﴾﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ❋ مَلِكِ النَّاسِ ❋ اِلٰهِ النَّاسِ ❋ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ ❋ اَلَّذ۪ي يُوَسْوِسُ ف۪ي صُدُورِ النَّاسِ ❋ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ﴾ Sûresi’nin hısn‑ı hasîni ve kal'a‑i metîninin kapısını o onüç anahtarla aç, gir, selâmeti bul!
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
﴿وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ﴾
163
Ondördüncü Lem'a
İki Makamdır.
Birinci Makamı
İki suâlin cevabıdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşim Re'fet Bey!
Sevr ve hûta dair sorduğun suâlin bazı risalelerde cevabı vardır. O nev'i suâllere göre cevab, Yirmidördüncü Söz’ün Üçüncü Dalı’nda “Oniki Asıl” nâmıyla oniki kaide‑i mühimme beyân edilmiştir. O kaideler ehâdîs‑i Nebeviyeye dair, muhtelif te'vilâta dair birer mehenktirler ve ehâdîse gelen evhâmı def' edecek mühim esâslardır. Maatteessüf şimdilik sünûhâttan başka ilmî mesâil ile iştigâlime mâni bazı hâller var. Onun için suâlinize göre cevab veremiyorum. Eğer sünûhât‑ı kalbiye olsa, bilmecbûriye meşgul oluyorum. Bazen suâllere, sünûhâta tevâfuk ettiği için cevab verilir, gücenmeyiniz. Onun için herbir suâlinize lâyıkınca cevab veremiyorum. Haydi bu defaki suâlinize kısa bir cevab vereyim.
164
Bu Defaki Suâlinizde Diyorsunuz ki:
“Hocalar diyorlar: Arz, öküz ve balık üstünde duruyor. Hâlbuki; arz, muallakta bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne öküz var, ne de balık?”
Elcevab: İbn‑i Abbâs (R.A.) gibi zâtlara isnâd edilen sahîh bir rivâyet var ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Fermân etmiş: عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِBir rivâyette, bir defa عَلَى الثَّوْرِdemiş, diğer defada عَلَى الْحُوتِdemiştir. Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyât’tan alınma ve eskiden beri nakledilen hurâfevâri hikâyelere bu hadîsi tatbik etmişler. Hususan Benî‑İsrail âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb‑ü sâbıkada “sevr ve hût” hakkında gördükleri hikâyeleri hadîse tatbik edip, hadîsin mânâsını acîb bir tarza çevirmişler. Şimdilik bu suâlinize dair gayet mücmel Üç Esâs ve Üç Vecih söylenecek.
Birinci Esâs
Benî‑İsrail ulemâsının bir kısmı Müslüman olduktan sonra, eski ma'lûmâtları dahi onlarla beraber müslüman olmuş, İslâmiyete mal olmuş. Hâlbuki o eski ma'lûmâtlarında yanlışlar var. O yanlışlar elbette onlara aittir, İslâmiyete ait değildir.
İkinci Esâs
Teşbih ve temsîller, hàvâstan avâma geçtikçe, yani, ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürûr‑u zamanla hakikat telâkki edilir.
Meselâ, küçüklüğümde kamer tutuldu. Ben vâlideme dedim: “Neden ay böyle oldu?” Dedi: “Yılan yutmuş.” Dedim: “Daha görünüyor?” Dedi: “Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler.” Bu çocukluk hâtırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve der idim ki: “Bu kadar hakikatsiz bir hurâfe, vâlidem gibi ciddi zâtların lisânında nasıl geziyor?” diye düşünürdüm.
Tâ, felekiyât fennini mütâlaa ettiğim vakit gördüm ki; vâlidem gibi öyle diyenler, bir teşbihi hakikat telâkki etmişler. Çünkü; derecât‑ı şemsiyenin medârı olan “mıntıkatü'l‑burûc” tâbir ettikleri dâire‑i azîme, menâzil‑i kameriyenin medârı bulunan mâil‑i kamer dâiresi birbiri üstüne geçmekle, o iki dâire, herbiri iki kavis şeklini vermiş. O iki kavise felekiyûn ulemâsı, latîf bir teşbih ile büyük iki yılan nâmı olan “tinnîneyn” nâmını vermişler.
165
İşte, o iki dâirenin tekàtu' noktasına, “baş” mânâsına “re's”; diğerine “kuyruk” mânâsına “zeneb” demişler. Kamer re'se ve şems zenebe geldiği vakit, felekiyûn ıstılahınca “haylûlet‑i arz” vukû' bulur. Yani; küre‑i arz, tam ikisinin ortasına düşer. O vakit kamer hasfolur. Sâbık teşbih ile, “Kamer tinnînin ağzına girdi” denilir.
İşte bu ulvî ve ilmî teşbih, avâmın lisânına girdikçe, mürûr‑u zamanla, kameri yutacak koca bir yılan şeklini almış.
İşte, Sevr ve Hût nâmıyla iki büyük melek, bir teşbih‑i latîf-i kudsî ile ve mânidâr bir işâretle, Sevr ve Hût nâmıyla tesmiye edilmişler. Kudsî, ulvî lisân‑ı Nübüvvetten umumun lisânına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâb etmiş, âdeta gayet büyük bir öküz ve dehşetli bir balık sûretini almışlar.
Üçüncü Esâs
Nasıl ki, Kur'ân’ın müteşâbihâtı var; gayet derin mes'eleleri temsîlât ile ve teşbihâtla avâma ders veriyor. Öyle de; hadîsin müteşâbihâtı var; gayet derin hakikatleri me'nûs teşbihâtla ifâde eder.
Meselâ; bir‑iki risalede beyân ettiğimiz gibi, bir vakit huzur‑u Nebevî’de gayet derin bir gürültü işitildi. Fermân etti ki: “Yetmiş senedir yuvarlanıp, bu dakikada Cehennem’in dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” Birkaç dakika sonra birisi geldi, dedi: “Yetmiş yaşındaki meşhûr münâfık öldü.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın gayet belîğ temsîlinin hakikatini ilân etti.
166
Senin suâlin cevabına şimdilik Üç Vecih söylenecek.
Birincisi
Hamele‑i Arş ve Semâvât denilen melâikenin birinin ismi “Nesr” ve diğerinin ismi “Sevr” olarak dört melâikeyi Cenâb‑ı Hak arş ve semâvâta, Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine nezâret etmek için ta'yin ettiği gibi, semâvâtın bir küçük kardeşi ve seyyârelerin bir arkadaşı olan küre‑i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak ta'yin etmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr” ve diğerinin ismi “Hût”tur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur ki:
Arz iki kısımdır: Biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medâr‑ı hayatı olan zirâat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre‑i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından; elbette balık tâifesine ve öküz nev'ine bir cihet‑i münâsebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ o iki meleğin âlem‑i melekût ve âlem‑i misâlde sevr ve hût sûretinde temessülleri var. (Hâşiye) İşte bu münâsebete ve o nezârete işâreten ve küre‑i arzın o iki mühim nev'i mahlûkatına îmâen, lisân‑ı mu'cizü'l-beyân-ı Nebevî, اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar mes'eleleri hâvî olan bir hakikati gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifâde etmiş.
İkinci Vecih
Meselâ nasıl ki, denilse: “Bu devlet ve saltanat hangi şey üzerinde duruyor?” Cevabında: عَلَى السَّيْفِ وَالْقَلَمِ denilir. Yani; “Asker kılıncının şecâatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adâletine istinâd eder.”
167
Öyle de; küre‑i arz mâdem zîhayatın meskenidir ve zîhayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl‑i sevâhil kısmının kısm‑ı a'zamının medâr‑ı taayyüşleri balıktır ve ehl‑i sevâhil olmayan kısmının medâr‑ı taayyüşleri, zirâatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medâr‑ı ticâreti de balıktır. Elbette, devlet seyf ve kalem üstünde durduğu gibi, küre‑i arz da öküz ve balık üstünde duruyor, denilir. Zîra, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukùt eder, Hàlık‑ı Hakîm de arzı harâb eder.
İşte, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayet mu'cizâne ve gayet ulvî ve gayet hikmetli bir cevab ile, اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiş. Nev'‑i insanînin hayatı, ne kadar cins‑i hayvanînin hayatıyla alâkadar olduğuna dair geniş bir hakikati, iki kelimeyle ders vermiş.
Üçüncü Vecih
Eski kozmoğrafya nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini bir burç tâbir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine rabtedecek farazî hatlar çekilse, bir tek vaziyet hâsıl olduğu vakit; bazı esed (yani arslan) sûretini, bazı terâzi mânâsına olarak mîzan sûretini, bazı öküz mânâsına sevr sûretini, bazı balık mânâsına hût sûretini göstermişler. O münâsebete binâen o burçlara o isimler verilmiş.
Şu asrın kozmoğrafyası nazarında ise, güneş gezmiyor. O burçlar boş ve muattal ve işsiz kalmışlar. Güneşin bedeline küre‑i arz geziyor. Öyle ise; o boş, işsiz burçlar ve yukarıdaki muattal dâireler yerine, yerde arzın medâr‑ı senevîsinde, küçük mikyâsta o dâireleri teşkil etmek gerektir. Şu hâlde, burûc‑u semâviye, arzın medâr‑ı senevîsinden temessül edecek. Ve o hâlde küre‑i arz, her ayda burûc‑u semâviyenin birinin gölgesinde ve misâlindedir. Güyâ arzın medâr‑ı senevîsi bir âyine hükmünde olarak, semâvî burçlar onda temessül ediyor.
168
İşte bu vecihle Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sâbıkan zikrettiğimiz gibi, bir defa عَلَى الثَّوْرِ , bir defa عَلَى الْحُوتِ demiş. Evet, mu'cizü'l‑beyân olan lisân‑ı Nübüvvete yakışır bir tarzda, gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikate işâreten bir defa عَلَى الثَّوْرِ demiş. Çünkü; küre‑i arz, o suâlin zamanında Sevr Burcu’nun misâlinde idi. Bir ay sonra yine sorulmuş, عَلَى الْحُوتِ demiş. Çünkü; o vakit küre‑i arz Hût Burcu’nun gölgesinde imiş.
İşte, istikbâlde anlaşılacak bu ulvî hakikate işâreten ve küre‑i arzın vazifesindeki hareketine ve seyahatine îmâen ve semâvî burçlar, güneş itibariyle muattal ve misâfirsiz olduklarına ve hakîki işleyen burçlar ise, küre‑i arzın medâr‑ı senevîsinde bulunduğuna ve o burçlarda vazife gören ve seyahat eden küre‑i arz olduğuna remzen, عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiştir. وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
Bazı Kütüb‑ü İslâmiye’de sevr ve hûta dair acîb ve haric‑i akıl hikâyeler, ya İsrailiyât’tır veya temsîlâttır veya bazı muhaddislerin te'vilâtıdır ki, bazı dikkatsizler tarafından hadîs zannedilerek Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a isnâd edilmiş.
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
169
İkinci Suâl
Âl‑i Abâ Hakkındadır.
Kardeşim, Âl‑i Abâ hakkındaki cevabsız kalan suâlinizin çok hikmetlerinden yalnız bir tek hikmeti söylenecek. Şöyle ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, giydiği mübârek abâsını, Hazret‑i Ali ve Hazret‑i Fâtıma ve Hazret‑i Hasan ve Hüseyin’in üstlerine örtmesi ve onlara bu sûretle, ﴿لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يرًا﴾ âyetiyle duâ etmesinin esrârı ve hikmetleri var. Sırlarından bahsetmeyeceğiz. Yalnız, vazife‑i Risalete taalluk eden bir hikmeti şudur ki:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb‑âşinâ ve istikbâl‑bîn nazar‑ı Nübüvvetle, otuz‑kırk sene sonra Sahâbeler ve Tâbiînler içinde mühim fitneler olup kan döküleceğini görmüş. İçinde en mümtâz şahsiyetler, abâsı altında olan o üç şahsiyet olduğunu müşâhede etmiş. Hazret‑i Ali’yi ümmet nazarında tathîr ve tebrie etmek ve Hazret‑i Hüseyin’i tâziye ve tesellî etmek ve Hazret‑i Hasan’ı tebrik etmek ve musâlaha ile mühim bir fitneyi kaldırmakla şerefini ve ümmete azîm fâidesini ilân etmek ve Hazret‑i Fâtıma’nın zürriyetinin tâhir ve müşerref olacağını ve Ehl‑i Beyt ünvân‑ı àlîsine lâyık olacaklarını ilân etmek için, o dört şahsa, kendiyle beraber “Hamse‑i Âl-i Abâ” ünvânını bahşeden o abâyı örtmüştür.
170
Evet, çendan Hazret‑i Ali halife‑i bilhak idi. Fakat dökülen kanlar çok ehemmiyetli olduğundan, ümmet nazarında tebriesi ve berâeti vazife‑i Risalet hasebiyle ehemmiyetli olduğundan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o sûretle onu tebrie ediyor. Onu tenkid ve tahtie ve tadlîl eden Haricîleri ve Emevîlerin mütecâviz tarafdârlarını sükûta dâvet ediyor. Evet, Haricîler ve Emevîlerin müfrit tarafdârları Hazret‑i Ali hakkındaki tefritleri ve tadlîlleri ve Hazret‑i Hüseyin’in gayet fecî, ciğer‑sûz hâdisesiyle Şîaların ifratları ve bid'aları ve Şeyheyn’den teberrîleri, ehl‑i İslâm’a çok zararlı düşmüştür.
İşte bu abâ ve duâ ile, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Ali (R.A.) ve Hazret‑i Hüseyin’i mes'ûliyetten ve ittihamdan ve ümmetini onlar hakkında sû‑i zandan kurtardığı gibi; Hazret‑i Hasan’ı (R.A.), yaptığı musâlaha ile ümmete ettiği iyiliğini vazife‑i Risalet noktasında tebrik ediyor ve Hazret‑i Fâtıma’nın zürriyetinin nesl‑i mübâreki, Âlem‑i İslâmda “Ehl‑i Beyt” ünvânını alarak àlî bir şeref kazanacaklarını ve Hazret‑i Fâtıma, ﴿وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ﴾ diyen Hazret‑i Meryem’in vâlidesi gibi zürriyetçe çok müşerref olacağını ilân ediyor.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ الطَّيِّب۪ينَ الطَّاهِر۪ينَ الْاَبْرَارِ وَعَلٰى اَصْحَابِهِ الْمُجَاهِد۪ينَ الْمُكْرَم۪ينَ الْاَخْيَارِ اٰم۪ينَ
171
İkinci Makam
﴿﷽﴾’in binler esrârından “Altı Sırrı”na dairdir.
İhtar: Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota sûretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi‑otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir dâire çevirmek ile avlamak ve zaptetmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım; yirmi‑otuzdan beş‑altıya indi.
“Ey insan!” dediğim vakit, nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime hàs iken, rûhen benimle münâsebetdâr ve nefsi nefsimden daha hüşyâr zâtlara, belki medâr‑ı istifade olur niyetiyle, “Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı” olarak, müdakkik kardeşlerimin tasvîblerine havâle ediyorum. Bu ders akıldan ziyâde kalbe bakar, delilden ziyâde zevke nâzırdır.
﴿﷽﴾
﴿قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنّ۪ٓي اُلْقِيَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ ❋ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ﴾
Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.
Birinci Sır
﴿﷽﴾ ’in bir cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinât sîmâsında, arz sîmâsında ve insan sîmâsında birbiri içinde birbirinin nümûnesini gösteren üç sikke‑i Rubûbiyet var.
Biri: Kâinâtın hey'et‑i mecmuasındaki teâvün, tesânüd, teânuk, tecâvübden tezâhür eden sikke‑i kübrâ-yı Ulûhiyet’tir ki, ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ona bakıyor.
172
İkincisi: Küre‑i arz sîmâsında nebâtât ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşâbüh, tenâsüb, intizam, insicam, lütûf ve merhametten tezâhür eden sikke‑i kübrâ-yı Rahmâniyet’tir ki, ﴿بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ﴾ ona bakıyor.
Sonra, insanın mâhiyet‑i câmiasının sîmâsındaki letâif‑i re'fet ve dekàik‑ı şefkat ve şuâât‑ı merhamet-i İlâhiye’den tezâhür eden sikke‑i ulyâ-i Rahîmiyet’tir ki, ﴿﷽﴾ ’deki اَلرَّح۪يمِona bakıyor.
Demek ﴿﷽﴾ sahife‑i âlemde bir satır‑ı nurânî teşkil eden üç Sikke‑i Ehadiyet’in kudsî ünvânıdır. Ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani; ﴿﷽﴾ yukarıdan nüzûl ile semere‑i kâinât ve âlemin nüsha‑i musağğarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar. İnsanî arşa çıkmağa bir yol olur.
İkinci Sır
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hadsiz kesret‑i mahlûkatta tezâhür eden Vâhidiyet içinde ukùlü boğmamak için, dâima o Vâhidiyet içinde Ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ: Nasıl ki, güneş ziyâsıyla hadsiz eşyayı ihâta ediyor. Mecmû‑u ziyâsındaki güneşin zâtını mülâhaza etmek için, gayet geniş bir tasavvur ve ihâtalı bir nazar lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutturmamak için, herbir parlak şeyde güneşin zâtını aksi vâsıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey kendi kàbiliyetince güneşin cilve‑i zâtîsiyle beraber ziyâsı, harâreti gibi hàssalarını gösteriyor. Ve her parlak şey, güneşi bütün sıfâtıyla kàbiliyetine göre gösterdiği gibi; güneşin ziyâ ve harâret ve ziyâdaki elvân‑ı seb'a gibi keyfiyâtlarının herbirisi dahi, umum mukâbilindeki şeyleri ihâta ediyor.
173
Öyle de: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ – temsîlde hatâ olmasın – Ehadiyet ve Samediyet‑i İlâhiye, herbir şeyde hususan zîhayatta, hususan insanın mâhiyet âyinesinde bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi mevcûdât ile alâkadar herbir ismi bütün mevcûdâtı ihâta ediyor.
İşte vâhidiyet içinde ukùlü boğmamak ve kalbler Zât‑ı Akdes’i unutmamak için, dâima vâhidiyetteki Sikke‑i Ehadiyet’i nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden ﴿﷽﴾ ’dir.
Üçüncü Sır
Şu hadsiz kâinâtı şenlendiren, bilmüşâhede Rahmet’tir. Ve bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran, bilbedâhe yine Rahmet’tir. Ve bu hadsiz ihtiyacât içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedâhe yine Rahmet’tir. Ve bir ağacın bütün hey'etiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinâtı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muâvenetine koşturan, bilbedâhe Rahmet’tir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş ve hàlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşâhede Rahmet’tir. Ve bu fânî insanı ebede namzed eden ve ezelî ve ebedî bir Zâta muhâtab ve dost yapan, bilbedâhe Rahmet’tir.
Ey insan! Mâdem Rahmet, böyle kuvvetli ve câzibedâr ve sevimli ve medetkâr bir hakikat‑i mahbûbedir; ﴿﷽﴾ de, o hakikate yapış ve vahşet‑i mutlakadan ve hadsiz ihtiyacâtın elemlerinden kurtul. Ve O Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in tahtına yanaş ve o Rahmet’in şefkatiyle, şefâatiyle ve şuââtıyla O Sultan’a muhâtab ve halîl ve dost ol!
174
Evet, kâinâtın envâ'ını hikmet dâiresinde insanın etrafında toplayıp bütün hâcâtına kemâl‑i intizam ve inâyet ile koşturmak, bilbedâhe iki hâletten birisidir: Ya kâinâtın herbir nev'i kendi kendine insanı tanıyor, ona itâat ediyor, muâvenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intac ediyor. İnsan gibi bir âciz‑i mutlakta, en kuvvetli bir sultan‑ı mutlakın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyâhut, bu kâinâtın perdesi arkasında bir Kadîr‑i Mutlak’ın ilmi ile bu muâvenet oluyor. Demek kâinâtın envâ'ı, insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.
Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki; bütün envâ'‑ı mahlûkatı sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine “Lebbeyk!” dedirten Zât‑ı Zülcelâl; seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Mâdem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de O’nu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat'iyyen anla ki; senin gibi zaîf‑i mutlak, âciz‑i mutlak, fakir‑i mutlak, fânî, küçük bir mahlûka koca kâinâtı musahhar etmek ve onun imdâdına göndermek; elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat‑i Rahmet’tir. Elbette böyle bir Rahmet, senden küllî ve hàlis bir şükür ve ciddi ve sâfî bir hürmet ister. İşte o hàlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümânı ve ünvânı olan ﴿﷽﴾ ’i de. O Rahmet’in vusûlüne vesile ve o Rahmân’ın dergâhında şefâatçi yap.
Evet, Rahmet’in vücûdu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir. Çünkü; nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hâsıl oluyor. Öyle de: Bu kâinâtın dâire‑i kübrâsında binbir ism‑i İlâhî’nin cilvesinden uzanan nurânî atkılar, kâinât sîmâsında öyle bir sikke‑i Rahmet içinde bir hâtem‑i Rahîmiyet’i ve bir nakş‑ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem‑i inâyeti nescediyor ki, güneşten daha parlak, kendini akıllara gösteriyor.
175
Evet, Şems ve Kamer’i, anâsır ve maâdini, nebâtât ve hayvanatı, bir nakş‑ı a'zamın atkı ipleri gibi, o binbir isimlerin şuâlarıyla tanzim eden ve hayata hàdim eden ve nebâtî ve hayvanî olan umum vâlidelerin gayet şirin ve fedâkârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevi'l‑hayatı, hayat‑ı insaniyeye musahhar eden ve ondan Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin gayet güzel ve şirin bir nakş‑ı a'zamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhâr eden O Rahmân‑ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ‑yı mutlakına karşı rahmetini, ihtiyac‑ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbûl bir şefâatçi yapmış.
Ey insan! Eğer insan isen, ﴿﷽﴾ de. O şefâatçiyi bul.
Evet, zeminde dörtyüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtâtın ve hayvanatın tâifelerini; hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine, kemâl‑i intizam ile, hikmet ve inâyet ile terbiye ve idare eden ve küre‑i arzın sîmâsında Hâtem‑i Ehadiyet’i vaz'eden; bilbedâhe, belki bilmüşâhede Rahmet’tir. Ve o Rahmet’in vücûdu, bu küre‑i arzın sîmâsındaki mevcûdâtın vücûdları kadar kat'î olduğu gibi, o mevcûdât adedince tahakkukunun delilleri var.
Evet, zeminin yüzünde öyle bir Hâtem‑i Rahmet ve Sikke‑i Ehadiyet bulunduğu gibi, insanın mâhiyet‑i maneviyesinin sîmâsında dahi öyle bir Sikke‑i Rahmet vardır ki; küre‑i arz sîmâsındaki sikke‑i merhamet ve kâinât sîmâsındaki sikke‑i uzmâ-yı Rahmet’ten daha aşağı değil. Âdeta binbir ismin cilvesinin bir nokta‑i mihrâkıyesi hükmünde bir câmiiyeti var.
176
Ey insan! Hiç mümkün müdür ki; sana bu sîmâyı veren ve o sîmâda böyle bir Sikke‑i Rahmet’i ve bir Hâtem‑i Ehadiyet’i vaz'eden Zât, seni başıboş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin harekâtına dikkat etmesin, sana müteveccih olan bütün kâinâtı abes yapsın, hilkat şeceresini, meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiçbir cihetle şübhe kabûl etmeyen ve hiçbir vecihle noksaniyeti olmayan, güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziyâ gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ!‥
Ey insan! Bil ki: O Rahmet’in arşına yetişmek için bir mi'râc var. O mi'râc, ﴿﷽﴾ ’dir. Ve bu mi'râc ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın yüzondört sûrelerinin başlarına ve hem bütün mübârek kitapların ibtidâlarına ve umum mübârek işlerin mebde'lerine bak. Ve Besmele’nin azamet‑i kadrine en kat'î bir hüccet şudur ki; İmâm‑ı Şâfiî (R.A.) gibi çok büyük müçtehidler demişler: “Besmele tek bir âyet olduğu hâlde, Kur'ân’da yüz ondört defa nâzil olmuştur.”
177
Dördüncü Sır
Hadsiz kesret içinde Vâhidiyet tecellîsi, hitâb‑ı ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ﴾ demekle herkese kâfî gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmûundaki vahdet arkasında Zât‑ı Ehadiyet’i mülâhaza edip ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾demeğe küre‑i arz vüs'atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binâen, cüz'iyâtta zâhir bir sûrette Sikke‑i Ehadiyet’i gösterdiği gibi; herbir nev'ide Sikke‑i Ehadiyet’i göstermek ve Zât‑ı Ehad’i mülâhaza ettirmek için, hâtem‑i Rahmâniyet içinde bir Sikke‑i Ehadiyet’i gösteriyor; tâ külfetsiz herkes her mertebede ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ deyip doğrudan doğruya Zât‑ı Akdes’e hitâb ederek müteveccih olsun.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm bu sırr‑ı azîmi ifâde içindir ki; kâinâtın dâire‑i a'zamından‥ meselâ; semâvât ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden en küçük bir dâireden ve en dakîk bir cüz'îden bahseder; tâ ki, zâhir bir sûrette Hâtem‑i Ehadiyet’i göstersin. Meselâ; hilkat‑i semâvât ve arzdan bahsi içinde, hilkat‑i insandan ve insanın sesinden ve sîmâsındaki dekàik‑ı ni'met ve hikmetten bahis açar. Tâ ki, fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, rûh Ma'bûd’unu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ: ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ﴾ âyeti mezkûr hakikati mu'cizâne bir sûrette gösteriyor.
Evet, hadsiz mahlûkatta ve nihâyetsiz bir kesrette Vahdet sikkeleri; mütedâhil dâireler gibi en büyüğünden, en küçük sikkeye kadar envâ'ı ve mertebeleri vardır. Fakat o Vahdet, ne kadar olsa yine kesret içinde bir Vahdet’tir. Hakîki hitâbı tam te'min edemiyor. Onun için, Vahdet arkasında Ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki, kesreti hâtıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zât‑ı Akdes’e karşı kalbe yol açsın.
178
Hem Sikke‑i Ehadiyet’e nazarları çevirmek ve kalbleri celbetmek için, o Sikke‑i Ehadiyet üstünde gayet câzibedâr bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet ve gayet sevimli bir cemâl ve gayet kuvvetli bir hakikat olan Rahmet sikkesini ve Rahîmiyet hâtemini koymuştur. Evet, o Rahmet’in kuvvetidir ki, zîşuûrun nazarlarını celbeder, kendine çeker ve Ehadiyet sikkesine îsâl eder. Ve Zât‑ı Ehadiye’yi mülâhaza ettirir ve ondan ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ ’deki hakîki hitâba mazhar eder.
İşte ﴿﷽﴾ Fâtiha’nın fihristesi ve Kur'ân’ın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr‑ı azîmin ünvânı ve tercümânı olmuş. Bu ünvânı eline alan, Rahmet’in tabakàtında gezebilir. Ve bu tercümânı konuşturan, esrâr‑ı Rahmet’i öğrenir ve envâr‑ı Rahîmiyet’i ve şefkati görür.
Beşinci Sır
Bir Hadîs‑i Şerîfte vârid olmuş ki: اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ – ev kemâ kàl –
Bu hadîsi, bir kısım ehl‑i tarîkat, akàid‑i îmâniyeye münâsib düşmeyen acîb bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl‑i aşk, insanın sîmâ‑yı manevîsine bir sûret‑i Rahmân nazarıyla bakmışlar. Ehl‑i tarîkatın ekserinde sekr, ehl‑i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikate muhâlif telâkkilerinde belki mâzûrdurlar. Fakat, aklı başında olanlar, fikren onların esâs‑ı akàide münâfî olan mânâlarını kabûl edemez. Etse hatâ eder.
179
Evet, bütün kâinâtı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât‑ı Akdes-i İlâhî’nin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi ﴿لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَىْءٌ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ﴾ sırrıyla, sûreti, misli, misâli, şebîhi dahi olamaz. Fakat, ﴿وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾ sırrıyla mesel ve temsîl ile, şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek mesel ve temsîl, şuûnât nokta‑i nazarında vardır.
Şu mezkûr Hadîs‑i Şerîfin çok makàsıdından birisi şudur ki: İnsan, ism‑i Rahmân’ı tamamıyla gösterir bir sûrettedir. Evet, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, kâinâtın sîmâsında binbir ismin şuâlarından tezâhür eden ism‑i Rahmân göründüğü gibi; zemin yüzünün sîmâsında Rubûbiyet‑i Mutlaka-i İlâhiye’nin hadsiz cilveleriyle tezâhür eden ism‑i Rahmân gösterildiği gibi; insanın sûret‑i câmiasında küçük bir mikyâsta zeminin sîmâsı ve kâinâtın sîmâsı gibi yine o ism‑i Rahmân’ın cilve‑i etemmini gösterir demektir.
Hem işârettir ki; Zât‑ı Rahmânürrahîm’in delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve insan gibi mazharlar, o kadar O Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a delâletleri kat'î ve vâzıh ve zâhirdir ki, güneşin timsâlini ve aksini tutan parlak bir âyine parlaklığına ve delâletinin vuzûhuna işâreten “O âyine güneştir.” denildiği gibi, “İnsanda sûret‑i Rahmân var.” vuzûh‑u delâletine ve kemâl‑i münâsebetine işâreten denilmiş ve denilir. Ve Ehl‑i Vahdeti'l-Vücûd’un mu'tedil kısmı “Lâ mevcûde illâ Hû” bu sırra binâen, bu delâletin vuzûhuna ve bu münâsebetin kemâline bir ünvân olarak demişler.
180
اَللّٰهُمَّ يَا رَحْمٰنُ يَا رَح۪يمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ اِرْحَمْنَا كَمَا يَل۪يقُ بِرَح۪يمِيَّتِكَ وَفَهِّمْنَا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ كَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ اٰم۪ينَ
Altıncı Sır
Ey hadsiz acz ve nihâyetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçâre insan! Rahmet ne kadar kıymetdâr bir vesile ve ne kadar makbûl bir şefâatçi olduğunu bununla anla ki: O Rahmet, öyle bir Sultan‑ı Zülcelâl’e vesiledir ki, yıldızlarla zerrât beraber olarak kemâl‑i intizam ve itâatle – beraber – ordusunda hizmet ediyorlar. Ve O Zât‑ı Zülcelâl’in ve O Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in istiğnâ‑yı Zâtîsi var. Ve istiğnâ‑yı mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinâta ve mevcûdâta ihtiyacı olmayan bir Ganiyy‑i Ale'l-Itlâk’tır. Ve bütün kâinât taht‑ı emir ve irâdesinde ve heybet ve azameti altında nihâyet itâatte, celâline karşı tezellüldedir.
İşte Rahmet, seni – Ey insan! – O Müstağnî‑i Ale'l-Itlâk’ın ve Sultan‑ı Sermedî’nin huzuruna çıkarır ve O’na dost yapar. Ve O’na muhâtab eder. Ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat, nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyâsı, güneşin aksini, cilvesini senin âyinen vâsıtasıyla senin eline verir. Öyle de: O Zât‑ı Akdes’e ve O Şems‑i Ezel ve Ebed’e biz çendan nihâyetsiz uzağız, yanaşamayız; fakat O’nun ziyâ‑yı Rahmet’i, O’nu bize yakın ediyor.
181
İşte ey insan! Bu Rahmet’i bulan, ebedî tükenmez bir hazine‑i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmet’in en parlak bir misâli ve mümessili ve o Rahmet’in en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve Rahmeten li'l‑âlemîn ünvânıyla Kur'ân’da tesmiye edilen Resûl‑ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten li'l‑âlemîn olan Rahmet‑i mücessemeye vesile ise, Salavât’tır. Evet, Salavât’ın mânâsı Rahmet’tir. Ve o zîhayat mücessem Rahmet’e, rahmet duâsı olan Salavât ise; O Rahmeten li'l‑âlemîn’in vusûlüne vesiledir. Öyle ise; sen Salavât’ı kendine, O Rahmeten li'l‑âlemîn’e ulaşmak için vesile yap ve O Zâtı da Rahmet‑i Rahmân’a vesile ittihàz et. Umum ümmetin Rahmeten li'l‑âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle Rahmet mânâsıyla Salavât getirmeleri, Rahmet ne kadar kıymetdâr bir hediye‑i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dâiresi olduğunu parlak bir sûrette isbât eder.
Elhâsıl: Hazine‑i Rahmetin en kıymetdâr pırlantası ve kapıcısı Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi, ﴿﷽﴾ ’dir. Ve en kolay bir anahtarı da Salavât’tır.
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ كَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَع۪ينَ وَارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْن۪ينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لٰاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
182
Onbeşinci Lem'a
Risale‑i Nur Külliyatı’nın Sözler, Mektûbat ve Ondördüncü Lem'aya kadar olan kısmının fihristesidir. Her kısmın fihristesi, yani, Sözler kısmının fihristesi Sözler Mecmuası’nda bulunduğundan, Mektûbat ve Lem'alar’ın da kendilerine ait fihristeleri o mecmuaların âhirlerine ilhâk edildiğinden burada yazılmadı.
183
Onaltıncı Lem'a
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim Hoca Sabri, Hâfız Ali, Mes'ûd, Mustafalar, Husrev, Re'fet, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfiler, Hâfız Ahmed, Şeyh Mustafa ve sâire… Sizlere meraklı ve medâr‑ı suâl olmuş dört küçük mes'eleyi ma'lûmât kabîlinden muhtasar bir sûrette beyân etmekliğe, kalbimde bir hâtıra hissettim.
Birincisi
Kardeşlerimizden Çaprazzâde Abdullâh Efendi gibi bazı adamlar, ehl‑i keşiften rivâyeten, bu geçen Ramazan’da Ehl‑i Sünnet ve Cemâat için bir ferec, bir fütûhât olacağını haber verdikleri hâlde, zuhûr etmedi. Böyle ehl‑i velâyet ve keşif neden hilâf‑ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de, birden, sünûhât kabîlinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:
184
Hadîs‑i Şerîfte vârid olmuştur ki, “Bazen belâ nâzil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.” Şu hadîsin sırrı gösteriyor ki; mukadderât, bazı şerâitle vukû'a gelirken geri kalır. Demek ehl‑i keşfin muttali' olduğu mukadderât mutlak olmadığını, belki bazı şerâitle mukayyed bulunduğunu ve o şerâitin vukû' bulmamasıyla o hâdise de vukû'a gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel‑i muallak gibi, Levh‑i Ezelînin bir nev'i defteri hükmünde olan Levh‑i Mahv-İsbât’ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nâdir olarak Levh‑i Ezelîye kadar keşif çıkar. Ekserî oraya çıkamıyor.
İşte bu sırra binâen, geçen Ramazan‑ı Şerîfte ve Kurban bayramında ve daha başka vakitlerde, istihrâca binâen veya keşfiyât nev'inden verilen haberler muallak oldukları, şerâiti bulamadıkları için, vukû'a gelmemişler ve haber verenleri tekzîb etmiyorlar. Çünkü mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukû'a gelmemiş.
Evet, Ramazan‑ı Şerîfte bid'aların ref'ine Ehl‑i Sünnet ve Cemâatin ekseriyetle hàlis duâsı bir şart ve bir sebeb‑i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan‑ı Şerîfte bid'alar girdiğinden, duâların kabûlüne sed çekip ferec gelmedi. Nasıl ki, sâbık hadîsin sırrıyla, sadaka belâyı ref' eder; ekseriyetin hàlis duâsı dahi ferec‑i umumîyi cezb eder. Kuvve‑i câzibe vücûda gelmediğinden fütûhât da verilmedi.
185
İkinci Meraklı Suâl
Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaziyet‑i siyâsiye karşısında bana, hem alâkadar olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimal ile ferec verecek bir teşebbüs etmek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet vermeyerek, bil'akis, beni tazyîk eden ehl‑i dünyanın lehinde olarak bir fikirde bulundum. Bazı zâtlar hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: “Sana işkence eden bu mübtedi' ve kısmen münâfık baştaki insanların takib ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki, ilişmiyorsun?”
Verdiğim cevabın muhtasarı şudur ki: Bu zamanda Ehl‑i İslâm’ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve îmânın zedelenmesidir. Bunun çare‑i yegânesi; nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, îmânlar kurtulsun.
Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münâfık derecesine iner. Münâfık, kâfirden daha fenâdır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifâka inkılâb eder.
Hem nur, hem topuz; ikisini bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmağa mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.
Amma maddî cihadın muktezâsı ise, o vazife şimdilik bizde değildir. Evet, ehline göre kâfirin veya mürtedin tecâvüzâtına sed çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfî gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!
Üçüncü Meraklı Suâl
Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakîki nokta‑i istinâdı ve kuvve‑i maneviyesinin menba'ı olan hamiyet‑i İslâmiye’yi tehyîc etmekle Şeâir‑i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid'aların bir derece ref'ine medâr olacağı hâlde, neden şiddetle harb aleyhinde çıktın ve bu mes'elenin âsâyişle halledilmesini duâ ettin ve şiddetli bir sûrette mübtedi'lerin hükûmetleri lehinde tarafdâr çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid'alara tarafgirliktir?
Elcevab: Biz ferec ve ferâh ve sürûr ve fütûhât isteriz; fakat kâfirlerin kılıncıyla değil. Kâfirlerin kılınçları başlarını yesin; kılınçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zâten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münâfıkları ehl‑i îmâna musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.
186
Hem harb belâsı ise, Hizmet‑i Kur'âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedâkâr ve en kıymetdâr kardeşlerimizin ekserîsi kırk beşten aşağı olduğundan, harb vâsıtasıyla vazife‑i kudsiye-i Kur'âniye’yi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Benim param olsa, hüsn‑ü rızâm ile, böyle kıymetdâr kardeşlerimin herbirisini askerlikten kurtarmak için, bedel‑i nakdiye bin lira kadar da olsa verirdim. Böyle yüzer kıymetdâr kardeşlerimizin Hizmet‑i Kur'âniye-i Nuriyeyi bırakıp maddî cihad topuzuna el atmakta, yüz bin lira kendi zararımızı hissediyordum. Hattâ Zekâi’nin bu iki sene askerliği, belki bin lira kadar manevî fâidesini kaybettirdi. Her ne ise…
Kàdir‑i Külli Şey bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv‑i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyâdâr güneşi gösterdiği gibi, bu zulümâtlı ve rahmetsiz bulutları da izâle edip hakàik‑ı şerîatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. O’nun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine îmân versin, yeter. O vakit kendi kendine iş düzelir.
Dördüncü Meraklı Suâl
Diyorlar ki: “Mâdem sizin elinizdeki nurdur, topuz değildir. Nura karşı muâraza edilmez ve nurdan kaçılmaz ve nurun izhârından zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz? Çok nurlu risaleleri halklara gösterilmesini men' ediyorsunuz?”
Bu suâle karşı cevabın muhtasar meâli şudur ki: Başlardaki başların çoğu sarhoş, okumaz. Okusa da anlamaz. Yanlış mânâ verip ilişir. İlişmemesi için, aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzım geliyor.
Hem çok vicdânsız insanlar var ki, garaz veya tama' veya havf cihetiyle nuru inkâr eder veya gözünü kapar. Onun için, kardeşlerime de tavsiye ediyorum ki; ihtiyat etsinler, nâ‑ehillerin eline hakikatleri vermesinler. Hem ehl‑i dünyanın evhâmını tahrîk edecek işlerde bulunmasınlar. (Hâşiye)
187
Hâtime
Bugün Re'fet Bey’in bir mektûbunu aldım. Lihye‑i Şerîfe hakkındaki suâli münâsebetiyle diyorum ki: Hadîsçe sâbittir ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Lihye-i Saâdetinden düşen saçların taneleri mahdûddur. Otuz‑kırk tane veya elli‑altmış tane gibi az bir mikdarda iken, binler yerde Lihye‑i Saâdetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü.
O vakit hâtırıma gelmiş ki, Lihye‑i Saâdet, yalnız Lihye‑i Şerîfin saçlarından ibaret değil. Belki, re's‑i mübârekinin tıraş oldukça hiçbir şeyini kaybetmeyen Sahâbeler, o nurlu ve mübârek ve dâimî yaşayacak saçları muhâfaza etmişler. Onlar, binlerdir; şimdiki mevcûda müsâvî gelebilirler.
Yine o vakit hâtırıma geldi ki: Acaba her câmide bulunan, sened‑i sahîh ile bu saç Hazret‑i Risalet’in saçı olduğu sâbit midir ki, ona karşı ziyaret makbûl olabilsin?
188
Birden hâtıra geldi ki; o saçların ziyareti vesiledir. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı salavât getirmeye sebeb ve bir hürmet ve muhabbete medârdır. Vesilelik ciheti o şeyin zâtına bakmaz, vesilelik cihetine bakar. Onun için, eğer bir saç hakîki olarak Lihye‑i Saâdetten olmazsa, mâdem zâhir hâle göre öyle telâkki edilmiş ve o vesilelik vazifesini yapıyor ve hürmete ve teveccühe ve salavâta vesile oluyor; kat'î sened ile o saçın zâtını teşhîs ve ta'yin lâzım değildir. Yalnız, aksine kat'î delil olmasın, yeter. Çünkü; telâkkiyât‑ı âmme ve kabûl‑ü ümmet, bir nev'i hüccet hükmüne geçer. Bazı ehl‑i takvâ, böyle işlerde, ya takvâ veya ihtiyat veya azîmet noktasında ilişseler de, hususî ilişirler. Bid'a da deseler, bid'a‑i hasene nev'inde dâhildir. Çünkü vesile‑i salavâttır.
Re'fet Bey mektûbunda diyor: “Bu mes'ele ihvânlar beyninde medâr‑ı münâkaşa olmuş.” Kardeşlerime tavsiye ediyorum ki, inşikaka ve iftiraka sebebiyet veren münâkaşa etmesinler. Yalnız müdâvele‑i efkâr sûretinde, nizâ'sız mübâhaseye alışsınlar.
189
Birinci Suâliniz: “Güneşin, harâretli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurûb ettiğini görmüş” âyetinin anlamı nedir?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Senirkentli Kardeşlerim İbrahim, Şükrü, Hâfız Bekir, Hâfız Hüseyin, Hâfız Receb Efendiler!
Hâfız Tevfik ile gönderdiğiniz üç mes'eleye mülhidler eskiden beri ilişiyorlar.
Birincisi: ﴿حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ﴾ Âyetin ifâde ettiği zâhir mânâsına göre; “Güneşin, harâretli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurûb ettiğini görmüş” diyor.
İkincisi: Sedd‑i Zülkarneyn nerededir?
Üçüncüsü: Âhirzamanda Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) geleceğine ve Deccâlı öldüreceğine dairdir.
Bu suâllerin cevabları uzundur. Yalnız muhtasar bir işâretle deriz ki: Âyât‑ı Kur'âniye, üslûb‑u Arabiye üzerine ve zâhir nazara göre umumun anlayacağı bir tarzda ifâde ettiği için, çok defa teşbih ve temsîl sûretinde beyân ediyor.
İşte, ﴿تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ﴾ yani; güneşin harâretli ve çamurlu bir çeşme gibi görünen Bahr‑i Muhît-i Garbî’nin sâhilinde veya volkanlı, alevli, dumanlı dağın gözünde gurûb ettiğini Zülkarneyn görmüş. Yani; zâhir nazarda, Bahr‑i Muhît-i Garbî’nin sevâhilinde, yazın şiddet‑i harâretiyle etrafındaki bataklık harâretlenmiş, tebahhur ettiği bir zamanda, o buhar arkasında büyük bir çeşme havzası sûretinde uzaktan Zülkarneyn’e görünen Bahr‑i Muhîtin bir kısmında, güneşin zâhirî gurûbunu görmüş. Veya volkanlı, taş ve toprak ve mâden sularını karıştırarak fışkıran bir dağın başında, yeni açılmış ateşli gözünde, semâvâtın gözü olan güneşin gizlendiğini görmüş.
190
Evet, Kur'ân‑ı Hakîm’in mu'cizâne belâğat‑ı ifâdesi bu cümle ile çok mesâili ders veriyor. Evvelâ: Zülkarneyn’in mağrib tarafına seyahati, şiddet‑i harâret zamanında ve bataklık tarafına ve güneşin gurûb âvânına ve volkanlı bir dağın fışkırması vaktine tesâdüf ettiğini beyân etmekle, Afrika’nın tamam istilâsı gibi çok ibretli mes'elelere işâret eder.
Ma'lûmdur ki; görünen hareket‑i şems zâhirîdir ve küre‑i arzın mahfî hareketine delildir, onu haber veriyor. Hakikat‑i gurûb murad değildir. Hem çeşme, teşbihtir. Uzaktan, büyük bir deniz küçük bir havuz gibi görünür. Harâretten çıkan sis ve buharlar ve bataklıklar arkasında görünen bir denizi, çamur içinde bir çeşmeye teşbihi ve Arapça hem çeşme, hem güneş, hem göz mânâsında olan عَيْنٍ kelimesi, esrâr‑ı belâğatça gayet mânidâr ve münâsibdir. (Hâşiye)
Zülkarneyn’in nazarında uzaklık cihetiyle öyle göründüğü gibi, Arş‑ı A'zamdan gelen ve ecrâm‑ı semâviyeye kumanda eden semâvî hitâb‑ı Kur'ânî bir misâfirhâne‑i Rahmâniyede sirâc vazifesini gören musahhar güneşi Bahr‑i Muhît-i Garbî gibi bir çeşme‑i Rabbânîde gizleniyor demesi, azametine ve ulviyetine yakışıyor ve mu'cizâne üslûbu ile, denizi harâretli bir çeşme ve dumanlı bir göz gösterir. Ve semâvî gözlere öyle görünür.
191
Elhâsıl: Bahr‑i Muhît-i Garbî’yi “çamurlu bir çeşme” tâbiri, Zülkarneyn’e nisbeten uzaklık noktasında o büyük denizi bir çeşme gibi görmüş. Kur'ân’ın nazarı ise herşeye yakın olduğu cihetle, Zülkarneyn’in galat‑ı his nev'indeki nazarına göre bakamaz. Belki Kur'ân semâvâta bakarak geldiğinden, küre‑i arzı kâh bir meydân, kâh bir saray, bazen bir beşik, bazen bir sahife gibi gördüğünden; sisli, buharlı, koca Bahr‑i Muhît-i Atlas-ı Garbî’yi bir çeşme tâbir etmesi, azamet‑i ulviyetini gösteriyor.
İkinci Suâliniz
Sedd‑i Zülkarneyn nerededir? Ye'cüc ve Me'cüc kimlerdir?
Elcevab: Eskiden bu mes'eleye dair bir risale yazmıştım. O vaktin mülhidleri onunla mülzem olmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yoktur, hem kuvve‑i hâfızam ta'tîl‑i eşgâl etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmidördüncü Söz’ün Üçüncü Dalı’nda bir nebze bu mes'eleden bahsedilmiş. Onun için, bu mes'elenin yalnız iki‑üç nüktesine gayet muhtasar bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Ehl‑i tahkîkin beyânına göre, hem Zülkarneyn ünvânının işâretiyle, Yemen pâdişahlarından Zülyezen gibi “Zü” kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan, bu Zülkarneyn, İskender‑i Rûmî değildir. Belki, Yemen pâdişahlarından birisidir ki, Hazret‑i İbrahim’in zamanında bulunmuş ve Hazret‑i Hızır’dan ders almış. İskender‑i Rûmî ise, milâttan takriben üç yüz sene evvel gelmiş, Aristo’dan ders almış.
192
Tarih‑i beşerî, muntazam sûrette üç bin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa tarih nazarı, Hazret‑i İbrahim’in zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurâfevâri, ya münkirâne, ya gayet muhtasar gidiyor. Bu Yemenî Zülkarneyn, tefsirlerde eskiden beri İskender nâmıyla iştihârının sebebi, ya o Zülkarneyn’in bir ismi İskender’dir ki, İskender‑i Kebîr ve Eski İskender’dir. Veyâhut, Âyât‑ı Kur'âniye’nin zikrettiği hâdisât‑ı cüz'iyeler, küllî hâdisâtın uçları olduğu cihetle:
Zülkarneyn olan İskender‑i Kebîr’in nübüvvetkârâne irşadâtıyla akvâm‑ı zâlime ile milel‑i mazlume ortasında hâil ve gaddârların gâretlerine mâni olacak meşhûr Sedd‑i Çin’in binasını kurduğu gibi; İskender‑i Rûmî misillû müteaddid cihangirler ve kuvvetli pâdişahlar, maddî cihetinde ve manevî âlem‑i insaniyetin pâdişahları olan bir kısım enbiyâ ve bazı aktâb dahi manevî ve irşadî cihetinde, o Zülkarneyn’in arkasında gidip, iktidâ edip mazlumları zâlimlerden kurtaracak çarelerin mühimlerinden olan dağlar ortalarında sedleri, (Hâşiye) sonra dağlar başlarında kaleleri kurmuşlar. Ya bizzat maddî kuvvetleriyle veyâhut irşad ve tedbirleriyle te'sis etmişler. Sonra, şehirlerin etrafında sûrları ve ortalarında kaleleri, tâ son çare olan kırkikilik topları ve kal'a‑i seyyâr gibi diritnavtları yapmışlar.
Hattâ rû‑yi zeminin en meşhûr seddi ve kaç günlük uzak bir mesâfe tutan Sedd‑i Çin’i, Kur'ân lisânıyla Ye'cüc ve Me'cücün ve tâbir‑i diğerle tarih lisânında Mançur ve Moğol denilen ve âlem‑i beşeriyeti kaç defa zîr ü zeber eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan ve şarktan garba kadar harâb eden akvâm‑ı vahşiye ve gâretkâr milletlerin Hind ve Çin’deki akvâm‑ı mazlumeye tecâvüzlerini durdurmak için, o Himalaya silsilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı ve o akvâm‑ı vahşiyenin kesretle hücumlarına çok zaman mâni olduğu gibi; Kafkas Dağlarında, Derbent cihetinde yine çapulcu, gâretgîr akvâm‑ı Tatariyenin hücumunu durdurmak için, Zülkarneyn‑misâl eski İran pâdişahlarının himmetiyle sedler yapılmıştır. Bu nev'iden çok sedler var. Kur'ân‑ı Hakîm, umum nev'‑i beşerle konuştuğu için, zâhiren bir hâdise‑i cüz'iyeyi zikredip, umum o hâdiseye benzer hâdisâtı ihtar ederek konuşuyor.
193
İşte bu nokta‑i nazardandır ki, Sedde ve Ye'cüc ve Me'cüce dair rivâyetler ve akvâl‑i müfessirîn ayrı ayrı gidiyor.
Hem Kur'ân‑ı Hakîm, münâsebât‑ı kelâmiye cihetinde bir hâdiseden uzak bir hâdiseye intikal eder. Bu münâsebâtı düşünmeyen zanneder ki, iki hâdisenin zamanları birbirine yakındır. İşte, Seddin harâbiyetinden kıyâmetin kopmasını Kur'ân’ın haber vermesi, kurbiyet‑i zaman cihetiyle değil, belki münâsebât‑ı kelâmiye cihetinde iki nükte içindir.
Yani; bu sed nasıl harâb olacak; öyle de, dünya harâb olacaktır. Hem nasıl ki, fıtrî ve İlâhî sedler olan dağlar metîndir, ancak kıyâmetin kopmasıyla harâb olurlar, öyle de; bu sed dahi dağ gibi metîndir, ancak dünyanın harâb olmasıyla hâk ile yeksân olabilir, inkılâbât‑ı zaman tahribât yapsa da çoğu sağlam kalır demektir. Evet, Sedd‑i Zülkarneyn’in külliyetinden bir ferdi olan Sedd‑i Çinî binler sene yaşadığı hâlde daha meydânda duruyor. İnsanın eliyle zemin sahifesinde yazılan mücessem, mütehaccir, mânidâr, tarih‑i kadîmden uzun bir satır olarak okunuyor.
Üçüncü Suâliniz
Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın Deccâlı öldürmesi, hem Birinci Mektûb ve hem Onbeşinci Mektûb’da gayet muhtasar ve size kâfî bir cevab vardır.
194
“Muğayyebât‑ı Hamse’den Yağmurun Gelme Vakti ve Cenînin Keyfiyeti”ne Dair İki Suâl
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, fedâkâr, sıddık, vefâdâr kardeşlerim Hoca Sabri (R.H.) ve Hâfız Ali (R.H.)
“Muğayyebât‑ı Hamse”ye dair Sûre‑i Lokman’ın âhirindeki âyetin hakkında mühim suâliniz gayet mühim bir cevab isterken, maatteessüf, şimdiki hâlet‑i rûhiyem ve ahvâl‑i maddiyem o cevaba müsâid değildir. Yalnız, suâlinizin temâs ettiği bir‑iki noktaya gayet mücmel işâret edeceğiz. Şu suâlinizin meâli gösteriyor ki, ehl‑i ilhâd tarafından tenkid sûretinde Muğayyebât‑ı Hamseden yağmurun gelmek vaktine ve rahm‑ı mâderdeki cenînin keyfiyetine i'tirâz edilmiş.
Demişler ki: “Rasathânelerde bir âletle yağmurun vakt‑i nüzûlü keşfediliyor. Onu da, Allah’tan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla rahm‑ı mâderdeki cenînin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek Muğayyebât‑ı Hamseye ıttılâ' kàbildir.”
Elcevab: Yağmurun vakt‑i nüzûlü bir kaideye merbût olmadığı için, doğrudan doğruya meşîet‑i hàssa-i İlâhiye ile bağlı ve hazine‑i rahmetten hususî irâdeye tâbi olduğunun bir sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Kâinâtta en mühim hakikat ve en kıymetdâr mâhiyet; nur, vücûd ve hayat ve rahmettir ki; bu dört şey perdesiz, vâsıtasız, doğrudan doğruya kudret‑i İlâhiye ve meşîet‑i hàssa-i İlâhiye’ye bakar. Sâir masnûâtta zâhirî esbâb, kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irâde ve meşîete hicâb oluyor. Fakat vücûd, hayat, nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr‑ı hikmeti o işte cereyan etmiyor.