185
İkinci Meraklı Suâl
Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaziyet‑i siyâsiye karşısında bana, hem alâkadar olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimal ile ferec verecek bir teşebbüs etmek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet vermeyerek, bil'akis, beni tazyîk eden ehl‑i dünyanın lehinde olarak bir fikirde bulundum. Bazı zâtlar hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: “Sana işkence eden bu mübtedi' ve kısmen münâfık baştaki insanların takib ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki, ilişmiyorsun?”
Verdiğim cevabın muhtasarı şudur ki: Bu zamanda Ehl‑i İslâm’ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve îmânın zedelenmesidir. Bunun çare‑i yegânesi; nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, îmânlar kurtulsun.
Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münâfık derecesine iner. Münâfık, kâfirden daha fenâdır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifâka inkılâb eder.
Hem nur, hem topuz; ikisini bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmağa mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.
Amma maddî cihadın muktezâsı ise, o vazife şimdilik bizde değildir. Evet, ehline göre kâfirin veya mürtedin tecâvüzâtına sed çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfî gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!
Üçüncü Meraklı Suâl
Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakîki nokta‑i istinâdı ve kuvve‑i maneviyesinin menba'ı olan hamiyet‑i İslâmiye’yi tehyîc etmekle Şeâir‑i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid'aların bir derece ref'ine medâr olacağı hâlde, neden şiddetle harb aleyhinde çıktın ve bu mes'elenin âsâyişle halledilmesini duâ ettin ve şiddetli bir sûrette mübtedi'lerin hükûmetleri lehinde tarafdâr çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid'alara tarafgirliktir?
Elcevab: Biz ferec ve ferâh ve sürûr ve fütûhât isteriz; fakat kâfirlerin kılıncıyla değil. Kâfirlerin kılınçları başlarını yesin; kılınçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zâten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münâfıkları ehl‑i îmâna musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.
186
Hem harb belâsı ise, Hizmet‑i Kur'âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedâkâr ve en kıymetdâr kardeşlerimizin ekserîsi kırk beşten aşağı olduğundan, harb vâsıtasıyla vazife‑i kudsiye-i Kur'âniye’yi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Benim param olsa, hüsn‑ü rızâm ile, böyle kıymetdâr kardeşlerimin herbirisini askerlikten kurtarmak için, bedel‑i nakdiye bin lira kadar da olsa verirdim. Böyle yüzer kıymetdâr kardeşlerimizin Hizmet‑i Kur'âniye-i Nuriyeyi bırakıp maddî cihad topuzuna el atmakta, yüz bin lira kendi zararımızı hissediyordum. Hattâ Zekâi’nin bu iki sene askerliği, belki bin lira kadar manevî fâidesini kaybettirdi. Her ne ise…
Kàdir‑i Külli Şey bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv‑i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyâdâr güneşi gösterdiği gibi, bu zulümâtlı ve rahmetsiz bulutları da izâle edip hakàik‑ı şerîatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. O’nun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine îmân versin, yeter. O vakit kendi kendine iş düzelir.
Dördüncü Meraklı Suâl
Diyorlar ki: “Mâdem sizin elinizdeki nurdur, topuz değildir. Nura karşı muâraza edilmez ve nurdan kaçılmaz ve nurun izhârından zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz? Çok nurlu risaleleri halklara gösterilmesini men' ediyorsunuz?”
Bu suâle karşı cevabın muhtasar meâli şudur ki: Başlardaki başların çoğu sarhoş, okumaz. Okusa da anlamaz. Yanlış mânâ verip ilişir. İlişmemesi için, aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzım geliyor.
Hem çok vicdânsız insanlar var ki, garaz veya tama' veya havf cihetiyle nuru inkâr eder veya gözünü kapar. Onun için, kardeşlerime de tavsiye ediyorum ki; ihtiyat etsinler, nâ‑ehillerin eline hakikatleri vermesinler. Hem ehl‑i dünyanın evhâmını tahrîk edecek işlerde bulunmasınlar. (Hâşiye)
187
Hâtime
Bugün Re'fet Bey’in bir mektûbunu aldım. Lihye‑i Şerîfe hakkındaki suâli münâsebetiyle diyorum ki: Hadîsçe sâbittir ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Lihye-i Saâdetinden düşen saçların taneleri mahdûddur. Otuz‑kırk tane veya elli‑altmış tane gibi az bir mikdarda iken, binler yerde Lihye‑i Saâdetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü.
O vakit hâtırıma gelmiş ki, Lihye‑i Saâdet, yalnız Lihye‑i Şerîfin saçlarından ibaret değil. Belki, re's‑i mübârekinin tıraş oldukça hiçbir şeyini kaybetmeyen Sahâbeler, o nurlu ve mübârek ve dâimî yaşayacak saçları muhâfaza etmişler. Onlar, binlerdir; şimdiki mevcûda müsâvî gelebilirler.
Yine o vakit hâtırıma geldi ki: Acaba her câmide bulunan, sened‑i sahîh ile bu saç Hazret‑i Risalet’in saçı olduğu sâbit midir ki, ona karşı ziyaret makbûl olabilsin?
188
Birden hâtıra geldi ki; o saçların ziyareti vesiledir. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı salavât getirmeye sebeb ve bir hürmet ve muhabbete medârdır. Vesilelik ciheti o şeyin zâtına bakmaz, vesilelik cihetine bakar. Onun için, eğer bir saç hakîki olarak Lihye‑i Saâdetten olmazsa, mâdem zâhir hâle göre öyle telâkki edilmiş ve o vesilelik vazifesini yapıyor ve hürmete ve teveccühe ve salavâta vesile oluyor; kat'î sened ile o saçın zâtını teşhîs ve ta'yin lâzım değildir. Yalnız, aksine kat'î delil olmasın, yeter. Çünkü; telâkkiyât‑ı âmme ve kabûl‑ü ümmet, bir nev'i hüccet hükmüne geçer. Bazı ehl‑i takvâ, böyle işlerde, ya takvâ veya ihtiyat veya azîmet noktasında ilişseler de, hususî ilişirler. Bid'a da deseler, bid'a‑i hasene nev'inde dâhildir. Çünkü vesile‑i salavâttır.
Re'fet Bey mektûbunda diyor: “Bu mes'ele ihvânlar beyninde medâr‑ı münâkaşa olmuş.” Kardeşlerime tavsiye ediyorum ki, inşikaka ve iftiraka sebebiyet veren münâkaşa etmesinler. Yalnız müdâvele‑i efkâr sûretinde, nizâ'sız mübâhaseye alışsınlar.
189
Birinci Suâliniz: “Güneşin, harâretli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurûb ettiğini görmüş” âyetinin anlamı nedir?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Senirkentli Kardeşlerim İbrahim, Şükrü, Hâfız Bekir, Hâfız Hüseyin, Hâfız Receb Efendiler!
Hâfız Tevfik ile gönderdiğiniz üç mes'eleye mülhidler eskiden beri ilişiyorlar.
Birincisi: ﴿حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ﴾ Âyetin ifâde ettiği zâhir mânâsına göre; “Güneşin, harâretli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurûb ettiğini görmüş” diyor.
İkincisi: Sedd‑i Zülkarneyn nerededir?
Üçüncüsü: Âhirzamanda Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) geleceğine ve Deccâlı öldüreceğine dairdir.
Bu suâllerin cevabları uzundur. Yalnız muhtasar bir işâretle deriz ki: Âyât‑ı Kur'âniye, üslûb‑u Arabiye üzerine ve zâhir nazara göre umumun anlayacağı bir tarzda ifâde ettiği için, çok defa teşbih ve temsîl sûretinde beyân ediyor.
İşte, ﴿تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ﴾ yani; güneşin harâretli ve çamurlu bir çeşme gibi görünen Bahr‑i Muhît-i Garbî’nin sâhilinde veya volkanlı, alevli, dumanlı dağın gözünde gurûb ettiğini Zülkarneyn görmüş. Yani; zâhir nazarda, Bahr‑i Muhît-i Garbî’nin sevâhilinde, yazın şiddet‑i harâretiyle etrafındaki bataklık harâretlenmiş, tebahhur ettiği bir zamanda, o buhar arkasında büyük bir çeşme havzası sûretinde uzaktan Zülkarneyn’e görünen Bahr‑i Muhîtin bir kısmında, güneşin zâhirî gurûbunu görmüş. Veya volkanlı, taş ve toprak ve mâden sularını karıştırarak fışkıran bir dağın başında, yeni açılmış ateşli gözünde, semâvâtın gözü olan güneşin gizlendiğini görmüş.
190
Evet, Kur'ân‑ı Hakîm’in mu'cizâne belâğat‑ı ifâdesi bu cümle ile çok mesâili ders veriyor. Evvelâ: Zülkarneyn’in mağrib tarafına seyahati, şiddet‑i harâret zamanında ve bataklık tarafına ve güneşin gurûb âvânına ve volkanlı bir dağın fışkırması vaktine tesâdüf ettiğini beyân etmekle, Afrika’nın tamam istilâsı gibi çok ibretli mes'elelere işâret eder.
Ma'lûmdur ki; görünen hareket‑i şems zâhirîdir ve küre‑i arzın mahfî hareketine delildir, onu haber veriyor. Hakikat‑i gurûb murad değildir. Hem çeşme, teşbihtir. Uzaktan, büyük bir deniz küçük bir havuz gibi görünür. Harâretten çıkan sis ve buharlar ve bataklıklar arkasında görünen bir denizi, çamur içinde bir çeşmeye teşbihi ve Arapça hem çeşme, hem güneş, hem göz mânâsında olan عَيْنٍ kelimesi, esrâr‑ı belâğatça gayet mânidâr ve münâsibdir. (Hâşiye)
Zülkarneyn’in nazarında uzaklık cihetiyle öyle göründüğü gibi, Arş‑ı A'zamdan gelen ve ecrâm‑ı semâviyeye kumanda eden semâvî hitâb‑ı Kur'ânî bir misâfirhâne‑i Rahmâniyede sirâc vazifesini gören musahhar güneşi Bahr‑i Muhît-i Garbî gibi bir çeşme‑i Rabbânîde gizleniyor demesi, azametine ve ulviyetine yakışıyor ve mu'cizâne üslûbu ile, denizi harâretli bir çeşme ve dumanlı bir göz gösterir. Ve semâvî gözlere öyle görünür.
191
Elhâsıl: Bahr‑i Muhît-i Garbî’yi “çamurlu bir çeşme” tâbiri, Zülkarneyn’e nisbeten uzaklık noktasında o büyük denizi bir çeşme gibi görmüş. Kur'ân’ın nazarı ise herşeye yakın olduğu cihetle, Zülkarneyn’in galat‑ı his nev'indeki nazarına göre bakamaz. Belki Kur'ân semâvâta bakarak geldiğinden, küre‑i arzı kâh bir meydân, kâh bir saray, bazen bir beşik, bazen bir sahife gibi gördüğünden; sisli, buharlı, koca Bahr‑i Muhît-i Atlas-ı Garbî’yi bir çeşme tâbir etmesi, azamet‑i ulviyetini gösteriyor.
İkinci Suâliniz
Sedd‑i Zülkarneyn nerededir? Ye'cüc ve Me'cüc kimlerdir?
Elcevab: Eskiden bu mes'eleye dair bir risale yazmıştım. O vaktin mülhidleri onunla mülzem olmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yoktur, hem kuvve‑i hâfızam ta'tîl‑i eşgâl etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmidördüncü Söz’ün Üçüncü Dalı’nda bir nebze bu mes'eleden bahsedilmiş. Onun için, bu mes'elenin yalnız iki‑üç nüktesine gayet muhtasar bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Ehl‑i tahkîkin beyânına göre, hem Zülkarneyn ünvânının işâretiyle, Yemen pâdişahlarından Zülyezen gibi “Zü” kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan, bu Zülkarneyn, İskender‑i Rûmî değildir. Belki, Yemen pâdişahlarından birisidir ki, Hazret‑i İbrahim’in zamanında bulunmuş ve Hazret‑i Hızır’dan ders almış. İskender‑i Rûmî ise, milâttan takriben üç yüz sene evvel gelmiş, Aristo’dan ders almış.
192
Tarih‑i beşerî, muntazam sûrette üç bin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa tarih nazarı, Hazret‑i İbrahim’in zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurâfevâri, ya münkirâne, ya gayet muhtasar gidiyor. Bu Yemenî Zülkarneyn, tefsirlerde eskiden beri İskender nâmıyla iştihârının sebebi, ya o Zülkarneyn’in bir ismi İskender’dir ki, İskender‑i Kebîr ve Eski İskender’dir. Veyâhut, Âyât‑ı Kur'âniye’nin zikrettiği hâdisât‑ı cüz'iyeler, küllî hâdisâtın uçları olduğu cihetle:
Zülkarneyn olan İskender‑i Kebîr’in nübüvvetkârâne irşadâtıyla akvâm‑ı zâlime ile milel‑i mazlume ortasında hâil ve gaddârların gâretlerine mâni olacak meşhûr Sedd‑i Çin’in binasını kurduğu gibi; İskender‑i Rûmî misillû müteaddid cihangirler ve kuvvetli pâdişahlar, maddî cihetinde ve manevî âlem‑i insaniyetin pâdişahları olan bir kısım enbiyâ ve bazı aktâb dahi manevî ve irşadî cihetinde, o Zülkarneyn’in arkasında gidip, iktidâ edip mazlumları zâlimlerden kurtaracak çarelerin mühimlerinden olan dağlar ortalarında sedleri, (Hâşiye) sonra dağlar başlarında kaleleri kurmuşlar. Ya bizzat maddî kuvvetleriyle veyâhut irşad ve tedbirleriyle te'sis etmişler. Sonra, şehirlerin etrafında sûrları ve ortalarında kaleleri, tâ son çare olan kırkikilik topları ve kal'a‑i seyyâr gibi diritnavtları yapmışlar.
Hattâ rû‑yi zeminin en meşhûr seddi ve kaç günlük uzak bir mesâfe tutan Sedd‑i Çin’i, Kur'ân lisânıyla Ye'cüc ve Me'cücün ve tâbir‑i diğerle tarih lisânında Mançur ve Moğol denilen ve âlem‑i beşeriyeti kaç defa zîr ü zeber eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan ve şarktan garba kadar harâb eden akvâm‑ı vahşiye ve gâretkâr milletlerin Hind ve Çin’deki akvâm‑ı mazlumeye tecâvüzlerini durdurmak için, o Himalaya silsilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı ve o akvâm‑ı vahşiyenin kesretle hücumlarına çok zaman mâni olduğu gibi; Kafkas Dağlarında, Derbent cihetinde yine çapulcu, gâretgîr akvâm‑ı Tatariyenin hücumunu durdurmak için, Zülkarneyn‑misâl eski İran pâdişahlarının himmetiyle sedler yapılmıştır. Bu nev'iden çok sedler var. Kur'ân‑ı Hakîm, umum nev'‑i beşerle konuştuğu için, zâhiren bir hâdise‑i cüz'iyeyi zikredip, umum o hâdiseye benzer hâdisâtı ihtar ederek konuşuyor.
193
İşte bu nokta‑i nazardandır ki, Sedde ve Ye'cüc ve Me'cüce dair rivâyetler ve akvâl‑i müfessirîn ayrı ayrı gidiyor.
Hem Kur'ân‑ı Hakîm, münâsebât‑ı kelâmiye cihetinde bir hâdiseden uzak bir hâdiseye intikal eder. Bu münâsebâtı düşünmeyen zanneder ki, iki hâdisenin zamanları birbirine yakındır. İşte, Seddin harâbiyetinden kıyâmetin kopmasını Kur'ân’ın haber vermesi, kurbiyet‑i zaman cihetiyle değil, belki münâsebât‑ı kelâmiye cihetinde iki nükte içindir.
Yani; bu sed nasıl harâb olacak; öyle de, dünya harâb olacaktır. Hem nasıl ki, fıtrî ve İlâhî sedler olan dağlar metîndir, ancak kıyâmetin kopmasıyla harâb olurlar, öyle de; bu sed dahi dağ gibi metîndir, ancak dünyanın harâb olmasıyla hâk ile yeksân olabilir, inkılâbât‑ı zaman tahribât yapsa da çoğu sağlam kalır demektir. Evet, Sedd‑i Zülkarneyn’in külliyetinden bir ferdi olan Sedd‑i Çinî binler sene yaşadığı hâlde daha meydânda duruyor. İnsanın eliyle zemin sahifesinde yazılan mücessem, mütehaccir, mânidâr, tarih‑i kadîmden uzun bir satır olarak okunuyor.
Üçüncü Suâliniz
Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın Deccâlı öldürmesi, hem Birinci Mektûb ve hem Onbeşinci Mektûb’da gayet muhtasar ve size kâfî bir cevab vardır.
194
“Muğayyebât‑ı Hamse’den Yağmurun Gelme Vakti ve Cenînin Keyfiyeti”ne Dair İki Suâl
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, fedâkâr, sıddık, vefâdâr kardeşlerim Hoca Sabri (R.H.) ve Hâfız Ali (R.H.)
“Muğayyebât‑ı Hamse”ye dair Sûre‑i Lokman’ın âhirindeki âyetin hakkında mühim suâliniz gayet mühim bir cevab isterken, maatteessüf, şimdiki hâlet‑i rûhiyem ve ahvâl‑i maddiyem o cevaba müsâid değildir. Yalnız, suâlinizin temâs ettiği bir‑iki noktaya gayet mücmel işâret edeceğiz. Şu suâlinizin meâli gösteriyor ki, ehl‑i ilhâd tarafından tenkid sûretinde Muğayyebât‑ı Hamseden yağmurun gelmek vaktine ve rahm‑ı mâderdeki cenînin keyfiyetine i'tirâz edilmiş.
Demişler ki: “Rasathânelerde bir âletle yağmurun vakt‑i nüzûlü keşfediliyor. Onu da, Allah’tan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla rahm‑ı mâderdeki cenînin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek Muğayyebât‑ı Hamseye ıttılâ' kàbildir.”
Elcevab: Yağmurun vakt‑i nüzûlü bir kaideye merbût olmadığı için, doğrudan doğruya meşîet‑i hàssa-i İlâhiye ile bağlı ve hazine‑i rahmetten hususî irâdeye tâbi olduğunun bir sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Kâinâtta en mühim hakikat ve en kıymetdâr mâhiyet; nur, vücûd ve hayat ve rahmettir ki; bu dört şey perdesiz, vâsıtasız, doğrudan doğruya kudret‑i İlâhiye ve meşîet‑i hàssa-i İlâhiye’ye bakar. Sâir masnûâtta zâhirî esbâb, kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irâde ve meşîete hicâb oluyor. Fakat vücûd, hayat, nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr‑ı hikmeti o işte cereyan etmiyor.
195
Mâdem vücûdda en mühim hakikat, rahmet ve hayattır. Yağmur, hayata menşe' ve medâr‑ı rahmet, belki ayn‑ı rahmettir. Elbette vesâit perde olmayacak, kaide ve yeknesaklık dahi meşîet‑i hàssa-i İlâhiye’yi setretmeyecek; tâ ki her vakit, herkes, herşeyde şükür ve ubûdiyete ve suâl ve duâya mecbur olsun. Eğer bir kaide dâhilinde olsaydı, o kaideye güvenip, şükür ve ricâ kapısı kapanırdı. Güneşin tulû'unda ne kadar menfaatler olduğu ma'lûmdur. Hâlbuki muttarid bir kaideye tâbi olduğundan, güneşin çıkması için duâ edilmiyor. ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor. Ve ilm‑i beşerî, o kaidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını bildiği için, gâibden sayılmıyor.
Fakat yağmurun cüz'iyâtı bir kaideye tâbi olmadığı için, her vakit insanlar ricâ ve duâ ile Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâya mecbur oluyorlar. Ve ilm‑i beşerî, vakt‑i nüzûlünü ta'yin edemediği için, sırf hazine‑i rahmetten bir ni'met‑i hàssa telâkki edip hakîki şükrediyorlar.
İşte bu âyet, bu nokta‑i nazardan yağmurun vakt‑i nüzûlünü Muğayyebât‑ı Hamseye idhal ediyor.
Rasathânelerdeki âletle bir yağmurun mukaddemâtını hissedip vaktini ta'yin etmek gâibi bilmek değil, belki gâibden çıkıp âlem‑i şehâdete takarrübü vaktinde bazı mukaddemâtına ıttılâ' sûretinde bilmektir. Nasıl en hafî umûr‑u gaybiye vukû'a geldikte, veyâhut vukû'a yakın olduktan sonra, hiss‑i kable'l-vukû'un bir nev'iyle bilinir. O gaybı bilmek değil; belki o, mevcûdu veya mukarrebü'l‑vücûdu bilmektir. Hattâ ben, kendi a'sâbımda bir hassâsiyet cihetiyle, yirmidört saat evvel, gelecek yağmuru bazen hissediyorum. Demek yağmurun mukaddemâtı, mebâdîleri var. O mebâdîler, rutûbet nev'inden kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hâl, aynen kaide gibi, ilm‑i beşerin gâibden çıkıp daha şehâdete girmeyen umûra vusûle bir vesile olur.
196
Fakat daha âlem‑i şehâdete ayak basmayan ve meşîet‑i hàssa ile rahmet‑i hàssadan çıkmayan yağmurun vakt‑i nüzûlünü bilmek, ilm‑i Allâmü'l-Guyûb’a mahsûstur.
Kaldı İkinci Mes'ele
Röntgen şuâıyla rahm‑ı mâderdeki çocuğun erkek ve dişisini bilmek ile, ﴿وَيَعْلَمُ مَا فِي الْاَرْحَامِ﴾ âyetinin meâl‑i gaybîsine münâfî olamaz. Çünkü; âyet yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil, belki o çocuğun acîb isti'dâd‑ı hususîsi ve istikbâlde kesb edeceği vaziyetine medâr olan mukadderât‑ı hayatiyesinin mebâdîleri, hattâ sîmâsındaki gayet acîb olan sikke‑i Samediyet muraddır ki, çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm‑i Allâmü'l-Guyûb’a mahsûstur. Yüz bin röntgen‑misâl fikr‑i beşerî birleşse, yine o çocuğun umum efrâd‑ı beşeriyeye karşı birer alâmet‑i fârikası bulunan yalnız hakîki sîmâ‑yı vechiyesini keşfedemez. Nerede kaldı ki, sîmâ‑yı vechîsinden yüz defa daha hàrika olan, isti'dâdındaki sîmâ‑yı manevîyi keşfedebilsin!
Başta dedik ki: Vücûd ve hayat ve rahmet, bu kâinâtta en mühim hakikatlerdir ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için, o câmi' hakikat‑i hayatiye, bütün incelikleriyle ve dekàikiyle irâde‑i hàssaya ve rahmet‑i hàssaya ve meşîet‑i hàssaya bakmalarının bir sırrı şudur ki: Hayat, bütün cihâzâtıyla ve cihâtıyla şükür ve ubûdiyet ve tesbihin menşe' ve medârı olduğundandır ki, irâde‑i hàssaya hicâb olan yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet‑i hàssaya perde olan vesâit‑i zâhiriye konulmamıştır.
Cenâb‑ı Hakk’ın, rahm‑ı mâderdeki çocukların sîmâ‑yı maddî ve manevîlerinde iki cilvesi var:
197
Birisi: Vahdetini ve Ehadiyetini ve Samediyetini gösterir ki, o çocuk a'zâ‑yı esâsîde ve cihâzât‑ı insaniyenin envâ'ında sâir insanlarla muvâfık ve mutâbık olduğu cihetle, Hàlık ve Sâni'inin vahdetine şehâdet ediyor. O cenîn bu lisân ile bağırıyor ki: “Bana bu sîmâ ve a'zâyı veren kim ise, bütün esâsât‑ı a'zâda bana benzeyen bütün insanların sâni'i dahi O’dur. Ve hem bütün zîhayatın sâni'i O’dur.”
İşte, rahm‑ı mâderdeki cenînin bu lisânı, gaybî değil, kaideye ve ıttırâda ve nev'ine tâbi olduğu için ma'lûmdur, bilinebilir. Âlem‑i şehâdetten âlem‑i gayba girmiş bir daldır ve bir dildir.
İkinci Cihet: Sîmâ‑yı isti'dâdiye-i hususiyesi ve sîmâ‑yı vechiye-i şahsiyesi lisânıyla Sâni'inin ihtiyarını, irâdesini ve meşîetini ve rahmet‑i hàssasını ve hiçbir kayd altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisân gaybü'l‑gaybdan geliyor. İlm‑i ezelîden başkası, kable'l‑vücûd bunu göremiyor ve ihâta edemiyor. Rahm‑ı mâderde iken bu sîmânın binde bir cihâzâtı görünmekle bilinmiyor!
Elhâsıl: Cenînin sîmâ‑yı isti'dâdîsinde ve sîmâ‑yı vechiyesinde hem delil‑i Vahdâniyet var, hem ihtiyar ve İrâde‑i İlâhiye’nin ciheti vardır.
Eğer Cenâb‑ı Hak muvaffak etse, Muğayyebât‑ı Hamseye dair bazı nükteler yazılacaktır. Şimdilik bundan fazla vaktim ve hâlim müsâade etmedi; hâtime veriyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
198
“Letâif‑i Aşere” ve “Mânâ-yı İsmî” ile “Mânâ-yı Harfî”ye Dair İki Suâl
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!
Mektûbunda “Letâif‑i Aşere”yi suâl ediyorsun. Şimdi tarîkatı ders vermek zamanında olmadığımdan, tarîk‑ı Nakşî muhakkìklerinin Letâif‑i Aşere’ye dair eserleri var. Şimdilik vazifemiz ise istihrâc‑ı esrâr olduğundan, mevcûd mesâili nakil değildir. Gücenme tafsilât veremiyorum. Yalnız bu kadar derim ki:
Letâif‑i aşere, İmâm‑ı Rabbânî; kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, insanda anâsır‑ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münâsib bir latîfe‑i insaniye tâbir ederek seyr ü sülûkte her mertebede bir latîfenin terakkiyâtı ve ahvâlinden icmâlen bahsetmiştir.
Ben kendimce görüyorum ki, insanın mâhiyet‑i câmiasında ve isti'dâd‑ı hayatiyesinde çok letâif var, onlardan on tanesi iştihâr etmiş. Hattâ hükemâ ve ulemâ‑i zâhirî dahi, o letâif‑i aşerenin pencereleri veyâhut nümûneleri olan havâss‑ı hamse-i zâhirî, havâss‑ı hamse-i bâtına diye o letâif‑i aşereyi başka bir sûrette hikmetlerine esâs tutmuşlar.
Hattâ avâm ve hàvâs beyninde teârüf etmiş olan insanın letâif‑i aşeresi, ehl‑i tarîkin letâif‑i aşeresiyle münâsebetdârdır. Meselâ: Vicdân, a'sâb, his, akıl, hevâ, kuvve‑i şeheviye, kuvve‑i gadabiye gibi letâifi, kalb, rûh ve sırra ilâve edilse letâif‑i aşereyi başka bir sûrette gösterir. Daha bu letâiften başka sâika, şâika ve hiss‑i kable'l-vukû' gibi çok letâif var. Bu mes'eleye dair hakikat yazılsa çok uzun olur, vaktim de kısa olduğundan kısa kesmeye mecbur oldum.
199
Senin ikinci suâlin olan, “mânâ‑yı ismî” ile “mânâ‑yı harfî”nin bahsi ise, ilm‑i nahvin umum kitapları başlarında o mes'ele izâh edildiği gibi ilm‑i hakikatin Sözler ve Mektûbatlar nâmındaki risalelerinde temsîlâtla kâfî beyânât vardır. Senin gibi zekî ve müdakkik bir zâta karşı fazla izâhat fazla oluyor.
Sen âyineye baksan, eğer âyineye şişe için bakarsan şişeyi kasden görürsün, içinde Re'fet’e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksad, mübârek sîmânıza bakmak için âyineye baktın, sevimli Re'fet’i kasden görürsün ﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ﴾ dersin. Âyine şişesi tebeî, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci sûrette âyine şişesi mânâ‑yı ismîdir. Re'fet mânâ‑yı harfî oluyor. İkinci sûrette âyine şişesi mânâ‑yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mânâ için bakılır ki akistir. Akis, mânâ‑yı ismîdir. Yani دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِهِ olan ta'rif‑i isme bir cihette dâhildir. Ve âyine ise دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي غَيْرِهِ olan harfin ta'rifine mâsadak olur.
Kâinât, nazar‑ı Kur'ânî ile bütün mevcûdâtı, hurûftur, mânâ‑yı harfiyle başkasının mânâsını ifâde ediyorlar. Yani esmâsını, sıfâtını bildiriyorlar. Rûhsuz felsefe ekseriyâ mânâ‑yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor. Her ne ise… Şimdi çok konuşmaya vaktim yoktur. Hattâ fihristenin en kolay, en mühim, en âhir parçasını dahi yazamıyorum. Senin ders arkadaşların, bilhassa Husrev, Bekir, Rüşdü, Lütfi, Şeyh Mustafa, Hâfız Ahmed, Sezâi, Mehmedler, Hocalara selâm ve mübârek hânende mübârek masûmlara duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
200
Onyedinci Lem'a
Zühre’den gelmiş “Onbeş Nota”dan ibarettir.
﴿﷽﴾
Mukaddime
(Bu lem'anın te'lifinden) oniki sene evvel (❋) inâyet‑i Rabbâniye ile, mârifet‑i İlâhiye’de bir hareket‑i fikriye ve bir seyahat‑ı kalbiye ve bir inkişafat‑ı rûhiyede tezâhür eden bazı lemeât‑ı Tevhidiyeyi, Arabî olarak, notalar sûretinde Zühre, Şu'le, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risalelerde kaydetmiştim. Uzun bir hakikatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuâını irâe etmek tarzında yazıldığından, yalnız kendi kendime birer hâtıra ve birer ihtar şeklinde olduğundan, başkalarının istifadesi mahdûd kalmıştı. Hususan, en mümtâz ve en hàs kardeşlerimin kısm‑ı a'zamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarı ve ilhâhıyla, o notaların, o lem'aların kısmen izâhlı ve kısmen kısa bir meâlini Türkçe olarak yazmağa mecbur oldum.
Şu notalar ve Arabî risaleler, Yeni Said’in en evvel hakikat ilminden bir derece şühûd sûretinde gördüğü için, tağyîr edilmeden, meâlleri yazıldı. Onun için, bazı cümleler sâir Söz’lerde de zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor. Ve bir kısmı, gayet mücmel olmakla beraber, izâh edilmiyor; tâ letâfet‑i asliyesini kaybetmesin.
201
Birinci Nota
Kendi nefsime hitâben demiştim: Ey gâfil Said! Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refâkat etmeyen ve dünyanın harâbıyla senden müfârakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırâzıyla seni terk edip arka çeviren ve bâhusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî' etmeyen, hususan bir‑iki sene zarfında ebedî bir firâk ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husûlü ânında seni terk eden fânî şeylerle kalbini bağlamak, kâr‑ı akıl değildir.
Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.
Sen kendi mâhiyetine bak ki; senin latîfelerin içinde öyle bir latîfe var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına râzı olamaz. O’ndan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve latîfelerinin sultanıdır. Fâtır‑ı Hakîm’in emrine mutî' olan o sultanına itâat et, kurtul!
İkinci Nota
Hakikatdâr bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum: “Ey İnsan! Kur'ân’ın desâtirindendir ki; Cenâb‑ı Hakk’ın mâsivâsından hiçbir şeyi, ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen, kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat, ma'bûdiyetten uzaklık noktasında müsâvî oldukları gibi, mahlûkıyet nisbetinde de birdirler.”
202
Üçüncü Nota
Ey gâfil Said! Bil ki, galat‑ı his nev'inden, gayet muvakkat dünyayı lâyemût ve dâimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sâbit ve müstemir gördüğünden, fânî nefsini de o nazar ile sâbit telâkki ettiğinden, yalnız kıyâmetin kopacağından dehşet alıyorsun. Güyâ kıyâmetin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun. Aklını başına al. Sen ve hususî dünyan, dâimî zevâl ve fenâ darbesine ma'rûzsunuz. Senin bu galat‑ı hissin ve mağlatan şu misâle benzer ki:
Bir adam, elinde olan âyinesini bir hâne veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misâlî bir hâne, bir şehir, bir bahçe, o âyinede görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tağayyür âyinenin başına gelse, o hayâlî hâne ve şehir ve bahçede herc ü merc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakîki hâne, şehir ve bahçenin devam ve bekàsı sana fâide vermez. Çünkü; senin elindeki âyinedeki hâne ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyâs ve mîzan iledir.
Senin hayatın ve ömrün âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada o hâne ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harâb olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyâmetin kopacak bir vaziyettedir.
Mâdem öyledir; sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme!
Dördüncü Nota
Bil ki, ekseriyetle Fâtır‑ı Hakîm’in âdetidir: Ehemmiyetli ve kıymetdâr şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yani; ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymetdâr, ehemmiyetli şeyleri aynıyla iâde ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kaide‑i âdetullâh ekseriyetle muttarid görünüyor.
203
İşte bu sâbit kaideye binâen deriz: Mâdem, fünûnun ittifakıyla ve ulûmun şehâdetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde en ehemmiyetli, insandır. Ve mevcûdât içinde en kıymetdâr, insandır. Ve insanın bir ferdi, sâir hayvanatın bir nev'i hükmündedir.
Elbette, kat'î bir hads ile hükmedilir ki; haşir ve neşr‑i ekberde, beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iâde edilecektir.
Beşinci Nota
Şu notada, Avrupa fünûnu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât‑ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünûn ve medeniyeti, o seyahat‑ı kalbiyede emrâz‑ı kalbiyeye inkılâb ederek ziyâde müşkülâta medâr olduğundan, bilmecbûriye, Yeni Said zihnini silkeleyip, müzahref felsefeyi ve sefîh medeniyeti atmak isterken, kendi rûhunda Avrupa’nın lehinde şehâdet eden hissiyat‑ı nefsâniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs‑ı manevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhâvereye mecbur olmuştur.
Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir.
Birisi, İsevîlik din‑i hakîkisinden aldığı feyz ile hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye nâfi' san'atları ve adâlet ve hakkâniyete hizmet eden fünûnları takib eden bu birinci Avrupa’ya hitâb etmiyorum.
Belki, felsefe‑i tabîiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden, bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitâb ediyorum. Şöyle ki:
O zaman, o seyahat‑ı rûhiyede, mehâsin‑i medeniyet ve fünûn‑u nâfiadan başka olan mâlâyanî ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefîh medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs‑ı manevîsine karşı demiştim:
Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefîh ve muzır bir medeniyeti tutup da'vâ edersin ki, “Beşerin saâdeti bu ikisiyledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!
204
Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht rûh! Acaba, hem rûhunda, hem vicdânında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musîbetlerle musîbet‑zede olmuş ve azâba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhirî bir sûrette, aldatıcı bir zînet ve servet içinde bulunmasıyla saâdeti mümkün olabilir mi? Ona mes'ûd denilebilir mi?
Âyâ, görmüyor musun ki; bir adamın cüz'î bir emirden me'yûs olması ve vehmî bir emelden ümîdi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar‑ı hayâle uğraması sebebiyle, tatlı hayâller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tâzib ediyor, dünya ona dar geliyor, zindân oluyor.
Hâlbuki senin şeâmetinle kalbinin en derin köşelerinde ve rûhunun tâ esâsında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtâ'a uğrayan ve bütün elemleri ondan neş'et eden bir bîçâre insana hangi saâdeti te'min ediyorsun? Acaba, zâil, yalancı bir Cennet’te cismi bulunan ve kalbi, rûhu Cehennem’de azâb çeken bir insana mes'ûd denilebilir mi? İşte sen, bîçâre beşeri böyle baştan çıkardın. Yalancı bir Cennet içinde cehennemî bir azâb çektiriyorsun.
Ey beşerin nefs‑i emmâresi! Bu temsîle bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil. Meselâ; bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında bîçâre, âciz bir adam bulunur. Zâlimler hücum edip malını, eşyasını gasb ederek kulübeciğini harâb ediyorlar. Bazen de yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak hâline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa, hâl, bu minvâl üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler, zâlimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan, umumî bir mâtem o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftâr oluyor. Hâlbuki vicdân bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden, iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüd edip ve nihâyetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyâhut kalb ve aklın muktezâsını ibtal etsin.
205
Ey sefâhet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccâl gibi bir tek gözü taşıyan kör dehân ile rûh‑u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı a'lâ‑yı illiyînden, esfel‑i sâfilîne atar; hayvanatın en bedbaht derecesine indirir.
Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal‑i his hizmeti gören câzibedâr oyuncakların ve uyutucu hevesât ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek! İşte, beşere açtığın yol ve verdiğin saâdet bu misâle benzer.
İkinci yol ki, Kur'ân‑ı Hakîm hidayetiyle beşere hediye etmiştir, şöyledir: Görüyoruz ki, o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir Sultan‑ı Âdilin müstakîm askerleri her tarafta bulunuyorlar, geziyorlar. Ara sıra O Sultanın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar. Silâhlarını, atlarını ve mîrî levâzımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslîm alınmasından zâhiren mahzûn oluyorlar; fakat hakikat noktasında, terhisle müferrah olup, Sultanın ziyaretine ve Pâdişahın pâyitahtına dönmesi ve Pâdişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar.
Bazen terhis memurları acemî bir nefere rast geliyorlar. Nefer onları tanımıyor. “Silâhını teslîm et!” diyorlar. Nefer diyor: “Ben Pâdişahın askeriyim. Onun hizmetindeyim. Sonra onun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızâsıyla gelmişseniz, göz ve baş üstüne geldiniz. Emrini gösteriniz, yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünkü nefsim benim değil, benim Sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, Mâlikimin emânetidir. Emâneti muhâfaza ve Sultanımın haysiyetini himâye ve izzetini vikàye için size baş eğmeyeceğim!”
İşte, o ikinci yoldaki medâr‑ı sürûr ve saâdet olan binler ahvâlden bu hâl, bir nümûnedir. Sâir ahvâli sen kıyâs et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdât nâmında, sevinç ve şenlikle bir tahşidât ve sevkiyât‑ı askeriye vardır ve vefiyât nâmında sürûr ve muzîka ile terhisât‑ı askeriye görünüyorlar. İşte, Kur'ân‑ı Hakîm beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim tam kabûl etse, böyle iki cihanın saâdetine giden bu ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzûn ve ne de gelecek şeyden havf eder.
206
Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esâssız esâslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk‑ı hayatı var. Gaye‑i himmeti ve hedef‑i maksadı, yaşamak ve bekàsını te'min etmektir.” diyorsun. Ve Hàlık‑ı Kerîm’in kerem düsturlarından ve erkân‑ı kâinâtta kemâl‑i itâatle imtisal edilen düstur‑u teâvünle, nebâtât hayvanatın imdâdına ve hayvanat insanların yardımına koşmasından tezâhür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidâl zannedip, “Hayat bir cidâldir” diye, ahmakàne hükmetmişsin.
Acaba, o düstur‑u teâvünün cilvesinden olan, zerrât‑ı taamiyenin kemâl‑i şevk ile beden hücrelerinin gıdâlandırılması için koşmaları nasıl cidâldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdâd ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teâvündür.
Hem çürük bir esâsın, “Herşey kendi nefsine mâliktir” diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına kat'î bir delil şudur ki: Esbâbın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en geniş irâdelisi, insandır. Hâlbuki bu insanın düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zâhir ef'âl‑i ihtiyariyesinden, yüz cüz'ünden onun dest‑i ihtiyarına verilen ve dâire‑i iktidarına giren, yalnız meşkûk tek bir cüz'dür. Böyle en zâhir fiilin yüz cüz'ünden bir cüz'üne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir denilir? Böyle en eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakîki tasarruftan ve temellükten eli bağlanmış bulunsa; “Sâir hayvanat ve cemâdât kendi kendine mâliktir” diyen, hayvandan daha ziyâde hayvan ve cemâdâttan daha ziyâde câmid ve şuûrsuz olduğunu isbât eder.
207
Seni bu hatâya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır. Yani; hàrika, menhus zekândır. O kör dehân ile, herşeyin Hàlık’ı olan Rabbini unuttun, mevhûm bir tabiata isnâd ettin, âsârını esbâba verdin, O Hàlık’ın malını bâtıl ma'bûd olan tâğutlara taksim ettin. Şu noktada ve o dehân nazarında, her zîhayat, herbir insan, tek başıyla hadsiz a'dâya karşı mukâvemet etmek ve nihâyetsiz hâcâtın tahsiline çabalamak lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem'a gibi bir şuûr, çabuk söner şu'le gibi bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömür ile, o hadsiz a'dâya ve hâcâta karşı dayanmaya mecbur oluyor. Hâlbuki, o bîçâre zîhayatın sermâyesi, binler matlûblarından birisine kâfî gelmiyor. Musîbete giriftâr olduğu zaman, sağır, kör esbâbdan başka derdine derman beklemiyor. ﴿وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ﴾ sırrına mazhar oluyor.
Senin karanlıklı dehân, nev'‑i beşerin gündüzünü geceye kalbetmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, yalancı, muvakkat lambalarla tenvir ettin. O lambalar sürûr ile beşerin yüzüne tebessüm etmiyorlar. Belki beşerin ağlanacak acı hâllerindeki eblehâne gülmesine – o ışıklar – müstehziyâne gülüp eğleniyor.
Herbir zîhayat, senin şâkirdlerin nazarında, zâlimlerin hücumuna ma'rûz, miskin birer musîbet‑zededirler. Dünya bir mâtemhâne‑i umumiyedir. Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vâveylâlardır.
Senden tam ders alan şâkirdin, bir fir'avun olur. Fakat en hasîs şeye ibâdet eden ve menfaat gördüğü herşeyi kendine rab telâkki eden bir fir'avun‑u zelîldir.
208
Hem senin şâkirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Hasîs bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir!
Hem cebbârdır. Fakat kalbinde bir nokta‑i istinâd bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbâr‑ı hodfürûştur.
O şâkirdin gaye‑i himmeti hevesât‑ı nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedâkârlık perdesi altında kendi menfaat‑i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessâstır. Nefsinden başka ciddi olarak hiçbir şeyi sevmiyor; herşeyi nefsine fedâ ediyor.
Amma Kur'ânın hàlis ve tam şâkirdi ise, bir abddir. Fakat a'zam‑ı mahlûkata karşı da ubûdiyete tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve a'zam bir menfaati gaye‑i ubûdiyet yapmaz bir abd‑i azîzdir.
Hem halîm, selîmdir. Fakat Fâtır‑ı Zülcelâl’inden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm‑i âlîhimmettir.
Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik‑i Kerîm’i ona ileride iddihar ettiği mükâfât ile bir fakir‑i müstağnîdir.
Hem zaîftir. Fakat kudreti nihâyetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinâd eden bir zaîf‑i kavîdir ki; Kur'ân hakîki bir şâkirdine Cennet‑i ebediyeyi dahi gaye‑i maksad yaptırmadığı hâlde, bu zâil, fânî dünyayı ona gaye‑i maksad hiç yapar mı?
İşte iki şâkirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla!
Hem felsefe‑i sakîmenin şâkirdleriyle Kur'ân‑ı Hakîm’in tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedâkârlıklarını bununla muvâzene edebilirsin. Şöyle ki:
209
Felsefenin şâkirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde da'vâ açar.
Kur'ânın şâkirdi ise, semâvât ve arzdaki umum sâlih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samîmî bir sûrette onlara duâ eder. Ve saâdetleriyle mes'ûd oluyor. Ve rûhunda şedîd bir alâkayı onlara karşı hisseder ki, duâsında اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ der. Hem en büyük şey olan Arş ve Şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder.
Hem iki şâkirdin ulviyet ve inbisat‑ı rûhlarını bundan kıyâs et ki: Kur'ân, kendi şâkirdlerinin rûhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki; doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz Esmâ‑i İlâhiye’nin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şâkirdlerinin ellerine verir, “Evrâdlarınızı bununla okuyunuz” der. İşte, Kur'ânın tilmizlerinden Şah‑ı Geylânî, Rufâî, Şâzelî (Radıyallahu Anhüm) gibi şâkirdleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile‑i zerrâtı, katarât adedlerini, mahlûkatın aded‑i enfâsını tutmuşlar; onunla evrâdlarını okuyorlar, Cenâb‑ı Hakk’ı zikir ve tesbih ediyorlar.
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mu'cizâne terbiyesine bak ki; nasıl ednâ bir kederle ve küçük bir gamla başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlûb olan bu küçük insan, terbiye‑i Kur'ân ile ne kadar teâlî ediyor. Ve ne derece letâifi inbisat eder ki; koca dünya mevcûdâtını, virdine tesbih olmakta kısa görüyor. Ve Cennet’i zikir ve virdine gaye olmakta az gördüğü hâlde, kendi nefsini Cenâb‑ı Hakk’ın ednâ bir mahlûkunun üstünde büyük tutmuyor. Nihâyet izzet içinde nihâyet tevâzu'u cem'ediyor. Felsefe şâkirdlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyâs edebilirsin.
210
İşte, felsefe‑i sakîme-i Avrupaiyeden yek‑çeşm olan dehâsının yanlış gördüğü hakikatleri, iki cihana bakan, gayb‑âşinâ parlak iki gözü ile iki âleme nazar eden, beşer için iki saâdete iki eliyle işâret eden hüdâ‑yı Kur'ânî der ki: Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emânettir. O emânetin mâliki herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm‑i Kerîmdir. O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor, tâ senin için muhâfaza etsin, zâyi' olmasın. İleride mühim bir fiat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. O’nun nâmıyla çalış ve hesabıyla amel et. O’dur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderiyor ve senin tâkatin yetmediği şeylerden seni muhâfaza eder.
Senin şu hayatının gayesi, neticesi; O Mâlik’in esmâsına ve şuûnâtına bir mazhariyettir. Sana bir musîbet geldiği vakit, de: ﴿اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ﴾ Yani; “Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musîbet! Eğer O’nun izin ve rızâsıyla geldin ise, merhaba, safâ geldin. Çünkü; elbette bir vakit O’na döneceğiz ve O’nun huzuruna gideceğiz ve O’na müştâkız. Mâdem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzâd edecektir; haydi, ey musîbet, o terhis ve o âzâd etmek senin elinle olsun, râzıyım. Eğer benim emânet muhâfazasında ve vazife‑perverliğimi tecrübe sûretinde sana emir ve irâde etmiş, fakat sana teslîm olmaklığıma izin ve rızâsı olmazsa, benim tâkatim yettikçe, emin olmayana, Mâlikimin emânetini teslîm etmem!” der.
İşte, binden bir nümûne olarak, dehâ‑yı felsefînin ve hüdâ‑yı Kur'ânînin verdikleri derslerin derecelerine bak. Evet, iki tarafın hakikat‑i hâli, sâbıkan beyân edilen tarz ile gidiyor. Fakat hidayet ve dalâlette insanların dereceleri mütefâvittir, gafletin mertebeleri muhteliftir. Herkes her mertebede bu hakikati tamamıyla hissedemez.
211
Çünkü gaflet, hissi ibtal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede ibtal‑i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl‑i medeniyet hissetmiyorlar. Fakat hassâsiyet‑i ilmiyenin tezâyüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin îkazâtıyla o gaflet perdesi parçalanıyor.
Ecnebîlerin tâğutlarıyla ve fünûn‑u tabîiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklid edip ittibâ' edenlere binler nefrîn ve teessüfler!
Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akıl ile onların sefâhet ve bâtıl efkârlarına ittibâ' edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefîhâne taklid edenler, ittibâ' değil, belki şuûrsuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i'dâm ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki; siz ahlâksızcasına ittibâ' ettikçe, hamiyet da'vâsında yalancılık ediyorsunuz! Çünkü şu sûrette ittibâ'ınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır!
هَدٰينَا اللّٰهُ وَاِيَّاكُمْ اِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ
Altıncı Nota
Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakàik‑ı îmâniyenin inkârındaki ittifaklarından telâşa düşen ve i'tikàdını bozan bîçâre insan! Bil ki, kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve aded çokluğunda değil. Çünkü; insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâb eder. İnsan, bazı frenkler ve frenk‑meşrebler gibi ihtirasat‑ı hayvaniyede terakkî ettikçe, daha şiddetli bir hayvaniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun ki; hayvanatın kemiyet ve aded itibariyle hadsiz bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum envâ'‑ı hayvanat üstünde sultan ve halife ve hâkim olmuştur.
212
İşte, muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefîhler, Cenâb‑ı Hakk’ın hayvanatından bir nev'i habîslerdir ki, Fâtır‑ı Hakîm onları dünyanın imâreti için halk etmiştir. Mü'min ibâdına ettiği ni'metlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid‑i kıyâsî yapıp, âkıbetinde, müstehak oldukları Cehennem’e teslîm eder.
İşte, küffarın ve ehl‑i dalâletin bir hakikat‑i îmâniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur. Çünkü; nefiy sırrıyla, ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir. Meselâ; bütün İstanbul ahâlisi, Ramazan’ın başında Ay’ı görmediğinden nefyetse, iki şâhidin isbâtıyla o cemm‑i gafîrin nefiy ve ittifakı sukùt eder. Mâdem küfrün ve dalâletin mâhiyeti nefiydir ve inkârdır, cehildir ve ademdir; küffarın kesret ile ittifakı ehemmiyetsizdir. Ehl‑i hakkın, hak ve sâbit ve sübûtu isbât olunan mesâil‑i îmâniyede, şühûda istinâd eden iki mü'minin hükmü, hadsiz o ehl‑i dalâletin ittifakına râcih olur, galebe eder.
Bu hakikatin sırrı şudur ki: Nefyedenlerin da'vâları sûreten bir iken, müteaddiddir; birbiriyle ittihâd edemez ki kuvvetlensin. İsbât edicilerin da'vâları ittihâd ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünkü gökteki hilâl‑i Ramazan’ı görmeyen der ki: “Benim nazarımda Ay yoktur; benim yanımda görünmüyor.” Başkası da, “Nazarımda yoktur” der. Daha başkası da öyle der. Herbiri kendi nazarında “Yoktur” der. Herbirinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde olan esbâb dahi ayrı ayrı olabildiği için, da'vâları da ayrı ayrı olur, birbirine kuvvet veremez. Fakat isbât edenler demiyor ki: “Benim nazarımda ve gözümde hilâl var.” Belki “Nefsü'l‑emirde, göğün yüzünde hilâl vardır, görünür” der. Görenler bütün aynı da'vâyı ve “Nefsü'l‑emirde vardır” der. Demek bütün da'vâlar birdir.
213
Nefyedenlerin nazarları ayrı ayrı olduğundan, da'vâları da ayrı ayrı olur. Nefsü'l‑emre hükmedemiyorlar. Çünkü, nefsü'l‑emirde nefiy isbât edilmez. Çünkü, ihâta lâzımdır. وَالْعَدَمُ الْمُطْلَقُ لَا يُثْبَتُ اِلَّا بِمُشْكِلَاتٍ عَظ۪يمَةٍ bir kaide‑i usûldür. Evet, bir şeyi dünyada var desen, yalnız o şeyi göstermek kâfî gelir. Eğer yok deyip nefyetsen, bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki, tâ o nefiy isbât edilsin.
İşte bu sırra binâen, ehl‑i küfrün bir hakikati nefyetmesi ise; bir mes'eleyi halletmek veyâhut dar bir delikten geçmek veyâhut bir hendekten atlamak misâlindedir ki; bin de, bir de, birdir. Çünkü birbirine yardımcı olamaz. Fakat isbât edenler nefsü'l‑emirde hakikat‑i hâle baktıkları için, müddeâları ittihâd ediyor. Kuvvetleri birbirine yardım eder. Büyük bir taşın kaldırmasına benzer ki, ne kadar eller yapışsa daha ziyâde kaldırması kolay olur ve birbirinden kuvvet alır.
Yedinci Nota
Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât‑ı ecnebiyeye cebr ile sevk eden bedbaht hamiyet‑fürûş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları râbıtaları kopmasın! Eğer böyle ahmakàne, körü körüne topuzların altında bazıların dinden râbıtaları kopsa, o vakit hayat‑ı ictimâiyede bir semm‑i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünkü; mürtedin vicdânı tamam bozulduğundan, hayat‑ı ictimâiyeye zehir olur. Ondandır ki, ilm‑i usûlde; “Mürtedin hakk‑ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musâlaha etse hakk‑ı hayatı var.” diye usûl‑ü şerîatın bir düsturudur. Hem mezheb‑i Hanefiyede, ehl‑i zimmeden olan bir kâfirin şehâdeti makbûldür; fakat fâsık, merdudu'ş‑şehâdettir. Çünkü hâindir.
214
Ey bedbaht, fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve “Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir” deme! Çünkü fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzat taleb edip girmemiş; belki içine düşmüş, çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temennî etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, – El‑iyâzü Billâh! – irtidat ile vicdânı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın!
Ey dîvâne baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki; Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyâhut düşünmüyorlar ki, fakr‑ı hâle düşmüşler? Ve îkaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar? Zannın yanlıştır, tahminin hatâdır. Belki hırs şiddetlenmiş, onun için fakr‑ı hâle düşüyorlar. Çünkü mü'minde hırs, sebeb‑i hasârettir ve sefâlettir. اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ durûb‑u emsâl hükmüne geçmiştir.
Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbâb çoktur. Başta nefis ve hevâsı ve ihtiyaç ve havâssı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın sûrî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var. Hâlbuki bâkî olan âhirete ve uzun hayat‑ı ebediyeye dâvet eden azdır. Eğer sende zerre mikdar bu bîçâre millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv‑ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat‑ı bâkiyeye yardım eden azlara imdâd etmek lâzım gelir. Yoksa, o az dâîleri susturup çoklara yardım etsen, şeytana arkadaş olursun.
Âyâ, zanneder misin bu milletin fakr‑ı hâli, dinden gelen bir zühd ve terk‑i dünyadan gelen bir tenbellikten neş'et ediyor? Bu zanda hatâ ediyorsun. Acaba, görmüyor musun ki, Çin ve Hind’deki Mecûsî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler.
Hem görmüyor musun ki, zarûrî kûttan ziyâde Müslümanların elinde bırakılmıyor? Ya Avrupa kâfir zâlimleri veya Asya münâfıkları, desîseleriyle ya çalar veya gasbediyor.
215
Sizin, cebren böyle ehl‑i îmânı mimsiz medeniyete sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette âsâyiş ve emniyet ve kolayca idare etmek ise, kat'iyyen biliniz ki; hatâ ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü; i'tikàdı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş te'mini, binler ehl‑i salâhatin idaresinden daha müşküldür.
İşte bu esâslara binâen Ehl‑i İslâm, dünyaya ve hırsa sevk etmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyât ve âsâyişler bununla te'min edilmez. Belki, mesâîlerinin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin te'sisine ve teâvün düsturunun teshîline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir‑i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet‑i diniye ile olur.
Sekizinci Nota
Ey sa'y ve ameldeki lezzet ve saâdeti bilmeyen tenbel insan! Bil ki, Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i kereminden, hizmetin mükâfâtını hizmet içinde dercetmiştir. Amelin ücretini, nefs‑i amel içine koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcûdât, hattâ bir nokta‑i nazarda câmidât dahi, evâmir‑i tekvîniye tâbir edilen hususî vazifelerinde, kemâl‑i şevk ile ve bir çeşit lezzet ile evâmir‑i Rabbâniye’yi imtisal ederler. Arıdan, sinekten, tavuktan tut, tâ şems ve kamere kadar herşey, kemâl‑i lezzetle vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından âkıbeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini îfâ ediyorlar.
216
Eğer desen: “Zîhayatta lezzet kàbildir. Cemâdâtta nasıl şevk ve lezzet olabilir?”
Elcevab: Cemâdât kendi hesablarına değil, onlarda tecellî eden Esmâ‑i İlâhiye hesabına bir şeref, bir makam, bir kemâl, bir güzellik, bir intizam isterler, arıyorlar. O vazife‑i fıtriyelerinin imtisalinde, Nuru'l‑Envâr’ın isimlerine birer ma'kes, birer âyine hükmüne geçtiğinden, tenevvür eder, terakkî eder. Meselâ; nasıl ki, bir katre su, bir zerrecik cam parçası, zâtında ziyâsız, ehemmiyetsiz iken, sâfî kalbiyle güneşe yüzünü çevirse; o vakit o ehemmiyetsiz, ziyâsız katre ve cam parçası, güneşin bir nev'i arşı olup senin yüzüne de tebessüm eder.
İşte bu misâl gibi; zerrât ve mevcûdât, cemâl‑i mutlak ve kemâl‑i mutlak sâhibi olan Zât‑ı Zülcelâl’in isimlerine vazife‑perverlik cihetinde âyine olmalarıyla, o katre ve zerrecik şişe gibi gayet aşağı bir dereceden gayet yüksek bir derece‑i zuhûra ve tenevvüre çıkıyorlar. Mâdem vazife cihetinde gayet nurânî ve yüksek bir makam alıyorlar; lezzet mümkün ve kàbil ise, yani hayat‑ı âmmeden hissedar iseler, gayet lezzet ile o vazifeleri görüyorlar, denilebilir.
Vazifede lezzet bulunduğuna en zâhir bir delil: Sen kendi a'zâ ve duygularının hizmetlerine bak. Herbiri, bekà‑i şahsî ve bekà‑i nev'î için ettikleri hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs‑i hizmet, onlara bir telezzüz hükmüne geçiyor. Hattâ hizmeti terk etmek o uzvun bir nev'i azâbıdır.
Hem en zâhir bir delil dahi, horoz ve yavrulu tavuk gibi hayvanatın vazifelerinde gösterdikleri fedâkârâne ve merdâne vaziyetleridir ki, horoz aç olduğu hâlde tavukları nefsine tercih edip bulduğu rızka onları çağırır; yemez, onlara yedirir. Ve bir şevk ve iftihar ve telezzüz ile o vazifeyi gördüğü görünür. Demek o hizmette, yemekten fazla bir lezzet alır.