Birinci Suâliniz
Cedlerinizden birisinin imzası اَلسَّيِّدْ مُحَمَّدْ ’e dair mahrem suâliniz var.
Kardeşim buna ilmî ve tahkîkî ve keşfî cevab vermek elimde değil. Fakat ben arkadaşlarıma derdim ki: “Hulûsi ne şimdiki Türklere ve ne de Kürdlere benzemiyor. Bunda başka bir hâsiyet görüyorum.” Arkadaşlarım da beni tasdik ediyordular.
77
دَادِ حَقْ رَا قَابِلِيَّتْ شَرْطْ نِيسْتْ
sırrıyla “Hulûsi’de büyük bir asâlet tezâhürü bir dâd‑ı Haktır.” derdik. Hem kat'iyyen bil ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki âli var. Biri: Nesebî âldir. Biri de Şahs‑ı manevîsi ve nurânîsinin risalet noktasındaki âli var. Bu ikinci âlde kat'iyyen sen dâhil olmakla beraber, birinci âlde dahi delilsiz bir kanâatim var ki ceddinin imzası sebebsiz değildir.
İkinci Suâl
Azîz kardeşim!
Senin İkinci Suâlinin Hülâsası: Muhyiddin‑i Arabî demiş: “Rûhun mahlûkıyeti, inkişafından ibarettir.” O suâl ile, benim gibi zayıf bir bîçâreyi, Muhyiddin‑i Arabî gibi müdhiş bir hàrika‑i hakikat, bir dâhiye‑i ilm-i esrâra karşı mübârezeye mecbur ediyorsun. Fakat mâdem nusûs‑u Kur'ân’a istinâden bahse girişeceğim; ben sinek dahi olsam o kartaldan daha yüksek uçabilirim.
Kardeşim, bil ki: Hazret‑i Muhyiddin aldatmaz, fakat aldanır. Hâdîdir, fakat her kitabında mühdî olamıyor. Gördüğü doğrudur, fakat hakikat değildir. Yirmi Dokuzuncu Sözde, rûh bahsinde, medâr‑ı suâliniz olan o hakikat izâh edilmiştir.
Evet, rûh, mâhiyeti itibariyle bir kanun‑u emrîdir. Fakat vücûd‑u haricî giydirilmiş bir nâmus‑u zîhayattır ve vücûd‑u haricî sâhibi bir kanundur. Hazret‑i Muhyiddin, yalnız mâhiyeti noktasında düşünmüştür. Vahdetü'l‑vücûd meşrebince, eşyanın vücûdunu hayâl görüyor. O zât, hàrika keşfiyâtıyla ve müşâhedâtıyla ve mühim bir meşreb sâhibi ve müstakil bir meslek ihtiyar ettiğinden, bilmecbûriye, zayıf te'vilâtla, tekellüflü bir sûrette, bazı âyâtı meşrebine, meşhûdâtına tatbik ediyor, âyâtın sarâhatini incitiyor. Sâir risalelerde cadde‑i müstakîme-i Kur'âniye ve minhâc‑ı kavim-i Ehl-i Sünnet beyân edilmiştir. O zât‑ı kudsînin kendine mahsûs bir makamı var; hem makbûlîndendir. Fakat mîzansız keşfiyâtında hududları çiğnemiş ve cumhûr‑u muhakkìkîne çok mes'elelerde muhâlefet etmiş.
78
İşte, bu sır içindir ki, o kadar yüksek ve hàrika bir kutub, bir ferîd‑i deverân olduğu hâlde, kendine mahsûs tarîkatı gayet kısacık, Sadreddin‑i Konevî’ye münhasır kalıyor gibidir ve âsârından istikametkârâne istifade nâdir oluyor. Hattâ çok muhakkìkîn‑i asfiyâ, o kıymetdâr âsârını mütâlaa etmeye revâc göstermiyorlar; hattâ bazıları men' ediyorlar.
Hazret‑i Muhyiddin’in meşrebiyle ehl‑i tahkîkin meşrebinin mâbeynindeki esâslı fark ve onların me'hazlerini göstermek, çok uzun tedkîkàta ve çok yüksek ve geniş nazarlara muhtaçtır. Evet, fark o kadar dakîk ve derin ve me'haz o kadar yüksek ve geniştir ki, Hazret‑i Muhyiddin hatâsından muâheze edilmemiş, makbûl olarak kalmış. Yoksa, eğer ilmen, fikren ve keşfen o fark o me'haz görünseydi, onun için gayet büyük bir sukùt ve ağır bir hatâ olurdu. Mâdem fark o kadar derindir; bir temsîl ile o farkı ve o me'hazleri, Hazret‑i Muhyiddin’in o mes'elede yanlışını göstermeye muhtasaran çalışacağız. Şöyle ki:
Meselâ, bir âyinede güneş görünüyor. Şu âyine, güneşin hem zarfı, hem mevsufudur. Yani, güneş bir cihette onun içinde bulunur ve bir cihette âyineyi ziynetlendirip parlak bir boyası, bir sıfatı olur. Eğer o âyine, fotoğraf âyinesi ise, güneşin misâlini sâbit bir sûrette kağıda alıyor. Şu hâlde, âyinede görünen güneş, fotoğrafın resim kağıdındaki görünen mâhiyeti, hem âyineyi süslendirip sıfatı hükmüne geçtiği cihette, hakîki güneşin gayrıdır. Güneş değil, belki güneşin cilvesi başka bir vücûda girmesidir. Âyine içinde görünen güneşin vücûdu ise, hariçteki görünen güneşin ayn‑ı vücûdu değilse de, ona irtibatı ve ona işâret ettiği için, onun ayn‑ı vücûdu zannedilmiş.
79
İşte bu temsîle binâen, “Âyinede hakîki güneşten başka bir şey yoktur.” denilmek ve âyineyi zarf ve içindeki güneşin vücûd‑u haricîsi murad olmak cihetiyle denilebilir. Fakat âyinenin sıfatı hükmüne geçmiş münbasit aksi ve fotoğraf kağıdına intikal eden resim cihetiyle güneştir denilse, hatâdır; “Güneşten başka içinde bir şey yoktur.” demek yanlıştır. Çünkü, âyinenin parlak yüzündeki akis ve arkasında teşekkül eden resim var. Bunların da ayrı ayrı birer vücûdu var. Çendan o vücûdlar güneşin cilvesindendir; fakat güneş değiller. İnsanın zihni, hayâli, bu âyine misâline benzer. Şöyle ki:
İnsanın âyine‑i fikrindeki ma'lûmâtın dahi iki vechi var: Bir vecihle ilimdir, bir vecihle ma'lûmdur. Eğer zihni o ma'lûma zarf saysak, o vakit o ma'lûm mevcûd, zihnî bir ma'lûm olur; vücûdu ayrı bir şeydir. Eğer zihni o şeyin husûlüyle mevsuf saysak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur, bir vücûd‑u haricîsi vardır. O ma'lûmun vücûd ve cevheri dahi olsa, bununki arazî bir vücûd‑u haricîsi olur.
İşte bu iki temsîle göre, kâinât bir âyinedir. Her mevcûdâtın mâhiyeti dahi birer âyinedir. Kudret‑i Ezeliye ile icâd‑ı İlâhîye ma'rûzdurlar. Herbir mevcûd, bir cihetle Şems‑i Ezelî’nin bir isminin bir nev'i âyinesi olup bir nakşını gösterir. Hazret‑i Muhyiddin meşrebinde olanlar, yalnız âyinelik ve zarfiyet cihetinde ve âyinedeki vücûd‑u misâlî, nefiy noktasında ve akis, ayn‑ı mün'akis olmak üzere keşfedip, başka mertebeyi düşünmeyerek, “Lâ mevcûde illâ Hû” diyerek, yanlış etmişler. “Hakàiku'l‑eşyâi sâbitetün” kaide‑i esâsiyeyi inkâr etmek derecesine düşmüşler.
Amma ehl‑i hakikat ise, veraset‑i Nübüvvet sırrıyla ve Kur'ân’ın kat'î ifâdâtıyla görmüşler ki, âyine‑i mevcûdâtta kudret ve irâde‑i İlâhiye ile vücûd bulan nakışlar Onun eserleridir. “Heme Ez Ost”(1) tur; “Heme Ost”(2) değil. Eşyanın bir vücûdu vardır ve o vücûd bir derece sâbittir. Çendan o vücûd, vücûd‑u Vâcib’e nisbeten vehmî ve hayâlî hükmünde zayıftır; fakat Kadîr‑i Ezelî’nin icâd ve irâde ve kudretiyle vardır.
80
Nasıl ki, temsîlde, âyine içindeki güneşin hakîki vücûd‑u haricîsinden başka bir vücûd‑u misâlîsi var.
Ve âyineyi ziynetli boyalayan münbasit aksinin dahi arazî ve ayrı bir vücûd‑u haricîsi var. Ve aynanın arkasındaki fotoğrafın resim kağıdına intikaş eden sûret‑i şemsiyenin dahi ayrı ve arazî bir vücûd‑u haricîsi vardır, hem bir derece sâbit bir vücûddur. Öyle de, kâinât âyinesinde ve mâhiyât‑ı eşya âyinelerinde Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin irâde ve ihtiyar ve kudret ile hâsıl olan cilveleriyle tezâhür eden nukùş‑u masnûâtın, Vücûd‑u Vâcib’den ayrı, hâdis bir vücûdu var. Hem o vücûda Kudret‑i Ezeliye ile sebat verilmiş. Fakat eğer irtibat kesilse, bütün eşya birden fenâya gider. Bekà‑i vücûd için her ân, herşey, Hàlıkının ibkàsına muhtaçtır. Çendan “hakàiku'l‑eşyâi sâbitetün”dür; fakat Onun isbât ve tesbitiyle sâbittir.
İşte, Hazret‑i Muhyiddin, “Rûh mahlûk değil; âlem‑i emirden ve sıfat‑ı İrâdeden gelmiş bir hakikattir” demesi, çok nusûsun zâhirine muhâlif olduğu gibi; mezkûr tahkîkata binâen iltibas etmiş, aldanmış, zayıf vücûdları görmemiş.
Esmâ‑i İlâhiye’den Hallâk, Rezzâk gibi isimlerin mazharları vehmî ve hayâlî şeyler olamaz. Mâdem o esmâ hakikatlidirler. Elbette mazharlarının da hakikat‑i hariciyeleri vardır.
81
Üçüncü Suâliniz
İlm‑i cifre anahtar olacak bir ders istiyorsunuz.
Elcevab: Biz kendi arzu ve tedbirimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyarımızın fevkınde, bize, daha hayırlı bir ihtiyar işimize hâkimdir. İlm‑i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife‑i hakîkiyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hattâ, kaç defadır esrâr‑ı Kur'âniyeye karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu; kemâl‑i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum:
Birisi, لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ yasağına karşı hilâf‑ı edebde bulunmak ihtimali var.
İkincisi, hakàik‑ı esâsiye-i îmâniye ve Kur'âniyenin berâhin‑i kat'iyye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm‑i cifir gibi ulûm‑u hafiyenin yüz derece daha fevkınde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife‑i kudsiyede kat'î hüccetler ve muhkem deliller sû‑i isti'mâle meydân vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbût olmayan ulûm‑u hafiyede sû‑i isti'mâl girip şarlatanların istifade etmeleri ihtimalidir. Zâten hakikatlerin hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyaca göre bir nebze ihsân edilir.
İşte, ilm‑i cifrin anahtarları içinde en kolayı ve belki en sâfîsi ve belki en güzeli, ism‑i Bedî'den gelen ve Kur'ân’da Lafza‑i Celâl’de cilvesini gösteren ve bizim neşrettiğimiz âsârı ziynetlendiren tevâfukun envâlarıdır. Kerâmet‑i Gavsiye’nin birkaç yerinde bir nebze gösterilmiş.
Ezcümle, tevâfuk birkaç cihette bir şeyi gösterse, delâlet derecesinde bir işârettir. Bazen bir tek tevâfuk, bazı karâinle delâlet hükmüne geçer. Her ne ise, şimdilik bu kadar yeter. Ciddi ihtiyaç olsa size bildirilecektir.
82
Dördüncü Suâliniz
Yani sizin değil, İmâm Ömer Efendinin suâli ki, bedbaht bir doktor, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın pederi varmış diye, (Hâşiye) dîvânecesine bir te'vil ile bir âyetten kendine güyâ şâhid gösteriyor…
O bîçâre adam bir zaman hurûf‑u mukattaa ile bir hat icâdına çalışıyordu. Hem pek çok harâretli çalışıyordu. O vakit anladım ki, o adam zındıkların tavrından hissetmiş ki, hurûfât‑ı İslâmiyenin kaldırılmasına teşebbüs edecekler. O adam güyâ o sele karşı hizmet edeceğim diye çok beyhûde çalışmış. Şimdi bu mes'elede ve hem ikinci mes'elesinde yine zındıkların esâsât‑ı İslâmiye’ye karşı müdhiş hücumunu hissetmiş ki böyle mânâsız te'vilât ile bir musâlaha yolunu açmak istediğini zannediyorum.
﴿اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ﴾ gibi nusûs‑u kat'iyye ile Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm pedersiz olduğu kat'iyyeti varken, tenâsüldeki bir kanunun muhâlefetini gayr‑ı mümkün telâkki etmekle, vâhî te'vilât ile bu metîn ve esâslı hakikati değiştirmeye teşebbüs edenlerin sözüne ehemmiyet verilmez ve ehemmiyete değmez. Çünkü hiçbir kanun yoktur ki, şüzûzları ve nâdirleri bulunmasın ve haricine çıkmış ferdleri bulunmasın. Ve hiçbir kaide‑i külliye yoktur ki, hàrika ferdler ile tahsîs edilmesin.
83
Zaman‑ı Âdem’den beri bir kanundan hiçbir ferd şüzûz etmemek ve haricine çıkmamak olamaz. Evvelâ, bu kanun‑u tenâsül, mebde' itibariyle, iki yüz bin envâ'‑ı hayvanatın mebde'leriyle hark edilmiş ve nihâyet verilmiş. Yani, en evvelki pederleri âdeta Âdem’leri hükmünde, iki yüz bin o evvelki pederler, kanun‑u tenâsülü hark etmişler. Peder ve vâlideden gelmemişler ve o kanun haricinde vücûd verilmiş.
Hem her baharda gözümüzle gördüğümüz, yüz bin envâ'ın kısm‑ı a'zamı, hadsiz efrâdları, kanun‑u tenâsül haricinde – yaprakların yüzünde, taaffün etmiş maddelerde – o kanun haricinde icâd edilir. Acaba mebde'inde ve hattâ her senede bu kadar şâzlarla yırtılmış, zedelenmiş bir kanunu, bin dokuz yüz senede bir ferdin şüzûzunu akla sığıştıramayan ve nusûs‑u Kur'âniyeye karşı bir te'vile yapışan bir akıl, kaç derece akılsızlık ettiğini kıyâs et.
O bedbahtların kanun‑u tabîi tâbir ettiği şeyler, emr‑i İlâhî ve irâde‑i Rabbâniye’nin küllî bir cilvesi olan âdetullâh kanunlarıdır ki, Cenâb‑ı Hak, o âdâtını bazı hikmet için değiştirir. Herşeyde ve her kanunda irâde ve ihtiyarının hükmettiğini gösterir. Hàrikulâde bazı ferdlerde hark‑ı âdât eder.
﴿اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ﴾
fermânıyla bu hakikati gösterir.
84
Ömer Efendinin o doktora dair ikinci suâli
O doktor, o mes'elede o kadar eblehâne hareket ediyor ki, sözlerini dinlemek yâhut ehemmiyet verip cevab vermekten çok aşağıdır. Bu bîçâre, küfür ve îmân ortasını bulmak istiyor. Onun ehemmiyetsiz bahsine karşı değil, belki yalnız Ömer Efendinin istifsarına göre derim:
Me'murât ve menhiyât‑ı şer'iyede illet, emr‑i İlâhî’dir ve nehy‑i İlâhî’dir. Maslahatlar ve hikmetler ise, müreccihtirler; emir ve nehyin taalluklarına ism‑i Hakîm noktasında sebeb olabilir.
Meselâ, sefer eden, namazını kasreder. Bu namazın kasrına bir illet ve bir hikmet var. İllet, seferdir; hikmet, meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat olmasa da, namaz kasredilir. Sefer olmasa, hânesinde yüz meşakkat görse, yine namaz kasredilmez. Çünkü meşakkat filcümle bazen seferde bulunması, kasr‑ı namaza hikmet olmasına kâfîdir ve seferi illet yapmasına da yine kâfîdir.
İşte, bu kaide‑i şer'iyeye binâen, ahkâm‑ı şer'iye hikmetlere göre tağayyür etmiyor, hakîki illetlere bakar. Meselâ, o doktorun bahsettiği gibi, hınzırın etinden bildiği zarardan, hastalıktan başka, “Hınzır eti yiyen bir cihette hınzırlaşır.” (Hâşiye) kaidesiyle ve o hayvan, sâir hayvanat‑ı ehliye gibi zararsız yapılmıyor. Etinden gelen menfaatten ziyâde, çok zarar îrâs etmekle beraber, etindeki kuvvetli yağ, kuvvetli soğuk memleketi olan frengistandan başka tıbben muzır olduğu gibi, ma'nen ve hakikaten çok zararlı olduğu tahakkuk etmiş.
İşte bu gibi hikmetler, onun haram olmasına ve nehy‑i İlâhî taallukuna da bir hikmet olmuştur. Hikmet her ferdde ve her vakitte bulunmak lâzım değildir. O hikmetin tebeddülü ile illet değişmez. İllet değişmezse hüküm değişmez. İşte bu kaideye göre, o bîçâre adamın ne kadar şerîatın rûhundan uzak konuştuğu anlaşılsın. Şerîat nâmına onun sözüne ehemmiyet verilmez. Hàlıkın çok akılsız feylesoflar sûretinde hayvanları vardır!
85
İkinci Suâlin Zeyli
Muhyiddin‑i Arabî hakkındaki suâlin cevabına zeyldir.
Suâl: Muhyiddin‑i Arabî, vahdetü'l‑vücûd mes'elesini en yüksek bir mertebe telâkki ettiği gibi, ehl‑i aşk bir kısım evliyâ‑i azîme dahi ona ittibâ' etmişler. Bu mes'elenin en yüksek mertebe olmadığını, hem hakîki olmadığını, belki bir derecede ehl‑i sekir ve istiğrakın ve ashâb‑ı şevk ve aşkın meşrebi olduğunu diyorsun. Öyle ise, muhtasaran, sırr‑ı veraset-i Nübüvvetle ve Kur'ânın sarâhatiyle gösterilen Tevhidin yüksek mertebesi hangisidir? Göster.
Elcevab: Benim gibi hiç‑ender hiç, âciz bir bîçârenin kısa fikriyle bu yüksek mertebeleri muhâkeme etmek, yüz derece haddimin fevkındedir. Yalnız, Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzinden gelen gayet muhtasar bir‑iki nükteyi söyleyeceğim; belki bu mes'elede faydası olacak.
Birinci Nükte
Vahdetü'l‑vücûdun meşrebine ve saplanmasına çok esbâb var. Onlardan bir‑ikisi kısaca beyân edilecek.
Birinci Sebeb: Mertebe‑i Rubûbiyetin hallâkıyetini a'zamî derecede zihinlerine sığıştıramadıklarından ve sırr‑ı Ehadiyet’le, herşeyi bizzat kabza‑i Rubûbiyet’inde tuttuğunu ve herşey kudret ve ihtiyar ve irâdesiyle vücûd bulduğunu kalblerine tam yerleştiremediklerinden; “Herşey O’dur” veyâhut “yoktur” veya “hayâldir” veya “tezâhüriyetidir” veya “cilveleridir” demeye kendilerini mecbur bilmişler.
İkinci Sebeb: Firâkı hiç istemeyen ve firâktan şiddetle kaçan ve ayrılıktan titreyen ve bu'diyetten Cehennem gibi korkan ve zevâlden gayet derece nefret eden ve visâli, rûhu ve canı gibi seven ve kurbiyeti Cennet gibi hadsiz bir iştiyakla arzulayan aşk sıfatı, herşeydeki akrebiyet‑i İlâhiye’nin bir cilvesine yapışmakla; firâk ve bu'diyeti hiçe sayıp, likà ve visâli dâimî zannederek “Lâ mevcûde illâ Hû” diye, aşkın sekriyle ve o şevk‑i bekà ve likà ve visâlin muktezâsıyla, gayet zevkli bir meşreb‑i hâlî vahdetü'l‑vücûdda bulunduğunu tasavvur ederek, müdhiş firâklardan kurtulmak için, o vahdetü'l‑vücûd mes'elesini melce' ittihàz etmişler.
86
Demek birinci sebebin menşe'i, aklın eli gayet geniş ve gayet yüksek olan bazı hakàik‑ı îmâniyeye yetişmediğinden ve ihâta edemediğinden ve aklın îmân noktasında tamamıyla inkişaf etmediğindendir. İkinci sebebin menşe'i, kalbin aşk noktasında fevkalâde inkişafından ve hàrikulâde inbisatından ve genişliğinden ileri gelmiştir.
Amma sarâhat‑i Kur'âniye ile veraset‑i Nübüvvetin evliyâ‑i azîmesi ve ehl‑i sahv olan asfiyânın gördükleri mertebe‑i uzmâ-yı Tevhid ise, hem çok yüksektir, hem rubûbiyet ve hallâkıyet‑i İlâhiye’nin mertebe‑i uzmâsını, hem bütün esmâ‑i İlâhiye’nin hakîki olduklarını ifâde ediyor. Ve esâsâtını muhâfaza edip, ahkâm‑ı Rubûbiyet’in muvâzenesini bozmuyor. Çünkü derler ki:
Cenâb‑ı Hakk’ın Ehadiyet‑i Zâtiyesiyle ve mekândan münezzehiyetiyle beraber, herşey bütün şuûnâtıyla, doğrudan doğruya ilmiyle ihâta ve teşhîs edilmiş ve irâdesiyle tercih ve tahsîs edilmiş ve kudretiyle isbât ve icâd edilmiştir. Bütün kâinâtı bir tek mevcûd gibi icâd ve tedbir ediyor. Bir çiçeği kolaylıkla halk ettiği gibi, koca baharı dahi o sühûletle halk eder. Bir şey bir şeye mâni olmaz. Teveccühünde tecezzî yoktur. Aynı ânda, her yerde, kudret ve ilmiyle tasarruf noktasında bulunuyor. Tasarrufunda tevzî' ve inkısam yoktur. Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Sözün İkinci Mevkıfının İkinci Maksadında bu sır tamamıyla izâh ve isbât edilmiştir.
87
“Lâ müşâhhate fittemsîl” kaidesiyle temsîldeki kusura bakılmadığından, gayet kusurlu bir temsîl söyleyeceğim; tâ iki meşrebin bir derece farkı anlaşılsın.
Meselâ, hàrika ve emsâlsiz, gayet büyük ve gayet zînetli, şark ve garba bir ânda uçacak ve şimâlden cenûba ulaşan kanatlarını kapayıp açacak, yüz binler nakışlarla tezyîn edilmiş ve kanadının herbir tüyünde gayet dâhiyâne san'atlar derc edilmiş bir tavus kuşu farz ediyoruz. Şimdi seyirci iki adam var. Akıl ve kalb kanatlarıyla bu kuşun yüksek mertebelerine ve hàrika zînetlerine uçmak istiyorlar.
Birisi, bu tavus kuşunun vaziyetine ve heykeline ve hàrikulâde herbir tüyündeki kudret nakışlarına bakar ve gayet aşk ve şevk ile sever. Dakîk tefekkürü kısmen bırakır ve aşka yapışır. Fakat görür ki, her gün o sevimli nakışlar tahavvül ve tebeddül eder. Sevdiği ve perestiş ettiği o mahbûblar kaybolur, zevâl buluyor.
O adam kendine tesellî vermek ve aklına sığıştıramadığı vahdet‑i hakîki ile rubûbiyet‑i mutlaka ve ehadiyet‑i zâtî ile hallâkıyet‑i külliyeye mâlik bir nakkàşın bir nakş‑ı san'atıdır demek lâzım gelirken; o i'tikàd yerine, “Bu tavus kuşundaki rûh o kadar àlîdir ki, onun sâni'i onun içindedir veya o olmuş. Hem o rûh, vücûduyla müttehid, vücûdu ise sûret‑i zâhiriye ile mümtezic olduğundan, o rûhun kemâli ve o vücûdun yüksekliği, bu cilveleri böyle gösterir, her dakika başka bir nakşı ve ayrı bir hüsnü izhâr eder. Hakîki ihtiyar ile bir icâd değil, belki bir cilvedir, bir tezâhürdür.” der.
88
Diğer adam der ki: “Bu mîzanlı ve nizâmlı, gayet san'atkârâne nakışlar, kat'î bir sûrette, bir irâde ve ihtiyar ve kasd ve meşîeti iktiza eder. İrâdesiz bir cilve, ihtiyarsız bir tezâhür olamaz. Evet, tavusun mâhiyeti güzel ve yüksektir; fakat onun mâhiyeti fâil olamaz. Belki münfaildir; fâili ile hiçbir cihette ittihâd edemez. Rûhu güzel ve àlîdir, fakat mûcid ve mutasarrıf değil, belki ancak mazhar ve medârdır. Çünkü herbir tüyünde, bilbedâhe, nihâyetsiz bir hikmetle bir san'at ve nihâyetsiz bir kudretle bir nakş‑ı zînet görünüyor. Bu ise irâdesiz, ihtiyarsız olamaz.
Bu kemâl‑i kudret içinde kemâl‑i hikmeti ve kemâl‑i ihtiyar içinde kemâl‑i rubûbiyet’i ve merhameti gösteren san'atlar, cilve‑milve işi değil. Bu yaldızlı defteri yazan kâtib onun içinde olamaz, onunla ittihâd edemez. Belki, yalnız o defter, o kâtibin yazı kaleminin ucuyla temâsı var. Öyle ise, o kâinât denilen misâlî tavusun hàrikulâde zînetleri, o tavus Hàlık’ının yaldızlı bir mektûbudur.”
İşte şimdi o kâinât tavusuna bak, o mektûbu oku, Kâtibine “Mâşâallâh, Tebârekallâh, Sübhânallâh” de. Mektûbu kâtib zanneden veya kâtibi mektûb içinde tahayyül eden veya mektûbu hayâl tevehhüm eden, elbette aşk perdesinde aklını saklamış, hakikatin hakîki sûretini görmemiş.
Vahdetü'l‑vücûdun meşrebine sebebiyet veren aşkın envâ'ından en mühim ciheti, aşk‑ı dünyadır. Mecâzî olan aşk‑ı dünya, aşk‑ı hakîkiye inkılâb ettiği zaman, vahdetü'l‑vücûda inkılâb eder.
Nasıl ki, insandan şahsî bir mahbûbu, muhabbet‑i mecâzî ile seven, sonra zevâl ve fenâsını kalbine yerleştiremeyen bir âşık, mahbûbuna aşk‑ı hakîki ile bir bekà kazandırmak için, “Ma'bûd ve Mahbûb‑u Hakîki’nin bir âyine‑i cemâlidir.” diye kendini tesellî eder, bir hakikate yapışır.
89
Öyle de, koca dünyayı ve kâinâtı hey'et‑i mecmuasıyla mahbûb ittihàz eden, sonra o muhabbet‑i acîbe dâimî zevâl ve firâk kamçılarıyla muhabbet‑i hakîkiye inkılâb ettiği vakit, o çok büyük mahbûbunu zevâl ve firâktan kurtarmak için vahdetü'l‑vücûd meşrebine ilticâ eder. Eğer gayet yüksek ve kuvvetli îmân sâhibi ise, Muhyiddin‑i Arabî’nin emsâli gibi zâtlara zevkli, nurânî, makbûl bir mertebe olur. Yoksa, vartalara, maddiyâta girmek, esbâbda boğulmak ihtimali var.
Vahdetü'ş‑Şühûd ise, o zararsızdır, ehl‑i sahvın da yüksek bir meşrebidir.
اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ﴾
90
Onuncu Lem'aŞefkat Tokatları Risalesi
﴿﷽﴾
﴿يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَع۪يدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ﴾ âyetinin bir sırrını, Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşlarımın beşeriyet muktezâsı olarak sehiv ve hatâlarının neticesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyân etmekle tefsir ediyor. Hizmet‑i Kur'âniye’nin bir silsile‑i kerâmeti ve o hizmet‑i kudsiyenin etrafında İzn‑i İlâhî ile nezâret eden ve himmet ve duâsıyla yardım eden Gavs‑ı A'zam’ın bir nev'i kerâmeti beyân edilecek. Tâ ki, bu hizmet‑i kudsiyede bulunanlar, ciddiyetlerinde, hizmetlerinde sebat etsinler.
Bu hizmet‑i kudsiyenin kerâmeti üç nev'idir.
Birinci nev'i: O hizmeti ihzar etmek ve hàdimlerini o hizmete sevk etmek cihetidir.
İkinci kısım: Mânileri bertaraf etmek ve muzırların şerrini def'edip onları tokatlamaktır.
Bu iki kısmın hâdiseleri çoktur, hem çok uzundur. (❋) Başka vakte ta'likan, en hafif olan üçüncü bir kısımdan bahsedeceğiz.
91
Üçüncü kısım şudur ki: Hizmette hàlisen çalışanlara fütûr geldiği vakit şefkatli bir tokat yerler, intibâha gelerek yine o hizmete girerler. Bu kısmın hâdisâtı yüzden fazladır. Yalnız yirmi hâdiseden onüç, ondördü şefkatli tokat yemişler, altı‑yedisi zecr tokadı görmüşler.
Birincisi
Bu bîçâre Said’dir. Her ne vakit hizmete fütûr verir, “neme lâzım” deyip hususî, nefsime ait işlerle meşgul olduğum zaman tokat yemişim. Hem de kanâatim geliyor ki, ihmalimden tokat yedim. Çünkü; hangi maksadım beni iğfale sevk etmişse, onun aksi ile tokat yerdim. Sâir hàlis arkadaşlarımın da yedikleri şefkat tokatları, dikkat ede ede, benim gibi, hangi maksad için ihmal etmişse, onun aksiyle şefkat tokatlarını yediklerinden, kanâatimiz gelmiş ki, o hâdiseler Hizmet‑i Kur'âniye’nin kerâmetindendir.
Meselâ; bu bîçâre Said, Van’da ders‑i hakàik-ı Kur'âniye ile meşgul olduğum mikdarca, Şeyh Said hâdisâtı zamanında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vaktâ ki, “neme lâzım” dedim, kendi nefsimi düşündüm, âhiretimi kurtarmak için Erek Dağı’nda harâbe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebebsiz beni aldılar, nefyettiler. Burdur’a getirildim.
Orada yine Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunduğum mikdarca – o vakit menfîlere çok dikkat ediliyordu – her akşam isbât‑ı vücûd etmekle mükellef oldukları hâlde, ben ve hàlis talebelerim müstesnâ kaldık. Ben hiçbir vakit isbât‑ı vücûda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın vâlisi, oraya gelen Fevzi Paşa’ya şikâyet etmiş. Fevzi Paşa demiş: “Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz.” Bu sözü ona söylettiren, Hizmet‑i Kur'âniye’nin kudsiyetidir. Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnız âhiretimi düşünmek fikri bana galebe etti, Hizmet‑i Kur'âniye’de muvakkat fütûr geldi; aks‑i maksadımla tokat yedim. Yani; bir menfâdan diğerine, Isparta’ya gönderildim.
Isparta’da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra bazı korkak insanların ihtarlarıyla, “Belki bu vaziyeti hükûmet hoş görmeyecek. Bir parça teennî etsen daha iyi olur.” dediler. Bende, tekrar yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet buldu. “Aman, halklar gelmesin” dedim. Yine o menfâdan dahi üçüncü nefiy olarak Barla’ya verildim.
92
Barla’da ne vakit bana fütûr gelmiş ise, yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet bulmuş ise, bu ehl‑i dünyanın yılanlarından, münâfıklarından birisi bana musallat olmuş. Bu sekiz senede seksen hâdiseyi, kendi başımdan geçtiği için hikâye edebilirim. Usandırmamak için kısa kesiyorum.
Ey kardeşlerim! Başıma gelen şefkat tokatlarını söyledim. Sizlerin de başınıza gelen şefkat tokatlarını, izin verirseniz ve helâl etseniz, söyleyeceğim. Gücenmeyiniz. Gücenen olursa ismini tasrîh etmeyeceğim.
İkincisi
Öz kardeşim ve en birinci ve yüksek ve fedâkâr bir talebem olan Abdülmecîd’in Van’da güzel bir evi vardı. İdaresi yerinde, hem muallim idi. Hizmet‑i Kur'âniye’nin daha revâclı bir yeri olan hududa gitmekliğim için arzumun hilâfına olarak teşebbüs edenlere, ictihâdınca, güyâ menfaatim için iştirâk etmedi, re'y vermedi. Güyâ, ben hududa gitseydim, hem Hizmet‑i Kur'âniye siyasetsiz, sâfî olmayacak, hem onu Van’dan çıkaracak idiler diye iştirâk etmedi. Maksadının aksiyle şefkatli bir tokat yedi. Hem Van’dan, hem o güzel evinden, hem memleketinden ayrıldı. Ergani’ye gitmeye mecbur kaldı.
Üçüncüsü
Hizmet‑i Kur'âniye’nin pek mühim bir a'zâsı olan Hulûsi Bey, Eğirdir’den memlekete gittiği vakit, saâdet‑i dünyeviyeyi tam zevk ettirecek ve te'min edecek esbâb bulunduğundan, bir derece, sırf uhrevî olan Hizmet‑i Kur'âniye’de fütûra yüz göstermeye dair esbâb hazırlandı. Çünkü; hem çoktan görmediği peder ve vâlidesine kavuştu, hem vatanını gördü, hem şerefli, rütbeli bir sûrette gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Hâlbuki Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Tâ ihlâsla, ciddiyetle Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunsun.
İşte, Hulûsi’nin kalbi çendan lâyetezelzel idi. Fakat bu vaziyet onu fütûra sevk ettiğinden, şefkatli tokat yedi. Tam bir‑iki sene bazı münâfıklar ona musallat oldular. Dünyanın lezzetini de kaçırdılar. Hem dünyayı ondan, hem onu dünyadan küstürdüler. O vakit vazife‑i maneviyesindeki ciddiyete tam mânâsıyla sarıldı.
93
Dördüncüsü
Muhâcir Hâfız Ahmed’dir. O kendisi söylüyor: “Evet, ben itiraf ediyorum ki, Hizmet‑i Kur'âniye’de âhiretim nokta‑i nazarında ictihâdımda hatâ ettim. Hizmete fütûr verecek bir arzuda bulundum. Şefkatli, fakat şiddetli ve keffâretli bir tokat yedim. Şöyle ki:
Üstadım yeni icâdlara (❋) tarafdâr olmadığı için – benim câmim onun komşusudur; şühûr‑u selâse geliyor – câmimi terk etsem, hem ben çok sevâb kaybediyorum, hem mahalle namazsızlığa alışacak. Yeni usûl yapmazsam men'edileceğim. İşte bu ictihâda göre, rûhum kadar sevdiğim Üstadımın muvakkaten başka bir köye gitmesini arzu ettim. Bilmedim ki, o yerini değiştirse, başka bir memlekete gitse, Hizmet‑i Kur'âniye’ye muvakkaten fütûr gelir. Tam o sıralarda ben tokat yedim. Şefkatli, fakat öyle dehşetli bir tokat yedim ki, üç aydır daha aklım başıma gelmedi. Fakat, Lillâhi'l‑Hamd, Üstadımın kat'î ihbarıyla, ona ihtar edilmiş ki, o musîbetin her dakikası bir gün ibâdet hükmünde olduğunu Rahmet‑i İlâhiye’den ümîdvâr olabiliriz. Çünkü o hatâ bir garaza binâen değildi. Sırf âhiretimi düşünmek noktasında o arzu geldi.”
Beşincisi
Hakkı Efendi’dir. Şimdi burada olmadığı için, Hulûsi’ye vekâlet ettiğim gibi ona da vekâleten derim ki: Hakkı Efendi talebelik vazifesini hakkıyla îfâ ederken, ahlâksız bir kaymakam geldi. Hem Üstadına, hem de kendine zarar gelmemek için, yazdıklarını sakladı. Muvakkaten Hizmet‑i Nuriyeyi terketti. Birden, bir şefkat tokadı mânâsında, bin lirayı vermeye mükellef olacak bir da'vâ başına açıldı. Bir sene o tehdid altında kaldı. Tâ geldi, burada görüştük; avdetinde Hizmet‑i Kur'âniye’ye, talebelik vazifesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı, tebrie etti.
94
Sonra Kur'ânı yeni bir tarzda (Hâşiye) yazmak hususunda talebelere bir vazife açıldı. Hakkı Efendiye de hisse verildi. Elhak, o hissesine sâhib çıktı. Bir cüz'ü güzel yazdı. Fakat derd‑i maîşet zarûretiyle kendini mecbur bilip, gizli da'vâ vekâletine teşebbüs etti. Birden bir şefkat tokadı daha yedi. Kalemi tutan parmağı muvakkaten kırıldı. “Bu parmakla hem da'vâ vekâleti yapmak, hem Kur'ânı yazmak olmayacak” diye, lisân‑ı mânâ ile ihtar edildi. Da'vâ vekâletine teşebbüsünü bilmediğimiz için parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki; kudsî, sâfî Hizmet‑i Kur'âniye, gayet temiz, kendine mahsûs parmakları başka işe karıştırmak istemiyor. Her ne ise… Hulûsi Bey’i kendim gibi bildim, ona bedel konuştum. Hakkı Efendi de aynen onun gibidir. Eğer benim vekâletime râzı olmazsa, kendi tokadını kendi yazsın.
Altıncısı
Bekir Efendi’dir. Şimdi hazır olmadığı için, ben, kardeşim Abdülmecîd’e vekâlet ettiğim gibi, onun i'timâd ve sadâkatine i'timâdım ve Şamlı Hâfız ve Süleyman Efendi gibi bütün hàs dostlarımın hükümlerine, bildiklerine istinâden diyorum ki: Bekir Efendi Onuncu Söz’ü tab' etti. İ'câz‑ı Kur'ân’a dair Yirmibeşinci Söz’ü yeni hurûf çıkmadan tab' etmek için ona gönderdik. Onuncu Söz’ün matbaa fiatını gönderdiğimiz gibi, onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr‑ı hâlimi düşünüp, matbaa fiatı dört yüz banknot kadar olduğunu mülâhaza ederek ve kendi kesesinden vermek, “Belki Hoca râzı olmaz” diye onun nefsi onu aldattı. Tab' edilmedi. Hizmet‑i Kur'âniye’ye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra dokuz yüz lira hırsızların eline geçti. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yedi. İnşâallâh, ziya'a giden dokuz yüz lira, sadaka hükmüne geçti.
Yedincisi
Şamlı Hâfız Tevfik’tir. O kendisi diyor: “Evet, itiraf ediyorum ki, ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek Hizmet‑i Kur'âniye’de fütûr verecek harekâtım sebebiyle iki şefkatli tokat yedim. Şübhem de kalmadı ki, bu tokat o cihetten geldi.
95
Birincisi: Lillâhi'l‑Hamd, benim hatt‑ı Arabiyem Kur'ân’a bir derece uygun bir tarzda ihsân edilmişti. Üstadım en evvel üç cüz bana yazdırmakla sâir arkadaşlarıma taksim etti. Kur'ân yazmak iştiyakı, risalelerin tebyiz ve tesvîdindeki hizmetime arzumu kırdı. Hem Arabî hattı bulunmayan sâir arkadaşlara tefevvuk edeceğim diye gururkârâne bir tavırda bulundum. Hattâ Üstadım yazıya ait bir tedbir bana söylediği vakit, “Bu iş bana aittir”, o vakit dedim. “Ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyacım yoktur” gibi mağrûrâne söyledim. İşte bu hatâma göre, fevkalâde, hiç hâtıra gelmeyen bir tokat yedim. En az Arabî hattı olan bir kardeşime (Husrev’e) yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik. Şimdi anladık ki, o bir tokattır.
İkincisi: Ben itiraf ediyorum ki, Hizmet‑i Kur'âniye’deki kemâl‑i ihlâs ve sırf livechillâh için hizmeti, iki vaziyetim ihlâl ediyordu. Şiddetli bir tokat yedim. Çünkü ben bu memlekette garîb hükmündeyim, garîbim. Hem, şekvâ olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanâate riâyet etmediğimden, fakr‑ı hâle ma'rûzum. Hodbîn, mağrûr insanlarla ihtilâta mecbur olduğumdan – Cenâb‑ı Hak affetsin – mürüvvetkârâne bir sûrette riyâya ve tabasbusa da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni îkaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Hâlbuki, Kur'ân‑ı Hakîm’in rûh‑u hizmetine zıt olan bu vaziyetimden şeytan‑ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber, hizmetimize de bir soğukluk, bir fütûr veriyordu.
İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli – fakat inşâallâh şefkatli – bir tokat yedim. Şübhemiz kalmadı ki, bu tokat, o kusura binâen gelmiş. O tokat da şudur: Sekiz senedir ben Üstadımın hem muhâtabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum hâlde, sekiz ay kadar Nurlardan istifade edemedim. Bu hâle hayret ettik. Ben de ve Üstadım da, “Bu neden böyle oluyor?” diye esbâb arıyorduk. Şimdi kat'î kanâatimiz geldi ki; hakàik‑ı Kur'âniye nurdur, ziyâdır. Tasannu', temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için, bu nurların hakikatlerinin meâli benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak bana yabânî görünüyor, yabânî kalıyordu. Cenâb‑ı Hak’tan niyâz ediyorum ki; bundan sonra Cenâb‑ı Hak bana o hizmete lâyık ihlâs ihsân etsin, ehl‑i dünyaya tasannu' ve riyâdan kurtarsın. Başta Üstadım olarak kardeşlerimden duâ ricâ ediyorum.”
Pür‑kusur Şamlı Hâfız Tevfik
96
Sekizincisi
Seyrânî’dir. Bu zât, Husrev gibi Nura müştâk ve dirayetli bir talebemdi. Esrâr‑ı Kur'âniye’nin bir anahtarı ve ilm‑i cifrin mühim bir miftâhı olan tevâfukâta dair Isparta’daki talebelerin fikirlerini istimzâc ettim. Ondan başkaları kemâl‑i şevkle iştirâk ettiler. O zât başka bir fikirde ve başka bir merakta bulunduğu için, iştirâk etmemekle beraber, beni de kat'î bildiğim hakikatten vazgeçirmek istedi. Cidden bana dokunmuş bir mektûb yazdı. “Eyvâh!” dedim, “Bu talebemi kaybettim.” Çendan fikrini tenvir etmek istedim. Başka bir mânâ daha karıştı. Bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karîb, bir halvethânede (yani hapiste) bekledi.
Dokuzuncusu
Büyük Hâfız Zühtü’dür. Bu zât, Ağrus’taki Nur talebelerinin başında nâzırları hükmünde olduğu bir zaman, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' ve bid'alardan ictinâbı meslek ittihàz eden talebelerin manevî şerefini kâfî görmeyerek ve ehl‑i dünyanın nazarında bir mevki kazanmak emeliyle, mühim bir bid'anın muallimliğini derûhde etti. Tamamıyla mesleğimize zıt bir hatâ işledi. Pek müdhiş bir şefkat tokadını yedi. Hânedânının şerefini zîr ü zeber edecek bir hâdiseye ma'rûz kaldı. Fakat, maatteessüf, Küçük Hâfız Zühtü, hiç tokada istihkakı yokken, o elîm hâdise ona da temâs etti. Belki, inşâallâh, o hâdise onun kalbini dünyadan kurtarıp tamamıyla Kur'ân’a vermek için bir ameliyât‑ı cerrâhiye-i nâfia hükmüne geçer.
97
Onuncusu
Hâfız Ahmed (R.H.) nâmında bir adamdır. Bu zât, risalelerin yazmasında iki‑üç sene teşvikkârâne bir sûrette bulunuyordu ve istifade ediyordu. Sonra ehl‑i dünya zaîf bir damarından istifade etti. O şevk zedelendi. Ehl‑i dünyaya temâs etti; belki o cihetle ehl‑i dünyanın zararını görmesin, hem onlara sözünü geçirsin ve bir nev'i mevki kazansın ve dar olan maîşetine bir sühûlet olsun. İşte, Hizmet‑i Kur'âniye’ye o sûretle, o yüzden gelen fütûr ve zarara mukâbil iki tokat yedi. Biri: Dar maîşetiyle beraber beş nüfûs daha ilâve edildi, perîşaniyeti ehemmiyet kesbetti. İkinci tokat: Şeref ve haysiyet noktasında hassas ve hattâ bir tek adamın tenkid ve i'tirâzını çekemeyen o zât, bilmeyerek bazı dessâs insanlar onu öyle bir sûrette kendilerine perde ettiler ki, şerefi zîr ü zeber oldu, yüzde doksanını kaybetti ve yüzde doksan adamı aleyhine çevirdi. Her ne ise… Allah affetsin, belki inşâallâh bundan intibâha gelir, yine kısmen vazifesine döner.
Onbirincisi
Belki rızâsı yok diye yazılmadı.
Onikincisi
Muallim Gâlib’dir (R.H.). Evet, bu zât, sâdıkane ve takdirkârâne, risalelerin tebyizinde çok hizmet etti ve her müşkülât karşısında za'f göstermedi. Ekser günlerde geliyordu, kemâl‑i şevkle dinliyordu ve istinsah ediyordu. Sonra kendine otuz lira ücret mukâbilinde umum Sözler’i ve Mektûbat’ı yazdırdı. Onun maksadı, memleketinde neşretmek ve hem hemşehrilerini tenvir etmekti. Sonra bazı düşünceler neticesinde, risaleleri tasavvur ettiği gibi neşretmedi, sandığa bıraktı. Birden, elîm bir hâdise yüzünden bir sene gam ve gussa çekti. Risalelerin neşri ile ona adâvet edecek resmî birkaç düşmanlara bedel, zâlim, insafsız çok düşmanları buldu, bir kısım dostlarını kaybetti.
Onüçüncüsü
Hâfız Hâlid’dir (R.H.). Kendisi der: “Evet, itiraf ediyorum, Üstadımın Hizmet‑i Kur'âniye’de neşrettiği âsârın tesvîdinde harâretli bir sûrette bulunduğum zaman mahallemizde bir câmi imâmlığı vardı. Eski kisve‑i ilmiyemi, sarığı bağlamak niyetiyle muvakkaten o hizmete fütûr verip, bilmeyerek çekildim. Maksadımın aksiyle şefkatli bir tokat yedim. Sekiz‑dokuz ay imâmlık ettiğim hâlde, müftünün çok va'dlerine rağmen, fevkalâde bir sûrette, sarığı saramadım. Şübhemiz kalmadı ki, o kusurdan bu şefkatli tokat geldi. Ben Üstadımın hem bir muhâtabı, hem bir müsevvidi idim. Benim çekilmemle tesvîd hususunda sıkıntı çekmişti. Her ne ise… Yine şükür ki, kusurumuzu anladık ve bu hizmetin de ne kadar kudsî olduğunu bildik. Ve Şah‑ı Geylânî gibi, arkamızda melek‑i sıyânet gibi bir üstad bulunduğuna i'timâd ettik.”
Ez'afü'l‑İbâdHâfız Hâlid
98
Ondördüncüsü
Üç Mustafa’nın küçücük üç tokat yemeleridir.
Birincisi: Mustafa Çavuş (R.H.) sekiz senedir bizim hususî küçük câmiye, hem sobasına, hem gazyağına, hem kibritine kadar hizmet ediyordu. Hattâ gazyağını ve kibritini sekiz senedir kendi kesesinden sarf ettiğini sonra öğrendik. Cemâate, hususan Cuma gecelerinde gayet zarûrî bir iş olmayınca geri kalmıyordu.
Sonra ehl‑i dünya onun safvet‑i kalbinden istifade ederek dediler ki: “Sözler’in bir kâtibi olan Hâfızın sarığına ilişecekler. Hem gizli ezân muvakkaten terkedilsin. Sen kâtibe söyle, cebir görmeden evvel sarığı çıkarsın.” O bilmiyordu ki; Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunan birisinin sarığını çıkarmaya dair sözü tebliğ etmek, Mustafa Çavuş gibi yüksek rûhlulara pek ağırdır. Onların sözlerini tebliğ etmiş.
O gece rüyada ben görüyordum ki; Mustafa Çavuş’un elleri kirli, kaymakam arkasında olarak odama geldi. İkinci gün ona dedim: “Mustafa Çavuş, sen bugün kim ile görüştün?” “Seni elin mülevves bir sûrette kaymakamın arkasında gördüm.” Dedi: “Eyvâh! Bana böyle bir söz, muhtar söyledi, ‘Kâtibe söyle.’ Ben arkasında ne olduğunu bilmedim.”
Hem aynı günde bir okkaya yakın gazyağını câmiye getirmiş. Hiç vukû' bulmayan, o gün kapı açık kalmış, bir keçi yavrusu içeriye girmiş, büyük bir adam gelmiş, keçi yavrusunun seccademe yakın bıraktığı müzahrefâtı yıkamak için, ibrikteki gazyağını su zannedip bütün o gazyağını, temizlik yapıyorum diye, câminin her tarafına serpmiş. Acâibdir ki, kokusunu duymamış. Demek, o mescid lisân‑ı hâl ile Mustafa Çavuş’a diyor: “Senin gazyağın bize lâzım değil. Ettiğin hatâ için, gazyağını kabûl etmedim” diye işâret vermek için o adama koku işittirilmedi.
Hattâ o hafta içinde, Cuma gecesinde ve birkaç mühim namazda o kadar çalıştığı hâlde cemâate yetişemiyordu. Sonra ciddi bir nedâmet, bir istiğfar ettikten sonra safvet‑i asliyesini buldu.
99
İkinci Mustafa’lar: Kuleönü’ndeki kıymetdâr, çalışkan, mühim bir talebem olan Mustafa ile, onun çok sâdık ve fedâkâr arkadaşı Hâfız Mustafa’dır (R.H.). Ben bayramdan sonra, ehl‑i dünya bize sıkıntı verip Hizmet‑i Kur'âniye’ye fütûr vermemek için, “Şimdilik gelmesinler”, diye haber göndermiştim. “Şâyet gelecek olurlarsa birer birer gelsinler.” Hâlbuki bunlar, üç adam birden, bir gece geldiler. Fecirden evvel hava müsâidse gitmek niyet edildi. Hiç vukû' bulmadığı bir tarzda, hem Mustafa Çavuş, hem Süleyman Efendi, hem ben, hem onlar, zâhir bir tedbiri düşünemedik, bize unutturuldu. Herbirimiz ötekine bırakıp ihtiyatsızlık etti. Onlar fecirden evvel gittiler. Öyle bir fırtına onları iki saat mütemâdiyen tokatladı ki, bu fırtınadan kurtulmayacaklar diye telâş ettim. Şimdiye kadar bu kışta ne öyle bir fırtına olmuş ve ne de bu kadar kimseye acımıştım. Sonra Süleyman’ı, ihtiyatsızlığının cezası olarak arkalarından gönderip, sıhhat ve selâmetlerini anlamak için gönderecektim. Mustafa Çavuş dedi: “O gitse, o da kalacak. Ben de onun arkasından gidip aramak lâzım. Benim arkamdan da Abdullâh Çavuş gelmek lâzım.” Bu hususta “Tevekkelnâ Alallâh” dedik, intizar ettik.
Suâl
Hàs dostlarınıza gelen musîbetleri, tokat eseri deyip Hizmet‑i Kur'âniye’de fütûrları cihetinde bir itâb telâkki ediyorsun. Hâlbuki size ve Hizmet‑i Kur'âniye’ye hakîki düşmanlık edenler selâmette kalıyorlar. Neden dosta tokat vuruluyor, düşmana ilişilmiyor?
Elcevab: اَلظُّلْمُ لَايَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ sırrınca, dostların hatâları, hizmetimizde bir nev'i zulüm hükmüne geçtiği için, çabuk çarpılıyor. Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibâha gelir. Düşman ise, Hizmet‑i Kur'âniye’ye zıddiyeti, mümânaatı, dalâlet hesabına geçer. Bilerek veya bilmeyerek hizmetimize tecâvüzü zındıka hesabına geçer. Küfür devam ettiği için, onlar ekseriyetle çabuk tokat yemiyorlar.
Nasıl ki, küçük kabahatleri işleyenlerin nahiyelerde cezaları verilir, büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir.
Öyle de; ehl‑i îmânın ve hàs dostların hükmen küçük hatâları, çabuk onları temizlemek için, kısmen dünyada ve sür'aten verilir.
100
Ehl‑i dalâletin cinayetleri o kadar büyüktür ki, kısacık hayat‑ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, muktezâ‑yı adâlet olarak âlem‑i bekàdaki Mahkeme‑i Kübrâ’ya havâle edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.
İşte, Hadîs‑i Şerîfte اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ mezkûr hakikate dahi işâret ediyor. Yani; dünyada şu mü'min, kısmen kusurâtından cezasını gördüğü için, dünya onun hakkında bir dâr‑ı cezadır. Dünya, onların saâdetli âhiretlerine nisbeten bir zindân ve Cehennem’dir.
Ve kâfirler, mâdem Cehennem’den çıkmayacaklar; hasenâtlarının mükâfâtlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiâtları te'hir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya, Cennetleridir.
Yoksa, mü'min bu dünyada dahi kâfirden ma'nen ve hakikat nokta‑i nazarında çok ziyâde mes'ûddur. Âdeta mü'minin îmânı, mü'minin rûhunda bir Cennet‑i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mâhiyetinde manevî bir Cehennem’i ateşlendiriyor.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
101
Onbirinci Lem'a
Mirkâtü's‑Sünne ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a
﴿﷽﴾
﴿لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُفٌ رَح۪يمٌ﴾
Şu âyetin Birinci Makamı Minhâcü's‑Sünnet, İkinci Makamı Mirkâtü's‑Sünnettir.
﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾
﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾
Bu iki âyet‑i azîmenin yüzer nüktesinden “On bir Nüktesi” icmâlen beyân edilecek.
Birinci Nükte
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ي فَلَهُ اَجْرُ مِائَةِ شَه۪يدٍ Yani; “Fesâd‑ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehîdin ecrini, sevâbını kazanabilir.”
102
Evet, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ', mutlaka gayet kıymetdârdır. Hususan bid'aların istilâsı zamanında Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' etmek daha ziyâde kıymetdârdır. Hususan fesâd‑ı ümmet zamanında Sünnet‑i Seniye’nin küçük bir âdâbına mürâat etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir îmânı ihsâs ediyor. Doğrudan doğruya Sünnete ittibâ' etmek, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı hâtıra getiriyor. O ihtardan, o hâtıra, bir huzur‑u İlâhî hâtırasına inkılâb eder.
Hattâ en küçük bir muâmelede; hattâ yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet‑i Seniye’yi mürâat ettiği dakikada, o âdi muâmele ve o fıtrî amel, sevâblı bir ibâdet ve şer'î bir hareket oluyor. Çünkü; o âdi hareketiyle Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ittibâ'ını düşünüyor ve şerîatın bir edebi olduğunu tasavvur eder. Ve şerîat sâhibi O olduğu hâtırına gelir. Ve ondan, Şâri'‑i Hakîki olan Cenâb‑ı Hakk’a kalbi müteveccih olur. Bir nev'i huzur ve ibâdet kazanır.
İşte, bu sırra binâen, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'ı kendine âdet eden, âdâtını ibâdete çevirir, bütün ömrünü semeredâr ve sevâbdâr yapabilir.
İkinci Nükte
İmâm‑ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî (R.A.) demiş ki: “Ben seyr‑i rûhânide kat'‑ı merâtib ederken, tabakàt‑ı evliyâ içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli; Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'ı, esâs‑ı tarîkat ittihàz edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmî evliyâları, sâir tabakàtın hàs velîlerinden daha muhteşem görünüyordu.” Evet, Müceddid‑i Elf-i Sânî İmâm-ı Rabbânî hak söylüyor.
103
Sünnet‑i Seniye’yi esâs tutan, Habîbullâh’ın zılli altında makam‑ı mahbûbiyete mazhardır.
Üçüncü Nükte
Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs‑i emmârenin gururundan gayet müdhiş ve manevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakàik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyyâ’dan serâya, kâh serâdan Süreyyâ’ya kadar bir sukùt ve suûd içerisinde çalkanıyorlardı.
İşte, o zaman müşâhede ettim ki; Sünnet‑i Seniye’nin mes'eleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt‑ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümâtlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum.
Hem o seyahat‑ı rûhiyede, çok tazyîkat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet‑i Seniye’nin o vaziyete temâs eden mes'elelerine ittibâ' ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hìffet buluyordum. Bir teslîmiyetle, tereddüdlerden ve vesveselerden, yani; “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum.
Ne vakit elimi çektiysem; bakıyordum tazyîkat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümâtlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor. Yük hafifleşiyor, tazyîkat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmâm‑ı Rabbânî’nin hükmünü bilmüşâhede tasdik ettim.
Dördüncü Nükte
Bir zaman râbıta‑i mevtten ve اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesindeki tasdikten ve âlemin zevâl ve fenâsından gelen bir hâlet‑i rûhiyeden kendimi acîb bir âlemde gördüm. Baktım ki; ben bir cenazeyim, üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum.
104
Birisi: Benim hayatımla alâkadar ve mâzi kabrine giren zîhayat mahlûkatın hey'et‑i mecmuasının cenaze‑i maneviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.
İkincisi: Küre‑i arz mezaristanında, nev'‑i beşerin hayatıyla alâkadar envâ'‑ı zîhayatın hey'et‑i mecmuasının mâzi mezarına defnedilen azîm cenazenin başında bulunan, mezar taşı olan, bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım.
Üçüncüsü: Şu kâinâtın kıyâmet vaktinde ölmesi, muhakkaku'l‑vukû' olduğu için, nazarımda vâki hükmüne geçti. O azîm cenazenin sekerâtından dehşet ve vefâtından beht ve hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbâlde de muhakkaku'l‑vukû' olan vefâtım o zaman vukû' buluyor gibi göründü ve ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا﴾ (ilâ âhir) sırrıyla, bütün mevcûdât, bütün mahbûbât, benim vefâtımla bana arkalarını çevirip beni terk ettiler, yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz sûretini alan ebed tarafındaki istikbâle rûhum sevk ediliyordu. O denize ister istemez atılmak lâzım geliyordu.
İşte, o pek acîb ve çok hazîn hâlette iken, îmân ve Kur'ân’dan gelen bir mededle, ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ﴾ âyeti imdâdıma yetişti ve gayet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Rûh, kemâl‑i emniyetle ve sürûrla o âyetin içine girdi. Evet, anladım ki; âyetin mânâ‑yı sarîhinden başka bir mânâ‑yı işârîsi beni tesellî etti ki, sükûnet buldum ve sekînet verdi.
105
Evet, nasıl ki, mânâ‑yı sarîhi Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a der: “Eğer ehl‑i dalâlet arka verip senin şerîat ve sünnetinden i'râz edip Kur'ân’ı dinlemeseler, merak etme. Ve de ki: Cenâb‑ı Hak bana kâfîdir. O’na tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize, ittibâ' edecekleri yetiştirir. Taht‑ı saltanatı herşeyi muhîttir; ne âsîler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdâd edenler medetsiz kalırlar!”
Öyle de, mânâ‑yı işârîsiyle der ki: “Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcûdât seni bırakıp fenâ yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden müfârakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terk edip mezaristana girerse, eğer ehl‑i gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümâta düşerse, merak etme. De ki: Cenâb‑ı Hak bana kâfîdir. Mâdem O var, herşey var. Ve o hâlde, o gidenler ademe gitmediler; O’nun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline O Arş‑ı Azîm Sâhibi, nihâyetsiz cünûd ve askerinden, başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar; başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedârları gönderir. Ve dalâlete düşenlere bedel, tarîk‑ı hakkı takib edecek mutî' kullarını gönderebilir. Mâdem öyledir, O herşeye bedeldir. Bütün eşya bir tek teveccühüne bedel olamaz!” der.
İşte, şu mânâ‑yı işârî vâsıtasıyla, bana dehşet veren üç müdhiş cenaze, başka şekil aldılar. Yani; hem Hakîm, hem Rahîm, hem Âdil, hem Kadîr bir Zât‑ı Zülcelâl’in taht‑ı tedbir ve rubûbiyetinde ve hikmet ve rahmeti içinde hikmet‑nümâ bir seyerân, ibret‑nümâ bir cevelân, vazifedârâne bir seyahat sûretinde bir seyr ü seferdir, bir terhis ve tavziftir ki; böylece kâinât çalkalanıyor, gidiyor, geliyor.
106
Beşinci Nükte
﴿قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾ âyet‑i azîmesi, ittibâ'‑ı Sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat'î bir sûrette ilân ediyor. Evet, şu âyet‑i kerîme, kıyâsât‑ı mantıkıye içinde, kıyâs‑ı istisnaî kısmının en kuvvetli ve kat'î bir kıyâsıdır. Şöyle ki:
Nasıl mantıkça kıyâs‑ı istisnaî misâli olarak deniliyor: “Eğer güneş çıksa, gündüz olacak.” Müsbet netice için denilir: “Güneş çıktı. Öyle ise netice veriyor ki, şimdi gündüzdür.” Menfî netice için deniliyor: “Gündüz yok. Öyle ise netice veriyor ki, güneş çıkmamış.” Mantıkça, bu müsbet ve menfî iki netice kat'îdirler.
Aynen böyle de, şu âyet‑i kerîme der ki: “Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habîbullâh’a ittibâ' edilecek. İttibâ' edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur” Muhabbetullâh varsa, netice verir ki, Habîbullâh’ın Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ'ı intac eder.
Evet, Cenâb‑ı Hakk’a îmân eden, elbette O’na itâat edecek. Ve itâat yolları içinde en makbûlü ve en müstakîmi ve en kısası, bilâ‑şübhe, Habîbullâh’ın gösterdiği ve takib ettiği yoldur.
Evet, bu kâinâtı bu derece in'âmât ile dolduran Zât‑ı Kerîm-i Zülcemâl, zîşuûrlardan o ni'metlere karşı şükür istemesi, zarûrî ve bedîhîdir.
Hem bu kâinâtı bu kadar mu'cizât‑ı san'atla tezyîn eden O Zât‑ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette, bilbedâhe, zîşuûrlar içinde en mümtâz birisini Kendine muhâtab ve tercümân ve ibâdına mübelliğ ve imâm yapacaktır.
Hem bu kâinâtı had ve hesaba gelmez tecelliyât‑ı cemâl ve kemâlâtına mazhar eden O Zât‑ı Cemîl-i Zülkemâl, elbette, bilbedâhe, sevdiği ve izhârını istediği cemâl ve kemâl ve esmâ ve san'atının en câmi' ve en mükemmel mikyâs ve medârı olan bir Zâta, herhalde en ekmel bir vaziyet‑i ubûdiyeti verecek ve O’nun vaziyetini sâirlerine nümûne‑i imtisal edip herkesi O’nun ittibâ'ına sevk edecek. Tâ ki, o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.
107