Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
664

Fihrist

Birinci Lem'a

Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın münâcât‑ı meşhûresi olan ﴿﴿فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ âyetinin bir sırr‑ı mühimmini ve bir hakikat‑i azîmesini beyân ederek; herbir insan, bu dünyada, Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın bulunduğu vaziyette fakat büyük mikyâsta olduğunu beyân eder.
Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’a hût, deniz, gece ne ise, her insan için nefsi, dünyası, istikbâli de odur.

İkinci Lem'a

Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’ın münâcât‑ı meşhûresini beyân eder.
﴿
﴿اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ âyetinin mühim bir sırrını ve azîm bir hakikatini Beş Nükte ile tefsir edip, bütün musîbet‑zedelere manevî bir tiryâk ve gayet nâfi' bir ilâç hükmünde bir risaledir. Bu risale, maddî musîbetleri, ehl‑i îmân için musîbetlikten çıkarıyor.
Asıl ehemmiyetli musîbet, kalbe ve rûha gelen dalâlet musîbetleri olduğunu beyân ettiği gibi; musîbet‑zedelerin ömür dakikaları ehl‑i sabır ve şükür hakkında ibâdet saatleri hükmüne geçip, şekvâ kapısını kapar, dâima şükür kapısını açar bir risaledir.
665

Üçüncü Lem'a

﴿
﴿كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ âyetinin mühim iki hakikatini, يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي ❋ يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي olan meşhûr iki cümlenin ifâde ettikleri iki hakikat‑i mühimme ile tefsir ediyor. Bekà için halk edilen ve bekàya âşık olan rûh‑u insanî, Bâkî‑i Zülcelâl’e karşı münâsebet‑i hakîkiyesini bilse, fânî ömrünü bâkî bir ömre tebdil eder. Sâniyeleri seneler hükmüne geçtiğini ve Bâkî‑i Zülcelâl’i tanımayan rûh‑u insanın seneleri, sâniyeler hükmünde olduğunu beyân edip isbât eden kıymetdâr bir risaledir.
Fenâyı fenâ gören ve bekàyı merak edenler, bu risaleyi merakla okumalı.

Dördüncü Lem'a

Minhâcü's‑Sünne nâmında gayet mühim bir risaledir. Ehl‑i Şîa ve Ehl‑i Sünnet mâbeyninde en mühim bir mes'ele‑i ihtilâfiye olan mes'ele‑i imâmeti gayet vâzıh ve kat'î bir sûrette hall ve fasleder.
﴿
﴿لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُفٌ رَح۪يمٌ ❋ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴿قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى âyât‑ı azîmenin çok hakàik‑ı azîmesinden iki büyük hakikatini Dört Nükte ile tefsir ediyor. Bu risale, Ehl‑i Sünnet ve Cemâate, hem Alevîlere, gayet kıymetdâr ve menfaatdârdır. Hakikaten Minhâcü's‑Sünne’dir; Sünnet‑i Seniye’nin yolunu, o mes'elede tam beyân eder.
666

Beşinci Lem'a

﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ âyetinin gayet mühim bir hakikatini onbeş mertebe ile beyân edecek bir risale olacaktı. Fakat hakikat ve ilimden ziyâde, zikir ve tefekkür ile münâsebetdâr olduğundan şimdilik te'hir edildi. Çendan Onbirinci Lem'a olan Mirkâtü's‑Sünnet ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a nâmındaki gayet mühim bir risale Beşinci Lem'a nâmıyla bidâyeten yazılmıştı. Fakat o risale, onbir nükte‑i mühimmeye inkısam ettiğinden Onbirinci Lem'aya girdi. Beşinci Lem'a açıkta kaldı.

Altıncı Lem'a

لَاحَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظ۪يمِ cümlesinin ifâde ettiği çok âyâtın mühim hakikatini yine onbeş‑yirmi mertebe‑i fikriye ile beyân edecek bir risale olacaktı. Bu Lem'a da, Beşinci Lem'a gibi, nefsimde hissettiğim ve harekât‑ı rûhiyemde zikir ve tefekkürle müşâhede ettiğim mertebeler olduğundan, ilim ve hakikatten ziyâde zevk ve hâle medâr olmak cihetiyle, hakikat lem'aları içinde değil, belki âhirlerinde yazılması münâsib görüldü.

Yedinci Lem'a

Sûre‑i Feth’in âhirinde, ﴿﴿لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّر۪ينَ لَاتَخَافُونَ فَعَلِمَ مَالَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَر۪يبًا ❋ هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا ❋ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا﴿مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا olan üç âyet‑i azîmeden on vücûh‑u i'câziyeden yalnız ihbar‑ı bilgayb vechinden sekiz ihbarât‑ı gaybiyeyi beyân ediyor; şu üç âyet, tek başıyla bir mu'cize‑i bâhire olduğunu isbât ediyor. Tetimmesinde, ﴿فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا âyetinin mühim bir nükte‑i i'câziyesini, Sûre‑i Feth’in âhirindeki âyetin aynı ihbar‑ı gaybîsi nev'inden, gaybî ihbarlarına işâret eder.
667
Hâtimesinde, Kur'ân‑ı Hakîm’in tevâfukât cihetinde i'câzî nüktelerinden gayet parlak bir nükte‑i i'câziyesini beyân edip; Kur'ân Fâtiha’da, Fâtiha Besmele’de, Besmele Elif Lâm Mîm’de bir cihette dercedildiğini beyân ediyor.
Hem, en münteşir ve mütedâvil derkenar Mushaflarda Lafzullâhın tevâfukât‑ı latîfe-i i'câziyesinden birisi şudur ki: Sahifenin âhirki satırının yukarı kısmında, bütün Kur'ân’da seksen ve aşağı kısmında yine lafza‑i Celâl birbiri üstünde seksen olup tevâfuk ederek gelmesi ve sahifeler arkasında tam muvâfakatle birbirini göstermesi, âdeta seksen adetten bir tek Lafza‑i Celâl tezâhür etmesi; hem âhirki satırın tam ortasında ellibeş ve başında yirmibeş, beraber yine seksen ederek; bu seksen, o iki seksene seksenlikte tevâfuk ettikleri gibi, ikiyüz kırk tevâfukât‑ı latîfe yalnız sahifenin âhirki satırlarında bulunması gösteriyor ki; Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hem âyâtı, hem kelimâtı, hem hurûfâtı, herbiri ayrı ayrı medâr‑ı i'câz oldukları gibi, kelimâtın nakışları ve hatları dahi ayrı bir şu'le‑i i'câza mazhar olduğunu beyân eder.
668

Sekizinci Lem'a

Kerâmet‑i Gavsiye Risalesi’dir. Matbu' Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî ve Hatt‑ı Kur'ân Lem'alar Mecmuası’nda neşredilmiştir.

Dokuzuncu Lem'a

﴿اِنَّ مَثَلَ عِيسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ ve ﴿قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪يâyetlerinin birkaç sırlarına dair, hizmet‑i Kur'âniye içinde gayet mühim bir kardeşimiz olan Hulûsi Bey’in suâllerine cevaptır.
Birinci suâl: Muhyiddin‑i Arabî, rûhun mahlûkıyeti inkişafından ibarettir demesine karşı gayet mühim bir tahkîk ile rûha ait bir mes'eleyi hallediyor.
Diğer bir suâli: İlm‑i cifre ait olarak gaybdan haber veren evliyâların yalnız işâretle iktifâ ettiklerinin hikmetini beyân ediyor.
Diğer bir suâlinde: Hz._İsâ Aleyhisselâm’a bir peder tahayyül eden ve hınzırın etini bir cihette cevâzına hükmeden bedbaht bir doktorun dalâletlerini başına vurup susturuyor.
Bu risalenin zeyli, ikinci suâlin cevabına gayet mühim bir zeyldir ki; vahdetü'l‑vücûd meşrebinin mâhiyetini gösterdiği gibi bu meşrebin en mühim ve en yüksek meşreb olmadığını ve Muhyiddin‑i Arabî gibi zâtların o meşrebe gitmelerinin sebeblerini gayet metîn ve kat'î bir sûrette beyân ediyor.
Bu risale vahdetü'l‑vücûd ile veya Muhyiddin‑i Arabî’nin âsârıyla ülfet edenlere bir iksîr‑i a'zam hükmündedir.

Onuncu Lem'a

﴿
﴿يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَع۪يدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ âyetinin bir sırrını, Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşlarımın beşeriyet muktezâsı olarak sehiv ve hatâlarının neticesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyân etmekle tefsir ediyor.
669
Evet, bu risale iki kısım olarak yazılmış. Birinci kısımda, hàs ve sâdık Kur'ân hizmetkârlarının sehiv ve hatâları neticesinde yedikleri tenbihkârâne şefkat tokatları:
İkinci kısımda, zâhiri dost ve kalbi muârız olanların bilerek verdikleri zarara mukâbil, zecirkârâne yedikleri tokatlarından bahsedilecekti. Fakat lüzumsuz bazıların hatırlarını rencîde etmemek için, yüzer hâdisâttan birinci kısmın yalnız onbeş adedinden bahsedildi. İkinci kısım şimdilik yazılmadı.
Tokat yiyen, kendi imza ve tasdiki tahtında, kabûl ederek yazmıştır. Ben beş tokat yedim, yazdım. Nefsim gibi telâkki ettiğim Abdülmecîd ile Hulûsi’ye vekâleten yazdım. Ötekilerin bir kısmı kendileri yazdılar; bir kısmı, hakkında yazılanı gördüler, kabûl ettiler. Nümûne nev'inden olarak onlarla iktifâ ettik. Yoksa hâdisât çoktur.
Bununla kat'iyyen kanâatimiz gelmiştir ki; bu hizmetimizde başıboş değiliz. Mühim bir nazar altındayız ve dikkatli bir inâyet nazarındayız ve kuvvetli hıfz ve himâyet tahtındayız.
O risalenin âhirinde, اَلظُّلْمُ لَايَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ sırrına dair mühim bir hakikat beyân edilerek, hizmetimize zulüm nev'inden ilişen mülhidler, bu dünyada tokadını yiyecekler ve kısmen yediklerini; ve zındıka ve dalâlet hesabına ilişenler çabuk tokat yemeyip te'hir edildiğinin sebeb ve hikmetini beyân ediyor.

Onbirinci Lem'a

Mirkâtü's‑Sünne ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a nâmıyla gayet mühim bir risaledir.
﴿
﴿لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُفٌ رَح۪يمٌ﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ âyetlerinin gayet mühim iki hakikatini Onbir Nükte ile tefsir ediyor.
670
Birinci Nükte:
مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ي فَلَهُ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ Hadîs‑i Şerîfinin sırrını beyân ediyor.
İkinci Nükte:
İmâm‑ı Rabbânî (R.A.): Sünnet‑i Seniye’nin ittibâ'ı; en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli tarîkattır demesine dairdir.
Üçüncü Nükte:
Sünnet‑i Seniye’nin ehemmiyeti hakkında İmâm‑ı Rabbânî’nin hükmünü tasdik ettiğini beyân ediyor.
Dördüncü Nükte:
اَلْمَوْتُ حَقٌّ hakikatinin kapısıyla, gayet acîb bir âlem‑i manevîye ait bir seyahat‑ı rûhiyeyi beyân ediyor.
Beşinci Nükte:
﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ âyetinin sarâhatiyle; muhabbetullâh, kat'î bir kıyâs‑ı mantıkî ile, Sünnet‑i Seniye’nin ittibâ'ını intac ettiğine dairdir.
Altıncı Nükte:
كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ hadîsinin mühim bir sırrını ve ﴿اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ âyetinin bir hakikatini tefsir ediyor.
Yedinci Nükte:
Sünnet‑i Seniye’nin herbir mes'elesi altında bir edeb bulunduğunu beyân eder. Allâmü'l‑Guyûb’a karşı edeb ve hicâb nasıl olabilir? Ve ne demektir?” suâline karşı, güzel bir cevaptır.
Sekizinci Nükte:
Sünnet‑i Seniye’nin bir kısmı şefkat‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) tereşşuhâtı olduğu gibi, Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nasıl bir mâden‑i şefkat olduğunu gösteriyor.
Dokuzuncu Nükte:
Sünnet‑i Seniye’nin herbir nev'ine tamamen bilfiil ittibâ' etmek, ehass‑ı hàvâssa mahsûs olduğu hâlde; herkes niyeti ile ve kasd ile ve tarafdârâne ve iltizamkârâne ve takdirkârâne tâlib olmakla, o ittibâ'‑ı tâmmeden tam hissedar olabilir. Ehl‑i tarîkatın ezkâr ve evrâd ve meşrebleri, esâsât‑ı Sünnete muhâlefet etmemek şartıyla bid'ata dâhil olmadığını, olsa olsa bid'a‑i hasene olduğunu beyân eder.
671
Onuncu Nükte:
﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
Muhabbet‑i İlâhiye’ye ve o muhabbetin neticesinde Sünnet‑i Seniye’nin ittibâ'ına dair, üç nokta ile, gayet merak‑âver ve mühim ve güzel beyânât var. Hattâ kitabın nakşında şu Onuncu Nükte’nin bir şuâ‑ı kerâmetini, tevâfukla nazara gösteriyor.
Onbirinci Nükte:
Zât‑ı Ahmediye’nin Sünnet‑i Seniye’sinin menba'ı; hem akvâli, hem ahvâli, hem ef'âli olduğunu ve herbirisi hem farz, hem nevâfil, hem âdât aksâmına inkısam ettiğini ve Kur'ân’da ﴿وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ sırrıyla, nev'‑i beşer içinde ma'nen ve rûhen olduğu gibi, mizâc‑ı cismânîsinin cihetiyle dahi en mu'tedil noktasında ve kuvâ‑yı cismâniye ve nefsiyede nokta‑i îtidâlin vasatında ve kemâlinde bulunan ferd‑i ferîd, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu isbât ediyor.
Bu risale dahi, başta denildiği gibi, bir tiryâk‑ı enfa' ve bir iksîr‑i a'zamdır.

Onikinci Lem'a

﴿اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُوالْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ﴿اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْاَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَحَاطَ بِكُلِّ شَىْءٍ عِلْمًا âyetlerinin, ehl‑i fennin ve şimdiki coğrafyacı ve kozmoğrafyacıların medâr‑ı tenkidleri olmuş iki hakikatini, İki Nükte ile tefsir ediyor.
Birinci Nükte: Umum rızık doğrudan doğruya Kadîr‑i Zülcelâl’in elinde olduğunu ve hazine‑i rahmetinden çıktığını beyân ederek, rızıksızlıktan ölmek olmadığını isbât eder.
İkinci Nükte: Küre‑i arzın, münkir coğrafyacı feylesofların rağmına olarak, yedi vecihle yedi tabaka olduğunu; ve semâvât dahi, kozmoğrafyacı feylesofların rağmına olarak, yedi vecihle yedi tabaka olduğunu isbât eder. Bu risale, öyle geveze mülhidlere bir licâmdır, yani gemdir.
672

Onüçüncü Lem'a

Hikmetü'l‑İstiâze nâmıyla mâruf, gayet kıymetdâr ve kuvvetli ve hakikatli bir risaledir.
﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ❋ مَلِكِ النَّاسِ ❋ اِلٰهِ النَّاسِ ❋ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ ❋ اَلَّذ۪ي يُوَسْوِسُ ف۪ي صُدُورِ النَّاسِ ❋ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ Sûresi’nin en mühim bir hakikatini, ﴿وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِâyetinin mühim bir hikmetini ve اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ’in en mühim bir sırrını Onüç İşâret ile tefsir ederek, onüç anahtarla, ﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ’ın kal'a‑i hasînine girmek için kapı açar, tahassungâhı gösterir.
Birinci İşâret: Şeytanların kâinâtta icâd cihetinde hiç medhalleri olmadığı ve dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl‑i dalâleti tenfîr ettikleri hâlde; ve Cenâb‑ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl‑i hakka tarafdâr olduğu ve hak ve hakikatin câzibedâr güzellikleri ehl‑i hakkı müeyyid ve müşevvik bulunduğu hâlde, hizbü'ş‑şeytanın çok defa hizbullâha galebe etmesinin hikmeti nedir?” diye suâle karşı gayet kat'î ve vâzıh bir cevaptır.
İkinci İşâret: Şerr‑i mahz olan şeytanların icâdı ve ehl‑i îmâna taslîtleri ve onların yüzünden çok insanların küfre girip Cehennem’e girmelerine, Cemîl‑i Ale'l-Itlâk ve Rahîm‑i Mutlak ve Rahmân‑ı Bilhakk’ın rahmet ve cemâli bu hadsiz çirkinliğin ve bu dehşetli musîbetin husûlüne nasıl müsâade ediyor? Ve ne için cevâz gösteriyor?” diye suâline karşı gayet kuvvetli ve mukni' bir cevaptır.
Üçüncü İşâret: Kur'ân‑ı Hakîm’de, ehl‑i dalâlete karşı azîm şekvâlar ve kesretli tahşidât ve çok şiddetli tehdidât, aklın zâhirine göre, adâletli ve münâsebetli belâğatına ve üslûbundaki îtidâline ve istikametine münâsib düşmüyor. Âdeta, âciz bir adama karşı orduları tahşid ediyor; ve müflis ve mülkte hissesiz, âciz bir adama, kuvvetli bir şerîk mevkii verir gibi, ondan şekvâlar etmenin sırrı ve hikmeti nedir?” diye suâline karşı, gayet kat'î ve ehemmiyetli bir cevaptır.
Dördüncü İşâret: Adem şerr‑i mahz ve vücûd hayr‑ı mahz olduğundan, mehâsin ve kemâlât vücûda ve şerler ve musîbetler ademe istinâd ettiğini ve ondan neş'et ettiğini beyân ediyor.
673
Beşinci İşâret: Cenâb‑ı Hak, kütüb‑ü semâviyede beşere karşı Cennet gibi azîm bir mükâfâtı ve Cehennem gibi dehşetli bir mücâzâtı göstermekle beraber, çok irşad ve mükerrer îkaz ve defaatle ihtar ve müteaddid tehdid ve teşvik ettiği hâlde; hizbü'ş‑şeytanın çirkin ve mükâfâtsız ve zaîf desîselerine karşı ehl‑i îmânın mağlûb olmalarının sırrı nedir?” diye müdhiş suâle karşı mukni' bir cevaptır.
Altıncı İşâret: Şeytanların en tehlikeli ve kesretli bir desîsesi olan, tasavvur‑u küfrî”yi tasdik‑i küfür sûretinde, tasavvur‑u dalâlet”i tasdik‑i dalâlet tarzında göstermesiyle, hassas ve sâfî‑kalb insanları tehlikelere atmasına mukâbil, ilmî ve mantıkî ve hakikatli bir cevaptır.
Yedinci İşâret: Mu'tezile imâmları, şerrin icâdını şer telâkki ettikleri için, küfür ve dalâletin icâdını Allah’a vermeyip, güyâ onunla Allah’ı takdis ediyorlar. Mu'tezilenin bu mühim mes'elelerine ve Mecûsîlerin hàlık‑ı şerri ayrı telâkki etmelerine karşı gayet kuvvetli ve mantıkî bir cevab‑ı müskit; hem Günah‑ı kebîreyi işleyen mü'min kalamaz diyen Mu'tezile ve bir kısım Haricîlere karşı gayet makbûl ve mukni' bir cevaptır.
Sekizinci İşâret: Bazı risalelerde kat'î delillerle isbât edilmiş ki; küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkülâtlı ve suûbetlidir ki, hiç kimse ona girmemek gerekti ve kàbil‑i sülûk değildir. Îmân ve hidayet yolu o kadar zâhir ve kolaydır ki, herkes ona girmeli idi, dediğiniz hâlde; bu Hikmetü'l‑İstiâze’de, dalâletli yolun kolay ve tahrib ve tecâvüz olduğu için çoklar o yola sülûk ettiğini beyânın, birbirine muhâlif oluyor; vech‑i tevfiki nedir?” suâline karşı, gayet merak‑âver ve mantıkî ve kat'î bir cevab olmakla beraber; Dalâlette o kadar dehşetli bir elem ve korku var ki, kâfir, değil hayatından lezzet alması, belki hiç yaşamaması lâzım gelirken, ehl‑i îmândan ziyâde kendini hayatta mes'ûd görmesinin sırrı nedir?” diye suâline karşı gayet güzel bir temsîl ile tam kanâat getirir bir cevaptır.
Dokuzuncu İşâret: Hizbullâh olan ehl‑i hidayet, başta enbiyâ ve onların başında Fahr‑i Âlem Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem, o kadar inâyât‑ı İlâhiye’ye ve imdâdât‑ı Sübhâniyeye mazhar oldukları hâlde, neden hizbü'ş‑şeytana karşı bazen mağlûb olmuşlar? Hem Hâtemü'l‑Enbiyâ’nın güneş gibi parlak nübüvveti ve risaletinin komşuluğunda bulunan Medine münâfıklarının dalâlette ısrarları ve hidayete girmemeleri ne içindir? Ve hikmeti nedir?” diye suâle karşı herkesi alâkadar edecek güzel ve kuvvetli bir cevaptır.
Onuncu İşâret: İblisin, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmek sûretindeki desîse maskesini yırtarak, iblisin pis ve mülevves yüzünü gösterip, vücûdunu isbât eder.
Onbirinci İşâret: Ehl‑i dalâletin şerrinden kâinât kızdıklarını ve anâsır‑ı külliye hiddet ettiklerini ve umum mevcûdât ma'nen galeyâna geldiklerini, Kur'ân‑ı Hakîm mu'cizâne ifâde ettiğine dair merak‑âver bir beyândır.
Onikinci İşâret: Dört suâl ve cevaptır. Mahdûd bir hayatta mahdûd günahlara mukâbil hadsiz bir azâb ve nihâyetsiz bir Cehennem nasıl adâlet olur?”
Hem, Şerîatta denilmiştir ki: Cehennem ceza‑yı ameldir; fakat Cennet fazl‑ı İlâhî iledir. Bunun hikmeti nedir?”
Hem, Seyyiât intişar ve tecâvüz ettiğinden, bir seyyie bin yazılmak, hasene bir yazılmak lâzım gelirken; seyyienin bir, hasenenin on yazılmasının sırrı nedir?”
674
Hem, Ehl‑i dalâletin kazandıkları muvaffakıyet ve gösterdikleri kuvvet, ehl‑i hidayette bir za'f ve hakikatsizlik olduğundan mıdır?” diye, dört suâle gayet kısa ve kuvvetli dört cevaptır.
Onüçüncü İşâret: Üç Noktadır.
Birincisi: Şeytanın en büyük bir desîsesi, hakàik‑ı îmâniyenin azameti cihetinde, dar kalbli ve kısa akıllı ve kàsır fikirli insanları aldatmasına mukâbil, tamamıyla şeytan‑ı cinnî ve insîyi de susturacak bir cevaptır.
İkinci Nokta: Şeytan, kusurlu insana kusurunu itiraf etmemek ile istiğfar ve istiâze yolunu kapayıp, enâniyeti tahrîk ederek, avukat gibi nefsini müdafaa ettirir; âdeta nefsini taksirattan takdis ettirmesine mukâbil, herkesi iknâ edecek bir cevaptır. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusur bulunduğunu ve kusurunu görmek, kusuru kusurluktan çıkarmak olduğunu beyân eder.
Üçüncü Nokta: İnsanın hayat‑ı ictimâiyesini ifsad eden en mühim bir desîse‑i şeytaniye, mü'minin bir tek seyyiesiyle hasenâtını örtmek ile, o mü'mine karşı adâvet ettirmeye mukâbil; mîzan‑ı ekberde adâlet‑i mutlaka-i İlâhiye’nin tecellîsindeki düstur ile, herkese lüzumlu, hususan hadîdü'l‑mizâc ve müşkül‑pesend insanlara, kıymetdâr ve haklı ve kuvvetli bir cevaptır.
İşte, şu risale, Onüç İşâret ile, şeytan‑ı insî ve cinnînin on üç hücum yollarını kapadığı gibi; ﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ Sûresi’nin kal'a‑i metîninde tahassun etmek için onüç anahtar olup, onüç kapıyı ehl‑i îmâna açar.
Şu Hikmetü'l‑İstiâze Risalesi’nin iki mühim kardeşi var. Biri, Yirmidokuzuncu Mektûb’un Altıncı risalesi olan Hücumât‑ı Sitte mühim bir kale olduğu gibi, ikinci bir kardeşi olan Yirmialtıncı Mektûb’un Hüccetü'l‑Kur'âni Ale'ş-Şeytani ve Hizbihi nâmındaki risalesi dahi bir hısn‑ı hasîndir. Bu üç risale birbiriyle münâsebetdârdır. Ve ehl‑i îmâna bu zamanda çok lüzumlu olduğunu ihtar ediyorum.
Fakat şu risaleler, tamamıyla Kur'ân’a sâdık olanların ellerine verilebilir. Bid'a ve dalâlete tarafdâr veya siyasetçiliğe mübtelâ olanların ellerine vermemek gerektir. Bilhassa Hücumât‑ı Sitte, içerisinde Eski Said’in şiddetli lisânı karıştığı için, en hàs ve en sâdık kardeşlerime mahsûstur. Şimdilik hakkı dinlemek ve kabûl etmek isti'dâdında olmayanlara gösterilmemesini tavsiye ediyorum. Hem de İşârât‑ı Seb'a, Hücumât‑ı Sitte gibi şimdilik hàvâssa mahsûstur.

Ondördüncü Lem'a

İki Makamdır.
Birinci Makam: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sorulmuş ki: Arz ne üstünde duruyor?” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ Yani; Öküz ve balık üstünde duruyor.” Şu hadîse dair çok münâkaşât vardır. Coğrafyacılar hâşâ bu hadîsi inkâr ediyorlar.
675
İşte, bu hadîsin hakîki mânâsını, üç vecihle, bu risalenin Birinci Makamı öyle bir tarzda beyân ediyor ki, münkirlerin zerre mikdar insafı varsa, coğrafyacıların hakka karşı zerre mikdar iz'ânları bulunsa, bu hadîsi, bâhir bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) sayacaklardır. Çünkü o üç cevab hem hakîki ve kat'î, hem mânidârdırlar.
İkinci Makam: Bismillâhirrahmânirrahîm’in en mühim beş‑altı sırlarını tefsir ediyor. Ve Bismillâhirrahmânirrahîm, Kur'ân’ın bir hülâsası ve bir fihristesi ve miftâhı olduğunu gösterdiği gibi; Arştan ferşe kadar uzanmış bir hatt‑ı kudsî-i nurânî olmakla beraber, saâdet‑i ebediye kapısını açan bir anahtar ve her mübârek şeye feyiz ve bereket veren bir menba'‑ı envâr olduğunu beyân eder.
Bu İkinci Makam, en birinci risale olan Birinci Söz’e bakar. Âdeta, Risale‑i Nur eczâları bir dâire hükmünde olup, müntehâsı ibtidâsına Bismillâhirrahmânirrahîm hatt‑ı mübârekiyle ittihâd ediyor.
Ve bu makamda Altı Sır yerine otuz yazılacaktı. Şimdilik altı kaldı. Kısadır, fakat gayet büyük hakàikı tazammun ediyor. Bunu dikkatle okuyan, Bismillâhirrahmânirrahîm ne kadar kıymetdâr bir hazine‑i kudsiye olduğunu anlar.

Onbeşinci Lem'a

Risale‑i Nur Külliyatının Sözler, Mektûbat ve Ondördüncü Lem'aya kadar olan kısmının fihristesidir.

Onaltıncı Lem'a

Mesâil‑i mühimmeden bazı mesâil hakkında sorulan suâllerin cevablarını muhtevîdir. Şöyle ki; en başta, merak‑âver dört suâle cevaptır.
Birincisi: Ehl‑i Sünnet ve Cemâat hakkında bir ferec ve bir fütûhât olacağı hakkında ehl‑i keşfin verdiği haberlerin zuhûr etmemesi nedendir?” diye sorulmasına mukâbil, gayet güzel bir cevaptır.
İkincisi: Risale‑i Nurun müellifi, kendisini şiddetli tazyîkat altında tutan ehl‑i dünyanın aleyhinde bulunması lâzım gelirken, onlara maddeten ilişmemesinin sebebi nedir?” suâline gayet latîf bir cevaptır.
Üçüncüsü: İngiliz ve İtalyan gibi hükûmetlerin bu hükûmetle muhârebe etmek istemelerine karşı, neden şiddetli bir sûrette harb aleyhinde bulunuyorsunuz? Hâlbuki, bu gibi hâdiseler, milletin kuvve‑i maneviyesinin menba'ı olan hamiyet‑i İslâmiye’yi tehyîc etmekle, Şeâir‑i İslâmiyenin ihyâsına ve bid'aların ref'ine bir derece medâr olur diye vâki suâline verilen pek letâfetli bir cevaptır.
676
Dördüncüsü: Neden elinizdeki nurlu risaleleri herkese göstermemek için, arkadaşlarınıza ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz? Ve neden halkları bu nurların feyizlerinden mahrum ediyorsunuz?” suâline verilen pek hoş, pek güzel bir cevaptır.
Hâtime’sinde, Lihye‑i Saâdet hakkında sorulan bir suâle karşı, şübheleri izâle eden gayet mukni' bir cevaptır.
Daha sonra, eskiden beri mülhidlerin iliştikleri üç mes'eleye dair sorulan suâllere verilen üç cevaptır.
Birinci Suâl: ﴿حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ âyet‑i kerîmesinin meâli olan, Zülkarneyn, güneşi, harâretli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurûb ettiğini görmüş.”
İkinci Suâl: Sedd‑i Zülkarneyn nerededir? Ve Ye'cüc ve Me'cüc kimlerdir?
Üçüncü Suâl: Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm, âhirzamanda gelip Deccâlı öldüreceğine dair suâllere o kadar ulvî cevablar verilmiş ki; hem ehl‑i îmânın îmânlarını takviye eder, hem belâğatıyla edîbleri susturur, hem de mülhidleri ilzam ederek tokatlar.
Nihâyetinde, Muğayyebât‑ı Hamseden yalnız ikisi hakkında sorulan mühim bir suâle ehemmiyetli bir cevaptır.
Rüşdü

Onyedinci Lem'a

Zühre’den gelmiş Onbeş Nota”dan ibarettir.
Birinci Nota: Nefs‑i insaniyetin mübtelâ olduğu âfil ve nâfil şeylerin, etvâr‑ı âlem üzerinde hakikatlerini gösterip, kalbin râbıtasını kesip, yüzünü bekà ve âhirete çevirir.
İkinci Nota: Bir düstur‑u Kur'ânî olan tevâzu'u emir ve tekebbürden men'eder.
Üçüncü Nota: كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ sırrıyla, mevtin hakikatini güzel ve ayn‑ı hakikat bir temsîl ile açıp, uzun emelleri ve elemleri keser. Hayy u Kayyûm ve Bâkî‑i Dâim ve Biyedihi'l‑hayra her umûru teslîm eder.
Dördüncü Nota: Muttarid bir kanun‑u âdetullâh olan mevsimlerin, asırların değişmesinde, ekser eşyanın aynen iâde ve tazelenmesiyle, şecere‑i kâinâtın en mükemmel meyvesi olan insanın, mevsim‑i haşr-i ekberde aynen iâde edileceğini, kat'iyyen isbât eder.
677
Beşinci Nota: Şu asr‑ı felâket ve helâketin en büyük musîbeti olan ve dinsizliğe giden medeniyet‑i sakîmenin içyüzünü ve yüzündeki peçeyi ve Cehennem‑nümûn mâhiyetini, hüdâ‑yı Kur'ânî ile muvâzene sûretiyle açar, gösterir. Ehl‑i îmânı ona temâyülden şiddetli tenfîr ettirip, sârî bir vebâyı teşhîs ile, eczâhâne‑i Kur'âniye’den zemzem‑i tiryâkı içirir.
Altıncı Nota: Nefis ve şeytanın en büyük hile ve desîselerinden olan, kâfirlerin çokluklarını ve onların bazı hakàik‑ı îmâniyenin inkârındaki ittifaklarını vesvese sûretiyle göstererek, şübheleri ve dine karşı lâkaydlığı, ayn‑ı hak ve hakikat bir temsîl ile kökünden kesen ve tûbâ‑i Cennet olan îmân ağacını yetiştiren mücerreb bir iksîr‑i nurânîdir.
Yedinci Nota: Hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’nin muzır bir mikrobu olan ve terakkiyât‑ı ecnebiyede saâdet zannedilen, zulümlü ve zulmetli ihtirasat‑ı dünyevîye ehl‑i îmânı sevk eden sahtekâr hamiyet‑fürûşları, Kur'ân’ın elmas kılıncıyla öldürerek, irtidada yüz tutan veyâhut mertebe‑i fıska inen ehl‑i îmânı Kur'ân‑ı Hakîm’in hastahânesine alır, tedâvi eder.
Sekizinci Nota: وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَىْءٍ ’in bir sırrını, ﴿وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ ’nin bir hakikatini, ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ’un bir düsturunu, ﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ’un bir nüktesini tefsir edip, kâinâtta zerreden şemse kadar herşey bir vazife ile mükellef olup, bütün sa'y ve hareketleri kanun‑u kader ile cereyan ettiğini ve Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i kereminden, hizmet içinde mükâfât olarak bir lezzet dercettiğini isbât ve izâh ile; mevcûdâtın en mükemmeli ve zîhayatın reisi ve arzın halifesi olan insan, tenbellik edip gaflete düşerse, cemâdâttan daha câmid, sinekten, çekirgeden daha kansız olacağını îkaz ve inzar ile, insanları vazife‑i fıtriyelerine sevk edip Ulûhiyet‑i Mutlakayı isbât eder.
678
Dokuzuncu Nota: Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i keremiyle, en büyük şeyi en küçük şeyde derc ettiği cihetle, kâinâttaki hayır ve kemâlâtı, şecere‑i kâinâtın meyvesi ve çekirdeği olan nev'‑i insanın hakikatini taşıyan nebîlerde gösterdiğini; ve nebîlere intisab eden, hayır ve kemâlâta, nura ve sürûra çıkacağı gibi, ubûdiyet cihetiyle de, bir zerre gibi küçük bir mahlûk olan insanın, fihristiyet ve o intisab cihetiyle, ağzından çıkan Allâhu Ekber sadâsı, küre‑i arzın büyük bir Allâhu Ekber”i hükmüne geçtiğini, hakkalyakìn bir beyân ile, hakkın saâdetini, îmânın hüsn‑ü kemâlini bilbedâhe izhâr edip dalâlet, şer, hasâret, dinin muhâlifinde olduğunu kat'î isbât eder.
Onuncu Nota: Cenâb‑ı Hakk’ın nur‑u mârifetine yetişmek ve bakmak; ve âyât ve şâhidlerin âyinelerinde berâhin ve delillerin emârelerini görmek üç çeşit olup; bir kısmı su gibi, ikinci kısmı hava gibi, üçüncü kısmı nur gibi olup, takarrübün ta'rifini ve bu'diyetin vartalarını beyân eder.
Onbirinci Nota: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ifâdesindeki şefkat ve merhametin hikmetini, hem üslûb‑u Kur'âniye’deki cezâlet ve selâsetteki fıtrîliği gösterir.
Onikinci Nota: مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا kavl‑i şerîfine imtisalen, كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ sırrıyla, mevtin ve kabrin mâhiyetini gösterip, serkeş nefs‑i emmârenin dizginini çeker. Hem, kısa bir ömür ve muvakkat bir hayatta, bu acîb asırda, saâdet‑i ebediyeye en yarayışlı amel ve en makbûl hizmet ve en devamlı sevâb, îmânın takviyesine medâr Risale‑i Nur talebelerinin tarzında ulûm‑u îmâniyeye çalışmak olduğunu beyân eden ve ehl‑i ilim ve ehl‑i kalemi îkaz eden bir düstur‑u hakikattir.
Onüçüncü Nota: Medâr‑ı iltibas olmuş Beş Mes'ele’dir.
Birincisi: ﴿اِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ sırrıyla, tarîk‑ı hakta çalışan ve mücâhede edenler yalnız kendi vazifesini düşünüp, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmamaları lâzım geldiğini; ve şiddet‑i hırs yüzünden, vazife‑i ubûdiyet ve memuriyeti, âmiriyet ve ma'bûdiyetle iltibas edenlere karşı tefrik edip, haddini tecâvüz eden insana makamını gösteren, herkese lüzumlu bir mes'eledir.
679
İkinci Mes'ele: Ubûdiyetin menşe'i, emr‑i İlâhî; ve neticesi, rızâ‑yı İlâhî; ve semerâtı ve fevâidi, uhreviye olduğunu; ve dünyaya ait faydalar ve semereler ve menfaatler, ubûdiyete, vird ve zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, ubûdiyeti kısmen ibtal ettiğini beyân ile, sırr‑ı ubûdiyetin hikmetini ders veren çok mühim ve lüzumlu bir mes'eledir.
Üçüncüsü: طُوبٰى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ hadîs‑i kudsîsinin mukaddes düsturunu güzel bir temsîl ile izâh edip, ubûdiyetin esâsı olan acz, fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyâz ile Dergâh‑ı İlâhî’nin rahmet kapısını çalmak lâzım geldiğini; hem her amelde bir ihlâs ciheti olduğundan, insan, hareketinde rızâ‑yı İlâhî’yi düşünüp, vazife‑i İlâhiye’ye karışmamasıyla a'lâ‑yı illiyîne çıkacağını yol gösteren mühim bir mes'eledir.
Dördüncü Mes'ele: ﴿وَلَا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ âyetinin mânâ‑yı işârîsiyle, Mün'im‑i Hakîki’yi hâtıra getirmeyen ve O’nun nâmıyla verilmeyen ni'meti yemek ve almak câiz olmadığını; eğer muhtaç ise, esbâb‑ı zâhiriyenin başı üzerinde Mün'im‑i Hakîki’nin rahmet elini görüp, Bismillâh deyip alınacağını; hem esbâb‑ı zâhiriyeyi perestiş edenleri aldatan, iki şeyin beraber gelmesi veya bulunması olan iktiran”ı, illet zannetmelerini, güzel ve mukâvemet‑sûz izâhla, yüzleri Mün'im‑i Hakîki’ye çevirir.
Beşinci Mes'ele: Bir cemâatin sa'yleriyle hâsıl olan bir netice veya şerefi, o cemâatin reisine veya üstadına vermek, hem cemâate, hem de o üstad ve reise zulüm olduğu gibi; Cenâb‑ı Hakk’ın nur ve feyzine ma'kes ve vesile ve vâsıta olan üstadın, masdar ve muktedir ve menba' telâkki edilmemek lâzım geldiğini, güzel bir temsîl ile isbât edip, hakikat‑i hâle pencere açıp gösterir.
Ondördüncü Nota: Tevhide dair dört küçük remizdir.
Birinci Remiz: Dar nazarlı, kàsır fikirli ve muhâkemesiz akıllı, esbâb‑perest insanın nazarını vahdâniyet‑i İlâhiye’nin delillerine çevirip, güzel bir temsîl üzerinde, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ der, Tevhidi isbât eder.
680
İkinci Remiz: يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي ’nin bir sırrını tefsir edip, aşk‑ı mecâzîye mübtelâ olan insana, aşk‑ı hakîkiyi ve Ma'bûd‑u Bilhakk’ı gösterir.
Üçüncü Remiz: Hayat‑ı bâkiyeye ve sermedî manzaralara namzed, yüksek makamda halkolunan isti'dâdât ve letâif‑i insaniye, bazen hiç ender hiç olan hevâ‑yı nefse esir bulunduğundan, îkaz ve inzar ile insanı teyakkuza sevk eden büyük bir hakikatin küçük bir ucudur.
Dördüncü Remiz: Uzun emellerden ve geçmiş ve gelecek elemlerden rûh ve kalbi güzel bir temsîl ile kurtarıp, Lâ İlâhe İllallâh kelime‑i kudsiyesinin şifâyâb ve rahmet‑bahş hazinesine teslîm eder.
Onbeşinci Nota: Üç Mes'eledir.
Birincisi: İsm‑i Hafîz’in tecellî‑i etemmine işâret eden ﴿فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❋ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ âyetiyle, Hafîz‑i Zülcelâl’in küre‑i arz tarlasında, ezel ilmiyle halk edip zer' ettiği tohumları, kesif toprak içinde ve şiddet‑i bürûdet karşısında mukâvemetsiz, nihâyetsiz zaîf ve küçük oldukları hâlde muhâfaza edip, haşr‑i baharîde, başka bir âlemden gelmişler gibi, evâmir‑i tekvîniyeye imtisal ile gelmeleriyle; emânet‑i kübrâ hamelesi ve arzın halifesi ve kâinâtın meyvesi olan insanların ef'âl ve âsâr ve akvâlleri ve hasenât ve seyyiâtları muhâfaza edilip, haşrin sabahında meydân‑ı muhâsebeye getirileceğini kat'î isbât edip, haşri bazı sebebler neticesi baîd gören insanlara, bilmüşâhede nümûnesini gösterir.
Hâfız Ali

Onsekizinci Lem'a

Başka bir mecmuada neşredildiğinden, buraya derc edilmedi.

Ondokuzuncu Lem'a

﴿بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا âyet‑i kerîmesini Yedi Nükte ile tefsir eden, iktisadı emredip isrâf ve tebzîrden nehyeden ve bilhassa bu asırdaki beşere gayet mühim bir ders‑i hikmet veren, kıymetdâr ve çok mübârek bir risaledir.
Birinci Nükte: Cenâb‑ı Hak, beşere ihsân ettiği bilcümle ni'metlerin mukâbilinde, beşerden ancak bir şükür istediğini; iktisad, hem ni'metlere karşı bir ihtiram, hem Cenâb‑ı Hakk’a karşı bir şükr‑ü manevî, hem ni'metin bereketlenmesine bir vesile olduğunu; isrâf ise, Mün'im‑i Hakîki’nin ni'metlerine bir hürmetsizlik ve bir tahkîr olmakla, vahîm neticeleri bulunduğunu beyân eder.
681
İkinci Nükte: Vücûd‑u beşer bir saray, mide bir efendi, ağızdaki kuvve‑i zâika bir kapıcı, et'imenin verdiği lezzetler birer bahşiş olduğunu göstererek; vücûdun idaresi iktisad ile te'min edildiğini, isrâf ise muvâzenesizliği ve hastalıkları tevlîd ettiğini beyân eder.
Üçüncü Nükte: Kuvve‑i zâika, maddî cesede inhisar etmekten ziyâde, akla, rûha ve kalbe baktığından; isrâf etmemek, zillet ve sefâlete düşmemek ve o kuvve‑i zâikayı taşıyan lisânı şükürde isti'mâl etmek şartıyla lezîz taamların tercih ve takib edilebileceğini; ve bu hakikat, hàrika kuvve‑i kudsiye sâhibi Şah‑ı Geylânî (K.S.) Hazretlerinin ihyâ‑yı emvât ve kerâmet‑i azîmesiyle izâh edilerek, rûh cesede, kalb nefse, akıl mideye hâkim olduktan sonra, şükrün müntehâ derecelerine vâsıl olmakla mümkün olduğunu beyân eder.
Dördüncü Nükte: İktisad sebeb‑i bereket olduğundan, muktesidlerin hayatları izzetle geçtiğini, isrâf edenlerin her vakit sefâlete, hattâ dilenciliğe kadar düştüklerini, hattâ haysiyet ve nâmuslarını ve hattâ mukaddesât‑ı diniyelerini bile fedâ ettiklerini; ve iktisadın menâfi'‑i azîmesini ve isrâfın dehşetli zararlarını ve sehàvetin güzelliği içinde bir oduncu ihtiyarın istiğnâsını zikrederek, iktisadın kıymet ve izzetini, sehàvetin fevkıne çıkarır.
Beşinci Nükte: Gayet merak‑âver bir bal vâkıasıyla, iktisaddaki izzet ve bereketin ve isrâftaki sefâlet ve mahrumiyetin bir sırrını, pek hakikatli bir sûrette izâh eder.
Altıncı Nükte: Hısset ile, hıssetten ayrı olan iktisad haslet‑i memdûhasını, Hazret‑i Ömer’in oğlu Hazret‑i Abdullâh’ın (Radıyallahu Anhümâ) bir vâkıasıyla öyle izâh eder ki, iktisadın hısset olmadığını ve isrâftan ayrı olan sehàvetin derece‑i kemâlini gösterir.
Yedinci Nükte: İsrâf hırsı, hırs kanâatsizliği, kanâatsizlik haybet ve hasâreti ve hem ihlâsı kaçırmakla a'mâl‑i uhreviyeyi zedelemek gibi üç mühim neticeyi tevlîd ettiğini; ve zekâvetleri yüzünden mâruf edîblerin dilenciliğe kadar tenezzül ettiklerini;
ve bir kısım âlimlerin hırs yüzünden dıyk‑ı maîşete giriftâr olduklarını temsîllerle o kadar güzel izâh eder ki, fevkınde beyân ve izâh tasavvur edilemez.
Husrev
682

Yirminci Lem'a

﴿
﴿اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ…الخ âyet‑i kerîmesiyle, هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظ۪يمٍ Hadîs‑i Şerîfi mûcibince, İslâmiyette ihlâs en mühim bir esâs olduğunun sırrını, hadsiz nüktelerinden Beş Nokta ile tefsir ve izâh eder.
Birinci Nokta: Ehl‑i dünya ve ehl‑i gaflet ve ehl‑i dalâlet ve ehl‑i nifâk rekabetsiz bir sûrette ittifak ettikleri hâlde, neden ehl‑i hak ve ehl‑i hidayet rekabetli ihtilâf ediyorlar?” diye vâki, pek mühim ve pek müdhiş ve ehl‑i hak ve ehl‑i hamiyeti hakikaten kan ağlattıran bu suâle, çok esbâbdan yedi sebeb ile cevab verilmiştir. Şöyledir:
Ehl‑i hak ve ehl‑i hidayetin ihtilâfâtı, hakikatsiz, zelîl olduklarından ve himmetsiz, aşağı ve âkıbeti düşünmeyerek kàsırü'n‑nazar olduklarından ve kıskanç ve dünyaya harîs olduklarından olmadığı gibi; ehl‑i gaflet ve ehl‑i dalâletin de kuvvetli ittifakları, hakikatli ve âkıbeti düşündüklerinden ve yüksek nazarlı olduklarından olmadığını o kadar àlî bir üslûbla ve hakikatli bir ifâde ile beyân ve izâh eder ki, Fesübhânallâh! Sebebleri bilinmediğinden, her ân için üç yüz elli milyon fedâkâr tebaası bulunan bu àlî İslâmiyet, nasıl olmuş da hepsi yüz elli milyonu tecâvüz etmeyen ve ölümden dehşetli korkan üç‑dört frenk hükûmetin elinde esir olmuşlar?
Hem öyle bir esâretle mahkûm edilmişler ki, Allah Allah! her fırsatta öyle dehşetli şenâatler yapılmış ki, engizisyon mezâlimine rahmet okutacak işkenceler, bîçâre Ehl‑i İslâm’a tatbik edilmiş. Gözyaşlarına bedel, damarlarından mütemâdiyen kanlar akıttırılmış. Bir değnek cezaya mukâbil, ehl‑i hamiyetin boyunları, gaddâr zâlimlerin elleriyle koparılmış, atılmış; o bîçâre müslüman hamiyet‑perverlerinin bir kısmı darağaçlarına asılmış, hayatlarına hâtime verilmiş, dünyanın ufuklarında merhametsizce teşhîr edilmiş. Hem hayat‑ı dünyevîleri parça parça edilmiş, hem hayat‑ı uhreviyeleri zedelenmiş; bir kısmının ise her iki hayatları ve saâdetleri birden imha edilmiş. Nedendir?” diye vâki olacak suâlin cevabları, elmas hazinesine değer kıymetindeki bu risalenin Birinci Noktasının verdiği izâhatın neticesinden anlaşılmaktadır.
İşte bu zavallı Müslümanlar hak ve hakikat mesleğinde giderlerken, hatâya ve yanlışa düşmeleri yüzünden ihlâsları zedelenmiş, aralarına rekabet girmiş, beynlerindeki ittifak ve ittihâd yerine tefrika ve ihtilâf girmiş. Binnetice, bu hâller tedâvi edilmemiş, bu marazlar tevessü' etmiş; bu hâlleri gören ehl‑i dalâlet, Ehl‑i İslâm’ın bu ihtilâfât ve tefrikasını ganîmet bilmiş, desîselerle Âlem‑i İslâma hücum etmişler, zavallı Ehl‑i İslâm’ı pek müdhiş bir esâret altına almışlar, mahvetmek için çalışmışlar.
İşte, asırlardan beri, üç yüz elli milyon Ehl‑i İslâm’ı zincirler altında, her gün, her saat, her ân inim inim inleten hâletlerin sebebleri, bu risalenin Birinci Noktasıyla pek hakikatli bir sûrette izâh edilmiş. Fakat, heyhât, zaman ve zemin müsâid değilmiş ki, Beş Noktadan, yalnız bir noktası yazılmış, diğerleri te'hir edilerek yazılmamış.
Husrev
683

Yirmibirinci Lem'a

﴿
﴿وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ﴿وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ﴿قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ❋ وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا﴿وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًا âyetlerini tefsir eder. Her amel‑i hayırda, hususan uhrevî hizmetlerde ihlâsın en mühim bir esâs olduğunu bildiren çok kıymetdâr bir risaledir. Bu risale, evvelâ, bu müdhiş zamandaki Kur'ân hàdimleriyle konuşarak der ki:
Dehşetli düşmanlar karşısında, şiddetli tazyîkat altında, müdhiş dalâletler ve savletli bid'alar içinde, sizler gayet az ve gayet zaîf ve fakir ve kuvvetsiz olduğunuz hâlde, gayet ağır ve gayet büyük
ve umumî ve kudsî bir vazife‑i îmâniye ve Hizmet‑i Kur'âniye, sırf bir ihsân‑ı İlâhî olarak, Cenâb‑ı Hak tarafından omuzlarınıza konulmuştur. Öyle ise; herkesten ziyâde ihlâsı kazanmağa ve onun sırlarını kendinizde yerleştirmeğe mecbur ve mükellef olduğunuzu bilmelisiniz. Ve ihlâsı zâyi' eden esbâbdan şiddetle kaçmalısınız der ve ihlâsı kazanmak için, Dört Düsturu beyân eder.
Birinci Düstur: Doğrudan doğruya rızâ‑yı İlâhî’yi maksad yapmalısınız der.
İkinci Düstur: Rekabetsiz, tahakkümsüz, gıbtasız, atâletsiz, hakîki bir tesânüd ile, fa'âliyetlerini umumî maksada tevcîh ederek çalışan bir fabrikanın çarkları gibi olmalısınız der. Ve Saâdet‑i ebediyeyi netice veren ve Ümmet‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) dünya ve âhirette sâhil‑i selâmete çıkaran bir sefîne‑i Rabbâniye’de hizmet ettirildiğiniz için, ihlâsa, ittifaka, tesânüde samîmiyetle sarılmalısınız diye emreder.
Üçüncü Düstur: Hem birkaç misâl ile ihlâsın bir sırr‑ı mühimmini izâh eder; hem İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Şah‑ı Geylânî (R.A.) gibi kudsî, hàrika kahramanların, Nur talebelerinin başlarında üstad ve arkalarında yardımcı olarak, her vakit hazır olduklarının vechini beyân eder.
Dördüncü Düstur: Kardeşler arasında tefânî sırrını; yani, kardeş kardeşte fânî olmak esâsını ikame eder.
684
Ve ihlâsı kuvvetlendiren bir vâsıtanın râbıta‑i mevt olduğunu ve zedeleyen sebeblerin riyâ ve tûl‑i emel gibi merdud hasletler olduğunu bildirir.
İhlâsı kazanmanın ikinci sebebi, dâima huzur‑u İlâhî’de olduğunu düşünmektir. Bu sûretle, hem riyâdan kurtulma çaresini, hem kazanılan ihlâsta çok merâtib olduğunu beyân eder.
Daha sonra, ihlâsı kıran sebeblerden, üç mâniden birincisinin, maddî menfaatler olduğunu; ve a'mâl‑i uhreviyedeki teşrîk‑i mesâîde muazzam menfaat olduğunu; hem bu uhrevî kazanç, dünyevî şerîklerin kazançları gibi olmayıp tecezzî ve inkısam etmeden, noksansız olarak, fazl‑ı İlâhî ile, terâküm eden sevâb yekûnlarının bir misli, iştirâk eden ferdlerin herbirinin defter‑i a'mâline aynen gireceğini beyân ederek, rekabet ve ihlâssızlıkla bu ticâretin kaçırılmamasını tavsiye eder.
Mâniin ikincisi, ihlâsı kıran ve en mühim bir maraz‑ı rûhî olup şirk‑i hafîye yol açan teveccüh‑ü âmme”den şiddetle kaçmayı ve bu gibi marazlara ehemmiyet verilmemesini ehemmiyetle emreder.
Üçüncü mânide de, korku ve tama' yüzünden gelecek zararlar ile ihlâsın kırılacağını bahsederek, bu hususta Hücumât‑ı Sitte’de izâhat‑ı kâfiye verildiğinden, o kıymetdâr risaleye havâle edilmekle hâtime verilen, şirin ve latîf ve çok àlî ve misilsiz ve herkesin muhtaç olduğu bir risale‑i mübârekedir.
Husrev
Bir kısım kardeşlerime hususî bir mektûbdur.
Bid'aların istilâsı zamanında, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'ın ehemmiyetini ve Risale‑i Nuru yazmanın beş nev'i ibâdet olduğunu bildiren kıymetdâr bir mektûbdur.

Yirmiikinci Lem'a

﴿
﴿وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِه۪ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا gibi âyetlerle, üç işâret ile Risale‑i Nur müellifine ve Risale‑i Nura ait çoklar tarafından deniliyor ki: Sen ehl‑i dünyanın dünyasına karışmadığın hâlde, nedendir ki, herbir fırsatta senin âhiretine karışıyorlar? Hattâ, hiçbir hükûmet târikü'd‑dünya ve münzevîlere karışmıyor.” meâlinde bir suâle karşı gayet güzel cevab veriyor.
Birinci İşâret: Risale‑i Nur müellifi ve Risale‑i Nur, bütün ehl‑i îmânın, hususan Isparta Vilâyetinin manevî terakkiyâtlarına ve îmânlarının inbisatına mühim bir medâr olduğundan, bu suâlin cevabını, din ve şerîat nâmına haklarını müdafaaya mecbur olduklarından, dinsizlere karşı müdafaa vazifesi, insanların, hususan Isparta Vilâyetinin insanlarının hakları olduğunu kat'î gösterir.
685
İkinci İşâret: Tenkid ve istifsarkârâne, mimsiz medeniyet tarafından denilen, Sen neden bizden küstün ve bize müracaat etmiyorsun? Hâlbuki bizim prensibimiz var, bu asrın muktezâsı olarak hususî düsturlarımız var. Bunların tatbikini, sen kendine ve ehl‑i îmâna kabûl etmiyorsun. Hâlbuki bu cumhûriyetler devrinde tahakküm ve teğallübü kaldırmak düsturu var. Hâlbuki sen hocalık ve inziva perdesi altında nazar‑ı dikkati celb etmekliğin ve hükûmetin rejimi hilâfına çalıştığını, mâcera‑yı hayatın gösteriyor. Bu senin hâlin burjuvalara mahsûstur. Bizim, avâm tabakasının intibâhı ile sosyalizm ve bolşevizm düsturlarını tatbik etmek işimize yarıyor. Prensiplerimize muhâlif ve burjuva denilen tabaka‑i hàvâssın istibdâd ve tahakkümleri altında adâlet‑i mahzâyı kabûl etmek ağır geliyor.” gibi suâllerine karşı,
Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha‑yı hakikat,
Çalış, kalbi kaldır; muktedirsen âdemiyetten!
düsturuyla, Cenâb‑ı Hakk’ın fazl u keremiyle ulûm‑u îmâniye ve Kur'âniye’yi fehmetmek faziletini ihsân ettiğini; ve bu ihsânı kaldırmağa uğraşan, insan sûretinde şeytanlar olduğunu; birkaç mühim misâl ile, ehl‑i ilhâd ve kısmen münâfıklar bu fevkalkanun muâmeleyi hiçbir hükûmet ve hiçbir ferdin tasvîbine mazhar olmayan bu muâmeleye cumhûriyet hükûmeti müsâade etmediğini; değil yalnız Risale‑i Nur müellifi, eğer fehmetse nev'‑i beşer küseceğini ve anâsırın hiddetlendiğini göstermekle, gayet güzel bir cevab veriyor.
Üçüncü İşâret: İki suâlin cevabıdır.
Birincisi: Ehl‑i felsefe, zındıka hesabına diyorlar ki: Bizim memleketimizde bulunan bir adam; mecburî, cumhûriyetin kanunlarına inkıyad edecektir. Hâlbuki sen, vazifesiz olduğun hâlde, halkların teveccühünü kazanmak istiyorsun.” demelerine karşı bir müskit cevab veriyor ki, onların foyalarını ortaya çıkarıp ne olduklarını gösteriyor.
İkinci Suâl: Teveccüh‑ü nâsı ve mevki‑i âmmeyi kazanmak, bizim vazifedârlarımıza mahsûs olup, sen vazifesiz bir adam olduğundan, teveccüh‑ü nâsı ve mevki‑i âmmeyi size hoş görmüyoruz demelerine karşı:
Eğer insan bir cesedden ibaret olsaydı, lâyemûtâne dünyada kalsa ve kabir kapısı kapansa ve ölüm öldürülse; o vakit vazifeler yalnız maddî askerlik ve idare memurlarına mahsûs kalırdı. Hâlbuki, böyle manevî ve gayet mühim ve bütün beşeri alâkadar eden bir vazifenin inkârı, El‑mevtü hakk da'vâsını her gün cenazelerinin mührüyle imza edip tasdik eden otuzbin şâhidin şehâdetini tekzîb ve inkâr etmekle olur. Mâdem inkâr ve tekzîb etmek muhâldir; öyle ise, manevî hâcât‑ı zarûriyeye istinâd eden manevî çok vazifeler var olduğunu, güzel ve mühim bir‑iki temsîl ile izâh ve isbât eder.
Şu risalenin hâtimesinde Enâniyetli ehl‑i dünyanın her işinde o kadar hassâsiyet var ki; eğer şuûrları olsa idi, dehâ derecesinde bir muâmele olurdu diye ehl‑i îmâna, onların o hassâsiyet ve desîselerine aldanmamalarını tavsiye ile, onların bu hâli bir istidrâc olduğunu haber verir.
Küçük Ali
686

Yirmiüçüncü Lem'a

Otuzbirinci Mektûb’un Yirmiüçüncü Lem'ası olan Tabiat Risalesi”dir. Tabiattan gelen fikr‑i küfrîyi dirilmeyecek bir sûrette öldüren; ve küfrün temel taşını zîr ü zeber eden; ve çok çirkin ve müstekreh ve gayr‑ı ma'kul mudill efkârı, insaflı kafilelerden tard edip çıkaran; ve saâdet‑i ebediyenin o hakikatli yollarını pek ehemmiyetli, çok şirin ve gayet zevkli bir sûrette açarak delilleriyle, bürhânlarıyla isbât eden; ve müellifine ebedî rahmet okunmasına vesile olan, àlî, gayet kıymetdâr bir risaledir.
Bu risale, ﴿قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyet‑i kerîmesinin bir tefsir‑i vâzıhı olup, Cenâb‑ı Hak hakkında şek olamaz ve olmamalı demekle, vücûd ve vahdâniyet‑i İlâhiye’yi bedâhet derecesinde gösterir.
Şu sırrı izâhtan evvel, bir ihtar ile, bin üçyüz otuzsekiz senesinde ordu‑yu İslâmın Yunan’a galebesinden neş'e alan ehl‑i îmânın kuvvetli efkârı içine gayet müdhiş bir zındıka fikri girmek üzere iken, o zındıka mefkûresinin başını dağıtmak gayesiyle Ankara’da Arapça olarak tab' edilmiş olan bu risalenin, sonra aynen Türkçeye tercüme edildiğini hatırlatır.
Mukaddime:
İnsanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmâm eden ve ehl‑i îmânın bilmeyerek isti'mâl ettikleri kelimelerin en mühimlerinden üç tanesini beyân eder.
Birinci Kelime: Evcedethü'l‑esbâb yani, Esbâb‑ı âlem icâd ediyor.”
İkinci kelime: Teşekkele Binefsihî yani, Kendi kendine oluyor.”
Üçüncü Kelime: İktezathu't‑tabiat yani, Tabiat iktiza edip yapıyor.”
Bu üç dehşetli kelimelerin, lâakal doksan muhâlâtı tazammun eden üçer muhâlden dokuz muhâl ile, açtıkları üç yolu tamamen kapayarak, dördüncü yol olan tarîk‑ı Vahdâniyet ile bilcümle mevcûdât, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in kudretiyle vücûd bulduğunu, hakîki ve letâfetli temsîlleriyle isbât eder.
Birinci Kelime: Evcedethü'l‑esbâb Teşkil‑i eşya, esbâb‑ı âlemin ictimâ'ıyla vücûd bulmasının pek çok muhâlâtından üç tanesini zikreder.
Birincisi: Herhangi bir zîhayatın icâdı Vâhid‑i Ehad’e verilmeyip esbâbdan taleb edilse, bir eczâhâne‑i kübrâda mevcûd kavanozların içindeki maddelerin garîb bir tesâdüf eseri veya esen rüzgârların kavanozları çarpıp devirerek içindeki maddelerin akması ve bir yere toplanması temsîliyle gösterilen, vücûd‑u eşyayı esbâba vermek i'tikàdının hadsiz muhâliyetini beyân eder.
İkinci Muhâl: Mevcûdâttan bir sineğin inşâsı Vâcibü'l‑Vücûd’a verilmeyip, Esbâb‑ı âlem yapıyor denilse, kâinâtın ekserîsiyle alâkadar olan bu sineğin herbir zerresini gözüne, kulağına, kalbine ve cesedine yerleştirmek için, erkân‑ı âlemi ve anâsır ve tabâyii, usta gibi, o sineğin hem zâhirinde, hem bâtınında çalıştırmak lâzım geliyor. Bu muhâl, Sofestâileri dahi, eblehâne meslekleri içinde utandırıyor.
687
Üçüncü Muhâl: Bir vâhidin vahdeti varsa, herhalde bir elden sudûr ettiği kaidesiyle, şu mükemmel intizam ve şu hassas mîzan ve şu câmi' hayata mazhar olan bir mevcûd, eğer Vâhid‑i Ehad’in bir masnû'u kabûl edilmezse; câmid, câhil, kör, sağır, şuûrsuz, karmakarışık hadsiz esbâbın karıştırıcı elleri arasında inşâ edildiği ve nihâyetsiz imkânât yolları içinde gayet mükemmel ve nihâyet hassas ve câmi' bir hayata mâlik olarak vücûdu kabûl edilse, yüzler muhâli birden kabûl etmek imkânsızlığını ve eşekleri dahi eşeklikleri içinde güldürecek derecede akıldan uzaklığını gösterir.
İkinci Kelime: Teşekkele binefsihî yani, Kendi kendine teşekkül ediyor.” Şu muhâlin bâtıl olduğunu gösteren çok muhâlâtlardan üç muhâli, nümûne olarak zikrediyor.
Birincisi: Her mevcûd, basit bir madde olmadığı gibi, câmid ve tağayyürsüz dahi olmadığından; ve hem de zerrelerden teşekkül ettirilmiş gayet acîb bir makine ve gayet hàrika bir saray olmakla beraber, zâhirî ve bâtınî duygularla mücehhez bulunduğundan, kâinâtla alâkası vardır. İşte, herbir mevcûd, Hàlık‑ı Külli Şey’e isnâd edilmeyip, Kendi kendine teşekkül ediyor denilse, o vakit herbir mevcûdun herbir zerresine, bir Eflâtun’a bedel binler Eflâtun kadar ilim ve şuûr vermek gibi hurâfecilik ve dîvâneliğin en büyüklerinin ortasına düştüğünü beyân edip isbât eder.
İkincisi: Herbir mevcûd, bilhassa ferd‑i insan, birbiri içinde yerleştirilmiş binler kubbeli bir saray ve herbir kubbesi binler zerrâtın baş başa vermesiyle teşekkül etmiş acîb nakışlı garîb bir san'at‑ı hàrika olduğu hâlde, Bu masnûât bir Sâni'‑i Vâhid’in eser‑i san'atı değildir; kendi kendine teşekkül ediyor denilse, hadsiz ve hudud altına alınmayan zerrât‑ı vücûdiye adedince muhâller ortaya çıkar ki, bu mefkûre sâhiblerini cehlin en müntehâsında oturtarak, echeliyetle techil eder.
Üçüncü Muhâl: Sâni'‑i Zülcelâl’in icâdı olan herbir masnû', Kalem‑i Kader-i Ezelînin bir mektûbu olmazsa, Esbâb‑ı âlem icâd ediyor denilse; o vakit o esbâb, evvelâ o masnû'un bedenindeki hücrelerden tut, binler mürekkebât adedince tabiat kalıpları, demir kalemleri ve harfleri; ve hattâ bu demir harfleri ve kalemleri ve kalıpları dökmek için birçok fabrikalar; ve bu fabrikaların inşâsı için, kezâ fabrikaların vücûdu lâzım gelir. Ve hâkezâ, bu teselsül gittikçe gidecek Bu nâmütenâhî muhâlâtı intac eden bu fikri kabûl edenler, bu hakikatten yedikleri silleden ayılıp, bu fikirlerinden vazgeçmelidirler, der.
Üçüncü Kelime: İktezathu't‑tabiat yani, Tabiat iktiza ediyor.” Bu idlâl edici mudill fikrin pek çok muhâlâtından üç muhâlinin:
688
Birincisi Şudur Ki: Şems‑i Ezelî’nin kalem‑i kader ve kudreti olan alîmâne, basîrâne, hakîmâne san'at‑ı icâd O Zât‑ı Zülcelâl’e verilmezse, hem kör, hem sağır, hem akılsız, hem düşüncesiz bir tabiata verilse; o tabiat, bu masnûâtı yapmak için, ya herşeyde hadsiz manevî makine ve matbaaları bulunduracak veyâhut herşeyde kâinâtı halk edip idare edecek bir kudret ve hikmeti dercedecektir. Bu ise, herbir mevcûdda hadsiz bir kudret ve irâde ve nihâyetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı veya bir kuvveti ve âdeta bir ilâhı, içinde kabûl etmek lâzım gelir ki; bu ise, kâinâttaki muhâlâtın en bâtılı ve hurâfenin en yalan bir şekli olduğunu ve Hàlık‑ı Kâinât’ın sıfât‑ı kudsiyesinin tecelliyâtına tabiat nâmı verenler, hayvanlardan yüz derece aşağı olduğunu gösterir.
İkincisi: Gayet intizamlı ve mîzanlı ve hikmetli olan şu mevcûdât, nihâyetsiz kadîr ve hakîm bir Zâtın icâdıdır denilmezse, tabiata verilse; o vakit tabiat, nebâtâtın menşe'i ve meskeni olan ve nebâtâta saksılık vazifesini gören bir parça toprakta, milyarlar adedince ayrı ayrı makineleri ve matbaaları yerleştirmeli ki, o toprak, her türlü nebâtâtın menşe'i ve meskeni olabilsin ve hayatlarına lâzım her türlü ihtiyaçlarını muayyen mikdarları dâhilinde verebilsin. İşte bu hurâfeyi ve hadsiz muhâlâtı netice veren bu mefkûreyi taşıyanların eşekliklerine bakarak, yüzlerine tükürerek, der: Bu suûbetli ve müşkülâtlı acîb muhâlâtın, nasıl sühûletli vücûda inkılâb ettiği hakkındaki suâle hakikatli ve gayet ma'kul bir cevab verilmiştir.
Üçüncüsü: İki misâli var.
Birincisi: Hàlî bir sahrâda kurulmuş gayet mükemmel ve müzeyyen bir saraya giren vahşî bir adamın misâliyle izâh edilen bir hakikattir. Şöyle ki: O saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve her tarafı mu'cizât‑ı hikmetle doldurulmuş olan şu âlem sarayının içine, Ulûhiyeti inkâr eden vahşî tabîiyyûnlar girer. Gördükleri mevcûdâtın, dâire‑i mümkinât haricinde olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un eser‑i san'atı olduğunu düşünmeyerek, dâire‑i mümkinât içinde bulunan ve kudret‑i İlâhiye’nin tebeddül ve tağayyür eden icraat kanunlarının bir defteri hükmündeki mecmua‑i kavânîn-i âdetullâha ve bir fihriste‑i san'at-ı Rabbâniye olan İlâhî kanunlara yanlışlıkla tabiat nâmını verip, eşyanın icâdını ona tahmil ederek, öylece ahmakàne bir bâtıl yola girerler ki, ahmaklığın müntehâsında en büyük ahmaklık nişanını göğüslerine kendi elleriyle takarlar.
Üçüncü Muhâlin İkinci Misâli: Gayet muhteşem bir kışlaya ve gayet muazzam bir câmiye giren vahşî bir adamın misâliyle temsîl edilen ikinci bir hakikattir. Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in hadsiz cünûdunun muhteşem bir kışlası
ve muazzam bir mescidi olan şu kâinâta, tabiat fikirli münkirler girerler. Bakarlar ki, bütün mevcûdât başında, vazifededirler. Sâni'‑i Zülcelâl’in Zât‑ı Akdes’inden i'râz ettiklerinden, Hàlık‑ı Zülcelâl’in bir cilve‑i Rabbâniye’si olan kuvvetini müstakil bir kadîr telâkki ederek, manevî kanunlarını birer maddî madde tasavvur etmekle beraber, o kanunların ellerine icâd vererek tabiat nâmını taktıklarından, bütün gördükleri şu hàrikulâde mevcûdâtı tabiata isnâd edip, vahşîlerin en vahşîsi olduklarını ilân ederler.
İşte, taksim‑i aklî ile, mevcûdun vücûd bulması için dört yoldan başka yol olmadığından; bu yollar hadsiz ve hesabsız muhâlleri icâb eden dokuz muhâl ile kapatılarak, bilbedâhe ve bizzarûre, dördüncü yol olan Vahdet yolu kat'î bir sûrette sâbit olur. Ve herbir mevcûdun vücûdu, doğrudan doğruya Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un dest‑i kudretinden çıktığını ve semâvât ve arz, kabza‑i kudretinde olduğunu gösterir.
689
Esbâb‑perest ve tabiata sapanların gittikleri ve göremedikleri yollarının içyüzünü gösterdikten sonra, onları insafa dâvet eden ve mesleklerini terk ettiren gayet izâhlı ve çok şirin ve gayet latîf bir beyândan sonra, sorulan iki şübheli suâlin birincisine, redd‑i müdâhale ve men'‑i iştirâk kanunlarının muktezâsıyla; ikincisine de, Hàlık‑ı Zülcelâl bütün bütün hikmetine zıt olan netice‑i hilkati ve semere‑i kâinâtı abesiyete çeviren ve hikmet‑i Rubûbiyet’ini inkâr ettirecek bir tarz olan mahlûkatın ibâdetlerini ve bilhassa insanın şükür ve ubûdiyetini başkalara vermeye rızâ göstermediği gibi, müsâade dahi etmediğini izâh eden gayet güzel cevablarla mukàbele edilmiştir.
Hâtimesinde; tabiat fikr‑i küfrîsini terk eden ve îmâna gelen zâtın, merak‑âver üç suâlinden:
Birincisi: Tenbelliklerinden dolayı namazı terk edenlerin Cehennem gibi bir azâb ile tehdid edilmelerinin sebebi nedir?”
İkincisi: Gözle görülen bu nihâyet derecede mebzûliyet ve icâd‑ı eşyadaki intizamlı sûret, hem Vahdet yolundaki nihâyet derecede kolaylık ve sühûlet, hem nass‑ı Kur'ân’la, ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ gibi âyetlerin nihâyet derecede gösterdikleri kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?”
Üçüncüsü: Kâinât fabrikasının işlettirilmesi bir terkîb ve tahlil neticesi olduğunu ve hiçten bir şey i'dâm edilmediği gibi, hiçten bir şey de icâd edilmez diyen feylesofların bu sözleri nasıldır?” demesine karşı, pek dakîk ve çok derin ve gayet yüksek ve çok geniş ve nihâyet derecede mukni' ve müskit olarak serdettiği delâil‑i akliye ile, esbâba tapan ve tabiat bataklığında boğulanları kurtaran ve hâlen o mesleklerinde bulunanları utandıran gayet hakikatli ve musîb cevablar vardır.
Hüseyin
690

Yirmidördüncü Lem'a

Dört Hikmeti hâvîdir.
﴿
﴿يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ (ilâ âhir) gibi âyetlerle, Kur'ân‑ı Hakîm, tesettürü emrediyor. Sefîh ve mimsiz medeniyetin ise, Kur'ân’ın bu hükmüne karşı muhâlif gittiğini ve tesettürü fıtrî görmediğinden, Bir esârettir deyip, dinsizcesine bir suâline karşı, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu hükmü tam yerinde olup, belki esâret olmayıp, tesettürün fıtrî olduğunu çok tecrübe ve misâllerle izâh ve isbât edip, onları iskât ve tesettüre kat'î emrediyor.
Birincisi: Kadınların fıtratı tesettürü iktiza ediyor. Çünkü; hilkaten zaîfe ve nâzik olduğundan, kendi hayatından ziyâde çocuklarını himâyeye fıtraten bir meyli bulunduğundan, onu himâye edene karşı kendini güzel göstermek ve nefret ettirmemeye ve ittihama ma'rûz kalmamak için fıtrî bir meyli bulunduğunu; hem kadınların ondan altısı ya ihtiyar, ya çirkin olmak cihetiyle, çirkinliğini herkese göstermek istemediğini; hem güzellerden kendini göstermekten sıkılmayanlar, ancak ondan bir‑iki olup, diğerleri ise, pis ve şehevânî ve sakîl insanların nazarlarından istiskàl ettiğinden, kendini göstermek istemediğini; ve Kur'ân‑ı Hakîm’in tesettüre emri fıtrî olmakla beraber, o nâzik ve zaîfeyi, bir refîka‑i ebediye olabilmesi için, tesettürle zâhirî ve bâtınî zilletten ve manevî bir esâretten kurtarıyor diye gayet güzel bir cevabla gaddâr medeniyeti iskât ediyor.
İkinci Hikmet: Erkek ve kadın arasında şiddetli bir muhabbet, yalnız bu hayat‑ı dünyeviyenin ihtiyacından ileri gelmediğini; belki ebedî bir hayatta ciddi bir arkadaş olmak için, o muhabbeti âhir ömre kadar devam ettiği ve etmesi lâzım geldiği cihetle, o kadının ebedî arkadaşı olan kocasının ebedî arkadaşlığından mahrum kalmamak için tesettürü kat'iyyen ve fıtraten iktiza ettiğini; ve sefîh, gaddâr medeniyetin Gayr‑ı fıtrî ve esârettir demelerini iskât etmekle beraber, tesettüre kat'î emrediyor.
Üçüncü Hikmet: Aile saâdeti, kadın ve koca mâbeyninde bir emniyet‑i mütekàbile ve samîmî bir muhabbetle devam ettiğini ve tesettürsüzlük, o emniyet ve muhabbeti bozduğunu ve kırdığını; ve açık‑saçık kadının ondan bir tanesi, kocasından daha iyisini görmediğinden, kendini başkalara göstermek istemediğinden ve yirmi adamdan ancak bir tanesi karısından daha güzelini görmediğinden, açık‑saçıklık ve hayvanî nazarlar o emniyet ve muhabbeti kırdığını; hattâ o hayvanî, süflî ve pis görünmek, akrabalık misillû olanda dahi o emniyeti kırdığını ve o çıplak bacakla görünüş, akraba misillû olanda dahi o emniyeti kırdığını ve o çıplak bacakla görünmesi, akrabanın mahremiyeti dahi gayr‑ı mahrem olduğunu, gayet kat'î bir sûrette isbât eder.
691
Dördüncü Hikmet: Kesret‑i nesil her cihetle matlûb olup, her millet ve her hükûmet buna tarafdâr olduğu, hattâ Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنّ۪ي اُبَاه۪ي بِكُمُ الْاُمَمَ yani, İzdivâc ediniz; ben sizin çokluğunuzla iftihar ederim buyurmasını; tesettürsüzlük izdivâcı çoğaltmayıp pek azalttığını, çünkü serseri, asrî bir genç dahi refîkasının gayet nâmuslu olmasını istediğini; ve kadın ise, erkeğin çoluk ve çocuk ve malına ve herşeyine dâhilî muhâfız olduğundan, kadında sadâkat ve emniyet lâzım olduğunu; tesettürsüzlük ve açık‑saçıklık ve hayâsızlık ise, o sadâkati ve emniyeti kırdığından, erkeğe vicdân azâbı çektirdiğini ve kadınlarda şecâat ve sehàvet, o sadâkat ve emniyeti ihlâl ettiğini; ve memleketimizin Avrupa’ya kıyâs edilemeyeceğini, eğer kıyâs edilse, neslin zaafına ve kuvvetin sukùtuna sebeb olacağını; ve şehirliler köylülere kıyâs edilemeyeceğini, çünkü köylüler maîşet meşgalesiyle uğraştığından, san'at ile iştigâl eden şehirliler onlara kıyâs edilemeyeceğini ve daha çok hikmetlerini gayet kat'î isbât eder.
Rüşdü
Ehl‑i îmân âhiret hemşirelerim olan kadınlar tâifesi ile bir muhâveredir.
Risale‑i Nurun mühim bir esâsı şefkat olması ve kadınlar tâifesinin şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle fıtraten Risale‑i Nurla alâkaları bulunduğunu; fakat bazı fenâ cereyanlarla o kıymetli seciyenin sû‑i isti'mâl edildiğini; ve kadınların saâdet‑i uhreviyesi gibi saâdet‑i dünyeviyelerinin de çare‑i yegânesi, dâire‑i İslâmiyedeki terbiye‑i diniye olduğunu izâh eden kıymetli bir mektûbdur.

Yirmibeşinci Lem'a

Yirmibeş Devâ hâvîdir. Bu risale, ﴿﴿اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ gibi âyetler, ehl‑i îmânın musîbetleri musîbet olmadığını, belki bir ihtar‑ı Sübhânî ve iltifat‑ı Rahmânî olduğunu gösterir. Gayet mukni' bir tefsir ve o ehl‑i îmânın on kısmından bir kısmını teşkil eden musîbet‑zedelere karşı manevî bir tiryâk ve gayet nâfi' bir eczâhâne gibi olduğunu, hattâ herbir devâ, ayrı ayrı binler çeşit ilâçlar gibi hâsiyetlerini gösteren bir eczâhâne hükmünde ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın eczâhâne‑i kübrâsı olan ﴿وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِ ❋ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ gibi şifâ hakkındaki yüzer âyâtın sırr‑ı te'sirine şifâlı, devâlı bir mübârek ma'kes ve bir mâ‑i zemzeme-i Kur'ân hükmünde olduğunu gösterir.
692
Birinci Devâ: İnsanın hastalığı zâhiren bir nev'i dert gibi ise de dert değil, belki bir nev'i derman olduğunu ve ömür sermâyesi sıhhat ve âfiyet ve istiğnâdan gelen bir gafletle zâyi' olduğundan hastalık, o zâyiâtı meyvedâr bir ömre çevirdiğini haber verir, gayet güzel bir devâdır.
İkinci Devâ: İbâdet iki kısım olup, bir kısmı müsbet ibâdettir ki, namaz ve niyâz gibi ma'lûm ibâdetler olup, diğeri menfî ibâdettir ki, hastalıklar insana aczini, zaafını hissettirdiğinden, hàlis, riyâsız, manevî bir ibâdet olduğunu; ve bu hastalıkların, Allah’tan şekvâ etmemek şartıyla, mü'min için bir dakikası bir saat hükmüne geçtiğini ve bazı kâmillerin hastalıklarının bir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçtiğini rivâyet‑i sahîha ve keşfiyât‑ı sâdıka ile sâbit olduğunu bildirir, gayet mühim bir devâdır.
Üçüncü Devâ: İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet için gelmediğine, mütemâdiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlanması ve mütemâdiyen zevâl ve firâkta yuvarlanması şâhid olduğunu; hem, insan zîhayatın en mükemmeli ve cihâzâtça en zengini olduğundan, geçen lezzetleri ve gelecek belâları düşündüğünden, kederli ve sıkıntılı bir hayat geçirdiğini; hastalık ise, sağlık ve âfiyet gibi gaflet vermediğinden, dünyayı hoş göstermeyip o tahatturların elemlerinden vazgeçirdiğinden, hiç aldatmaz bir vâiz ve bir mürşid hükmünde olduğunu gösterir bir mübârek devâdır.
Dördüncü Devâ: İnsan, hastalıktan şekvâ değil, hastalığa sabretmesi lâzım olduğunu gösterir. Çünkü o, cihâzâtını kendi yapmayıp ve başka bir yerden de satın almadığından; ve mülk sâhibi, bahçesine çapalamak, bellemek ve budamak gibi ezâlarla, o sâyede güzel bir mahsul aldığından, o ezâ, o bağın hakkında ezâ değil, belki mahsulünün yetişmesine medâr olduğundan şikâyete hiç hakkı olmadığını gösterdiği gibi; insanın da, hastalıkla yapılan tasarruftan şikâyet değil, tahammüle mecbur olduğunu, şiddetli olduğu zaman Sabûr!” deyip, sabır ile mukâvemet edileceğini haber veriyor.
Beşinci Devâ: Bu zamanda, hususan gençler hakkında, hastalık o gençleri gençlik sarhoşluğundan men' ettiği için, onların hakkında o hastalık manevî bir sıhhat ve âfiyet olduğunu haber verir gayet şirin bir devâdır.
Altıncı Devâ: Musîbetin gitmesiyle manevî bir lezzet geleceğini gösterir. Çünkü; Elemin zevâli lezzettir diye, o elemli musîbetler, zevâl ile rûhta bir lezzeti irsiyet bıraktığını, gayet güzel haber verir mühim bir devâdır. Hattâ bu devânın ehemmiyetindendir ki, te'lifâtında iki kere aynı numara tekerrür etmesi ve öylece kaydedilmesi, ehemmiyetini isbât eder.
693
Yedinci Devâ: Hastalık, insanın sıhhatindeki ni'met‑i İlâhiye’nin lezzetini kaçırmıyor, bil'akis tattırıyor. Çünkü; bir şey devam etse, te'sirini kaybeder, usanç verir. Hattâ ehl‑i hakikat demişler: اِنَّمَا الْاَشْيَاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا Yani; herşey zıddıyla bilinir; soğuk olmazsa harâret anlaşılmaz diye, ma'kul ve şirin bir devâdır.
Sekizinci Devâ: Hastalık, îmânlı bir insanın âhiretini geri bırakmıyor, belki daha ziyâde terakkî ettiriyor. Çünkü; hastalık, sabun gibi, günahları siler, temizler, güzel bir keffâretü'z‑zünûb olduğu Hadîs‑i Şerîfle sâbit olduğunu; hem îmânlı olan bir insanın maddî hastalığı, manevî hastalıklardan kurtardığını; şahs‑ı zâhirîsinin hatâsıyla şahs‑ı manevîsi hasta olduğundan, zâhir hastalığı o hatâlardan geri koyup manevî istiğfara sebeb olduğundan, o maddî hastalık çok büyük bir hazine olduğunu bildirir.
Dokuzuncu Devâ: Cenâb‑ı Hakk’ı tanıyan bir insan için, ölüme sebeb olan hastalıktan korkmak olmadığını; ve ölüm, tanıdığı ve bildiği bütün ehl‑i îmân olan ahbablarına kavuşmak olduğunu; hem ölüm mukadder olup, bazen hastaların yanındaki sağ insanların ölmesi ve hastaların sağ kalması; hem ölüm, vazife‑i hayattan bir paydos ve bir rahat olduğunu ve ehl‑i dalâlet için gayet korkunç bir zulümât‑ı ebediye olduğunu bildiren gayet mülâyimâne, güzel bir devâdır.
Onuncu Devâ: İnsanın hastalığı, merak ettikçe gayet ağırlaşacağı, hususan evhâmlı bir hastanın bir dirhem zâhir hastalığı, merak vâsıtasıyla on dirhem olacağını, hem merak da ayrıca bir hastalık olduğunu haber veren mühim bir devâdır.
Onbirinci Devâ: Hastalık insana hazır bir elem verdiğinden, evvelce geçirmiş olduğun hastalıktan sonra hiçbir elem kalmayıp, hemen lezzeti bu âna kadar devam ettiğini hatırlayıp, o ândaki hastalığın hazır eleminden kurtulmakla; bulunduğun dakikadan sonra zamanın nasıl geleceğini bilmediğinden, ondan korkmamak lâzım olduğunu; hem yok bir zamanda, yok bir eleme, yok bir hastalığa vücûd rengi vermek mânâsız olduğunu; ve sabır kuvvetini sağa ve sola dağıtmak fayda vermediğinden, bütün kuvvetiyle hazır zamana dayanmak lâzım olduğunu haber veren en a'lâ bir devâdır.
Onikinci Devâ: Hem, insan hastalık sebebiyle ibâdet ve evrâdından mahrum kaldığına teessüf etmemesine; sabır ve tevekkül ve namazını kılmak şartıyla, o hastalıkta, ibâdet ve evrâdının sevâbı aynen ve daha hàlis bir sûrette verileceği hadîsçe sâbit olduğu; ve insan o sâyede aczini ve zaafını bildiğinden, bütün cihâzâtının lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàliyle Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ etmesine sebeb olduğundan, ﴿قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ sırrını anlattığından, şikâyet değil, şükretmek lâzım olduğunu gösterir.
694
Onüçüncü Devâ: Hastalıktan şikâyet edilmeyeceğini; ve hastalık bazılarına bir define olduğunu; ve ecel muayyen olmadığından, her vakit havf ve recâ ortasında bulunmak lâzım olduğunu; ve ölüm insanı gaflet içinde yakalamak ihtimali bulunduğundan, hastalık onun âhiretini düşündürmek cihetiyle gayet güzel bir nâsih olduğunu gösterir mühim bir devâdır.
Ondördüncü Devâ: Hem, ehl‑i îmânın göz hastalığı perdesi altında, yani kör olmasında, pek mühim bir nur ve manevî büyük bir göz olup, birkaç sene dünyanın hazînâne fânî bir güzelliğini fânî bir sûrette seyredecek fânî bir göze bedel, kırk göz kuvvetinde ebedî gözlerle, ebedî bir sûrette, Cennet’te, Cennet levhalarını seyretmesi daha evlâ olacağını beyân eder. (Hâşiye)
Onbeşinci Devâ: Hastalığın sûretine bakıp âh eylemek câiz olmadığını, belki mânâsına bakılsa oh diye manevî lezzetler akıtacağını; çünkü, Manevî sevâb lezzeti olmasaydı, Cenâb‑ı Hak en sevdiği kullarına hastalığı vermezdi diye Hadîs‑i Şerîfte, اَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً اَلْاَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْاَوْلِيَاءُ ، اَلْاَمْثَلُ فَالْاَمْثَلُ (ev kemâ kàl) Hadîs‑i Şerîfinin sırrını; ve bazı hastalıklar şehîd makamını kazandıracağını, bâhusus kadınların lohusa zamanında, kırk gün zarfında vefât ederlerse şehîd olacaklarını, en güzel bir sûrette haber verir.
Onaltıncı Devâ: Hastalık, hayat‑ı ictimâiye-i insaniyede en mühim olan hürmet ve merhameti telkin ettiğini, çünkü sıhhat ve âfiyet, nefs‑i emmâreye, her cihetçe istiğnâ gösterdiğinden, hastalık o istiğnâ yerine hürmet ve merhameti hissettirdiğinden, rikkat‑i cinsiyesine karşı bir şefkat celbetmeye vesile olacağını gösteren gayet güzel ve en şirin ve lezzetli bir devâdır.
Onyedinci Devâ: İnsan, hastalık vâsıtasıyla hayrat yapamadığından müteessir olmak câiz olmadığını, çünkü en mühim hayrat hastalıkta dahi bulunduğunu; hattâ hastalara bakmak bile en mühim hayır ve sadaka hükmüne geçeceğini, çünkü îmânı olan bir hastanın hatırını sormak ve güzel tesellî etmek hususan ana ve baba olsa onların duâlarını kazanmak en a'lâ bir hayrat ve sadaka olduğunu, pek mühim bir tarzda gösterir.
695
Onsekizinci Devâ: İnsan şükrü bırakıp şekvâya gitmeye ve bir hakkının zâyi' olmasından şikâyete hiç hakkı olmadığını; çünkü senin üstünde Cenâb‑ı Hakk’ın çok ni'metleri olmak cihetiyle, onların şükür hakkını îfâ etmediğinden dolayı Cenâb‑ı Hakk’a karşı bir haksızlık ettiğini; hem sen, sıhhat noktasında kendinden aşağıdaki bîçârelere bakmak lâzım olduğunu, yani bir parmağın, bir elin, bir gözün yoksa, iki parmağı, iki eli, iki gözü olmayanlara bakmak lâzım olduğunu; çünkü sen, hiçlikten vücûda gelip, taş, ağaç ve hayvan olmayıp, insan olup, İslâm ni'metini ve sıhhat ve âfiyet görüp yüksek bir dereceye nâil olduğun hâlde, bazı ârızalarla ve kendi sû‑i ihtiyarınla ve sû‑i isti'mâlinle elinden kaçırdığın ve elin yetişmediği ni'metlerden şekvâ etmek, sabırsızlık göstermek bir küfran‑ı ni'met olduğunu gösterir bir devâdır.
Ondokuzuncu Devâ: Cemîl‑i Zülcelâl’in bütün isimleri, Esmâ‑i Hüsnâ tâbir‑i Samedânîsiyle, güzel olduklarını; ve mevcûdât içinde en latîf, en câmi' âyine‑i Samediyet de hayat olduğunu; ve güzelin aynası güzel olduğunu ve güzelliklerini gösteren güzelleşeceğini ve o aynaya da o güzelden ne gelse güzel olduğunu; ve hayat dâima sıhhat ve âfiyet ve yeknesak gitse, nâkıs bir ayna olacağını; ve hastalıklı bir uzvun etrafında, Sâni'‑i Hakîm sâir a'zâları o uzva muâvenetdârâne teveccüh ettirip, nakışlarını ve vazifelerini göstermek için o hastalığı misâfireten gönderip, vazifesi bittikten sonra yerini yine âfiyete bırakıp gittiğini isbât eder.
Yirminci Devâ: Hastalık iki kısım olup, bir kısmı hakîki, bir kısmı vehmî olduğunu; hakîki kısmına Şâfi‑i Zülcelâl küre‑i arz eczâhâne‑i kübrâsında her derde bir devâ istif ettiğini; ve o devâlar ise, dertleri istediğinden, onları isti'mâl etmek meşrû olduğunu; fakat devânın te'sirini Cenâb‑ı Hak’tan bilmek lâzım olduğunu; vehmî hastalığa ehemmiyet verilmeyeceği, ehemmiyet verildikçe fazlalaşacağını, ehemmiyet verilmezse hafif geçeceğini güzel bir temsîl ile isbât eder.
Yirmibirinci Devâ: Hastalıkta maddî bir elem olup, o elemi izâle edecek manevî bir lezzet ihâta ettiğini; ve zâhiren peder ve vâlide ve akrabaların şefkatleri, onun etrafında hastalık câzibesiyle, ona karşı muhabbetdârâne baktığından, o elem çok ucuz düştüğünü; maddî ve manevî çok yardımcıları bulunduğundan, şikâyet değil, şükretmek lâzım olduğunu isbât eder.
696
Yirmiikinci Devâ: Nüzûl gibi ağır hastalıklar mü'min için pek mübârek sayıldığını ve ehl‑i velâyetçe mübârekiyeti meşhûd olduğunu; ve Cenâb‑ı Hakk’a vâsıl olmak için iki esâsla gidildiğini, nüzûl gibi hastalıklar ise o iki esâsın hàssasını verdiğini; o iki esâsın birisi râbıta‑i mevt yani, dünyanın fânî olduğunu bildiği gibi, kendinin de fânî ve vazifedâr bir misâfir olduğunu gösterir. İkincisi, nefs‑i emmârenin ve kör hissiyatın tehlikelerinden kurtulmak için, bir kısım ehl‑i îmân çilelerle nefs‑i emmâreyi öldürdüklerinden, hayat‑ı ebediyelerini bu sûretle kazandıklarını; ve nüzûl gibi hastalıklarda aynı o hàssa bulunduğundan, o hastalık onun için gayet ucuz düştüğünü isbât edip gösterir.
Yirmiüçüncü Devâ: Hastalık, gurbette ve kimsesizlikte bulunduğu zaman, o kimsesizliği cihetiyle, kendine en cânî kalblerin dahi rikkatini celbettiğini; ve Kur'ân’ın bütün sûrelerinin başlarında Errahmânirrahîm sıfatıyla Kendini bize takdim eden Allah, bir lem'a‑i şefkatiyle, umum yavruların yardımına vâlidelerini koşturduğunu ve her baharda, bir cilve‑i rahmetiyle ni'metlerini bize gönderdiğini ve o ni'metlere nâil olmak, îmân ve intisabla ve O’nu tanımakla olduğunu; ve o gurbet ve kimsesizlikteki hastalık ise, Cenâb‑ı Hakk’ın nazar‑ı merhametini celbettireceğini, ehemmiyetli haber verir.
Yirmidördüncü Devâ: Masûm çocuklara ve masûm gibi ihtiyar hastalara bakan ve hizmet edenlerin hakkında uhrevî büyük bir ticâret olduğunu; ve o nâzik çocukların hastalıkları, ileride hayat‑ı dünyanın dağdağalarına tahammül için birer şırınga‑i Rabbâniye olduğunu ve o şırıngalardan gelen sevâb ve ücret, onlara bakanların ve bilhassa vâlidelerinin defter‑i a'mâline yazıldığını ve bu hakikatin ehl‑i hakikatçe meşhûd olduğunu; ve bilhassa ihtiyar peder ve vâlide ve akraba gibi ihtiyarların duâlarını almak, âhiretin saâdetine medâr olduğunu ve onlara bakanların da, ileride kendi evlâdlarından aynı vaziyeti göreceğini ve bakmadıkları cihetle, neticede azâb‑ı uhrevî olduğu gibi, dünyaca da çok felâketlere ma'rûz kaldıkları ve kalacakları vukûât ile sâbit olduğunu; ve akrabası olmazsa bile, yine onlara bakmak İslâmiyetin iktizasından olduğunu gayet kat'î isbât eder.
Yirmibeşinci Devâ: Bütün hastalıkların gayet nâfi' ve manevî bir devâsı, bir hakîki ve kudsî bir tiryâkı ise, îmânın inkişafı olduğunu; tevbe ve istiğfar ve namaz ve ubûdiyet ile, o tiryâk‑ı kudsî olan îmân ve îmândan gelen ilâcın isti'mâl edilmesi lâzım olduğunu; ehl‑i gafletin zevâl ve firâk darbeleriyle yaralanan manevî büyük dünyalarını tedâvisi, kudsî bir tiryâk olan îmânın şifâ vermesiyle yaralardan kurtulacaklarını; ve o îmân ilâcının te'siri ise, ferâizi yapmak ile olduğunu ve sefâhet ve hevesât‑ı nefsâniye ve lehviyât‑ı gayr-ı meşrûa, o tiryâkın te'sirini men'ettiğini göze gösterip, gayet kat'î bir sûrette izâh ve isbât eder.
Hâfız Mustafa (R.H.)
697

Yirmialtıncı Lem'a

﴿كٓهٰيٰعٓصٓ ❋ ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا ❋ اِذْ نَادٰي رَبَّهُ نِدَٓاءً خَفِيًّا ❋ قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنّ۪ي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَٓائِكَ رَبِّ شَقِيًّا
Yirmialtıncı Lem'a, Yirmialtı Ricâdır.
Birinci Ricâ: Herşeyin aslı, nuru, ziyâsı, menba'ı, mâdeni, çeşmesi îmân olduğunu; herşeyden evvel o kudsî, münezzeh, muallâ nuru kazanmaya çalışmak lâzım geldiğini beyân eden, kıymetli îcâzlı bir ricâdır.
İkinci Ricâ: Hakikatte sabî hükmünde olan ihtiyarlar, ihtiyarlıkta Hàlık‑ı Rahîm’e îmân ve intisab ve itâatle, sabîler gibi Rahmânürrahîm isimlerinin mazharı olacağını tebşîr eden nur‑efşân bir hakikattir.
Üçüncü Ricâ: Nev'‑i beşerin ister istemez mübtelâ olduğu sevkiyât‑ı berzahiye ve inkılâbât‑ı uhreviyede, iki cihanın serveri ve enbiyânın seyyidi ve rahmet ve merhamet‑i İlâhiye’nin timsâli olan Peygamber‑i Zîşan’ımız Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ' ile selâmet ve necât bulunacağını beyân eder.
Dördüncü Ricâ: Dünyadan alâkaları kesilmeye başlayan ihtiyar ve ihtiyarelerin, yakınlaştıkları kabir kapısını, düşündükleri ve o zâhiren karanlıklı görünen âlemleri nuruyla tenvir eden ve aydınlaştıran ve insana bir harfi on sevâb ve hayır ve bazen yüz ve bazen bin sevâb ve hayır kazandıran ve hazine‑i rahmetin miftâhı olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı nur‑u îmân ile dinleyip, evâmirine itâat ve nevâhîsinden ictinâb edenlerin âlem‑i ebedîde müferrah olacaklarını müjdelemekle, çok kuvvetli bir ricâ kapısını gösterir.
Beşinci Ricâ: Her ferdde ve her şahısta cüz'î küllî te'sirini gösteren tesellî‑i îmân-ı bil'âhiret, ihtiyarlara daha azîm ve kuvvetli bir ricâ ve tesellî verdiği için, ihtiyarlığı emniyetli bir sefîne‑i Rabbâniye bilip sevmek ve hoşnud olmak ve Cenâb‑ı Hakk’a şükür ve hamd edilmesini tavsiye eder.
Altıncı Ricâ: Nur‑u îmân ile kâinâtın tabakaları ve arzın mevcûdâtı ve mahlûkatı, mûnis birer arkadaş gibi Hàlık‑ı Rahîm’e şehâdet edip, gurbet ve vahşeti ve zulmeti izâle ettiği gibi; ihtiyarlıkla, hayatıyla refâkat eden şeylerin müfârakat zamanında, kitab‑ı âlemin harfleri sayısınca şâhidleri ve zîrûhların medâr‑ı şefkat ve rahmet ve inâyet olan cihâzâtı ve mat'ûmâtı ve ni'metleri adedince rahmetin delilleri bulunan ve en makbûl bir şefâatçi olan acz ve zaafın dûrbîniyle ve ihtiyarlık gözüyle görüleceğinden, ihtiyarlıktan küsmek değil, ihtiyarlığı sevmekle, ricâ yolunu gösterir.
698
Yedinci Ricâ: Fânî dünyaya eblehâne bâkî süsü veren ve pâyitaht‑ı hükûmette görülen bina‑yı evhâmı altı cihetten çürütüp, dalâletten gelen müdhiş zulmeti, Nur‑u Kur'ân ve sırr‑ı îmân ile dağıtıp, bîçâre musîbet‑zede ihtiyarları evhâm ve şübehât vâdilerinden çıkarıp sâhil‑i selâmete ve Rahmet‑i Rahmân’a yetiştiren mücâhid bir ricâdır.
Sekizinci Ricâ: Cenâb‑ı Hak, kemâl‑i keremiyle ve nihâyetsiz re'fet ve şefkatiyle, ebed ve ebedî bir hayat için halk ettiği nev'‑i insanı nisyan‑ı mutlaktan kurtarmak için, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’da ﴿كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ fermân‑ı kudsiyesiyle her nefsin ölümünü haber verdiği gibi, o ölümün bir emâresi ve bir müjdecisi ve insanın dâimî arkadaşı ve hocası olan saçlarının ağarmasıyla, başı aşağı olmağa hazırlanmış olan ve gaflete dâimî meyyâl ve fânîye mübtelâ olan insanı, sırr‑ı îmân ve Nur‑u Kur'ân ile gaflet uykusundan îkaz edip, kuvvetli bir ricâ düsturunu eline verir.
Dokuzuncu Ricâ: Acz ve zaafı bilfiil tadan ve hissiyat cihetinde çocuklar ve yavrular hükmüne geçen ihtiyarlık, rahmet ve inâyet‑i İlâhiye’nin celbine vesile olduğu gibi; emr‑i Kur'ân ve işâret‑i Nebeviye (A.S.M.) ile küçükleri, hürmet ve merhamet ve şefkatle emirber neferler gibi etrafında toplayan ve bu sûretle hem Hàlık‑ı Kerîm’in teveccühüne mazhar, hem insanların hizmet ve yardımına medâr olan ihtiyarlıktan râzı olmakla, ricâ kapısını açar.
Onuncu Ricâ: Kur'ân‑ı Hakîm’in nuruyla, hakikat ve vâkıu'l‑hâl olan mevt, hayata tercih edilip sevildiği gibi; âlem‑i berzahta olan emvâtın, elbette dünyada muvakkat misâfirler olup, onlar da oraya gidecek olan insanlardan ziyâde ünsiyet ve ülfete lâyık olduğu, îmânlı ihtiyarlık gözüyle yakìnen müşâhede edildiğinden; îmânlı ihtiyarlığın büyük bir ni'met‑i İlâhiye olduğunu ve bazen seyr ü sülûk ile derecât‑ı evliyâ gibi yüksek makam ile tebşîr ve müjde ve sürûr veren kuvvetli bir ricâdır.
699
Onbirinci Ricâ: İhtiyarlığın susmaz bir dellâlı olan beyaz kılların îkazıyla, ebedî tevehhüm edilen vücûdun, başka bir âleme namzed olup fânîliği ve bazı vefâdâr zannedilen vefâsızların darbesiyle, bütün alâkadarların alâka‑i kalbe değmediği görülerek, bir melce', bir istinâdgâh; taharrîler neticesinde, Kur'ân‑ı Hakîm’in lisânından çıkan Lâ ilâhe illâ Hû fermân‑ı kudsiyesi imdâda yetişip, kâinâtta esbâb ve bu asrın yolunu şaşırtan tabiat bataklığının hiçliğini ve asılsız bir evhâm‑ı küfrî olduğunu gösteren ayn‑ı hakikat bir‑iki temsîl ile; zerreden şemse kadar, felekten meleğe kadar, sinekten semeğe, hayâlden hayata kadar kabza‑i tasarrufunda ve ihâta‑i ilminde olan bir Kadîr‑i Ezelî’nin vücûb‑u vücûdunu isbât edip, nur‑u îmâna vesile olan kuvvetli bir ricâ kapısını ihsân eder.
Onikinci Ricâ: Rahmetullâhi aleyh Abdurrahman’ın vefâtı üzerine, ﴿كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ âyet‑i kudsiyesinin sırrıyla, يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي ❋ يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي hakikatiyle, ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ âyetinin tesellîsiyle, bir tek cilve‑i inâyeti bütün dünya yerini tutan ve bir tek cilve‑i nuru bütün zulmeti izâle eden Bâkî‑i Zülcelâl ve Sermedî‑i Zülkemâl ve Rahîm‑i Zülcemâl’in teveccühü bâkî ise, yeter. Gidenler O’nun bâkî mülküne gittiğini ve yerlerine aynını gönderdiğini ve göndereceğini vâki bir hakikatle gösterip, ekseriyetle iftirak ve hasrete mübtelâ olan ihtiyarların yüzlerini bir Bâkî‑i Zülcelâl’e çeviren, zulmeti nura tebdil eden, kalblere îmân nuru bahşeden elektrik‑misâl bir ricâdır.
700
Onüçüncü Ricâ: Harb‑i Umumî’de Van şehrinin, Rus’un istilâ etmesi ve ihrâk etmesiyle harâbezâr olması; ve ekser ahâlisinin şehâdet ve muhâceretle kaybolması; ve Medrese‑i Horhor’un harâb olup vefâtı içinde, bu memlekette kapanan ve vefât eden bütün medreselerin, Horhor’un başında duran ve yekpâre bir taş olan Van Kalesi kabir taşı olarak görünmesi üzerine, Van Kalesinin başında, şiddet‑i me'yûsiyet ve mâtem içinde iken, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ❋ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ âyetinin hakikati tecellî edip, o rikkatli, hirkatli, dehşetli hâlâttan kurtarıp, nazarı âfâka, âyât‑ı kâinâta baktırıp misâfir insanların eliyle yazılan sun'î bir mektûbun silinmesi yerine, Nakkàş‑ı Ezelî’nin, herbir harfinde bir kitab yazılı, silinmez ve solmaz koca kâinât kitabını hediye etmesi ve okutturmasıyla izâle edip; bilâhare de Medrese‑i Horhor yerine Isparta’yı medrese; ve müfârakat eden talebe ve dostlara bedel daha çok talebe ve dostlar vermesiyle sırr‑ı hikmetini ve rahmetini ve şefkatini gösteren bir Rabb‑i Rahîm’in dergâhına yakınlaşan ve o dergâhta makbûl birer abd olan îmânlı ihtiyarların, dünyanın ehvâl‑i muhavvifânesinden mükedder ve me'yûs olmamalarını; o kudsî îmânı ve müsellem İslâmiyeti ihsân eden bir Muhsin‑i Kerîm’e nihâyetsiz hamd ve şükürle lisânımızın zevkini ve ubûdiyet ve itâatle rûhumuzun şevkini tavsiye eden kıymetdâr bir ricâdır.
Hâfız Mustafa Rahmetullâhi aleyhi, Rahmeten vâsiaten
Ondördüncü Ricâ: Ehl‑i dünya, Üstadımızı herşeyden tecrid edip, beş çeşit gurbet içinde bulunduğu bir vakitte, gayet kuvvetli bir aşk‑ı bekà ve şiddetli bir muhabbet‑i vücûd ve büyük bir iştiyak‑ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakrın kendisinde hükmettiğini görüp, me'yûsâne olarak başını eğdiği zaman ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ Âyet‑i Hasbiye’si imdâdına yetişerek, Beni dikkatle oku demesi üzerine günde beşyüz defa okuduğunu ve okudukça bu âyetin çok kıymetli nurlarından dokuz Mertebe‑i Hasbiyenin yalnız ilmelyakìn ile değil aynelyakìn inkişaf ettiğini
Birinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye: Ondaki aşk‑ı bekà, mutlak kemâl sâhibi Zât‑ı Zülcelâl ve Zülcemâl’in bir isminin, bir cilvesinin mâhiyetindeki bir gölgesine yapıştığı ânda, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ âyeti gelerek perdeyi kaldırdığını ve kendisindeki bekà lezzetinin ve saâdetinin daha mükemmel bir tarzda Bâkî‑i Zülkemâl’in bekàsında ve O’na olan tasdik ve îmânda bulunduğunu hissetmiş ve hakkalyakìn zevk aldığını ifâde etmiştir.
701
İkinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye: Üstadımız, ihtiyarlık, gurbet ve kimsesizlik ve tecrid içinde bulunduğu ve ehl‑i dünya desîseleriyle ve câsusları ile ona hücum ettikleri zaman, Eli bağlı, zaîf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. Benim için bir nokta‑i istinâd yok mu?” diye kalbine hitâb edip, ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ âyetine müracaat ettiği zaman, bu âyet ona, İntisab‑ı îmânî vesikasıyla Kadîr‑i Mutlak olan öyle bir Sultana intisab edersin ki; dörtyüz bin milletten mürekkeb nebâtât ve hayvanat orduları O’nun emri altında ve kabza‑i tasarrufunda bulunan hadsiz bir kudret ve kuvvet sâhibine dayanabilirsin diye manevî bir ders verdiğini ve o dersle, değil şimdiki düşmanlara, belki bütün dünyaya meydân okuyabilir bir iktidar‑ı îmânî hissettiğini ve bütün rûhuyla beraber ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ dediğini ifâde etmiştir.
Üçüncü Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye: Ebedî bir dünyada ve bâkî bir memlekette, dâimî bir saâdete namzed olduğunu; fakat bu gaye‑i hayâl ve hedef‑i rûh ve netice‑i fıtratın tahakkuku, ancak mahlûkatın bütün harekâtlarını ve herşeylerini bilen ve kaydeden bir Kadîr‑i Mutlak’ın hadsiz kudretiyle olabildiğini düşünürken, kalbine itmi'nân veren bir izâh istediğini ve yine ona, o âyete müracaat ettiğinde, o âyet حَسْبُنَا ’daki (نَا) ’ya dikkat edip, Senin ile beraber lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile حَسْبُنَا ’yı kimler söylüyorlar?” diye emredince; bütün nebâtât ve hayvanatın lisân‑ı hâl ile ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ’in mânâsını yâd ettiklerini gördüğünü ve Kudretin azamet ve haşmetini mevcûdâtta nasıl temâşâ ettiğini ifâde etmiştir.
Dördüncü Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye: Kendi vücûdu, belki bütün mahlûkatın vücûdları ademe gidiyor diye elîm bir endişede iken, yine bu Âyet‑i Hasbiye’ye müracaat ettiğini ve îmân dûrbîni ile baktığında, ölümün firâk değil visâl olduğunu, bir tebdil‑i mekân ve bâkî bir meyvenin sünbüllenmesi olduğunu beyân etmiştir.
Beşinci Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye: Hayatın çabuk sönmesi teellümüne karşı, Âyet‑i Hasbiye’den aldığı imdâd ile der: Hayat, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a baktıkça ve îmân dahi hayata hayat ve rûh oldukça bekà bulur.” Hem bâkî meyveler verdiği için, ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmayacağını izâh etmiştir.
Ölü olmayanlar veya diri olmak isteyenler, hayatın mâhiyetini ve hakikatini anlamayı arzu edenler, Dördüncü Şuâ’daki bu mertebenin dört mes'elesine baksınlar, dirilsinler.
Altıncı Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye: Dâimî tahribâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdiyen ayırıcı olan ölüm ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu görmesi üzerine, fıtratındaki aşk‑ı mecâzî, bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği zamanda, bir medâr‑ı tesellî bulmak için, bu Âyet‑i Hasbiye’ye müracaat ettiğinde, Beni oku ve dikkatle mânâma bak demesi üzerine, Sûre‑i Nur’daki ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin rasathânesine girip, îmânın dûrbîniyle bu Âyet‑i Hasbiye’nin en uzak tabakalarına baktığını beyân etmekte ve dûrbîniyle gördüğü esrârı zikretmektedir.
702
Bu güzel masnû'lar, bu tatlı mahlûklar, bu cemâlli mevcûdât; Cemîl‑i Zülcelâl’in cemâl‑i kudsîsine ve nihâyetsiz güzel Esmâ‑i Hüsnâ’sının sermedî güzelliklerine âyinedârlık ettiklerini ve Risale‑i Nurun eczâlarında çok kuvvetli delillerle bunların izâh edildiğini beyân etmektedir.
Onbeşinci Ricâ: Bu ricâ Denizli hapsinden sonra, Nurların teksirle basılarak intişarı üzerine, fütûhât‑ı Nuriyeyi çekemeyen gizli düşman münâfıklar, türlü desîse ve iftiralarla hükûmeti aleyhe çevirerek Nur Risalelerini müsâdere ettirip, tedkik edilmesi neticesinde, değil tenkid edip düşmanlık göstermek, belki tedkik eden memurların kalblerini de fethederek, tenkid yerine takdir ettirdiğini; ve bu hâdise Nur dershânelerinin genişlemesine sebeb olduğunu; ve bir müddet sonra gizli din düşmanları, pek âdi bahânelerle, zemheririn en şiddetli günlerinde Üstadımızı tevkîf ettirerek, büyük, gayet soğuk, sobasız bir koğuşta hapsettiklerini; ve bu hapiste inâyet‑i İlâhiye ile bir hakikat inkişaf ederek, Nurların hapishâne dâhilinde ve haricinde intişar ve fütûhâtından dolayı binlerce şükrettiğini; ve rûhuna, Sen onların zulmü yüzünden hem sevâb, hem fânî saatlerini bâkîleştirmeyi, hem manevî lezzetleri, hem vazife‑i ilmiye ve diniyeyi ihlâs ile yapmasını kazanıyorsun diye ihtar edilmesi üzerine, bütün kuvvetiyle Elhamdülillâh diye duâ ettiğini gayet güzel beyân etmektedir.
Bu ricânın sonunda, Risale‑i Nur talebeleri, îmân‑ı tahkîkî kuvvetiyle, bu vatanın her tarafında anarşistliği durdurduğunu, umumî emniyeti ve âsâyişi muhâfaza ettiklerini; ve yirmi senedir memleketin her tarafındaki Nur talebelerinin hiçbirisinin emniyeti ihlâle dair bir vukûâtlarının bulunmadığını; ve hattâ insaflı bir kısım zâbıta memurlarının, Nur talebeleri manevî bir zâbıtadır, âsâyişi muhâfazada bize yardım ediyorlar, îmân‑ı tahkîkî ile Nur’u okuyan her adamın kafasında bir yasakçı bırakıyorlar, emniyeti te'mine çalışıyorlar diye olan itiraflarını; ve türlü isnâd ve iftiralarla, Kur'ân ve îmân nuruna sed çekmek isteyenlere karşı, Üstadımızın Yüz milyon başların fedâ oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi fedâ olsun. Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat‑i Kur'âniye’ye fedâ olan başlar, zındıkaya teslîm‑i silâh etmeyecek ve vazife‑i kudsiyeden vazgeçmeyecekler inşâallâh!” dediğini beyân etmektedir.
703
Onaltıncı Ricâ: Mahrem ve mühim mecmualar, hususan Süfyân’a ve Nur’un kerâmetlerine dair olan risaleler, zamanı gelince neşredilsin diye saklandığı hâlde bir aramada o risaleler bulunduğu yerden çıkarılmış; ve Üstadımız hasta bir hâlde tevkîf edilerek hapishâneye götürüldüğünü; ve Üstadımız müteellim ve Nurlara gelen zarardan müteessir iken, birden inâyet‑i İlâhiye imdâda yetişerek, mahrem risaleleri okuyan resmî dâirelerin bir Dershâne‑i Nuriye hükmüne geçip, risaleleri takdirle karşıladıklarını; ve yine Denizli hapsinde, ihtiyarlık, hastalık ve masûm arkadaşlara gelen zahmetlerden elem ve teessür içinde iken, birden inâyet‑i Rabbâniye yetişerek, hapishâneyi bir Dershâne‑i Nuriyeye çevirip, bir Medrese‑i Yûsufiye (A.S.) olduğunu isbât ederek, Medresetü'z‑Zehrâ kahramanlarının elmas kalemleri ile Nurların intişara başlamasını; ve gizli düşmanların Üstadımızı nasıl zehirlediklerini; ve onun yerine merhum Hâfız Ali’nin şehîd olarak berzah âlemine seyahat eylemesi üzerine, hepsi müteellim ve müteessir bir hâlde iken, yine birden inâyet‑i İlâhiye imdâda yetişerek, Üstadımızdan zehir tehlikesinin geçmesi ve merhum şehîdin, kabirde Nurlarla meşgul olarak, suâl meleklerine Nurlarla cevab vermesi; ve onun bedeline Denizli kahramanı Hasan Feyzi (Rahmetullâhi Aleyh) ve arkadaşlarının hizmete girmesi ve mahpusların Nurlarla ıslah olmaları gibi çok emârelerle, inâyet‑i Rabbâniye’nin yetiştiğini ifâde ettikten sonra, gençliğinde âhir ömrünü mağarada geçirmek arzusuna mukâbil bu mağaraların hapishânelere, inzivalara, çilehânelere, mutlak tecrid hücrelerine çevrilip, Yûsufiye medreseleri olarak Kur'ân ve îmânın hakikatlerine mücâhidâne bir sûrette hizmet ettirdiğini; ve o çileli hapislerde üç hikmet ve Hizmet‑i Nuriyeye üç ehemmiyetli fayda bulunduğunu beyân eden ehemmiyetli bir ricâdır.

Yirmiyedinci Lem'a

Eskişehir mahkeme müdafaası olup, kısmen Tarihçe‑i Hayat’ta ve tamamı Hatt‑ı Kur'ân Lem'alar Mecmuası’nda neşredilmiştir.

Yirmisekizinci Lem'a

Eskişehir hapishânesinin hâtırası olup (Yirmi sekiz) nüktedir.
Birinci Nükte: Bu lem'anın Birinci Nüktesi İkinci Kerâmet‑i Aleviye”dir ve Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî’de yer almaktadır.
İkinci Nükte: Risale‑i Nur şâkirdlerinin mukadderât‑ı İlâhiye ile tanzim edilen hapishânede toplanmaları, yakından birbirleriyle te'sis‑i uhuvvet ve yekdiğerlerinin yüksek ahlâk‑ı şecâatkârânelerinden ders almak ve düşmanlarının fikirlerinde kuvveden fiile çıkaramadıkları en şeni' niyetlerini yüzlerinde görüp onlara karşı ne derece ihtiyatlı davranmak ve herşeyde bir vech‑i rahmeti ve bir cihet‑i ni'meti görmekle şükür etmek ve her me'yûsiyet zamanında ye'se düşmemek lâzım geldiğini tavsiye eden, zâhiren küçük, ma'nen çok büyük bir fıkradır.
704
Üçüncü Nükte:
﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ
âyet‑i kerîmesiyle Cenâb‑ı Hak ve Hakîm‑i Mutlak ekser mahlûkatın yüzlerini insanın menfaatine yarayışlı bir tarzda halk buyurduğu gibi, sineğin hilkatinde dahi o menfaatten mühimmini derc ettiğini beyân ile sineğe husûmet değil, bil'akis muhabbet edilmesi lâzım geldiğini, her sene hilkatiyle nisyan ve gaflete düşen insanlara haşr‑i ekberi, sağ ve sağlam insandan ziyâde, hasta ve mikroplu insanlarla meşguliyetleriyle tabibliğini (Hâşiye) ve yalnızlıkta ünsiyeti ve tenbellikte taharet ve nezâfetiyle muallimliğini ders veren sineğin insana ne kadar menfaatdâr olduğunu göstermekle mücerreb, insana sineği sevdiren, herkese lüzumlu bir nüktedir.
Dördüncü Nükte: ﴿وَأَنزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِâyetinin أَنزَلْنَا kelimesine gelen bir i'tirâza gayet müskit bir cevab ve gayet lüzumlu bir ilim ve Kur'ân’ın hikmetli dersini gösteren kıymetli bir nüktedir.
Beşinci Nükte: ﴿يُخْرِجُ الْخَبْاَ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyet‑i kerîmesindeki evsâf‑ı İlâhiye’yi, san'atının mikyâsçığıyla ta'rif eden Hüdhüd‑ü Süleymânî hakkındadır.
705
Altıncı Nükte:
﴿قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا
Beş kelime ile, iki harf ile şu âyet‑i kerîmedeki nihâyetsiz kelimât‑ı İlâhiye’ye işâret edip kelâmdan, kelimeden Mütekellim‑i Ezelî’ye yüzleri çeviren bahr‑i hakàikın bir fihristesi ve âb‑ı hayatın menba' ve me'hazi ve ilm‑i hakikate mürşid bir nüktedir.
Yedinci Nükte: Vahdetü'l‑vücûd meşrebinin, bu zamanın esbâb‑ı maddiye içinde boğulan insanlarına üç mühim büyük zarar vereceğini izâh ile âhirinde bir suâl ve cevabla Hz._Muhyiddin’in hâdî ve makbûlînden olduğunu ve her kitabında mühdî ve mürşid olamadığını ve kavâid‑i Ehl-i Sünnete muhâlif sözleriyle muâheze edilmemesini iş'âr edip, Muhyiddin ve Muhyiddin makamında bazı evliyâ‑i azîmeye taş atanları iskât eden, adâlet‑perver bir mikyâs‑ı hakikattir.
Sekizinci Nükte: اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِcümlesinin namaz tesbihâtında inkişaf eden bir hakikatine dairdir. Şöyle ki: Herşeyin ve kâinâtın çekirdek‑i aslîsi Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, herşeyin rûhu ve her menzilin nuru ve her makamın sürûru yine bilmüşâhede O Zât (A.S.M.) olduğundan her rûh Ona (A.S.M.) intisabla canlanacağına ve onunla (A.S.M.) bîat yerinde de O’na (A.S.M.) salât ü selâm etmekle, rahmet ve selâmet bulacağına işâret edip der: Mâdem bütün cin ve ins ve melek ve nücûmun parlaması Onun nuruyla ve Onun getirdiği hediye iledir. Onların lisân‑ı kàl ve lisân‑ı hâllerinden çıkan intisabın bir mânâsını niyet edip onların nâmına ve onların adedlerini zikretmekle nihâyetsiz rahmete lâyık olan Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.)’a اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِdemeye teşvik ve terğîb etmekle salât ve selâmın kıymet ve ehemmiyetini ve Zât‑ı risaletin mâhiyet ve kudsiyetini beyân eden çok mühim ve herkesin muhtaç olduğu bir nüktedir.
Dokuzuncu Nükte: ﴿اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ âyet‑i celîlesinin قَٓائِلُونَkelimesinin mânâsı olarak uykunun üç nev'ini ve menfaatli ve zararlı vakitlerini ve Sünnet‑i Seniye dâiresindekini gösterdiği gibi, insanın en mühim bir sermâyesi olan ömrünün tezyîdine ve mühim bir gayesi olan rızkının bereketine yardım eden vakitlerini ders vermekle ahsen‑i takvîmde yaratılan insanı yüksek ahlâk‑ı haseneye çıkarıp atâletten, betâetten kurtarır.
706
Onuncu Nükte: Nev'‑i beşerin ağlanacak gülmelerine ait endişe‑i istikbâl ve âkıbetbînlik adesesiyle ve كُلُّ آتٍ قَرِيبٌ sırrıyla, hak ve hakikat muvâzenesiyle görülen bir vaziyet‑i me'yûsâne ile şa'şaalı bir bayram gecesinde hapishâne penceresinden bakarken o gülenlerin hâli, ağlanacak bir hâl olduğunu ve ebed‑perest ve bekàya âşık insanların kalb ve rûhunu güldürecek ve sevindirecek meşrû dâiresinde müteşekkirâne, huzurkârâne gafletsiz eğlenceler ve sevâb cihetiyle bâkî kalan sevinçler olduğunu ihtar eden ibret‑nümâ bir fıkradır.
On Birinci Nükte: Risale‑i Nur Talebelerine mühim bir düsturdur ki, binüçyüz senedir işârât‑ı Kur'âniye ve senâ‑yı Nebeviye ile beklenilen (Hâşiye) ve bu asrın karanlıklı peçesini kaldırıp dünyayı tenvir eden ve sahâbenin sırr‑ı veraset-i Nübüvvet meşrebini meslek tutan ve bütün Âlem‑i İslâm nâmına dinsizlikle mücâhede eden Risale‑i Nurun haricinde onun talebeleri, onu bırakıp başka yerde nur aramamalı ve aramaz eğer arasa, nur yerine zulmet ve ticâret yerine hasârete uğrayacağını ihtar eden mücerreb ve muhakkaku'l‑vukû' hâdisâtı görülen bir fıkradır.
On İkinci Nükte: İki küçük mes'eledir.
Birincisi: Risale‑i Nur talebelerinin muhâkeme ve istintak dâiresinde bir kısmı hevâ ve vehm yüzünden düşmana karşı sipere girmek lâzım diye yanlış te'villerle mübârek hizmetlerini inkâra giderek hatâ edip dinsiz düşmanlarını daha ziyâde şübheye, taharrîye sevk ettiklerinden hem kendileri fazla ezildiklerini, hem üstadlarını şâhidsiz yalnız bıraktıklarından zahmet verdiklerini beyân ile, aklı başında olana tenkid değil tenbih ve istikameti ve îtidâli tavsiye ediyor.
İkinci Mes'ele: Seciye‑i àliye-i Sahâbeyi ve meşreb‑i nurânî-yi Peygamberîyi beyân eden Risale‑i Nur dâiresindeki feyze kanâat etmeyip bir kısım kardeşlerimizin tarîkat hevesiyle fâidesiz, zararlı başka bir sohbette bulunduklarından, bidâyette sebeb‑i ittiham Isparta’da böyle bir gösterişin dahli varolduğu tahakkuk edip meslek‑i hakikatle tarîkat şâkirdlerinin makamlarını gösteren bir ders‑i îkaz-ı hakikattir.
On Üçüncü Nükte: Risale‑i Nur talebelerinden beş kardeşimizden üçünün ihtiyatsızlığı ve ikisinin şahıslarına başkaların garaz etmeleriyle Risale‑i Nura düşmanlarının hücum ettiklerinden, herkes müdafaadan çekilseler, bu beş kardeşimizin çekilmemeleri lâzım geldiğini beyân eden küçük bir fıkradır.
On Dördüncü Nükte: Nasıl ki Mesnevî‑i Şerîf, şems‑i Kur'ân’dan tezâhür eden yedi hakikatten bir hakikatinin âyinesi olmuş, kudsî bir şeref almış, Mevlevîlerden başka daha çok ehl‑i kalbin lâyemût bir mürşidi olmuş, öyle de Risale‑i Nur şems‑i Kur'ân’ın ziyâsındaki elvân‑ı seb'ayı ve o güneşteki renk renk ve çeşit çeşit yedi nuru birden âyinesinde temessül ettirdiğinden; inşâallâh yedi cihetle şerîf ve kudsî, yedi Mesnevî kadar ehl‑i hakikate bâkî bir rehber ve bir mürşid olacağını müjde eder. İnşâallâh, Nur’un Arabî mesnevîsi bu da'vâyı tam tasdik edecek.
On Beşinci Nükte: Hafîz‑i Zülcelâl’in hıfz ve himâyetiyle Risale‑i Nurun risalelerine muvâfık olarak mevkuf bulunan yüz yirmi küsûr nur talebelerinin mahrem evraklarında, dâhilî ve ecnebî muhâlif komitelere intisab ile medâr‑ı ittiham olacak mevcûd bir evrak bulunmaması, gayet zâhir bir Himâye‑i Rabbâniye ve bir muhâfaza‑i İlâhiye ve İmâm‑ı Ali ve Gavs‑ı A'zam Radıyallahu Anhümâ gibi zâtların, Risale‑i Nura ait kerâmet‑i gaybiyelerini cidden te'yid eden bir sıyânet‑i Rahmâniye olduğunu ve bu büyük ni'mete karşı tahdîs‑i ni'met yerinde hakikat yoluna hayatımızı fedâ ve vakfetmemiz lâzım geldiğini beyân eden ve herşeyde rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalışmaya teşvik eden belîğ bir nüktedir.
On Altıncı Nükte: Risale‑i Nur talebelerinin hapishâne sıkıntısından dolayı birbirlerinin galîz sözlerine tahammülü tavsiye eder.
707
On Yedinci Nükte: ﴿فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا… اَخَذْنَاهُمْâyeti, ehl‑i isyan hakkında nâzil olduğu hâlde, bir işâretle Risale‑i Nur şâkirdlerine müteaddid ve müessir ve mukâvemetli verilen ders‑i ihlâsta nisyan edip ayrı ayrı hatâlarda bulunmalarından ﴿اَخَذْنَاهُمْ ün cifrî tarihiyle gösterdiği bin üç yüz elli ikide tutturulmaları ve yine Lillâhi'l‑Hamd umumun elemine iştirâk edip maddî ve manevî müdafaa ve yardım eden Risale‑i Nurun kudsî şahs‑ı manevîsiyle ve sarsılmaz dehâsı ile bu kazâ‑yı İlâhîden hàrika bir sûrette kurtulmalarına işâret eder.
On Sekizinci Nükte: Her başa gelen şeyin iki yüzü olup biri kader‑i İlâhî’ye, diğeri insanın kisbine zâhir baktığını ve insanın kisbi zâhir bir perde olup kader‑i İlâhî, hikmet ve adâlet ile, mâzi ve müstakbel vukûâtıyla perde arkasında hükmettiğinden herşeyde dahi, kader‑i İlâhî’ye rızâ lâzım olduğunu tavsiye eden hikmet‑nümâ bir nüktedir.
On Dokuzuncu Nükte: Kısa bir zamandaki küfre mukâbil, hadsiz bir Cehennem nasıl adâlet olur?” suâline kanun‑u beşerin muvâzenesiyle adâlet‑i İlâhiye isbât edilip kâfiri esfel‑i sâfilîne atan ve ﴿خَالِدِينَ de hapseden bir tahkîktir. Biayni'l‑hakikat tam bir muvâzene‑i adâlet ve müskit bir cevaptır.
Yirminci Nükte: ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ âyet‑i kerîmesindeki yalnız emr ile icâdının ve sûrelerin başlarındaki mukattaât hurûfların hâsiyetlerine ve fezâillerine ve te'sirât‑ı maddiyelerine dair vürûd eden hadîslerin fehme takribî için dört unsurdan hava unsurunun insanda emir ve irâde ile mübâşeretsiz, fiil ve icâd cihetiyle insanın ağzından çıkan bir tek kelime zamansız ve mekânsız bir fırka asker kadar sünbül verip o fırkayı hareket ettirdiği gibi aynı havanın herbir zerresi emr‑i kün feyekûn”e karşı muntazam bir ordunun neferleri gibi kâinâtta cereyan eden kudret‑i İlâhiye ve Hikmet‑i Sübhâniye ile o emir aynı kudret gibi cilveger olduğunu müşâhede ile ta'rif ve isbât edip asrın akılsız, yularsız, gemsiz mahlûklarını gemleyip kendi fenleriyle kendilerini iskât eden ve insaf ve îmâna dâvet eden kıymetdâr bir nüktedir.
Yirmi Birinci Nükte: Risale‑i Nur müellifinin ve şâkirdlerinin başına gelen musîbet bir dest‑i inâyetle tanzim edildiğini beş mânidâr tevâfukât‑ı latîfe ile isbât eder, gösterir.
Yirmi İkinci Nükte: İki mühim ve herkese lüzumlu ve fıtratı bozulmamış her bir kalb‑i selîm ve vicdân sâhibi, dâima kendi âyine‑i hayatında hissedip görebileceği nüktedir.
Birincisi: Ahlâka dair olup insanı تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِ meâlindeki Hadîs‑i Şerîfe mazhar eder.
708
İkincisi:
﴿وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ ❋ مَٓا اُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَٓا اُرِيدُ اَنْ يُطْعِمُونِ ❋ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
âyet‑i kerîmesinin i'câzından süzülen bir mânâ ile beşerin en büyük ve hemen hemen umumî şeklini alan tahsil‑i rızıkta şiddet‑i hırs yüzünden şirk‑i hafîye düşmekle beraber ibâdeti terk ettiklerinden rahmet‑i İlâhiye ve Hikmet‑i Sübhâniye ve ilhâm‑ı Rahmânî ile beşeri tevekkül ve rızâya, teslîm ve ricâya sevk eden ve Dârü's‑selâm’a dâvet eden ve çoklar üzerinde hayırhâhlığını ve te'sirini gösteren bir iksîr‑i nurânîdir.
Yirmi Üçüncü Nükte: Risale‑i Nurun mühim erkânından bir şâkirdinin tarafgirâne ve Risale‑i Nura rakìbâne söylenen sözlere karşı tatlı ve şirin bir mukàbele ve hakikat‑bîn bir tahkîkî fıkradır.
Yirmi Dördüncü Nükte: Risale‑i Nurun müellifine şümûllü ve rumûzlu bulunan bir kardeşin rüyasıdır.
Yirmi Beşinci Nükte: Risale‑i Nurdan îmân‑ı tahkîkî dersini alan ve ebede namzed rûhunun neş'e ve sevinmesinden gelen zevk ile ona söylettirilen elmas ve cevâhir ile müzeyyen bir kardeşin fıkrasıdır.
Yirmi Altıncı Nükte:
﴿وَأَنزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعامِ ثَمَانِيَةَ أَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِن بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ
âyet‑i kerîmesiyle koyun, keçi, manda ve deve gibi hayvanların maddî hilkatlerinden ziyâde manevî her cihetle ni'met olup semâdan rahmet hazinesinden inzâl edildiğini göstermekle; her cihet‑i istifadede, ni'meti ni'met bilip şükür kapısını açan, herkese lüzumlu bir i'câz‑ı Kur'ânî’dir.
709
Yirmi Yedinci Nükte: ﴿اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ âyet‑i kerîmesinin ve اَعْدَى عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّتِى بَيْنَ جَنْبَيْكَ Hadîs‑i Şerîfinin meâl‑i kudsîleri ile insanın en zararlı düşmanı nefsi olduğunu ve düşmanı sevmek ve okşamak ve malına ve bahçesine koymak ne kadar zarar olduğunu, ve bedâhet derecesinde bir dîvânelik olduğu gibi nefsini sevmek ve mal bahçesi olan a'mâl‑i uhreviyede tenbellik etmek ve neticesi soğuk hodfürûşluk ve tasannu' ve tezellüle kapı açan riyâ gibi silâhlarıyla nefsini korumak ve karıştırmak kendi hânesini ihrâk eden bir dîvâne yerinde olduğunu ihtar ve inzar ile ihlâs ve rızâ‑yı İlâhîyi tavsiye eden ve esfel‑i sâfilîne giden insanın yüzünü a'lâ‑yı illiyîne çeviren çok mühim bir ders‑i hakikattir.
Yirmi Sekizinci Nükte:
﴿لَا يَسَّمَّعُونَ اِلَى الْمَلَاِ الْاَعْلَى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ ❋ دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ ❋ اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ
﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ
gibi âyetlere gelen şübehât ve i'tirâzâtı; bir suâl ve cevab ve mühim bir temsîl ile tefsir ve izâh ile beraber mukadderât‑ı kâinâttan olan Cennet; bir ağacın mukadderât‑ı hayatını taşıyan çekirdeğinde dûrbîn gözlerin ağacı görmesi ve az bir fikirle meyveye vusûlü nisbetinde mukadderât‑ı kâinâtın fihristesi ve menba'ının mahzeni ve me'hazi olan küre‑i arzda şecere‑i kâinâtın bir dalı olan Cennet’in her yerde bulunması ve meyvesinin yenmesinin istib'âdını izâle edip hakkalyakìn gösterir.
Hem en büyük bir hâdise olan hâdise‑i Kur'âniye ve Risalet‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’la meşgul ve kâinâtın ecrâm ve âlemlerinde kulak hırsızlığı yapan şeytanların hiçbir cihetle müdâhale edemediklerini ve Nübüvvet‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bütün cin ve inse şümûlünü, şeytanların melâikelerle o yüzden mübârezelerini mu'cizâne ilân etmekle bütün kâinâta meb'ûs olduğunu gösterir, isbât eder.
Hâfız Aliرَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَيْهِ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَا كَتَبَهُآمين
710

Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Arabiye

Risaletü'n‑Nurun içinde lisân‑ı Cennet ve üslûb‑u Hz._Muhammed (A.S.M.) ve tarz‑ı Kur'ân bahşâyiş‑i rahmet ile meydân‑ı zuhûra gelerek Tefekkürnâme ismiyle müsemmâ olan Yirmi Dokuzuncu lem'a‑i mübâreke Yedi Bâb olup,
Birinci Bâb: dahi üç fasıldır.
Birinci fasıl: On iki perde, perde üstünde; ve on beş delil, delil içinde bir bürhân‑ı bâhirdir. Bir çiçekten şecere‑i Tûbâ’ya kadar muhtelif nağamât ve mütenevvi' lemeât ile Nakkàş‑ı Ezelî ve Ebedîyi akıl ve kalbe gösterir. Aklın gözünü açtırır. Kemâl‑i intibâhla Sâni'‑i Zülcelâl ve Fâtır‑ı Zülkemâl’e baktırır.
İkinci fasıl: Bütün masnûâtın ve cemî'‑i mahlûkatın ve umum mevcûdâtın ta'rifat ve tavsifât ve tesbih ve senâsıyla, cemî'‑i zîhayatın tahiyyât ve cemî'‑i evrak-ı mühtezze-i zâkirenin tahmîdâtıyla Cenâb‑ı Rabb-i İzzeti zikr ve bu delâlet‑i vechile ibâdete, zikir ve şükre, abdin ne kadar muhtaç, ne kadar müstehak olduğunu, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ve tarz‑ı üslûb-u Nebi-yi Zîşan (A.S.M.) ile telkin ve tavsiye eden bir define‑i hikmet ve hazine‑i Rahmettir.
Üçüncü fasıl: Şerîksiz, vezirsiz, şebîhsiz ve nazîrsiz Sultan‑ı Ezelî ve Ebedî olan Bârî‑i Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin, herbiri ayrı birer bürhân‑ı Vahdâniyet olan Esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye’sinin tecelliyât‑ı mesrûdesiyle ve berâhin‑i muhkeme ve mersûnesiyle, ehl‑i dalâlet ve kerâvân‑ı tabiat ve hammal‑ı belâhet ve kafile‑i hamâkatle, Fir'avunâne ihtiyar ve nemrûdâne iltizam, Haccâcâne ictisâr etmekte oldukları envâ'‑ı şirki def' ve red ederek Allâh‑u Zülcelâl’i takdis ve tenzîh ve müstehak olduğu tesbih ve ta'zîm ve temcidin vücûbunu ta'lim ve ta'rif eder.
İkinci Bâb: Dokuz Noktadır.
Birinci Nokta: Cihât‑ı sitteye ârız olan zulmet, ye's ve fütûru izâle eder. Şöyle ki:
Sağ cihet mâzidir. Dalâlet gözüyle bakılsa mezar‑ı ekber görünür. Hâlbuki sırr‑ı îmân ile zulmet zâyi' olur. Münevver bir meclise inkılâb eder. Sol taraf ki, müstakbeldir. Sûreten muzlim ve muvahhiştir. Kabre nâzırdır. Nur‑u îmân ile ziyâfet‑i Rahmâniye’nin güzergâhı olan cinân‑ı müzeyyeneye intikal eder.
Üst taraf ki; Âlem‑i semâvâttır. Felsefe nazarında tevahhuş ve tedehhüşü mûcib iken; nur‑u îmân ile insana karşı güleryüzlü, tarâvetli, halâvetli nevvâr lem'alarla şefâat‑bahş rûhâniler ve nurânîler makamı ve dest‑i teâvünü uzatan ferişteler makarrıdır.
Alt taraf ki; zemindir? Bu dahi felsefe‑i dâlle indinde vahşet verir. Zîra bütün mahlûkat ve bilhassa insan hemcinslerinin zâhiren zeminde çürümekte olduğunu hisseder. Nur‑u îmân ile bakılırsa envâ'‑ı lezâiz ve mat'ûmâtla memlû ve mücehhez ve zîrûha musahhar çok mühim bir sefîne‑i İlâhiye olduğunu; hem berây‑ı seyahat o gemiye gelen nev'‑i beşeri ve cins‑i hayvanı alıp gezdirip bâkî bir menzile azîmet için teshìr edilmiş bir konak mahalli olduğu fehm edilir.
Karşı tarafı cebhedir. Ehl‑i gaflet nazarında umum zîhayatın sür'atle gidip kaybolduğu i'dâm‑ı ebedî kuyusudur. Fakat ni'met‑i îmân yâr olursa o makam i'dâm‑ı ebedî değil, dâr‑ı fenâdan dâr‑ı bekàya intikal ve mahall‑i zahmet ve meşakkatten mahall‑i rahmet ve rahata terfî ve mekân‑ı hizmetten makam‑ı ahz-ı ücrete terakkî mahalli olduğu zâhir olur.
Arka taraf ki, ehl‑i gafleti şaşırtır. Nereden gelip nereye gideceğini düşündükçe tahayyürde kalır. Lâkin nur‑u îmân inkişaf ettikçe Sultan‑ı Ezelî’nin memur muvazzafları, alâmet‑i fârika ile, dâr‑ı imtihandan ahz‑ı ücret dârına gitmek için hazır olma mahalli, ictimâ' yeri, bekleme salonu olduğunu derk ederek ehl‑i gaflet ve dalâletin efkâr‑ı bâtılasını altı cihetle red ve nur‑u îmânı tecellî ve inkişaf ettirir.
711
İkinci Nokta: Nur‑u îmân, Cenâb‑ı Hakk’a ârâmsız hamd ve senâyı iktiza eder. Beşer, nur‑u îmân sırrıyla zaman ve mekân‑ı hâzıranın tazyîkatından tahlîs‑i girîbân edip vâsi' bir âleme mâlik olur. Bütün âlem mü'min için, o mü'minin müstakil bir hânesi ve bir me'vâsıdır. Hem mâzi, hâl, müstakbel, mü'minin kalb ve rûhu için bir makarr‑ı ebedî bulunduğunu, en selîs beyânâtla izâh eder.
Üçüncü Nokta: Beşer acz ve zaafıyla kesretli a'dâsına galebe ve gayet fakrıyla hadsiz hâcâtını te'min gayesiyle, nokta‑i istinâd ve istimdâd arar. Buna yegâne çare; îmânla münevver ve mücehhez olmasının fıtrî ve insanî olduğunu ve illâ kalb ve rûh ve vicdânın ebedî muazzeb olacaklarını kanâat‑bahş bir sûrette tefhim eder.
Dördüncü Nokta: Zîşuûrda îmânın meyvedâr bir ağaç gibi olduğunu; Nasıl ki; semeredâr bir ağacın bâkî mâliki olan Zât, ağacın meyvesinin zevâliyle müteessir olmayıp dâimî meyvedâr ağacına istinâd ve i'timâd ile mütesellî olduğu gibi îmân‑ı kâmil dahi, fânî vücûdu, îmân ile bâkî ve her türlü mahùf şeylerden siperi ve umum arzu ve ümîdlerine muvaffak eder olduğunu telkin eder.
Beşinci Nokta: Ni'met‑i îmânın ebeden hamd ve senâyı iltizam ettiğini ve ehl‑i gaflet ise, bütün mevcûdâtı her ân menfaat‑i maddiyesini göremediği takdirde düşman ve muzır tanıdığı kat'î ve hakikattir. Çünkü, ehl‑i gaflette ve ehl‑i dalâlette cemî'‑i evkàtta râbıta‑i îmân olmadığından alâka‑i uhuvvet yoktur. Onların münâsebetleri muvakkat olup hâzır zamana münhasırdır. Tûl‑i müddet alâkaları hiç hükmünde olup cüz'î bir infiâl ve hafif bir iğbirar, o îmânsız alâka ve münâsebeti silip zîr ü zeber eder. Ehl‑i îmânın ise ﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ sırrıyla, uhuvvet ve vefâları dâimîdir. Mebde'‑i mâziden müntehâ‑yı istikbâle kadar imtidâd ettiğinden nur‑u îmânın saâdet‑i dâreyne vesile olması hasebiyle, mûcib‑i hamd ve senâ olduğunu muvazzahan isbât eder.
712
Altıncı Nokta: Ni'met‑i îmân ile, dünya ve âhiret, mütenevvi' ni'metlerle donanmış bir sofra gibi olduğunu; ve mü'min, îmânla, zâhirî ve bâtınî hâsseleriyle o sofralardan istifade eder. Çünkü îmân, sâhibine nisbeten güneş, bu dünya hânesinde bir elektrik vazifesini gören ciddi ve sebatkâr bir arkadaş ve yolculuğunda mûnis bir yoldaş hükmünde olduğundan dâire‑i istifadesi semâvâttan geniş olduğunu ﴿وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ilâ âhir âyet‑i celîlesiyle istidlâl ederek kâmil îmâna mâlikiyete teşvik ve terğîb eder.
Yedinci ve Sekizinci Nokta: Zât‑ı Ecell-i Akdes’e, değil nev'‑i beşer, belki kitab‑ı kebîr tesmiye edilen kâinât, bütün ebvâb ve fusûl, sahâif ve sutûr ve umum kelime ve hurûfuyla, herbiri takdir‑i nisbîsiyle Nakkàş‑ı Ezelî’nin kendi üzerlerinde lemeân eden Esmâ‑i Hüsnâ’sının mazhariyetleri mukâbilinde nihâyetsiz hamd ve senâ ve tesbihâtını ta'lim ve ta'rif eder.
Dokuzuncu Nokta: Binbir Esmâ‑i İlâhiye-i Celîle’nin tecelliyât‑ı külliyesiyle âlemleri müstağrak‑ı ni'met ve feyz‑i bereket eden Cenâb‑ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine ebedî ve dâimî tesbih ve tahmîde, ta'zîm ve şükrâna zîşuûrun medyûn bulunduğu ezelden ebede kadar umum zamanların dakikalarının âşirâtıyla, dünyanın mebde'inden müntehâsına kadar zerrât‑ı kâinâtın hâsıl‑ı darbı adedince tesbih ve tahmîd ve senâyı irâe eden bir tarîk‑ı àliye-i vâsiayı açarak; mahlûku Hàlık’ına rabt eden bir mev'ize‑i belâğatkârâne ile nev'‑i beşeri, fikren ve rûhen terakkî ve teâlîye müşevvik ve çok vâsi' bir mülâhazât safhası açarak matlûb ve maksûdun Kàdiü'l‑Hâcât tarafından kabûle mazhariyeti için şümûllü ve makbûl şerâit içinde mühim bir duâ ile nihâyet bulur.
Üçüncü Bâb: Allâhu Ekber cümlesinin merâtibinden bahseder. Ki; ezân, kamet, namazların tekbiratı olan kelime‑i tekbirin otuz üç mertebesinden ale'l‑ihtisar yedi mertebesini hâvîdir.
Birinci mertebe: ﴿وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى لَمْ يَتَّخِذْ… الخ âyet‑i celîlesiyle ibtidâr edip zerrâttan seyyârâta, ferşten arşa, semâvâttan teşahhusâta kadar bu mertebede icmâlen, merâtib‑i sâirede tafsîlen bil'umum mevcûdât ile vücûb‑u vücûd ve Vahdet‑i Bârî’yi güneş gibi celî bir sûrette isbât; ve şirkin bin derece mümteni' ve muhâliyetini delâil‑i akliye ve nakliye ve berâhin‑i şühûdiye ve sübûtiye ile gösterip muannidleri bile iskât ile insaf ve îmâna getirecek bir mâhiyettedir.
713
İkinci mertebe: Cenâb‑ı Hak celle ve alâ Hazretlerinin azamet ve kibriyâsını اَللهُ اَكْبَرُlafza‑i Celâl’inin câmi' bulunduğu kudret‑i kâmilenin tezâhüratı Hallâk, Alîm, Sâni', Hakîm, Rahmân, Rahîm gibi Esmâ‑i Celîle-i muhîtanın tecelliyât‑ı şâmilesiyle, hayvanat ve nebâtât üzerindeki ihsânat‑ı mârufe-i Rabbâniye ve Rezzâkıye ve onlardaki hayret‑bahş hilkat‑i acîbe ve san'at‑ı garîbe ve gözleri kamaştıran ve akılları hayran eden müzeyyenât ve münakkaşât ve daha lâyuadd ve lâyuhsâ sanâyi‑i Rabbâniye, delâil‑i kat'iyye ile serdedilip Cenâb‑ı Hallâk-ı A'zam Hazretlerinin vücûb‑u vücûd ve vahdetini ilân ve isbât eder.
Üçüncü mertebe: اَللهُ اَكْبَرُ lafza‑i Celâl’inin mukteziyât‑ı sâiresinden Mukaddiru'l‑Alîmü'l-Hakîm, Musavviru'l‑Kerîmü'l-Latîf, Müzeyyinü'l‑Mün'imü'l-Vedûd gibi Esmâ‑i Celîle-i muhîtasının âlem üzerindeki tecelliyât‑ı hayret-efzâsını, misilsiz bir izâh, nazîrsiz bir isbât ile tasvir ve tefhim edip cüz'î bir çiçeği hasnâ bir kadını nazara havâle eder. Bu mertebenin irâe etmekte olduğu Esmâ‑i Celîle, ve fevâid‑i münîfeyi muntazaman safahâtıyla nazargâh‑ı âmmeye açar. ﴿فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُولىِ الْاَبْصَارِder.
Dördüncü mertebe: Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve Feyyâzü'l‑Hayri Ve'l-Cûd Hazretlerinin اَللهُ اَكْبَرُ ism‑i Celîl’inin اَلْعَدْلُ الْعَادِلُ الْحَكَمُ الْحَاكِمُ الْحَكِيمُ الْاَزَلِىُّesmâ‑i mütecelliyesinin müştemilâtını izhâr ve şecere‑i kâinâtı inâyet ve rahmetiyle kavânîn‑i âdet ve Sünnet’inin tanzimini, intizamât‑ı mer'iye ve meşhûdenin şehâdetiyle ve cilve‑i esmâ ve sıfatının iâşe ve terzîkdeki taltifatını, inâyât‑ı tâmme ve rahmet‑i vâsianın şehâdetiyle aşk‑ı sâdık, incizab‑ı zâhir, terbiye‑i kerîm, intizam‑ı mükemmel ve münâsib vakitlerde, muhtac‑ı erzâk olanlara envâ'ının tekessürü ile umum hâcetlerinin kazâsı, ve hayt‑ı vuslat olan ibâdetlerindeki münâcât ve füyûzâtın ve vahdetle kalbin itmi'nânı gibi pek çok lem'alar ile bir Hakîm’in vücûb‑u vücûd, Vâhidiyet ve kudret‑i kâmilesine şehâdet ve delâlet ettiğini ifhâm ve isbât; ve nakş‑ı hacerî gibi silinmez bir kanâat ve emniyet bahşeder.
714
Beşinci mertebe: Cenâb‑ı Fâtır-ı Akdes Hazretlerinin اَللهُ اَكْبَرُ ism‑i Celâl’inden اَلْخَلَّاقُ الْقَدِيرُ اَلْمُصَوِّرُ الْبَصِيرُ Esmâ‑i Hüsnâ’sının tecellîsi; hem ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ… الخ âyet‑i celîlesinin delâlet ettiği ecrâm‑ı ulviye ve kevâkib‑i dürriye, Ulûhiyet ve Azametinin yektâ bir bürhânı; ve Rubûbiyet ve izzetinin muhkem şâhidleri bulunan semâda, sükûnet içinde sükût, hikmet içinde asla inhiraf etmez bir hareket, hem şemsin müstakarrında müstakarrâne cereyanı ve kemâl‑i musahhariyet ve mutâvaatla âlemlere serptiği nur ve ziyâ ve füyûzâtı; hem kamerin tebdil‑i mevâsim için burçtan burca şuûrdârâne hareket‑i intikaliyesi; elhâsıl, cemî'‑i mevcûdâttaki mevzûn intizamlar, muntazam mîzanlar, hikmet‑i hàssa-i zâhire, inâyet‑i tâmm-ı bâhire, takdirât‑ı muntazama, mekàdîr‑i müsmire; âcâl‑i muayyene, erzâk‑ı mukannene; nutfeden vücûd bulan insan cihâzâtıyla; yumurtadan husûle gelen kuşlar cevârihiyle; tohumdan neşv ü nemâ bulan ağaçlar mütenevvi' âzalarıyla ve hâkezâ; umum eşyanın icâdının gayet sühûletli tezâhüratı; Vücûb‑u Vücûd, Vâhid‑i Ehad ve Samed’e şehâdet ettiğini, ukùl‑ü beşerin derecâtına münâsib, çok zarâfet ve nezâketle ve kanâat‑ı tâmme verir bir sûrette beyân eder.
Altıncı mertebe: Cenâb‑ı Hàlık-ı A'zam Hazretlerinin ism‑i Celîli olan اَللهُ اَكْبَرُ lafza‑i Celâl’inin mukteziyâtından,اَلْعَادِلُ الْحَكَمُ الْقَادِرُ الْعَلِيمُ ❋ اَلْوَاحِدُ الْاَحَدُ السُّلْطَانُ الْاَزَلِىُّ Esmâ‑i Şerîfesinin mevsufu ve bütün eşya kabza‑i tasarrufunda olduğunu bunlardaki nizâm ve mîzanın İmâm‑ı Mübîn ve Kitab‑ı Mübîn ünvânıyla iki bâb olduğunu ve ism‑i Evvel ve Âhir’in tecellîsi mebde' ve müntehâya bakarak asıl ve nesil, mâzi ve müstakbel, emir ve ilim, imâm‑ı mübîne; ve ism‑i Zâhir ve Bâtın’ın tecellîsi ise, eşya üzerinde Fâtırıyetin ve Hallâkıyetin zımnında, kitab‑ı mübîn’e işâret ettiklerini ve bu mertebede gösterilecek fevâid‑i kesîrenin bir kısmı da Otuz İkinci Söz’de izâh edilmiş olup burada da icmâlen zikrolunduğu mukayyeddir.
Yedinci mertebe: Cenâb‑ı Rabb-i Yezdân Hazretlerinin herşeyden ilmen ve kudreten ve rahmeten azamet ve ulüvv‑ü şânını Hallâku'l‑Fettâh, Fa'âlü'l‑Allâm, Vehhâbü'l‑Feyyâz, Esmâ ve Sıfât‑ı İlâhîsiyle kâinât, envâ'‑ı mevcûdâtıyla, Hàlık‑ı A'zam’ın Nur‑u Cemâl’inin tecelliyâtını ve ef'âl ve kemâlinin inkişafatını izhâr ve bu Esmâ‑i Mübârekenin dürbünleriyle mevcûdâttaki gûnâ‑gûn cilveleri altında ef'âl‑i İlâhiye’ye ve âsârına nazar‑ı ibretle bakılmakla, Müsemmâ‑yı Zülcelâl’e intikal ve kesb‑i ıttılâ' edilir diye gayet güzel beyân eder.
Dördüncü Bâb:
Birinci fasıl: Hazret‑i Hızır Aleyhisselâm’ın mühim ve meşhûr bir virdini hâvîdir ki; mârifet‑i İlâhiye ve tevhidin merâtibinden altmış üç mertebeye işâret ederek o mertebelerin herbirisi vahdâniyeti ve vahdetin iktiza ettiği Esmâ‑i Hüsnâ’dan tecellî eden âsârıyla ef'âlini ve ef'âliyle esmâsını ve esmâsıyla vücûb‑u vücûd ve vahdetini isbât eder.
İkinci fasıl: Ekser eâzım‑ı evliyâ ve bilhassa Gavs‑ı A'zam’ın (Kuddise Sırruhu) her sabah okudukları
لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْبَاقِى الدَّيْمُومُmâba'diyle beraber virdlerinin mebde'i olup ta'zîm ve temcidin intac ettiği amîk tefekkürâtın çekirdeği hükmünde olan doksan dokuz mertebe‑i tevhide bir sünbül‑ü manevî veren merâtibden yetmiş dokuz mertebesini münderic bulunan bu fasıl, iki vecihle Zât‑ı Akdes’e bakıp biri hâzır ve meşhûd vaziyetle şehâdet eder, mânâsında لِلّٰهِ شَهِيدٌ ile neticelenir. Kalbe neş'e verir. Diğer bir cümle de biri diğerinin ardından gelip geçmesinden tezâhür eden silsilesinin işâretine delâlet eder mânâsıyla عَلَى اللّٰهِ دَلِيلٌ kaziyesiyle tamam olur. Rûhu müstağrak‑ı sürûr ve hubur eder.
715
Velhâsıl bunlara mümâsil birçok Esmâ‑i Hüsnâ ve kelâmların delâlet ettikleri maânî‑i hayret-efzânın latîf hâşiyelerle donanmış münferid ve müstakil bir rehber‑i hayat-ı bâkiyedir.
Beşinci Bâb: Beş nüktedir.
Birinci Nükte: (Hâşiye) ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ in mertebelerine dair olup zîşuûrun ekseriyetle meftûn ve merbût oldukları fânî dünyanın fânî, zâil, âfil mahbûblarını, hem vefâsız, kararsız, rüya misâl olduğunu, delâil‑i muknia ve berâhin‑i kat'iyye serdiyle o kararsız mahbûbları hakîki zan ederek yanılanları îkaz ile der: Mevcûdâtın zevâlinde beis yoktur. Hem masnûâtın zevâlinden mahzûn olma. Hem zevâl‑i mülkten müteessif olma. Hem mahbûbun gaybûbetinden mütehassir olma. Hem zâhirî müşfik ve mün'imlerin zevâline ehemmiyet verme. Hem zâhiren şefîk ve latîflerin zevâline acıyıp yanma. Zîra onların Sâni'i, Fâtır’ı, Mâlik’i, Bâkî’si, Şâhid‑i Âlim’i bâkîdir. Ve onlar o Şâhid ve Nâzır‑ı hakîkinin dâire‑i ilmindedirler. O şâhid ve Nâzır‑ı hakîki ise ebedîdir, bâkîdir, tarzında sâdır olan belîğ hitâba i'câzkâr senedler ve hakikatlerle parlak bir cadde‑i kübrâ, salâh ve felâhı feth eden ebvâb‑ı cinândan nevvâr ve ziyâdâr bir bâbdır.
İkinci ve Üçüncü Nükte: Şahs‑ı insan, bütün eşyadan alâkalarının kat'ı ile mukâbilinde istinâdgâh olarak Bâkî‑i Hakîki’yi bularak teessüf, teessürden ve teellümden ferâğat ettikten sonra, kendi vücûdunun zevâlini birrızâ imza etmeye arzu ve temâyül gösterip bâkî bir Zâta mal ve saâdet‑i ebediyeye namzed olmak, hem ister istemez er‑geç başa gelecek bir vâkıadan ürkmek ve müteessir olmak faydasız olduğunu ve insaniyete lâyık olmadığını ihtar, hem zîhayatın mevt ve zevâli bir çok vücûdları meyve verip arkaya bırakır. Sonra menziline gider. Binâenaleyh zâhiren fânî iken çok cihetlerle bâkî kalacağını te'min ile nev'‑i beşeri hem mevte râzı eder, hem habl‑ı İlâhiye ilmelyakìn ile rabteder.
716
Dördüncü Nükte: Zîşuûra, Allah kâfîdir. Fânî şeylere lüzum yoktur. Zîra insana yoktan vücûd şeklini giydiren, insan sûretini takan, göz, kulak gibi kıymetdâr hâsseleri ihsân eden, cisimde iki mühim uzuv olan lisân ve cenânı derceden, bütün cihâzât, hayat ve maneviyat ve letâifi; tecelliyât‑ı esmâ-i İlâhiye’siyle cemîl rahmetiyle, kerîm re'fetiyle, azîm kudretiyle, latîf hikmetiyle ihsân eden o Hàlık, Kerîm ve Rahmânürrahîm’dir. Binâenaleyh herşeyden kat'‑ı nazarla ancak Rabbim bana kâfîdir demeye sâik ve mefhûmu herşeye lâyık ve her ân ahkâmıyla amel etmeye muvâfık, lâhutî bir nükte‑i mühimmedir.
Beşinci Nükte: Zîşuûr, hâlen ve kàlen ve müteşekkiren ﴿حَسْبِىَ اللّٰهُdemek mecburiyetindedir. Çünkü, ademden vücûda getirip hayat ni'metiyle mütena'im ettiği gibi, envâ'‑ı hayvanat meyânında efdal olarak insan yaratan ve insanlar içinde îmân sıfatıyla müşerref kılan ve Resûl‑ü Zîşanına (A.S.M.) ümmet olmayı müyesser eden ve kendi mahlûku olan bahtiyar vücûdu îmân ve Kur'ân yolunda çalıştıran, hem mutî' ve münkàd olanlara cennet gibi nazîrsiz bir mükâfât veren Cenâb‑ı Hannân-ı Mennân’ın kabza‑i ebvâb-ı Rahmetine sarılmanın lüzum‑u vücûbunu hakkıyla gösterir, kıymetdâr bir nüktedir.
Altıncı Bâb: وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ Kelime‑i kudsiyesinin füyûzâtına otuz bir vecihten ilticâât‑ı zarûriyeden muhtasar bir vechinin fehmedebildiği cümleleri; İlâhî! Nihâyetsiz fakrım, aczim, zerreden zayıf ihtiyarım ve iktidarım, dakika gibi ömrüm, kısa şuûrum, kasîr hayatım, gayet harîs ve âfil kalbim, istinâdsız fırtına‑i seyelânım serî bir sûrette, acz ve zaafımla iktidar ve ihtiyarımdan ferâğat ve teberrî ediyorum. Ve senin havl ve kuvvetine sığınıp ilticâ ediyorum.
Beni gaflet ve dalâlette bırakma. Acz ve fakrıma rahmet eyle. Kalbim müteellim, ömrüm zâyi' oldu. Sabrım yok, fikrim mağmûm. Sen, Âlimü's‑sır Ve'l-hafiyyâtsın, Allâmü'l‑Guyûb’sun, Gaffârü'z‑Zünûbsun. İhvânımla ma'an gumûm ve hümûmumu sürûr ve hubura tebdil eyle. Usrümü yüsre tahvîl eyle;” gibi beşerin fıtraten Hàlık‑ı Kerîm ve Rabb‑i Rahîm’ine ne derece muhtaç olduğuna bir nümûne olup, sâir otuz vecihle tazarruât ve niyâzâtın bilkıyâs anlaşılacağı âşikâr olup şu bâb‑ı sâdisin ihsânı vâsi' bir hazine‑i Rahmet olduğu muhtac‑ı izâh değildir.
717
Yedinci Bâb: İki Makamdır.
Birinci Makam: Allâh‑u Azîmü'ş-Şân’ın vücûb‑u vücûd ve Vahdâniyetini ve Resûl‑ü Zîşan Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvet ve risaletinin hakkâniyetini, İsm‑i A'zam ve Esmâ‑i Hüsnâ; melâike‑i ulyâ ve mahlûkat‑ı şettâ, cemî'‑i enbiyâ-i uzmâ ve cemî'‑i evliyâ-i kübrâ ve cemî'‑i asfiyâ-i ulyâ, hesabsız âyât‑ı mükevvenât ve cemî'‑i masnûât-ı müzeyyenât ve cemî'‑i zerrât-ı kâinât gibi lâakal on ehemmiyettar bürhân‑ı elmas misâl ile isbât edildiği gibi daha birçok delâil‑i kat'iyyeyi câmi' bir bahr‑i ummân-ı hakikattir.
İkinci Makam: Bu makamın herbir kelâm ve kelimesi Risalet‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Risaletinin ayrı ayrı birer deliline işâret ettiği gibi Kur'ân‑ı Mübîn’in en büyük mu'cize‑i Nübüvvet olduğuna dair sâdır olan bürhânlara; ve Habîb‑i Zîşan (A.S.M.) hem Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, her ikisi de vahdâniyet‑i İlâhiye’ye gayet parlak delil olarak bu makamda gösterilmiştir.
وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ وَحْدَهُ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنْ لَا نَبِيَّ بَعْدَهُ
اَمَا بَعْد فَقَدْ قُسِّمَ بَعْض رِسَالَةِ النُّورِ بِتَقْسِيمِ الْاَعْمَالِ وَودعَ لِي كِتَاب « اَلتَّفَكُّرْنَامَه » لِتَحْرِيرِ فِهْرِسْتَتِهِ فَطَالَعْتُ عَلٰى قَدَرِ الاسْتِطَاعَةِ فَاذاً حَقَائِقُ مُنِيفَةٌ وَحِكَمٌ وَفِيرَةٌ وَفَوَائِدُ كَثِيرَةٌ وَاَنَا عَاجِزٌ لِفَهْمِهَا حَقًّا وَاُعِيد لِمُؤَلِّفِهَا الافْتِتَاح حَقَائِقهَا فَاَقُولُ جَزَى اللّٰه تَعَالَى المُؤَلِّفَ خَيْرًا كَثِيرًا وَاَسْكَنَهُ مَعَ طَلَبَةِ رَسَائِلِ النُّورَ وَرُفَقَائِهِمْ بِفَضْلِهِ جَنَّةَ النَّعِيمِ بِالدَّارِ الْآخِرَةِ
اِنَّهُ هَوَ اَهْلُ التَّقْوَى وَاَهْلُ الْمَغْفِرَةِ آمِينَ آمِينَ آمِينَ
بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ
M. SabriRahmetullâhi AleyhBiadedi hurûfi Resâili'n‑Nur

Otuzuncu Lem'a

Sekîne nâm‑ı àlîsiyle tâbir edilen ve herbiri bir İsm‑i A'zam olan veyâhut altısı birden İsm‑i A'zam bulunan Esmâ‑i Hüsnâ’dan Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs ism‑i şerîflerine ait pek çok kıymetdâr ve Risale‑i Nurun şâheserlerinden biri olan bu Lem'a, yüksek bir ifâde ve çok ince hakikatlerle kaleme alınmış; hem çok derin mesâil‑i Vahdâniyet, azametli genişlikleriyle tefhim edilmiş; hem pek bâriz bir sûrette mevcûdiyet‑i İlâhiye’ye işâret eden şu hayret‑engîz fa'âliyet ile, müdebbiriyet‑i Rabbâniye o kadar güzel izâh edilmiş ki, âh, ne olurdu, bu risalenin hakikatlerinin a'mâkına ulaşmak şöyle dursun, sathını olsun bâri görebilseydim! Heyhât!
Kàsır fehmime bakılmayarak bu risale, hissesine isabet eden bir kardeşimizin seferber hâlinde bulunması mazeretinden dolayı bana gönderilmişti. Liyâkatsizliğimle beraber perîşan hâlim böyle bir şâheseri fihristeye idhal edebilecek sûrette hülâsa etmeye kâfî gelmediğinden, mahcûbiyetle emre itâat ediyorum.
Bu kıymetdâr Lem'a, Altı Nükte‑i Mühimmeye inkısam etmiştir.
Birinci Nükte:
﴿
﴿وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ
âyetinin bir nüktesi ve Kuddûs İsm‑i A'zamının bir cilvesi olup, hem mevcûdiyet‑i İlâhiye’yi kemâl‑i zuhûr ile, hem vahdâniyet‑i İlâhiye’yi kemâl‑i vuzûh ile göstermektedir.
718
Evet, şu muntazam kâinât ve şu azametli, gayet büyük fabrika, bütün mevcûdâtıyla hummâlı bir fa'âliyet içinde mütemâdiyen çalışmasıyla beraber, kâinâtın her tarafını tertemiz tutan, kirli ve bulaşık maddelerden, lüzumsuz olarak hiçbir tarafta hiçbir şey bulundurmayan; şu azametli seyyârâttan tut, zerrâta kadar her mevcûd, Kuddûs‑ü A'zamdan gelen emirlere müheyyâ ve münkàd olarak gayet fa'âl ve gayet hàrika bir istihâle makinesi hâline getirmekle, şu azametli kâinât ve bütün unsurları baştan başa Cennet‑nümûn güzellikleriyle, kendilerini enzâr‑ı âleme arz ediyorlar. Ve şu kasr‑ı âlemdeki masnûâtın cebhelerinde müşâhede edilen şu dil‑rubâ güzellik ve gayet müstahsen temizlik, bütün enzârı istihsânla kendilerine celb ediyorlar ve Sâni'lerini takdir ve tahsinlerle medh ü senâ ettiriyorlar.
Bu Kuddûs‑ü A'zam ism‑i şerîfinin tecellî‑i a'zamından küçük bir cilvesini şa'şaalı bir sûrette gösteren ve şu kışın bârid ve haşîn çehresi altından çıkan bahar mevsimine bak. Nasıl çiçekler açmış, hûri misâli libâslar giymiş, güzelleşmiş, tertemiz olmuş bütün ağaçları ve zümrüd gibi yeşillenmiş zemin yüzü, bütün hey'etleriyle, kendilerini bütün enzâra arz ediyorlar. Câmid ve şuûrsuz maddeler, az bir zaman içinde, istihâle görmüş, zeminden yükselmiş, nur‑u hayatla süslenmiş, sündüs‑misâl güzelliklerle kendilerini Sâni'lerinin nazarına takdim ediyorlar.
Bu vaziyet karşısında, değil yalnız ins ve cin, rûhâniler ve melâikeler de hayran oluyorlar. Mâşâallâh! Bârekallâh! Bu ne hayret verici güzellik ve temizlik!” deyip, Sâni'‑i Zülcelâl’lerini takdis, tahmîd ve temcid edip, râki' ve sâcid oluyorlar.
İşte bu fiil‑i tanzîf, diğer ef'âl‑i İlâhiye gibi, vahdâniyet ve mevcûdiyet‑i İlâhiye’yi bedâhet derecesinde isbât edip göstermektedir.
İkinci Nükte:
﴿وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ âyetinin bir nüktesi ve Adl İsm‑i A'zamının bir cilvesidir. Şöyle ki:
Şu kâinât mütemâdiyen tahrib ve tamir içinde çalkalanmakta, her vakit harb ve hicret içinde kaynamakta,
her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanmaktadır. Bu hayret‑engîz tebeddülât ve tahavvülât ise, dehşetli cirmlerin intizamlı hareketlerinden; ve küre‑i zeminin yüzündeki dört yüz bin nebâtî ve hayvanî zîhayatın muntazaman iâşe ve terbiyelerinden; ve sel gibi akan karıştırıcı ve istilâcı unsurların gayet muntazam vazifelerinden; ziyâ ve zulmetin, sıcak ve soğuğun, hayat ve memâtın döğüşmelerine varıncaya kadar bütün eşya öyle bir mîzan‑ı adâlet içinde istikbâlden gelip, hâle uğrayarak, mâziye akıp gidiyor ki; fesübhânallâh, insaflı ve dikkatli bir nazarla bu âlem sarayına bakan her ferd‑i insan, muhakkak olarak diyecek:
Bu saray‑ı âlemin Sâni'i, bu saray‑ı âlemi Adl isminin a'zamî tecellîsine mazhar etmekle beraber, hem vâhiddir, hem de öyle mîzan‑ı adâletle işler görüyor ki; en ehemmiyetsiz ve en küçük, kıymetsiz telâkki edilen şeylerde dahi şirke yer bırakmıyor ve şirkin bu mîzan‑ı adâlete sokulmasına zerre kadar müsâade etmiyor. Hem bu pek hàrika intizam‑ı ekmel içindeki gayet hassas mîzan‑ı adâlete, elbette bu kâinâtın Sâni'‑i Zülcelâl’inden başkası müdâhale edemeyecek.” Hem bütün esbâb O Sâni'‑i Zülcelâl’in dest‑i kudretinin bir perdesi olduğunu anlayacak. Ve O Sâni'‑i Zülcemâl’in hem vâhid olduğuna, hem mevcûdiyetine, hayranlık içinde, güneşin vücûduna inandığı gibi îmân edecek.
719
Üçüncü Nükte:
﴿اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ âyetinin bir nüktesi ve Hakem İsm‑i A'zamının bir cilvesi olup, Beş Nokta ile izâh edilmiştir.
Birinci Nokta: İsm‑i Hakem’in tecellî‑i a'zamı şu kâinâtı öyle bir kitab‑ı kebîr hükmüne getirmiştir ki, o kitab‑ı kebîrin zemin yüzü, bir sahifesi; ve her müzeyyen bahçe, bir satırı; ve her süslü çiçeği ve yapraklı ağacı, bir kelimesi sûretinde halk etmiştir. O hâlde, şu kâinât baştan başa Hakîm‑i Zülcelâl’in eserleriyle süslenmiş.
Hem Kendi san'atını Kendisi müşâhede edip, hem de nâmütenâhî gözlerle birbirine baktıran; ve birbiri içinde çok deliller ve vecihlerle Nakkàşının vücûduna şehâdet eden ve dâima mîzan ve intizam içinde tazelenen; ve her küçük bir çekirdekte koca bir ağacı derc eden; ve herbir ağaçta koca kâinâtın fihristesini yerleştiren; ve her bahar sahifesini murassa' nişan ve münakkaş hediyelerle süsleyip huzurunda resm‑i geçit ettiren; ve her ân bu masnûâtının lisânıyla medh ü senâsını teğannî ettiren bu azametli ve hikmetli kudrete, hangi tesâdüfün haddi var ki, parmak uzatabilsin?
İkinci Nokta: İki Mes'eledir.
Birinci Mes'ele: Nihâyet kemâlde bir cemâl ve nihâyet cemâlde bir kemâl, kendini görmek ve göstermek istemesine ve tanıttırıp sevdirmesine mukâbil, îmân ile O’nu tanımayı ve ubûdiyetle kendini O’na sevdirmeyi ders veriyor.
İkinci Mes'ele: Bütün kuvvetiyle şirki reddedip kabûl etmeyen bu hikmetli intizam‑ı mükemmel, hem vahdeti, hem istiklâl ve infiradı iktiza ettiğini izâh etmekle beraber, koca kâinâtı umum ahvâl ve keyfiyâtıyla mîzan‑ı adl ve nizâm‑ı hikmetinde tutan bir Kadîr‑i Mutlak’a şirk ve küfür ile acz isnâd etmek ne kadar büyük bir hatâ ve Tevhid ile îmân etmek, ne kadar doğru, hak ve hakikatli bir mukàbele olduğunu bildiriyor.
Üçüncü Nokta: Sâni'‑i Kadîr, ism‑i Hakem ve Hakîm’i ile, kâinâtta en ziyâde hikmetlere medâr ve mazhar kıldığı insanı bir merkez, bir medâr hükmünde yaratmış. Ve insan dâiresi içinde de, rızkı bir merkez hükmüne getirmiş. İnsanda şuûr ve rızıkta zevk vâsıtasıyla ism‑i Hakem’in parlak bir sûrette cilvesinin göründüğünü; ve yüzer fenlerden herbir fennin bir cihette ism‑i Hakem’in cilvesini ta'rif ettiğini; (meselâ fenn‑i tıb, fenn‑i kimya, fenn‑i zirâat, fenn‑i ticâret ve hâkezâ…) bu fenlerin herbirisinin kat'î şehâdetleriyle, ihtiyar ve irâde, kasd ve meşîeti gösteren bu hadsiz intizamât ve hikmetleri O Sâni'‑i Hakîm umum kâinâta verdiği gibi, en küçük bir zîhayatta ve en küçük bir çekirdekte dahi dercetmesiyle, Zât‑ı Akdes’inin fâil‑i muhtar olduğunu; ve herşey O’nun emriyle vücûd bulduğunu; ve O’nu bilmemek ve tanımamak ne kadar acîb bir cehâlet ve dîvânelik olduğunu izâh ediyor.
720
Dördüncü Nokta: Sâni'‑i Hakîm, herbir mevcûduna taktığı yüzler hikmeti, o mevcûdların nihâyet hassâsiyetiyle tavzif ettiği yüzler vazifelerinden pek çok fayda ve gayeleri nihâyet dikkat ile takib ettiği hâlde, O’nun cemâl‑i rahmet ve kemâl‑i adâletine ve nihâyet derecede hikmetine zıt olan ve rahmet ve adâletini inkâr ettiren haşirsizliğe hiçbir cihetle müsâade etmediğini beyân ediyor.
Beşinci Nokta: İki Mes'eledir.
Birinci Mes'ele: Fıtratta isrâf ve abesiyet ve faydasızlık bulunmadığından ﴿كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا âyet‑i kerîmesiyle, iktisadsız hareket edenleri tehdid eder.
İkinci Mes'ele: Cenâb‑ı Hakk’ın Hakem ve Hakîm isimleri, bir cihette Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine delâlet ve istilzam ettiklerini; ve Esmâ‑i Hüsnâ’dan çok isimlerin dahi, herbiri bir cihette, cilve‑i a'zamıyla, a'zamî derecede ve mertebe‑i kat'iyyette risalet‑i Ahmediye’yi (A.S.M.) istilzam ettiklerini, pek parlak bir sûrette izâh ediyor.
Dördüncü Nükte:
﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ âyetinin bir nüktesi, Vâhid ve Ehad isimlerini tazammun eden Ferd İsm‑i A'zamının tecellî‑i a'zamına dair tevhid‑i hakîkiyi gösteren Yedi İşârettir.
Birinci İşâret: İsm‑i Ferd’in kâinât hey'et‑i mecmuasında koyduğu hadsiz hâtemlerden üç sikkeye işâret eder.
Birinci Sikke: Kâinâtın mevcûdâtında ve envâ'larında görünen ve bir Sikke‑i Kübrâ-yı Ehadiyet olan teâvün, tesânüd, tecâvüb, teânuk sikkesidir.
İkinci Sikke: Zeminin yüzünde, her bahar mevsiminde müşâhede edilen dört yüz bin nebâtî ve hayvanî envâ'ın atkı ipleriyle dokunan hâtem‑i Vahdâniyettir.
Üçüncü Sikke: Hazret‑i Âdem’den, kıyâmete kadar gelmiş ve gelecek bütün insanların a'zâ‑yı esâsîde bir olan sîmâlarındaki sikke‑i Vahdâniyettir.
İkinci İşâret: İsm‑i Ferd’in cilve‑i vahdeti, kâinâtın bütün envâ'larını ve unsurlarını öyle bir sûrette birbirine girift etmekle birbirinin içine almıştır ki, mecmû‑u kâinâtı tecezzî kabûl etmez bir küll hükmüne getirdiği ve çok birliklerle Vahdâniyeti ilân ettiğini gösteriyor.
Üçüncü İşâret: Yine ism‑i Ferd’in cilve‑i a'zamı, kâinâtı öyle birbiri içine girmiş hadsiz Mektûbat‑ı Samedâniye hükmüne getirmiştir ki; herbir mektûbda hadsiz hâtem‑i Vahdâniyet basılmış ve herbir mektûb, kelimâtı adedince kâtibini bildiren Ehadiyet mühürlerini taşıdığını gösteriyor.
721
Dördüncü İşâret: İsm‑i Ferd’in güneş gibi zâhir cilve‑i a'zamını gayet ma'kul ve hadsiz kolaylıkla kabûl ettiren ve şirkin muhâliyetini ve nihâyet derecede akıldan uzak olduğunu gösteren bürhânlardan üç tanesini beyân ediyor.
Birincisi: Zât‑ı Ferd’in hadsiz kudretine nisbeten en büyük şeyin icâdı, en küçük bir şeyin icâdı gibi kolay ve sühûletli olduğunu; bir baharı, bir çiçek kadar ve bir ağacı, bir meyve kadar rahatça icâd edip idare ettiğini; ve bu keyfiyet‑i icâd eğer müteaddid esbâba verilse, vahdetten kesrete girildiği için, en küçük bir şeyin icâdı, en büyük bir şeyin icâdı gibi pek çok masraflı, pek çok müşkülâtlı, pek çok zahmetli olduğunu, temsîlleriyle isbât eder.
İkincisi: Mevcûdâtın icâdı ya ibdâ' ve ihtirâ' sûretiyle, hiçten ve yoktan olacak veyâhut inşâ ve terkîb sûretiyle, anâsır ve eşyadan toplamakla olacak. Bu iki sûrette, icâd‑ı eşya Zât‑ı Ferd-i Vâhid’e verilmez de esbâbdan istenilse, hadsiz derece müşkülâtlı ve suûbetli ve gayr‑ı ma'kul, belki de pek çok muhâlâtı intac edecek. Eğer cilve‑i Ferdiyete ve sırr‑ı Ehadiyet’e verilse, bir kibrit çakar gibi, eserleriyle azameti anlaşılan nihâyetsiz kudretiyle, hiçten ve ademden veyâhut anâsır ve eşyadan toplamak sûretiyle, âyine‑i ilmindeki muayyen ilmî kalıplarla, hadsiz derece kolaylıkla ve sühûletle eşyanın icâd edildiği görülecek.
Üçüncüsü: Eğer bütün eşyanın icâdı bir Zât‑ı Ferd-i Vâhid’e verilse, bir tek şey gibi kolay olduğunu; ve eğer esbâba ve tabiata havâle edilse, bir tek şeyin vücûdu umum eşya kadar müşkülâtlı olduğunu, üç şirin temsîl ile izâh eder.
Birinci Temsîl: Bin nefere ait bir vaziyet ve idare, o bin neferi idare eden bir zâbite havâle edilse ve bir nefer de on zâbitin idaresine verilse, bin neferin idaresinin ne kadar kolay olduğunu ve bir neferin idaresinin ne kadar müşkülâtlı olduğunu;
İkinci Temsîl: Ayasofya gibi kubbeli bir câmiin kubbesindeki taşların muallakta durmaları ve o vaziyeti teşkil etmeleri taşlardan istenilse nihâyet derecede suûbetli olduğunu ve bir ustadan o vaziyet istenilse nihâyet derecede kolay olduğunu;
Üçüncü Temsîl: Küre‑i arz, Zât‑ı Ferd-i Vâhid’in bir memuru olarak hareket etse, o hareketten hâsıl olan haşmetli ve azametli neticelerin gayet sühûletle husûlü Vahdetteki kolaylığı gösterdiği gibi; şirk ve küfür yolunda aynı neticeleri istihsâl etmek için; küre‑i arzdan milyonlar defa büyük, hadsiz, hesabsız cirmleri hududsuz bir mesâfede küre‑i arzın etrafında, hem küre‑i arzın mihver‑i yevmîsi üzerindeki devri gibi yirmidört saatte bir defa, hem mihver‑i senevîsi üzerindeki devri gibi her senede bir defa dolaştırmak gibi, suûbet ve müşkülâtın en dehşetlisi olan bir vaziyetini kabûl etmek lâzım geldiğini; ve esbâb ve tabiata icâd verenler, kitab, saat, fabrika ve saray misâlleriyle, echeliyetlerin en antikasını irtikâb ettiklerini izâh eder.
722
Beşinci İşâret: Müdâhale‑i gayrı şiddetle reddeden Hâkimiyet‑i İlâhiye’dir. ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin sırrıyla ve ﴿فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ âyetinin işâretiyle; zerrâttan seyyârâta kadar, ferşten Arşa kadar hiçbir cihette kusur ve futur, noksaniyet ve müşevveşiyet eseri görülmemesi, Ferdiyetin cilve‑i a'zamını gösterip Vahdete şehâdet eder.
Altıncı İşâret: Bütün kemâlâtın medârı ve esâsı; ve kâinâtın hilkatindeki hikmetlerin ve maksadların menşe'i ve mâdeni; ve zîşuûr ve zîaklın, hususan insanın metâlib ve arzularının husûl bulmasının menba'ı ve çare‑i yegânesi, ferdiyet‑i Rabbâniye ve Vahdet‑i İlâhiye olmasıdır.
Yedinci İşâret: Tevhid‑i hakîkiyi bütün merâtibiyle, en ekmel bir sûrette ders verip isbât eden ve ilân eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaleti, o Tevhidin kat'iyyeti derecesinde sâbit olduğunu izâhla beraber; Şahsiyet‑i Maneviye-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın derece‑i ehemmiyet ve ulviyetine şehâdet eden pek çok delillerden üç tanesini zikreder.
Birincisi: Essebebü ke'l‑fâil sırrıyla, umum ümmetinin bütün zamanlarda işledikleri hasenâtın bir misli defter‑i hasenâtına geçmekle ve hususan her günde umum ümmetin ettikleri salavât duâsının kat'î makbûliyeti cihetiyle, o hadsiz duâların iktiza ettikleri makam ve mertebeyi düşündürmekle, Şahsiyet‑i Maneviye-i Muhammediye’nin (A.S.M.) kâinât içinde nasıl bir güneş olduğu anlaşıldığını;
İkincisi: Mâhiyet‑i Muhammediye (A.S.M.) Âlem‑i İslâmiyet’in şecere‑i kübrâsının menşe'i, çekirdeği, hayatı, medârı olduğundan, fevkalhad isti'dâd ve cihâzâtıyla, Âlem‑i İslâmiyet’in maneviyatını teşkil eden kudsî kelimâtı, tesbihâtı, ibâdâtı en evvel bütün mânâlarıyla hissedip yapmasından gelen terakkiyât‑ı rûhiyesini düşündürüp, Habîbiyet derecesine çıkan ubûdiyet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) velâyeti, sâir velâyetlerden ne kadar yüksek olduğunu anlatır. O Zâtın (A.S.M.) had ve nihâyeti olmayan merâtib‑i kemâlâtta ne derece terakkî ettiğini bildirir.
Üçüncüsü: Zât‑ı Ferd-i Zülcemâl bütün nev'‑i beşer nâmına, belki umum kâinât hesabına Zât‑ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı Kendine muhâtab ittihàz etmekle, elbette onu hadsiz kemâlâtta hadsiz feyzine mazhar ettiğini; ve Şahsiyet‑i Maneviye-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, kâinâtın manevî bir güneşi ve bu kâinât denilen Kur'ân‑ı Kebîrin âyet‑i kübrâsı ve o Furkàn‑ı A'zamın ve İsm‑i A'zamın ve ism‑i Ferd’in cilve‑i a'zamının bir aynası olduğunu ders verir.
723
Beşinci Nükte:
﴿
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ âyet‑i azîmesiyle, ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ âyet‑i azîminin bir nüktesi ve Hayy İsm‑i A'zamının bir cilvesi olup, muhtasaran Beş Remiz içinde gösterilmiştir.
Birinci Remiz: İsm‑i Hayy ve ism‑i Muhyî’nin cilve‑i a'zamından olan Hayat nedir? Mâhiyeti ve vazifesi nedir?” suâline karşı, fihristevâri, yirmidokuz mertebede, iki sahife içerisinde, öyle güzel bir sûrette cevab verilerek ta'rif edilmiştir ki, bu nasıl acîb bir izâh, bu nasıl fesâhatli bir tarz‑ı beyân, bu nasıl garîb bir tâbirattır ki, misli görülmemiş! İnsan, bu hakikatlerin güzelliklerine meftûn oluyor, hayretinden parmaklarını ısırıyor, daha fevkınde ta'rif tasavvur edilemiyor, takdir ve tahsinler içinde tefekküre dalıyor.
İkinci Remiz: Hayatın yirmidokuz hàssasından yirmiüçüncü hàssasında, hayatın iki yüzünün de şeffâf ve parlak olduğunun ve ondaki tasarrufât‑ı kudret-i Rabbâniye’ye esbâb‑ı zâhiriye perde edilmemesinin sırrını izâh ediyor.
Üçüncü Remiz: Kâinâtın neticesi hayat olduğu gibi, hayatın neticesi olan şükür ve ibâdet de, kâinâtın sebeb‑i hilkati ve maksûd neticesi olduğundan, kâinâtın Sâni'‑i Hayy-ı Kayyûm’u, hadsiz ni'metleriyle Kendini zîhayatlara bildirip sevdirmesine mukâbil zîhayatlardan teşekkür istemesi ve sevmesine mukâbil sevmelerini ve kıymetdâr san'atlarına karşı medh ü senâ etmelerini istediğini; ve herbir zîhayatın hayatı doğrudan doğruya, vâsıtasız olarak Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un dest‑i kudretinde olduğunu bildiriyor.
Dördüncü Remiz: Hayat, îmânın altı erkânı olan اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْاَخِرِ وَبِالْقَدَرِ rükünlerine bakıp isbât ettiğini o kadar latîf bir tarzda ders veriyor, izâh ediyor ki, o belâğat‑ı ifâde insanı hayran ediyor.
Beşinci Remiz: Birinci Remzin onaltıncı hàssasında zikredilen, hayat bir şeye girdiği vakit o cesedi bir âlem hükmüne getirdiğini; cüz' ise küll gibi, cüz'î ise küllî gibi bir câmiiyet verdiğini, çok güzelliklerle, gayet şirin bir tarzda izâh ediyor. Hem hâtimesinde, İsm‑i A'zam bazı evliyâ için ayrı ayrı olduğunu beyân ediyor.
724
Altıncı Nükte:
Kayyûmiyet‑i İlâhiye’ye bakan âyetlerin bir nüktesine ve Kayyûm İsm‑i A'zamının bir cilve‑i a'zamına, muhtasar olarak Beş Şuâ ile işâret eder.
Birinci Şuâ: Bu kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’i bizâtihi kayyûmdur, dâimdir, bâkîdir. Bütün eşya O’nun kayyûmiyetiyle kàimdir, devam eder, vücûdda kalır, bekà bulur. O nisbet‑i Kayyûmiyet bir ân kesilse, bütün eşya birden mahvolur. Şerîki ve nazîri yoktur. Maddeden mücerred, mekândan münezzeh, tecezzî ve inkısamı muhâl, tağayyür ve tebeddülü mümteni', ihtiyaç ve aczi imkân haricinde bir Zât‑ı Akdes’in bir kısım cilvelerini, bir kısım ehl‑i dalâlet kimseler, zerrâttaki tahavvülât‑ı muntazama içinde hissettikleri hayret‑engîz hallâkıyet‑i İlâhiye’nin ve kudret‑i Rabbâniye’nin cilve‑i a'zamının nereden geldiğini bilemediklerinden ve kudret‑i Samedâniye’nin cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezelî tevehhüm etmeleriyle açtıkları inkâr‑ı Ulûhiyet mesleklerindeki yollarının içyüzünü gösteren ve hak ve hakikat mesleğinin letâfetli yüzünü sırr‑ı Kayyûmiyetin tecellî‑i a'zamıyla izâh edip, bütün güzelliğiyle meydâna çıkaran gayet dakîk ve çok amîk ve pek geniş bir ifâde ile, tabîiyyûn ve maddiyûn mesleklerini ibtal edip, onları techil eden ve utandıran àlî bir beyândır.
İkinci Şuâ: İki Mes'eledir.
Birincisi: Had ve hesabsız ecrâm‑ı semâviyenin, nihâyetsiz derecede intizam ve mîzan içinde, sırr‑ı Kayyûmiyetle kıyâm ve bekà ve devamları ve emr‑i kün feyekûn”den gelen emirlere kemâl‑i inkıyadları ism‑i Kayyûm’un a'zamî cilvesine bir ölçü olduğu gibi; herbir zîhayatın cesedini teşkil eden zerrelerin, o cesedin her a'zâsında o a'zâya göre toplanmaları ve sel gibi akan ve fırtınalar içinde çalkalanan unsurların dağılmayarak o cesedde muntazaman durmaları ve o emr‑i İlâhiye’ye inkıyadları, sırr‑ı Kayyûmiyeti ilân eden hadsiz diller olduğunu beyân eder.
İkinci Mes'elesi: Eşyanın sırr‑ı Kayyûmiyetle münâsebetdâr fâide ve hikmetlerine işâret eden pek çok envâ'ından üç nev'ine işâret eder.
Birinci Nev'i: Eşyanın kendisine ve insana ve insanın maslahatlarına bakar.
İkinci Nev'i: Hem umum zîşuûrun mütâlaasına bakar, hem Fâtır’ının esmâsını bildiren birer âyet ve birer kaside olduğunu hadsiz okuyucularına ifâde etmesine bakar.
Üçüncü Nev'i: Doğrudan doğruya Sâni'‑i Zülcelâl’e bakar. İşte bu üçüncü nev'ide bir sâniye kadar yaşamak kâfî olmakla beraber, ﴿رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا âyetinin işâretiyle, Kayyûmiyet‑i İlâhiye, hadsiz ecrâma ve nihâyetsiz zerrâta nokta‑i istinâd olduğunu ve bilcümle mevcûdâtın keyfiyât ve ahvâlinde binler silsilelerin uçları, ﴿وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ işâretiyle, sırr‑ı Kayyûmiyete bağlı bulunduğunu iş'âr eder.
725
Üçüncü Şuâ: Hallâkıyet‑i İlâhiye ve fa'âliyet‑i Rabbâniye içindeki sırr‑ı Kayyûmiyetin bir derece inkişafına işâret eden mukaddimelerin birincisi, zaman seylinde mütemâdiyen çalkanan ve göz açtırmadan, nefes aldırmadan âlem‑i şehâdetten âlem‑i gayba gönderilen bu mahlûkatın, bu hayret verici seyahat ve seyranı, üç mühim şûbeye ayrılan hadsiz ve nihâyetsiz bir hikmetten ileri geliyor.
Birinci Şûbesi: Fa'âliyetin herbir nev'i, cüz'î olsun, küllî olsun, bir lezzeti netice vermesi sırrıyla tâbirde hatâ olmasın Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’da bulunan bir aşk‑ı lâhutînin ve bir muhabbet‑i kudsiyenin ve bir lezzet‑i mukaddesenin şuûnâtı, hadsiz fa'âliyetle ve nihâyetsiz hallâkıyetle kâinâtı mütemâdiyen tazelendirip çalkalandırdığını;
İkinci Şûbesi: Herbir cemâl ve hüner sâhibi, kendi cemâlini ve hünerini sevmesi ve teşhîr edip ilân etmesi kaidesiyle, Cemîl‑i Zülkemâl’in bin bir Esmâ‑i Hüsnâ’sından herbir isminin herbir mertebesinde hadsiz envâ'‑ı hüsün ile hadsiz hakàik‑ı cemîle bulunmasındandır ki, o aşk‑ı mukaddes-i İlâhiye, o sırr‑ı Kayyûmiyete binâen kâinâtı mütemâdiyen değiştirip tazelendirdiğini;
Üçüncü Şûbesi: Hem Dördüncü Şuâ: Her merhamet ve şefkat sâhibi ve her âlîcenâb olan zât, başkalarını memnun ve mesrûr etmekten, sevindirip mes'ûd etmekten lezzet alması; ve her âdil zât, ihkàk‑ı hak etmekten keyiflenmesi; ve her hüner sâhibi san'atkâr, yaptığı san'atını teşhîr etmekten ve san'atının istediği tarzda işleyerek arzu ettiği neticeleri vermesiyle iftihar etmesi kaidelerine binâen, bu kâinâtın Sâni'‑i Hakîm’i, bin bir Esmâ‑i Hüsnâ’sının had ve nihâyeti olmayan güzelliklerine bu mevcûdâtı mazhar etmek için bu kâinâtı böyle acîb bir hallâkıyet‑i dâime ve hayret‑engîz bir fa'âliyet‑i Sermediye içinde sırr‑ı Kayyûmiyet ile mütemâdiyen tazelendirip tecdîd ettiğini, pek garîb, pek şirin, pek latîf, gayet hoş bir ifâde ile izâh ediyor.
Ve bir kısım ehl‑i dalâletin, Kâinâtı böyle tağyîr ve tebdil eden Zâtın kendisinin de müteğayyir ve mütehavvil olması lâzım gelmez mi?” diye sordukları suâle, bil'akis, Zât‑ı Zülcelâl’in müteğayyir ve mütehavvil olmaması lâzım geldiğini, gayet kat'î bir sûrette beyân eden bir cevabla mukàbele edilmiştir.
Beşinci Şuâ: İki Mes'eledir.
Birinci Mes'ele: İsm‑i Kayyûm’un cilve‑i a'zamına baktırmak için, hayâlî iki dûrbînden biriyle, en uzaklarda, esîr maddesi içinde sırr‑ı Kayyûmiyetle durdurulmuş, kısmen tahrîk, kısmen tesbit edilmiş milyonlar azametli cirmleri ve diğer dûrbînle, zîhayat mahlûkat‑ı arziyenin zerrât‑ı vücûdiyelerinin vaziyet ve hareketlerini temâşâ ettirir.
726
Hülâsası: Bu altı İsm‑i A'zam birbiriyle imtizaç ettiklerinden, bütün kâinâtın bütün mevcûdâtını böyle durduran, bekà ve kıyâm veren ism‑i Kayyûm cilve‑i a'zamı arkasında tecellî eden ism‑i Hayy’ın bütün o mevcûdâtı hayat ile ışıklandırdığını; ve ism‑i Hayy’ın arkasında tecellî eden ism‑i Ferd’in, o mevcûdâtı bir vahdet içine alıp, yüzlerine birer Hâtem‑i Ehadiyet bastığını; ve ism‑i Ferd’in arkasında tecellî eden ism‑i Hakem’in, o mevcûdâtı meyvedâr bir nizâm ve hikmetli bir intizam ve semeredâr bir insicam içine alıp süslendirdiğini; ve ism‑i Hakem’in cilvesi arkasında tecellî eden ism‑i Adlin, o mevcûdâtı yıldızlar ordusundan zerreler ordusuna kadar gayet hassas bir mîzan‑ı adl içinde tutarak emr‑i kün feyekûn”den gelen emirlere kemâl‑i inkıyad ile itâat ettirdiğini; ve ism‑i Adl’in cilvesi arkasında tecellî eden ism‑i Kuddûs’ün, o mevcûdâtı, Cemîl‑i Mutlak’ın Cemâl‑i Zât’ına ve nihâyetsiz güzel olan Esmâ‑i Hüsnâ’sına lâyık ve münâsib olacak gayet güzel âyineler şekline getirdiğini gösteriyor.
İkinci Mes'ele: Kayyûmiyetin, Vâhidiyet ve Celâl noktasında kâinâtta tecellîsi olduğu gibi, Ehadiyet ve Cemâl noktasında insanda dahi cilvesinin tezâhüratı olduğunu; ve bu tecellî ile, Zât‑ı Zülcemâl’in, beşere, melâikelerin fevkınde ettiği ihsânatını ve o ihsânatın câmiiyetini ve yüksekliğini ve genişliğini izâh eder. Ve kâinâtı bir sofra‑i ni'met edip, insana teshìr etmesinin ve kâinâtın, insanla mazhar olduğu sırr‑ı Kayyûmiyetle bir cihette kàim olduğunun hikmeti, insanın üç mühim vazifesinden ileri geldiğini ta'dâd eder. Ve insanın, o üç mühim vazifesinden üçüncü vazifesinde, üç vecihle Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a âyinedârlık ettiğini anlatır. Ve bu âyinedârlık ettiği vecihlerden üçüncü vecihteki âyinedârlığının da iki yüzü olduğunu; birinci yüzüyle Esmâ‑i İlâhiye’ye, ikinci yüzüyle de Şuûnât‑ı İlâhiye’ye âyinedârlık ettiğini, emsâli nâmesbuk bir talâkat‑ı lisân ile ifâde ediyor ki, beşerin dâhîlerini dahi bu hakikatlere meftûn edip hayran eder.
Husrev
727

Münâcât

Cenâb‑ı Hakk’a, ilmelyakìn ve hattâ aynelyakìn derecesinde iktisab‑ı mârifet ederek ubûdiyetin (Kemâ hiye hakkuhâ) iktiza ettiği acz ve fakr‑ı tâmmı izhâr ederek Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ ve huzur‑u Rahmân’a takarrüb gibi mezâyâ‑yı insaniyeyi bihakkın ta'lim; ve dünya ve mâfîhâya mâlik ve kenz‑i mahfîye mutasarrıf olan Ekrem‑i Enbiyâ (Aleyhi Ekmelü't‑tahiyyât) efendimizin münâcâtından ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tesbih ve tahmîd ve senâ ve duâya münhasır yediyüz aded âyâtından me'huz, nazîrsiz şu münâcâtın menba'‑ı manevîsi; evvelâ, başta hilkat‑i âlem hakkında âyât‑ı adîdeden ve âyet‑i celîleden; sâniyen, Cevşenü'l‑Kebîr’in binbir esmâsından hilkat‑i mevcûdâtla münâsebetdâr birkaç ukdelerinden; sâlisen, İlim şehrinin kapısı tâbir‑i senâiye-i Nebeviyesine bihakkın mazhar İmâm‑ı Ali (Kerremallâhu Vechehu Radıyallahu Anh)’ın ecrâm‑ı semâviye ve mevcûdât‑ı arziye ile vücûb‑u vücûd, Vâhid‑i Ehad’i isbât ettiği muhteşem bir hitâbeyi muktedâ‑bih ittihàz ederek mevzû ve gaye‑i maksadı o kadar ta'mik ve tevsî' eder ki, bu hakàika ait takdirât ancak müellifinin lisân ve kalemine menût ve mütevakkıf olup yalnız mükerreren sâdır olan emre mutâvaat niyet ve kasdıyla şuru' edilen şu fihristte deriz:
Birinci Fıkrada: Semâvâttaki deverân ve bu kesret içindeki acîb sükûnetle kemâl‑i fa'âliyet, Ma'bûd‑u Bilhak olan Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad’e delâlet ettiğini;
İkinci Fıkrada: Fezânın; bulut, şimşek, yıldırım, rüzgâr, yağmurlarla fa'âliyet ve icraat‑ı hayret-efzâsı yine mezkûr biküll‑i lisân olan Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad’e dâll bulunduğunu;
Üçüncü Fıkrada: Unsurlar sâir müştemilâtıyla ve küre‑i arz umum mahlûkatıyla ve teferruâtıyla;
Dördüncü Fıkrada: Edille‑i sâbıka gibi, denizler, nehirler, pınarlar, mâruf biküll‑i ihsân olan Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad’e delâlet ettiğini;
Beşinci Fıkrada: Geçen şehâdet gibi, dağlar, zelzele te'sirâtından zeminin muhâfaza ve sükûnetine ve içindeki inkılâbât fırtınalarından selâmetine ve denizlerin istilâsından halâsına, hem havanın muzır gazlardan tasfiyesine ve suların iddiharına ve zîhayatlara lâzım maddelerin hazinedarlığına ettiği hizmetler ve hikmetler ile Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine şehâdet ettiğini;
Altıncı Fıkrada: Geçen deliller gibi, zemindeki ağaçların ve nebâtâtın, yapraklar, çiçekler ve meyvelerin cezbedârâne hareket‑i zikriyeleri ve kemâl‑i sühûletle giydirilen cihâzât ve zînetleri bilbedâhe vücûb‑u vücûd ve Vahdet‑i Bârî’ye delâlet ettiğini;
Yedinci Fıkrada: Kezâ, zîrûhun ve hususan nev'‑i beşerin cisimlerinde mevcûd ve muntazam saatler ve makineler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî a'zâ ve cevârih ve bilhassa havâss‑ı hamse-i zâhire gibi kemâl‑i fa'âliyetle gören duygularıyla Vahdâniyeti isbât ettiğini;
728
Sekizinci Fıkrada: Kâinâtın hülâsası olan insan ve insanın zübdesi olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyânın hülâsaları olan kalblerinin ve akıllarının müşâhedât ve keşfiyât ve ilhâmât ve istihrâcâtıyla, yüzler icmâ ve tevâtür kuvvetinde ve kat'iyyetinde vücûb‑u vücûd ve Vahdet‑i İlâhiye’ye şehâdet ettiklerini kemâl‑i vuzûh ile beyân ve tahaccür etmiş kalbleri ıslah, hem Cenâb‑ı Kibriyâ’ya münâcât olan şu yektâ ravza‑i hakikat, hâtime‑i tazarru ve niyâzını şöyle bağlar ki:
Yâ Rabbî ve yâ Rabbe's‑Semâvâti ve'l-Arâdîn! Yâ Hàlıkî ve yâ Hàlık‑ı Külli Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyâtıyla teshìr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur'ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risale‑i Nura musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân‑ı kâmil ve hüsn‑ü hâtime ver! Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a şems ve kameri teshìr ettiğin gibi, Risale‑i Nura kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale‑i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü'l‑Firdevs’te mes'ûd kıl! Âmîn, âmîn.”
Kelimât‑ı niyâziyeleriyle ihtitam eden şu münâcât, ehl‑i îmânın lâzime‑i gayr-ı müfârıkı olmaya çok lâyık olduğu âşikâr olmasından, ziyâde izâha lüzum görülmedi
M. SABRİ(Rahmetullâhi Aleyh)
729

Sekizinci Lem'anın Fihristesinden Bir Parça

İşârât‑ı gaybiye hakkında bir yazı ve bir takriz
﴿فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ ve ﴿فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَع۪يدٌ âyetlerinin bir nükte‑i gaybiyesini, Gavs‑ı A'zam Seyyid Abdülkadir-i Geylânî’nin bir kerâmet‑i gaybiyesiyle tefsir ediyor. Mütevâtir kerâmât‑ı hàrikaya mazhar olan o Sultanü'l‑Evliyâ, memâtında, aynı hayatında olduğu gibi, mürîdleriyle alâkadar olduğu, ehl‑i keşf ve ehl‑i velâyetçe kabûl edilmiş. İşte O Zât, sekizyüz sene mukaddem, İzn‑i İlâhî ile, kerâmetkârâne bu zamanımızı görmüş, yani ona gösterilmiş.
Bu dağdağalı ve fitneli zamanda, ona mensûb bir kısım Kur'ân hizmetkârlarına tesellî verip teşci' ve teşvik etmek sûretinde, bir meşhûr kasidesinin âhirinde beş satır içinde onbeş cihetle aynı haberi veriyor. Hem ilm‑i cifrin üç‑dört vechiyle o beş satırın mânâsı, hem kelimâtı, hem hurûfun adedi birbirini te'yid ederek aynı hâdiseyi haber verdiğinden, kat'iyyet derecesinde, dikkat edenlere kanâat vermiş.
Ma'lûmdur ki, istikbâlden haber veren enbiyâ ve evliyâ, لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ yasağına karşı hürmet ve teeddüb için, işâretler ve rumûzlarla iktifâ etmişler. Bazı bir işâret, bazı iki işâret, en kuvvetlisi beş‑altı işâretle aynı hâdiseyi göstermişler. Hâlbuki Gavs‑ı A'zam, bu zamandaki Hizmet‑i Kur'âniye’nin hey'etini işâret edip, içinde bir hàdimini sarâhat derecesinde gösteriyor.
Şu risale içindeki imzalar ile gösterildiği gibi, Hizmet‑i Kur'âniye’deki arkadaşlarıma iştirâkim var. Bir kısmı benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvîb ve istihrâclarıyla ve tasdikleriyle olduğundan, bana ait haddimden fazla hisseyi, onların hatırları için kabûl ettim. Yoksa, o risalenin başında söylediğim gibi, bunda, öyle bir hisse‑i şerefe hakkım yoktur.
On sene mukaddem o kaside‑i gaybiyeyi görmüştüm ve bana manevî bir ihtar gibi, Dikkat et diye kalbime geliyordu. O hâtırayı iki cihetle dinlemiyordum.
Birincisi: Benim ehemmiyetli bir kısım ömrüm, şân ü şeref perdesi altında hubb‑u câh zehiriyle zehirlenip öldüğü için, yeniden bu sûretle nefs‑i emmâreye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.
730
İkinci Cihet: Bu muannid zamanda bedîhî da'vâları ve zâhir hüccetleri kabûl etmeyenlere karşı böyle işâret‑i gaybiye nev'inden hodfürûşâne bir tarzda izhâr etmek hoşuma gitmiyordu. En nihâyet, esâretimin sekizinci senesinde ve en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda gayet kuvvetli bir teşvike muhtaç olduğumuzdan, bana ihtar edildi ki: Bunu, tahdîs‑i ni'met ve bir şükr‑ü manevî nev'inden izhâr et. Hem korkma, kanâat verecek derecede kuvvetlidir.”
O risalenin başında dediğim gibi, bunu izhârda: En mühim maksadım, esrâr‑ı Kur'âniye’ye ait olan risalelerin makbûliyetine Gavs‑ı A'zam imza basması nev'inden olduğudur.
İkinci maksadım; O kudsî üstadımın kerâmetini izhâr etmekle, kerâmât‑ı evliyâyı inkâr eden mülhidleri iskât edip, Hizmet‑i Kur'âniye’ye fütûrlar verecek çok esbâba ma'rûz ve çok avâika hedef olan arkadaşlarımın kuvve‑i maneviyesini takviye ve şevklerini tezyîd ve fütûrlarını izâle etmek idi.
Benim için bir nev'i hodfürûşluk nev'inden olduğu için, ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, o kudsî Üstadım ve arkadaşlarım hatırı için kabûl ettim.
Bu Kerâmet‑i Gavsiye Risalesi tedrîcen istihrâc edildiği için birkaç parça oldu ve tetimmelere inkısam etti. Gittikçe birbirini tenvir ve te'yid ettikçe vuzûh peydâ ediyor. İşârâtın bazısında za'fiyet varsa da, sâir arkadaşlarının ittifakından aldığı kuvvet, o zaafı izâle eder.
Hattâ, cây‑i hayrettir ki, o beş satırın âhirinde, herbirinin mertebesini ve hàs bir sıfatını îmâ etmek sûretinde, onbeşten fazla Hizmet‑i Kur'âniye’deki mühim kardeşlerimi gösteriyor. Bu risalede, kerâmet‑i Gavsiye münâsebetiyle birkaç ehemmiyetli mes'eleler ve birkaç mühim hakikatler beyân edilmiştir.
Bu risaleyi herkese tavsiye etmiyorum ve izin vermiyorum. Belki safvet ve insaf ve ihlâs ve hususiyeti bulunan kardeşlerime müsâade ediyorum. Hem, başında olan maksadlarımı düşünerek öyle baksın; beni, bir kerâmet‑fürûşluk vaziyetinde tasavvur etmesin.
731

Yirmisekizinci Lem'anın Fihristesinden Bir Parça

Birinci Nükte: Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anhu, Kaside‑i Ercûze’sinde, اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْط۪يرًا deyip, bu zamanda ta'mîm edilen ecnebî harflerine bakıp, bu cümledeki harflerin cifrî ve ebcedî rakamlarının bu zamana parmak basmalarıyla, vâki cereyan‑ı küfriyâneye işâret ettiği gibi; hem Ercûze’sinde, hem Ercûze’yi te'yid ve takviye eden Kaside‑i Celcelûtiye’sinde, sarâhate yakın, تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ❋ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ fıkrasıyla, o cereyanın karşısında, vücûdu ziyâsıyla anlaşılan ve zulmetin pek şiddetli ve sisli, yakıcı dehşetine karşı sönmeyen ve gittikçe zulmeti yararak dünyayı ziyâlandırmaya çalışan Risale‑i Nura ve müellifine hususî iltifatını, اَقِدْ كَوْكَب۪ي بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً ❋ مَدَى الدَّهْرِ وَالْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ deyip, âhirzamana kadar Risale‑i Nurun bedî' bir sûrette ışık vermesini ve yanmasını duâ ve niyâz eden ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın en mühim bir şâkirdi ve ulûmunun birinci nâşiri olan Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anhu, bidâyet‑i İslâmda, Kur'ânın aleyhine açılan çok kapılara karşı mübârek İsm‑i A'zamı şefî' tutup, kahramanâne ve merdâne hakàik‑ı şerîatı ve esâs‑ı İslâmiyeti muhâfazaya çalıştığı gibi; âhirzamanda bütün bütün Kur'ân’a muhâlefet eden zındıka cereyanına karşı, aynı İsm‑i A'zamı şefî' ve melce' ve tahassungâh ittihàz edip, cerhedilmez, Kur'ânın i'câzından gelen ve hâtem‑i mu'cizeyi gösteren Risale‑i Nurun sönmez nuruyla ve susmaz lisânıyla şecâatkârâne mukàbele ve mukâvemet edip, yerin yüzünü yakıp çok çiçekleri kurutan zındıka nârını, İsm‑i A'zamın kibriyâlı, azametli nuruyla ve ism‑i Rahmân ve Rahîm’in şefkatli ve re'fetli tecellîsinden nebeân eden âb‑ı hayat ile söndüren; ve yanan yerlerde kuruyan nehir ve bağ çiçeklerine mukâbil, dağlarda ve kırlarda semâ yağmuru ve rahmetiyle harârete mütehammil ve şiddet‑i bürûdete dayanıklı çiçekleri yetiştiren Risale‑i Nuru görmesi ve şefkatkârâne ve tesellîdârâne ve kerâmetkârâne bakması, Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın makam‑ı velâyetinin iktiza ettiğini hakkalyakìn gösterir.
Hem Kaside‑i Celcelûtiye’nin bir kerâmeti olan فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذ۪ي جَلَّ قَدْرُهُ ’dan başlayan üç‑dört satırda kuvvetli emâre ve delilden,
732
Birinci Emâre: فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذ۪ي جَلَّ قَدْرُهُ cifir ve ebcedî hesabıyla bin üçyüz elliüç senesi ki, Risale‑i Nur şâkirdlerinin en sıkıntılı bir zamanına ve o zamanda, Sekîne tâbir edilen, İsm‑i A'zamı yetmişbir âyet ile yüz yetmişbir defa dâimî vird eden Risale‑i Nur müellifinin isimlerine tevâfuk sırrıyla parmak basması, o zamanda İsm‑i A'zamı hâmil Risale‑i Nur müellifinin hususiyetini ve selâmetle kurtulacaklarını tebşîr etmekle işâret ettiğini, Lillâhi'l‑Hamd, selâmetle kurtulmaları, kerâmet‑i Aleviye’yi tasdik ettiğini;
İkinci Emâre: فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ fıkrasıyla, eski Harb‑i Umumî’ye iştirâk ile, yara, bereye ve nihâyetsiz korkulara ma'rûz kalıp, nihâyet Rusya’ya esir giden; hem dehşetli bir harb‑i âhirzamanda mühim bir vazife ile mükellef edilip, yılandan daha zehirli akreplerin bulunduğu bir memlekete düşen ve gece gündüz yılanlarla harb eden Risale‑i Nur müellifine فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ ile iltifatını ve manevî sıyânet ve muhâfaza ve imdâdını haber veriyor.
Üçüncü Emâre: Üç güz mevsiminde medâr‑ı tesellî üç kerâmettir.
Birincisi, Gavs‑ı A'zam Radıyallahu Anh, يَا مُر۪يد۪ي كُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَع۪يشُ سَع۪يدًا tâbiriyle, onbeş emâre‑i kaviye ile;
İkinci güzde, aynı mevsimde, Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh, وَيَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ tâbiriyle kuvvetli delillerle;
Üçüncü güzde, فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذ۪ي (ilâ âhir) diye yine Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh, kerâmetkârâne, Risale‑i Nur müellifine bakıp, Sekiz, Onsekiz, Yirmisekizinci Lem'alar olan risalelerin kuvvetli ve i'câzlı te'lifleriyle havfa düşen ve tesellîye muhtaç olan Risale‑i Nur şâkirdlerinin altı yedi defa لَا تَخْشَ kelimeleriyle korkularını izâle edip teşci' etmeleri, Kur'ân hizmetkârlarına bir ikram‑ı İlâhî olduğunu gösterir. Hem وَاَقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْ fıkrasının yine evvelki fıkralar gibi muhâtabı Said en‑Nursî olduğundan, Said en‑Nursî! Karşıla, kaçma!” deyip teşci' ediyor.
733
Netice: Dokuz hem hem”lerin gösterdiği dokuz hakikatin, Risale‑i Nurda ve müellifinde bilfiil icrası ve bilmüşâhede görünmesi, hattâ düşmanların tasdikiyle de sâbittir ki, Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın Kaside‑i Ercûze ve Celcelûtiye’sindeki şiddetli alâkadarlığını murad ettiği bir vâris‑i Nebî ve mukavvî‑i din ve hâmil‑i İsm-i A'zam olan Risale‑i Nur ve müellifi olduğu çünkü bütün dünya meydândadır ve bütün nidâları işitiyoruz, ekseriyâ hareketleri görüyoruz ki hak ve hakikatte yanılmayan ve Kur'ân’ın hukukunu, emrolunduğu gibi, te'vilsiz muhâfazaya çalışan Risale‑i Nurdur diye, şek ve şüphesiz olarak, Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın muhâtabı o olduğunu kat'î isbât eder.
Hâfız Ali(Rahmetullâhi Aleyh)

Dua

﴿
يَا اَللّٰهُ ❋ يَا رَحْمٰنُ ❋ يَا رَح۪يمُ ❋ يَا فَرْدُ ❋ يَا حَىُّ ❋ يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَكَمُ ❋ يَا عَدْلُ ❋ يَا قُدُّوسُ ❋
İsm‑i A'zamın hakkına ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hürmetine ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine; Lem'alar Mecmuası bastıranları ve mübârek yardımcılarını ve Risale‑i Nur Talebeleri’ni Cennetü'l‑Firdevs’te saâdet‑i ebediyeye mazhar eyle, âmîn! Ve hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniye’de dâima muvaffak eyle, âmîn! Ve defter‑i hasenâtlarına Lem'alar Mecmuasının herbir harfine mukâbil bin hasene yazdır, âmîn! Ve Nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlâs ihsân eyle, âmîn!
Erhamerrâhimîn! Umum Risale‑i Nur Şâkirdlerini iki cihanda mes'ûd eyle, âmîn! İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhâfaza eyle, âmîn! Ve bu âciz ve bîçâre Said’in kusurâtını affeyle, âmîn!
Umum Nur Şâkirdleri nâmınaSaid Nursî