Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Birinci Makamı

İki suâlin cevabıdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşim Re'fet Bey!
Sevr ve hûta dair sorduğun suâlin bazı risalelerde cevabı vardır. O nev'i suâllere göre cevab, Yirmidördüncü Söz’ün Üçüncü Dalı’nda Oniki Asıl nâmıyla oniki kaide‑i mühimme beyân edilmiştir. O kaideler ehâdîs‑i Nebeviyeye dair, muhtelif te'vilâta dair birer mehenktirler ve ehâdîse gelen evhâmı def' edecek mühim esâslardır. Maatteessüf şimdilik sünûhâttan başka ilmî mesâil ile iştigâlime mâni bazı hâller var. Onun için suâlinize göre cevab veremiyorum. Eğer sünûhât‑ı kalbiye olsa, bilmecbûriye meşgul oluyorum. Bazen suâllere, sünûhâta tevâfuk ettiği için cevab verilir, gücenmeyiniz. Onun için herbir suâlinize lâyıkınca cevab veremiyorum. Haydi bu defaki suâlinize kısa bir cevab vereyim.
164

Bu Defaki Suâlinizde Diyorsunuz ki:

Hocalar diyorlar: Arz, öküz ve balık üstünde duruyor. Hâlbuki; arz, muallakta bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne öküz var, ne de balık?”
Elcevab: İbn‑i Abbâs (R.A.) gibi zâtlara isnâd edilen sahîh bir rivâyet var ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sormuşlar: Dünya ne üstündedir?” Fermân etmiş: عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِBir rivâyette, bir defa عَلَى الثَّوْرِdemiş, diğer defada عَلَى الْحُوتِdemiştir. Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyât’tan alınma ve eskiden beri nakledilen hurâfevâri hikâyelere bu hadîsi tatbik etmişler. Hususan Benî‑İsrail âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb‑ü sâbıkada sevr ve hût hakkında gördükleri hikâyeleri hadîse tatbik edip, hadîsin mânâsını acîb bir tarza çevirmişler. Şimdilik bu suâlinize dair gayet mücmel Üç Esâs ve Üç Vecih söylenecek.

Birinci Esâs

Benî‑İsrail ulemâsının bir kısmı Müslüman olduktan sonra, eski ma'lûmâtları dahi onlarla beraber müslüman olmuş, İslâmiyete mal olmuş. Hâlbuki o eski ma'lûmâtlarında yanlışlar var. O yanlışlar elbette onlara aittir, İslâmiyete ait değildir.

İkinci Esâs

Teşbih ve temsîller, hàvâstan avâma geçtikçe, yani, ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürûr‑u zamanla hakikat telâkki edilir.
Meselâ, küçüklüğümde kamer tutuldu. Ben vâlideme dedim: Neden ay böyle oldu?” Dedi: Yılan yutmuş.” Dedim: Daha görünüyor?” Dedi: Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler.” Bu çocukluk hâtırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve der idim ki: Bu kadar hakikatsiz bir hurâfe, vâlidem gibi ciddi zâtların lisânında nasıl geziyor?” diye düşünürdüm.
, felekiyât fennini mütâlaa ettiğim vakit gördüm ki; vâlidem gibi öyle diyenler, bir teşbihi hakikat telâkki etmişler. Çünkü; derecât‑ı şemsiyenin medârı olan mıntıkatü'l‑burûc tâbir ettikleri dâire‑i azîme, menâzil‑i kameriyenin medârı bulunan mâil‑i kamer dâiresi birbiri üstüne geçmekle, o iki dâire, herbiri iki kavis şeklini vermiş. O iki kavise felekiyûn ulemâsı, latîf bir teşbih ile büyük iki yılan nâmı olan tinnîneyn nâmını vermişler.
165
İşte, o iki dâirenin tekàtu' noktasına, baş mânâsına re's”; diğerine kuyruk mânâsına zeneb demişler. Kamer re'se ve şems zenebe geldiği vakit, felekiyûn ıstılahınca haylûlet‑i arz vukû' bulur. Yani; küre‑i arz, tam ikisinin ortasına düşer. O vakit kamer hasfolur. Sâbık teşbih ile, Kamer tinnînin ağzına girdi denilir.
İşte bu ulvî ve ilmî teşbih, avâmın lisânına girdikçe, mürûr‑u zamanla, kameri yutacak koca bir yılan şeklini almış.
İşte, Sevr ve Hût nâmıyla iki büyük melek, bir teşbih‑i latîf-i kudsî ile ve mânidâr bir işâretle, Sevr ve Hût nâmıyla tesmiye edilmişler. Kudsî, ulvî lisân‑ı Nübüvvetten umumun lisânına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâb etmiş, âdeta gayet büyük bir öküz ve dehşetli bir balık sûretini almışlar.

Üçüncü Esâs

Nasıl ki, Kur'ân’ın müteşâbihâtı var; gayet derin mes'eleleri temsîlât ile ve teşbihâtla avâma ders veriyor. Öyle de; hadîsin müteşâbihâtı var; gayet derin hakikatleri me'nûs teşbihâtla ifâde eder.
Meselâ; bir‑iki risalede beyân ettiğimiz gibi, bir vakit huzur‑u Nebevî’de gayet derin bir gürültü işitildi. Fermân etti ki: Yetmiş senedir yuvarlanıp, bu dakikada Cehennem’in dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” Birkaç dakika sonra birisi geldi, dedi: Yetmiş yaşındaki meşhûr münâfık öldü.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın gayet belîğ temsîlinin hakikatini ilân etti.
166
Senin suâlin cevabına şimdilik Üç Vecih söylenecek.

Birincisi

Hamele‑i Arş ve Semâvât denilen melâikenin birinin ismi Nesr ve diğerinin ismi Sevr olarak dört melâikeyi Cenâb‑ı Hak arş ve semâvâta, Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine nezâret etmek için ta'yin ettiği gibi, semâvâtın bir küçük kardeşi ve seyyârelerin bir arkadaşı olan küre‑i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak ta'yin etmiştir. O meleklerin birinin ismi Sevr ve diğerinin ismi Hût”tur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur ki:
Arz iki kısımdır: Biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medâr‑ı hayatı olan zirâat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre‑i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından; elbette balık tâifesine ve öküz nev'ine bir cihet‑i münâsebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ o iki meleğin âlem‑i melekût ve âlem‑i misâlde sevr ve hût sûretinde temessülleri var. (Hâşiye) İşte bu münâsebete ve o nezârete işâreten ve küre‑i arzın o iki mühim nev'i mahlûkatına îmâen, lisân‑ı mu'cizü'l-beyân-ı Nebevî, اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar mes'eleleri hâvî olan bir hakikati gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifâde etmiş.

İkinci Vecih

Meselâ nasıl ki, denilse: Bu devlet ve saltanat hangi şey üzerinde duruyor?” Cevabında: عَلَى السَّيْفِ وَالْقَلَمِ denilir. Yani; Asker kılıncının şecâatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adâletine istinâd eder.”
167
Öyle de; küre‑i arz mâdem zîhayatın meskenidir ve zîhayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl‑i sevâhil kısmının kısm‑ı a'zamının medâr‑ı taayyüşleri balıktır ve ehl‑i sevâhil olmayan kısmının medâr‑ı taayyüşleri, zirâatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medâr‑ı ticâreti de balıktır. Elbette, devlet seyf ve kalem üstünde durduğu gibi, küre‑i arz da öküz ve balık üstünde duruyor, denilir. Zîra, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukùt eder, Hàlık‑ı Hakîm de arzı harâb eder.
İşte, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayet mu'cizâne ve gayet ulvî ve gayet hikmetli bir cevab ile, اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiş. Nev'‑i insanînin hayatı, ne kadar cins‑i hayvanînin hayatıyla alâkadar olduğuna dair geniş bir hakikati, iki kelimeyle ders vermiş.

Üçüncü Vecih

Eski kozmoğrafya nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini bir burç tâbir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine rabtedecek farazî hatlar çekilse, bir tek vaziyet hâsıl olduğu vakit; bazı esed (yani arslan) sûretini, bazı terâzi mânâsına olarak mîzan sûretini, bazı öküz mânâsına sevr sûretini, bazı balık mânâsına hût sûretini göstermişler. O münâsebete binâen o burçlara o isimler verilmiş.
Şu asrın kozmoğrafyası nazarında ise, güneş gezmiyor. O burçlar boş ve muattal ve işsiz kalmışlar. Güneşin bedeline küre‑i arz geziyor. Öyle ise; o boş, işsiz burçlar ve yukarıdaki muattal dâireler yerine, yerde arzın medâr‑ı senevîsinde, küçük mikyâsta o dâireleri teşkil etmek gerektir. Şu hâlde, burûc‑u semâviye, arzın medâr‑ı senevîsinden temessül edecek. Ve o hâlde küre‑i arz, her ayda burûc‑u semâviyenin birinin gölgesinde ve misâlindedir. Güyâ arzın medâr‑ı senevîsi bir âyine hükmünde olarak, semâvî burçlar onda temessül ediyor.
168
İşte bu vecihle Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sâbıkan zikrettiğimiz gibi, bir defa عَلَى الثَّوْرِ , bir defa عَلَى الْحُوتِ demiş. Evet, mu'cizü'l‑beyân olan lisân‑ı Nübüvvete yakışır bir tarzda, gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikate işâreten bir defa عَلَى الثَّوْرِ demiş. Çünkü; küre‑i arz, o suâlin zamanında Sevr Burcu’nun misâlinde idi. Bir ay sonra yine sorulmuş, عَلَى الْحُوتِ demiş. Çünkü; o vakit küre‑i arz Hût Burcu’nun gölgesinde imiş.
İşte, istikbâlde anlaşılacak bu ulvî hakikate işâreten ve küre‑i arzın vazifesindeki hareketine ve seyahatine îmâen ve semâvî burçlar, güneş itibariyle muattal ve misâfirsiz olduklarına ve hakîki işleyen burçlar ise, küre‑i arzın medâr‑ı senevîsinde bulunduğuna ve o burçlarda vazife gören ve seyahat eden küre‑i arz olduğuna remzen, عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiştir. وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
Bazı Kütüb‑ü İslâmiye’de sevr ve hûta dair acîb ve haric‑i akıl hikâyeler, ya İsrailiyât’tır veya temsîlâttır veya bazı muhaddislerin te'vilâtıdır ki, bazı dikkatsizler tarafından hadîs zannedilerek Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a isnâd edilmiş.
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
169

İkinci Suâl

Âl‑i Abâ Hakkındadır.
Kardeşim, Âl‑i Abâ hakkındaki cevabsız kalan suâlinizin çok hikmetlerinden yalnız bir tek hikmeti söylenecek. Şöyle ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, giydiği mübârek abâsını, Hazret‑i Ali ve Hazret‑i Fâtıma ve Hazret‑i Hasan ve Hüseyin’in üstlerine örtmesi ve onlara bu sûretle, ﴿لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يرًا âyetiyle duâ etmesinin esrârı ve hikmetleri var. Sırlarından bahsetmeyeceğiz. Yalnız, vazife‑i Risalete taalluk eden bir hikmeti şudur ki:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb‑âşinâ ve istikbâl‑bîn nazar‑ı Nübüvvetle, otuz‑kırk sene sonra Sahâbeler ve Tâbiînler içinde mühim fitneler olup kan döküleceğini görmüş. İçinde en mümtâz şahsiyetler, abâsı altında olan o üç şahsiyet olduğunu müşâhede etmiş. Hazret‑i Ali’yi ümmet nazarında tathîr ve tebrie etmek ve Hazret‑i Hüseyin’i tâziye ve tesellî etmek ve Hazret‑i Hasan’ı tebrik etmek ve musâlaha ile mühim bir fitneyi kaldırmakla şerefini ve ümmete azîm fâidesini ilân etmek ve Hazret‑i Fâtıma’nın zürriyetinin tâhir ve müşerref olacağını ve Ehl‑i Beyt ünvân‑ı àlîsine lâyık olacaklarını ilân etmek için, o dört şahsa, kendiyle beraber Hamse‑i Âl-i Abâ ünvânını bahşeden o abâyı örtmüştür.
170
Evet, çendan Hazret‑i Ali halife‑i bilhak idi. Fakat dökülen kanlar çok ehemmiyetli olduğundan, ümmet nazarında tebriesi ve berâeti vazife‑i Risalet hasebiyle ehemmiyetli olduğundan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o sûretle onu tebrie ediyor. Onu tenkid ve tahtie ve tadlîl eden Haricîleri ve Emevîlerin mütecâviz tarafdârlarını sükûta dâvet ediyor. Evet, Haricîler ve Emevîlerin müfrit tarafdârları Hazret‑i Ali hakkındaki tefritleri ve tadlîlleri ve Hazret‑i Hüseyin’in gayet fecî, ciğer‑sûz hâdisesiyle Şîaların ifratları ve bid'aları ve Şeyheyn’den teberrîleri, ehl‑i İslâm’a çok zararlı düşmüştür.
İşte bu abâ ve duâ ile, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Ali (R.A.) ve Hazret‑i Hüseyin’i mes'ûliyetten ve ittihamdan ve ümmetini onlar hakkında sû‑i zandan kurtardığı gibi; Hazret‑i Hasan’ı (R.A.), yaptığı musâlaha ile ümmete ettiği iyiliğini vazife‑i Risalet noktasında tebrik ediyor ve Hazret‑i Fâtıma’nın zürriyetinin nesl‑i mübâreki, Âlem‑i İslâmda Ehl‑i Beyt ünvânını alarak àlî bir şeref kazanacaklarını ve Hazret‑i Fâtıma, ﴿وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ diyen Hazret‑i Meryem’in vâlidesi gibi zürriyetçe çok müşerref olacağını ilân ediyor.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ الطَّيِّب۪ينَ الطَّاهِر۪ينَ الْاَبْرَارِ وَعَلٰى اَصْحَابِهِ الْمُجَاهِد۪ينَ الْمُكْرَم۪ينَ الْاَخْيَارِ اٰم۪ينَ
171

İkinci Makam

﴿’in binler esrârından Altı Sırrına dairdir.
İhtar: Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota sûretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi‑otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir dâire çevirmek ile avlamak ve zaptetmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım; yirmi‑otuzdan beş‑altıya indi.
Ey insan!” dediğim vakit, nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime hàs iken, rûhen benimle münâsebetdâr ve nefsi nefsimden daha hüşyâr zâtlara, belki medâr‑ı istifade olur niyetiyle, Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı olarak, müdakkik kardeşlerimin tasvîblerine havâle ediyorum. Bu ders akıldan ziyâde kalbe bakar, delilden ziyâde zevke nâzırdır.
﴿
﴿قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنّ۪ٓي اُلْقِيَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ ❋ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.

Birinci Sır

﴿ ’in bir cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinât sîmâsında, arz sîmâsında ve insan sîmâsında birbiri içinde birbirinin nümûnesini gösteren üç sikke‑i Rubûbiyet var.
Biri: Kâinâtın hey'et‑i mecmuasındaki teâvün, tesânüd, teânuk, tecâvübden tezâhür eden sikke‑i kübrâ-yı Ulûhiyet’tir ki, ﴿بِسْمِ اللّٰهِona bakıyor.
172
İkincisi: Küre‑i arz sîmâsında nebâtât ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşâbüh, tenâsüb, intizam, insicam, lütûf ve merhametten tezâhür eden sikke‑i kübrâ-yı Rahmâniyet’tir ki, ﴿بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ ona bakıyor.
Sonra, insanın mâhiyet‑i câmiasının sîmâsındaki letâif‑i re'fet ve dekàik‑ı şefkat ve şuâât‑ı merhamet-i İlâhiye’den tezâhür eden sikke‑i ulyâ-i Rahîmiyet’tir ki, ﴿ ’deki اَلرَّح۪يمِona bakıyor.
Demek ﴿ sahife‑i âlemde bir satır‑ı nurânî teşkil eden üç Sikke‑i Ehadiyet’in kudsî ünvânıdır. Ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani; ﴿ yukarıdan nüzûl ile semere‑i kâinât ve âlemin nüsha‑i musağğarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi arşa bağlar. İnsanî arşa çıkmağa bir yol olur.

İkinci Sır

Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hadsiz kesret‑i mahlûkatta tezâhür eden Vâhidiyet içinde ukùlü boğmamak için, dâima o Vâhidiyet içinde Ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ: Nasıl ki, güneş ziyâsıyla hadsiz eşyayı ihâta ediyor. Mecmû‑u ziyâsındaki güneşin zâtını mülâhaza etmek için, gayet geniş bir tasavvur ve ihâtalı bir nazar lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutturmamak için, herbir parlak şeyde güneşin zâtını aksi vâsıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey kendi kàbiliyetince güneşin cilve‑i zâtîsiyle beraber ziyâsı, harâreti gibi hàssalarını gösteriyor. Ve her parlak şey, güneşi bütün sıfâtıyla kàbiliyetine göre gösterdiği gibi; güneşin ziyâ ve harâret ve ziyâdaki elvân‑ı seb'a gibi keyfiyâtlarının herbirisi dahi, umum mukâbilindeki şeyleri ihâta ediyor.
173
Öyle de: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى temsîlde hatâ olmasın Ehadiyet ve Samediyet‑i İlâhiye, herbir şeyde hususan zîhayatta, hususan insanın mâhiyet âyinesinde bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi mevcûdât ile alâkadar herbir ismi bütün mevcûdâtı ihâta ediyor.
İşte vâhidiyet içinde ukùlü boğmamak ve kalbler Zât‑ı Akdes’i unutmamak için, dâima vâhidiyetteki Sikke‑i Ehadiyet’i nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden ﴿ ’dir.

Üçüncü Sır

Şu hadsiz kâinâtı şenlendiren, bilmüşâhede Rahmet’tir. Ve bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran, bilbedâhe yine Rahmet’tir. Ve bu hadsiz ihtiyacât içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedâhe yine Rahmet’tir. Ve bir ağacın bütün hey'etiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinâtı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muâvenetine koşturan, bilbedâhe Rahmet’tir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş ve hàlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşâhede Rahmet’tir. Ve bu fânî insanı ebede namzed eden ve ezelî ve ebedî bir Zâta muhâtab ve dost yapan, bilbedâhe Rahmet’tir.
Ey insan! Mâdem Rahmet, böyle kuvvetli ve câzibedâr ve sevimli ve medetkâr bir hakikat‑i mahbûbedir; ﴿ de, o hakikate yapış ve vahşet‑i mutlakadan ve hadsiz ihtiyacâtın elemlerinden kurtul. Ve O Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in tahtına yanaş ve o Rahmet’in şefkatiyle, şefâatiyle ve şuââtıyla O Sultan’a muhâtab ve halîl ve dost ol!
174
Evet, kâinâtın envâ'ını hikmet dâiresinde insanın etrafında toplayıp bütün hâcâtına kemâl‑i intizam ve inâyet ile koşturmak, bilbedâhe iki hâletten birisidir: Ya kâinâtın herbir nev'i kendi kendine insanı tanıyor, ona itâat ediyor, muâvenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intac ediyor. İnsan gibi bir âciz‑i mutlakta, en kuvvetli bir sultan‑ı mutlakın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyâhut, bu kâinâtın perdesi arkasında bir Kadîr‑i Mutlak’ın ilmi ile bu muâvenet oluyor. Demek kâinâtın envâ'ı, insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.
Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki; bütün envâ'‑ı mahlûkatı sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine Lebbeyk!” dedirten Zât‑ı Zülcelâl; seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Mâdem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de O’nu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat'iyyen anla ki; senin gibi zaîf‑i mutlak, âciz‑i mutlak, fakir‑i mutlak, fânî, küçük bir mahlûka koca kâinâtı musahhar etmek ve onun imdâdına göndermek; elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat‑i Rahmet’tir. Elbette böyle bir Rahmet, senden küllî ve hàlis bir şükür ve ciddi ve sâfî bir hürmet ister. İşte o hàlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümânı ve ünvânı olan ﴿ ’i de. O Rahmet’in vusûlüne vesile ve o Rahmân’ın dergâhında şefâatçi yap.
Evet, Rahmet’in vücûdu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir. Çünkü; nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hâsıl oluyor. Öyle de: Bu kâinâtın dâire‑i kübrâsında binbir ism‑i İlâhî’nin cilvesinden uzanan nurânî atkılar, kâinât sîmâsında öyle bir sikke‑i Rahmet içinde bir hâtem‑i Rahîmiyet’i ve bir nakş‑ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem‑i inâyeti nescediyor ki, güneşten daha parlak, kendini akıllara gösteriyor.
175
Evet, Şems ve Kamer’i, anâsır ve maâdini, nebâtât ve hayvanatı, bir nakş‑ı a'zamın atkı ipleri gibi, o binbir isimlerin şuâlarıyla tanzim eden ve hayata hàdim eden ve nebâtî ve hayvanî olan umum vâlidelerin gayet şirin ve fedâkârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevi'l‑hayatı, hayat‑ı insaniyeye musahhar eden ve ondan Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin gayet güzel ve şirin bir nakş‑ı a'zamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhâr eden O Rahmân‑ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ‑yı mutlakına karşı rahmetini, ihtiyac‑ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbûl bir şefâatçi yapmış.
Ey insan! Eğer insan isen, ﴿ de. O şefâatçiyi bul.
Evet, zeminde dörtyüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtâtın ve hayvanatın tâifelerini; hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine, kemâl‑i intizam ile, hikmet ve inâyet ile terbiye ve idare eden ve küre‑i arzın sîmâsında Hâtem‑i Ehadiyet’i vaz'eden; bilbedâhe, belki bilmüşâhede Rahmet’tir. Ve o Rahmet’in vücûdu, bu küre‑i arzın sîmâsındaki mevcûdâtın vücûdları kadar kat'î olduğu gibi, o mevcûdât adedince tahakkukunun delilleri var.
Evet, zeminin yüzünde öyle bir Hâtem‑i Rahmet ve Sikke‑i Ehadiyet bulunduğu gibi, insanın mâhiyet‑i maneviyesinin sîmâsında dahi öyle bir Sikke‑i Rahmet vardır ki; küre‑i arz sîmâsındaki sikke‑i merhamet ve kâinât sîmâsındaki sikke‑i uzmâ-yı Rahmet’ten daha aşağı değil. Âdeta binbir ismin cilvesinin bir nokta‑i mihrâkıyesi hükmünde bir câmiiyeti var.
176
Ey insan! Hiç mümkün müdür ki; sana bu sîmâyı veren ve o sîmâda böyle bir Sikke‑i Rahmet’i ve bir Hâtem‑i Ehadiyet’i vaz'eden Zât, seni başıboş bıraksın, sana ehemmiyet vermesin, senin harekâtına dikkat etmesin, sana müteveccih olan bütün kâinâtı abes yapsın, hilkat şeceresini, meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiçbir cihetle şübhe kabûl etmeyen ve hiçbir vecihle noksaniyeti olmayan, güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziyâ gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ!‥
Ey insan! Bil ki: O Rahmet’in arşına yetişmek için bir mi'râc var. O mi'râc, ﴿ ’dir. Ve bu mi'râc ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın yüzondört sûrelerinin başlarına ve hem bütün mübârek kitapların ibtidâlarına ve umum mübârek işlerin mebde'lerine bak. Ve Besmele’nin azamet‑i kadrine en kat'î bir hüccet şudur ki; İmâm‑ı Şâfiî (R.A.) gibi çok büyük müçtehidler demişler: Besmele tek bir âyet olduğu hâlde, Kur'ân’da yüz ondört defa nâzil olmuştur.”
177

Dördüncü Sır

Hadsiz kesret içinde Vâhidiyet tecellîsi, hitâb‑ı ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ demekle herkese kâfî gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmûundaki vahdet arkasında Zât‑ı Ehadiyet’i mülâhaza edip ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُdemeğe küre‑i arz vüs'atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binâen, cüz'iyâtta zâhir bir sûrette Sikke‑i Ehadiyet’i gösterdiği gibi; herbir nev'ide Sikke‑i Ehadiyet’i göstermek ve Zât‑ı Ehad’i mülâhaza ettirmek için, hâtem‑i Rahmâniyet içinde bir Sikke‑i Ehadiyet’i gösteriyor; külfetsiz herkes her mertebede ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ deyip doğrudan doğruya Zât‑ı Akdes’e hitâb ederek müteveccih olsun.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm bu sırr‑ı azîmi ifâde içindir ki; kâinâtın dâire‑i a'zamından meselâ; semâvât ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden en küçük bir dâireden ve en dakîk bir cüz'îden bahseder; ki, zâhir bir sûrette Hâtem‑i Ehadiyet’i göstersin. Meselâ; hilkat‑i semâvât ve arzdan bahsi içinde, hilkat‑i insandan ve insanın sesinden ve sîmâsındaki dekàik‑ı ni'met ve hikmetten bahis açar. ki, fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, rûh Ma'bûd’unu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ: ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyeti mezkûr hakikati mu'cizâne bir sûrette gösteriyor.
Evet, hadsiz mahlûkatta ve nihâyetsiz bir kesrette Vahdet sikkeleri; mütedâhil dâireler gibi en büyüğünden, en küçük sikkeye kadar envâ'ı ve mertebeleri vardır. Fakat o Vahdet, ne kadar olsa yine kesret içinde bir Vahdet’tir. Hakîki hitâbı tam te'min edemiyor. Onun için, Vahdet arkasında Ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır. ki, kesreti hâtıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zât‑ı Akdes’e karşı kalbe yol açsın.
178
Hem Sikke‑i Ehadiyet’e nazarları çevirmek ve kalbleri celbetmek için, o Sikke‑i Ehadiyet üstünde gayet câzibedâr bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet ve gayet sevimli bir cemâl ve gayet kuvvetli bir hakikat olan Rahmet sikkesini ve Rahîmiyet hâtemini koymuştur. Evet, o Rahmet’in kuvvetidir ki, zîşuûrun nazarlarını celbeder, kendine çeker ve Ehadiyet sikkesine îsâl eder. Ve Zât‑ı Ehadiye’yi mülâhaza ettirir ve ondan ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ’deki hakîki hitâba mazhar eder.
İşte ﴿ Fâtiha’nın fihristesi ve Kur'ân’ın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr‑ı azîmin ünvânı ve tercümânı olmuş. Bu ünvânı eline alan, Rahmet’in tabakàtında gezebilir. Ve bu tercümânı konuşturan, esrâr‑ı Rahmet’i öğrenir ve envâr‑ı Rahîmiyet’i ve şefkati görür.

Beşinci Sır

Bir Hadîs‑i Şerîfte vârid olmuş ki: اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ ev kemâ kàl
Bu hadîsi, bir kısım ehl‑i tarîkat, akàid‑i îmâniyeye münâsib düşmeyen acîb bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl‑i aşk, insanın sîmâ‑yı manevîsine bir sûret‑i Rahmân nazarıyla bakmışlar. Ehl‑i tarîkatın ekserinde sekr, ehl‑i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikate muhâlif telâkkilerinde belki mâzûrdurlar. Fakat, aklı başında olanlar, fikren onların esâs‑ı akàide münâfî olan mânâlarını kabûl edemez. Etse hatâ eder.
179
Evet, bütün kâinâtı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât‑ı Akdes-i İlâhî’nin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi ﴿لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَىْءٌ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ sırrıyla, sûreti, misli, misâli, şebîhi dahi olamaz. Fakat, ﴿وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ sırrıyla mesel ve temsîl ile, şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek mesel ve temsîl, şuûnât nokta‑i nazarında vardır.
Şu mezkûr Hadîs‑i Şerîfin çok makàsıdından birisi şudur ki: İnsan, ism‑i Rahmân’ı tamamıyla gösterir bir sûrettedir. Evet, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, kâinâtın sîmâsında binbir ismin şuâlarından tezâhür eden ism‑i Rahmân göründüğü gibi; zemin yüzünün sîmâsında Rubûbiyet‑i Mutlaka-i İlâhiye’nin hadsiz cilveleriyle tezâhür eden ism‑i Rahmân gösterildiği gibi; insanın sûret‑i câmiasında küçük bir mikyâsta zeminin sîmâsı ve kâinâtın sîmâsı gibi yine o ism‑i Rahmân’ın cilve‑i etemmini gösterir demektir.
Hem işârettir ki; Zât‑ı Rahmânürrahîm’in delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve insan gibi mazharlar, o kadar O Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a delâletleri kat'î ve vâzıh ve zâhirdir ki, güneşin timsâlini ve aksini tutan parlak bir âyine parlaklığına ve delâletinin vuzûhuna işâreten O âyine güneştir.” denildiği gibi, İnsanda sûret‑i Rahmân var.” vuzûh‑u delâletine ve kemâl‑i münâsebetine işâreten denilmiş ve denilir. Ve Ehl‑i Vahdeti'l-Vücûd’un mu'tedil kısmı Lâ mevcûde illâ Hû bu sırra binâen, bu delâletin vuzûhuna ve bu münâsebetin kemâline bir ünvân olarak demişler.
180
اَللّٰهُمَّ يَا رَحْمٰنُ يَا رَح۪يمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ اِرْحَمْنَا كَمَا يَل۪يقُ بِرَح۪يمِيَّتِكَ وَفَهِّمْنَا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ كَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ اٰم۪ينَ

Altıncı Sır

Ey hadsiz acz ve nihâyetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçâre insan! Rahmet ne kadar kıymetdâr bir vesile ve ne kadar makbûl bir şefâatçi olduğunu bununla anla ki: O Rahmet, öyle bir Sultan‑ı Zülcelâl’e vesiledir ki, yıldızlarla zerrât beraber olarak kemâl‑i intizam ve itâatle beraber ordusunda hizmet ediyorlar. Ve O Zât‑ı Zülcelâl’in ve O Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in istiğnâ‑yı Zâtîsi var. Ve istiğnâ‑yı mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinâta ve mevcûdâta ihtiyacı olmayan bir Ganiyy‑i Ale'l-Itlâk’tır. Ve bütün kâinât taht‑ı emir ve irâdesinde ve heybet ve azameti altında nihâyet itâatte, celâline karşı tezellüldedir.
İşte Rahmet, seni Ey insan! O Müstağnî‑i Ale'l-Itlâk’ın ve Sultan‑ı Sermedî’nin huzuruna çıkarır ve O’na dost yapar. Ve O’na muhâtab eder. Ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat, nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyâsı, güneşin aksini, cilvesini senin âyinen vâsıtasıyla senin eline verir. Öyle de: O Zât‑ı Akdes’e ve O Şems‑i Ezel ve Ebed’e biz çendan nihâyetsiz uzağız, yanaşamayız; fakat O’nun ziyâ‑yı Rahmet’i, O’nu bize yakın ediyor.
181
İşte ey insan! Bu Rahmet’i bulan, ebedî tükenmez bir hazine‑i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmet’in en parlak bir misâli ve mümessili ve o Rahmet’in en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve Rahmeten li'l‑âlemîn ünvânıyla Kur'ân’da tesmiye edilen Resûl‑ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten li'l‑âlemîn olan Rahmet‑i mücessemeye vesile ise, Salavât’tır. Evet, Salavât’ın mânâsı Rahmet’tir. Ve o zîhayat mücessem Rahmet’e, rahmet duâsı olan Salavât ise; O Rahmeten li'l‑âlemîn’in vusûlüne vesiledir. Öyle ise; sen Salavât’ı kendine, O Rahmeten li'l‑âlemîn’e ulaşmak için vesile yap ve O Zâtı da Rahmet‑i Rahmân’a vesile ittihàz et. Umum ümmetin Rahmeten li'l‑âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle Rahmet mânâsıyla Salavât getirmeleri, Rahmet ne kadar kıymetdâr bir hediye‑i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dâiresi olduğunu parlak bir sûrette isbât eder.
Elhâsıl: Hazine‑i Rahmetin en kıymetdâr pırlantası ve kapıcısı Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi, ﴿ ’dir. Ve en kolay bir anahtarı da Salavât’tır.
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ كَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَع۪ينَ وَارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْن۪ينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لٰاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
182

Onbeşinci Lem'a

Risale‑i Nur Külliyatı’nın Sözler, Mektûbat ve Ondördüncü Lem'aya kadar olan kısmının fihristesidir. Her kısmın fihristesi, yani, Sözler kısmının fihristesi Sözler Mecmuası’nda bulunduğundan, Mektûbat ve Lem'alar’ın da kendilerine ait fihristeleri o mecmuaların âhirlerine ilhâk edildiğinden burada yazılmadı.
183

Onaltıncı Lem'a

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim Hoca Sabri, Hâfız Ali, Mes'ûd, Mustafalar, Husrev, Re'fet, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfiler, Hâfız Ahmed, Şeyh Mustafa ve sâire Sizlere meraklı ve medâr‑ı suâl olmuş dört küçük mes'eleyi ma'lûmât kabîlinden muhtasar bir sûrette beyân etmekliğe, kalbimde bir hâtıra hissettim.

Birincisi

Kardeşlerimizden Çaprazzâde Abdullâh Efendi gibi bazı adamlar, ehl‑i keşiften rivâyeten, bu geçen Ramazan’da Ehl‑i Sünnet ve Cemâat için bir ferec, bir fütûhât olacağını haber verdikleri hâlde, zuhûr etmedi. Böyle ehl‑i velâyet ve keşif neden hilâf‑ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de, birden, sünûhât kabîlinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:
184
Hadîs‑i Şerîfte vârid olmuştur ki, Bazen belâ nâzil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.” Şu hadîsin sırrı gösteriyor ki; mukadderât, bazı şerâitle vukû'a gelirken geri kalır. Demek ehl‑i keşfin muttali' olduğu mukadderât mutlak olmadığını, belki bazı şerâitle mukayyed bulunduğunu ve o şerâitin vukû' bulmamasıyla o hâdise de vukû'a gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel‑i muallak gibi, Levh‑i Ezelînin bir nev'i defteri hükmünde olan Levh‑i Mahv-İsbât’ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nâdir olarak Levh‑i Ezelîye kadar keşif çıkar. Ekserî oraya çıkamıyor.
İşte bu sırra binâen, geçen Ramazan‑ı Şerîfte ve Kurban bayramında ve daha başka vakitlerde, istihrâca binâen veya keşfiyât nev'inden verilen haberler muallak oldukları, şerâiti bulamadıkları için, vukû'a gelmemişler ve haber verenleri tekzîb etmiyorlar. Çünkü mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukû'a gelmemiş.
Evet, Ramazan‑ı Şerîfte bid'aların ref'ine Ehl‑i Sünnet ve Cemâatin ekseriyetle hàlis duâsı bir şart ve bir sebeb‑i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan‑ı Şerîfte bid'alar girdiğinden, duâların kabûlüne sed çekip ferec gelmedi. Nasıl ki, sâbık hadîsin sırrıyla, sadaka belâyı ref' eder; ekseriyetin hàlis duâsı dahi ferec‑i umumîyi cezb eder. Kuvve‑i câzibe vücûda gelmediğinden fütûhât da verilmedi.
185

İkinci Meraklı Suâl

Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaziyet‑i siyâsiye karşısında bana, hem alâkadar olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimal ile ferec verecek bir teşebbüs etmek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet vermeyerek, bil'akis, beni tazyîk eden ehl‑i dünyanın lehinde olarak bir fikirde bulundum. Bazı zâtlar hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: Sana işkence eden bu mübtedi' ve kısmen münâfık baştaki insanların takib ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki, ilişmiyorsun?”
Verdiğim cevabın muhtasarı şudur ki: Bu zamanda Ehl‑i İslâm’ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve îmânın zedelenmesidir. Bunun çare‑i yegânesi; nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, îmânlar kurtulsun.
Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münâfık derecesine iner. Münâfık, kâfirden daha fenâdır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifâka inkılâb eder.
Hem nur, hem topuz; ikisini bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmağa mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.
Amma maddî cihadın muktezâsı ise, o vazife şimdilik bizde değildir. Evet, ehline göre kâfirin veya mürtedin tecâvüzâtına sed çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfî gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!

Üçüncü Meraklı Suâl

Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakîki nokta‑i istinâdı ve kuvve‑i maneviyesinin menba'ı olan hamiyet‑i İslâmiye’yi tehyîc etmekle Şeâir‑i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid'aların bir derece ref'ine medâr olacağı hâlde, neden şiddetle harb aleyhinde çıktın ve bu mes'elenin âsâyişle halledilmesini duâ ettin ve şiddetli bir sûrette mübtedi'lerin hükûmetleri lehinde tarafdâr çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid'alara tarafgirliktir?
Elcevab: Biz ferec ve ferâh ve sürûr ve fütûhât isteriz; fakat kâfirlerin kılıncıyla değil. Kâfirlerin kılınçları başlarını yesin; kılınçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zâten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münâfıkları ehl‑i îmâna musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.
186
Hem harb belâsı ise, Hizmet‑i Kur'âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedâkâr ve en kıymetdâr kardeşlerimizin ekserîsi kırk beşten aşağı olduğundan, harb vâsıtasıyla vazife‑i kudsiye-i Kur'âniye’yi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Benim param olsa, hüsn‑ü rızâm ile, böyle kıymetdâr kardeşlerimin herbirisini askerlikten kurtarmak için, bedel‑i nakdiye bin lira kadar da olsa verirdim. Böyle yüzer kıymetdâr kardeşlerimizin Hizmet‑i Kur'âniye-i Nuriyeyi bırakıp maddî cihad topuzuna el atmakta, yüz bin lira kendi zararımızı hissediyordum. Hattâ Zekâi’nin bu iki sene askerliği, belki bin lira kadar manevî fâidesini kaybettirdi. Her ne ise
Kàdir‑i Külli Şey bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv‑i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyâdâr güneşi gösterdiği gibi, bu zulümâtlı ve rahmetsiz bulutları da izâle edip hakàik‑ı şerîatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. O’nun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine îmân versin, yeter. O vakit kendi kendine düzelir.

Dördüncü Meraklı Suâl

Diyorlar ki: Mâdem sizin elinizdeki nurdur, topuz değildir. Nura karşı muâraza edilmez ve nurdan kaçılmaz ve nurun izhârından zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz? Çok nurlu risaleleri halklara gösterilmesini men' ediyorsunuz?”
Bu suâle karşı cevabın muhtasar meâli şudur ki: Başlardaki başların çoğu sarhoş, okumaz. Okusa da anlamaz. Yanlış mânâ verip ilişir. İlişmemesi için, aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzım geliyor.
Hem çok vicdânsız insanlar var ki, garaz veya tama' veya havf cihetiyle nuru inkâr eder veya gözünü kapar. Onun için, kardeşlerime de tavsiye ediyorum ki; ihtiyat etsinler, nâ‑ehillerin eline hakikatleri vermesinler. Hem ehl‑i dünyanın evhâmını tahrîk edecek işlerde bulunmasınlar. (Hâşiye)
187

Hâtime

Bugün Re'fet Bey’in bir mektûbunu aldım. Lihye‑i Şerîfe hakkındaki suâli münâsebetiyle diyorum ki: Hadîsçe sâbittir ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Lihye-i Saâdetinden düşen saçların taneleri mahdûddur. Otuz‑kırk tane veya elli‑altmış tane gibi az bir mikdarda iken, binler yerde Lihye‑i Saâdetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü.
O vakit hâtırıma gelmiş ki, Lihye‑i Saâdet, yalnız Lihye‑i Şerîfin saçlarından ibaret değil. Belki, re's‑i mübârekinin tıraş oldukça hiçbir şeyini kaybetmeyen Sahâbeler, o nurlu ve mübârek ve dâimî yaşayacak saçları muhâfaza etmişler. Onlar, binlerdir; şimdiki mevcûda müsâvî gelebilirler.
Yine o vakit hâtırıma geldi ki: Acaba her câmide bulunan, sened‑i sahîh ile bu saç Hazret‑i Risalet’in saçı olduğu sâbit midir ki, ona karşı ziyaret makbûl olabilsin?
188
Birden hâtıra geldi ki; o saçların ziyareti vesiledir. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı salavât getirmeye sebeb ve bir hürmet ve muhabbete medârdır. Vesilelik ciheti o şeyin zâtına bakmaz, vesilelik cihetine bakar. Onun için, eğer bir saç hakîki olarak Lihye‑i Saâdetten olmazsa, mâdem zâhir hâle göre öyle telâkki edilmiş ve o vesilelik vazifesini yapıyor ve hürmete ve teveccühe ve salavâta vesile oluyor; kat'î sened ile o saçın zâtını teşhîs ve ta'yin lâzım değildir. Yalnız, aksine kat'î delil olmasın, yeter. Çünkü; telâkkiyât‑ı âmme ve kabûl‑ü ümmet, bir nev'i hüccet hükmüne geçer. Bazı ehl‑i takvâ, böyle işlerde, ya takvâ veya ihtiyat veya azîmet noktasında ilişseler de, hususî ilişirler. Bid'a da deseler, bid'a‑i hasene nev'inde dâhildir. Çünkü vesile‑i salavâttır.
Re'fet Bey mektûbunda diyor: Bu mes'ele ihvânlar beyninde medâr‑ı münâkaşa olmuş.” Kardeşlerime tavsiye ediyorum ki, inşikaka ve iftiraka sebebiyet veren münâkaşa etmesinler. Yalnız müdâvele‑i efkâr sûretinde, nizâ'sız mübâhaseye alışsınlar.
189

Birinci Suâliniz: “Güneşin, harâretli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurûb ettiğini görmüş” âyetinin anlamı nedir?

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Senirkentli Kardeşlerim İbrahim, Şükrü, Hâfız Bekir, Hâfız Hüseyin, Hâfız Receb Efendiler!
Hâfız Tevfik ile gönderdiğiniz üç mes'eleye mülhidler eskiden beri ilişiyorlar.
Birincisi: ﴿حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ Âyetin ifâde ettiği zâhir mânâsına göre; Güneşin, harâretli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurûb ettiğini görmüş diyor.
İkincisi: Sedd‑i Zülkarneyn nerededir?
Üçüncüsü: Âhirzamanda Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) geleceğine ve Deccâlı öldüreceğine dairdir.
Bu suâllerin cevabları uzundur. Yalnız muhtasar bir işâretle deriz ki: Âyât‑ı Kur'âniye, üslûb‑u Arabiye üzerine ve zâhir nazara göre umumun anlayacağı bir tarzda ifâde ettiği için, çok defa teşbih ve temsîl sûretinde beyân ediyor.
İşte, ﴿تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ yani; güneşin harâretli ve çamurlu bir çeşme gibi görünen Bahr‑i Muhît-i Garbî’nin sâhilinde veya volkanlı, alevli, dumanlı dağın gözünde gurûb ettiğini Zülkarneyn görmüş. Yani; zâhir nazarda, Bahr‑i Muhît-i Garbî’nin sevâhilinde, yazın şiddet‑i harâretiyle etrafındaki bataklık harâretlenmiş, tebahhur ettiği bir zamanda, o buhar arkasında büyük bir çeşme havzası sûretinde uzaktan Zülkarneyn’e görünen Bahr‑i Muhîtin bir kısmında, güneşin zâhirî gurûbunu görmüş. Veya volkanlı, taş ve toprak ve mâden sularını karıştırarak fışkıran bir dağın başında, yeni açılmış ateşli gözünde, semâvâtın gözü olan güneşin gizlendiğini görmüş.
190
Evet, Kur'ân‑ı Hakîm’in mu'cizâne belâğat‑ı ifâdesi bu cümle ile çok mesâili ders veriyor. Evvelâ: Zülkarneyn’in mağrib tarafına seyahati, şiddet‑i harâret zamanında ve bataklık tarafına ve güneşin gurûb âvânına ve volkanlı bir dağın fışkırması vaktine tesâdüf ettiğini beyân etmekle, Afrika’nın tamam istilâsı gibi çok ibretli mes'elelere işâret eder.
Ma'lûmdur ki; görünen hareket‑i şems zâhirîdir ve küre‑i arzın mahfî hareketine delildir, onu haber veriyor. Hakikat‑i gurûb murad değildir. Hem çeşme, teşbihtir. Uzaktan, büyük bir deniz küçük bir havuz gibi görünür. Harâretten çıkan sis ve buharlar ve bataklıklar arkasında görünen bir denizi, çamur içinde bir çeşmeye teşbihi ve Arapça hem çeşme, hem güneş, hem göz mânâsında olan عَيْنٍ kelimesi, esrâr‑ı belâğatça gayet mânidâr ve münâsibdir. (Hâşiye)
Zülkarneyn’in nazarında uzaklık cihetiyle öyle göründüğü gibi, Arş‑ı A'zamdan gelen ve ecrâm‑ı semâviyeye kumanda eden semâvî hitâb‑ı Kur'ânî bir misâfirhâne‑i Rahmâniyede sirâc vazifesini gören musahhar güneşi Bahr‑i Muhît-i Garbî gibi bir çeşme‑i Rabbânîde gizleniyor demesi, azametine ve ulviyetine yakışıyor ve mu'cizâne üslûbu ile, denizi harâretli bir çeşme ve dumanlı bir göz gösterir. Ve semâvî gözlere öyle görünür.
191
Elhâsıl: Bahr‑i Muhît-i Garbî’yi çamurlu bir çeşme tâbiri, Zülkarneyn’e nisbeten uzaklık noktasında o büyük denizi bir çeşme gibi görmüş. Kur'ân’ın nazarı ise herşeye yakın olduğu cihetle, Zülkarneyn’in galat‑ı his nev'indeki nazarına göre bakamaz. Belki Kur'ân semâvâta bakarak geldiğinden, küre‑i arzı kâh bir meydân, kâh bir saray, bazen bir beşik, bazen bir sahife gibi gördüğünden; sisli, buharlı, koca Bahr‑i Muhît-i Atlas-ı Garbî’yi bir çeşme tâbir etmesi, azamet‑i ulviyetini gösteriyor.

İkinci Suâliniz

Sedd‑i Zülkarneyn nerededir? Ye'cüc ve Me'cüc kimlerdir?
Elcevab: Eskiden bu mes'eleye dair bir risale yazmıştım. O vaktin mülhidleri onunla mülzem olmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yoktur, hem kuvve‑i hâfızam ta'tîl‑i eşgâl etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmidördüncü Söz’ün Üçüncü Dalı’nda bir nebze bu mes'eleden bahsedilmiş. Onun için, bu mes'elenin yalnız iki‑üç nüktesine gayet muhtasar bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Ehl‑i tahkîkin beyânına göre, hem Zülkarneyn ünvânının işâretiyle, Yemen pâdişahlarından Zülyezen gibi kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan, bu Zülkarneyn, İskender‑i Rûmî değildir. Belki, Yemen pâdişahlarından birisidir ki, Hazret‑i İbrahim’in zamanında bulunmuş ve Hazret‑i Hızır’dan ders almış. İskender‑i Rûmî ise, milâttan takriben üç yüz sene evvel gelmiş, Aristo’dan ders almış.
192
Tarih‑i beşerî, muntazam sûrette üç bin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa tarih nazarı, Hazret‑i İbrahim’in zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurâfevâri, ya münkirâne, ya gayet muhtasar gidiyor. Bu Yemenî Zülkarneyn, tefsirlerde eskiden beri İskender nâmıyla iştihârının sebebi, ya o Zülkarneyn’in bir ismi İskender’dir ki, İskender‑i Kebîr ve Eski İskender’dir. Veyâhut, Âyât‑ı Kur'âniye’nin zikrettiği hâdisât‑ı cüz'iyeler, küllî hâdisâtın uçları olduğu cihetle:
Zülkarneyn olan İskender‑i Kebîr’in nübüvvetkârâne irşadâtıyla akvâm‑ı zâlime ile milel‑i mazlume ortasında hâil ve gaddârların gâretlerine mâni olacak meşhûr Sedd‑i Çin’in binasını kurduğu gibi; İskender‑i Rûmî misillû müteaddid cihangirler ve kuvvetli pâdişahlar, maddî cihetinde ve manevî âlem‑i insaniyetin pâdişahları olan bir kısım enbiyâ ve bazı aktâb dahi manevî ve irşadî cihetinde, o Zülkarneyn’in arkasında gidip, iktidâ edip mazlumları zâlimlerden kurtaracak çarelerin mühimlerinden olan dağlar ortalarında sedleri, (Hâşiye) sonra dağlar başlarında kaleleri kurmuşlar. Ya bizzat maddî kuvvetleriyle veyâhut irşad ve tedbirleriyle te'sis etmişler. Sonra, şehirlerin etrafında sûrları ve ortalarında kaleleri, son çare olan kırkikilik topları ve kal'a‑i seyyâr gibi diritnavtları yapmışlar.
Hattâ rû‑yi zeminin en meşhûr seddi ve kaç günlük uzak bir mesâfe tutan Sedd‑i Çin’i, Kur'ân lisânıyla Ye'cüc ve Me'cücün ve tâbir‑i diğerle tarih lisânında Mançur ve Moğol denilen ve âlem‑i beşeriyeti kaç defa zîr ü zeber eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan ve şarktan garba kadar harâb eden akvâm‑ı vahşiye ve gâretkâr milletlerin Hind ve Çin’deki akvâm‑ı mazlumeye tecâvüzlerini durdurmak için, o Himalaya silsilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı ve o akvâm‑ı vahşiyenin kesretle hücumlarına çok zaman mâni olduğu gibi; Kafkas Dağlarında, Derbent cihetinde yine çapulcu, gâretgîr akvâm‑ı Tatariyenin hücumunu durdurmak için, Zülkarneyn‑misâl eski İran pâdişahlarının himmetiyle sedler yapılmıştır. Bu nev'iden çok sedler var. Kur'ân‑ı Hakîm, umum nev'‑i beşerle konuştuğu için, zâhiren bir hâdise‑i cüz'iyeyi zikredip, umum o hâdiseye benzer hâdisâtı ihtar ederek konuşuyor.
193
İşte bu nokta‑i nazardandır ki, Sedde ve Ye'cüc ve Me'cüce dair rivâyetler ve akvâl‑i müfessirîn ayrı ayrı gidiyor.
Hem Kur'ân‑ı Hakîm, münâsebât‑ı kelâmiye cihetinde bir hâdiseden uzak bir hâdiseye intikal eder. Bu münâsebâtı düşünmeyen zanneder ki, iki hâdisenin zamanları birbirine yakındır. İşte, Seddin harâbiyetinden kıyâmetin kopmasını Kur'ân’ın haber vermesi, kurbiyet‑i zaman cihetiyle değil, belki münâsebât‑ı kelâmiye cihetinde iki nükte içindir.
Yani; bu sed nasıl harâb olacak; öyle de, dünya harâb olacaktır. Hem nasıl ki, fıtrî ve İlâhî sedler olan dağlar metîndir, ancak kıyâmetin kopmasıyla harâb olurlar, öyle de; bu sed dahi dağ gibi metîndir, ancak dünyanın harâb olmasıyla hâk ile yeksân olabilir, inkılâbât‑ı zaman tahribât yapsa da çoğu sağlam kalır demektir. Evet, Sedd‑i Zülkarneyn’in külliyetinden bir ferdi olan Sedd‑i Çinî binler sene yaşadığı hâlde daha meydânda duruyor. İnsanın eliyle zemin sahifesinde yazılan mücessem, mütehaccir, mânidâr, tarih‑i kadîmden uzun bir satır olarak okunuyor.

Üçüncü Suâliniz

Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın Deccâlı öldürmesi, hem Birinci Mektûb ve hem Onbeşinci Mektûb’da gayet muhtasar ve size kâfî bir cevab vardır.
194

“Muğayyebât‑ı Hamse’den Yağmurun Gelme Vakti ve Cenînin Keyfiyeti”ne Dair İki Suâl

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, fedâkâr, sıddık, vefâdâr kardeşlerim Hoca Sabri (R.H.) ve Hâfız Ali (R.H.)
Muğayyebât‑ı Hamseye dair Sûre‑i Lokman’ın âhirindeki âyetin hakkında mühim suâliniz gayet mühim bir cevab isterken, maatteessüf, şimdiki hâlet‑i rûhiyem ve ahvâl‑i maddiyem o cevaba müsâid değildir. Yalnız, suâlinizin temâs ettiği bir‑iki noktaya gayet mücmel işâret edeceğiz. Şu suâlinizin meâli gösteriyor ki, ehl‑i ilhâd tarafından tenkid sûretinde Muğayyebât‑ı Hamseden yağmurun gelmek vaktine ve rahm‑ı mâderdeki cenînin keyfiyetine i'tirâz edilmiş.
Demişler ki: Rasathânelerde bir âletle yağmurun vakt‑i nüzûlü keşfediliyor. Onu da, Allah’tan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla rahm‑ı mâderdeki cenînin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek Muğayyebât‑ı Hamseye ıttılâ' kàbildir.”
Elcevab: Yağmurun vakt‑i nüzûlü bir kaideye merbût olmadığı için, doğrudan doğruya meşîet‑i hàssa-i İlâhiye ile bağlı ve hazine‑i rahmetten hususî irâdeye tâbi olduğunun bir sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Kâinâtta en mühim hakikat ve en kıymetdâr mâhiyet; nur, vücûd ve hayat ve rahmettir ki; bu dört şey perdesiz, vâsıtasız, doğrudan doğruya kudret‑i İlâhiye ve meşîet‑i hàssa-i İlâhiye’ye bakar. Sâir masnûâtta zâhirî esbâb, kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irâde ve meşîete hicâb oluyor. Fakat vücûd, hayat, nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr‑ı hikmeti o işte cereyan etmiyor.
195
Mâdem vücûdda en mühim hakikat, rahmet ve hayattır. Yağmur, hayata menşe' ve medâr‑ı rahmet, belki ayn‑ı rahmettir. Elbette vesâit perde olmayacak, kaide ve yeknesaklık dahi meşîet‑i hàssa-i İlâhiye’yi setretmeyecek; ki her vakit, herkes, herşeyde şükür ve ubûdiyete ve suâl ve duâya mecbur olsun. Eğer bir kaide dâhilinde olsaydı, o kaideye güvenip, şükür ve ricâ kapısı kapanırdı. Güneşin tulû'unda ne kadar menfaatler olduğu ma'lûmdur. Hâlbuki muttarid bir kaideye tâbi olduğundan, güneşin çıkması için duâ edilmiyor. ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor. Ve ilm‑i beşerî, o kaidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını bildiği için, gâibden sayılmıyor.
Fakat yağmurun cüz'iyâtı bir kaideye tâbi olmadığı için, her vakit insanlar ricâ ve duâ ile Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâya mecbur oluyorlar. Ve ilm‑i beşerî, vakt‑i nüzûlünü ta'yin edemediği için, sırf hazine‑i rahmetten bir ni'met‑i hàssa telâkki edip hakîki şükrediyorlar.
İşte bu âyet, bu nokta‑i nazardan yağmurun vakt‑i nüzûlünü Muğayyebât‑ı Hamseye idhal ediyor.
Rasathânelerdeki âletle bir yağmurun mukaddemâtını hissedip vaktini ta'yin etmek gâibi bilmek değil, belki gâibden çıkıp âlem‑i şehâdete takarrübü vaktinde bazı mukaddemâtına ıttılâ' sûretinde bilmektir. Nasıl en hafî umûr‑u gaybiye vukû'a geldikte, veyâhut vukû'a yakın olduktan sonra, hiss‑i kable'l-vukû'un bir nev'iyle bilinir. O gaybı bilmek değil; belki o, mevcûdu veya mukarrebü'l‑vücûdu bilmektir. Hattâ ben, kendi a'sâbımda bir hassâsiyet cihetiyle, yirmidört saat evvel, gelecek yağmuru bazen hissediyorum. Demek yağmurun mukaddemâtı, mebâdîleri var. O mebâdîler, rutûbet nev'inden kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hâl, aynen kaide gibi, ilm‑i beşerin gâibden çıkıp daha şehâdete girmeyen umûra vusûle bir vesile olur.
196
Fakat daha âlem‑i şehâdete ayak basmayan ve meşîet‑i hàssa ile rahmet‑i hàssadan çıkmayan yağmurun vakt‑i nüzûlünü bilmek, ilm‑i Allâmü'l-Guyûb’a mahsûstur.
Kaldı İkinci Mes'ele
Röntgen şuâıyla rahm‑ı mâderdeki çocuğun erkek ve dişisini bilmek ile, ﴿وَيَعْلَمُ مَا فِي الْاَرْحَامِ âyetinin meâl‑i gaybîsine münâfî olamaz. Çünkü; âyet yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil, belki o çocuğun acîb isti'dâd‑ı hususîsi ve istikbâlde kesb edeceği vaziyetine medâr olan mukadderât‑ı hayatiyesinin mebâdîleri, hattâ sîmâsındaki gayet acîb olan sikke‑i Samediyet muraddır ki, çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm‑i Allâmü'l-Guyûb’a mahsûstur. Yüz bin röntgen‑misâl fikr‑i beşerî birleşse, yine o çocuğun umum efrâd‑ı beşeriyeye karşı birer alâmet‑i fârikası bulunan yalnız hakîki sîmâ‑yı vechiyesini keşfedemez. Nerede kaldı ki, sîmâ‑yı vechîsinden yüz defa daha hàrika olan, isti'dâdındaki sîmâ‑yı manevîyi keşfedebilsin!
Başta dedik ki: Vücûd ve hayat ve rahmet, bu kâinâtta en mühim hakikatlerdir ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için, o câmi' hakikat‑i hayatiye, bütün incelikleriyle ve dekàikiyle irâde‑i hàssaya ve rahmet‑i hàssaya ve meşîet‑i hàssaya bakmalarının bir sırrı şudur ki: Hayat, bütün cihâzâtıyla ve cihâtıyla şükür ve ubûdiyet ve tesbihin menşe' ve medârı olduğundandır ki, irâde‑i hàssaya hicâb olan yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet‑i hàssaya perde olan vesâit‑i zâhiriye konulmamıştır.
Cenâb‑ı Hakk’ın, rahm‑ı mâderdeki çocukların sîmâ‑yı maddî ve manevîlerinde iki cilvesi var:
197
Birisi: Vahdetini ve Ehadiyetini ve Samediyetini gösterir ki, o çocuk a'zâ‑yı esâsîde ve cihâzât‑ı insaniyenin envâ'ında sâir insanlarla muvâfık ve mutâbık olduğu cihetle, Hàlık ve Sâni'inin vahdetine şehâdet ediyor. O cenîn bu lisân ile bağırıyor ki: Bana bu sîmâ ve a'zâyı veren kim ise, bütün esâsât‑ı a'zâda bana benzeyen bütün insanların sâni'i dahi O’dur. Ve hem bütün zîhayatın sâni'i O’dur.”
İşte, rahm‑ı mâderdeki cenînin bu lisânı, gaybî değil, kaideye ve ıttırâda ve nev'ine tâbi olduğu için ma'lûmdur, bilinebilir. Âlem‑i şehâdetten âlem‑i gayba girmiş bir daldır ve bir dildir.
İkinci Cihet: Sîmâ‑yı isti'dâdiye-i hususiyesi ve sîmâ‑yı vechiye-i şahsiyesi lisânıyla Sâni'inin ihtiyarını, irâdesini ve meşîetini ve rahmet‑i hàssasını ve hiçbir kayd altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisân gaybü'l‑gaybdan geliyor. İlm‑i ezelîden başkası, kable'l‑vücûd bunu göremiyor ve ihâta edemiyor. Rahm‑ı mâderde iken bu sîmânın binde bir cihâzâtı görünmekle bilinmiyor!
Elhâsıl: Cenînin sîmâ‑yı isti'dâdîsinde ve sîmâ‑yı vechiyesinde hem delil‑i Vahdâniyet var, hem ihtiyar ve İrâde‑i İlâhiye’nin ciheti vardır.
Eğer Cenâb‑ı Hak muvaffak etse, Muğayyebât‑ı Hamseye dair bazı nükteler yazılacaktır. Şimdilik bundan fazla vaktim ve hâlim müsâade etmedi; hâtime veriyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
198

“Letâif‑i Aşere” ve “Mânâ-yı İsmî” ile “Mânâ-yı Harfî”ye Dair İki Suâl

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!
Mektûbunda Letâif‑i Aşereyi suâl ediyorsun. Şimdi tarîkatı ders vermek zamanında olmadığımdan, tarîk‑ı Nakşî muhakkìklerinin Letâif‑i Aşere’ye dair eserleri var. Şimdilik vazifemiz ise istihrâc‑ı esrâr olduğundan, mevcûd mesâili nakil değildir. Gücenme tafsilât veremiyorum. Yalnız bu kadar derim ki:
Letâif‑i aşere, İmâm‑ı Rabbânî; kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, insanda anâsır‑ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münâsib bir latîfe‑i insaniye tâbir ederek seyr ü sülûkte her mertebede bir latîfenin terakkiyâtı ve ahvâlinden icmâlen bahsetmiştir.
Ben kendimce görüyorum ki, insanın mâhiyet‑i câmiasında ve isti'dâd‑ı hayatiyesinde çok letâif var, onlardan on tanesi iştihâr etmiş. Hattâ hükemâ ve ulemâ‑i zâhirî dahi, o letâif‑i aşerenin pencereleri veyâhut nümûneleri olan havâss‑ı hamse-i zâhirî, havâss‑ı hamse-i bâtına diye o letâif‑i aşereyi başka bir sûrette hikmetlerine esâs tutmuşlar.
Hattâ avâm ve hàvâs beyninde teârüf etmiş olan insanın letâif‑i aşeresi, ehl‑i tarîkin letâif‑i aşeresiyle münâsebetdârdır. Meselâ: Vicdân, a'sâb, his, akıl, hevâ, kuvve‑i şeheviye, kuvve‑i gadabiye gibi letâifi, kalb, rûh ve sırra ilâve edilse letâif‑i aşereyi başka bir sûrette gösterir. Daha bu letâiften başka sâika, şâika ve hiss‑i kable'l-vukû' gibi çok letâif var. Bu mes'eleye dair hakikat yazılsa çok uzun olur, vaktim de kısa olduğundan kısa kesmeye mecbur oldum.
199
Senin ikinci suâlin olan, mânâ‑yı ismî ile mânâ‑yı harfînin bahsi ise, ilm‑i nahvin umum kitapları başlarında o mes'ele izâh edildiği gibi ilm‑i hakikatin Sözler ve Mektûbatlar nâmındaki risalelerinde temsîlâtla kâfî beyânât vardır. Senin gibi zekî ve müdakkik bir zâta karşı fazla izâhat fazla oluyor.
Sen âyineye baksan, eğer âyineye şişe için bakarsan şişeyi kasden görürsün, içinde Re'fet’e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksad, mübârek sîmânıza bakmak için âyineye baktın, sevimli Re'fet’i kasden görürsün ﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ dersin. Âyine şişesi tebeî, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci sûrette âyine şişesi mânâ‑yı ismîdir. Re'fet mânâ‑yı harfî oluyor. İkinci sûrette âyine şişesi mânâ‑yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mânâ için bakılır ki akistir. Akis, mânâ‑yı ismîdir. Yani دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِهِ olan ta'rif‑i isme bir cihette dâhildir. Ve âyine ise دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي غَيْرِهِ olan harfin ta'rifine mâsadak olur.
Kâinât, nazar‑ı Kur'ânî ile bütün mevcûdâtı, hurûftur, mânâ‑yı harfiyle başkasının mânâsını ifâde ediyorlar. Yani esmâsını, sıfâtını bildiriyorlar. Rûhsuz felsefe ekseriyâ mânâ‑yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor. Her ne ise Şimdi çok konuşmaya vaktim yoktur. Hattâ fihristenin en kolay, en mühim, en âhir parçasını dahi yazamıyorum. Senin ders arkadaşların, bilhassa Husrev, Bekir, Rüşdü, Lütfi, Şeyh Mustafa, Hâfız Ahmed, Sezâi, Mehmedler, Hocalara selâm ve mübârek hânende mübârek masûmlara duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
200

Onyedinci Lem'a

Zühre’den gelmiş Onbeş Nota”dan ibarettir.
﴿

Mukaddime

(Bu lem'anın te'lifinden) oniki sene evvel () inâyet‑i Rabbâniye ile, mârifet‑i İlâhiye’de bir hareket‑i fikriye ve bir seyahat‑ı kalbiye ve bir inkişafat‑ı rûhiyede tezâhür eden bazı lemeât‑ı Tevhidiyeyi, Arabî olarak, notalar sûretinde Zühre, Şu'le, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risalelerde kaydetmiştim. Uzun bir hakikatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuâını irâe etmek tarzında yazıldığından, yalnız kendi kendime birer hâtıra ve birer ihtar şeklinde olduğundan, başkalarının istifadesi mahdûd kalmıştı. Hususan, en mümtâz ve en hàs kardeşlerimin kısm‑ı a'zamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarı ve ilhâhıyla, o notaların, o lem'aların kısmen izâhlı ve kısmen kısa bir meâlini Türkçe olarak yazmağa mecbur oldum.
Şu notalar ve Arabî risaleler, Yeni Said’in en evvel hakikat ilminden bir derece şühûd sûretinde gördüğü için, tağyîr edilmeden, meâlleri yazıldı. Onun için, bazı cümleler sâir Söz’lerde de zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor. Ve bir kısmı, gayet mücmel olmakla beraber, izâh edilmiyor; letâfet‑i asliyesini kaybetmesin.
201

Birinci Nota

Kendi nefsime hitâben demiştim: Ey gâfil Said! Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refâkat etmeyen ve dünyanın harâbıyla senden müfârakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırâzıyla seni terk edip arka çeviren ve bâhusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî' etmeyen, hususan bir‑iki sene zarfında ebedî bir firâk ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husûlü ânında seni terk eden fânî şeylerle kalbini bağlamak, kâr‑ı akıl değildir.
Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.
Sen kendi mâhiyetine bak ki; senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına râzı olamaz. O’ndan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve latîfelerinin sultanıdır. Fâtır‑ı Hakîm’in emrine mutî' olan o sultanına itâat et, kurtul!

İkinci Nota

Hakikatdâr bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum: Ey İnsan! Kur'ân’ın desâtirindendir ki; Cenâb‑ı Hakk’ın mâsivâsından hiçbir şeyi, ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen, kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat, ma'bûdiyetten uzaklık noktasında müsâvî oldukları gibi, mahlûkıyet nisbetinde de birdirler.”
202

Üçüncü Nota

Ey gâfil Said! Bil ki, galat‑ı his nev'inden, gayet muvakkat dünyayı lâyemût ve dâimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sâbit ve müstemir gördüğünden, fânî nefsini de o nazar ile sâbit telâkki ettiğinden, yalnız kıyâmetin kopacağından dehşet alıyorsun. Güyâ kıyâmetin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun. Aklını başına al. Sen ve hususî dünyan, dâimî zevâl ve fenâ darbesine ma'rûzsunuz. Senin bu galat‑ı hissin ve mağlatan şu misâle benzer ki:
Bir adam, elinde olan âyinesini bir hâne veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misâlî bir hâne, bir şehir, bir bahçe, o âyinede görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tağayyür âyinenin başına gelse, o hayâlî hâne ve şehir ve bahçede herc ü merc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakîki hâne, şehir ve bahçenin devam ve bekàsı sana fâide vermez. Çünkü; senin elindeki âyinedeki hâne ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyâs ve mîzan iledir.
Senin hayatın ve ömrün âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada o hâne ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harâb olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyâmetin kopacak bir vaziyettedir.
Mâdem öyledir; sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme!

Dördüncü Nota