120
Onikinci Lem'a
Re'fet Bey’in iki cüz'î suâli münâsebetiyle, iki nükte‑i Kur'âniye’nin beyânına dairdir.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşim Re'fet Bey! Senin, bu müsâadesiz zamanımda suâllerin, beni müşkül bir mevkide bulunduruyor. Bu defaki iki suâlin çendan cüz'îdir, fakat iki nükte‑i Kur'âniye’ye münâsebetdâr olduklarından ve küre‑i arza dair suâliniz coğrafya ve kozmoğrafyanın yedi kat zemin ve yedi tabaka semâvâta tenkidlerine temâs ettiğinden, bana ehemmiyetli geldi. Onun için, suâlin cüz'iyetine bakmayarak, ilmî ve küllî bir sûrette, iki âyet‑i kerîmeye dair “İki Nükte” icmâlen beyân edilecek. Sen de cüz'î suâline karşı ondan hisse alırsın.
121
Birinci Nükte
İki Noktadır.
Birinci Nokta
﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ﴾﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴾ âyetlerinin sırrınca; rızık doğrudan doğruya Kadîr‑i Zülcelâl’in elindedir ve hazine‑i rahmetinden çıkar. Herbir zîhayatın rızkı taahhüd‑ü Rabbânîsi altında olduğundan, açlıktan ölmek olmamak lâzım gelir. Hâlbuki, zâhiren açlıktan ve rızıksızlıktan ölenler çok görünüyor. Şu hakikatin ve şu sırrın halli şudur ki:
Taahhüd‑ü Rabbânî hakikattir; rızıksızlık yüzünden ölenler yoktur. Çünkü O Hakîm‑i Zülcelâl, zîhayatın bedenine gönderdiği rızkın bir kısmını ihtiyat için şahm ve içyağı sûretinde iddihar eder. Hattâ bedenin her hüceyresine gönderdiği rızkın bir kısmını, yine o hüceyrenin bir köşesinde iddihar eder; istikbâlde, hariçten rızık gelmediği zaman sarf edilmek üzere bir ihtiyat zahîresi hükmünde bulundurur.
İşte, bu iddihar edilmiş ihtiyat rızık bitmeden evvel ölüyorlar. Demek o ölmek, rızıksızlıktan değildir. Belki sû‑i ihtiyardan tevellüd eden bir âdet ve o sû‑i ihtiyardan ve âdetin terkinden neş'et eden bir marazla ölüyorlar.
Evet, zîhayatın bedeninde şahm sûretinde iddihar edilen rızk‑ı fıtrî, hadd‑i vasat olarak kırk gün mükemmelen devam eder. Hattâ bir marazın veya bir istiğrak‑ı rûhâni neticesinde iki kırkı geçer. Hattâ bir adam, şedîd bir inâd yüzünden, Londra mahpushânesinde yetmiş gün, sıhhat ve selâmetle, hiçbir şey yemeden hayatı devam ettiğini onüç (şimdi otuzdokuz) sene evvel gazeteler yazmışlar.
Mâdem kırk günden yetmiş‑seksen güne kadar rızk‑ı fıtrî devam ediyor. Ve mâdem Rezzâk ismi, gayet geniş bir sûrette rû‑yi zeminde cilvesi görünüyor. Ve mâdem hiç ümîd edilmediği bir tarzda, memeden ve odundan rızıklar akıyor, baş gösteriyor. Eğer pür‑şer beşer sû‑i ihtiyarıyla müdâhale edip karışmazsa, herhalde rızk‑ı fıtrî bitmeden evvel o zîhayatın imdâdına o isim yetişiyor, açlıkla ölüme yol vermiyor.
Öyle ise, açlıktan ölenler, eğer kırk günden evvel ölseler, kat'iyyen rızıksızlıktan değildir. Belki “Terkü'l‑âdât mine'l-mühlikât” sırrıyla, sû‑i ihtiyardan gelen bir âdet ve terk‑i âdetten neş'et eden bir illetten, bir marazdan ileri gelmiştir. Öyle ise, açlıktan ölmek olmaz, denilebilir.
122
Evet, bilmüşâhede görünüyor ki; rızık, iktidar ve ihtiyar ile ma'kûsen mütenâsibdir. Meselâ; daha dünyaya gelmeden evvel bir yavru, rahm‑ı mâderde ihtiyar ve iktidardan bütün bütün mahrum olduğu bir zamanda, ağzını kımıldatacak kadar muhtaç olmayacak bir sûrette rızkı veriliyor.
Sonra, dünyaya geldiği vakit, iktidar ve ihtiyar yok, fakat bir derece isti'dâdı ve bilkuvve bir hissi olduğundan, yalnız ağzını yapıştırmak kadar bir harekete ihtiyaç ile en mükemmel ve en mugaddî ve hazmı en kolay ve en latîf bir sûrette ve en acîb bir fıtratta, memeler musluğundan ağzına veriliyor.
Sonra, iktidar ve ihtiyara bir derece alâka peydâ ettikçe, o kolay ve güzel rızık, bir derece çocuğa karşı nazlanmaya başlar. O memeler çeşmeleri kesilir, başka yerlerden rızkı gönderilir. Fakat iktidar ve ihtiyarı rızkı takib etmeye müsâid olmadığı için, Rezzâk‑ı Kerîm, peder ve vâlidesinin şefkat ve merhametlerini, iktidar ve ihtiyarına yardımcı gönderiyor.
Her ne vakit iktidar ve ihtiyar tekemmül eder, o vakit rızkı ona koşmaz ve koşturulmaz. Rızık yerinde durur, der: “Gel, beni ara ve bul ve al.”
Demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile ma'kûsen mütenâsibdir. Hattâ çok risalelerde beyân etmişiz ki; en ihtiyarsız ve iktidarsız hayvanlar daha iyi yaşıyorlar, daha iyi besleniyorlar.
İkinci Nokta
İmkânın envâ'ı var. İmkân‑ı aklî, imkân‑ı örfî, imkân‑ı âdi gibi kısımları vardır. Bir hâdise, eğer imkân‑ı aklî dâiresinde olmazsa reddedilir; imkân‑ı örfî dâiresinde olmazsa dahi mu'cize olur; fakat kolayca kerâmet olamaz. Eğer örfen ve kaideten nazîri bulunmazsa, şühûd derecesinde bir bürhân‑ı kat'î ile ancak kabûl edilir.
İşte, bu sırra binâen, kırk gün ekmek yemeyen Seyyid Ahmed‑i Bedevî’nin hàrikulâde hâlleri imkân‑ı örfî dâiresindedir. Hem kerâmet olur, hem hàrikulâde bir âdeti de olabilir. Evet, Seyyid Ahmed‑i Bedevî’nin acîb ve istiğrakkârâne hâllerde bulunduğu, tevâtür derecesinde naklediliyor. Kırk günde bir defa yemek yemesi vâki olmuştur. Fakat her vakit öyle değil; kerâmet nev'inden bazı defa olmuştur. Bir ihtimal var ki; hâlet‑i istiğrakiyesi yemeye ihtiyaç görmediği için, ona nisbeten âdet hükmüne girmiştir. Seyyid Ahmed‑i Bedevî nev'inden çok evliyâlardan bu tarz hàrikalar mevsûkan rivâyet edilmiş.
123
Mâdem Birinci Nokta’da isbât ettiğimiz gibi; müddehar rızık kırk günden fazla devam eder ve o mikdar yememek âdeten mümkündür ve mevsûkan hàrika adamlardan o hâl rivâyet edilmiştir; elbette inkâr edilmeyecektir.
İkinci Suâl Münâsebetiyle İki Mes'ele‑i Mühimme Beyân Edilecek
Çünkü coğrafya ve kozmoğrafya fenlerinin kısacık kanunlarıyla ve daracık düsturlarıyla ve küçücük mîzanlarıyla Kur'ânın semâvâtına çıkamadıklarından ve âyâtın yıldızlarındaki yedi kat mânâları keşfedemediklerinden, âyeti tenkid, belki inkârına dîvânecesine çalışmışlar.
Birinci Mes'ele‑i Mühimme
Semâvât gibi arzın da yedi tabaka olmasına dairdir. Şu mes'ele, yeni zamanın feylesoflarına hakikatsiz görünüyor; onların arza ve semâvâta dair olan fenleri kabûl etmiyor. Bunu vâsıta ederek bazı hakàik‑ı Kur'âniye’ye i'tirâz ediyorlar. Buna dair muhtasaran birkaç işâret yazacağız.
Birincisi
Evvelâ; âyetin mânâsı ayrıdır ve o mânâların efrâdı ve mâsadakları ayrıdır. İşte o küllî mânânın müteaddid efrâdından bir ferdi bulunmazsa, o mânâ inkâr edilmez. Semâvâtın yedi tabakasına ve arzın yedi katına dair mânâ‑yı küllîsinin çok efrâdından yedi mâsadak zâhiren görünüyor.
Sâniyen; âyetin sarâhatinde “yedi kat arz” dememiş. ﴿اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّ﴾ (ilâ âhir.) Âyetin zâhiri diyor ki: “Arzı da o seb'a semâvât gibi halk etmiş. Ve mahlûkatına mesken ittihàz etmiş.” Yedi tabaka olarak halk ettim, demiyor. Misliyet ise, mahlûkıyet ve mahlûkata meskeniyet cihetiyle bir teşbihtir.
124
İkincisi
Küre‑i arz, her ne kadar semâvâta nisbeten çok küçüktür; fakat hadsiz masnûât‑ı İlâhiye’nin meşheri, mazharı, mahşeri, merkezi hükmünde olduğundan, kalb cesede mukâbil geldiği gibi, küre‑i arz dahi koca, hadsiz semâvâta karşı bir kalb ve manevî bir merkez hükmünde olarak mukâbil gelir. Onun için:
Zeminin küçük mikyâsta eskiden beri yedi (❋) iklimi;
hem Avrupa, Afrika, Okyanusya, İki Asya, İki Amerika nâmlarıyla mâruf yedi kıt'ası;
hem denizle beraber Şark, Garb, Şimâl, Cenûb, bu yüzdeki ve Yeni Dünya yüzündeki ma'lûm yedi kıt'ası;
hem merkezinden tâ kışr‑ı zâhirîye kadar hikmeten, fennen sâbit olan muttasıl ve mütenevvi' yedi tabakası;
hem zîhayat için medâr‑ı hayat olmuş yetmiş basit ve cüz'î unsurları tazammun edip ve “yedi kat” tâbir edilen meşhûr yedi nev'i küllî unsuru;
hem “dört unsur” denilen su, hava, nâr, toprak (türâb) ile beraber “mevâlid‑i selâse” denilen maâdin, nebâtât ve hayvanatın yedi tabakaları ve yedi kat âlemleri;
hem cin ve ifrit ve sâir muhtelif zîşuûr ve zîhayat mahlûkların âlemleri ve meskenleri olduğu, çok kesretli ehl‑i keşf ve ashâb‑ı şühûdun şehâdetiyle sâbit yedi kat arzın âlemleri;
hem küre‑i arzımıza benzeyen yedi küre‑i uhrâ dahi bulunmasına, zîhayata makarr ve mesken olmasına işâreten yedi tabaka, yani, yedi küre‑i arziye bulunmasına işâreten küre‑i arz dahi, yedi tabaka, Âyât‑ı Kur'âniye’den fehmedilmiştir.
125
İşte, yedi nev'i ile yedi tarzda arzın yedi tabakası mevcûd olduğu tahakkuk ediyor. Sekizincisi olan âhirki mânâ başka nokta‑i nazarda ehemmiyetlidir; o yedide dâhil değildir.
Üçüncüsü
Mâdem Hakîm‑i Mutlak isrâf etmiyor, abes şeyleri yaratmıyor. Ve mâdem mahlûkatın vücûdları zîşuûr içindir ve zîşuûrla kemâlini bulur ve zîşuûrla şenlenir ve zîşuûrla abesiyetten kurtulur. Ve mâdem bilmüşâhede O Hakîm‑i Mutlak, O Kadîr‑i Zülcelâl, hava unsurunu, su âlemini, toprak tabakasını hadsiz zîhayatlarla şenlendiriyor. Ve mâdem hava ve su, hayvanatın cevelânına mâni olmadığı gibi; toprak, taş gibi kesif maddeler elektrik ve röntgen gibi maddelerin seyrine mâni olmuyorlar.
Elbette, O Hakîm‑i Zülkemâl, O Sâni'‑i Bîzevâl, küre‑i arzımızın merkezinden tut, tâ meskenimiz ve merkezimiz olan bu kışr‑ı zâhirîye kadar birbirine muttasıl yedi küllî tabakayı ve geniş meydânlarını ve âlemlerini ve mağaralarını boş ve hàlî bırakmaz. Elbette onları şenlendirmiş, o âlemlerin şenlenmesine münâsib ve muvâfık zîşuûr mahlûkları halk edip orada iskân etmiştir. O zîşuûr mahlûklar, mâdemki melâike ecnâsından ve rûhâni envâ'larından olmak lâzım gelir. Elbette en kesif ve en sert tabaka – onlara nisbeten – balığa nisbeten deniz ve kuşa nisbeten hava gibidir. Hattâ zeminin merkezindeki müdhiş ateş dahi o zîşuûr mahlûklara nisbeti, bizlere nisbeten güneşin harâreti gibi olmak iktiza eder. O zîşuûr rûhâniler nurdan oldukları için, nâr onlara nur gibi olur.
126
Dördüncüsü
Onsekizinci Mektûb’da tabakàt‑ı arzın acâibine dair ehl‑i keşfin tavr‑ı akıl haricinde beyân ettikleri tasvirâta dair bir temsîl zikredilmiştir. Hülâsası şudur ki: Küre‑i arz, âlem‑i şehâdette bir çekirdektir; âlem‑i misâliye ve berzahiyede bir büyük ağaç gibi, semâvâta omuz omuza vuracak bir azamettedir. Ehl‑i keşfin küre‑i arzda ifritlere mahsûs tabakasını bin senelik bir mesâfe görmeleri, âlem‑i şehâdete ait küre‑i arzın çekirdeğinde değil, belki âlem‑i misâlîdeki dallarının ve tabakalarının tezâhürüdür.
Mâdem küre‑i arzın zâhiren ehemmiyetsiz bir tabakasının böyle başka âlemde azametli tezâhüratı var; elbette yedi kat semâvâta mukâbil yedi kat denilebilir. Ve mezkûr noktaları ihtar için, îcâz ile i'câzkârâne bir tarzda Âyât‑ı Kur'âniye, semâvâtın yedi tabakasına karşı bu küçücük arzı mukâbil göstermekle işâret ediyor.
İkinci Mes'ele‑i Mühimmedir
﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ﴾ ilâ âhir. ﴿ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَل۪يمٌ﴾ Şu âyet‑i kerîme gibi müteaddid âyetler, semâvâtı yedi semâ olarak beyân ediyor. İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinde, eski Harb‑i Umumî’nin birinci senesinde cebhe‑i harpte, ihtisar mecburiyetiyle gayet mücmel beyân ettiğimiz o mes'elenin yalnız bir hülâsasını yazmak münâsibdir. Şöyle ki:
Eski hikmet, semâvâtı dokuz tasavvur edip, lisân‑ı şer'îde Arş ve Kürsî yedi semâvât ile beraber kabûl edip acîb bir sûretle semâvâtı tasvir etmiştiler. O eski hikmetin dâhî hükemâsının şa'şaalı ifâdeleri, nev'‑i beşeri çok asırlar müddetince tahakkümleri altında tutmuşlar. Hattâ, çok ehl‑i tefsir, âyâtın zâhirlerini onların mezhebine göre tevfik etmeye mecbur kalmışlar. O sûretle Kur'ân‑ı Hakîm’in i'câzına bir derece perde çekilmişti.
Ve hikmet‑i cedîde nâmı verilen yeni felsefe ise, eski felsefenin mürûr ve ubûra ve hark ve iltiyâma kàbil olmayan, semâvât hakkındaki ifratına mukâbil tefrit edip, semâvâtın vücûdunu âdeta inkâr ediyorlar. Evvelkiler ifrat, sonrakiler tefrit edip, hakikati tamamıyla gösterememişler.
127
Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmet‑i kudsiyesi ise, o ifrat ve tefriti bırakıp, hadd‑i vasatı ihtiyar edip, der ki: Sâni'‑i Zülcelâl yedi kat semâvâtı halk etmiştir. Hareket eden yıldızlar ise, balıklar gibi semâ içinde gezerler ve tesbih ederler. Hadîste, اَلسَّمَاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ denilmiş. Yani; “Semâ, emvâcı karardâde olmuş bir denizdir.”
İşte bu hakikat‑i Kur'âniye’yi yedi kaide ve yedi vecih mânâ ile gayet muhtasar bir sûrette isbât edeceğiz.
Birinci Kaide
Fennen ve hikmeten sâbittir ki; bu haddi yok fezâ‑yı âlem, nihâyetsiz bir boşluk değil, belki “esîr” dedikleri madde ile doludur.
İkincisi
Fennen ve aklen, belki müşâhedeten sâbittir ki, ecrâm‑ı ulviyenin câzibe ve dâfia gibi kanunlarının râbıtası ve ziyâ ve harâret ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin nâşiri ve nâkili, o fezâyı dolduran bir madde mevcûddur.
Üçüncüsü
Madde‑i esîriye, esîr kalmakla beraber, sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâta ve ayrı ayrı sûretlerde bulunduğu tecrübeten sâbittir. Evet, nasıl ki; buhar, su, buz gibi havâî, mâyi, câmid üç nev'i eşya aynı maddeden oluyor. Öyle de; madde‑i esîriyeden dahi yedi nev'i tabakàt olmasına hiçbir mâni‑i aklî olmadığı gibi, hiçbir i'tirâza medâr olmaz.
128
Dördüncüsü
Ecrâm‑ı ulviyeye dikkat edilse görünüyor ki, o ulvî âlemlerin tabakàtında muhâlefet var. Meselâ; Nehrüssemâ ve Kehkeşân nâmıyla mâruf, Türkçe Samanyolu tâbir olunan, bulut şeklindeki dâire‑i azîmenin bulunduğu tabaka, elbette sevâbit yıldızların tabakasına benzemiyor. Güyâ tabaka‑i sevâbit yıldızları, yaz meyveleri gibi yetişmiş, ermişler. Ve o Kehkeşândaki bulut şeklinde görülen hadsiz yıldızlar ise, yeniden yeniye çıkıp ermeye başlıyorlar. Tabaka‑i sevâbit dahi, sâdık bir hads ile Manzûme‑i Şemsiyenin tabakasına muhâlefeti görünüyor. Ve hâkezâ, yedi manzûmât ve yedi tabaka birbirine muhâlif bulunması, his ve hads ile derk olunur.
Beşincisi
Hadsen ve hissen ve istikrâen ve tecrübeten sâbit olmuştur ki; bir maddede tanzim ve teşkil düşse ve o maddeden başka masnûât yapılsa, elbette muhtelif tabaka ve şekillerde olur.
Meselâ; elmas mâdeninde teşkilât başladığı vakit, o maddeden hem ramad, yani; hem kül, hem kömür, hem elmas nev'ileri tevellüd ediyor. Hem meselâ; ateş teşekküle başladığı vakit, hem alev, hem duman, hem kor tabakalarına ayrılıyor. Hem meselâ; müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l‑humuza ile mezcedildiği vakit, o mezcden hem su, hem buz, hem buhar gibi tabakalar teşekkül ediyor.
Demek anlaşılıyor ki, bir madde‑i vâhidde teşkilât düşse, tabakàta ayrılıyor. Öyle ise; madde‑i esîriyede Kudret‑i Fâtıra teşkilâta başladığı için, elbette ayrı ayrı tabaka olarak ﴿فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ﴾ sırrıyla, yedi nev'i semâvâtı ondan halk etmiştir.
Altıncısı
Şu mezkûr emâreler, bizzarûre, semâvâtın hem vücûduna, hem taaddüdüne delâlet ederler. Mâdem kat'iyyen semâvât müteaddiddir. Ve Muhbir‑i Sâdık, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın lisânıyla yedidir der. Elbette yedidir.
Yedincisi
Yedi, yetmiş, yediyüz gibi tâbirat, üslûb‑u Arabî’de kesreti ifâde ettiği için, o küllî yedi tabaka çok kesretli tabakaları hâvî olabilir.
129
Elhâsıl: Kadîr‑i Zülcelâl, esîr maddesinden yedi kat semâvâtı halk edip tesviye ederek, gayet dakîk ve acîb bir nizâm ile tanzim etmiş ve yıldızları içinde zer'edip ekmiştir. Mâdem Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, umum ins ve cinnin umum tabakalarına karşı konuşan bir hutbe‑i ezeliyedir. Elbette nev'‑i beşerin herbir tabakası, herbir Âyât‑ı Kur'âniye’den hissesini alacak ve Âyât‑ı Kur'âniye, her tabakanın fehmini tatmin edecek sûrette, ayrı ayrı ve müteaddid mânâları zımnen ve işâreten bulunacaktır. Evet, hitâbât‑ı Kur'âniye’nin vüs'ati ve maânî ve işârâtındaki genişliği ve en âmî bir avâmdan en hàs bir hàvâssa kadar derecât‑ı fehimlerini mürâat ve mümâşât etmesi gösterir ki; herbir âyetin herbir tabakaya bir vechi var, bakıyor.
İşte bu sırra binâen, “yedi semâvât” mânâ‑yı küllîsinde yedi tabaka‑i beşeriye, muhtelif yedi kat mânâyı fehmetmişler. Şöyle ki: ﴿فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ﴾ âyetinde, kısa nazarlı ve dar fikirli bir tabaka‑i insaniye, hava‑i nesîmînin tabakàtını fehmeder.
Ve kozmoğrafya ile sersemleşmiş diğer bir tabaka‑i insaniye dahi, elsine‑i enâmda “Seb'a‑i Seyyâre” ile meşhûr yıldızları ve medârlarını fehmeder.
Daha bir kısım insanlar, küremize benzer zevi'l‑hayatın makarrı olmuş semâvî yedi küre‑i âheri fehmeder.
Diğer bir tâife‑i beşeriye, Manzûme‑i Şemsiyenin yedi tabakaya ayrılmasını, hem Manzûme‑i Şemsiyemizle beraber yedi manzûmât‑ı şümûsiyeyi fehmeder.
Daha diğer bir tâife‑i beşeriye, madde‑i esîriyenin teşekkülâtı yedi tabakaya ayrılmasını fehmeder.
130
Daha geniş fikirli bir tabaka‑i beşeriye, yıldızlarla yaldızlanıp bütün görünen gökleri bir semâ sayıp, onu bu dünyanın semâsıdır diyerek, bundan başka altı tabaka‑i semâvât var olduğunu fehmeder.
Ve nev'‑i beşerin yedinci tabakası ve en yüksek tâifesi ise, semâvât‑ı seb'ayı âlem‑i şehâdete münhasır görmüyor; belki avâlim‑i uhreviye ve gaybiye ve dünyeviye ve misâliyenin birer muhît zarfı ve ihâtalı birer sakfı olan yedi semâvâtın var olduğunu fehmeder.
Ve hâkezâ, bu âyetin külliyetinde, mezkûr yedi kat tabakanın yedi kat mânâları gibi daha çok cüz'î mânâları vardır. Herkes fehmine göre hissesini alır ve o mâide‑i semâviyeden herkes rızkını bulur.
Mâdem o âyetin böyle pek çok sâdık mâsadakları var; şimdiki akılsız feylesofların ve serseri kozmoğrafyalarının, inkâr‑ı semâvât bahânesiyle böyle âyete taarruz etmesi, haylaz ahmak çocukların semâvâttaki yıldızlara bir yıldızı düşürmek niyetiyle taş atmasına benzer. Çünkü âyetin mânâ‑yı küllîsinden bir tek mâsadak sâdıksa, o küllî mânâ sâdık ve hak olur. Hattâ vâkide bulunmayan, fakat umumun lisânında mütedâvil bulunan bir ferdi, umumun efkârını mürâat için o küllîde dâhil olabilir. Hâlbuki, hak ve hakîki çok efrâdını gördük.
Ve şimdi bu insafsız ve haksız coğrafyaya ve sersem ve sermest ve sarhoş kozmoğrafyaya bak: Nasıl bu iki fen hatâ ederek, hak ve hakikat ve sâdık olan küllî mânâdan gözlerini yumup ve çok sâdık olan mâsadakları görmeyerek hayâlî bir acîb ferdi, mânâ‑yı âyet tevehhüm ederek âyete taş attılar; kendi başlarını kırdılar, îmânlarını uçurdular!
131
Elhâsıl: Kırâat‑ı seb'a, vücûh‑u seb'a ve mu'cizât‑ı seb'a ve hakàik‑ı seb'a ve erkân‑ı seb'a üzerine nâzil olan Kur'ân semâsının o yedişer tabakalarına cin ve şeyâtîn hükmündeki i'tikàdsız maddî fikirler çıkamadıklarından, âyâtın nücûmunda ne var ne yok bilmeyip, yalan ve yanlış haber verirler. Ve onların başlarına o âyâtın nücûmundan mezkûr tahkîkat gibi şehablar inerler ve onları yakarlar.
Evet, cin fikirli feylesofların felsefesiyle o semâvât‑ı Kur'âniye’ye çıkılmaz. Belki, âyâtın yıldızlarına, hikmet‑i hakîkiyenin mi'râcıyla ve îmân ve İslâmiyetin kanatlarıyla çıkılabilir.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى شَمْسِ سَمَاءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ فَلَكِ النُّبُوَّةِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ نُجُومِ الْهُدٰى لِمَنِ اهْتَدٰى
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ يَارَبَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ زَيِّنْ قُلُوبَ كَاتِبِ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ وَرُفَقَائِهِ بِنُجُومِ حَقَائِقِ الْقُرْاٰنِ وَالْا۪يمَانِ اٰم۪ينَ
132
Onüçüncü Lem'aHikmetü'l‑İstiâze
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ sırrına dairdir.
﴿﷽﴾
﴿وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ﴾
Şeytandan istiâze sırrına dairdir. “On Üç İşâret” yazılacak. O işâretlerin bir kısmı, müteferrik bir sûrette Yirmialtıncı Söz gibi bir kısım risalelerde beyân ve isbât edildiğinden, burada yalnız icmâlen bahsedilecek.
Birinci İşâret
Suâl: Şeytanların kâinâtta icâd cihetinde hiçbir medhalleri olmadığı, hem Cenâb‑ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl‑i hakka tarafdâr olduğu, hem hak ve hakikatin câzibedâr güzellikleri ve mehâsinleri ehl‑i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl‑i dalâleti tenfîr ettikleri hâlde, hizbü'ş‑şeytanın çok defa galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl‑i hak, her vakit şeytanın şerrinden Cenâb‑ı Hakk’a sığınmasının sırrı nedir?
133
Elcevab: Hikmeti ve sırrı şudur ki: Ekseriyet‑i mutlaka ile dalâlet ve şer, menfîdir ve tahribdir ve ademîdir ve bozmaktır. Ve ekseriyet‑i mutlaka ile hidayet ve hayır, müsbettir ve vücûdîdir ve i'mâr ve tamirdir.
Herkesçe ma'lûmdur ki, yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam bir günde tahrib eder. Evet, bütün a'zâ‑yı esâsiyenin ve şerâit‑i hayatiyenin vücûduyla vücûdu devam eden hayat‑ı insan, Hàlık‑ı Zülcelâl’in kudretine mahsûs olduğu hâlde, bir zâlim, bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten ademî olan mevte o insanı mazhar eder. Onun için, “Et‑tahrîbü eshel” durûb‑u emsâl hükmüne geçmiş.
İşte bu sırdandır ki, ehl‑i dalâlet, hakikaten zaîf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl‑i hakka bazen gâlib oluyor. Fakat ehl‑i hakkın öyle muhkem bir kalesi var ki, onda tahassun ettikleri vakit, o müdhiş düşmanlar yanaşamazlar, bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler, ﴿وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ sırrıyla, ebedî bir sevâb ve menfaatle, o zarar telâfi edilir. O kal'a‑i metîn, o hısn‑ı hasîn ise, Şerîat‑ı Muhammediye ve Sünnet‑i Ahmediye’dir. (A.S.M.)
İkinci İşâret
Suâl: Şerr‑i mahz olan şeytanların icâdı ve ehl‑i îmâna taslîtleri ve onların yüzünden çok insanlar küfre girip Cehennem’e girmeleri, gayet müdhiş ve çirkin görünüyor. Acaba Cemîl‑i Ale'l-Itlâk ve Rahîm‑i Mutlak ve Rahmân‑ı Bilhakk’ın rahmet ve cemâli, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musîbetin husûlüne nasıl müsâade ediyor ve nasıl cevâz gösteriyor?
Şu mes'eleyi çoklar sormuşlar ve çokların hâtırına geliyor.
134
Elcevab: Şeytanın vücûdunda cüz'î şerlerle beraber birçok makàsıd‑ı hayriye-i külliye ve kemâlât‑ı insaniye vardır. Evet, bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mâhiyet‑i insaniyedeki isti'dâdda dahi ondan daha ziyâde merâtib var. Belki zerreden şemse kadar dereceleri var. Bu isti'dâdâtın inkişafatı, elbette bir hareket ister, bir muâmele iktiza eder. Ve o muâmeledeki terakkî zenbereğinin hareketi, mücâhede ile olur. O mücâhede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücûduyla olur. Yoksa, melâikeler gibi, insanların da makamı sâbit kalırdı. O hâlde insan nev'inde binler envâ' hükmünde sınıflar bulunmayacak… Bir şerr‑i cüz'î gelmemek için bin hayrı terk etmek, hikmet ve adâlete münâfîdir.
Çendan, şeytan yüzünden ekser insanlar dalâlete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete bakar; kemiyete az bakar veya bakmaz. Nasıl ki, bin ve on çekirdeği bulunan bir zât, o çekirdekleri toprak altında bir muâmele‑i kimyeviyeye mazhar etse, ondan on tanesi ağaç olmuş, bini bozulmuş. O on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama verdiği menfaat, elbette, bin bozulmuş çekirdeğin verdiği zararı hiçe indirir.
Öyle de; nefis ve şeytanlara karşı mücâhede ile, yıldızlar gibi nev'‑i insanı şereflendiren ve tenvir eden on insan‑ı kâmil yüzünden o nev'e gelen menfaat ve şeref ve kıymet, elbette, haşerât nev'inden sayılacak derecede süflî ehl‑i dalâletin küfre girmesiyle insan nev'ine vereceği zararı hiçe indirip göze göstermediği için, rahmet ve hikmet ve adâlet‑i İlâhiye, şeytanın vücûduna müsâade edip tasallutlarına meydân vermiş.
Ey ehl‑i îmân! Bu müdhiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur'ân tezgâhında yapılan takvâdır. Ve siperiniz, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniye’sidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz‑ı İlâhiye’ye ilticâdır.
135
Üçüncü İşâret
Suâl: Kur'ân‑ı Hakîm’de ehl‑i dalâlete karşı azîm şekvâları ve kesretli tahşidâtı ve çok şiddetli tehdidâtı, aklın zâhirine göre, adâletli ve münâsebetli belâğatına ve üslûbundaki îtidâline ve istikametine münâsib düşmüyor. Âdeta âciz bir adama karşı, orduları tahşid ediyor. Ve onun cüz'î bir hareketi için, binler cinayet etmiş gibi tehdid ediyor. Ve müflis ve mülkte hiç hissesi olmadığı hâlde, mütecâviz bir şerîk gibi mevki verip ondan şekvâ ediyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?
Elcevab: Onun sır ve hikmeti şudur ki: Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalâlete sülûk ettikleri için, küçük bir hareketle çok tahribât yapabilirler. Ve çok mahlûkatın hukukuna, az bir fiil ile çok hasâret veriyorlar.
Nasıl ki, bir sultanın büyük bir ticâret gemisinde, bir adam az bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi terk etmekle, o gemiyle alâkadar bütün vazifedârların semere‑i sa'ylerinin ve netice‑i amellerinin mahvına ve ibtaline sebebiyet verdiği için, o geminin sâhib‑i zîşanı, o âsîden, o gemiyle alâkadar olan bütün raiyetinin hesabına azîm şikâyetler edip dehşetli tehdid ediyor. Ve onun o cüz'î hareketini değil, belki o hareketin müdhiş neticelerini nazara alarak ve sâhib‑i zîşanın zâtına değil, belki raiyetinin hukuku nâmına dehşetli bir cezaya çarpar.
Öyle de; Sultan‑ı Ezel ve Ebed dahi, küre‑i arz gemisinde ehl‑i hidayetle beraber bulunan, ehl‑i dalâlet olan hizbü'ş‑şeytanın zâhiren cüz'î hatîâtlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlûkatın hukukuna tecâvüz ettikleri ve mevcûdâtın vezâif‑i àliyelerinin neticelerini ibtal etmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azîm şikâyet ve dehşetli tehdidât ve tahribâtlarına karşı mühim tahşidât etmek, ayn‑ı belâğat içinde mahz‑ı hikmettir ve gayet münâsib ve muvâfıktır. Ve mutâbık‑ı muktezâ-yı hâldir ki, belâğatın ta'rifidir ve esâsıdır. Ve isrâf‑ı kelâm olan mübâlağadan münezzehtir. Ma'lûmdur ki, böyle az bir hareketle çok tahribât yapan dehşetli düşmanlara karşı gayet metîn bir kaleye ilticâ etmeyen, çok perîşan olur.
136
İşte, ey ehl‑i îmân! O çelik ve semâvî kale, Kur'ân’dır. İçine gir, kurtul.
Dördüncü İşâret
Adem, şerr‑i mahz, ve vücûd hayr‑ı mahz olduğunu, ehl‑i tahkîk ve ashâb‑ı keşf ittifak etmişler. Evet, ekseriyet‑i mutlaka ile, hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücûda istinâd eder ve ona râci' olur. Sûreten menfî ve ademî de olsa, esâsı sübûtîdir ve vücûdîdir. Dalâlet ve şer ve musîbetler ve ma'siyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esâsı, mâyesi; ademdir, nefiydir. Onlardaki fenâlık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendan sûret‑i zâhirîde müsbet ve vücûdî de görünseler, esâsı ademdir, nefiydir. Hem bilmüşâhede sâbittir ki; bina gibi bir şeyin vücûdu, bütün eczâsının mevcûdiyetiyle takarrur eder. Hâlbuki onun harâbiyeti ve ademi ve in'idâmı, bir rüknün ademiyle hâsıl olur.
Hem vücûd, herhalde mevcûd bir illet ister. Muhakkak bir sebebe istinâd eder. Adem ise ademî şeylere istinâd edebilir. Ademî bir şey, ma'dûm bir şeye illet olur.
İşte bu iki kaideye binâendir ki; şeytan‑ı ins ve cinnin kâinâttaki müdhiş âsâr‑ı tahribkârâneleri ve envâ'‑ı küfür ve dalâlet ve şer ve mehâliki yaptıkları hâlde, zerre mikdar icâda ve hilkate müdâhaleleri olmadığı gibi, mülk‑ü İlâhîde bir hisse‑i iştirâkleri olamıyor. Ve bir iktidar ve bir kudretle o işleri yapmıyorlar; belki çok işlerinde iktidar ve fiil değil, belki terk ve atâlettir. Hayrı yaptırmamakla şerleri yapıyorlar, yani şerler oluyorlar. Çünkü; mehâlik ve şer, tahribât nev'inden olduğu için, illetleri, mevcûd bir iktidar ve fâil bir icâd olmak lâzım değildir. Belki bir emr‑i ademî ile ve bir şartın bozulmasıyla koca bir tahribât olur.
137
İşte bu sır Mecûsîlerde inkişaf etmediği içindir ki, kâinâtta “Yezdân” nâmıyla bir hàlık‑ı hayır, diğeri “Ehriman” nâmıyla bir hàlık‑ı şer i'tikàd etmişlerdir. Hâlbuki onların “Ehriman” dedikleri mevhûm ilâh‑ı şer, bir cüz'‑ü ihtiyarıyla ve icâdsız bir kesble şerlere sebebiyet veren ma'lûm şeytandır.
İşte, ey ehl‑i îmân! Şeytanların bu müdhiş tahribâtına karşı en mühim silâhınız ve cihâzât‑ı tamiriyeniz istiğfardır ve “Eûzü billâh” demekle Cenâb‑ı Hakk’a ilticâdır. Ve kaleniz Sünnet‑i Seniye’dir.
Beşinci İşâret
Cenâb‑ı Hak, kütüb‑ü semâviyede beşere karşı Cennet gibi azîm mükâfâtı ve Cehennem gibi dehşetli mücâzâtı göstermekle beraber, çok irşad, îkaz, ihtar, tehdid ve teşvik ettiği hâlde; ehl‑i îmân, bu kadar esbâb‑ı hidayet ve istikamet varken, hizbü'ş‑şeytanın mükâfâtsız, çirkin, zaîf desîselerine karşı mağlûb olmaları, bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba îmân varken, Cenâb‑ı Hakk’ın o kadar şiddetli tehdidâtına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl îmân gitmiyor? ﴿اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا﴾ sırrıyla şeytanın gayet zaîf desîselerine kapılıp Allah’a isyan ediyor.
Hattâ benim arkadaşlarımdan bazıları, yüz hakikat dersini kalben tasdik ile beraber, benden işittiği ve bana karşı da fazla hüsn‑ü zannı ve irtibatı varken, kalbsiz ve bozuk bir adamın ehemmiyetsiz ve riyâkârâne iltifatına kapıldı, onun lehinde, benim aleyhimde bir vaziyete geldi. “Fesübhânallâh” dedim, “İnsanda bu derece sukùt olabilir mi? Ne kadar hakikatsiz bir insan idi” diye o bîçâreyi gıybet ettim, günaha girdim.
138
Sonra, sâbık işâretlerdeki hakikat inkişaf etti, karanlıklı çok noktaları aydınlattı. O nur ile, Lillâhi'l‑Hamd, hem Kur'ân‑ı Hakîm’in azîm terğîbât ve teşvikatı tam yerinde olduğunu; hem ehl‑i îmânın desâis‑i şeytaniyeye kapılmaları îmânsızlıktan ve îmânın zayıflığından olmadığını; hem günah‑ı kebâiri işleyen küfre girmediğini; hem Mu'tezile mezhebi ve bir kısım Hariciye mezhebi “Günah‑ı kebâiri irtikâb eden kâfir olur veya îmân ve küfür ortasında kalır” diye hükümlerinde hatâ ettiklerini; hem benim o bîçâre arkadaşım da yüz ders‑i hakikati bir herifin iltifatına fedâ etmesi, düşündüğüm gibi çok sukùt ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım, Cenâb‑ı Hakk’a şükrettim, o vartadan kurtuldum.
Çünkü; sâbıkan dediğimiz gibi, şeytan, cüz'î bir emr‑i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. Kuvve‑i şeheviye ve gadabiye ise, şeytan desîselerine hem kàbile, hem nâkile iki cihâz hükmündedirler.
İşte, bunun içindir ki, Cenâb‑ı Hakk’ın Gafûr, Rahîm gibi iki ismi, tecellî‑i a'zamla ehl‑i îmâna teveccüh ediyor. Ve Kur'ân‑ı Hakîm’de peygamberlere en mühim ihsânı, mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları istiğfar etmeye dâvet ediyor. ﴿﷽﴾ kelime‑i kudsiyesini her sûre başında tekrar ile ve her mübârek işlerde zikrine emretmesiyle, kâinâtı ihâta eden rahmet‑i vâsiasını melce' ve tahassungâh gösteriyor ve ﴿فَاسْتَعِذْ﴾ emriyle, اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ kelimesini siper yapıyor.
139
Altıncı İşâret
Şeytanın en tehlikeli bir desîsesi şudur ki: Bazı hassas ve sâfî‑kalb insanlara, tahayyül‑ü küfrîyi tasdik‑i küfürle iltibas ettiriyor. Tasavvur‑u dalâleti, dalâletin tasdiki sûretinde gösteriyor. Ve mukaddes zâtlar ve münezzeh şeyler hakkında gayet çirkin hâtıraları hayâline gösteriyor. Ve imkân‑ı zâtîyi imkân‑ı aklî şeklinde gösterip, îmândaki yakìnine münâfî bir şek tarzını veriyor. Ve o vakit o bîçâre hassas adam, kendini dalâlet ve küfür içine düştüğünü tevehhüm edip îmândaki yakìninin zâil olduğunu zanneder, ye'se düşer, o ye'sle şeytana maskara olur. Şeytan hem ye'sini, hem o zaîf damarını, hem o iltibasını çok işlettirir; ya dîvâne olur, yâhut “Herçi‑bâd-âbâd” der, dalâlete gider.
Şeytanın bu desîsesinin mâhiyeti ne kadar esâssız olduğunu bazı risalelerde beyân ettiğimiz gibi, burada icmâlen bahsedeceğiz. Şöyle ki: Nasıl ki, aynada yılanın sûreti ısırmaz ve ateşin misâli yandırmaz ve murdarın aksi telvîs etmez. Öyle de; hayâl veya fikir âyinesinde küfriyâtın ve şirkin akisleri ve dalâletin gölgeleri ve şetimli çirkin sözlerin hayâlleri i'tikàdı bozmaz, îmânı tağyîr etmez, hürmetli edebi kırmaz.
Çünkü, meşhûr kaidedir ki; “Tahayyül‑ü şetm şetm olmadığı gibi, tahayyül‑ü küfür dahi küfür değil ve tasavvur‑u dalâlet de dalâlet değil.”
Îmândaki şek mes'elesi ise, imkân‑ı zâtîden gelen ihtimaller, o yakìne münâfî değil ve o yakìni bozmaz. İlm‑i usûl-i dinde kavâid‑i mukarreredendir ki; اِنَّ الْاِمْكَانَ الذَّاتِيَّ لَا يُنَافِي الْيَق۪ينَ الْعِلْمِيَّ Meselâ; Barla Denizi su olarak yerinde bulunduğuna yakìnimiz var. Hâlbuki zâtında mümkündür ki, o deniz, bu dakikada batmış olsun. Ve batması mümkinâttandır. Bu imkân‑ı zâtî, mâdem bir emâreden neş'et etmiyor, zihnî bir imkân olamaz ki, şek olsun.
140
Çünkü, yine ilm‑i usûl-i dinde bir kaide‑i mukarreredir ki, لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الغَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَل۪يلٍ Yani; “Bir emâreden gelmeyen bir ihtimal‑i zâtî ise, bir imkân‑ı zihnî olmaz ki, şübhe verip ehemmiyeti olsun.” İşte bu desîse‑i şeytaniyeye ma'rûz olan bîçâre adam, hakàik‑ı îmâniyeye yakìnini böyle zâtî imkânlar ile kaybediyor zanneder.
Meselâ; Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, beşeriyet itibariyle çok imkân‑ı zâtiye hâtırına geliyor ki, îmânın cezm ve yakìnine zarar vermez. Fakat o, zarar verdi zanneder, zarara düşer.
Hem bazen şeytan, kalb üstündeki lümmesi cihetinde Cenâb‑ı Hak hakkında fenâ sözler söyler. O adam zanneder ki, onun kalbi bozulmuş ki böyle söylüyor; titriyor. Hâlbuki onun titremesi ve korkması ve adem‑i rızâsı delildir ki; o sözler kalbinden gelmiyor, belki lümme‑i şeytaniyeden geliyor veya şeytan tarafından ihtar ve tahayyül ediliyor.
Hem insanın letâifi içinde teşhîs edemediğim bir‑iki latîfe var ki, ihtiyar ve irâdeyi dinlemezler; belki de mes'ûliyet altına da giremezler. Bazen o latîfeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar, yanlış şeylere giriyorlar. O vakit şeytan o adama telkin eder ki: “Senin isti'dâdın hakka ve îmâna muvâfık değil ki, böyle ihtiyarsız bâtıl şeylere giriyorsun. Demek senin kaderin seni şekàvete mahkûm etmiştir.” O bîçâre adam ye'se düşüp helâkete gider.
141
İşte, şeytanın evvelki desîselerine karşı mü'minin tahassungâhı, muhakkìkîn‑i asfiyânın düsturlarıyla hududları taayyün eden hakàik‑ı îmâniye ve muhkemât‑ı Kur'âniye’dir. Ve âhirdeki desîselerine karşı, istiâze ile, ehemmiyet vermemektir. Çünkü ehemmiyet verdikçe, nazar‑ı dikkati celb ettirip büyür, şişer. Mü'minin böyle manevî yaralarına tiryâk ve merhem, Sünnet‑i Seniye’dir.
Yedinci İşâret
Suâl: Mu'tezile imâmları, şerrin icâdını şer telâkki ettikleri için, küfür ve dalâletin hilkatini Allah’a vermiyorlar. Güyâ onunla Allah’ı takdis ediyorlar. “Beşer, kendi ef'âlinin hàlıkıdır.” diye dalâlete gidiyorlar.
Hem derler: “Bir günah‑ı kebîreyi işleyen bir mü'minin îmânı gider. Çünkü; Cenâb‑ı Hakk’a i'tikàd ve Cehennem’i tasdik etmek, öyle günahı işlemekle kàbil‑i tevfik olamaz. Çünkü dünyada gayet cüz'î bir hapis korkusuyla kendini hilâf‑ı kanun herşeyden muhâfaza eden adam, ebedî bir azâb‑ı Cehennem’i ve Hàlık’ın gadabını nazar‑ı ehemmiyete almayacak derecede büyük günahları işlerse, elbette îmânsızlığa delâlet eder.”
Elcevab: Birinci şıkkın cevabı şudur ki:* Kader Risalesi’nde izâh edildiği gibi, halk‑ı şer, şer değil; belki kesb‑i şer, şerdir. Çünkü; halk ve icâd umum neticelere bakar. Bir şerrin vücûdu çok hayırlı neticelere mukaddime olduğu için, o şerrin icâdı, neticeler itibariyle hayır olur, hayır hükmüne geçer.
Meselâ; ateşin yüz hayırlı neticeleri var. Fakat bazı insanlar, sû‑i ihtiyarıyla ateşi kendilerine şer yapmakla “Ateşin icâdı şerdir” diyemezler.
Öyle de; şeytanların icâdı, terakkiyât‑ı insaniye gibi çok hikmetli neticeleri olmakla beraber, sû‑i ihtiyarıyla ve yanlış kesbiyle şeytanlara mağlûb olmakla, “Şeytanın hilkati şerdir” diyemez. Belki o, kendi kesbiyle kendine şer yaptı. Evet, kesb ise, mübâşeret‑i cüz'iye olduğu için, hususî bir netice‑i şerriyenin mazharı olur; o kesb‑i şer, şer olur. Fakat icâd, umum neticelere baktığı için; icâd‑ı şer, şer değil, belki hayırdır.
142
İşte Mu'tezile bu sırrı anlamadıkları için “Halk‑ı şer, şerdir ve çirkinin icâdı çirkindir” diye, Cenâb‑ı Hakk’ı takdis için, şerrin icâdını O’na vermemişler, dalâlete düşmüşler. وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ olan bir rükn‑ü îmânîyi te'vil etmişler.
İkinci şık ki; “Günah‑ı kebîreyi işleyen nasıl mü'min kalabilir?” diye suâllerine cevab ise: Evvelâ, sâbık işâretlerde onların hatâsı kat'î bir sûrette anlaşılmıştır ki, tekrara hâcet kalmamıştır.
Sâniyen, nefs‑i insaniye, muaccel ve hâzır bir dirhem lezzeti, müeccel, gâib bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hâzır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azâbdan daha ziyâde çekinir. Hem insanda hissiyat gâlib olsa, aklın muhâkemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet‑i hâzırayı ileride gayet büyük bir mükâfâta tercih eder. Ve az bir hâzır sıkıntıdan, ileride büyük bir azâb‑ı müecceleden ziyâde çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor, belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall‑i îmân olan kalb ve akıl susarlar, mağlûb oluyorlar.
Şu hâlde, kebâiri işlemek îmânsızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlûbiyetinden ileri gelir.
Hem sâbık işâretlerde anlaşıldığı gibi; fenâlık ve hevesât yolu, tahribât olduğu için gayet kolaydır. Şeytan‑ı ins ve cinnî, çabuk insanları o yola sevk ediyor. Gayet cây‑i hayret bir hâldir ki; âlem‑i bekànın – nass‑ı hadîsle – sinek kanadı kadar bir nuru, ebedî olduğu için, bir insanın müddet‑i ömründe dünyadan aldığı lezzet ve ni'mete mukâbil geldiği hâlde; bazı bîçâre insanlar, bir sinek kanadı kadar bu fânî dünyanın lezzetini, o bâkî âlemin bu fânî dünyasına değer lezzetlerine tercih edip şeytanın arkasında gider.
143
İşte bu sırlar içindir ki; Kur'ân‑ı Hakîm, mü'minleri pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdid ve teşvik ile, günahtan zecr ve hayra sevk ediyor.
Bir zaman Kur'ân‑ı Hakîm’in bu tekrar ile şiddetli irşadâtı bana bu fikri verdi ki; bu kadar mütemâdi ihtarlar ve îkazlar, mü'min insanları sebatsız ve hakikatsiz gösteriyorlar. İnsanın şerefine yakışmayacak bir vaziyet veriyorlar. Çünkü; bir memur, âmirinden aldığı bir tek emri itâatine kâfî iken, aynı emri on defa söylese, o memur cidden gücenecek. “Beni itham ediyorsun, ben hâin değilim” der. Hâlbuki, en hàlis mü'minlere Kur'ân‑ı Hakîm musırrâne, mükerrer emrediyor.
Bu fikir benim zihnimi kurcaladığı bir zamanda, iki‑üç sâdık arkadaşlarım vardı. Onları şeytan‑ı insînin desîselerine kapılmamak için pek çok defa ihtar ve îkaz ediyordum. “Bizi itham ediyorsun” diye gücenmiyorlardı. Fakat ben kalben diyordum ki: “Bu mütemâdiyen ihtarlarımla bunları gücendiriyorum, sadâkatsizlikle ve sebatsızlıkla itham ediyorum.”
Sonra, birden, sâbık işâretlerde izâh ve isbât edilen hakikat inkişaf etti. O vakit, o hakikatle hem Kur'ân‑ı Hakîm’in tam mutâbık‑ı muktezâ-yı hâl ve yerinde ve isrâfsız ve hikmetli ve ithamsız bir sûrette ısrar ve tekrârâtı yaptığını ve ayn‑ı hikmet ve mahz‑ı belâğat olduğunu bildim. Ve o sâdık arkadaşlarımın gücenmediklerinin sırrını anladım.
144
O hakikatin hülâsası şudur ki: Şeytanlar, tahribât cihetinde sevk ettikleri için, az bir amel ile çok şerleri yaparlar. Onun için, tarîk‑ı hakta ve hidayette gidenler, pek çok ihtiyat ve şiddetli sakınmaya ve mükerrer ihtarâta ve kesretli muâvenete muhtaç olduklarındandır ki, Cenâb‑ı Hak, o tekrârât cihetinde bin bir ismi ile ehl‑i îmâna muâvenetini takdim ediyor ve binler merhamet ellerini imdâdına uzatıyor. Şerefini kırmıyor, belki vikàye ediyor. İnsanın kıymetini küçük düşürtmüyor, belki şeytanın şerrini büyük gösteriyor.
İşte, ey ehl‑i hak ve ehl‑i hidayet! Şeytan‑ı ins ve cinnînin mezkûr desîselerinden kurtulmak çaresi: Ehl‑i Sünnet ve Cemâat olan ehl‑i hak mezhebini karargâh yap ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın muhkemât kalesine gir ve Sünnet‑i Seniye’yi rehber yap, selâmeti bul!
Sekizinci İşâret
Suâl: Sâbık işâretlerde isbât ettiniz ki; dalâlet yolu kolay ve tahrib ve tecâvüz olduğu için, çoklar o yola sülûk ediyorlar. Hâlbuki sâir risalelerde kat'î delillerle isbât etmişsiniz ki; küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkülâtlı ve suûbetlidir ki, hiç kimse ona girmemek gerekti ve kàbil‑i sülûk değil. Ve îmân ve hidayet yolu o kadar kolay ve zâhirdir ki, herkes ona girmeli idi.
Elcevab: Küfür ve dalâlet iki kısımdır. Bir kısmı, amelî ve fer'î olmakla beraber, îmân hükümlerini nefyetmek ve inkâr etmektir ki, bu tarz dalâlet kolaydır. Hakkı kabûl etmemektir; bir terktir, bir ademdir, bir adem‑i kabûldür. İşte bu kısımdır ki, risalelerde kolay gösterilmiş.
İkinci kısım ise, amelî ve fer'î olmayıp, belki i'tikàdî ve fikrî bir hükümdür. Yalnız îmânın nefyini değil, belki îmânın zıddına gidip bir yol açmaktır. Bu ise bâtılı kabûldür, hakkın aksini isbâttır. Bu kısım, îmânın yalnız nefyi ve nakîzi değil, îmânın zıddıdır. Adem‑i kabûl değil ki, kolay olsun. Belki kabûl‑ü ademdir. Ve o ademi isbât etmekle kabûl edilebilir. اَلْعَدَمُ لَا يُثْبَتُ kaidesiyle, ademin isbâtı elbette kolay değildir.
145
İşte, sâir risalelerde imtina' derecesinde suûbetli ve müşkülâtlı gösterilen küfür ve dalâlet bu kısımdır ki, zerre mikdar şuûru bulunan, bu yola sâlik olmamak lâzımdır. Hem bu yol, risalelerde kat'î isbât edildiği gibi; o kadar dehşetli elemleri var ve boğucu karanlıkları var ki, zerre mikdar aklı bulunan, o yola tâlib olmaz.
Eğer denilse: Bu kadar elîm ve karanlıklı, müşkülâtlı yola nasıl ekser insanlar gidiyorlar?
Elcevab: İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar. Hem insandaki nebâtî ve hayvanî kuvveleri, âkıbeti görmedikleri, düşünemedikleri ve o insandaki letâif‑i insaniyeye galebe ettikleri için, çıkmak istemiyorlar ve hâzır, muvakkat bir lezzetle mütesellî oluyorlar.
Suâl: Eğer denilse: Dalâlette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir, değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor. Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalı idi. Çünkü insaniyet itibariyle hadsiz eşyaya müştâk ve hayata âşık olduğu hâlde, küfür vâsıtasıyla, mevtini bir i'dâm‑ı ebedî ve bir firâk‑ı lâyezâlî ve zevâl‑i mevcûdâtı ve ahbabının vefâtlarını ve bütün sevdiklerini i'dâm ve müfârakat‑ı ebediye sûretinde, gözü önünde, dâima küfür vâsıtasıyla gören insan, nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?
Elcevab: Acîb bir mağlata‑i şeytaniye ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder. Meşhûr bir temsîl ile onun mâhiyetine işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Deniliyor: Devekuşuna demişler; “Kanatların var, uç.” O da kanatlarını kısıp “Ben deveyim” demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Hâlbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler; “Mâdem deveyim diyorsun, yük götür.” O zaman kanatlarını açıvermiş, “Ben kuşum” demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmîsiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş.
146
Aynen onun gibi; kâfir, Kur'ân’ın semâvî ilânatına karşı küfr‑ü mutlakı bırakıp meşkûk bir küfre inmiş. Ona denilse: “Mâdem mevt ve zevâli bir i'dâm‑ı ebedî biliyorsun. Kendini asacak olan darağacı göz önünde… Ona her vakit bakan nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır?” O adam, Kur'ânın umumî vech‑i rahmet ve şümûllü nurundan aldığı bir hisse ile der: “Mevt i'dâm değil; ihtimal bekà var.” Veyâhut, devekuşu gibi başını gaflet kumuna sokar, tâ ki; ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zevâl‑i eşya ona ok atmasın!
Elhâsıl; o meşkûk küfür vâsıtasıyla, devekuşu gibi mevt ve zevâli i'dâm mânâsında gördüğü vakit, Kur'ân ve semâvî kitapların “Îmânün‑bil'âhiret”e dair kat'î ihbarâtı ona bir ihtimal verir; o kâfir, o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse; “Mâdem bâkî bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif‑i diniye meşakkatini çekmek gerektir.”
O adam şekk‑i küfrî cihetiyle der: “Belki yoktur. Yok için neden çalışayım?” Yani; vaktâ ki, o hükm‑ü Kur'ân’ın verdiği ihtimal‑i bekà cihetiyle i'dâm‑ı ebedî âlâmından kurtulur ve meşkûk küfrün verdiği ihtimal‑i adem cihetiyle tekâlif‑i diniye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur.
Demek, bu nokta‑i nazarda, mü'minden ziyâde bu hayatta lezzet alır zannediyor. Çünkü; tekâlif‑i diniyenin zahmetinden ihtimal‑i küfrî ile kurtuluyor ve âlâm‑ı ebediyeden ise ihtimal‑i îmânî cihetiyle kendi üzerine almaz. Hâlbuki bu mağlata‑i şeytaniyenin hükmü gayet sathî ve faydasız ve muvakkattir.
İşte, Kur'ân‑ı Hakîm’in küffarlar hakkında da bir nev'i cihet‑i rahmeti vardır ki; hayat‑ı dünyeviyeyi onlara Cehennem olmaktan bir derece kurtarıp bir nev'i şek vererek, şek ile yaşıyorlar. Yoksa, âhiret Cehennem’ini andıracak, bu dünyada dahi manevî bir Cehennem azâbı çekeceklerdi ve intihara mecbur olacaklardı.
İşte, ey ehl‑i îmân! Sizi i'dâm‑ı ebedîden ve dünyevî, uhrevî Cehennemlerden kurtaran Kur'ân’ın himâyeti altına mü'minâne ve mu'temidâne giriniz ve Sünnet‑i Seniye’sinin dâiresine teslîmkârâne ve müstahsinâne dâhil olunuz. Dünya şekàvetinden ve âhirette azâbdan kurtulunuz!
147
Dokuzuncu İşâret
Suâl: Hizbullâh olan ehl‑i hidayet, başta enbiyâ ve onların başında Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadar inâyet ve Rahmet‑i İlâhiye ve imdâd‑ı Sübhâniyeye mazhar oldukları hâlde, neden çok defa, hizbü'ş‑şeytan olan ehl‑i dalâlete mağlûb olmuşlar?
Hem, Hâtemü'l‑Enbiyâ’nın güneş gibi parlak nübüvvet ve risaleti ve iksîr‑i a'zam gibi te'sirli i'câz‑ı Kur'ânî vâsıtasıyla irşadı ve câzibe‑i umumiye-i kâinâttan daha câzibedâr hakàik‑ı Kur'âniye’nin komşuluğunda ve yakınında olan Medine münâfıklarının dalâlette ısrarları ve hidayete girmemeleri ne içindir ve hikmeti nedir?
Elcevab: Bu iki şık müdhiş suâlin halli için, derince bir esâs beyân etmek lâzım gelir. Şöyle ki:
Şu kâinât Hàlık‑ı Zülcelâl’inin hem cemâlî, hem celâlî iki kısım esmâsı bulunduğundan ve o cemâlî ve celâlî isimler, hükümlerini ayrı ayrı cilvelerle göstermek iktiza ettiklerinden, Hàlık‑ı Zülcelâl, kâinâtta ezdâdı birbirine mezcedip, birbirine mukâbil getirip ve birbirine mütecâviz ve müdâfi' bir vaziyet verip, hikmetli ve menfaatdâr bir nev'i mübâreze sûretine getirip, ondan, zıtları birbirinin hududuna geçirip ihtilâfât ve tağayyürât meydâna getirmekle, kâinâtı kanun‑u tağayyür ve tahavvül ve düstur‑u terakkî ve tekâmüle tâbi kıldığı için; o şecere‑i hilkatin câmi' bir semeresi olan insan nev'inde o kanun‑u mübârezeyi daha acîb bir şekle getirip, bütün terakkiyât‑ı insaniyeye medâr bir mücâhede kapısını açıp, hizbullâha karşı meydâna çıkabilmek için hizbü'ş‑şeytana bazı cihâzât vermiş.
148
İşte bu sırr‑ı dakîk içindir ki, enbiyâlar çok defa ehl‑i dalâlete karşı mağlûb oluyor. Ve gayet za'f ve aczde olan dalâlet ehli, ma'nen gayet kuvvetli olan ehl‑i hakka muvakkaten gâlib oluyorlar ve mukâvemet ediyorlar. Bu acîb mukâvemetin sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Dalâlette ve küfürde hem adem ve terk var ki, pek kolaydır, hareket istemez. Hem tahrib var ki, çok sehildir ve âsândır; az bir hareket yeter. Hem tecâvüz var ki, az bir amel ile çoklarına zarar verip, ihâfe noktasında ve fir'avuniyet cihetinden onlara bir makam kazandırır. Hem âkıbeti görmeyen ve hâzır zevke mübtelâ olan insandaki nebâtî ve hayvanî kuvvelerin tatmini, telezzüzü, hürriyeti vardır ki, akıl ve kalb gibi letâif‑i insaniyeyi insaniyetkârâne ve âkıbet‑endişâne olan vazifelerinden vazgeçiriyorlar.
Ehl‑i hidayet ve başta ehl‑i nübüvvet ve başta Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın meslek‑i kudsîsi; hem vücûdî, hem sübûtî, hem tamir, hem hareket, hem hududda istikamet, hem âkıbeti düşünmek, hem ubûdiyet, hem nefs‑i emmârenin fir'avuniyetini, serbestliğini kırmak gibi esâsât‑ı mühimme bulunduğundandır ki, Medine‑i Münevvere’de bulunan o zamanın münâfıkları, o parlak güneşe karşı yarasa kuşu gibi gözlerini yumup, o câzibe‑i azîmeye karşı şeytânî bir kuvve‑i dâfiaya kapılıp, dalâlette kalmışlar.
149
Eğer denilirse: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mâdem Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn’dir. Hem elindeki hak ve lisânındaki hakikattir. Ve ordusundaki askerlerin bir kısmı melâikedir. Ve bir avuç su ile bir orduyu sular. Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle bin adamı doyuracak bir ziyâfet verir. Ve küffar ordusunun gözlerine bir avuç toprak atmakla, o bir avuç topraktan her küffarın gözüne bir avuç toprak girmesiyle onları kaçırır. Ve daha bunun gibi bin mu'cizât sâhibi olan bir Kumandan‑ı Rabbânî, nasıl oluyor; Uhud’un nihâyetinde ve Huneyn’in bidâyetinde mağlûb oluyor?
Elcevab: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev'‑i beşere muktedâ ve imâm ve rehber olarak gönderilmiştir. Tâ ki, o nev'‑i insanî, hayat‑ı ictimâiye ve şahsiyedeki düsturları O’ndan öğrensin ve Hakîm‑i Zülkemâl’in kavânîn‑i meşîetine itâate alışsınlar ve desâtir‑i hikmetine tevfik‑i hareket etsinler. Eğer Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayat‑ı ictimâiye ve şahsiyesinde dâima hàrikulâdelere ve mu'cizelere istinâd etseydi, o vakit imâm‑ı mutlak ve rehber‑i ekber olamazdı.
150
İşte bu sır içindir ki, yalnız da'vâsını tasdik ettirmek için, ara sıra, inde'l‑hâce, münkirlerin inkârını kırmak için mu'cizeler gösterirdi. Sâir vakitlerde nasıl ki, herkesten ziyâde evâmir‑i İlâhiye’ye itâat etmiştir; öyle de, Hikmet‑i Rabbâniye ile ve Meşîet‑i Sübhâniye ile te'sis edilen âdetullâh kavânînine herkesten ziyâde mürâat ve itâat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, “Sipere giriniz” emrederdi. Yara alırdı, zahmet çekerdi. Tâ, tamamıyla Hikmet‑i İlâhiye kanununa ve kâinâttaki şerîat‑ı fıtriye-i kübrâya mürâat ve itâati göstersin.
Onuncu İşâret
İblisin en mühim bir desîsesi, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmektir. Şu zamanda, hususan maddiyûnların felsefeleriyle zihni bulananlar bu bedîhî mes'elede tereddüd gösterdikleri için, şeytanın bu desîsesine karşı bir‑iki söz söyleyeceğiz. Şöyle ki:
İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesedli ervâh‑ı habîse bilmüşâhede bulunduğu gibi, cinnîden cesedsiz ervâh‑ı habîse dahi bulunduğu, o kat'iyyettedir. Eğer onlar maddî cesed giyseydiler, bu şerîr insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan sûretindeki insî şeytanlar cesedlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar. Hattâ bu şiddetli münâsebete binâendir ki, bir mezheb‑i bâtıl hükmetmiş ki; “İnsan sûretindeki gayet şerîr ervâh‑ı habîse, öldükten sonra şeytan olur.”
Ma'lûmdur ki, a'lâ bir şey bozulsa, ednâ bir şeyin bozulmasından daha ziyâde bozuk olur. Meselâ; nasıl ki, süt ve yoğurt bozulsalar yine yenilebilir. Yağ bozulsa yenilmez, bazen zehir gibi olur. Öyle de; mahlûkatın en mükerremi, belki en a'lâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyâde bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşerât gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalâlet bataklığındaki şerler ve habîs ahlâklar ile telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümâtındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar; âdeta şeytanın mâhiyetine girerler. Evet, cinnî şeytanın vücûduna kat'î bir delili, insî şeytanın vücûdudur.
151
Sâniyen: Yirmidokuzuncu Söz’de yüzer delil‑i kat'î ile rûhâni ve meleklerin vücûdunu isbât eden umum o deliller, şeytanların dahi vücûdunu isbât ederler. Bu ciheti o Söz’e havâle ediyoruz.
Sâlisen: Kâinâttaki umûr‑u hayriyedeki kanunların mümessili, nâzırı hükmünde olan meleklerin vücûdu, ittifak‑ı edyân ile sâbit olduğu gibi, umûr‑u şerriyenin mümessilleri ve mübâşirleri ve o umûrdaki kavânînin medârları olan ervâh‑ı habîse ve şeytaniye bulunması, hikmet ve hakikat noktasında kat'îdir. Belki umûr‑u şerriyede zîşuûr bir perdenin bulunması daha ziyâde lâzımdır. Çünkü, Yirmiikinci Söz’ün başında denildiği gibi:
Herkes, herşeyin hüsn‑ü hakîkisini göremediği için, zâhirî şerriyet ve noksaniyet cihetinde Hàlık‑ı Zülcelâl’e karşı i'tirâz etmemek ve rahmetini ittiham etmemek ve hikmetini tenkid etmemek ve haksız şekvâ etmemek için, zâhirî bir vâsıtayı perde ederek, tâ i'tirâz ve tenkid ve şekvâ o perdelere gidip, Hàlık‑ı Kerîm ve Hakîm‑i Mutlak’a teveccüh etmesin. Nasıl ki, vefât eden ibâdın küsmesinden Hazret‑i Azrâil’i kurtarmak için hastalıkları ecele perde etmiş; öyle de, Hazret‑i Azrâil’i (A.S.) kabz‑ı ervâha perde edip, tâ merhametsiz tevehhüm edilen o hâletlerden gelen şekvâlar Cenâb‑ı Hakk’a teveccüh etmesin.
152
Öyle de; daha ziyâde bir kat'iyyetle, şerlerden ve fenâlıklardan gelen i'tirâz ve tenkid Hàlık‑ı Zülcelâl’e teveccüh etmemek için, Hikmet‑i Rabbâniye, şeytanın vücûdunu iktiza etmiştir.
Râbian: İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır. İnsanda bulunan nümûnelerin büyük asılları, insan‑ı ekberde bizzarûre bulunacaktır. Meselâ; nasıl ki, insanda kuvve‑i hâfızanın vücûdu, âlemde Levh‑i Mahfûz’un vücûduna kat'î delildir:
Öyle de, insanda kalbin bir köşesinde lümme‑i şeytaniye denilen bir âlet‑i vesvese ve kuvve‑i vâhimenin telkinâtıyla konuşan bir şeytânî lisân ve ifsad edilen kuvve‑i vâhime küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sâhiblerinin ihtiyarına zıt ve arzusuna muhâlif hareket ettiklerini, hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücûduna kat'î bir delildir.
Ve bu lümme‑i şeytaniye ve şu kuvve‑i vâhime bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üfleyen ve bunu konuşturan haricî bir şahs‑ı şerîrenin vücûdunu ihsâs ederler.
Onbirinci İşâret
Ehl‑i dalâletin şerrinden kâinâtın kızdıklarını ve anâsır‑ı külliyenin hiddet ettiklerini ve umum mevcûdâtın galeyâna geldiklerini, Kur'ân‑ı Hakîm, mu'cizâne ifâde ediyor. Yani; kavm‑i Nuh’un başına gelen tûfân ile semâvât ve arzın hücumunu ve kavm‑i Semûd ve Âd’ın inkârından hava unsurunun hiddetini ve kavm‑i Fir'avun’a karşı su unsurunun ve denizin galeyânını ve Karun’a karşı toprak unsurunun gayzını ve ehl‑i küfre karşı âhirette ﴿تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ﴾ sırrıyla Cehennem’in gayzını ve öfkesini ve sâir mevcûdâtın ehl‑i küfür ve dalâlete karşı hiddetini gösterip ilân ederek gayet müdhiş bir tarzda ve i'câzkârâne ehl‑i dalâlet ve isyanı zecrediyor.
153
Suâl: Ne için böyle ehemmiyetsiz insanların ehemmiyetsiz amelleri ve şahsî günahları, kâinâtın hiddetini celb ediyor?
Elcevab: Bazı risalelerde ve sâbık işâretlerde isbât edildiği gibi; küfür ve dalâlet, müdhiş bir tecâvüzdür ve umum mevcûdâtı alâkadar edecek bir cinayettir. Çünkü; hilkat‑i kâinâtın bir netice‑i a'zamı, ubûdiyet‑i insaniyedir ve Rubûbiyet‑i İlâhiye’ye karşı îmân ve itâatle mukàbeledir.
Hâlbuki ehl‑i küfür ve dalâlet ise, küfürdeki inkârıyla, mevcûdâtın ille‑i gayeleri ve sebeb‑i bekàları olan o netice‑i a'zamı reddettikleri için, umum mahlûkatın hukukuna bir nev'i tecâvüz olduğu gibi; umum masnûâtın âyinelerinde cilveleri tezâhür eden ve masnûâtın kıymetlerini âyinedârlık cihetinde àlî eden Esmâ‑i İlâhiye’nin cilvelerini inkâr ettikleri için, o esmâ‑i kudsiye’ye karşı bir tezyif olduğu gibi, umum masnûâtın kıymetini tenzîl ile, o masnûâta karşı bir tahkîr‑i azîmdir. Hem umum mevcûdâtın herbiri birer vazife‑i àliye ile muvazzaf birer memur‑u Rabbânî derecesinde iken, küfür vâsıtasıyla sukùt ettirip, câmid, fânî, mânâsız bir mahlûk menzilesinde gösterdiğinden, umum mahlûkatın hukukuna karşı bir nev'i tahkîrdir.
154
İşte, envâ'‑ı dalâlet derecâtına göre az çok kâinâtın yaratılmasındaki Hikmet‑i Rabbâniye’ye ve dünyanın bekàsındaki makàsıd‑ı Sübhâniyeye zarar verdiği için, ehl‑i isyana ve ehl‑i dalâlete karşı kâinât hiddete geliyor, mevcûdât kızıyor, mahlûkat öfkeleniyor.
Ey cirmi ve cismi küçük ve cürmü ve zulmü büyük ve ayıb ve zenbi azîm bîçâre insan! Kâinâtın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcûdâtın öfkesinden kurtulmak istersen; işte kurtulmanın çaresi, Kur'ân‑ı Hakîm’in dâire‑i kudsiyesine girmektir ve Kur'ânın mübelliği olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniye’sine ittibâ'dır. Gir ve tâbi ol!
Onikinci İşâret
Dört Suâl ve Cevaptır.
Birinci Suâl
Mahdûd bir hayatta, mahdûd günahlara mukâbil hadsiz bir azâb ve nihâyetsiz bir Cehennem nasıl adâlet olur?
Elcevab: Sâbık işâretlerde, hususan bundan evvelki Onbirinci İşâret’te kat'iyyen anlaşıldı ki; küfür ve dalâlet cinayeti, nihâyetsiz bir cinayettir ve hadsiz bir hukuka tecâvüzdür.
İkinci Suâl
Şerîatta denilmiştir ki; “Cehennem ceza‑yı ameldir, fakat Cennet fazl‑ı İlâhî iledir.” Bunun sırr‑ı hikmeti nedir?
155
Elcevab: Sâbık işâretlerde tebeyyün etti ki; insan, icâdsız bir cüz'‑ü ihtiyarî ile ve cüz'î bir kesb ile, bir emr‑i ademî veya bir emr‑i itibarî teşkil ile ve sübût vermekle müdhiş tahribâta ve şerlere sebebiyet verdiği gibi, nefsi ve hevâsı dâima şerlere ve zararlara meyyâl olduğu için, o küçük kesbin neticesinden hâsıl olan seyyiâtın mes'ûliyetini, o çeker. Çünkü; onun nefsi istedi ve kendi kesbiyle sebebiyet verdi. Ve şer, ademî olduğu için, abd ona fâil oldu, Cenâb‑ı Hak da halk etti. Elbette o hadsiz cinayetin mes'ûliyetini, nihâyetsiz bir azâb ile çekmeye müstehak olur.
Amma hasenât ve hayrat ise, mâdemki vücûdîdirler, kesb‑i insanî ve cüz'‑ü ihtiyarî onlara illet‑i mûcide olamaz. İnsan onda hakîki fâil olamaz. Ve nefs‑i emmâresi de hasenâta tarafdâr değildir. Belki Rahmet‑i İlâhiye onları ister ve Kudret‑i Rabbâniye icâd eder. Yalnız, insan îmân ile, arzu ile, niyet ile sâhib olabilir. Ve sâhib olduktan sonra, o hasenât ise, ona evvelce verilmiş olan vücûd ve îmân ni'metleri gibi, sâbık hadsiz niam‑ı İlâhiye’ye bir şükürdür, geçmiş ni'metlere bakar. Va'd‑i İlâhî ile verilecek Cennet ise, fazl‑ı Rahmânî ile verilir. Zâhirde bir mükâfâttır, hakikatte fazıldır.
Demek seyyiâtta sebeb nefistir, mücâzâta bizzat müstehaktır. Hasenâtta ise sebeb Haktandır, illet de Haktandır. Yalnız, insan îmân ile tesâhub eder. “Mükâfâtını isterim” diyemez, “Fazlını beklerim” diyebilir.
Üçüncü Suâl
Beyânât‑ı sâbıkadan da anlaşılıyor ki, seyyiât, intişar ve tecâvüz ile taaddüd ettiğinden, bir seyyie bin yazılmalı; hasene ise, vücûdî olduğu için maddeten taaddüd etmediğinden ve abdin icâdıyla ve nefsin arzusuyla olmadığından hiç yazılmamalı veya bir yazılmalı idi. Neden seyyie bir yazılır, hasene on ve bazen bin yazılır?
Elcevab: Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i rahmet ve cemâl‑i rahîmiyetini o sûretle gösteriyor.
156
Dördüncü Suâl
Ehl‑i dalâletin kazandıkları muvaffakıyet ve gösterdikleri kuvvet ve ehl‑i hidayete galebeleri gösteriyor ki, onlar bir kuvvete ve bir hakikate istinâd ediyorlar. Demek ya ehl‑i hidayette za'f var, ya onlarda bir hakikat var?
Elcevab: Hâşâ! Ne onlarda hakikat var, ne ehl‑i hakta za'f vardır. Fakat, maatteessüf, kàsırü'n‑nazar muhâkemesiz bir kısım avâm tereddüde düşüp vesvese ediyorlar, akîdelerine halel geliyor.
Çünkü diyorlar: “Eğer ehl‑i hakta tam hak ve hakikat olsaydı, bu derece mağlûbiyet ve zillet olmamak gerekti. Çünkü, hakikat kuvvetlidir. اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِolan kaide‑i esâsiye ile, kuvvet haktadır. Eğer o ehl‑i hakka mukâbil gâlibâne gelen ehl‑i dalâletin hakîki bir kuvveti ve bir nokta‑i istinâdı olmasaydı bu derece gâlibiyet ve muvaffakıyet olmamak lâzım gelecekti?”
Elcevab: Ehl‑i hakkın mağlûbiyeti kuvvetsizlikten, hakikatsizlikten gelmediği, sâbık işâretlerle kat'î isbât edildiği gibi; ehl‑i dalâletin galebesi kuvvetlerinden ve iktidarlarından ve nokta‑i istinâd bulmalarından gelmediği, yine o işâretlerle kat'î isbât edildiğinden; bu suâlin cevabı, sâbık işâretlerin hey'et‑i mecmuasıdır. Yalnız burada desîselerinde isti'mâl ettikleri bir kısım silâhlarına işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Ben kendim mükerreren müşâhede etmişim ki; yüzde on ehl‑i fesâd, yüzde doksan ehl‑i salâhı mağlûb ediyordu. Hayretle merak ettim. Tedkik ederek kat'iyyen anladım ki, o galebe kuvvetten, kudretten gelmiyor; belki fesâddan ve alçaklıktan ve tahribden ve ehl‑i hakkın ihtilâfından istifade etmesinden ve içlerine ihtilâf atmaktan ve zaîf damarları tutmaktan ve aşılamaktan ve hissiyat‑ı nefsâniyeyi ve ağrâz‑ı şahsiyeyi tahrîk etmekten ve insanın mâhiyetinde muzır mâdenler hükmünde bulunan fenâ isti'dâdları işlettirmekten ve şân ve şeref nâmıyla riyâkârâne nefsin fir'avuniyetini okşamaktan ve vicdânsızca tahribâtlarından herkes korkmasından geliyor. Ve o misillû şeytânî desîseler vâsıtasıyla muvakkaten ehl‑i hakka galebe ederler.
157
Fakat ﴿وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ sırrıyla, اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ düsturuyla, onların o muvakkat galebeleri, menfaat cihetinde onlar için ehemmiyetsiz olmakla beraber, Cehennem’i kendilerine ve Cennet’i ehl‑i hakka kazandırmalarına sebebdir.
İşte, dalâlette, iktidarsızlar muktedir görünmeleri ve ehemmiyetsizler şöhret kazanmaları içindir ki; hodfürûş, şöhret‑perest, riyâkâr insanlar ve az bir şeyle iktidarlarını göstermek ve ihâfe ve ızrar cihetinden bir mevki kazanmak için ehl‑i hakka muhâlefet vaziyetine girerler. Tâ görünsün ve nazar‑ı dikkat ona celb olunsun. Ve iktidar ve kudretle değil, belki terk ve atâletle sebebiyet verdiği tahribât ona isnâd edilip ondan bahsedilsin. Nasıl ki, böyle şöhret dîvânelerinden birisi namazgâhı telvîs etmiş; tâ herkes ondan bahsetsin… Hattâ ondan lânetle de bahsedilmiş de, şöhret‑perestlik damarı kendisine bu lânetli şöhreti hoş göstermiş diye darb‑ı mesel olmuş.
Ey âlem‑i bekà için yaratılan ve fânî âleme mübtelâ olan bîçâre insan! ﴿فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ﴾ âyetinin sırrına dikkat et, kulak ver! Bak, ne diyor! Mefhûm‑u sarîhiyle fermân ediyor ki: “Ehl‑i dalâletin ölmesiyle, insan ile alâkadar olan semâvât ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlamıyorlar, yani; onların ölmesiyle memnun oluyorlar.”
158
Ve mefhûm‑u işârîsiyle ifâde ediyor ki: “Ehl‑i hidayetin ölmesiyle semâvât ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlıyorlar, firâklarını istemiyorlar” Çünkü ehl‑i îmân ile bütün kâinât alâkadardır, ondan memnundur. Zîra îmân ile Hàlık‑ı Kâinât’ı bildikleri için, kâinâtın kıymetini takdir edip hürmet ve muhabbet ederler. Ehl‑i dalâlet gibi tahkîr ve zımnî adâvet etmezler.
Ey insan, düşün! Sen alâ külli hâl öleceksin. Eğer nefis ve şeytana tâbi isen, senin komşuların, belki akrabaların senin şerrinden kurtulmak için mesrûr olacaklar. Eğer “Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm” deyip Kur'ân’a ve Habîb‑i Rahmân’a tâbi isen, o vakit semâvât ve arz ve mevcûdât, herkesin derecesine nisbeten, senin derecene göre senin firâkından müteessir olup ma'nen ağlarlar. Ulvî bir mâtem ile ve haşmetli bir teşyî' ile, kabir kapısıyla girdiğin bekà âleminde, senin derecene nisbeten, senin için bir hüsn‑ü istikbâl var olduğuna işâret ederler.
Onüçüncü İşâret
Üç Nokta’dır.
Birinci Nokta
Şeytanın en büyük bir desîsesi; hakàik‑ı îmâniyenin azameti cihetinde dar kalbli ve kısa akıllı ve kàsır fikirli insanları aldatır, der ki: “Bir tek Zât, umum zerrât ve seyyârât ve nücûmu ve sâir mevcûdâtı bütün ahvâliyle tedbir‑i Rubûbiyet’inde çeviriyor, idare ediyor deniliyor. Böyle hadsiz acîb, büyük mes'eleye nasıl inanılabilir? Nasıl kalbe yerleşir? Nasıl fikir kabûl edebilir?” der. Acz‑i insanî noktasında bir hiss‑i inkârî uyandırıyor.
159
Elcevab: Şeytanın bu desîsesini susturan sır, “Allâhu Ekber”dir. Ve cevab‑ı hakîkisi de, “Allâhu Ekber”dir. Evet, “Allâhu Ekber”in ziyâde kesretle Şeâir‑i İslâmiyede tekrarı, bu desîseyi mahvetmek içindir. Çünkü; insanın âciz kuvveti ve zaîf kudreti ve dar fikri, böyle hadsiz büyük hakikatleri “Allâhu Ekber” nuruyla görüp tasdik ediyor ve “Allâhu Ekber” kuvvetiyle o hakikatleri taşıyor ve “Allâhu Ekber” dâiresinde yerleştiriyor ve vesveseye düşen kalbine diyor ki: Bu kâinâtın gayet muntazamca tedbir ve tedvîri bilmüşâhede görünüyor. Bunda iki yol var:
Birinci Yol: Mümkündür. Fakat gayet azîmdir ve hàrikadır. Zâten böyle hàrika bir eser, bir hàrika san'at ile, çok acîb bir yol ile olur. O yol ise; mevcûdât, belki zerrât adedince vücûdunun şâhidleri bulunan bir Zât‑ı Ehad ve Samed’in Rubûbiyetiyle ve İrâde ve Kudretiyle olmasıdır.
İkinci Yol: Hiçbir cihet‑i imkânı olmayan ve imtina' derecesinde müşkülâtlı ve hiçbir cihette ma'kul olmayan şirk ve küfür yoludur. Çünkü, Yirminci Mektûb ve Yirmiikinci Söz gibi çok risalelerde gayet kat'î isbât edildiği üzere; o vakit kâinâtın herbir mevcûdunda ve hattâ herbir zerresinde bir ulûhiyet‑i mutlaka ve bir ilm‑i muhît ve hadsiz bir kudret bulunmak lâzım geliyor. Tâ ki, mevcûdâtta bilmüşâhede görünen nihâyet derecede nizâm ve intizam ve gayet hassas mîzan ve imtiyaz ile mükemmel ve müzeyyen olan nukùş‑u san'at vücûd bulabilsin.
Elhâsıl: Eğer tam lâyık ve tam yerinde olan azametli ve kibriyâlı Rubûbiyet olmazsa, o vakit her cihetçe gayr‑ı ma'kul ve mümteni' bir yol takib etmek lâzım gelecek. Lâyık ve lâzım olan azametten kaçmakla, muhâl ve imtina'a girmeyi şeytan dahi teklif edemez.
İkinci Nokta
Şeytanın mühim bir desîsesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir; tâ ki, istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs‑i insaniyenin enâniyetini tahrîk edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, âdeta taksirattan takdis etsin.
160
Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de, yüz te'vil ile te'vil ettirir. وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَل۪يلَةٌ sırrıyla, nefsine nazar‑ı rızâ ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm gibi bir peygamber‑i àlîşân ﴿وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ي﴾ dediği hâlde, nasıl nefse i'timâd edilebilir?
Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur, kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur.
Üçüncü Nokta
İnsanın hayat‑ı ictimâiyesini ifsad eden bir desîse‑i şeytaniye şudur ki: Bir mü'minin bir tek seyyiesiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desîsesini dinleyen insafsızlar, o mü'mine adâvet ederler. Hâlbuki, Cenâb‑ı Hak, haşirde adâlet‑i mutlaka ile mîzan‑ı ekberinde a'mâl‑i mükellefîni tarttığı zaman, hasenâtı seyyiâta gâlibiyeti, mağlûbiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiâtın esbâbı çok ve vücûdları kolay olduğundan, bazen bir tek hasene ile çok seyyiâtını örter. Demek bu dünyada, o adâlet‑i İlâhiye noktasında muâmele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenâlıklarına, kemiyeten veya keyfiyeten ziyâde gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymetdâr bir tek hasene ile, çok seyyiâtına nazar‑ı afv ile bakmak lâzımdır.
161
Hâlbuki, insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenâtını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl, bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de; insan, garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenâtı örter, unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, insanların hayat‑ı ictimâiyesinde bir fesâd âleti olur.
Şeytanın bu desîsesine benzer diğer bir desîse ile, insanın selâmet‑i fikrini ifsad ediyor. Hakàik‑ı îmâniyeye karşı sıhhat‑i muhâkemeyi bozuyor ve istikamet‑i fikriyeyi ihlâl ediyor. Şöyle ki:
Bir hakikat‑i îmâniyeye dair yüzer delâil‑i isbâtiyenin hükmünü, nefyine delâlet eden bir emâre ile kırmak ister. Hâlbuki, kaide‑i mukarreredir ki; “Bir isbât edici, çok nefyedicilere tereccuh ediyor.” Bir da'vâya müsbit bir şâhidin hükmü, yüz nâfîlere râcih olur. Bu hakikate bu temsîl ile bak. Şöyle ki:
Bir saray‥ yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir‑iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez.
İşte, hakàik‑ı îmâniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır; isbât ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakàik‑ı îmâniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbâba binâen, ya gaflet veya cehâlet vâsıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; isbât edici bütün delilleri nazardan iskàt ediyor. “İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde bir şey yoktur.” der, kandırır.
İşte, ey şeytanın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insan! Hayat‑ı diniye, hayat‑ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat‑i fikir ve istikamet‑i nazar ve selâmet‑i kalb istersen; muhkemât‑ı Kur'âniye’nin mîzanlarıyla ve Sünnet‑i Seniye’nin terâzileriyle a'mâl ve hâtırâtını tart. Ve Kur'ân’ı ve Sünnet‑i Seniye’yi dâima rehber yap. Ve اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ de, Cenâb‑ı Hakk’a ilticâda bulun.
162
İşte bu Onüç İşâret, onüç anahtardır. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın en âhirki sûresi ve اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ’in mufassalı ve mâdeni olan اَسْتَع۪يذُ بِاللّٰهِ﴿﷽﴾﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ❋ مَلِكِ النَّاسِ ❋ اِلٰهِ النَّاسِ ❋ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ ❋ اَلَّذ۪ي يُوَسْوِسُ ف۪ي صُدُورِ النَّاسِ ❋ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ﴾ Sûresi’nin hısn‑ı hasîni ve kal'a‑i metîninin kapısını o onüç anahtarla aç, gir, selâmeti bul!
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
﴿وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ﴾
163
Ondördüncü Lem'a
İki Makamdır.
Birinci Makamı
İki suâlin cevabıdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşim Re'fet Bey!
Sevr ve hûta dair sorduğun suâlin bazı risalelerde cevabı vardır. O nev'i suâllere göre cevab, Yirmidördüncü Söz’ün Üçüncü Dalı’nda “Oniki Asıl” nâmıyla oniki kaide‑i mühimme beyân edilmiştir. O kaideler ehâdîs‑i Nebeviyeye dair, muhtelif te'vilâta dair birer mehenktirler ve ehâdîse gelen evhâmı def' edecek mühim esâslardır. Maatteessüf şimdilik sünûhâttan başka ilmî mesâil ile iştigâlime mâni bazı hâller var. Onun için suâlinize göre cevab veremiyorum. Eğer sünûhât‑ı kalbiye olsa, bilmecbûriye meşgul oluyorum. Bazen suâllere, sünûhâta tevâfuk ettiği için cevab verilir, gücenmeyiniz. Onun için herbir suâlinize lâyıkınca cevab veremiyorum. Haydi bu defaki suâlinize kısa bir cevab vereyim.
164
Bu Defaki Suâlinizde Diyorsunuz ki:
“Hocalar diyorlar: Arz, öküz ve balık üstünde duruyor. Hâlbuki; arz, muallakta bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne öküz var, ne de balık?”
Elcevab: İbn‑i Abbâs (R.A.) gibi zâtlara isnâd edilen sahîh bir rivâyet var ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Fermân etmiş: عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِBir rivâyette, bir defa عَلَى الثَّوْرِdemiş, diğer defada عَلَى الْحُوتِdemiştir. Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyât’tan alınma ve eskiden beri nakledilen hurâfevâri hikâyelere bu hadîsi tatbik etmişler. Hususan Benî‑İsrail âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb‑ü sâbıkada “sevr ve hût” hakkında gördükleri hikâyeleri hadîse tatbik edip, hadîsin mânâsını acîb bir tarza çevirmişler. Şimdilik bu suâlinize dair gayet mücmel Üç Esâs ve Üç Vecih söylenecek.