101
Onbirinci Lem'a
Mirkâtü's‑Sünne ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a
﴿﷽﴾
﴿لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُفٌ رَح۪يمٌ﴾
Şu âyetin Birinci Makamı Minhâcü's‑Sünnet, İkinci Makamı Mirkâtü's‑Sünnettir.
﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾
Bu iki âyet‑i azîmenin yüzer nüktesinden “On bir Nüktesi” icmâlen beyân edilecek.
Birinci Nükte
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ي فَلَهُ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ Yani; “Fesâd‑ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehîdin ecrini, sevâbını kazanabilir.”
102
Evet, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ', mutlaka gayet kıymetdârdır. Hususan bid'aların istilâsı zamanında Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' etmek daha ziyâde kıymetdârdır. Hususan fesâd‑ı ümmet zamanında Sünnet‑i Seniye’nin küçük bir âdâbına mürâat etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir îmânı ihsâs ediyor. Doğrudan doğruya Sünnete ittibâ' etmek, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı hâtıra getiriyor. O ihtardan, o hâtıra, bir huzur‑u İlâhî hâtırasına inkılâb eder.
Hattâ en küçük bir muâmelede; hattâ yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet‑i Seniye’yi mürâat ettiği dakikada, o âdi muâmele ve o fıtrî amel, sevâblı bir ibâdet ve şer'î bir hareket oluyor. Çünkü; o âdi hareketiyle Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ittibâ'ını düşünüyor ve şerîatın bir edebi olduğunu tasavvur eder. Ve şerîat sâhibi O olduğu hâtırına gelir. Ve ondan, Şâri'‑i Hakîki olan Cenâb‑ı Hakk’a kalbi müteveccih olur. Bir nev'i huzur ve ibâdet kazanır.
İşte, bu sırra binâen, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'ı kendine âdet eden, âdâtını ibâdete çevirir, bütün ömrünü semeredâr ve sevâbdâr yapabilir.
İkinci Nükte
İmâm‑ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî (R.A.) demiş ki: “Ben seyr‑i rûhânide kat'‑ı merâtib ederken, tabakàt‑ı evliyâ içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli; Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'ı, esâs‑ı tarîkat ittihàz edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmî evliyâları, sâir tabakàtın hàs velîlerinden daha muhteşem görünüyordu.” Evet, Müceddid‑i Elf-i Sânî İmâm-ı Rabbânî hak söylüyor.
103
Sünnet‑i Seniye’yi esâs tutan, Habîbullâh’ın zılli altında makam‑ı mahbûbiyete mazhardır.
Üçüncü Nükte
Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs‑i emmârenin gururundan gayet müdhiş ve manevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakàik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyyâ’dan serâya, kâh serâdan Süreyyâ’ya kadar bir sukùt ve suûd içerisinde çalkanıyorlardı.
İşte, o zaman müşâhede ettim ki; Sünnet‑i Seniye’nin mes'eleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt‑ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümâtlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum.
Hem o seyahat‑ı rûhiyede, çok tazyîkat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet‑i Seniye’nin o vaziyete temâs eden mes'elelerine ittibâ' ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hìffet buluyordum. Bir teslîmiyetle, tereddüdlerden ve vesveselerden, yani; “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum.
Ne vakit elimi çektiysem; bakıyordum tazyîkat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümâtlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor. Yük hafifleşiyor, tazyîkat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmâm‑ı Rabbânî’nin hükmünü bilmüşâhede tasdik ettim.
Dördüncü Nükte
Bir zaman râbıta‑i mevtten ve اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesindeki tasdikten ve âlemin zevâl ve fenâsından gelen bir hâlet‑i rûhiyeden kendimi acîb bir âlemde gördüm. Baktım ki; ben bir cenazeyim, üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum.
104
Birisi: Benim hayatımla alâkadar ve mâzi kabrine giren zîhayat mahlûkatın hey'et‑i mecmuasının cenaze‑i maneviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.
İkincisi: Küre‑i arz mezaristanında, nev'‑i beşerin hayatıyla alâkadar envâ'‑ı zîhayatın hey'et‑i mecmuasının mâzi mezarına defnedilen azîm cenazenin başında bulunan, mezar taşı olan, bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım.
Üçüncüsü: Şu kâinâtın kıyâmet vaktinde ölmesi, muhakkaku'l‑vukû' olduğu için, nazarımda vâki hükmüne geçti. O azîm cenazenin sekerâtından dehşet ve vefâtından beht ve hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbâlde de muhakkaku'l‑vukû' olan vefâtım o zaman vukû' buluyor gibi göründü ve ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا﴾ (ilâ âhir) sırrıyla, bütün mevcûdât, bütün mahbûbât, benim vefâtımla bana arkalarını çevirip beni terk ettiler, yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz sûretini alan ebed tarafındaki istikbâle rûhum sevk ediliyordu. O denize ister istemez atılmak lâzım geliyordu.
İşte, o pek acîb ve çok hazîn hâlette iken, îmân ve Kur'ân’dan gelen bir mededle, ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾ âyeti imdâdıma yetişti ve gayet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Rûh, kemâl‑i emniyetle ve sürûrla o âyetin içine girdi. Evet, anladım ki; âyetin mânâ‑yı sarîhinden başka bir mânâ‑yı işârîsi beni tesellî etti ki, sükûnet buldum ve sekînet verdi.
105
Evet, nasıl ki, mânâ‑yı sarîhi Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a der: “Eğer ehl‑i dalâlet arka verip senin şerîat ve sünnetinden i'râz edip Kur'ân’ı dinlemeseler, merak etme. Ve de ki: Cenâb‑ı Hak bana kâfîdir. O’na tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize, ittibâ' edecekleri yetiştirir. Taht‑ı saltanatı herşeyi muhîttir; ne âsîler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdâd edenler medetsiz kalırlar!”
Öyle de, mânâ‑yı işârîsiyle der ki: “Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcûdât seni bırakıp fenâ yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden müfârakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terk edip mezaristana girerse, eğer ehl‑i gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümâta düşerse, merak etme. De ki: Cenâb‑ı Hak bana kâfîdir. Mâdem O var, herşey var. Ve o hâlde, o gidenler ademe gitmediler; O’nun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline O Arş‑ı Azîm Sâhibi, nihâyetsiz cünûd ve askerinden, başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar; başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedârları gönderir. Ve dalâlete düşenlere bedel, tarîk‑ı hakkı takib edecek mutî' kullarını gönderebilir. Mâdem öyledir, O herşeye bedeldir. Bütün eşya bir tek teveccühüne bedel olamaz!” der.
İşte, şu mânâ‑yı işârî vâsıtasıyla, bana dehşet veren üç müdhiş cenaze, başka şekil aldılar. Yani; hem Hakîm, hem Rahîm, hem Âdil, hem Kadîr bir Zât‑ı Zülcelâl’in taht‑ı tedbir ve rubûbiyetinde ve hikmet ve rahmeti içinde hikmet‑nümâ bir seyerân, ibret‑nümâ bir cevelân, vazifedârâne bir seyahat sûretinde bir seyr ü seferdir, bir terhis ve tavziftir ki; böylece kâinât çalkalanıyor, gidiyor, geliyor.
106
Beşinci Nükte
﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾ âyet‑i azîmesi, ittibâ'‑ı Sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat'î bir sûrette ilân ediyor. Evet, şu âyet‑i kerîme, kıyâsât‑ı mantıkıye içinde, kıyâs‑ı istisnaî kısmının en kuvvetli ve kat'î bir kıyâsıdır. Şöyle ki:
Nasıl mantıkça kıyâs‑ı istisnaî misâli olarak deniliyor: “Eğer güneş çıksa, gündüz olacak.” Müsbet netice için denilir: “Güneş çıktı. Öyle ise netice veriyor ki, şimdi gündüzdür.” Menfî netice için deniliyor: “Gündüz yok. Öyle ise netice veriyor ki, güneş çıkmamış.” Mantıkça, bu müsbet ve menfî iki netice kat'îdirler.
Aynen böyle de, şu âyet‑i kerîme der ki: “Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habîbullâh’a ittibâ' edilecek. İttibâ' edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur” Muhabbetullâh varsa, netice verir ki, Habîbullâh’ın Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ'ı intac eder.
Evet, Cenâb‑ı Hakk’a îmân eden, elbette O’na itâat edecek. Ve itâat yolları içinde en makbûlü ve en müstakîmi ve en kısası, bilâ‑şübhe, Habîbullâh’ın gösterdiği ve takib ettiği yoldur.
Evet, bu kâinâtı bu derece in'âmât ile dolduran Zât‑ı Kerîm-i Zülcemâl, zîşuûrlardan o ni'metlere karşı şükür istemesi, zarûrî ve bedîhîdir.
Hem bu kâinâtı bu kadar mu'cizât‑ı san'atla tezyîn eden O Zât‑ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette, bilbedâhe, zîşuûrlar içinde en mümtâz birisini Kendine muhâtab ve tercümân ve ibâdına mübelliğ ve imâm yapacaktır.
Hem bu kâinâtı had ve hesaba gelmez tecelliyât‑ı cemâl ve kemâlâtına mazhar eden O Zât‑ı Cemîl-i Zülkemâl, elbette, bilbedâhe, sevdiği ve izhârını istediği cemâl ve kemâl ve esmâ ve san'atının en câmi' ve en mükemmel mikyâs ve medârı olan bir Zâta, herhalde en ekmel bir vaziyet‑i ubûdiyeti verecek ve O’nun vaziyetini sâirlerine nümûne‑i imtisal edip herkesi O’nun ittibâ'ına sevk edecek. Tâ ki, o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.
107
Elhâsıl: Muhabbetullâh, Sünnet‑i Seniye’nin ittibâ'ını istilzam edip intac ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'ından hissesi ziyâde ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet‑i Seniye’yi takdir etmeyip bid'alara giriyor.
Altıncı Nükte
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ Yani; ﴿اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ﴾ sırrı ile, kavâid‑i Şerîat-ı Garrâ ve desâtir‑i Sünnet-i Seniye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icâdlarla o düsturları beğenmemek veyâhut – hâşâ ve kellâ! – nâkıs görmek hissini veren bid'aları icâd etmek dalâlettir, ateştir.
Sünnet‑i Seniye’nin merâtibi var: Bir kısmı vâcibdir, terk edilmez. O kısım, Şerîat‑ı Garrâ’da tafsilâtıyla beyân edilmiş. Onlar muhkemâttır; hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da nevâfil nev'indendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır: Bir kısım, ibâdete tâbi Sünnet‑i Seniye kısımlarıdır. Onlar dahi Şerîat kitaplarında beyân edilmiş; onların tağyîri bid'attır. Diğer kısmı, “âdâb” tâbir ediliyor ki, Siyer‑i Seniye kitaplarında zikredilmiş. Onlara muhâlefete bid'a denilmez; fakat âdâb‑ı Nebevîye bir nev'i muhâlefettir ve onların nurundan ve o hakîki edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise, örf ve âdât, muâmelât‑ı fıtriyede Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tevâtürle ma'lûm olan harekâtına ittibâ' etmektir.
108
Meselâ; söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyân eden ve muâşerete taalluk eden çok Sünnet‑i Seniye’ler var. Bu nev'i sünnetlere “âdâb” tâbir edilir. Fakat o âdâba ittibâ' eden, âdâtını ibâdete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın mürâatı, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tahattur ettiriyor, kalbe bir nur veriyor.
Sünnet‑i Seniye’nin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk‑u umumiye nev'inden, cem'iyete ait bir ubûdiyettir. Birisinin yapmasıyla o cem'iyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemâat mes'ûl olur. Bu nev'i şeâire riyâ giremez ve ilân edilir. Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.
Yedinci Nükte
Sünnet‑i Seniye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş:اَدَّبَن۪ي رَبّ۪ي فَاَحْسَنَ تَأْد۪يب۪ي Yani; “Rabbim bana edebi güzel bir sûrette ihsân etmiş, edeblendirmiş.” Evet, Siyer‑i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet‑i Seniye’yi bilen, kat'iyyen anlar ki; edebin envâ'ını, Cenâb‑ı Hak, Habîbinde cem'etmiştir. O’nun Sünnet‑i Seniye’sini terk eden, edebi terk eder. بِى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْkaidesine mâsadak olur, hasâretli bir edebsizliğe düşer.
109
Suâl: Herşeyi bilen ve gören ve hiçbir şey O’ndan gizlenemeyen Allâmü'l‑Guyûb’a karşı edeb nasıl olur? Sebeb‑i hacâlet olan hâletler O’ndan gizlenemez. Edebin bir nev'i tesettürdür, mûcib‑i istikrâh hâlâtı setretmektir. Allâmü'l‑Guyûb’a karşı tesettür olamaz.
Elcevab:
Evvelâ: Sâni'‑i Zülcelâl nasıl ki, kemâl‑i ehemmiyetle san'atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve ni'metlerine, o ni'metleri süslendirmek cihetiyle nazar‑ı dikkati celb ediyor. Öyle de; mahlûkatını ve ibâdını sâir zîşuûrlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemîl ve Müzeyyin ve Latîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nev'i isyan ve hilâf‑ı edeb oluyor.
İşte, Sünnet‑i Seniye’deki edeb, O Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâlarının hududları içinde bir mahz‑ı edeb vaziyetini takınmaktır.
Sâniyen: Nasıl ki, bir tabib, doktorluk noktasında, bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zarûret olduğu vakit ona gösterilir, hilâf‑ı edeb denilmez. Belki, edeb‑i tıb öyle iktiza eder denilir. Fakat o tabib, recüliyet ünvânıyla yâhut vâiz ismiyle yâhut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz, ona gösterilmesini edeb fetvâ veremez. Ve o cihette ona göstermek, hayâsızlıktır.
Öyle de, Sâni'‑i Zülcelâl’in çok esmâsı var; herbir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ; Gaffâr ismi günahların vücûdunu ve Settâr ismi kusurâtın bulunmasını iktiza ettikleri gibi, Cemîl ismi de çirkinliği görmek istemez. Latîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm gibi esmâ‑i cemâliye ve kemâliye, mevcûdâtın güzel bir sûrette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esmâ‑i cemâliye ve kemâliye ise, melâike ve rûhâni ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcûdâtın güzel vaziyetleriyle ve hüsn‑ü edebleriyle göstermek isterler.
İşte, Sünnet‑i Seniye’deki âdâb, bu ulvî âdâbın işâretidir ve düsturlarıdır ve nümûneleridir.
110
Sekizinci Nükte
﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ﴾ ’dan evvelki olan ﴿لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ… اِلخ﴾ âyeti, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı kemâl‑i şefkat ve nihâyet re'fetini gösterdikten sonra, şu ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا﴾ âyetiyle der ki: “Ey insanlar! Ey Müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarf eden ve manevî yaralarınız için, kemâl‑i şefkatle getirdiği ahkâm ve Sünnet‑i Seniye’siyle tedâvi edip merhem vuran şefkat‑perver bir zâtın bedîhî şefkatini inkâr etmek ve gözle görünen re'fetini ittiham etmek derecesinde O’nun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek ne kadar vicdânsızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz.
Ve ey şefkatli Resûl ve ey re'fetli Nebî! Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re'fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler, merak etme. Semâvât ve arzın cünûdu taht‑ı emrinde olan, Arş‑ı Azîm-i Muhîtin tahtında Saltanat‑ı Rubûbiyet’i hükmeden Zât‑ı Zülcelâl sana kâfîdir. Hakîki mutî' tâifeleri senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabûl ettirir!”
Evet, Şerîat‑ı Muhammediye ve Sünnet‑i Ahmediye’de hiçbir mes'ele yoktur ki, müteaddid hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu da'vânın isbâtına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş‑seksen Risale‑i Nuriye, Sünnet‑i Ahmediye’nin ve Şerîat‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) mes'eleleri ne kadar hikmetli ve hakikatli olduğuna yetmiş‑seksen şâhid‑i sâdık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzûa dair iktidar olsa, yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin risale, o hikmetleri bitiremeyecek.
111
Hem ben şahsımda bilmüşâhede ve zevken, belki bin tecrübâtım var ki; mesâil‑i Şerîatla Sünnet‑i Seniye düsturları, emrâz‑ı rûhâniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz‑ı ictimâiyede gayet nâfi' birer devâdır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli mes'eleler tutamadığını, bilmüşâhede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde ihsâs ettiğimi ilân ediyorum. Bu da'vâmda tereddüd edenler, Risale‑i Nur eczâlarına müracaat edip baksınlar.
İşte, böyle bir Zâtın Sünnet‑i Seniye’sine elden geldiği kadar ittibâ'a çalışmak ne kadar kârlı ve hayat‑ı ebediye için ne kadar saâdetli ve hayat‑ı dünyeviye için ne kadar menfaatli olduğu kıyâs edilsin.
Dokuzuncu Nükte
Sünnet‑i Seniye’nin herbir nev'ine tamamen bilfiil ittibâ' etmek, ehass‑ı hàvâssa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkasd, tarafdârâne ve iltizamkârâne tâlib olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara zâten ittibâ'a mecburiyet var. Ve ubûdiyetteki müstehab olan Sünnet‑i Seniye’nin terkinde, günah olmasa dahi, büyük sevâbın zâyiâtı var. Tağyîrinde ise büyük hatâ vardır. Âdât ve muâmelâttaki Sünnet‑i Seniye ise, ittibâ' ettikçe, o âdât, ibâdet olur. Etmese itâb yok; fakat Habîbullâh’ın âdâb‑ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır.
112
Ahkâm‑ı ubûdiyette yeni icâdlar bid'attır. Bid'atlar ise, ﴿اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ﴾ sırrına münâfî olduğu için, merduttur. Fakat, tarîkatta evrâd ve ezkâr ve meşrebler nev'inden olsa ve asılları Kitab ve Sünnetten ahzedilmek şartıyla, ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı sûrette olmakla beraber, mukarrer olan usûl ve esâsât‑ı Sünnet-i Seniye’ye muhâlefet ve tağyîr etmemek şartıyla, bid'a değillerdir. Lâkin bir kısım ehl‑i ilim, bunlardan bir kısmını bid'aya dâhil edip fakat “bid'a‑i hasene” nâmını vermiş.
İmâm‑ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî diyor ki: “Ben seyr ü sülûk‑i rûhânide görüyordum ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan mervî olan kelimât nurludur, Sünnet‑i Seniye şuâı ile parlıyor. O’ndan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve hâlleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukâbil gelmiyordu. Bundan anladım ki, Sünnet‑i Seniye’nin şuâı bir iksîrdir. Hem o Sünnet, nur isteyenlere kâfîdir; hariçte nur aramaya ihtiyaç yoktur.”
İşte, böyle hakikat ve Şerîatın bir kahramanı olan bir zâtın bu hükmü gösteriyor ki; Sünnet‑i Seniye, saâdet‑i dâreynin temel taşıdır ve kemâlâtın mâdeni ve menba'ıdır.
اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ
﴿رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ﴾
113
Onuncu Nükte
﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾ âyetinde i'câzlı bir îcâz vardır. Çünkü çok cümleler bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu âyet diyor ki: “Allah’a (Celle Celâlühû) îmânınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Mâdem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise; Allah’ın sevdiği Zâta benzemelisiniz. O’na benzemek ise, O’na ittibâ' etmektir. Ne vakit O’na ittibâ' etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”
İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir meâlidir. Demek oluyor ki, insan için en mühim àlî maksad, Cenâb‑ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab‑ı a'lânın yolu Habîbullâh’a ittibâ'dır ve Sünnet‑i Seniye’sine iktidâdır. Bu makamda Üç Nokta isbât edilse, mezkûr hakikat tamamıyla tezâhür eder.
Birinci Nokta: Beşer, fıtraten, şu kâinâtın Hàlık’ına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünkü fıtrat‑ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemâle karşı perestiş etmek ve ihsâna karşı sevmek vardır. Cemâl ve kemâl ve ihsân derecâtına göre o muhabbet tezâyüd eder, aşkın en müntehâ derecesine kadar gider. Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde kâinât kadar bir aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve‑i hâfıza, bir kütübhâne hükmünde binler kitab kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki; kalb‑i insan, kâinâtı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir.
Mâdem fıtrat‑ı beşeriyede ihsân ve cemâl ve kemâle karşı böyle hadsiz bir isti'dâd‑ı muhabbet vardır. Ve mâdem bu kâinâtın Hàlık’ı, kâinâtta tezâhür eden âsârıyla bilbedâhe tahakkuku sâbit olan hadsiz cemâl‑i mukaddesi, bu mevcûdâtta tezâhür eden nukùş‑u san'atıyla bizzarûre sübûtu tahakkuk eden hadsiz kemâl‑i kudsîsi ve bütün zîhayatlarda tezâhür eden hadsiz envâ'‑ı ihsân ve in'âmâtıyla bilyakìn ve belki bilmüşâhede vücûdu tahakkuk eden hadsiz ihsânatı vardır. Elbette, zîşuûrların en câmi'i ve en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştâkı olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor.
114
Evet, herbir insan O Hàlık‑ı Zülcelâl’e karşı hadsiz bir muhabbete müstaid olduğu gibi, O Hàlık dahi herkesten ziyâde cemâl ve kemâl ve ihsânına karşı hadsiz bir mahbûbiyete müstehaktır. Hattâ insan‑ı mü'minde, hayatına ve bekàsına ve vücûduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcûdâta karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedîd alâkaları, o isti'dâd‑ı muhabbet-i İlâhiye’nin tereşşuhâtıdır. Hattâ insanın mütenevvi' hissiyat‑ı şedîdesi, o isti'dâd‑ı muhabbetin istihâleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır.
Ma'lûmdur ki, insan kendi saâdetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadar olduğu zâtların saâdetleriyle dahi mütelezziz oluyor. Ve kendini belâdan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever.
İşte bu hâlet‑i rûhiyeye binâen, insan, eğer her insana ait envâ'‑ı ihsânat-ı İlâhiye’den yalnız bunu düşünse ki: “Benim Hàlık’ım beni zulümât‑ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada bir güzel dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman beni i'dâm‑ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp; bâkî bir âlemde ebedî ve çok şa'şaalı bir âlemi bana ihsân ve o âlemin umum envâ'‑ı lezâiz ve mehâsininden istifade edecek ve cevelân edip tenezzüh edecek zâhirî ve bâtınî hâsseleri, duyguları bana in'âm ettiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akàrib ve ahbab ve ebnâ‑yı cinsimi dahi öyle hadsiz ihsânlara mazhar ediyor ve o ihsânlar bir cihette bana ait oluyor. Zîra onların saâdetleriyle mes'ûd ve mütelezziz oluyorum.
115
Mâdem اَلْاِنْسَانُ عَب۪يدُ الْاِحْسَانِ sırrıyla, herkeste ihsâna karşı perestiş var. Elbette böyle hadsiz ebedî ihsânata karşı, kâinât kadar bir kalbim olsa, o ihsâna karşı muhabbetle dolmak iktiza eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti etmezsem de, bil'isti'dâd, bil'îmân, binniyet, bilkabûl, bittakdir, bil'iştiyak, bil'iltizam, bil'irâde sûretinde ediyorum.” diyecek. Ve hâkezâ… Cemâl ve kemâle karşı insanın göstereceği muhabbet ise, icmâlen işâret ettiğimiz ihsâna karşı muhabbete kıyâs edilsin. Kâfir ise, küfür cihetiyle, hadsiz bir adâvet eder. Hattâ kâinâta ve mevcûdâta karşı zâlimâne ve tahkîrkârâne bir adâvet taşıyor.
İkinci Nokta: Muhabbetullâh, ittibâ'‑ı Sünnet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı istilzam eder. Çünkü; Allah’ı sevmek, O’nun marziyâtını yapmaktır. Marziyâtı ise, en mükemmel bir sûrette Zât‑ı Muhammediye’de (A.S.M.) tezâhür ediyor. Zât‑ı Ahmediye’ye (A.S.M.) harekât ve ef'âlde benzemek iki cihetledir.
Birisi: Cenâb‑ı Hakk’ı sevmek cihetinde emrine itâat ve marziyâtı dâiresinde hareket etmek, o ittibâ'ı iktiza ediyor. Çünkü bu işte en mükemmel imâm, Zât‑ı Muhammediye’dir (A.S.M.).
İkincisi: Mâdem Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) insanlara olan hadsiz ihsânat‑ı İlâhiye’nin en mühim bir vesilesidir; elbette Cenâb‑ı Hak hesabına hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan sevdiği zâta eğer benzemek kàbilse, fıtraten benzemek ister. İşte, Habîbullâh’ı sevenlerin, Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ' ile O’na benzemeye çalışmaları, kat'iyyen iktiza eder.
116
Üçüncü Nokta: Cenâb‑ı Hakk’ın hadsiz merhameti olduğu gibi, hadsiz bir muhabbeti de vardır. Bütün kâinâttaki masnûâtın mehâsiniyle ve süslendirmesiyle Kendini hadsiz bir sûrette sevdirdiği gibi; masnûâtını, hususan, sevdirmesine sevmekle mukàbele eden zîşuûr mahlûkatı sever. Cennet’in bütün letâif ve mehâsini ve lezâizi ve niamâtı bir cilve‑i rahmeti olan bir Zâtın nazar‑ı muhabbetini kendine celbe çalışmak ne kadar mühim ve àlî bir maksad olduğu bilbedâhe anlaşılır.
Mâdem, nass‑ı kelâmıyla, O’nun muhabbetine, yalnız ittibâ'‑ı Sünnet-i Ahmediye (A.S.M.) ile mazhar olunur; elbette ittibâ'‑ı Sünnet-i Ahmediye (A.S.M.) en büyük bir maksad‑ı insanî ve en mühim bir vazife‑i beşeriye olduğu tahakkuk eder.
Onbirinci Nükte
Üç Mes'eledir.
Birinci Mes'ele
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniye’sinin menba'ı üçtür: Akvâli, ef'âli, ahvâlidir. Bu üç kısım dahi üç kısımdır: Ferâiz, nevâfil, âdât‑ı hasenesidir.
Farz ve vâcib kısmında ittibâ'a mecburiyet var; terkinde azâb ve ikàb vardır. Herkes O’na ittibâ'a mükelleftir.
Nevâfil kısmında, emr‑i istihbâbî ile, yine ehl‑i îmân mükelleftir; fakat terkinde azâb ve ikàb yoktur. Fiilinde ve ittibâ'ında azîm sevâblar var; ve tağyîr ve tebdili bid'a ve dalâlettir ve büyük hatâdır.
117
Âdât‑ı seniyesi ve harekât‑ı müstahsenesi ise, hikmeten, maslahaten, hayat‑ı şahsiye ve nev'iye ve ictimâiye itibariyle O’nu taklid ve ittibâ' etmek gayet müstahsendir. Çünkü; herbir hareket‑i âdiyesinde çok menfaat‑i hayatiye bulunduğu gibi, mütâbaat etmekle, o âdâb ve âdetler ibâdet hükmüne geçer.
Evet, mâdem dost ve düşmanın ittifakıyla, Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) mehâsin‑i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve mâdem bil'ittifak; nev'‑i beşer içinde en meşhûr ve mümtâz bir şahsiyettir. Ve mâdem, binler mu'cizâtın delâletiyle ve teşkil ettiği Âlem‑i İslâmiyet’in ve kemâlâtının şehâdetiyle ve mübelliğ ve tercümân olduğu Kur'ân‑ı Hakîm’in hakàikının tasdikiyle, en mükemmel bir insan‑ı kâmil ve bir mürşid‑i ekmeldir. Ve mâdem semere‑i ittibâ'ıyla milyonlar ehl‑i kemâl, merâtib‑i kemâlâtta terakkî edip saâdet‑i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette O Zâtın sünneti, harekâtı, iktidâ edilecek en güzel nümûnelerdir ve takib edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihàz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittibâ'‑ı Sünnette hissesi ziyâde ola.
Sünnete ittibâ' etmeyen, tenbellik eder ise hasâret‑i azîme; ehemmiyetsiz görür ise cinayet‑i azîme; tekzîbini işmâm eden tenkid ise dalâlet‑i azîmedir.
118
İkinci Mes'ele
Cenâb‑ı Hak Kur'ân‑ı Hakîm’de ﴿وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ﴾ fermân eder. Rivâyât‑ı sahîha ile Hazret‑i Âişe-i Sıddıka (Radıyallahu Anhâ) gibi Sahâbe‑i Güzîn, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ta'rif ettikleri zaman, “Hulukuhu'l‑Kur'ân” diye ta'rif ediyorlardı. Yani; “Kur'ân'ın beyân ettiği mehâsin‑i ahlâkın misâli, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Ve o mehâsini en ziyâde imtisal eden ve fıtraten o mehâsin üstünde yaratılan odur.”
İşte böyle bir Zâtın ef'âl, ahvâl, akvâl ve harekâtının herbirisi, nev'‑i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, O’na îmân eden ve ümmetinden olan gâfillerin (Sünnetine ehemmiyet vermeyen veyâhut tağyîr etmek isteyen) ne kadar bedbaht olduğunu dîvâneler de anlar.
Üçüncü Mes'ele
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hilkaten en mu'tedil bir vaziyette ve en mükemmel bir sûrette halk edildiğinden, harekât ve sekenâtı îtidâl ve istikamet üzerine gitmiştir. Siyer‑i seniyesi kat'î bir sûrette gösterir ki; her hareketinde istikamet ve îtidâl üzere gitmiş, ifrat ve tefritten ictinâb etmiştir. Evet, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ﴿فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ﴾ emrini tamamıyla imtisal ettiği için bütün ef'âl ve akvâl ve ahvâlinde istikamet, kat'î bir sûrette görünüyor.
Meselâ; kuvve‑i akliyenin fesâd ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabâvet ve cerbezeden müberrâ olarak, hadd‑i vasat ve medâr‑ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve‑i akliyesi dâima hareket ettiği gibi:
119
Kuvve‑i gadabiyenin fesâdı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve‑i gadabiyenin medâr‑ı istikameti ve hadd‑i vasatı olan şecâat‑i kudsiye ile kuvve‑i gadabiyesi hareket etmekle beraber;
Kuvve‑i şeheviyenin fesâdı ve ifrat ve tefriti olan humûd ve fücûrdan musaffâ olarak, o kuvvenin medâr‑ı istikameti olan iffette, kuvve‑i şeheviyesi dâima iffeti, a'zamî masûmiyet derecesinde rehber ittihàz etmiştir. Ve hâkezâ…
Bütün Sünen‑i Seniyesinde, ahvâl‑i fıtriyesinde ve ahkâm‑ı Şer'iyesinde hadd‑i istikameti ihtiyar edip, zulüm ve zulümât olan ifrat ve tefritten, isrâf ve tebzîrden ictinâb etmiştir. Hattâ tekellümünde ve ekl ve şürbünde iktisadı rehber ve isrâftan kat'iyyen ictinâb etmiştir. Bu hakikatin tafsilâtına dair binler cild kitab te'lif edilmiştir. اَلْعَارِفُ تَكْف۪يهِ الْاِشَارَةُ sırrınca, bu denizden bu katre ile iktifâ edip, kıssayı kısa keseriz.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى جَامِعِ مَكَارِمِ الْاَخْلَاقِ وَمَظْهَرِ سِرِّ﴿وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ﴾اَلَّذ۪ي قَالَ : « مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ي فَلَهُ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ »
﴿وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ﴾
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
120
Onikinci Lem'a
Re'fet Bey’in iki cüz'î suâli münâsebetiyle, iki nükte‑i Kur'âniye’nin beyânına dairdir.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşim Re'fet Bey! Senin, bu müsâadesiz zamanımda suâllerin, beni müşkül bir mevkide bulunduruyor. Bu defaki iki suâlin çendan cüz'îdir, fakat iki nükte‑i Kur'âniye’ye münâsebetdâr olduklarından ve küre‑i arza dair suâliniz coğrafya ve kozmoğrafyanın yedi kat zemin ve yedi tabaka semâvâta tenkidlerine temâs ettiğinden, bana ehemmiyetli geldi. Onun için, suâlin cüz'iyetine bakmayarak, ilmî ve küllî bir sûrette, iki âyet‑i kerîmeye dair “İki Nükte” icmâlen beyân edilecek. Sen de cüz'î suâline karşı ondan hisse alırsın.
121
Birinci Nükte
İki Noktadır.
Birinci Nokta
﴿وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ﴾﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴾ âyetlerinin sırrınca; rızık doğrudan doğruya Kadîr‑i Zülcelâl’in elindedir ve hazine‑i rahmetinden çıkar. Herbir zîhayatın rızkı taahhüd‑ü Rabbânîsi altında olduğundan, açlıktan ölmek olmamak lâzım gelir. Hâlbuki, zâhiren açlıktan ve rızıksızlıktan ölenler çok görünüyor. Şu hakikatin ve şu sırrın halli şudur ki:
Taahhüd‑ü Rabbânî hakikattir; rızıksızlık yüzünden ölenler yoktur. Çünkü O Hakîm‑i Zülcelâl, zîhayatın bedenine gönderdiği rızkın bir kısmını ihtiyat için şahm ve içyağı sûretinde iddihar eder. Hattâ bedenin her hüceyresine gönderdiği rızkın bir kısmını, yine o hüceyrenin bir köşesinde iddihar eder; istikbâlde, hariçten rızık gelmediği zaman sarf edilmek üzere bir ihtiyat zahîresi hükmünde bulundurur.
İşte, bu iddihar edilmiş ihtiyat rızık bitmeden evvel ölüyorlar. Demek o ölmek, rızıksızlıktan değildir. Belki sû‑i ihtiyardan tevellüd eden bir âdet ve o sû‑i ihtiyardan ve âdetin terkinden neş'et eden bir marazla ölüyorlar.
Evet, zîhayatın bedeninde şahm sûretinde iddihar edilen rızk‑ı fıtrî, hadd‑i vasat olarak kırk gün mükemmelen devam eder. Hattâ bir marazın veya bir istiğrak‑ı rûhâni neticesinde iki kırkı geçer. Hattâ bir adam, şedîd bir inâd yüzünden, Londra mahpushânesinde yetmiş gün, sıhhat ve selâmetle, hiçbir şey yemeden hayatı devam ettiğini onüç (şimdi otuzdokuz) sene evvel gazeteler yazmışlar.
Mâdem kırk günden yetmiş‑seksen güne kadar rızk‑ı fıtrî devam ediyor. Ve mâdem Rezzâk ismi, gayet geniş bir sûrette rû‑yi zeminde cilvesi görünüyor. Ve mâdem hiç ümîd edilmediği bir tarzda, memeden ve odundan rızıklar akıyor, baş gösteriyor. Eğer pür‑şer beşer sû‑i ihtiyarıyla müdâhale edip karışmazsa, herhalde rızk‑ı fıtrî bitmeden evvel o zîhayatın imdâdına o isim yetişiyor, açlıkla ölüme yol vermiyor.
Öyle ise, açlıktan ölenler, eğer kırk günden evvel ölseler, kat'iyyen rızıksızlıktan değildir. Belki “Terkü'l‑âdât mine'l-mühlikât” sırrıyla, sû‑i ihtiyardan gelen bir âdet ve terk‑i âdetten neş'et eden bir illetten, bir marazdan ileri gelmiştir. Öyle ise, açlıktan ölmek olmaz, denilebilir.
122
Evet, bilmüşâhede görünüyor ki; rızık, iktidar ve ihtiyar ile ma'kûsen mütenâsibdir. Meselâ; daha dünyaya gelmeden evvel bir yavru, rahm‑ı mâderde ihtiyar ve iktidardan bütün bütün mahrum olduğu bir zamanda, ağzını kımıldatacak kadar muhtaç olmayacak bir sûrette rızkı veriliyor.
Sonra, dünyaya geldiği vakit, iktidar ve ihtiyar yok, fakat bir derece isti'dâdı ve bilkuvve bir hissi olduğundan, yalnız ağzını yapıştırmak kadar bir harekete ihtiyaç ile en mükemmel ve en mugaddî ve hazmı en kolay ve en latîf bir sûrette ve en acîb bir fıtratta, memeler musluğundan ağzına veriliyor.
Sonra, iktidar ve ihtiyara bir derece alâka peydâ ettikçe, o kolay ve güzel rızık, bir derece çocuğa karşı nazlanmaya başlar. O memeler çeşmeleri kesilir, başka yerlerden rızkı gönderilir. Fakat iktidar ve ihtiyarı rızkı takib etmeye müsâid olmadığı için, Rezzâk‑ı Kerîm, peder ve vâlidesinin şefkat ve merhametlerini, iktidar ve ihtiyarına yardımcı gönderiyor.
Her ne vakit iktidar ve ihtiyar tekemmül eder, o vakit rızkı ona koşmaz ve koşturulmaz. Rızık yerinde durur, der: “Gel, beni ara ve bul ve al.”
Demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile ma'kûsen mütenâsibdir. Hattâ çok risalelerde beyân etmişiz ki; en ihtiyarsız ve iktidarsız hayvanlar daha iyi yaşıyorlar, daha iyi besleniyorlar.
İkinci Nokta
İmkânın envâ'ı var. İmkân‑ı aklî, imkân‑ı örfî, imkân‑ı âdi gibi kısımları vardır. Bir hâdise, eğer imkân‑ı aklî dâiresinde olmazsa reddedilir; imkân‑ı örfî dâiresinde olmazsa dahi mu'cize olur; fakat kolayca kerâmet olamaz. Eğer örfen ve kaideten nazîri bulunmazsa, şühûd derecesinde bir bürhân‑ı kat'î ile ancak kabûl edilir.
İşte, bu sırra binâen, kırk gün ekmek yemeyen Seyyid Ahmed‑i Bedevî’nin hàrikulâde hâlleri imkân‑ı örfî dâiresindedir. Hem kerâmet olur, hem hàrikulâde bir âdeti de olabilir. Evet, Seyyid Ahmed‑i Bedevî’nin acîb ve istiğrakkârâne hâllerde bulunduğu, tevâtür derecesinde naklediliyor. Kırk günde bir defa yemek yemesi vâki olmuştur. Fakat her vakit öyle değil; kerâmet nev'inden bazı defa olmuştur. Bir ihtimal var ki; hâlet‑i istiğrakiyesi yemeye ihtiyaç görmediği için, ona nisbeten âdet hükmüne girmiştir. Seyyid Ahmed‑i Bedevî nev'inden çok evliyâlardan bu tarz hàrikalar mevsûkan rivâyet edilmiş.
123
Mâdem Birinci Nokta’da isbât ettiğimiz gibi; müddehar rızık kırk günden fazla devam eder ve o mikdar yememek âdeten mümkündür ve mevsûkan hàrika adamlardan o hâl rivâyet edilmiştir; elbette inkâr edilmeyecektir.
İkinci Suâl Münâsebetiyle İki Mes'ele‑i Mühimme Beyân Edilecek
Çünkü coğrafya ve kozmoğrafya fenlerinin kısacık kanunlarıyla ve daracık düsturlarıyla ve küçücük mîzanlarıyla Kur'ânın semâvâtına çıkamadıklarından ve âyâtın yıldızlarındaki yedi kat mânâları keşfedemediklerinden, âyeti tenkid, belki inkârına dîvânecesine çalışmışlar.
Birinci Mes'ele‑i Mühimme
Semâvât gibi arzın da yedi tabaka olmasına dairdir. Şu mes'ele, yeni zamanın feylesoflarına hakikatsiz görünüyor; onların arza ve semâvâta dair olan fenleri kabûl etmiyor. Bunu vâsıta ederek bazı hakàik‑ı Kur'âniye’ye i'tirâz ediyorlar. Buna dair muhtasaran birkaç işâret yazacağız.
Birincisi
Evvelâ; âyetin mânâsı ayrıdır ve o mânâların efrâdı ve mâsadakları ayrıdır. İşte o küllî mânânın müteaddid efrâdından bir ferdi bulunmazsa, o mânâ inkâr edilmez. Semâvâtın yedi tabakasına ve arzın yedi katına dair mânâ‑yı küllîsinin çok efrâdından yedi mâsadak zâhiren görünüyor.
Sâniyen; âyetin sarâhatinde “yedi kat arz” dememiş. ﴿اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّ﴾ (ilâ âhir.) Âyetin zâhiri diyor ki: “Arzı da o seb'a semâvât gibi halk etmiş. Ve mahlûkatına mesken ittihàz etmiş.” Yedi tabaka olarak halk ettim, demiyor. Misliyet ise, mahlûkıyet ve mahlûkata meskeniyet cihetiyle bir teşbihtir.
124
İkincisi
Küre‑i arz, her ne kadar semâvâta nisbeten çok küçüktür; fakat hadsiz masnûât‑ı İlâhiye’nin meşheri, mazharı, mahşeri, merkezi hükmünde olduğundan, kalb cesede mukâbil geldiği gibi, küre‑i arz dahi koca, hadsiz semâvâta karşı bir kalb ve manevî bir merkez hükmünde olarak mukâbil gelir. Onun için:
Zeminin küçük mikyâsta eskiden beri yedi (❋) iklimi;
hem Avrupa, Afrika, Okyanusya, İki Asya, İki Amerika nâmlarıyla mâruf yedi kıt'ası;
hem denizle beraber Şark, Garb, Şimâl, Cenûb, bu yüzdeki ve Yeni Dünya yüzündeki ma'lûm yedi kıt'ası;
hem merkezinden tâ kışr‑ı zâhirîye kadar hikmeten, fennen sâbit olan muttasıl ve mütenevvi' yedi tabakası;
hem zîhayat için medâr‑ı hayat olmuş yetmiş basit ve cüz'î unsurları tazammun edip ve “yedi kat” tâbir edilen meşhûr yedi nev'i küllî unsuru;
hem “dört unsur” denilen su, hava, nâr, toprak (türâb) ile beraber “mevâlid‑i selâse” denilen maâdin, nebâtât ve hayvanatın yedi tabakaları ve yedi kat âlemleri;
hem cin ve ifrit ve sâir muhtelif zîşuûr ve zîhayat mahlûkların âlemleri ve meskenleri olduğu, çok kesretli ehl‑i keşf ve ashâb‑ı şühûdun şehâdetiyle sâbit yedi kat arzın âlemleri;
hem küre‑i arzımıza benzeyen yedi küre‑i uhrâ dahi bulunmasına, zîhayata makarr ve mesken olmasına işâreten yedi tabaka, yani, yedi küre‑i arziye bulunmasına işâreten küre‑i arz dahi, yedi tabaka, Âyât‑ı Kur'âniye’den fehmedilmiştir.
125
İşte, yedi nev'i ile yedi tarzda arzın yedi tabakası mevcûd olduğu tahakkuk ediyor. Sekizincisi olan âhirki mânâ başka nokta‑i nazarda ehemmiyetlidir; o yedide dâhil değildir.
Üçüncüsü
Mâdem Hakîm‑i Mutlak isrâf etmiyor, abes şeyleri yaratmıyor. Ve mâdem mahlûkatın vücûdları zîşuûr içindir ve zîşuûrla kemâlini bulur ve zîşuûrla şenlenir ve zîşuûrla abesiyetten kurtulur. Ve mâdem bilmüşâhede O Hakîm‑i Mutlak, O Kadîr‑i Zülcelâl, hava unsurunu, su âlemini, toprak tabakasını hadsiz zîhayatlarla şenlendiriyor. Ve mâdem hava ve su, hayvanatın cevelânına mâni olmadığı gibi; toprak, taş gibi kesif maddeler elektrik ve röntgen gibi maddelerin seyrine mâni olmuyorlar.
Elbette, O Hakîm‑i Zülkemâl, O Sâni'‑i Bîzevâl, küre‑i arzımızın merkezinden tut, tâ meskenimiz ve merkezimiz olan bu kışr‑ı zâhirîye kadar birbirine muttasıl yedi küllî tabakayı ve geniş meydânlarını ve âlemlerini ve mağaralarını boş ve hàlî bırakmaz. Elbette onları şenlendirmiş, o âlemlerin şenlenmesine münâsib ve muvâfık zîşuûr mahlûkları halk edip orada iskân etmiştir. O zîşuûr mahlûklar, mâdemki melâike ecnâsından ve rûhâni envâ'larından olmak lâzım gelir. Elbette en kesif ve en sert tabaka – onlara nisbeten – balığa nisbeten deniz ve kuşa nisbeten hava gibidir. Hattâ zeminin merkezindeki müdhiş ateş dahi o zîşuûr mahlûklara nisbeti, bizlere nisbeten güneşin harâreti gibi olmak iktiza eder. O zîşuûr rûhâniler nurdan oldukları için, nâr onlara nur gibi olur.
126
Dördüncüsü
Onsekizinci Mektûb’da tabakàt‑ı arzın acâibine dair ehl‑i keşfin tavr‑ı akıl haricinde beyân ettikleri tasvirâta dair bir temsîl zikredilmiştir. Hülâsası şudur ki: Küre‑i arz, âlem‑i şehâdette bir çekirdektir; âlem‑i misâliye ve berzahiyede bir büyük ağaç gibi, semâvâta omuz omuza vuracak bir azamettedir. Ehl‑i keşfin küre‑i arzda ifritlere mahsûs tabakasını bin senelik bir mesâfe görmeleri, âlem‑i şehâdete ait küre‑i arzın çekirdeğinde değil, belki âlem‑i misâlîdeki dallarının ve tabakalarının tezâhürüdür.
Mâdem küre‑i arzın zâhiren ehemmiyetsiz bir tabakasının böyle başka âlemde azametli tezâhüratı var; elbette yedi kat semâvâta mukâbil yedi kat denilebilir. Ve mezkûr noktaları ihtar için, îcâz ile i'câzkârâne bir tarzda Âyât‑ı Kur'âniye, semâvâtın yedi tabakasına karşı bu küçücük arzı mukâbil göstermekle işâret ediyor.
İkinci Mes'ele‑i Mühimmedir
﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ﴾ ilâ âhir. ﴿ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَل۪يمٌ﴾ Şu âyet‑i kerîme gibi müteaddid âyetler, semâvâtı yedi semâ olarak beyân ediyor. İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinde, eski Harb‑i Umumî’nin birinci senesinde cebhe‑i harpte, ihtisar mecburiyetiyle gayet mücmel beyân ettiğimiz o mes'elenin yalnız bir hülâsasını yazmak münâsibdir. Şöyle ki:
Eski hikmet, semâvâtı dokuz tasavvur edip, lisân‑ı şer'îde Arş ve Kürsî yedi semâvât ile beraber kabûl edip acîb bir sûretle semâvâtı tasvir etmiştiler. O eski hikmetin dâhî hükemâsının şa'şaalı ifâdeleri, nev'‑i beşeri çok asırlar müddetince tahakkümleri altında tutmuşlar. Hattâ, çok ehl‑i tefsir, âyâtın zâhirlerini onların mezhebine göre tevfik etmeye mecbur kalmışlar. O sûretle Kur'ân‑ı Hakîm’in i'câzına bir derece perde çekilmişti.
Ve hikmet‑i cedîde nâmı verilen yeni felsefe ise, eski felsefenin mürûr ve ubûra ve hark ve iltiyâma kàbil olmayan, semâvât hakkındaki ifratına mukâbil tefrit edip, semâvâtın vücûdunu âdeta inkâr ediyorlar. Evvelkiler ifrat, sonrakiler tefrit edip, hakikati tamamıyla gösterememişler.
127
Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmet‑i kudsiyesi ise, o ifrat ve tefriti bırakıp, hadd‑i vasatı ihtiyar edip, der ki: Sâni'‑i Zülcelâl yedi kat semâvâtı halk etmiştir. Hareket eden yıldızlar ise, balıklar gibi semâ içinde gezerler ve tesbih ederler. Hadîste, اَلسَّمَاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ denilmiş. Yani; “Semâ, emvâcı karardâde olmuş bir denizdir.”
İşte bu hakikat‑i Kur'âniye’yi yedi kaide ve yedi vecih mânâ ile gayet muhtasar bir sûrette isbât edeceğiz.
Birinci Kaide
Fennen ve hikmeten sâbittir ki; bu haddi yok fezâ‑yı âlem, nihâyetsiz bir boşluk değil, belki “esîr” dedikleri madde ile doludur.
İkincisi
Fennen ve aklen, belki müşâhedeten sâbittir ki, ecrâm‑ı ulviyenin câzibe ve dâfia gibi kanunlarının râbıtası ve ziyâ ve harâret ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin nâşiri ve nâkili, o fezâyı dolduran bir madde mevcûddur.
Üçüncüsü
Madde‑i esîriye, esîr kalmakla beraber, sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâta ve ayrı ayrı sûretlerde bulunduğu tecrübeten sâbittir. Evet, nasıl ki; buhar, su, buz gibi havâî, mâyi, câmid üç nev'i eşya aynı maddeden oluyor. Öyle de; madde‑i esîriyeden dahi yedi nev'i tabakàt olmasına hiçbir mâni‑i aklî olmadığı gibi, hiçbir i'tirâza medâr olmaz.
128
Dördüncüsü
Ecrâm‑ı ulviyeye dikkat edilse görünüyor ki, o ulvî âlemlerin tabakàtında muhâlefet var. Meselâ; Nehrüssemâ ve Kehkeşân nâmıyla mâruf, Türkçe Samanyolu tâbir olunan, bulut şeklindeki dâire‑i azîmenin bulunduğu tabaka, elbette sevâbit yıldızların tabakasına benzemiyor. Güyâ tabaka‑i sevâbit yıldızları, yaz meyveleri gibi yetişmiş, ermişler. Ve o Kehkeşândaki bulut şeklinde görülen hadsiz yıldızlar ise, yeniden yeniye çıkıp ermeye başlıyorlar. Tabaka‑i sevâbit dahi, sâdık bir hads ile Manzûme‑i Şemsiyenin tabakasına muhâlefeti görünüyor. Ve hâkezâ, yedi manzûmât ve yedi tabaka birbirine muhâlif bulunması, his ve hads ile derk olunur.
Beşincisi
Hadsen ve hissen ve istikrâen ve tecrübeten sâbit olmuştur ki; bir maddede tanzim ve teşkil düşse ve o maddeden başka masnûât yapılsa, elbette muhtelif tabaka ve şekillerde olur.
Meselâ; elmas mâdeninde teşkilât başladığı vakit, o maddeden hem ramad, yani; hem kül, hem kömür, hem elmas nev'ileri tevellüd ediyor. Hem meselâ; ateş teşekküle başladığı vakit, hem alev, hem duman, hem kor tabakalarına ayrılıyor. Hem meselâ; müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l‑humuza ile mezcedildiği vakit, o mezcden hem su, hem buz, hem buhar gibi tabakalar teşekkül ediyor.
Demek anlaşılıyor ki, bir madde‑i vâhidde teşkilât düşse, tabakàta ayrılıyor. Öyle ise; madde‑i esîriyede Kudret‑i Fâtıra teşkilâta başladığı için, elbette ayrı ayrı tabaka olarak ﴿فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ﴾ sırrıyla, yedi nev'i semâvâtı ondan halk etmiştir.
Altıncısı
Şu mezkûr emâreler, bizzarûre, semâvâtın hem vücûduna, hem taaddüdüne delâlet ederler. Mâdem kat'iyyen semâvât müteaddiddir. Ve Muhbir‑i Sâdık, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın lisânıyla yedidir der. Elbette yedidir.
Yedincisi
Yedi, yetmiş, yediyüz gibi tâbirat, üslûb‑u Arabî’de kesreti ifâde ettiği için, o küllî yedi tabaka çok kesretli tabakaları hâvî olabilir.
129
Elhâsıl: Kadîr‑i Zülcelâl, esîr maddesinden yedi kat semâvâtı halk edip tesviye ederek, gayet dakîk ve acîb bir nizâm ile tanzim etmiş ve yıldızları içinde zer'edip ekmiştir. Mâdem Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, umum ins ve cinnin umum tabakalarına karşı konuşan bir hutbe‑i ezeliyedir. Elbette nev'‑i beşerin herbir tabakası, herbir Âyât‑ı Kur'âniye’den hissesini alacak ve Âyât‑ı Kur'âniye, her tabakanın fehmini tatmin edecek sûrette, ayrı ayrı ve müteaddid mânâları zımnen ve işâreten bulunacaktır. Evet, hitâbât‑ı Kur'âniye’nin vüs'ati ve maânî ve işârâtındaki genişliği ve en âmî bir avâmdan en hàs bir hàvâssa kadar derecât‑ı fehimlerini mürâat ve mümâşât etmesi gösterir ki; herbir âyetin herbir tabakaya bir vechi var, bakıyor.
İşte bu sırra binâen, “yedi semâvât” mânâ‑yı küllîsinde yedi tabaka‑i beşeriye, muhtelif yedi kat mânâyı fehmetmişler. Şöyle ki: ﴿فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ﴾ âyetinde, kısa nazarlı ve dar fikirli bir tabaka‑i insaniye, hava‑i nesîmînin tabakàtını fehmeder.
Ve kozmoğrafya ile sersemleşmiş diğer bir tabaka‑i insaniye dahi, elsine‑i enâmda “Seb'a‑i Seyyâre” ile meşhûr yıldızları ve medârlarını fehmeder.
Daha bir kısım insanlar, küremize benzer zevi'l‑hayatın makarrı olmuş semâvî yedi küre‑i âheri fehmeder.
Diğer bir tâife‑i beşeriye, Manzûme‑i Şemsiyenin yedi tabakaya ayrılmasını, hem Manzûme‑i Şemsiyemizle beraber yedi manzûmât‑ı şümûsiyeyi fehmeder.
Daha diğer bir tâife‑i beşeriye, madde‑i esîriyenin teşekkülâtı yedi tabakaya ayrılmasını fehmeder.
130
Daha geniş fikirli bir tabaka‑i beşeriye, yıldızlarla yaldızlanıp bütün görünen gökleri bir semâ sayıp, onu bu dünyanın semâsıdır diyerek, bundan başka altı tabaka‑i semâvât var olduğunu fehmeder.
Ve nev'‑i beşerin yedinci tabakası ve en yüksek tâifesi ise, semâvât‑ı seb'ayı âlem‑i şehâdete münhasır görmüyor; belki avâlim‑i uhreviye ve gaybiye ve dünyeviye ve misâliyenin birer muhît zarfı ve ihâtalı birer sakfı olan yedi semâvâtın var olduğunu fehmeder.
Ve hâkezâ, bu âyetin külliyetinde, mezkûr yedi kat tabakanın yedi kat mânâları gibi daha çok cüz'î mânâları vardır. Herkes fehmine göre hissesini alır ve o mâide‑i semâviyeden herkes rızkını bulur.
Mâdem o âyetin böyle pek çok sâdık mâsadakları var; şimdiki akılsız feylesofların ve serseri kozmoğrafyalarının, inkâr‑ı semâvât bahânesiyle böyle âyete taarruz etmesi, haylaz ahmak çocukların semâvâttaki yıldızlara bir yıldızı düşürmek niyetiyle taş atmasına benzer. Çünkü âyetin mânâ‑yı küllîsinden bir tek mâsadak sâdıksa, o küllî mânâ sâdık ve hak olur. Hattâ vâkide bulunmayan, fakat umumun lisânında mütedâvil bulunan bir ferdi, umumun efkârını mürâat için o küllîde dâhil olabilir. Hâlbuki, hak ve hakîki çok efrâdını gördük.
Ve şimdi bu insafsız ve haksız coğrafyaya ve sersem ve sermest ve sarhoş kozmoğrafyaya bak: Nasıl bu iki fen hatâ ederek, hak ve hakikat ve sâdık olan küllî mânâdan gözlerini yumup ve çok sâdık olan mâsadakları görmeyerek hayâlî bir acîb ferdi, mânâ‑yı âyet tevehhüm ederek âyete taş attılar; kendi başlarını kırdılar, îmânlarını uçurdular!
131
Elhâsıl: Kırâat‑ı seb'a, vücûh‑u seb'a ve mu'cizât‑ı seb'a ve hakàik‑ı seb'a ve erkân‑ı seb'a üzerine nâzil olan Kur'ân semâsının o yedişer tabakalarına cin ve şeyâtîn hükmündeki i'tikàdsız maddî fikirler çıkamadıklarından, âyâtın nücûmunda ne var ne yok bilmeyip, yalan ve yanlış haber verirler. Ve onların başlarına o âyâtın nücûmundan mezkûr tahkîkat gibi şehablar inerler ve onları yakarlar.
Evet, cin fikirli feylesofların felsefesiyle o semâvât‑ı Kur'âniye’ye çıkılmaz. Belki, âyâtın yıldızlarına, hikmet‑i hakîkiyenin mi'râcıyla ve îmân ve İslâmiyetin kanatlarıyla çıkılabilir.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى شَمْسِ سَمَاءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ فَلَكِ النُّبُوَّةِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ نُجُومِ الْهُدٰى لِمَنِ اهْتَدٰى
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ يَارَبَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ زَيِّنْ قُلُوبَ كَاتِبِ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ وَرُفَقَائِهِ بِنُجُومِ حَقَائِقِ الْقُرْاٰنِ وَالْا۪يمَانِ اٰم۪ينَ
132
Onüçüncü Lem'aHikmetü'l‑İstiâze
اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ sırrına dairdir.
﴿﷽﴾
﴿وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ﴾
Şeytandan istiâze sırrına dairdir. “On Üç İşâret” yazılacak. O işâretlerin bir kısmı, müteferrik bir sûrette Yirmialtıncı Söz gibi bir kısım risalelerde beyân ve isbât edildiğinden, burada yalnız icmâlen bahsedilecek.
Birinci İşâret
Suâl: Şeytanların kâinâtta icâd cihetinde hiçbir medhalleri olmadığı, hem Cenâb‑ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl‑i hakka tarafdâr olduğu, hem hak ve hakikatin câzibedâr güzellikleri ve mehâsinleri ehl‑i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl‑i dalâleti tenfîr ettikleri hâlde, hizbü'ş‑şeytanın çok defa galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl‑i hak, her vakit şeytanın şerrinden Cenâb‑ı Hakk’a sığınmasının sırrı nedir?
133
Elcevab: Hikmeti ve sırrı şudur ki: Ekseriyet‑i mutlaka ile dalâlet ve şer, menfîdir ve tahribdir ve ademîdir ve bozmaktır. Ve ekseriyet‑i mutlaka ile hidayet ve hayır, müsbettir ve vücûdîdir ve i'mâr ve tamirdir.
Herkesçe ma'lûmdur ki, yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam bir günde tahrib eder. Evet, bütün a'zâ‑yı esâsiyenin ve şerâit‑i hayatiyenin vücûduyla vücûdu devam eden hayat‑ı insan, Hàlık‑ı Zülcelâl’in kudretine mahsûs olduğu hâlde, bir zâlim, bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten ademî olan mevte o insanı mazhar eder. Onun için, “Et‑tahrîbü eshel” durûb‑u emsâl hükmüne geçmiş.
İşte bu sırdandır ki, ehl‑i dalâlet, hakikaten zaîf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl‑i hakka bazen gâlib oluyor. Fakat ehl‑i hakkın öyle muhkem bir kalesi var ki, onda tahassun ettikleri vakit, o müdhiş düşmanlar yanaşamazlar, bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler, ﴿وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ sırrıyla, ebedî bir sevâb ve menfaatle, o zarar telâfi edilir. O kal'a‑i metîn, o hısn‑ı hasîn ise, Şerîat‑ı Muhammediye ve Sünnet‑i Ahmediye’dir. (A.S.M.)
İkinci İşâret
Suâl: Şerr‑i mahz olan şeytanların icâdı ve ehl‑i îmâna taslîtleri ve onların yüzünden çok insanlar küfre girip Cehennem’e girmeleri, gayet müdhiş ve çirkin görünüyor. Acaba Cemîl‑i Ale'l-Itlâk ve Rahîm‑i Mutlak ve Rahmân‑ı Bilhakk’ın rahmet ve cemâli, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musîbetin husûlüne nasıl müsâade ediyor ve nasıl cevâz gösteriyor?
Şu mes'eleyi çoklar sormuşlar ve çokların hâtırına geliyor.
134
Elcevab: Şeytanın vücûdunda cüz'î şerlerle beraber birçok makàsıd‑ı hayriye-i külliye ve kemâlât‑ı insaniye vardır. Evet, bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mâhiyet‑i insaniyedeki isti'dâdda dahi ondan daha ziyâde merâtib var. Belki zerreden şemse kadar dereceleri var. Bu isti'dâdâtın inkişafatı, elbette bir hareket ister, bir muâmele iktiza eder. Ve o muâmeledeki terakkî zenbereğinin hareketi, mücâhede ile olur. O mücâhede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücûduyla olur. Yoksa, melâikeler gibi, insanların da makamı sâbit kalırdı. O hâlde insan nev'inde binler envâ' hükmünde sınıflar bulunmayacak… Bir şerr‑i cüz'î gelmemek için bin hayrı terk etmek, hikmet ve adâlete münâfîdir.
Çendan, şeytan yüzünden ekser insanlar dalâlete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete bakar; kemiyete az bakar veya bakmaz. Nasıl ki, bin ve on çekirdeği bulunan bir zât, o çekirdekleri toprak altında bir muâmele‑i kimyeviyeye mazhar etse, ondan on tanesi ağaç olmuş, bini bozulmuş. O on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama verdiği menfaat, elbette, bin bozulmuş çekirdeğin verdiği zararı hiçe indirir.
Öyle de; nefis ve şeytanlara karşı mücâhede ile, yıldızlar gibi nev'‑i insanı şereflendiren ve tenvir eden on insan‑ı kâmil yüzünden o nev'e gelen menfaat ve şeref ve kıymet, elbette, haşerât nev'inden sayılacak derecede süflî ehl‑i dalâletin küfre girmesiyle insan nev'ine vereceği zararı hiçe indirip göze göstermediği için, rahmet ve hikmet ve adâlet‑i İlâhiye, şeytanın vücûduna müsâade edip tasallutlarına meydân vermiş.
Ey ehl‑i îmân! Bu müdhiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur'ân tezgâhında yapılan takvâdır. Ve siperiniz, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniye’sidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz‑ı İlâhiye’ye ilticâdır.
135
Üçüncü İşâret
Suâl: Kur'ân‑ı Hakîm’de ehl‑i dalâlete karşı azîm şekvâları ve kesretli tahşidâtı ve çok şiddetli tehdidâtı, aklın zâhirine göre, adâletli ve münâsebetli belâğatına ve üslûbundaki îtidâline ve istikametine münâsib düşmüyor. Âdeta âciz bir adama karşı, orduları tahşid ediyor. Ve onun cüz'î bir hareketi için, binler cinayet etmiş gibi tehdid ediyor. Ve müflis ve mülkte hiç hissesi olmadığı hâlde, mütecâviz bir şerîk gibi mevki verip ondan şekvâ ediyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?
Elcevab: Onun sır ve hikmeti şudur ki: Şeytanlar ve şeytanlara uyanlar, dalâlete sülûk ettikleri için, küçük bir hareketle çok tahribât yapabilirler. Ve çok mahlûkatın hukukuna, az bir fiil ile çok hasâret veriyorlar.
Nasıl ki, bir sultanın büyük bir ticâret gemisinde, bir adam az bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi terk etmekle, o gemiyle alâkadar bütün vazifedârların semere‑i sa'ylerinin ve netice‑i amellerinin mahvına ve ibtaline sebebiyet verdiği için, o geminin sâhib‑i zîşanı, o âsîden, o gemiyle alâkadar olan bütün raiyetinin hesabına azîm şikâyetler edip dehşetli tehdid ediyor. Ve onun o cüz'î hareketini değil, belki o hareketin müdhiş neticelerini nazara alarak ve sâhib‑i zîşanın zâtına değil, belki raiyetinin hukuku nâmına dehşetli bir cezaya çarpar.
Öyle de; Sultan‑ı Ezel ve Ebed dahi, küre‑i arz gemisinde ehl‑i hidayetle beraber bulunan, ehl‑i dalâlet olan hizbü'ş‑şeytanın zâhiren cüz'î hatîâtlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlûkatın hukukuna tecâvüz ettikleri ve mevcûdâtın vezâif‑i àliyelerinin neticelerini ibtal etmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azîm şikâyet ve dehşetli tehdidât ve tahribâtlarına karşı mühim tahşidât etmek, ayn‑ı belâğat içinde mahz‑ı hikmettir ve gayet münâsib ve muvâfıktır. Ve mutâbık‑ı muktezâ-yı hâldir ki, belâğatın ta'rifidir ve esâsıdır. Ve isrâf‑ı kelâm olan mübâlağadan münezzehtir. Ma'lûmdur ki, böyle az bir hareketle çok tahribât yapan dehşetli düşmanlara karşı gayet metîn bir kaleye ilticâ etmeyen, çok perîşan olur.
136
İşte, ey ehl‑i îmân! O çelik ve semâvî kale, Kur'ân’dır. İçine gir, kurtul.
Dördüncü İşâret
Adem, şerr‑i mahz, ve vücûd hayr‑ı mahz olduğunu, ehl‑i tahkîk ve ashâb‑ı keşf ittifak etmişler. Evet, ekseriyet‑i mutlaka ile, hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücûda istinâd eder ve ona râci' olur. Sûreten menfî ve ademî de olsa, esâsı sübûtîdir ve vücûdîdir. Dalâlet ve şer ve musîbetler ve ma'siyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esâsı, mâyesi; ademdir, nefiydir. Onlardaki fenâlık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendan sûret‑i zâhirîde müsbet ve vücûdî de görünseler, esâsı ademdir, nefiydir. Hem bilmüşâhede sâbittir ki; bina gibi bir şeyin vücûdu, bütün eczâsının mevcûdiyetiyle takarrur eder. Hâlbuki onun harâbiyeti ve ademi ve in'idâmı, bir rüknün ademiyle hâsıl olur.
Hem vücûd, herhalde mevcûd bir illet ister. Muhakkak bir sebebe istinâd eder. Adem ise ademî şeylere istinâd edebilir. Ademî bir şey, ma'dûm bir şeye illet olur.
İşte bu iki kaideye binâendir ki; şeytan‑ı ins ve cinnin kâinâttaki müdhiş âsâr‑ı tahribkârâneleri ve envâ'‑ı küfür ve dalâlet ve şer ve mehâliki yaptıkları hâlde, zerre mikdar icâda ve hilkate müdâhaleleri olmadığı gibi, mülk‑ü İlâhîde bir hisse‑i iştirâkleri olamıyor. Ve bir iktidar ve bir kudretle o işleri yapmıyorlar; belki çok işlerinde iktidar ve fiil değil, belki terk ve atâlettir. Hayrı yaptırmamakla şerleri yapıyorlar, yani şerler oluyorlar. Çünkü; mehâlik ve şer, tahribât nev'inden olduğu için, illetleri, mevcûd bir iktidar ve fâil bir icâd olmak lâzım değildir. Belki bir emr‑i ademî ile ve bir şartın bozulmasıyla koca bir tahribât olur.
137
İşte bu sır Mecûsîlerde inkişaf etmediği içindir ki, kâinâtta “Yezdân” nâmıyla bir hàlık‑ı hayır, diğeri “Ehriman” nâmıyla bir hàlık‑ı şer i'tikàd etmişlerdir. Hâlbuki onların “Ehriman” dedikleri mevhûm ilâh‑ı şer, bir cüz'‑ü ihtiyarıyla ve icâdsız bir kesble şerlere sebebiyet veren ma'lûm şeytandır.
İşte, ey ehl‑i îmân! Şeytanların bu müdhiş tahribâtına karşı en mühim silâhınız ve cihâzât‑ı tamiriyeniz istiğfardır ve “Eûzü billâh” demekle Cenâb‑ı Hakk’a ilticâdır. Ve kaleniz Sünnet‑i Seniye’dir.
Beşinci İşâret
Cenâb‑ı Hak, kütüb‑ü semâviyede beşere karşı Cennet gibi azîm mükâfâtı ve Cehennem gibi dehşetli mücâzâtı göstermekle beraber, çok irşad, îkaz, ihtar, tehdid ve teşvik ettiği hâlde; ehl‑i îmân, bu kadar esbâb‑ı hidayet ve istikamet varken, hizbü'ş‑şeytanın mükâfâtsız, çirkin, zaîf desîselerine karşı mağlûb olmaları, bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba îmân varken, Cenâb‑ı Hakk’ın o kadar şiddetli tehdidâtına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl îmân gitmiyor? ﴿اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا﴾ sırrıyla şeytanın gayet zaîf desîselerine kapılıp Allah’a isyan ediyor.
Hattâ benim arkadaşlarımdan bazıları, yüz hakikat dersini kalben tasdik ile beraber, benden işittiği ve bana karşı da fazla hüsn‑ü zannı ve irtibatı varken, kalbsiz ve bozuk bir adamın ehemmiyetsiz ve riyâkârâne iltifatına kapıldı, onun lehinde, benim aleyhimde bir vaziyete geldi. “Fesübhânallâh” dedim, “İnsanda bu derece sukùt olabilir mi? Ne kadar hakikatsiz bir insan idi” diye o bîçâreyi gıybet ettim, günaha girdim.
138
Sonra, sâbık işâretlerdeki hakikat inkişaf etti, karanlıklı çok noktaları aydınlattı. O nur ile, Lillâhi'l‑Hamd, hem Kur'ân‑ı Hakîm’in azîm terğîbât ve teşvikatı tam yerinde olduğunu; hem ehl‑i îmânın desâis‑i şeytaniyeye kapılmaları îmânsızlıktan ve îmânın zayıflığından olmadığını; hem günah‑ı kebâiri işleyen küfre girmediğini; hem Mu'tezile mezhebi ve bir kısım Hariciye mezhebi “Günah‑ı kebâiri irtikâb eden kâfir olur veya îmân ve küfür ortasında kalır” diye hükümlerinde hatâ ettiklerini; hem benim o bîçâre arkadaşım da yüz ders‑i hakikati bir herifin iltifatına fedâ etmesi, düşündüğüm gibi çok sukùt ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım, Cenâb‑ı Hakk’a şükrettim, o vartadan kurtuldum.
Çünkü; sâbıkan dediğimiz gibi, şeytan, cüz'î bir emr‑i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. Kuvve‑i şeheviye ve gadabiye ise, şeytan desîselerine hem kàbile, hem nâkile iki cihâz hükmündedirler.
İşte, bunun içindir ki, Cenâb‑ı Hakk’ın Gafûr, Rahîm gibi iki ismi, tecellî‑i a'zamla ehl‑i îmâna teveccüh ediyor. Ve Kur'ân‑ı Hakîm’de peygamberlere en mühim ihsânı, mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları istiğfar etmeye dâvet ediyor. ﴿﷽﴾ kelime‑i kudsiyesini her sûre başında tekrar ile ve her mübârek işlerde zikrine emretmesiyle, kâinâtı ihâta eden rahmet‑i vâsiasını melce' ve tahassungâh gösteriyor ve ﴿فَاسْتَعِذْ﴾ emriyle, اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ kelimesini siper yapıyor.
139
Altıncı İşâret
Şeytanın en tehlikeli bir desîsesi şudur ki: Bazı hassas ve sâfî‑kalb insanlara, tahayyül‑ü küfrîyi tasdik‑i küfürle iltibas ettiriyor. Tasavvur‑u dalâleti, dalâletin tasdiki sûretinde gösteriyor. Ve mukaddes zâtlar ve münezzeh şeyler hakkında gayet çirkin hâtıraları hayâline gösteriyor. Ve imkân‑ı zâtîyi imkân‑ı aklî şeklinde gösterip, îmândaki yakìnine münâfî bir şek tarzını veriyor. Ve o vakit o bîçâre hassas adam, kendini dalâlet ve küfür içine düştüğünü tevehhüm edip îmândaki yakìninin zâil olduğunu zanneder, ye'se düşer, o ye'sle şeytana maskara olur. Şeytan hem ye'sini, hem o zaîf damarını, hem o iltibasını çok işlettirir; ya dîvâne olur, yâhut “Herçi‑bâd-âbâd” der, dalâlete gider.
Şeytanın bu desîsesinin mâhiyeti ne kadar esâssız olduğunu bazı risalelerde beyân ettiğimiz gibi, burada icmâlen bahsedeceğiz. Şöyle ki: Nasıl ki, aynada yılanın sûreti ısırmaz ve ateşin misâli yandırmaz ve murdarın aksi telvîs etmez. Öyle de; hayâl veya fikir âyinesinde küfriyâtın ve şirkin akisleri ve dalâletin gölgeleri ve şetimli çirkin sözlerin hayâlleri i'tikàdı bozmaz, îmânı tağyîr etmez, hürmetli edebi kırmaz.
Çünkü, meşhûr kaidedir ki; “Tahayyül‑ü şetm şetm olmadığı gibi, tahayyül‑ü küfür dahi küfür değil ve tasavvur‑u dalâlet de dalâlet değil.”
Îmândaki şek mes'elesi ise, imkân‑ı zâtîden gelen ihtimaller, o yakìne münâfî değil ve o yakìni bozmaz. İlm‑i usûl-i dinde kavâid‑i mukarreredendir ki; اِنَّ الْاِمْكَانَ الذَّاتِيَّ لَا يُنَافِي الْيَق۪ينَ الْعِلْمِيَّ Meselâ; Barla Denizi su olarak yerinde bulunduğuna yakìnimiz var. Hâlbuki zâtında mümkündür ki, o deniz, bu dakikada batmış olsun. Ve batması mümkinâttandır. Bu imkân‑ı zâtî, mâdem bir emâreden neş'et etmiyor, zihnî bir imkân olamaz ki, şek olsun.
140
Çünkü, yine ilm‑i usûl-i dinde bir kaide‑i mukarreredir ki, لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الغَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَل۪يلٍ Yani; “Bir emâreden gelmeyen bir ihtimal‑i zâtî ise, bir imkân‑ı zihnî olmaz ki, şübhe verip ehemmiyeti olsun.” İşte bu desîse‑i şeytaniyeye ma'rûz olan bîçâre adam, hakàik‑ı îmâniyeye yakìnini böyle zâtî imkânlar ile kaybediyor zanneder.
Meselâ; Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, beşeriyet itibariyle çok imkân‑ı zâtiye hâtırına geliyor ki, îmânın cezm ve yakìnine zarar vermez. Fakat o, zarar verdi zanneder, zarara düşer.
Hem bazen şeytan, kalb üstündeki lümmesi cihetinde Cenâb‑ı Hak hakkında fenâ sözler söyler. O adam zanneder ki, onun kalbi bozulmuş ki böyle söylüyor; titriyor. Hâlbuki onun titremesi ve korkması ve adem‑i rızâsı delildir ki; o sözler kalbinden gelmiyor, belki lümme‑i şeytaniyeden geliyor veya şeytan tarafından ihtar ve tahayyül ediliyor.
Hem insanın letâifi içinde teşhîs edemediğim bir‑iki latîfe var ki, ihtiyar ve irâdeyi dinlemezler; belki de mes'ûliyet altına da giremezler. Bazen o latîfeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar, yanlış şeylere giriyorlar. O vakit şeytan o adama telkin eder ki: “Senin isti'dâdın hakka ve îmâna muvâfık değil ki, böyle ihtiyarsız bâtıl şeylere giriyorsun. Demek senin kaderin seni şekàvete mahkûm etmiştir.” O bîçâre adam ye'se düşüp helâkete gider.
141
İşte, şeytanın evvelki desîselerine karşı mü'minin tahassungâhı, muhakkìkîn‑i asfiyânın düsturlarıyla hududları taayyün eden hakàik‑ı îmâniye ve muhkemât‑ı Kur'âniye’dir. Ve âhirdeki desîselerine karşı, istiâze ile, ehemmiyet vermemektir. Çünkü ehemmiyet verdikçe, nazar‑ı dikkati celb ettirip büyür, şişer. Mü'minin böyle manevî yaralarına tiryâk ve merhem, Sünnet‑i Seniye’dir.
Yedinci İşâret
Suâl: Mu'tezile imâmları, şerrin icâdını şer telâkki ettikleri için, küfür ve dalâletin hilkatini Allah’a vermiyorlar. Güyâ onunla Allah’ı takdis ediyorlar. “Beşer, kendi ef'âlinin hàlıkıdır.” diye dalâlete gidiyorlar.
Hem derler: “Bir günah‑ı kebîreyi işleyen bir mü'minin îmânı gider. Çünkü; Cenâb‑ı Hakk’a i'tikàd ve Cehennem’i tasdik etmek, öyle günahı işlemekle kàbil‑i tevfik olamaz. Çünkü dünyada gayet cüz'î bir hapis korkusuyla kendini hilâf‑ı kanun herşeyden muhâfaza eden adam, ebedî bir azâb‑ı Cehennem’i ve Hàlık’ın gadabını nazar‑ı ehemmiyete almayacak derecede büyük günahları işlerse, elbette îmânsızlığa delâlet eder.”
Elcevab: Birinci şıkkın cevabı şudur ki:* Kader Risalesi’nde izâh edildiği gibi, halk‑ı şer, şer değil; belki kesb‑i şer, şerdir. Çünkü; halk ve icâd umum neticelere bakar. Bir şerrin vücûdu çok hayırlı neticelere mukaddime olduğu için, o şerrin icâdı, neticeler itibariyle hayır olur, hayır hükmüne geçer.
Meselâ; ateşin yüz hayırlı neticeleri var. Fakat bazı insanlar, sû‑i ihtiyarıyla ateşi kendilerine şer yapmakla “Ateşin icâdı şerdir” diyemezler.
Öyle de; şeytanların icâdı, terakkiyât‑ı insaniye gibi çok hikmetli neticeleri olmakla beraber, sû‑i ihtiyarıyla ve yanlış kesbiyle şeytanlara mağlûb olmakla, “Şeytanın hilkati şerdir” diyemez. Belki o, kendi kesbiyle kendine şer yaptı. Evet, kesb ise, mübâşeret‑i cüz'iye olduğu için, hususî bir netice‑i şerriyenin mazharı olur; o kesb‑i şer, şer olur. Fakat icâd, umum neticelere baktığı için; icâd‑ı şer, şer değil, belki hayırdır.
142
İşte Mu'tezile bu sırrı anlamadıkları için “Halk‑ı şer, şerdir ve çirkinin icâdı çirkindir” diye, Cenâb‑ı Hakk’ı takdis için, şerrin icâdını O’na vermemişler, dalâlete düşmüşler. وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ olan bir rükn‑ü îmânîyi te'vil etmişler.
İkinci şık ki; “Günah‑ı kebîreyi işleyen nasıl mü'min kalabilir?” diye suâllerine cevab ise: Evvelâ, sâbık işâretlerde onların hatâsı kat'î bir sûrette anlaşılmıştır ki, tekrara hâcet kalmamıştır.
Sâniyen, nefs‑i insaniye, muaccel ve hâzır bir dirhem lezzeti, müeccel, gâib bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hâzır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azâbdan daha ziyâde çekinir. Hem insanda hissiyat gâlib olsa, aklın muhâkemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet‑i hâzırayı ileride gayet büyük bir mükâfâta tercih eder. Ve az bir hâzır sıkıntıdan, ileride büyük bir azâb‑ı müecceleden ziyâde çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor, belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall‑i îmân olan kalb ve akıl susarlar, mağlûb oluyorlar.
Şu hâlde, kebâiri işlemek îmânsızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlûbiyetinden ileri gelir.
Hem sâbık işâretlerde anlaşıldığı gibi; fenâlık ve hevesât yolu, tahribât olduğu için gayet kolaydır. Şeytan‑ı ins ve cinnî, çabuk insanları o yola sevk ediyor. Gayet cây‑i hayret bir hâldir ki; âlem‑i bekànın – nass‑ı hadîsle – sinek kanadı kadar bir nuru, ebedî olduğu için, bir insanın müddet‑i ömründe dünyadan aldığı lezzet ve ni'mete mukâbil geldiği hâlde; bazı bîçâre insanlar, bir sinek kanadı kadar bu fânî dünyanın lezzetini, o bâkî âlemin bu fânî dünyasına değer lezzetlerine tercih edip şeytanın arkasında gider.
143
İşte bu sırlar içindir ki; Kur'ân‑ı Hakîm, mü'minleri pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdid ve teşvik ile, günahtan zecr ve hayra sevk ediyor.
Bir zaman Kur'ân‑ı Hakîm’in bu tekrar ile şiddetli irşadâtı bana bu fikri verdi ki; bu kadar mütemâdi ihtarlar ve îkazlar, mü'min insanları sebatsız ve hakikatsiz gösteriyorlar. İnsanın şerefine yakışmayacak bir vaziyet veriyorlar. Çünkü; bir memur, âmirinden aldığı bir tek emri itâatine kâfî iken, aynı emri on defa söylese, o memur cidden gücenecek. “Beni itham ediyorsun, ben hâin değilim” der. Hâlbuki, en hàlis mü'minlere Kur'ân‑ı Hakîm musırrâne, mükerrer emrediyor.
Bu fikir benim zihnimi kurcaladığı bir zamanda, iki‑üç sâdık arkadaşlarım vardı. Onları şeytan‑ı insînin desîselerine kapılmamak için pek çok defa ihtar ve îkaz ediyordum. “Bizi itham ediyorsun” diye gücenmiyorlardı. Fakat ben kalben diyordum ki: “Bu mütemâdiyen ihtarlarımla bunları gücendiriyorum, sadâkatsizlikle ve sebatsızlıkla itham ediyorum.”
Sonra, birden, sâbık işâretlerde izâh ve isbât edilen hakikat inkişaf etti. O vakit, o hakikatle hem Kur'ân‑ı Hakîm’in tam mutâbık‑ı muktezâ-yı hâl ve yerinde ve isrâfsız ve hikmetli ve ithamsız bir sûrette ısrar ve tekrârâtı yaptığını ve ayn‑ı hikmet ve mahz‑ı belâğat olduğunu bildim. Ve o sâdık arkadaşlarımın gücenmediklerinin sırrını anladım.
144
O hakikatin hülâsası şudur ki: Şeytanlar, tahribât cihetinde sevk ettikleri için, az bir amel ile çok şerleri yaparlar. Onun için, tarîk‑ı hakta ve hidayette gidenler, pek çok ihtiyat ve şiddetli sakınmaya ve mükerrer ihtarâta ve kesretli muâvenete muhtaç olduklarındandır ki, Cenâb‑ı Hak, o tekrârât cihetinde bin bir ismi ile ehl‑i îmâna muâvenetini takdim ediyor ve binler merhamet ellerini imdâdına uzatıyor. Şerefini kırmıyor, belki vikàye ediyor. İnsanın kıymetini küçük düşürtmüyor, belki şeytanın şerrini büyük gösteriyor.
İşte, ey ehl‑i hak ve ehl‑i hidayet! Şeytan‑ı ins ve cinnînin mezkûr desîselerinden kurtulmak çaresi: Ehl‑i Sünnet ve Cemâat olan ehl‑i hak mezhebini karargâh yap ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın muhkemât kalesine gir ve Sünnet‑i Seniye’yi rehber yap, selâmeti bul!
Sekizinci İşâret
Suâl: Sâbık işâretlerde isbât ettiniz ki; dalâlet yolu kolay ve tahrib ve tecâvüz olduğu için, çoklar o yola sülûk ediyorlar. Hâlbuki sâir risalelerde kat'î delillerle isbât etmişsiniz ki; küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkülâtlı ve suûbetlidir ki, hiç kimse ona girmemek gerekti ve kàbil‑i sülûk değil. Ve îmân ve hidayet yolu o kadar kolay ve zâhirdir ki, herkes ona girmeli idi.
Elcevab: Küfür ve dalâlet iki kısımdır. Bir kısmı, amelî ve fer'î olmakla beraber, îmân hükümlerini nefyetmek ve inkâr etmektir ki, bu tarz dalâlet kolaydır. Hakkı kabûl etmemektir; bir terktir, bir ademdir, bir adem‑i kabûldür. İşte bu kısımdır ki, risalelerde kolay gösterilmiş.
İkinci kısım ise, amelî ve fer'î olmayıp, belki i'tikàdî ve fikrî bir hükümdür. Yalnız îmânın nefyini değil, belki îmânın zıddına gidip bir yol açmaktır. Bu ise bâtılı kabûldür, hakkın aksini isbâttır. Bu kısım, îmânın yalnız nefyi ve nakîzi değil, îmânın zıddıdır. Adem‑i kabûl değil ki, kolay olsun. Belki kabûl‑ü ademdir. Ve o ademi isbât etmekle kabûl edilebilir. اَلْعَدَمُ لَا يُثْبَتُ kaidesiyle, ademin isbâtı elbette kolay değildir.
145
İşte, sâir risalelerde imtina' derecesinde suûbetli ve müşkülâtlı gösterilen küfür ve dalâlet bu kısımdır ki, zerre mikdar şuûru bulunan, bu yola sâlik olmamak lâzımdır. Hem bu yol, risalelerde kat'î isbât edildiği gibi; o kadar dehşetli elemleri var ve boğucu karanlıkları var ki, zerre mikdar aklı bulunan, o yola tâlib olmaz.
Eğer denilse: Bu kadar elîm ve karanlıklı, müşkülâtlı yola nasıl ekser insanlar gidiyorlar?
Elcevab: İçine düşmüş bulunuyorlar, çıkamıyorlar. Hem insandaki nebâtî ve hayvanî kuvveleri, âkıbeti görmedikleri, düşünemedikleri ve o insandaki letâif‑i insaniyeye galebe ettikleri için, çıkmak istemiyorlar ve hâzır, muvakkat bir lezzetle mütesellî oluyorlar.
Suâl: Eğer denilse: Dalâlette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir, değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor. Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalı idi. Çünkü insaniyet itibariyle hadsiz eşyaya müştâk ve hayata âşık olduğu hâlde, küfür vâsıtasıyla, mevtini bir i'dâm‑ı ebedî ve bir firâk‑ı lâyezâlî ve zevâl‑i mevcûdâtı ve ahbabının vefâtlarını ve bütün sevdiklerini i'dâm ve müfârakat‑ı ebediye sûretinde, gözü önünde, dâima küfür vâsıtasıyla gören insan, nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?
Elcevab: Acîb bir mağlata‑i şeytaniye ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder. Meşhûr bir temsîl ile onun mâhiyetine işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Deniliyor: Devekuşuna demişler; “Kanatların var, uç.” O da kanatlarını kısıp “Ben deveyim” demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Hâlbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler; “Mâdem deveyim diyorsun, yük götür.” O zaman kanatlarını açıvermiş, “Ben kuşum” demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmîsiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş.
146
Aynen onun gibi; kâfir, Kur'ân’ın semâvî ilânatına karşı küfr‑ü mutlakı bırakıp meşkûk bir küfre inmiş. Ona denilse: “Mâdem mevt ve zevâli bir i'dâm‑ı ebedî biliyorsun. Kendini asacak olan darağacı göz önünde… Ona her vakit bakan nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır?” O adam, Kur'ânın umumî vech‑i rahmet ve şümûllü nurundan aldığı bir hisse ile der: “Mevt i'dâm değil; ihtimal bekà var.” Veyâhut, devekuşu gibi başını gaflet kumuna sokar, tâ ki; ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zevâl‑i eşya ona ok atmasın!
Elhâsıl; o meşkûk küfür vâsıtasıyla, devekuşu gibi mevt ve zevâli i'dâm mânâsında gördüğü vakit, Kur'ân ve semâvî kitapların “Îmânün‑bil'âhiret”e dair kat'î ihbarâtı ona bir ihtimal verir; o kâfir, o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse; “Mâdem bâkî bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif‑i diniye meşakkatini çekmek gerektir.”
O adam şekk‑i küfrî cihetiyle der: “Belki yoktur. Yok için neden çalışayım?” Yani; vaktâ ki, o hükm‑ü Kur'ân’ın verdiği ihtimal‑i bekà cihetiyle i'dâm‑ı ebedî âlâmından kurtulur ve meşkûk küfrün verdiği ihtimal‑i adem cihetiyle tekâlif‑i diniye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur.
Demek, bu nokta‑i nazarda, mü'minden ziyâde bu hayatta lezzet alır zannediyor. Çünkü; tekâlif‑i diniyenin zahmetinden ihtimal‑i küfrî ile kurtuluyor ve âlâm‑ı ebediyeden ise ihtimal‑i îmânî cihetiyle kendi üzerine almaz. Hâlbuki bu mağlata‑i şeytaniyenin hükmü gayet sathî ve faydasız ve muvakkattir.
İşte, Kur'ân‑ı Hakîm’in küffarlar hakkında da bir nev'i cihet‑i rahmeti vardır ki; hayat‑ı dünyeviyeyi onlara Cehennem olmaktan bir derece kurtarıp bir nev'i şek vererek, şek ile yaşıyorlar. Yoksa, âhiret Cehennem’ini andıracak, bu dünyada dahi manevî bir Cehennem azâbı çekeceklerdi ve intihara mecbur olacaklardı.
İşte, ey ehl‑i îmân! Sizi i'dâm‑ı ebedîden ve dünyevî, uhrevî Cehennemlerden kurtaran Kur'ân’ın himâyeti altına mü'minâne ve mu'temidâne giriniz ve Sünnet‑i Seniye’sinin dâiresine teslîmkârâne ve müstahsinâne dâhil olunuz. Dünya şekàvetinden ve âhirette azâbdan kurtulunuz!
147
Dokuzuncu İşâret
Suâl: Hizbullâh olan ehl‑i hidayet, başta enbiyâ ve onların başında Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadar inâyet ve Rahmet‑i İlâhiye ve imdâd‑ı Sübhâniyeye mazhar oldukları hâlde, neden çok defa, hizbü'ş‑şeytan olan ehl‑i dalâlete mağlûb olmuşlar?
Hem, Hâtemü'l‑Enbiyâ’nın güneş gibi parlak nübüvvet ve risaleti ve iksîr‑i a'zam gibi te'sirli i'câz‑ı Kur'ânî vâsıtasıyla irşadı ve câzibe‑i umumiye-i kâinâttan daha câzibedâr hakàik‑ı Kur'âniye’nin komşuluğunda ve yakınında olan Medine münâfıklarının dalâlette ısrarları ve hidayete girmemeleri ne içindir ve hikmeti nedir?
Elcevab: Bu iki şık müdhiş suâlin halli için, derince bir esâs beyân etmek lâzım gelir. Şöyle ki:
Şu kâinât Hàlık‑ı Zülcelâl’inin hem cemâlî, hem celâlî iki kısım esmâsı bulunduğundan ve o cemâlî ve celâlî isimler, hükümlerini ayrı ayrı cilvelerle göstermek iktiza ettiklerinden, Hàlık‑ı Zülcelâl, kâinâtta ezdâdı birbirine mezcedip, birbirine mukâbil getirip ve birbirine mütecâviz ve müdâfi' bir vaziyet verip, hikmetli ve menfaatdâr bir nev'i mübâreze sûretine getirip, ondan, zıtları birbirinin hududuna geçirip ihtilâfât ve tağayyürât meydâna getirmekle, kâinâtı kanun‑u tağayyür ve tahavvül ve düstur‑u terakkî ve tekâmüle tâbi kıldığı için; o şecere‑i hilkatin câmi' bir semeresi olan insan nev'inde o kanun‑u mübârezeyi daha acîb bir şekle getirip, bütün terakkiyât‑ı insaniyeye medâr bir mücâhede kapısını açıp, hizbullâha karşı meydâna çıkabilmek için hizbü'ş‑şeytana bazı cihâzât vermiş.
148
İşte bu sırr‑ı dakîk içindir ki, enbiyâlar çok defa ehl‑i dalâlete karşı mağlûb oluyor. Ve gayet za'f ve aczde olan dalâlet ehli, ma'nen gayet kuvvetli olan ehl‑i hakka muvakkaten gâlib oluyorlar ve mukâvemet ediyorlar. Bu acîb mukâvemetin sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Dalâlette ve küfürde hem adem ve terk var ki, pek kolaydır, hareket istemez. Hem tahrib var ki, çok sehildir ve âsândır; az bir hareket yeter. Hem tecâvüz var ki, az bir amel ile çoklarına zarar verip, ihâfe noktasında ve fir'avuniyet cihetinden onlara bir makam kazandırır. Hem âkıbeti görmeyen ve hâzır zevke mübtelâ olan insandaki nebâtî ve hayvanî kuvvelerin tatmini, telezzüzü, hürriyeti vardır ki, akıl ve kalb gibi letâif‑i insaniyeyi insaniyetkârâne ve âkıbet‑endişâne olan vazifelerinden vazgeçiriyorlar.