47
Dördüncü Lem'a
“Minhâcü's‑Sünne” bu risaleye lâyık görülmüştür.
“Mes'ele‑i imâmet” bir mes'ele‑i fer'iye olduğu hâlde, ziyâde ehemmiyet verildiğinden bir mesâil‑i îmâniye sırasına girip, ilm‑i kelâmda ve usûlü'd‑dinde medâr‑ı nazar olduğu cihetle Kur'ân’a ve îmâna ait hizmet‑i esâsiyemize münâsebeti bulunduğundan cüz'î bahsedildi.
﴿﷽﴾
﴿لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُفٌ رَح۪يمٌ ❋ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
﴿قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى﴾
Şu âyet‑i azîmenin çok hakàik‑ı azîmesinden bir‑iki hakikatine “İki Makam” ile işâret edeceğiz.
48
Birinci Makam
“Dört Nükte”dir.
Birinci Nükte
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı kemâl‑i şefkat ve merhametini ifâde ediyor. Evet rivâyet‑i sahîha ile mahşerin dehşetinden herkes, hattâ enbiyâ dahi “nefsî, nefsî” dedikleri zaman Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, “ümmetî, ümmetî” diye re'fet ve şefkatini göstereceği gibi; yeni dünyaya geldiği zaman ehl‑i keşfin tasdikiyle vâlidesi O’nun münâcâtından “ümmetî, ümmetî” işitmiş.
Hem bütün tarih‑i hayatı ve neşrettiği şefkatkârâne mekârim‑i ahlâk, kemâl‑i şefkat ve re'fetini gösterdiği gibi; ümmetinin hadsiz salavâtına hadsiz ihtiyaç göstermekle, ümmetinin bütün saâdetleriyle kemâl‑i şefkatinden alâkadar olduğunu göstermekle hadsiz bir şefkatini göstermiş.
İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin Sünnet‑i Seniye’sine mürâat etmemek, ne derece nankörlük ve vicdânsızlık olduğunu kıyâs eyle.
İkinci Nükte
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küllî ve umumî vazife‑i Nübüvvet içinde bazı hususî, cüz'î maddelere karşı azîm bir şefkat göstermiştir. Zâhir hâle göre o azîm şefkati o hususî, cüz'î maddelere sarf etmesi, vazife‑i Nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine uygun gelmiyor. Fakat hakikatte o cüz'î madde, küllî, umumî bir vazife‑i Nübüvvetin medârı olabilecek bir silsilenin ucu ve mümessili olduğundan, o silsile‑i azîmenin hesabına, onun mümessiline fevkalâde ehemmiyet verilmiş.
49
Meselâ; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Hasan ve Hüseyin’e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat ve ehemmiyet‑i azîme, yalnız cibillî şefkat ve hiss‑i karâbetten gelen bir muhabbet değil; belki vazife‑i Nübüvvetin bir hayt‑ı nurânîsinin bir ucu ve veraset‑i Nebeviyenin gayet ehemmiyetli bir cemâatinin menşe'i, mümessili, fihristesi cihetiyledir.
Evet, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Hasan’ı (R.A.) kemâl‑i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle, Hazret‑i Hasan’dan (R.A.) teselsül eden nurânî nesl‑i mübârekinden, Gavs‑ı A'zam olan Şah‑ı Geylânî gibi, çok mehdi‑misâl verese‑i Nübüvvet ve hamele‑i Şerîat-ı Ahmediye (A.S.M.) olan zâtların hesabına Hazret‑i Hasan’ın (R.A.) başını öpmüş. Ve o zâtların istikbâlde edecekleri hizmet‑i kudsiyelerini nazar‑ı Nübüvvetle görüp takdir ve istihsân etmiş. Ve takdir ve teşvike alâmet olarak Hazret‑i Hasan’ın (R.A.) başını öpmüş.
Hem Hazret‑i Hüseyin’e karşı gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret‑i Hüseyin’in (R.A.) silsile‑i nurâniyesinden gelen Zeynelâbidîn, Cafer‑i Sâdık gibi eimme‑i àlîşân ve hakîki verese‑i Nebeviye gibi pek çok mehdi‑misâl zevât‑ı nurâniyenin nâmına ve Din‑i İslâm ve vazife‑i Risalet hesabına boynunu öpmüş, kemâl‑i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir.
Evet, Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) gayb‑âşinâ kalbiyle, dünyada Asr‑ı Saâdet’ten ebed tarafında olan meydân‑ı haşri temâşâ eden ve yerden Cennet’i gören ve zeminden gökteki melâikeleri müşâhede eden ve zaman‑ı Âdem’den beri mâzi zulümâtının perdeleri içinde gizlenmiş hâdisâtı gören, hattâ, Zât‑ı Zülcelâl’in rü'yetine mazhar olan nazar‑ı nurânîsi, çeşm‑i istikbâl-bînîsi, elbette Hazret‑i Hasan ve Hüseyin’in arkalarında teselsül eden aktâb ve eimme‑i verese ve mehdileri görmüş ve onların umumu nâmına başlarını öpmüş. Evet, Hazret‑i Hasan’ın (R.A.) başını öpmesinden Şah‑ı Geylânî’nin hisse‑i azîmesi var.
50
Üçüncü Nükte
﴿اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى﴾ âyetinin bir kavle göre mânâsı: “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazife‑i Risaletin icrasına mukâbil ücret istemez; yalnız Âl‑i Beyt’ine meveddeti istiyor.”
Eğer denilse: “Bu mânâya göre, karâbet‑i nesliye cihetinden gelen bir fayda gözetilmiş görünüyor. Hâlbuki, ﴿اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْ﴾ sırrına binâen, karâbet‑i nesliye değil, belki Kurbiyet‑i İlâhiye noktasında vazife‑i Risalet cereyan ediyor.”
Elcevab: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb‑âşinâ nazarıyla görmüş ki; Âl‑i Beyt’i, Âlem‑i İslâm içinde bir şecere‑i nurâniye hükmüne geçecek. Âlem‑i İslâmın bütün tabakàtında, kemâlât‑ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zâtlar, ekseriyet‑i mutlaka ile, Âl‑i Beyt’ten çıkacak. Teşehhüddeki, ümmetin “Âl” hakkındaki duâsı ki; اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاه۪يمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاه۪يمَ اِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ ’dir, makbûl olacağını keşfetmiş. Yani nasıl ki, millet‑i İbrahimiye’de ekseriyet‑i mutlaka ile nurânî rehberler Hazret‑i İbrahim’in (A.S.) âlinden, neslinden olan enbiyâ olduğu gibi; Ümmet‑i Muhammediye’de de (A.S.M.) , vezâif‑i azîme-i İslâmiyette ve ekser turuk ve mesâlikinde, Enbiyâ‑i Benî-İsrail gibi, Aktâb‑ı Âl-i Beyt-i Muhammediye’yi (A.S.M.) görmüş. Onun için, ﴿قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى﴾ demesiyle emrolunarak, Âl‑i Beyt’e karşı ümmetin meveddetini istemiş.
51
Bu hakikati te'yid eden mükerrer rivâyetlerde fermân etmiş: “Size iki şey bırakıyorum, onlara temessük etseniz necât bulursunuz; biri, Kitabullâh; biri, Âl‑i Beyt’im.” Çünkü; Sünnet‑i Seniye’nin menba'ı ve muhâfızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl‑i Beyt’tir.
İşte bu sırra binâendir ki, Kitab ve Sünnete ittibâ' ünvânıyla bu hakikat‑i hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl‑i Beyt’ten, vazife‑i Risaletçe muradı, Sünnet‑i Seniye’sidir. Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'ı terk eden, hakîki Âl‑i Beyt’ten olmadığı gibi, Âl‑i Beyt’e hakîki dost da olamaz.
Hem ümmetini Âl‑i Beyt’in etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl‑i Beyt çok tekessür edeceğini İzn‑i İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyet za'fa düşeceğini anlamış. O hâlde, gayet kuvvetli ve kesretli bir cemâat‑i mütesânide lâzım ki, Âlem‑i İslâmın terakkiyât‑ı maneviyesinde medâr ve merkez olabilsin. İzn‑i İlâhî ile düşünmüş ve ümmetini Âl‑i Beyt’i etrafına toplamasını arzu etmiş.
Evet, Âl‑i Beyt’in efrâdı ise, i'tikàd ve îmân hususunda sâirlerden çok ileri olmasa da, yine teslîm, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten tarafdârdırlar. Cibillî tarafdârlık zaîf ve şânsız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şânlı bütün silsile‑i ecdâdı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını fedâ ettikleri bir hakikate tarafdârlık, ne kadar esâslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zât, hiç tarafdârlığı bırakır mı? Ehl‑i Beyt, işte bu şiddet‑i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle, Din‑i İslâm lehinde ednâ bir emâreyi kuvvetli bir bürhân gibi kabûl eder. Çünkü fıtrî tarafdârdır. Başkası ise, kuvvetli bir bürhân ile sonra iltizam eder.
52
Dördüncü Nükte
Üçüncü Nükte münâsebetiyle, Şîalarla Ehl‑i Sünnet ve Cemâatin medâr‑ı nizâ'ı, hattâ akàid‑i îmâniye kitaplarına ve esâsât‑ı îmâniye sırasına girecek derecede büyütülmüş bir mes'eleye kısaca bir işâret edeceğiz.
Mes'ele şudur:
Ehl‑i Sünnet ve Cemâat der ki: “Hazret‑i Ali Hulefâ‑i Erbaanın dördüncüsüdür. Hazret‑i Sıddık daha efdaldir ve hilâfete daha müstehak idi ki, en evvel o geçti.”
Şîalar derler ki: “Hak Hazret‑i Ali’nin idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret‑i Ali’dir.” Da'vâlarına getirdikleri delillerin hülâsası: Derler ki; Hazret‑i Ali hakkında vârid Ehâdîs‑i Nebeviye ve Hazret‑i Ali’nin “Şah‑ı Velâyet” ünvânıyla, ekseriyet‑i mutlaka ile evliyânın ve tarîklerin merci'i ve ilim ve şecâat ve ibâdette hàrikulâde sıfatları ve Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ona ve ondan teselsül eden Âl‑i Beyt’e karşı şiddet‑i alâkası gösteriyor ki; en efdal odur. Dâima hilâfet onun hakkı idi, ondan gasb edildi.
Elcevab: Hazret‑i Ali mükerreren, kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyâde o Hulefâ‑i Selâse’ye ittibâ' ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, Şîaların bu da'vâlarını cerh ediyor. Hem Hulefâ‑i Selâse’nin zaman‑ı hilâfetlerinde fütühât‑ı İslâmiye ve mücâhede‑i a'dâ hâdiseleri ve Hazret‑i Ali’nin zamanındaki vâkıalar, yine hilâfet‑i İslâmiye noktasında Şîaların da'vâlarını cerh ediyor. Demek Ehl‑i Sünnet ve Cemâatin da'vâsı haktır.
53
Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri Şîa‑i Velâyettir, diğeri Şîa‑i Hilâfettir. Haydi, bu ikinci kısım garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok. Hâlbuki Şîa‑i Velâyet, Şîa‑i Hilâfete iltihak etmiş. Yani; ehl‑i turuktaki evliyânın bir kısmı Hazret‑i Ali’yi efdal görüyorlar, siyaset cihetinde olan Şîa‑i Hilâfetin da'vâlarını tasdik ediyorlar.
Elcevab: Hazret‑i Ali’ye iki cihetle bakılmak gerektir. Bir ciheti, şahsî kemâlât ve mertebesi noktasından; ikinci cihet, Âl‑i Beyt’in şahs‑ı manevîsini temsîl ettiği noktasındandır. Âl‑i Beyt’in şahs‑ı manevîsi ise, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir nev'i mâhiyetini gösteriyor.
İşte, birinci nokta itibariyle, Hazret‑i Ali başta olarak bütün ehl‑i hakikat, Hazret‑i Ebû Bekir ve Hazret‑i Ömer’i takdim ediyorlar. Hizmet‑i İslâmiyette ve Kurbiyet‑i İlâhiye’de makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta cihetinde, Hazret‑i Ali şahs‑ı manevî-i Âl-i Beyt’in mümessili ve şahs‑ı manevî-i Âl-i Beyt bir Hakikat‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) temsîl ettiği cihetle, muvâzeneye gelmez. İşte, Hazret‑i Ali hakkında fevkalâde senâkârâne Ehâdîs‑i Nebeviye bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati te'yid eden bir rivâyet‑i sahîha var ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: “Her nebînin nesli kendindendir. Benim neslim Ali’nin neslidir.”
54
Hazret‑i Ali’nin şahsı hakkında sâir hulefâdan ziyâde senâkârâne ehâdîsin kesretle intişarının sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler ona haksız hücum ve tenkìs ettiklerine mukâbil, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat olan ehl‑i hak, onun hakkında rivâyâtı çok neşrettiler. Sâir Hulefâ‑i Râşidîn ise öyle tenkid ve tenkìse çok ma'rûz kalmadıkları için, onlar hakkındaki ehâdîsin intişarına ihtiyaç görülmedi. Hem istikbâlde Hazret‑i Ali elîm hâdisâta ve dâhilî fitnelere ma'rûz kalacağını nazar‑ı Nübüvvetle görmüş, Hazret‑i Ali’yi me'yûsiyetten ve ümmetini onun hakkında sû‑i zandan kurtarmak için مَنْ كُنْتُ مَوْلَاهُ فَعَلِيٌّ مَوْلَاهُ gibi mühim hadîslerle Ali’yi tesellî ve ümmeti irşad etmiştir.
Hazret‑i Ali’ye karşı Şîa‑i Velâyetin ifratkârâne muhabbetleri ve tarîkat cihetinden gelen tafdîlleri, kendilerini Şîa‑i Hilâfet derecesinde mes'ûl etmez. Çünkü; ehl‑i velâyet, meslek itibariyle, muhabbet ile mürşidlerine bakarlar. Muhabbetin şe'ni ifrattır. Mahbûbunu makamından fazla görmek arzu ediyor. Ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl‑i hâl mâzûr olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdîli, Hulefâ‑i Râşidîn’in zemmine ve adâvetine gitmemek şartıyla ve usûl‑ü İslâmiyenin haricine çıkmamak kaydıyla mâzûr olabilirler.
Şîa‑i Hilâfet ise; ağrâz‑ı siyaset, içine girdiği için, garazdan, tecâvüzden kurtulamıyorlar, i'tizar hakkını kaybediyorlar. Hattâ لَا لِحُبِّ عَلِيٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَ cümlesine mâsadak olarak, Hazret‑i Ömer’in (R.A.) eliyle İran milliyeti cerîha aldığı için, intikamlarını hubb‑u Ali sûretinde gösterdikleri gibi; Amr İbnü'l‑Âs’ın Hazret‑i Ali’ye karşı hurûcu ve Ömer İbn‑i Sad’ın Hazret‑i Hüseyin’e karşı fecî muhârebesi, Ömer ismine karşı şiddetli bir gayz ve adâveti Şîalara vermiş.
55
Ehl‑i Sünnet ve Cemâate karşı Şîa‑i Velâyetin hakkı yoktur ki, Ehl‑i Sünneti tenkid etsin. Çünkü; Ehl‑i Sünnet, Hazret‑i Ali’yi tenkìs etmedikleri gibi, ciddi severler. Fakat hadîsçe tehlikeli sayılan ifrat‑ı muhabbetten çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret‑i Ali’nin şîası hakkındaki senâ‑yı Nebevî, Ehl‑i Sünnete aittir. Çünkü; istikametli muhabbetle Hazret‑i Ali’nin şîaları, ehl‑i hak olan Ehl‑i Sünnet ve Cemâattir. Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm hakkındaki ifrat‑ı muhabbet Nasâra için tehlikeli olduğu gibi, Hazret‑i Ali (R.A.) hakkında da o tarzda ifrat‑ı muhabbet, hadîs‑i sahîhte, tehlikeli olduğu tasrîh edilmiş.
Şîa‑i Velâyet eğer dese ki: “Hazret‑i Ali’nin kemâlât‑ı fevkalâdesi kabûl olunduktan sonra Hazret‑i Sıddık’ı ona tercih etmek kàbil olmuyor.”
Elcevab: Hazret‑i Sıddık-ı Ekber’in ve Fâruk‑u A'zamın (Radıyallahu Anhümâ) şahsî kemâlâtıyla ve veraset‑i Nübüvvet vazifesiyle zaman‑ı hilâfetteki kemâlâtı ile beraber bir mîzanın kefesine; Hazret‑i Ali’nin (R.A.) şahsî kemâlât‑ı hàrikasıyla, hilâfet zamanındaki dâhilî, bilmecbûriye girdiği elîm vâkıalardan gelen ve sû‑i zanlara ma'rûz olan hilâfet mücâhedeleri beraber mîzanın diğer kefesine bırakılsa, elbette Hazret‑i Sıddık’ın (R.A.) veyâhut Fâruk’un veyâhut Zinnûreyn’in kefesi ağır geldiğini Ehl‑i Sünnet görmüş, tercih etmiş.
56
Hem, Onikinci ve Yirmidördüncü Söz’lerde isbât edildiği gibi; nübüvvet, velâyete nisbeten derecesi o kadar yüksektir ki, nübüvvetin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar velâyetin cilvesine müreccahtır. Bu nokta‑i nazardan, Hazret‑i Sıddık-ı Ekber’in ve Fâruk‑u A'zamın veraset‑i Nübüvvet ve te'sis‑i ahkâm-ı Risalet noktasında hisseleri taraf‑ı İlâhî’den ziyâde verildiğine, hilâfetleri zamanlarındaki muvaffakıyetleri Ehl‑i Sünnet ve Cemâate delil olmuş. Hazret‑i Ali’nin kemâlât‑ı şahsiyesi, o veraset‑i Nübüvvetten gelen o ziyâde hisseyi hükümden iskàt edemediği için, Hazret‑i Ali, Şeyheyn‑i Mükerremeyn’in zaman‑ı hilâfetlerinde onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret‑i Ali’yi seven ve hürmet eden ehl‑i hak ve sünnet, Hazret‑i Ali’nin sevdiği ve ciddi hürmet ettiği Şeyheyn’i nasıl sevmesin ve hürmet etmesin?
Bu hakikati bir misâl ile izâh edelim. Meselâ; gayet zengin bir zâtın irsiyetinden, evlâdlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altın veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altın veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altın verilse, elbette âhirdeki ikisi çendan kemiyeten az alıyorlar, fakat keyfiyeten ziyâde alıyorlar.
İşte bu misâl gibi; Şeyheyn’in veraset‑i Nübüvvet ve te'sis‑i ahkâm-ı Risaletinde tecellî eden hakikat‑i akrebiyet-i İlâhiye altınından hisselerinin az bir fazlalığı, kemâlât‑ı şahsiye ve velâyet cevherinden neş'et eden Kurbiyet‑i İlâhiye’nin ve kemâlât‑ı velâyetin ve kurbiyetin çoğuna gâlib gelir. Muvâzenede bu noktaları nazara almak gerektir. Yoksa, şahsî şecâati ve ilmi ve velâyeti noktasında birbiriyle muvâzene edilse, hakikatin sûreti değişir.
Hem Hazret‑i Ali’nin zâtında temessül eden şahs‑ı manevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet‑i maneviyede veraset‑i mutlaka cihetiyle tecellî eden Hakikat‑i Muhammediye (A.S.M.) noktasında muvâzene edilmez. Çünkü orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sırr‑ı azîmi var.
57
Amma Şîa‑i Hilâfet ise, Ehl‑i Sünnet ve Cemâate karşı mahcûbiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar Hazret‑i Ali’yi fevkalâde sevmek da'vâsında oldukları hâlde tenkìs ediyorlar ve sû‑i ahlâkta bulunduğunu onların mezhebleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki; “Hazret‑i Sıddık ile Hazret‑i Ömer haksız oldukları hâlde Hazret‑i Ali onlara mümâşât etmiş, Şîa ıstılahınca takiye etmiş, yani; onlardan korkmuş, riyâkârlık etmiş.” Acaba böyle kahraman‑ı İslâm ve “Esedullâh” ünvânını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir Zâtı riyâkâr ve korkaklık ile ve sevmediği zâtlara tasannu'kârâne muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyâde havf altında mümâşât etmekle, haksızlara tebaiyeti kabûl etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret‑i Ali teberrî eder.
İşte, ehl‑i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret‑i Ali’yi tenkìs etmez, sû‑i ahlâk ile itham etmez. Öyle bir hàrika‑i şecâate korkaklık isnâd etmez ve derler ki: “Hazret‑i Ali Hulefâ‑i Râşidîn’i hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itâat etmezdi. Demek ki, onları haklı ve râcih gördüğü için, gayret ve şecâatini hak‑perestlik yoluna teslîm etmiş.”
Elhâsıl: Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd‑i vasattır ki, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat onu ihtiyar etmiş. Fakat, maatteessüf, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat perdesi altına Vehhâbîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset meftûnları ve bir kısım mülhidler, Hazret‑i Ali’yi tenkid ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilâfete tam liyâkat göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ithamlarından Alevîler, Ehl‑i Sünnete karşı küsmek vaziyetini alıyorlar.
58
Hâlbuki, Ehl‑i Sünnetin düsturları ve esâs mezhebleri, bu fikirleri iktiza etmiyor. Belki aksini isbât ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl‑i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl‑i Sünnet, Alevîlerden ziyâde Hazret‑i Ali’nin tarafdârıdırlar. Bütün hutbelerinde, duâlarında Hazret‑i Ali’yi lâyık olduğu senâ ile zikrediyorlar. Hususan, ekseriyet‑i mutlaka ile Ehl‑i Sünnet ve Cemâat mezhebinde olan evliyâ ve asfiyâ, onu mürşid ve şah‑ı velâyet biliyorlar.
Alevîler, hem Alevîlerin, hem Ehl‑i Sünnetin adâvetine istihkak kesb eden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp, ehl‑i hakka karşı cebhe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım Alevîler, Ehl‑i Sünnetin inâdına sünneti terk ediyorlar. Her ne ise, bu mes'elede fazla söyledik; çünkü ulemânın beyninde ziyâde medâr‑ı bahsolmuştur.
Ey ehl‑i hak olan Ehl‑i Sünnet ve Cemâat! Ve ey Âl‑i Beyt’in muhabbetini meslek ittihàz eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâ'ı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir sûrette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde isti'mâl edecek. Bunu mağlûb ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl‑i Tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihâdı emreden yüzer esâslı râbıta‑i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz'î mes'eleleri bırakmak elzemdir.
İkinci Makam
﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾ âyetinin ikinci hakikatine dair olacak.(❋)
59
Beşinci Lem'a
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ﴾(❋) âyetinin mühim bir hakikatini onbeş mertebe ile beyân edecek bir risale olacaktı. Fakat hakikat ve ilimden ziyâde, zikir ve tefekkür ile münâsebetdâr olduğundan şimdilik te'hir edildi. Çendan Onbirinci Lem'a olan “Mirkâtü's‑Sünnet ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a” nâmındaki gayet mühim bir risale Beşinci Lem'a nâmıyla bidâyeten yazılmıştı. Fakat o risale, onbir nükte‑i mühimmeye inkısam ettiğinden Onbirinci Lem'aya girdi. Beşinci Lem'a açıkta kaldı.
Altıncı Lem'a
لَاحَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظ۪يمِ(❋) cümlesinin ifâde ettiği çok âyâtın mühim hakikatini yine onbeş‑yirmi mertebe‑i fikriye ile beyân edecek bir risale olacaktı. Bu Lem'a da, Beşinci Lem'a gibi, nefsimde hissettiğim ve harekât‑ı rûhiyemde zikir ve tefekkürle müşâhede ettiğim mertebeler olduğundan, ilim ve hakikatten ziyâde zevk ve hâle medâr olmak cihetiyle, hakikat lem'aları içinde değil belki âhirlerinde yazılması münâsib görüldü.
60
Yedinci Lem'a
Sûre‑i Feth’in âhirindeki âyetin yedi nev'i ihbar‑ı gaybîsine dairdir.
﴿﷽﴾
﴿لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّر۪ينَ لَاتَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَر۪يبًا ❋ هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰي وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا ❋ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰي عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا﴾
Sûre‑i Feth’in bu üç âyetinin çok vücûh‑u i'câzı vardır. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın on vücûh‑u külliye-i i'câziyesinden ihbar‑ı bilgayb vechi, şu üç âyette, yedi‑sekiz vecihle görünüyor.
61
Birincisi
﴿لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا﴾ ilâ âhir… Feth‑i Mekke’yi vukû'undan evvel kat'iyyetle haber veriyor. İki sene sonra, haber verdiği tarzda vukû' bulmuştur.
İkincisi
﴿فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَر۪يبًا﴾ifâde ediyor ki: Sulh‑u Hudeybiye, çendan zâhirî İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşîler bir derece gâlib görünmüş olduğu hâlde, ma'nen, Sulh‑u Hudeybiye manevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sâir fütûhâtın da anahtarı olacak diye ihbar ediyor.
Fi'l‑hakîka, Sulh‑u Hudeybiye ile, çendan maddî kılınç kılıfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur'ân‑ı Hakîm’in bârika‑âsâ elmas kılıncı çıktı; kalbleri, akılları fethetti. Musâlaha münâsebetiyle birbiriyle ihtilât ettiler. Mehâsin‑i İslâmiyet, envâr‑ı Kur'âniye, inâd ve taassubât‑ı kavmiye perdelerini yırtarak, hükmünü icra ettiler.
Meselâ; bir dâhiye‑i harb olan Hâlid bin Velîd ve bir dâhiye‑i siyaset olan Amr İbnü'l‑Âs gibi, mağlûbiyeti kabûl etmeyen zâtlar, Sulh‑u Hudeybiye ile cilvesini gösteren seyf‑i Kur'ânî onları mağlûb edip, Medine‑i Münevvere’ye kemâl‑i inkıyad ile İslâmiyete gerden‑dâde-i teslîm olduktan sonra, Hazret‑i Hâlid, bir “Seyfullâh” şekline girdi ve fütûhât‑ı İslâmiyenin bir kılıncı oldu.
Mühim Bir Suâl: Fahrü'l‑Âlemîn ve Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn Hazret-i Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sahâbelerinin, müşrikîne karşı Uhud’un nihâyetinde ve Huneyn’in bidâyetinde mağlûbiyetinin hikmeti nedir?
62
Elcevab: Müşrikler içinde, o zamanda saff‑ı Sahâbede bulunan ekâbir‑i Sahâbeye istikbâlde mukâbil gelecek Hazret‑i Hâlid gibi çok zâtlar bulunduğundan, şânlı ve şerefli olan istikbâlleri nokta‑i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, Hikmet‑i İlâhiye, hasenât‑ı istikbâliyelerinin bir mükâfât‑ı muaccelesi olarak mâzide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış.
Demek mâzideki Sahâbeler, müstakbeldeki Sahâbelere karşı mağlûb olmuşlar. Tâ o müstakbel Sahâbeler, berk‑ı süyûf korkusuyla değil, belki bârika‑i hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve o şehâmet‑i fıtriyeleri çok zillet çekmesin.
Üçüncüsü
﴿لَا تَخَافُونَ﴾ kaydıyla ihbar ediyor ki: “Sizler emniyet‑i mutlaka içinde Kâbe’yi tavâf edeceksiniz.” Hâlbuki, Cezîretü'l‑Arab’daki bedevî akvâm, çoğu düşman olmakla beraber, Mekke etrafı ve Kureyş kabilesi kısm‑ı a'zamı düşman iken, “Yakın bir zamanda, hiç havf hissedilmezken Kâbe’yi tavâf edeceksiniz” ihbarıyla; Cezîretü'l‑Arab’ı itâat altına ve bütün Kureyş’i İslâmiyet içine ve emniyet‑i tâmme vaz'edilmesine delâlet ve ihbar eder. Aynen haber verdiği gibi vukû'a gelmiştir.
Dördüncüsü
﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪﴾ kemâl‑i kat'iyyetle ihbar ediyor ki; “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği din, umum dinlere galebe çalacak.” Hâlbuki o zamanda yüzer milyon tebaası bulunan Nasâra ve Yahudî ve Mecûsî dinleri ve Roma, Çin ve İran hükûmeti gibi yüzer milyon tebaası bulunan cihangir devletlerin edyân‑ı resmîleri iken, kendi küçük kabilesine karşı tam galebe edemeyen bir vaziyette bulunan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği din, umum dinlere gâlib ve umum devletlere muzaffer olacağını ihbar ediyor. Hem gayet vuzûh ve kat'iyyetle ihbar ediyor. İstikbâl, o haber‑i gaybîyi, Bahr‑i Muhît-i Şarkî’den Bahr‑i Muhît-i Garbî’ye kadar İslâm kılıncının uzamasıyla tasdik etmiştir.
63
Beşincisi
﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا﴾ ilâ âhir… Şu âyetin başı, Sahâbelerin enbiyâdan sonra nev'‑i beşer içinde en mümtâz olduklarına sebeb olan secâya‑yı àliye ve mezâyâ‑yı gâliyeyi haber vermekle, mânâ‑yı sarîhiyle, tabakàt‑ı Sahâbenin istikbâlde muttasıf oldukları ayrı ayrı mümtâz, hàs sıfatlarını ifâde etmekle beraber; mânâ‑yı işârîsiyle, ehl‑i tahkîkçe vefât‑ı Nebevîden sonra makamına geçecek Hulefâ‑i Râşidîn’e hilâfet tertibi ile işâret edip, herbirisinin en meşhûr medâr‑ı imtiyazları olan sıfât‑ı hàssayı dahi haber veriyor. Şöyle ki: ﴿وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ﴾ maiyet‑i mahsûsa ve sohbet‑i hàssa ile ve en evvel vefât ederek yine maiyetine girmekle meşhûr ve mümtâz olan Hazret‑i Sıddık’ı gösterdiği gibi; ﴿اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ﴾ ile, istikbâlde küre‑i arzın devletlerini fütûhâtıyla titretecek ve adâletiyle zâlimlere sâika gibi şiddet gösterecek olan Hazret‑i Ömer’i gösterir.
64
Ve ﴿رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ﴾ ile, istikbâlde en mühim bir fitnenin vukû'u hazırlanırken, kemâl‑i merhamet ve şefkatinden, İslâmlar içinde kan dökülmemek için rûhunu fedâ edip teslîm‑i nefis ederek, Kur'ân okurken mazlumen şehîd olmasını tercih eden Hazret‑i Osman’ı da haber verdiği gibi; ﴿تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا﴾ saltanat ve hilâfete kemâl‑i liyâkat ve kahramanlıkla girdiği hâlde ve kemâl‑i zühd ve ibâdet ve fakr ve iktisadı ihtiyar eden ve rükû ve sücûdda devamı ve kesreti herkesçe musaddak olan Hazret‑i Ali’nin istikbâldeki vaziyetini ve o fitneler içindeki harbleriyle mes'ûl olmadığını ve niyeti ve matlûbu fazl‑ı İlâhî olduğunu haber veriyor.
Altıncısı
﴿ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ﴾ fıkrası, iki cihet ile ihbar‑ı gaybîdir.
Birincisi: Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gibi ümmî bir Zâta nisbeten gayb hükmünde olan Tevrat’taki evsâf‑ı Sahâbeyi haber veriyor. Evet, Tevrat’ta, Ondokuzuncu Mektûb’da beyân edildiği gibi; âhirzamanda gelecek Peygamberin Sahâbeleri hakkında Tevrat’ta bu fıkra var: “Kudsîlerin bayrakları beraberlerindedir.” Yani; O’nun Sahâbeleri ehl‑i tâat ve ibâdet ve ehl‑i salâhat ve velâyettirler ki, o vasıfları “kudsîler” yani “mukaddes” tâbiriyle ifâde etmiştir. Tevrat’ın pek çok ayrı ayrı lisânlara tercüme edilmesi vâsıtasıyla o kadar tahrifat olduğu hâlde, şu Sûre‑i Feth’in ﴿مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ﴾ hükmünü müteaddid âyâtıyla tasdik ediyor.
65
İkinci cihet ihbar‑ı gaybî şudur ki: ﴿مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ﴾ fıkrasıyla ihbar ediyor ki; “Sahâbeler ve Tâbiînler, ibâdette öyle bir dereceye gelecekler ki, rûhlarındaki nurâniyet yüzlerinde parlayacak ve cebhelerinde kesret‑i sücûddan hâsıl olan bir hâtem‑i velâyet nev'inde, alınlarında sikkeler görünecek.” Evet, istikbâl bunu vuzûh ile ve kat'iyyetle parlak bir sûretle isbât etmiştir.
Evet, o kadar acîb fitneler ve dağdağa‑i siyaset içinde, gece ve gündüzde Zeynelâbidîn gibi bin rekât namaz kılan ve Tâus‑u Yemenî gibi kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını edâ eden çok mühim pek çok zâtlar, ﴿مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ﴾ sırrını göstermişlerdir.
Yedincisi
﴿وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰي عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ﴾ fıkrası, iki cihet ile ihbar‑ı gaybîdir.
66
Birincisi: Nebi‑yi Ümmî’ye nisbeten gayb hükmünde olan İncil’in Sahâbeler hakkındaki ihbarını ihbardır. Evet İncil’de, âhirzamanda gelecek Peygamberin (A.S.M.) vasfında مَعَهُ قَض۪يبٌ مِنْ حَد۪يدٍ وَاُمَّتُهُ كَذٰلِكَ gibi âyetler var. Yani; Hazret‑i İsâ (A.S.) gibi kılınçsız değil, belki Sâhibü's‑seyf bir Peygamber gelecek, cihada memur olacak ve O’nun Sahâbeleri dahi kılınçlı ve cihada memur olacaklardır. O Kadîb‑i Hadîd sâhibi, Reis‑i Âlem olacak. Çünkü İncil’in bir yerinde der: “Ben gidiyorum, tâ Âlemin Reisi (A.S.M.) gelsin.” Yani; Âlemin Reisi geliyor.
Demek oluyor ki; İncil’in bu iki fıkrasından anlaşılıyor ki: Sahâbeler çendan mebde'de az ve zaîf görünecekler; fakat çekirdekler gibi neşv ü nemâ bularak yükselip, kalınlaşıp, kuvvetleşerek, küffarın gayzlarını onlara yutkundurup boğduracak vakitte, kılınçlarıyla nev'‑i beşeri kendilerine musahhar edip, reisleri olan Peygamberin (A.S.M.) ise âleme reis olduğunu isbât edecekler. Aynen şu Sûre‑i Feth’in âyetinin meâlini ifâde ediyor.
İkinci Vecih: Şu fıkra ihbar ediyor ki: Sahâbeler çendan azlığından ve za'fından Sulh‑u Hudeybiye’yi kabûl etmişler; elbette, herhalde az bir zamandan sonra sür'aten öyle bir inkişaf ve ihtişam ve kuvvet kesb edecekler ki; rû‑yi zemin tarlasında dest‑i Kudretle ekilen, nev'‑i beşerin o zamanda gafletleri cihetiyle kısa, kuvvetsiz, nâkıs, bereketsiz sünbüllerine nisbeten gayet yüksek ve kuvvetli ve meyvedâr ve bereketli bir sûrette çoğalacaklar ve kuvvet bulacaklar ve haşmetli hükûmetleri gıbtadan, hasedden ve kıskançlıktan gelen bir gayz içinde bırakacaklar. Evet, istikbâl bu ihbar‑ı gaybîyi çok parlak bir sûrette göstermiştir.
Şu ihbarda hafî bir îmâ daha var ki: Sahâbeyi tavsifât‑ı mühimme ile senâ ederken, en büyük bir mükâfâtın va'di makamca lâzım geldiği hâlde ﴿مَغْفِرَةً﴾ kelimesiyle işâret ediyor ki; istikbâlde Sahâbeler içinde fitneler vâsıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünkü; mağfiret kusurun vukû'una delâlet eder. Ve o zamanda Sahâbeler nazarında en mühim matlûb ve en yüksek ihsân, mağfiret olacak. Ve en büyük mükâfât ise, afv ile mücâzât etmemektir. ﴿مَغْفِرَةً﴾ kelimesi nasıl bu latîf îmâyı gösteriyor; öyle de, sûrenin başındaki ﴿لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ﴾ cümlesiyle münâsebetdârdır. Sûrenin başı – hakîki günahlardan mağfiret değil; çünkü ismet var, günah yok – belki makam‑ı Nübüvvete lâyık bir mânâ ile Peygambere müjde‑i mağfiret ve âhirinde Sahâbelere mağfiret ile müjde etmekle, o îmâya bir letâfet daha katar.
67
İşte, âhir‑i Feth’in mezkûr üç âyeti, on vücûh‑u i'câzından yalnız ihbar‑ı gaybî vechinin çok vücûhundan yalnız yedi vechini bahsettik. Cüz'‑ü ihtiyarî ve kadere dair Yirmialtıncı Söz’ün âhirinde, şu âhirki âyetin hurûfâtının vaziyetindeki mühim bir lem'a‑i i'câza işâret edilmiştir. Bu âhirki âyet, cümleleriyle Sahâbeye baktığı gibi, kayıtlarıyla dahi yine Sahâbenin ahvâline bakıyor. Ve elfâzıyla Sahâbenin evsâfını ifâde ettikleri gibi, hurûfâtıyla ve o âyetteki hurûfâtın tekerrür‑ü adediyle yine Ashâb‑ı Bedir, Uhud, Huneyn, Suffa, Rıdvân gibi tabakàt‑ı meşhûre-i Sahâbede bulunan zâtlara işâret ettikleri gibi, ilm‑i cifrin bir nev'i ve bir anahtarı olan tevâfuk cihetiyle ve ebced hesabıyla daha çok esrârı ifâde ediyor.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
68
Sûre‑i Feth’in âhirindeki âyetin mânâ‑yı işârîsiyle verdiği ihbar‑ı gaybî münâsebetiyle, gelecek âyette aynı haber, aynı mânâ‑yı işârî ile verdiği münâsebetle, bir nebze ondan bahsedilecek.
Bir Tetimme
﴿وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًا ❋ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا﴾
Bu âyetin beyânında binler nüktelerinden “İki Nükte”ye işâret edeceğiz.
Birinci Nükte: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, mefâhimiyle, mânâ‑yı sarîhiyle ifâde‑i hakàik ettiği gibi, üslûblarıyla, hey'âtıyla çok maânî‑i işâriyeyi dahi ifâde ediyor. Herbir âyetin çok tabaka‑i mânâları var. Kur'ân İlm‑i Muhîtten geldiği için, bütün mânâları murad olabilir. İnsanın cüz'î fikri ve şahsî irâdesiyle olan kelâmlar gibi bir‑iki mânâya inhisar etmez.
İşte bu sırra binâen, Âyât‑ı Kur'âniye’nin ehl‑i tefsir tarafından hadsiz hakàikı beyân edilmiş. Müfessirînin beyân etmediği daha çok hakàikı var. Ve bilhassa hurûfâtında ve mânâ‑yı sarîhinden başka işârâtında çok ulûm‑u mühimme vardır.
69
İkinci Nükte: İşte bu âyet‑i kerîme, ﴿مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا﴾ tâbiriyle; Sırat‑ı Müstakîmin ehli ve hakîki niam‑ı İlâhiye’ye mazhar nev'‑i beşerdeki tâife‑i enbiyâ ve kafile‑i sıddıkîn ve cemâat‑i şühedâ ve esnâf‑ı sâlihîn ve envâ'‑ı tâbiînin bulunduklarını ifâde etmekle beraber, Âlem‑i İslâmiyet’te o beş kısmın en mükemmelini dahi ayrıca sarâhaten gösterdikten sonra, o beş kısmın imâmları ve baştaki rüesâlarını sıfât‑ı meşhûreleriyle zikretmekle onlara delâlet edip ifâde ettiği gibi, ihbar‑ı gayb nev'inde bir lem'a‑i i'câz ile o tâifelerin istikbâldeki reislerinin vaziyetlerini bir vecihle ta'yin ediyor.
Evet, ﴿مِنَ النَّبِيّ۪ينَ﴾ nasıl ki; sarâhatle Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a bakıyor; وَالصِّدّ۪يق۪ينَ fıkrasıyla Ebû Bekir‑i Sıddık’a bakıyor. Hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sonra ikinci olduğuna ve en evvel yerine geçeceğine ve “Sıddık” ismi ümmetçe ona ünvân‑ı mahsûs ve sıddıkînlerin başında görüneceğine işâret ettiği gibi, وَالشُّهَدَٓاءِ kelimesiyle Hazret‑i Ömer, Hazret‑i Osman, Hazret‑i Ali Rıdvânullâhi Aleyhim Ecmaîni, üçünü beraber ifâde ediyor. Hem üçü, Sıddık’tan sonra Nübüvvetin hilâfetine mazhar olacaklarını ve üçü de şehîd olacaklarını, fazilet‑i şehâdetleri de sâir fezâillerine ilâve edileceğini işâret ve gaybî bir sûrette ifâde ediyor. ﴿وَالصَّالِح۪ينَ﴾ kelimesiyle Ashâb‑ı Suffa, Bedir, Rıdvân gibi mümtâz zevâta işâret ederek, ﴿وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا﴾ cümlesiyle, mânâ‑yı sarîhiyle onların ittibâ'ına teşvik ve Tâbiînlerdeki tebaiyeti çok müşerref ve güzel göstermekle, mânâ‑yı işârîsiyle Hulefâ‑i Erbaanın beşincisi olarak ve اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْد۪ي ثَلَاثُونَ سَنَةً Hadîs‑i Şerîfin hükmünü tasdik ettiren, müddet‑i hilâfeti, azlığıyla beraber kıymetini azîm göstermek için o mânâ‑yı işârîsiyle Hazret‑i Hasan Radıyallahu Anh’ı gösterir.
70
Elhâsıl: Sûre‑i Feth’in âhirki âyeti Hulefâ‑i Erbaaya baktığı gibi, bu âyet dahi, te'yiden, ihbar‑ı gayb nev'inden onların istikbâldeki vaziyetlerine kısmen işâret sûretiyle bakar. İşte Kur'ân’ın envâ'‑ı i'câzından olan ihbar‑ı gayb nev'inin lemeât‑ı i'câziyesi Âyât‑ı Kur'âniye’de o kadar çoktur ki, hasra gelmez. Ehl‑i zâhirin kırk‑elli âyete hasretmeleri, nazar‑ı zâhirî iledir. Hakikatte ise binden geçer. Bazen bir âyette dört‑beş vecihle ihbar‑ı gaybî bulunur.
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
71
Bu Tetimmeye İkinci Bir İzâh(❋)
Şu âhir‑i Feth’in işâret‑i gaybiyesini te'yid eden, hem Fâtiha‑i Şerîfe’deki Sırat‑ı Müstakîm ehli ve ﴿صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ âyetindeki murad kimler olduğunu beyân eden, hem ebedü'l‑âbâdın pek uzun yolunda en nurânî, ünsiyetli, kesretli, câzibedâr bir kafile‑i rüfekayı gösteren ve ehl‑i îmân ve ashâb‑ı şuûru şiddetle o kafileye tebaiyet noktasında iltihak ve refâkate mûcizâne sevk eden şu âyet; ﴿فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا﴾ yine âhir‑i Feth’in âhirki âyeti gibi, ilm‑i belâğatta “maârîzü'l‑kelâm” ve “müstetbeâtü't‑terâkib” tâbir edilen mânâ‑yı maksûddan başka, işârî ve remzî mânâlarla Hulefâ‑i Erbaa ve beşinci halife olan Hazret‑i Hasan’a işâret ediyor, gaybî umûrdan birkaç cihette haber veriyor. Şöyle ki:
72
Nasıl ki, şu âyet mânâ‑yı sarîhî ile nev'‑i beşerde niam‑ı àliye-i İlâhiye’ye mazhar olan, ehl‑i Sırat-ı Müstakîm olan kafile‑i enbiyâ ve tâife‑i sıddıkîn ve cemâat‑i şühedâ ve envâ'‑ı sâlihîn ve sınıf‑ı tâbiîn, “muhsinîn” olduğunu ifâde ettiği gibi; Âlem‑i İslâmda dahi o tâifelerin en ekmeli ve en efdali bulunduğunu ve Nebi‑yi Âhirzamanın sırr‑ı veraset-i Nübüvvetten teselsül eden tâife‑i verese-i Enbiyâ ve Sıddık‑ı Ekber’in mâden‑i sıddıkıyetinden teselsül eden kafile‑i sıddıkîn ve Hulefâ‑i Selâse’nin şehâdet mertebesiyle merbût bulunan kafile‑i şühedâ, ﴿وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾ sırrıyla bağlanan cemâat‑i sâlihîn ve ﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾ sırrını imtisal eden ve Sahâbîlerin ve Hulefâ‑i Râşidîn’in refâkatinde giden esnâf‑ı Tâbiîni ihbar‑ı gaybî nev'inden gösterdiği gibi; وَالصِّدّ۪يق۪ينَ kelimesiyle, mânâ‑yı işârî cihetinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sonra makamına geçecek ve halifesi olacak ve ümmetçe “Sıddık” ünvânıyla şöhret bulacak ve sıddıkîn kafilesinin reisi olacak Hazret‑i Ebû Bekir-i Sıddık’ı ihbar ediyor.
وَالشُّهَدَٓاءِ kelimesiyle, Hulefâ‑i Râşidîn’den üçünün şehâdetini haber veriyor. Ve Sıddık’tan sonra üç şehîd halife olacaklar. Çünkü; ﴿شُهَدَٓاءِ﴾ cem'dir. Cem'in ekalli üçtür. Demek Hazret‑i Ömer, Hazret‑i Osman, Hazret‑i Ali (Radıyallahu Anhüm) Sıddık’tan sonra riyâset‑i İslâmiyete geçecekler ve şehîd olacaklar. Aynı haber‑i gaybî vukû' bulmuştur.
73
Hem ﴿وَالصَّالِح۪ينَ﴾ kaydıyla, Ehl‑i Suffa gibi tâat ve ibâdette Tevrat’ın senâsına mazhar olmuş ehl‑i salâhat ve takvâ ve ibâdet, istikbâlde kesretle bulunacağını ihbar etmekle beraber;
﴿وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا﴾ cümlesi, Sahâbeye ilim ve amelde refâkat ve tebaiyet eden Tâbiînlerin tebaiyetini tahsin etmekle, ebed yolunda o dört kafilenin refâkatlerini hasen ve güzel göstermekle beraber:
Hazret‑i Hasan’ın birkaç ay gibi kısacık müddet‑i hilâfeti çendan az idi, fakat اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْد۪ي ثَلَاثُونَ سَنَةً hükmüyle ve ihbar‑ı gaybiye-i Nebeviyenin tasdik ile ve اِبْن۪ي حَسَنٌ هٰذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللّٰهُ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظ۪يمَتَيْنِ hadîsindeki mu'cizâne ihbar‑ı gaybi-yi Nebevîyi tasdik eden ve iki büyük ordu, iki cemâat‑i azîme-i İslâmiye’nin musâlahasını te'min eden ve nizâ'ı ortalarından kaldıran Hazret‑i Hasan’ın kısacık müddet‑i hilâfetini ehemmiyetli gösterip, Hulefâ‑i Erbaaya bir beşinci halife göstermek için, ihbar‑ı gaybî nev'inden mânâ‑yı işârîsiyle ve ﴿وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا﴾ kelimesinde beşinci halifenin ismine, ilm‑i belâğatta “müstetbeâtü't‑terâkib” tâbir edilen bir sır ile işâret ediyor.
İşte mezkûr işârî ihbarlar gibi daha çok sırlar var. Sadedimize gelmediği için şimdilik kapı açılmadı. Kur'ân‑ı Hakîm’in çok âyâtı var ki, herbir âyet çok vecihlerle ihbar‑ı gaybî nev'indendir. Bu nev'i ihbarât‑ı gaybiye-i Kur'âniye binlerdir.
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
74
Hâtime
Kur'ân‑ı Hakîm’in tevâfuk cihetinden tezâhür eden i'câzî nüktelerinden bir nüktesi şudur ki: Kur'ân‑ı Hakîm’de İsm‑i Allah, Rahmân, Rahîm, Rab ve İsm‑i Celâl yerindeki Hüve’nin mecmûu dört bin küsûrdur. ﴿﷽﴾ (Hesab‑ı ebcedin ikinci nev'i ki, hurûf‑u hecâ tertibiyledir), o da dört bin küsûr eder. Büyük adedlerde küçük kesirler tevâfuku bozmadığından, küçük kesirlerden kat'‑ı nazar edildi. Hem ﴿الٓمٓ﴾ tazammun ettiği iki vâv‑ı atf ile beraber iki yüz seksen küsûr eder. Aynen Sûre‑i el-Bakara’nın iki yüz seksen küsûr İsm‑i Celâl’ine ve hem iki yüz seksen küsûr âyâtın adedine tevâfuk etmekle beraber, ebcedin hecâî tarzındaki ikinci hesabıyla, yine dört bin küsûr eder. O da yukarıda zikri geçmiş beş esmâ‑i meşhûrenin adedine tevâfuk etmekle beraber, ﴿﷽﴾ ’in kesirlerinden kat'‑ı nazar, adedine tevâfuk ediyor.
Demek, bu sırr‑ı tevâfuka binâen, ﴿الٓمٓ﴾ hem müsemmâsını tazammun eden bir isimdir, hem el‑Bakara’ya isim, hem Kur'ân’a isim, hem ikisine muhtasar bir fihriste, hem ikisinin enmûzeci ve hülâsası ve çekirdeği, hem ﴿﷽﴾ ’in mücmelidir. Ebcedin meşhûr hesabıyla ﴿﷽﴾ ism‑i Rab adedine müsâvî olmakla beraber, ﴿اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ﴾ ’deki müşedded (ر) iki (ر) sayılsa, o vakit dokuz yüz doksan olup, pek çok esrâr‑ı mühimmeye medâr olup, on dokuz harfiyle on dokuz bin âlemin miftâhıdır.
75
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’da Lafza‑i Celâl’in tevâfukât‑ı latîfesindendir ki; bütün Kur'ân’da sahifenin âhirki satırın yukarı kısmında seksen Lafza‑i Celâl birbirine tevâfukla baktığı gibi, aşağıki kısımda da aynen seksen Lafza‑i Celâl birbirine tevâfukla bakar. Tam o âhirki satırın ortasında yine elli beş Lafza‑i Celâl birbiri üstüne düşüp ittihâd ederek, güyâ elli beş Lafza‑i Celâl’den terekküb etmiş bir tek Lafza‑i Celâl’dir. Âhirki satırın başında yalnız ve bazı üç harfli kısa bir kelime, fâsıla ile yirmi beş tam tevâfukla tam ortadaki elli beşin tam tevâfukuna zammedilince seksen tevâfuk olup, o satırın nısf‑ı evvelindeki seksen tevâfuka ve nısf‑ı âhirdeki yine seksen tevâfuka tevâfuk ediyor.
Acaba böyle latîf, zarîf, muntazam, mevzûn, i'câzlı bu tevâfukât nüktesiz, hikmetsiz olur mu? Hâşâ, olamaz. Belki o tevâfukâtın ucuyla mühim bir define açılabilir.
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
Said Nursî
Sekizinci Lem'a
Kerâmet‑i Gavsiye Risalesi’dir. Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî Mecmuası’nda ve Hatt‑ı Kur'ân Lem'alar Mecmuası’nda neşredilmiştir.
76
Dokuzuncu Lem'a
Bu lem'ayı herkes okumasın. Vahdetü'l‑vücûdun ince kusurlarını herkes göremez ve muhtaç değil.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık, muhlis, hàlis kardeşim,
Kardeşimiz Abdülmecîd’e ayrı mektûb yazmadığımın sebebi, size yazdığım mektûbları kâfî gördüğümdendir ki, Abdülmecîd, benim için Hulûsi’den sonra kıymetdâr bir kardeşim, bir talebemdir. Her sabah akşam Hulûsi ile beraber, bazen daha evvel duâmda ismiyle hazır oluyor. Size yazdığım mektûblardan, evvel Sabri, sonra Hakkı Efendi istifade ediyorlar. Onlara da ayrı mektûb yazmıyorum. Cenâb‑ı Hak seni onlara mübârek büyük bir kardeş yapmış. Sen benim yerime Abdülmecîd ile muhâbere et, merak etmesin, Hulûsi’den sonra onu düşünüyorum.
Birinci Suâliniz
Cedlerinizden birisinin imzası اَلسَّيِّدْ مُحَمَّدْ ’e dair mahrem suâliniz var.
Kardeşim buna ilmî ve tahkîkî ve keşfî cevab vermek elimde değil. Fakat ben arkadaşlarıma derdim ki: “Hulûsi ne şimdiki Türklere ve ne de Kürdlere benzemiyor. Bunda başka bir hâsiyet görüyorum.” Arkadaşlarım da beni tasdik ediyordular.
77
دَادِ حَقْ رَا قَابِلِيَّتْ شَرْطْ نِيسْتْ
sırrıyla “Hulûsi’de büyük bir asâlet tezâhürü bir dâd‑ı Haktır.” derdik. Hem kat'iyyen bil ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki âli var. Biri: Nesebî âldir. Biri de Şahs‑ı manevîsi ve nurânîsinin risalet noktasındaki âli var. Bu ikinci âlde kat'iyyen sen dâhil olmakla beraber, birinci âlde dahi delilsiz bir kanâatim var ki ceddinin imzası sebebsiz değildir.
İkinci Suâl
Azîz kardeşim!
Senin İkinci Suâlinin Hülâsası: Muhyiddin‑i Arabî demiş: “Rûhun mahlûkıyeti, inkişafından ibarettir.” O suâl ile, benim gibi zayıf bir bîçâreyi, Muhyiddin‑i Arabî gibi müdhiş bir hàrika‑i hakikat, bir dâhiye‑i ilm-i esrâra karşı mübârezeye mecbur ediyorsun. Fakat mâdem nusûs‑u Kur'ân’a istinâden bahse girişeceğim; ben sinek dahi olsam o kartaldan daha yüksek uçabilirim.
Kardeşim, bil ki: Hazret‑i Muhyiddin aldatmaz, fakat aldanır. Hâdîdir, fakat her kitabında mühdî olamıyor. Gördüğü doğrudur, fakat hakikat değildir. Yirmi Dokuzuncu Sözde, rûh bahsinde, medâr‑ı suâliniz olan o hakikat izâh edilmiştir.
Evet, rûh, mâhiyeti itibariyle bir kanun‑u emrîdir. Fakat vücûd‑u haricî giydirilmiş bir nâmus‑u zîhayattır ve vücûd‑u haricî sâhibi bir kanundur. Hazret‑i Muhyiddin, yalnız mâhiyeti noktasında düşünmüştür. Vahdetü'l‑vücûd meşrebince, eşyanın vücûdunu hayâl görüyor. O zât, hàrika keşfiyâtıyla ve müşâhedâtıyla ve mühim bir meşreb sâhibi ve müstakil bir meslek ihtiyar ettiğinden, bilmecbûriye, zayıf te'vilâtla, tekellüflü bir sûrette, bazı âyâtı meşrebine, meşhûdâtına tatbik ediyor, âyâtın sarâhatini incitiyor. Sâir risalelerde cadde‑i müstakîme-i Kur'âniye ve minhâc‑ı kavim-i Ehl-i Sünnet beyân edilmiştir. O zât‑ı kudsînin kendine mahsûs bir makamı var; hem makbûlîndendir. Fakat mîzansız keşfiyâtında hududları çiğnemiş ve cumhûr‑u muhakkìkîne çok mes'elelerde muhâlefet etmiş.
78
İşte, bu sır içindir ki, o kadar yüksek ve hàrika bir kutub, bir ferîd‑i deverân olduğu hâlde, kendine mahsûs tarîkatı gayet kısacık, Sadreddin‑i Konevî’ye münhasır kalıyor gibidir ve âsârından istikametkârâne istifade nâdir oluyor. Hattâ çok muhakkìkîn‑i asfiyâ, o kıymetdâr âsârını mütâlaa etmeye revâc göstermiyorlar; hattâ bazıları men' ediyorlar.
Hazret‑i Muhyiddin’in meşrebiyle ehl‑i tahkîkin meşrebinin mâbeynindeki esâslı fark ve onların me'hazlerini göstermek, çok uzun tedkîkàta ve çok yüksek ve geniş nazarlara muhtaçtır. Evet, fark o kadar dakîk ve derin ve me'haz o kadar yüksek ve geniştir ki, Hazret‑i Muhyiddin hatâsından muâheze edilmemiş, makbûl olarak kalmış. Yoksa, eğer ilmen, fikren ve keşfen o fark o me'haz görünseydi, onun için gayet büyük bir sukùt ve ağır bir hatâ olurdu. Mâdem fark o kadar derindir; bir temsîl ile o farkı ve o me'hazleri, Hazret‑i Muhyiddin’in o mes'elede yanlışını göstermeye muhtasaran çalışacağız. Şöyle ki:
Meselâ, bir âyinede güneş görünüyor. Şu âyine, güneşin hem zarfı, hem mevsufudur. Yani, güneş bir cihette onun içinde bulunur ve bir cihette âyineyi ziynetlendirip parlak bir boyası, bir sıfatı olur. Eğer o âyine, fotoğraf âyinesi ise, güneşin misâlini sâbit bir sûrette kağıda alıyor. Şu hâlde, âyinede görünen güneş, fotoğrafın resim kağıdındaki görünen mâhiyeti, hem âyineyi süslendirip sıfatı hükmüne geçtiği cihette, hakîki güneşin gayrıdır. Güneş değil, belki güneşin cilvesi başka bir vücûda girmesidir. Âyine içinde görünen güneşin vücûdu ise, hariçteki görünen güneşin ayn‑ı vücûdu değilse de, ona irtibatı ve ona işâret ettiği için, onun ayn‑ı vücûdu zannedilmiş.
79
İşte bu temsîle binâen, “Âyinede hakîki güneşten başka bir şey yoktur.” denilmek ve âyineyi zarf ve içindeki güneşin vücûd‑u haricîsi murad olmak cihetiyle denilebilir. Fakat âyinenin sıfatı hükmüne geçmiş münbasit aksi ve fotoğraf kağıdına intikal eden resim cihetiyle güneştir denilse, hatâdır; “Güneşten başka içinde bir şey yoktur.” demek yanlıştır. Çünkü, âyinenin parlak yüzündeki akis ve arkasında teşekkül eden resim var. Bunların da ayrı ayrı birer vücûdu var. Çendan o vücûdlar güneşin cilvesindendir; fakat güneş değiller. İnsanın zihni, hayâli, bu âyine misâline benzer. Şöyle ki:
İnsanın âyine‑i fikrindeki ma'lûmâtın dahi iki vechi var: Bir vecihle ilimdir, bir vecihle ma'lûmdur. Eğer zihni o ma'lûma zarf saysak, o vakit o ma'lûm mevcûd, zihnî bir ma'lûm olur; vücûdu ayrı bir şeydir. Eğer zihni o şeyin husûlüyle mevsuf saysak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur, bir vücûd‑u haricîsi vardır. O ma'lûmun vücûd ve cevheri dahi olsa, bununki arazî bir vücûd‑u haricîsi olur.
İşte bu iki temsîle göre, kâinât bir âyinedir. Her mevcûdâtın mâhiyeti dahi birer âyinedir. Kudret‑i Ezeliye ile icâd‑ı İlâhîye ma'rûzdurlar. Herbir mevcûd, bir cihetle Şems‑i Ezelî’nin bir isminin bir nev'i âyinesi olup bir nakşını gösterir. Hazret‑i Muhyiddin meşrebinde olanlar, yalnız âyinelik ve zarfiyet cihetinde ve âyinedeki vücûd‑u misâlî, nefiy noktasında ve akis, ayn‑ı mün'akis olmak üzere keşfedip, başka mertebeyi düşünmeyerek, “Lâ mevcûde illâ Hû” diyerek, yanlış etmişler. “Hakàiku'l‑eşyâi sâbitetün” kaide‑i esâsiyeyi inkâr etmek derecesine düşmüşler.
Amma ehl‑i hakikat ise, veraset‑i Nübüvvet sırrıyla ve Kur'ân’ın kat'î ifâdâtıyla görmüşler ki, âyine‑i mevcûdâtta kudret ve irâde‑i İlâhiye ile vücûd bulan nakışlar Onun eserleridir. “Heme Ez Ost”(1) tur; “Heme Ost”(2) değil. Eşyanın bir vücûdu vardır ve o vücûd bir derece sâbittir. Çendan o vücûd, vücûd‑u Vâcib’e nisbeten vehmî ve hayâlî hükmünde zayıftır; fakat Kadîr‑i Ezelî’nin icâd ve irâde ve kudretiyle vardır.
80
Nasıl ki, temsîlde, âyine içindeki güneşin hakîki vücûd‑u haricîsinden başka bir vücûd‑u misâlîsi var.
Ve âyineyi ziynetli boyalayan münbasit aksinin dahi arazî ve ayrı bir vücûd‑u haricîsi var. Ve aynanın arkasındaki fotoğrafın resim kağıdına intikaş eden sûret‑i şemsiyenin dahi ayrı ve arazî bir vücûd‑u haricîsi vardır, hem bir derece sâbit bir vücûddur. Öyle de, kâinât âyinesinde ve mâhiyât‑ı eşya âyinelerinde Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin irâde ve ihtiyar ve kudret ile hâsıl olan cilveleriyle tezâhür eden nukùş‑u masnûâtın, Vücûd‑u Vâcib’den ayrı, hâdis bir vücûdu var. Hem o vücûda Kudret‑i Ezeliye ile sebat verilmiş. Fakat eğer irtibat kesilse, bütün eşya birden fenâya gider. Bekà‑i vücûd için her ân, herşey, Hàlıkının ibkàsına muhtaçtır. Çendan “hakàiku'l‑eşyâi sâbitetün”dür; fakat Onun isbât ve tesbitiyle sâbittir.
İşte, Hazret‑i Muhyiddin, “Rûh mahlûk değil; âlem‑i emirden ve sıfat‑ı İrâdeden gelmiş bir hakikattir” demesi, çok nusûsun zâhirine muhâlif olduğu gibi; mezkûr tahkîkata binâen iltibas etmiş, aldanmış, zayıf vücûdları görmemiş.
Esmâ‑i İlâhiye’den Hallâk, Rezzâk gibi isimlerin mazharları vehmî ve hayâlî şeyler olamaz. Mâdem o esmâ hakikatlidirler. Elbette mazharlarının da hakikat‑i hariciyeleri vardır.
81
Üçüncü Suâliniz
İlm‑i cifre anahtar olacak bir ders istiyorsunuz.
Elcevab: Biz kendi arzu ve tedbirimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyarımızın fevkınde, bize, daha hayırlı bir ihtiyar işimize hâkimdir. İlm‑i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife‑i hakîkiyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hattâ, kaç defadır esrâr‑ı Kur'âniyeye karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu; kemâl‑i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum:
Birisi, لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ yasağına karşı hilâf‑ı edebde bulunmak ihtimali var.
İkincisi, hakàik‑ı esâsiye-i îmâniye ve Kur'âniyenin berâhin‑i kat'iyye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm‑i cifir gibi ulûm‑u hafiyenin yüz derece daha fevkınde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife‑i kudsiyede kat'î hüccetler ve muhkem deliller sû‑i isti'mâle meydân vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbût olmayan ulûm‑u hafiyede sû‑i isti'mâl girip şarlatanların istifade etmeleri ihtimalidir. Zâten hakikatlerin hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyaca göre bir nebze ihsân edilir.
İşte, ilm‑i cifrin anahtarları içinde en kolayı ve belki en sâfîsi ve belki en güzeli, ism‑i Bedî'den gelen ve Kur'ân’da Lafza‑i Celâl’de cilvesini gösteren ve bizim neşrettiğimiz âsârı ziynetlendiren tevâfukun envâlarıdır. Kerâmet‑i Gavsiye’nin birkaç yerinde bir nebze gösterilmiş.
Ezcümle, tevâfuk birkaç cihette bir şeyi gösterse, delâlet derecesinde bir işârettir. Bazen bir tek tevâfuk, bazı karâinle delâlet hükmüne geçer. Her ne ise, şimdilik bu kadar yeter. Ciddi ihtiyaç olsa size bildirilecektir.
82
Dördüncü Suâliniz
Yani sizin değil, İmâm Ömer Efendinin suâli ki, bedbaht bir doktor, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın pederi varmış diye, (Hâşiye) dîvânecesine bir te'vil ile bir âyetten kendine güyâ şâhid gösteriyor…
O bîçâre adam bir zaman hurûf‑u mukattaa ile bir hat icâdına çalışıyordu. Hem pek çok harâretli çalışıyordu. O vakit anladım ki, o adam zındıkların tavrından hissetmiş ki, hurûfât‑ı İslâmiyenin kaldırılmasına teşebbüs edecekler. O adam güyâ o sele karşı hizmet edeceğim diye çok beyhûde çalışmış. Şimdi bu mes'elede ve hem ikinci mes'elesinde yine zındıkların esâsât‑ı İslâmiye’ye karşı müdhiş hücumunu hissetmiş ki böyle mânâsız te'vilât ile bir musâlaha yolunu açmak istediğini zannediyorum.
﴿اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ﴾ gibi nusûs‑u kat'iyye ile Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm pedersiz olduğu kat'iyyeti varken, tenâsüldeki bir kanunun muhâlefetini gayr‑ı mümkün telâkki etmekle, vâhî te'vilât ile bu metîn ve esâslı hakikati değiştirmeye teşebbüs edenlerin sözüne ehemmiyet verilmez ve ehemmiyete değmez. Çünkü hiçbir kanun yoktur ki, şüzûzları ve nâdirleri bulunmasın ve haricine çıkmış ferdleri bulunmasın. Ve hiçbir kaide‑i külliye yoktur ki, hàrika ferdler ile tahsîs edilmesin.
83
Zaman‑ı Âdem’den beri bir kanundan hiçbir ferd şüzûz etmemek ve haricine çıkmamak olamaz. Evvelâ, bu kanun‑u tenâsül, mebde' itibariyle, iki yüz bin envâ'‑ı hayvanatın mebde'leriyle hark edilmiş ve nihâyet verilmiş. Yani, en evvelki pederleri âdeta Âdem’leri hükmünde, iki yüz bin o evvelki pederler, kanun‑u tenâsülü hark etmişler. Peder ve vâlideden gelmemişler ve o kanun haricinde vücûd verilmiş.
Hem her baharda gözümüzle gördüğümüz, yüz bin envâ'ın kısm‑ı a'zamı, hadsiz efrâdları, kanun‑u tenâsül haricinde – yaprakların yüzünde, taaffün etmiş maddelerde – o kanun haricinde icâd edilir. Acaba mebde'inde ve hattâ her senede bu kadar şâzlarla yırtılmış, zedelenmiş bir kanunu, bin dokuz yüz senede bir ferdin şüzûzunu akla sığıştıramayan ve nusûs‑u Kur'âniyeye karşı bir te'vile yapışan bir akıl, kaç derece akılsızlık ettiğini kıyâs et.
O bedbahtların kanun‑u tabîi tâbir ettiği şeyler, emr‑i İlâhî ve irâde‑i Rabbâniye’nin küllî bir cilvesi olan âdetullâh kanunlarıdır ki, Cenâb‑ı Hak, o âdâtını bazı hikmet için değiştirir. Herşeyde ve her kanunda irâde ve ihtiyarının hükmettiğini gösterir. Hàrikulâde bazı ferdlerde hark‑ı âdât eder.
﴿اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ﴾
fermânıyla bu hakikati gösterir.
84
Ömer Efendinin o doktora dair ikinci suâli
O doktor, o mes'elede o kadar eblehâne hareket ediyor ki, sözlerini dinlemek yâhut ehemmiyet verip cevab vermekten çok aşağıdır. Bu bîçâre, küfür ve îmân ortasını bulmak istiyor. Onun ehemmiyetsiz bahsine karşı değil, belki yalnız Ömer Efendinin istifsarına göre derim:
Me'murât ve menhiyât‑ı şer'iyede illet, emr‑i İlâhî’dir ve nehy‑i İlâhî’dir. Maslahatlar ve hikmetler ise, müreccihtirler; emir ve nehyin taalluklarına ism‑i Hakîm noktasında sebeb olabilir.
Meselâ, sefer eden, namazını kasreder. Bu namazın kasrına bir illet ve bir hikmet var. İllet, seferdir; hikmet, meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat olmasa da, namaz kasredilir. Sefer olmasa, hânesinde yüz meşakkat görse, yine namaz kasredilmez. Çünkü meşakkat filcümle bazen seferde bulunması, kasr‑ı namaza hikmet olmasına kâfîdir ve seferi illet yapmasına da yine kâfîdir.
İşte, bu kaide‑i şer'iyeye binâen, ahkâm‑ı şer'iye hikmetlere göre tağayyür etmiyor, hakîki illetlere bakar. Meselâ, o doktorun bahsettiği gibi, hınzırın etinden bildiği zarardan, hastalıktan başka, “Hınzır eti yiyen bir cihette hınzırlaşır.” (Hâşiye) kaidesiyle ve o hayvan, sâir hayvanat‑ı ehliye gibi zararsız yapılmıyor. Etinden gelen menfaatten ziyâde, çok zarar îrâs etmekle beraber, etindeki kuvvetli yağ, kuvvetli soğuk memleketi olan frengistandan başka tıbben muzır olduğu gibi, ma'nen ve hakikaten çok zararlı olduğu tahakkuk etmiş.
İşte bu gibi hikmetler, onun haram olmasına ve nehy‑i İlâhî taallukuna da bir hikmet olmuştur. Hikmet her ferdde ve her vakitte bulunmak lâzım değildir. O hikmetin tebeddülü ile illet değişmez. İllet değişmezse hüküm değişmez. İşte bu kaideye göre, o bîçâre adamın ne kadar şerîatın rûhundan uzak konuştuğu anlaşılsın. Şerîat nâmına onun sözüne ehemmiyet verilmez. Hàlıkın çok akılsız feylesoflar sûretinde hayvanları vardır!
85
İkinci Suâlin Zeyli
Muhyiddin‑i Arabî hakkındaki suâlin cevabına zeyldir.
Suâl: Muhyiddin‑i Arabî, vahdetü'l‑vücûd mes'elesini en yüksek bir mertebe telâkki ettiği gibi, ehl‑i aşk bir kısım evliyâ‑i azîme dahi ona ittibâ' etmişler. Bu mes'elenin en yüksek mertebe olmadığını, hem hakîki olmadığını, belki bir derecede ehl‑i sekir ve istiğrakın ve ashâb‑ı şevk ve aşkın meşrebi olduğunu diyorsun. Öyle ise, muhtasaran, sırr‑ı veraset-i Nübüvvetle ve Kur'ânın sarâhatiyle gösterilen Tevhidin yüksek mertebesi hangisidir? Göster.
Elcevab: Benim gibi hiç‑ender hiç, âciz bir bîçârenin kısa fikriyle bu yüksek mertebeleri muhâkeme etmek, yüz derece haddimin fevkındedir. Yalnız, Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzinden gelen gayet muhtasar bir‑iki nükteyi söyleyeceğim; belki bu mes'elede faydası olacak.
Birinci Nükte
Vahdetü'l‑vücûdun meşrebine ve saplanmasına çok esbâb var. Onlardan bir‑ikisi kısaca beyân edilecek.
Birinci Sebeb: Mertebe‑i Rubûbiyetin hallâkıyetini a'zamî derecede zihinlerine sığıştıramadıklarından ve sırr‑ı Ehadiyet’le, herşeyi bizzat kabza‑i Rubûbiyet’inde tuttuğunu ve herşey kudret ve ihtiyar ve irâdesiyle vücûd bulduğunu kalblerine tam yerleştiremediklerinden; “Herşey O’dur” veyâhut “yoktur” veya “hayâldir” veya “tezâhüriyetidir” veya “cilveleridir” demeye kendilerini mecbur bilmişler.
İkinci Sebeb: Firâkı hiç istemeyen ve firâktan şiddetle kaçan ve ayrılıktan titreyen ve bu'diyetten Cehennem gibi korkan ve zevâlden gayet derece nefret eden ve visâli, rûhu ve canı gibi seven ve kurbiyeti Cennet gibi hadsiz bir iştiyakla arzulayan aşk sıfatı, herşeydeki akrebiyet‑i İlâhiye’nin bir cilvesine yapışmakla; firâk ve bu'diyeti hiçe sayıp, likà ve visâli dâimî zannederek “Lâ mevcûde illâ Hû” diye, aşkın sekriyle ve o şevk‑i bekà ve likà ve visâlin muktezâsıyla, gayet zevkli bir meşreb‑i hâlî vahdetü'l‑vücûdda bulunduğunu tasavvur ederek, müdhiş firâklardan kurtulmak için, o vahdetü'l‑vücûd mes'elesini melce' ittihàz etmişler.
86
Demek birinci sebebin menşe'i, aklın eli gayet geniş ve gayet yüksek olan bazı hakàik‑ı îmâniyeye yetişmediğinden ve ihâta edemediğinden ve aklın îmân noktasında tamamıyla inkişaf etmediğindendir. İkinci sebebin menşe'i, kalbin aşk noktasında fevkalâde inkişafından ve hàrikulâde inbisatından ve genişliğinden ileri gelmiştir.
Amma sarâhat‑i Kur'âniye ile veraset‑i Nübüvvetin evliyâ‑i azîmesi ve ehl‑i sahv olan asfiyânın gördükleri mertebe‑i uzmâ-yı Tevhid ise, hem çok yüksektir, hem rubûbiyet ve hallâkıyet‑i İlâhiye’nin mertebe‑i uzmâsını, hem bütün esmâ‑i İlâhiye’nin hakîki olduklarını ifâde ediyor. Ve esâsâtını muhâfaza edip, ahkâm‑ı Rubûbiyet’in muvâzenesini bozmuyor. Çünkü derler ki:
Cenâb‑ı Hakk’ın Ehadiyet‑i Zâtiyesiyle ve mekândan münezzehiyetiyle beraber, herşey bütün şuûnâtıyla, doğrudan doğruya ilmiyle ihâta ve teşhîs edilmiş ve irâdesiyle tercih ve tahsîs edilmiş ve kudretiyle isbât ve icâd edilmiştir. Bütün kâinâtı bir tek mevcûd gibi icâd ve tedbir ediyor. Bir çiçeği kolaylıkla halk ettiği gibi, koca baharı dahi o sühûletle halk eder. Bir şey bir şeye mâni olmaz. Teveccühünde tecezzî yoktur. Aynı ânda, her yerde, kudret ve ilmiyle tasarruf noktasında bulunuyor. Tasarrufunda tevzî' ve inkısam yoktur. Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Sözün İkinci Mevkıfının İkinci Maksadında bu sır tamamıyla izâh ve isbât edilmiştir.
87
“Lâ müşâhhate fittemsîl” kaidesiyle temsîldeki kusura bakılmadığından, gayet kusurlu bir temsîl söyleyeceğim; tâ iki meşrebin bir derece farkı anlaşılsın.
Meselâ, hàrika ve emsâlsiz, gayet büyük ve gayet zînetli, şark ve garba bir ânda uçacak ve şimâlden cenûba ulaşan kanatlarını kapayıp açacak, yüz binler nakışlarla tezyîn edilmiş ve kanadının herbir tüyünde gayet dâhiyâne san'atlar derc edilmiş bir tavus kuşu farz ediyoruz. Şimdi seyirci iki adam var. Akıl ve kalb kanatlarıyla bu kuşun yüksek mertebelerine ve hàrika zînetlerine uçmak istiyorlar.
Birisi, bu tavus kuşunun vaziyetine ve heykeline ve hàrikulâde herbir tüyündeki kudret nakışlarına bakar ve gayet aşk ve şevk ile sever. Dakîk tefekkürü kısmen bırakır ve aşka yapışır. Fakat görür ki, her gün o sevimli nakışlar tahavvül ve tebeddül eder. Sevdiği ve perestiş ettiği o mahbûblar kaybolur, zevâl buluyor.
O adam kendine tesellî vermek ve aklına sığıştıramadığı vahdet‑i hakîki ile rubûbiyet‑i mutlaka ve ehadiyet‑i zâtî ile hallâkıyet‑i külliyeye mâlik bir nakkàşın bir nakş‑ı san'atıdır demek lâzım gelirken; o i'tikàd yerine, “Bu tavus kuşundaki rûh o kadar àlîdir ki, onun sâni'i onun içindedir veya o olmuş. Hem o rûh, vücûduyla müttehid, vücûdu ise sûret‑i zâhiriye ile mümtezic olduğundan, o rûhun kemâli ve o vücûdun yüksekliği, bu cilveleri böyle gösterir, her dakika başka bir nakşı ve ayrı bir hüsnü izhâr eder. Hakîki ihtiyar ile bir icâd değil, belki bir cilvedir, bir tezâhürdür.” der.
88
Diğer adam der ki: “Bu mîzanlı ve nizâmlı, gayet san'atkârâne nakışlar, kat'î bir sûrette, bir irâde ve ihtiyar ve kasd ve meşîeti iktiza eder. İrâdesiz bir cilve, ihtiyarsız bir tezâhür olamaz. Evet, tavusun mâhiyeti güzel ve yüksektir; fakat onun mâhiyeti fâil olamaz. Belki münfaildir; fâili ile hiçbir cihette ittihâd edemez. Rûhu güzel ve àlîdir, fakat mûcid ve mutasarrıf değil, belki ancak mazhar ve medârdır. Çünkü herbir tüyünde, bilbedâhe, nihâyetsiz bir hikmetle bir san'at ve nihâyetsiz bir kudretle bir nakş‑ı zînet görünüyor. Bu ise irâdesiz, ihtiyarsız olamaz.
Bu kemâl‑i kudret içinde kemâl‑i hikmeti ve kemâl‑i ihtiyar içinde kemâl‑i rubûbiyet’i ve merhameti gösteren san'atlar, cilve‑milve işi değil. Bu yaldızlı defteri yazan kâtib onun içinde olamaz, onunla ittihâd edemez. Belki, yalnız o defter, o kâtibin yazı kaleminin ucuyla temâsı var. Öyle ise, o kâinât denilen misâlî tavusun hàrikulâde zînetleri, o tavus Hàlık’ının yaldızlı bir mektûbudur.”
İşte şimdi o kâinât tavusuna bak, o mektûbu oku, Kâtibine “Mâşâallâh, Tebârekallâh, Sübhânallâh” de. Mektûbu kâtib zanneden veya kâtibi mektûb içinde tahayyül eden veya mektûbu hayâl tevehhüm eden, elbette aşk perdesinde aklını saklamış, hakikatin hakîki sûretini görmemiş.
Vahdetü'l‑vücûdun meşrebine sebebiyet veren aşkın envâ'ından en mühim ciheti, aşk‑ı dünyadır. Mecâzî olan aşk‑ı dünya, aşk‑ı hakîkiye inkılâb ettiği zaman, vahdetü'l‑vücûda inkılâb eder.
Nasıl ki, insandan şahsî bir mahbûbu, muhabbet‑i mecâzî ile seven, sonra zevâl ve fenâsını kalbine yerleştiremeyen bir âşık, mahbûbuna aşk‑ı hakîki ile bir bekà kazandırmak için, “Ma'bûd ve Mahbûb‑u Hakîki’nin bir âyine‑i cemâlidir.” diye kendini tesellî eder, bir hakikate yapışır.
89
Öyle de, koca dünyayı ve kâinâtı hey'et‑i mecmuasıyla mahbûb ittihàz eden, sonra o muhabbet‑i acîbe dâimî zevâl ve firâk kamçılarıyla muhabbet‑i hakîkiye inkılâb ettiği vakit, o çok büyük mahbûbunu zevâl ve firâktan kurtarmak için vahdetü'l‑vücûd meşrebine ilticâ eder. Eğer gayet yüksek ve kuvvetli îmân sâhibi ise, Muhyiddin‑i Arabî’nin emsâli gibi zâtlara zevkli, nurânî, makbûl bir mertebe olur. Yoksa, vartalara, maddiyâta girmek, esbâbda boğulmak ihtimali var.
Vahdetü'ş‑Şühûd ise, o zararsızdır, ehl‑i sahvın da yüksek bir meşrebidir.
اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ﴾
90
Onuncu Lem'aŞefkat Tokatları Risalesi
﴿﷽﴾
﴿يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَع۪يدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ﴾ âyetinin bir sırrını, Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşlarımın beşeriyet muktezâsı olarak sehiv ve hatâlarının neticesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyân etmekle tefsir ediyor. Hizmet‑i Kur'âniye’nin bir silsile‑i kerâmeti ve o hizmet‑i kudsiyenin etrafında İzn‑i İlâhî ile nezâret eden ve himmet ve duâsıyla yardım eden Gavs‑ı A'zam’ın bir nev'i kerâmeti beyân edilecek. Tâ ki, bu hizmet‑i kudsiyede bulunanlar, ciddiyetlerinde, hizmetlerinde sebat etsinler.
Bu hizmet‑i kudsiyenin kerâmeti üç nev'idir.
Birinci nev'i: O hizmeti ihzar etmek ve hàdimlerini o hizmete sevk etmek cihetidir.
İkinci kısım: Mânileri bertaraf etmek ve muzırların şerrini def'edip onları tokatlamaktır.
Bu iki kısmın hâdiseleri çoktur, hem çok uzundur. (❋) Başka vakte ta'likan, en hafif olan üçüncü bir kısımdan bahsedeceğiz.
91
Üçüncü kısım şudur ki: Hizmette hàlisen çalışanlara fütûr geldiği vakit şefkatli bir tokat yerler, intibâha gelerek yine o hizmete girerler. Bu kısmın hâdisâtı yüzden fazladır. Yalnız yirmi hâdiseden onüç, ondördü şefkatli tokat yemişler, altı‑yedisi zecr tokadı görmüşler.
Birincisi
Bu bîçâre Said’dir. Her ne vakit hizmete fütûr verir, “neme lâzım” deyip hususî, nefsime ait işlerle meşgul olduğum zaman tokat yemişim. Hem de kanâatim geliyor ki, ihmalimden tokat yedim. Çünkü; hangi maksadım beni iğfale sevk etmişse, onun aksi ile tokat yerdim. Sâir hàlis arkadaşlarımın da yedikleri şefkat tokatları, dikkat ede ede, benim gibi, hangi maksad için ihmal etmişse, onun aksiyle şefkat tokatlarını yediklerinden, kanâatimiz gelmiş ki, o hâdiseler Hizmet‑i Kur'âniye’nin kerâmetindendir.
Meselâ; bu bîçâre Said, Van’da ders‑i hakàik-ı Kur'âniye ile meşgul olduğum mikdarca, Şeyh Said hâdisâtı zamanında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vaktâ ki, “neme lâzım” dedim, kendi nefsimi düşündüm, âhiretimi kurtarmak için Erek Dağı’nda harâbe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebebsiz beni aldılar, nefyettiler. Burdur’a getirildim.
Orada yine Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunduğum mikdarca – o vakit menfîlere çok dikkat ediliyordu – her akşam isbât‑ı vücûd etmekle mükellef oldukları hâlde, ben ve hàlis talebelerim müstesnâ kaldık. Ben hiçbir vakit isbât‑ı vücûda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın vâlisi, oraya gelen Fevzi Paşa’ya şikâyet etmiş. Fevzi Paşa demiş: “Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz.” Bu sözü ona söylettiren, Hizmet‑i Kur'âniye’nin kudsiyetidir. Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnız âhiretimi düşünmek fikri bana galebe etti, Hizmet‑i Kur'âniye’de muvakkat fütûr geldi; aks‑i maksadımla tokat yedim. Yani; bir menfâdan diğerine, Isparta’ya gönderildim.
Isparta’da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra bazı korkak insanların ihtarlarıyla, “Belki bu vaziyeti hükûmet hoş görmeyecek. Bir parça teennî etsen daha iyi olur.” dediler. Bende, tekrar yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet buldu. “Aman, halklar gelmesin” dedim. Yine o menfâdan dahi üçüncü nefiy olarak Barla’ya verildim.
92