Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
27

Birinci Lem'a

﴿
﴿فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
﴿اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظ۪يمِ
يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي
﴿لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌ
Otuzbirinci Mektûb’un birinci kısmı her zaman, hususan mağrib ve işâ ortasında otuzüçer defa okunması çok faziletli bulunan mezkûr kelimât‑ı mübârekenin herbirinin çok envârından birer nurunu gösterecek Altı Lem'adır.

Birinci Lem'a

Hazret‑i Yûnus İbn-i Mettâ Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münâcâtı, en azîm bir münâcâttır ve en mühim bir vesile‑i icâbe-i duâdır.
28
Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssa‑i meşhûresinin hülâsası: Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümîd kesik bir vaziyette, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ münâcâtı, ona sür'aten vâsıta‑i necât olmuştur.
Şu münâcâtın sırr‑ı azîmi şudur ki: O vaziyette esbâb bilkülliye sukùt etti. Çünkü o hâlde ona necât verecek öyle bir Zât lâzım ki; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv‑i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hût ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zât, onu sâhil‑i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para fâideleri olmazdı. Demek esbâbın te'siri yok. Müsebbibü'l‑Esbâb’dan başka bir melce' olamadığını aynelyakìn gördüğünden, sırr‑ı Ehadiyet, nur‑u Tevhid içinde inkişaf ettiği için, şu münâcât birdenbire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir.
O nur‑u Tevhid ile hûtun karnını bir tahte'l‑bahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvâri emvâc dehşeti içinde, denizi, o nur‑u Tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydân‑ı cevelân ve tenezzühgâhı olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lamba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdid ve tazyîk eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. sâhil‑i selâmete çıktı. Şecere‑i yaktîn altında o lütf‑u Rabbânîyi müşâhede etti.
İşte Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbâldir. İstikbâlimiz, nazar‑ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdân küre‑i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ‑yı nefsimiz, hûtumuzdur; hayat‑ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hût, onun hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hûtu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.
29
Mâdem hakîki vaziyetimiz budur. Biz de, Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’a iktidâen, umum esbâbdan yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya, Müsebbibü'l‑Esbâb olan Rabbimize ilticâ edip, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ demeliyiz ve aynelyakìn anlamalıyız ki; gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbâl, dünya ve hevâ‑yı nefsin zararlarını def'edecek yalnız O Zât olabilir ki; istikbâl taht‑ı emrinde, dünya taht‑ı hükmünde, nefsimiz taht‑ı idaresindedir.
Acaba Hàlık‑ı Semâvât ve Arzdan başka hangi sebeb var ki, en ince ve en gizli hâtırât‑ı kalbimizi bilecek? Ve bizim için istikbâli, âhiretin icâdıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvâcından kurtaracak? Hâşâ Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette, O’nun izin ve irâdesi olmadan imdâd edemez ve halâskâr olamaz.
Mâdem hakikat‑i hâl böyledir. Nasıl ki, Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’a o münâcâtın neticesinde hûtu ona bir merkûb, bir tahte'l‑bahir ve denizi bir güzel sahrâ ve gece mehtâblı bir latîf sûret aldı. Biz dahi o münâcâtın sırrıyla, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ demeliyiz.لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ cümlesiyle istikbâlimize, سُبْحَانَكَ kelimesiyle dünyamıza, ﴿اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ fıkrasıyla nefsimize nazar‑ı merhametini celb etmeliyiz.
30
ki, nur‑u îmân ile ve Kur'ânın mehtâbıyla istikbâlimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılâb etsin.
Ve mütemâdiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvâcı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur'ân‑ı Hakîm’in tezgâhında yapılan bir sefîne‑i maneviye hükmüne geçen Hakikat‑i İslâmiyet içine girip, selâmetle o denizin üstünde gezip, sâhil‑i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar‑ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın.
Hem o sırr‑ı Kur'ân’la, o terbiye‑i Furkàniye ile, nefsimiz bize binmeyecek; merkûbumuz olup, bizi ona bindirip, hayat‑ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vâsıtamız olsun.
Elhâsıl: Mâdem insan, mâhiyetinin câmiiyeti itibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizâzâtından ve kâinâtın kıyâmet hengâmında zelzele‑i kübrâsından müteellim oluyor. Ve nasıl ki, hurdebînî bir mikroptan korkar, ecrâm‑ı ulviyeden zuhûr eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki, hânesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki, küçük bahçesini sever, öyle de; hadsiz ebedî Cennet’i dahi müştâkàne sever.
Elbette, böyle bir insanın Ma'bûd’u, Rabbi, melce'i, halâskârı, maksûdu öyle bir Zât olabilir ki; umum kâinât O’nun kabza‑i tasarrufunda, zerrât ve seyyârât dahi taht‑ı emrindedir. Elbette öyle bir insan dâima Yûnusvâri (A.S.), ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ demeye muhtaçtır.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
31

İkinci Lem'a

﴿
﴿اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
Sabır kahramanı Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’ın şu münâcâtı, hem mücerreb, hem te'sirlidir. Fakat âyetten iktibas sûretinde bizler münâcâtımızda, رَبِّ اِنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ demeliyiz. Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’ın meşhûr kıssasının hülâsası şudur ki:
Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı hâlde, o hastalığın azîm mükâfâtını düşünerek, kemâl‑i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra, yaralarından tevellüd eden kurtlar kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve mârifet‑i İlâhiye’nin mahalleri olan kalb ve lisânına iliştikleri için, o vazife‑i ubûdiyete halel gelir düşüncesiyle, kendi istirahati için değil, belki ubûdiyet‑i İlâhiye için demiş: Yâ Rab! Zarar bana dokundu. Lisânen zikrime ve kalben ubûdiyetime halel veriyor diye münâcât edip, Cenâb‑ı Hak o hàlis ve sâfî, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet hàrika bir sûrette kabûl etmiş. Kemâl‑i âfiyetini ihsân edip envâ'‑ı merhametine mazhar eylemiş. İşte bu Lem'ada Beş Nükte var.
32

Birinci Nükte

Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’ın zâhirî yara hastalıklarının mukâbili, bizim bâtınî ve rûhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret‑i Eyyûb’dan daha ziyâde yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şübhe, kalb ve rûhumuza yaralar açar. Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’ın yaraları, kısacık hayat‑ı dünyeviyesini tehdid ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat‑ı ebediyemizi tehdid ediyor. O münâcât‑ı Eyyûbiyeye, o hazretten bin defa daha ziyâde muhtacız.
Bâhusus nasıl ki, o hazretin yaralarından neş'et eden kurtlar kalb ve lisânına ilişmişler; öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hâsıl olan vesveseler, şübheler Neûzü Billâh mahall‑i îmân olan bâtın‑ı kalbe ilişip, îmânı zedeler ve îmânın tercümânı olan lisânın zevk‑i rûhânisine ilişip; zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.
Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, nur‑u îmânı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.
Meselâ; utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılâ'ından çok hicâb ettiği zaman, melâike ve rûhâniyâtın vücûdu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor.
Hem meselâ; Cehennem azâbını intac eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennem’in tehdidâtını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa, bütün rûhuyla Cehennem’in ademini arzu ettiğinden küçük bir emâre ve bir şübhe Cehennem’in inkârına cesâret veriyor.
Hem meselâ; farz namazını kılmayan ve vazife‑i ubûdiyeti yerine getirmeyen bir adamın; küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tenbellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve ma'nen diyor ki: Keşke o vazife‑i ubûdiyeti bulunmasa idi.” Ve bu arzudan bir manevî adâvet‑i İlâhiye’yi işmâm eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şübhe vücûd‑u İlâhiye’ye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki; inkâr vâsıtasıyla, gayet cüz'î bir sıkıntı vazife‑i ubûdiyetten gelmeye mukâbil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müdhiş manevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabûl eder. Ve hâkezâ Bu üç misâle kıyâs edilsin ki, ﴿بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ sırrı anlaşılsın.
33

İkinci Nükte

Yirmialtıncı Söz”de sırr‑ı kadere dair beyân edildiği gibi, musîbet ve hastalıklarda insanların şekvâya üç vecihle hakları yoktur.
Birinci Vecih: Cenâb‑ı Hak, insana giydirdiği vücûd libâsını san'atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış; o vücûd libâsını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyîr eder; muhtelif esmâsının cilvesini gösterir. Şâfi ismi hastalığı istediği gibi, Rezzâk ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkezâ
مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ ف۪ي مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ
İkinci Vecih: Hayat musîbetlerle, hastalıklarla tasaffî eder, kemâl bulur, kuvvet bulur, terakkî eder, netice verir, tekemmül eder; vazife‑i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr‑ı mahz olan vücûddan ziyâde, şerr‑i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
34
Üçüncü Vecih: Şu dâr‑ı dünya, meydân‑ı imtihandır ve dâr‑ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfât yeri değildir. Mâdem dâr‑ı hizmettir ve mahall‑i ubûdiyettir. Hastalıklar ve musîbetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubûdiyete çok muvâfık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati bir gün ibâdet hükmüne getirdiğinden, şekvâ değil, şükretmek gerektir.
Evet, ibâdet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı ma'lûmdur. Menfî kısmı ise; hastalıklar ve musîbetlerle, musîbet‑zede zaafını ve aczini hissedip, Rabb‑i Rahîm’ine ilticâkârâne teveccüh edip, O’nu düşünüp, O’na yalvarıp hàlis bir ubûdiyet yapar. Bu ubûdiyete riyâ giremez, hàlistir. Eğer sabretse, musîbetin mükâfâtını düşünse, şükretse; o vakit herbir saati bir gün ibâdet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhâcir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müdhiş bir hastalığına ziyâde merak ettim. Kalbime ihtar edildi: Onu tebrik et. Herbir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçiyor.” Zâten o zât, sabır içinde şükrediyordu.

Üçüncü Nükte

Bir‑iki Sözde beyân ettiğimiz gibi; her insan geçmiş hayatını düşünse, kalbine ve lisânına ya Âh!” veya Oh!” gelir. Yani; ya teessüf eder, ya Elhamdülillâh der.
Teessüfü dedirten, eski zamanın lezâizinin zevâl ve firâkından neş'et eden manevî elemlerdir. Çünkü zevâl‑i lezzet elemdir. Bazen muvakkat bir lezzet dâimî elem verir. Düşünmek ise o elemi deşiyor, teessüf akıtıyor.
Eski hayatında geçirdiği muvakkat âlâmın zevâlinden neş'et eden manevî ve dâimî lezzet, Elhamdülillâh dedirtir. Bu fıtrî hâletle beraber, musîbetlerin neticesi olan sevâb ve mükâfât‑ı uhreviye ve kısa ömrü, musîbet vâsıtasıyla uzun bir ömür hükmüne geçmesini düşünse, sabırdan ziyâde, şükreder. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ demesi iktiza eder. Meşhûr bir söz var ki; Musîbet zamanı uzundur.” Evet, musîbet zamanı uzundur. Fakat örf‑i nâsta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil, belki uzun bir ömür gibi hayatî neticeler verdiği için uzundur.
35

Dördüncü Nükte

Yirmibirinci Söz’ün Birinci Makamı’nda beyân edildiği gibi, Cenâb‑ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini evhâm yolunda dağıtmazsa, her musîbete karşı kâfî gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fânî hayatı bâkî tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mâzi ve müstakbele dağıtıp hâlihazırdaki musîbete karşı sabrı kâfî gelmez, şekvâya başlar. Âdeta hâşâ Cenâb‑ı Hakk’ı insanlara şekvâ eder. Hem çok haksız bir sûrette ve dîvânecesine şekvâ edip sabırsızlık gösterir.
Çünkü; geçmiş herbir gün, musîbet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevâlindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevâbı kalmış. Bundan şekvâ değil, belki mütelezzizâne şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bil'akis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fânî ömrü, musîbet vâsıtasıyla bâkî ve mes'ûd bir nev'i ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehim ile düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak, dîvâneliktir.
Amma gelecek günler ise, mâdem daha gelmemişler; içlerinde çekeceği hastalık veya musîbeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekvâ etmek, ahmaklıktır. Yarın, öbür gün olacağım, susuz olacağım diye bugün mütemâdiyen su içmek, ekmek yemek ne kadar ahmakçasına bir dîvâneliktir; öyle de, gelecek günlerdeki, şimdi adem olan musîbet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek, öyle bir belâhettir ki, hakkında şefkat ve merhamet liyâkatini selb ediyor.
Elhâsıl: Nasıl şükür, ni'meti ziyâdeleştiriyor; öyle de, şekvâ musîbeti ziyâdeleştirir. Hem merhamete liyâkati selbeder.
Birinci Harb‑i Umumî’nin birinci senesinde, Erzurum’da mübârek bir zât müdhiş bir hastalığa giriftâr olmuştu. Yanına gittim. Bana dedi: Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım.” diye acı bir şikâyet etti. Ben çok acıdım. Birden hâtırıma geldi ve dedim:
36
Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün şimdi sürûrlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp şekvâ etme; onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise, mâdem daha gelmemişler; Rabbin olan Rahmânürrahîm’in rahmetine i'timâd edip, dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücûd rengi verme. Bu saati düşün. Sendeki sabır kuvveti bu saate kâfî gelir. Dîvâne bir kumandan gibi yapma ki; sol cenâh düşman kuvveti onun sağ cenâhına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu hâlde, sol cenâhındaki düşmanın sağ cenâhı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp, merkezi zaîf bırakıp, düşman ednâ bir kuvvet ile merkezi harâb eder.” Dedim: Kardeşim, sen bunun gibi yapma. Bütün kuvvetini bu saate karşı tahşid et. Rahmet‑i İlâhiye’yi ve mükâfât‑ı uhreviyeyi ve fânî ve kısa ömrünü uzun ve bâkî bir sûrete çevirdiğini düşün. Bu acı şekvâ yerinde ferâhlı bir şükret.”
O da tamamıyla bir ferâh alarak, Elhamdülillâh dedi, Hastalığım ondan bire indi.”

Beşinci Nükte

Üç Mes'ele”dir.

Birinci Mes'ele

Asıl musîbet ve muzır musîbet, dine gelen musîbettir. Musîbet‑i diniyeden her vakit Dergâh‑ı İlâhiye’ye ilticâ edip feryâd etmek gerektir. Fakat dinî olmayan musîbetler, hakikat noktasında musîbet değildirler. Bir kısmı ihtar‑ı Rahmânîdir.
Nasıl ki; çoban, gayrın tarlasına tecâvüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki; zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler. Öyle de; çok zâhirî musîbetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer îkazdır. Ve bir kısmı keffâretü'z‑zünûbdur. Ve bir kısmı gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nev'i huzur vermektir.
Musîbetin hastalık olan nev'i, sâbıkan geçtiği gibi; o kısım, musîbet değil, belki bir iltifat‑ı Rabbânîdir, bir tathîrdir. Rivâyette vardır ki, Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor, sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor.”
37
Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm, münâcâtında, istirahat‑i nefis için duâ etmemiş. Belki zikr‑i lisânî ve tefekkür‑ü kalbîye mâni olduğu zaman, ubûdiyet için şifâ taleb eylemiş.Biz, o münâcât ile birinci maksadımız, günahlardan gelen manevî, rûhî yaralarımızın şifâsını niyet etmeliyiz. Maddî hastalıklar için, ubûdiyete mâni olduğu zaman ilticâ edebiliriz. Fakat mu'terizâne, müştekiyâne bir sûrette değil, belki mütezellilâne ve istimdâdkârâne ilticâ edilmeli.
Mâdem O’nun Rubûbiyetine râzıyız; o Rubûbiyeti noktasında verdiği şeye rızâ lâzım. Kazâ ve Kaderine i'tirâzı işmâm eder bir tarzda Âh!”, Of!” edip şekvâ etmek, bir nev'i kaderi tenkiddir, Rahîmiyetini ittihamdır. Kaderi tenkid eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti ittiham eden, rahmetten mahrum kalır. Kırılmış el ile intikam almak için o eli isti'mâl etmek nasıl kırılmasını tezyîd ediyor; öyle de, musîbete giriftâr olan adam, i'tirâzkârâne şekvâ ve merakla onu karşılamak, musîbeti ikileştiriyor.

İkinci Mes'ele

Maddî musîbetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Meselâ; gecelerde insanın gözüne bir hayâl ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehâcüm göstermeleri, lâkayd kaldıkça dağılmaları gibi; maddî musîbetlere de büyük nazarıyla, ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vâsıtasıyla o musîbet cesedden geçerek kalbde de kökleşir, bir manevî musîbeti dahi netice verir; ona istinâd eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazâya rızâ ve tevekkül vâsıtasıyla izâle etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musîbet hafifleşe hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider. Bu hakikati ifâde için bir vakit böyle demiştim:
Bırak ey bîçâre feryâdı; belâdan kıl tevekkül,
Zîra feryâd belâ‑ender, hatâ‑ender belâdır bil.
Eğer belâ vereni buldunsa, safâ‑ender, atâ‑ender belâdır bil.
Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ‑ender, fenâ‑ender belâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Nasıl ki; mübârezede müdhiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musâlahaya, husûmet şakaya döner, adâvet küçülür, mahvolur; tevekkül ile musîbete karşı çıkmak dahi öyledir.
38

Üçüncü Mes'ele

Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında musîbet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhâsta belâ, belâ değil, belki bir lütf‑u İlâhî’dir. Ben şu zamandaki hastalıklı sâir musîbet‑zedeleri fakat musîbet dine dokunmamak şartıyla bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musîbet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini îrâs etmiyor.
Çünkü; hangi bir genç hasta yanıma gelmiş ise, görüyorum; emsâllerine nisbeten bir derece vazife‑i diniyeye ve Âhirete karşı merbûtiyeti var. Ondan anlıyorum ki; öyleler hakkında o nev'i hastalıklar musîbet değil, bir nev'i ni'met‑i İlâhiye’dir. Çünkü; çendan o hastalık onun dünyevî, fânî, kısacık hayatına bir zahmet îrâs ediyor; fakat onun ebedî hayatına faydası dokunuyor. Bir nev'i ibâdet hükmüne geçiyor. Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefâhetiyle, elbette hastalık hâletini muhâfaza edemeyecek, belki sefâhete atılacak.
39

Hâtime

Cenâb‑ı Hak, hadsiz kudret ve nihâyetsiz rahmetini göstermek için, insanda hadsiz bir acz, nihâyetsiz bir fakr derc eylemiştir. Hem hadsiz nukùş‑u Esmâsını göstermek için, insanı öyle bir sûrette halk etmiş ki; hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi, hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış. Ve o makine‑i insaniyede yüzer âlet var. Herbirinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır. Âdeta insan‑ı ekber olan âlemde tecellî eden bütün Esmâ‑i İlâhiye, bir âlem‑i asğar olan insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var. Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi' emirler nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder, insan da bir şükür fabrikası gibi olur.
Öyle de; musîbetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sâir müheyyic ve muharrik ârızalar ile, o makinenin diğer çarhlarını harekete getirir, tehyîc eder. Mâhiyet‑i insaniyede münderic olan acz ve za'f ve fakr mâdenini işlettiriyor. Bir lisân ile değil, belki herbir âzânın lisânıyla bir ilticâ, bir istimdâd vaziyeti verir. Güyâ insan o ârızalar ile, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur. Sahife‑i hayatında veyâhut Levh‑i Misâlîde mukadderât‑ı hayatını yazar, Esmâ‑i İlâhiye’ye bir ilânnâme yapar ve bir kaside‑i manzûme-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazife‑i fıtratını îfâ eder.
40

Üçüncü Lem'a

Bu Lem'aya bir derece his ve zevk karışmış. His ve zevkin coşkunlukları ise, aklın düsturlarını, fikrin mîzanlarını çok dinlemediklerinden ve mürâat etmediklerinden, bu Üçüncü Lem'a mantık mîzanları ile tartılmamalı.
﴿
﴿كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ âyetinin meâlini ifâde eden, يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي ❋ يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي iki cümlesi, mühim iki hakikati ifâde ediyorlar. Ondandır ki, Nakşîlerin rüesâsından bir kısım, bu iki cümle ile kendilerine bir hatme‑i mahsûs yapıp muhtasar bir hatme‑i Nakşiye hükmünde tutuyorlar. Mâdem o azîm âyetin meâlini bu iki cümle ifâde ediyor. Biz bu iki cümlenin ifâde ettiği iki hakikat‑i mühimmenin birkaç nüktesini beyân edeceğiz.

Birinci Nükte

Birinci defa يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي bir ameliyât‑ı cerrâhiye hükmünde kalbi mâsivâdan tecrid ediyor, kesiyor. Şöyle ki:
İnsan, mâhiyet‑i câmiiyeti itibariyle, mevcûdâtın hemen ekserîsiyle alâkadardır. Hem insanın mâhiyet‑i câmiasında hadsiz bir isti'dâd‑ı muhabbet derc edilmiştir. Onun için, insan da umum mevcûdâta karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hânesi gibi seviyor. Ebedî Cennet’e bahçesi gibi muhabbet ediyor. Hâlbuki muhabbet ettiği mevcûdât durmuyorlar, gidiyorlar. Firâktan dâima azâb çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azâba medâr oluyor. O azâbı çekmekte kabahat, kusur, ona aittir.
41
Çünkü kalbindeki hadsiz isti'dâd‑ı muhabbet, hadsiz bir Cemâl‑i Bâkî’ye mâlik bir Zâta tevcîh etmek için verilmiş. O insan sû‑i isti'mâl ederek o muhabbeti fânî mevcûdâta sarf ettiği cihetle kusur ediyor, kusurun cezasını firâkın azâbıyla çekiyor.
İşte bu kusurdan teberrî edip o fânî mahbûbâttan kat'‑ı alâka etmek, o mahbûblar onu terk etmeden evvel o onları terk etmek cihetiyle Mahbûb‑u Bâkî’ye hasr‑ı muhabbeti ifâde eden يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي olan birinci cümlesi; Bâkî‑i Hakîki yalnız Sensin. Mâsivâ fânîdir. Fânî olan elbette bâkî bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medâr olamaz mânâsını ifâde ediyor. Mâdem o hadsiz mahbûbât fânîdirler, beni bırakıp gidiyorlar. Onlar beni bırakmadan evvel ben onları يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي demekle bırakıyorum. Yalnız Sen bâkîsin ve Senin ibkàn ile mevcûdât bekà bulabildiğini bilip i'tikàd ederim. Öyle ise, Senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa alâka‑i kalbe lâyık değiller.” demektir.
İşte bu hâlette kalb, hadsiz mahbûbâtından vazgeçiyor. Hüsün ve cemâlleri üstünde fânîlik damgasını görür, alâka‑i kalbi keser. Eğer kesmezse, mahbûbları adedince manevî cerîhalar oluyor.
İkinci cümle olan يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي o hadsiz cerîhalara hem merhem, hem tiryâk oluyor. Yani يَا بَاق۪ي Mâdem Sen bâkîsin, yeter; herşeye bedelsin. Mâdem Sen varsın; herşey var.” Evet, mevcûdâtta sebeb‑i muhabbet olan hüsün ve ihsân ve kemâl, umumiyetle Bâkî‑i Hakîkinin hüsün ve ihsân ve kemâlâtının işârâtı ve çok perdelerden geçmiş zaîf gölgeleridir, belki cilve‑i Esmâ-i Hüsnâ’nın gölgelerinin gölgeleridir.
42

İkinci Nükte

İnsanın fıtratında bekàya karşı gayet şedîd bir aşk var. Hattâ her sevdiği şeyde kuvve‑i vâhime cihetiyle bir nev'i bekà tevehhüm eder, sonra sever. Ne vakit zevâlini düşünse veya görse, derinden derine feryâd eder. Bütün firâklardan gelen feryâdlar, aşk‑ı bekàdan gelen ağlamaların tercümânlarıdır. Eğer tevehhüm‑ü bekà olmazsa muhabbet edemez.
Hattâ denilebilir ki; âlem‑i bekànın ve ebedî Cennet’in bir sebeb‑i vücûdu, şu mâhiyet‑i insaniyedeki o şiddetli aşk‑ı bekàdan çıkan gayet kuvvetli arzu‑yu bekà ve bekà için fıtrî umumî duâdır ki; Bâkî‑i Zülcelâl, o şedîd, sarsılmaz, fıtrî arzuyu, o te'sirli, kuvvetli, umumî duâyı kabûl etmiştir ki, fânî insanlar için bâkî bir âlemi halk etmiş.
Hem hiç mümkün müdür ki; Fâtır‑ı Kerîm, Hàlık‑ı Rahîm, küçük midenin cüz'î arzusunu ve muvakkat bir bekà için lisân‑ı hâl ile duâsını hadsiz envâ'‑ı mat'ûmât-ı lezîziyenin icâdıyla kabûl etsin de, umum nev'‑i beşerin pek büyük bir ihtiyac‑ı fıtrîden gelen pek şiddetli bir arzusunu ve küllî ve dâimî ve haklı ve hakikatli, kàlli, hâlli, bekàya dair gayet kuvvetli duâsını kabûl etmesin? Hâşâ! Yüz bin defa hâşâ! Kabûl etmemek mümkün değildir. Hem hikmet ve adâletine ve rahmet ve kudretine hiçbir cihetle yakışmaz.
Mâdem insan bekàya âşıktır; elbette bütün kemâlâtı, lezzetleri, bekàya tâbidir. Ve mâdem bekà, Bâkî‑i Zülcelâl’e mahsûstur. Ve mâdem Bâkînin esmâsı bâkiyedir. Ve mâdem Bâkînin âyineleri Bâkînin rengini, hükmünü alır ve bir nev'i bekàya mazhar olur.
43
Elbette insana en lâzım , en mühim vazife; O Bâkîye karşı alâka peydâ etmektir ve esmâsına yapışmaktır. Çünkü; Bâkî yoluna sarf olunan herşey bir nev'i bekàya mazhar olur. İşte ikinci يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي cümlesi bu hakikati ifâde ediyor. İnsanın hadsiz manevî yaralarını tedâvi etmekle beraber, fıtratındaki gayet şiddetli arzu‑yu bekàyı onunla tatmin ediyor.

Üçüncü Nükte

Şu dünyada zamanın fenâ ve zevâl‑i eşyadaki te'sirâtı gayet muhteliftir. Ve mevcûdât ise, mütedâhil dâireler gibi birbiri içinde iken, hükümleri zevâl noktasında ayrı ayrı oluyor. Nasıl ki, saatin sâniyelerini sayan dâiresi, dakikayı ve saati ve günleri sayan dâireleri zâhiren birbirine benzer, fakat sür'atte birbirine muhâliftir. Öyle de; insandaki cisim, nefis, kalb, rûh dâireleri öyle mütefâvittir.
Meselâ; cismin bekàsı, hayatı, vücûdu, bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mâzi ve müstakbeli ma'dûm ve meyyit bulunduğu hâlde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar dâire‑i vücûdu ve hayatı geniştir. Rûhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir dâire‑i azîme, dâire‑i hayatına ve vücûduna dâhildir.
İşte bu isti'dâda binâen hayat‑ı kalbî ve rûhîye medâr olan mârifet‑i İlâhiye ve muhabbet‑i Rabbâniye ve ubûdiyet‑i Sübhâniye ve marziyât‑ı Rahmâniye cihetiyle, bu dünyadaki fânî ömür, bâkî bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâkî bir ömrü intac eder ve bâkî ve lâyemût bir ömür hükmüne geçer.
Evet, Bâkî‑i Hakîkinin muhabbet, mârifet, rızâsı yolunda bir sâniye, bir senedir. Eğer O’nun yolunda olmazsa; bir sene, bir sâniyedir. Belki O’nun yolunda bir sâniye lâyemûttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl‑i gafletin yüz senesi bir sâniye hükmüne geçer.
44
Meşhûr böyle bir söz var ki; سِنَةُ الْفِرَاقِ سَنَةٌ وَسَنَةُ الْوِصَالِ سِنَةٌ Yani; Firâkın bir sâniyesi, bir sene kadar uzundur ve visâlin bir senesi, bir sâniye kadar kısadır.” Ben bu fıkranın bütün bütün aksine diyorum ki: Visâl, yani, Bâkî‑i Zülcelâl’in rızâsı dâiresinde livechillâh bir sâniye visâl, değil yalnız böyle bir sene, belki dâimî bir pencere‑i visâldir. Gaflet ve dalâlet firâkı içinde değil bir sene, belki bin sene, bir sâniye hükmündedir. O sözden daha meşhûr şu söz var: اَرْضُ الْفَلَاةِ مَعَ الْاَعْدَاءِ فِنْجَانٌ سَمُّ الْخِيَاطِ مَعَ الْاَحْبَابِ مَيْدَانٌ hükmümüzü te'yid ediyor.
Meşhûr evvelki sözün sahîh bir mânâsı budur ki: Fânî mevcûdâtın visâli mâdem fânîdir, ne kadar uzun da olsa yine kısa hükmündedir. Senesi bir sâniye gibi geçer, hasretli bir hayâl ve esefli bir rüya olur. Bekàyı isteyen kalb‑i insanî bir sene visâlde, yalnız bir sâniyecikte ancak zerre gibi bir zevkini alabilir. Firâk ise; sâniyesi bir sene değil, senelerdir. Çünkü firâkın meydânı geniştir. Bekàyı isteyen bir kalbe, firâk, çendan bir sâniye de olsa, seneler kadar tahribât yapar. Çünkü hadsiz firâkları ihtar eder. Maddî ve süflî muhabbetler için bütün mâzi ve müstakbel firâkla doludur.
Şu mes'ele münâsebetiyle deriz: Ey insanlar! Fânî, kısa, fâidesiz ömrünüzü bâkî, uzun, fâideli, meyvedâr yapmak ister misiniz? Mâdem istemek insaniyetin iktizasıdır; Bâkî‑i Hakîkinin yoluna sarf ediniz. Çünkü Bâkîye müteveccih olan şey, bekànın cilvesine mazhar olur.
Mâdem her insan, gayet şiddetli bir sûrette uzun bir ömür ister, bekàya âşıktır. Ve mâdem bu fânî ömrü, bâkî ömre tebdil eden bir çare var ve ma'nen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette, insaniyeti sukùt etmemiş bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve tevfik‑i hareket edecek.
İşte o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızâsı dâiresinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları seneler hükmüne geçer.
45
Bu hakikate işâreten Leyle‑i Kadir gibi bir tek gece, seksen küsûr seneden ibaret olan bin ay hükmünde olduğunu, nass‑ı Kur'ân gösteriyor. Hem bu hakikate işâret eden, ehl‑i velâyet ve hakikat beyninde bir düstur‑u muhakkak olan bast‑ı zaman sırrıyla, çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman‑ı Mi'râc, bu hakikatin vücûdunu isbât eder ve bilfiil vukû'unu gösteriyor. Mi'râcın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs'ati ve ihâtası ve uzunluğu vardır. Çünkü O, Mi'râc yoluyla bekà âlemine girdi. Bekà âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir.
Hem şu hakikate bina edilen beyne'l‑evliyâ kesretle vukû' bulmuş olan bast‑ı zaman hâdiseleridir. Bazı evliyâ bir dakikada bir günlük işi görmüş, bazıları bir saatte bir sene vazifesini yapmış, bazıları bir dakikada bir hatme‑i Kur'âniye’yi okumuş olduklarını rivâyet edip ihbar ediyorlar. Böyle ehl‑i hak ve sıdk, bilerek kizbe elbette tenezzül etmezler. Hem o derece hadsiz ve kesretli bir tevâtürle bast‑ı zaman (Hâşiye) hakikatini aynen müşâhede ettikleri medâr‑ı şübhe olamaz.
Şu bast‑ı zaman, herkesçe musaddak bir nev'i rüyada görünüyor. Bazen bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, geçirdiği ahvâli, konuştuğu sözleri, gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için, yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır.
Elhâsıl: İnsan çendan fânîdir, fakat bekà için halk edilmiş ve bâkî bir Zâtın âyinesi olarak yaratılmış ve bâkî meyveleri verecek işleri görmekle tavzif edilmiş ve bâkî bir Zâtın bâkî esmâsının cilvelerine ve nakışlarına medâr olacak bir sûret verilmiştir.
46
Öyle ise, böyle bir insanın hakîki vazifesi ve saâdeti; bütün cihâzâtı ve bütün isti'dâdâtıyla O Bâkî‑i Sermedî’nin dâire‑i marziyâtında esmâsına yapışıp, ebed yolunda O Bâkîye müteveccih olup gitmektir. Lisânı يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي dediği gibi; kalbi, rûhu, aklı, bütün letâifi, هُوَ الْبَاق۪ي هُوَ الْاَزَلِيُّ الْاَبَدِيُّ هُوَ السَّرْمَدِيُّ هُوَ الدَّائِمُ هُوَ الْمَطْلُوبُ هُوَ الْمَحْبُوبُ هُوَ الْمَقْصُودُ هُوَ الْمَعْبُودُ demeli.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
47

Dördüncü Lem'a

Minhâcü's‑Sünne bu risaleye lâyık görülmüştür.
Mes'ele‑i imâmet bir mes'ele‑i fer'iye olduğu hâlde, ziyâde ehemmiyet verildiğinden bir mesâil‑i îmâniye sırasına girip, ilm‑i kelâmda ve usûlü'd‑dinde medâr‑ı nazar olduğu cihetle Kur'ân’a ve îmâna ait hizmet‑i esâsiyemize münâsebeti bulunduğundan cüz'î bahsedildi.
﴿
﴿لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُفٌ رَح۪يمٌ ❋ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
﴿قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى
Şu âyet‑i azîmenin çok hakàik‑ı azîmesinden bir‑iki hakikatine İki Makam ile işâret edeceğiz.
48

Birinci Makam

Dört Nüktedir.

Birinci Nükte

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı kemâl‑i şefkat ve merhametini ifâde ediyor. Evet rivâyet‑i sahîha ile mahşerin dehşetinden herkes, hattâ enbiyâ dahi nefsî, nefsî dedikleri zaman Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, ümmetî, ümmetî diye re'fet ve şefkatini göstereceği gibi; yeni dünyaya geldiği zaman ehl‑i keşfin tasdikiyle vâlidesi O’nun münâcâtından ümmetî, ümmetî işitmiş.
Hem bütün tarih‑i hayatı ve neşrettiği şefkatkârâne mekârim‑i ahlâk, kemâl‑i şefkat ve re'fetini gösterdiği gibi; ümmetinin hadsiz salavâtına hadsiz ihtiyaç göstermekle, ümmetinin bütün saâdetleriyle kemâl‑i şefkatinden alâkadar olduğunu göstermekle hadsiz bir şefkatini göstermiş.
İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin Sünnet‑i Seniye’sine mürâat etmemek, ne derece nankörlük ve vicdânsızlık olduğunu kıyâs eyle.

İkinci Nükte

Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küllî ve umumî vazife‑i Nübüvvet içinde bazı hususî, cüz'î maddelere karşı azîm bir şefkat göstermiştir. Zâhir hâle göre o azîm şefkati o hususî, cüz'î maddelere sarf etmesi, vazife‑i Nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine uygun gelmiyor. Fakat hakikatte o cüz'î madde, küllî, umumî bir vazife‑i Nübüvvetin medârı olabilecek bir silsilenin ucu ve mümessili olduğundan, o silsile‑i azîmenin hesabına, onun mümessiline fevkalâde ehemmiyet verilmiş.
49
Meselâ; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Hasan ve Hüseyin’e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat ve ehemmiyet‑i azîme, yalnız cibillî şefkat ve hiss‑i karâbetten gelen bir muhabbet değil; belki vazife‑i Nübüvvetin bir hayt‑ı nurânîsinin bir ucu ve veraset‑i Nebeviyenin gayet ehemmiyetli bir cemâatinin menşe'i, mümessili, fihristesi cihetiyledir.
Evet, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret‑i Hasan’ı (R.A.) kemâl‑i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle, Hazret‑i Hasan’dan (R.A.) teselsül eden nurânî nesl‑i mübârekinden, Gavs‑ı A'zam olan Şah‑ı Geylânî gibi, çok mehdi‑misâl verese‑i Nübüvvet ve hamele‑i Şerîat-ı Ahmediye (A.S.M.) olan zâtların hesabına Hazret‑i Hasan’ın (R.A.) başını öpmüş. Ve o zâtların istikbâlde edecekleri hizmet‑i kudsiyelerini nazar‑ı Nübüvvetle görüp takdir ve istihsân etmiş. Ve takdir ve teşvike alâmet olarak Hazret‑i Hasan’ın (R.A.) başını öpmüş.
Hem Hazret‑i Hüseyin’e karşı gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret‑i Hüseyin’in (R.A.) silsile‑i nurâniyesinden gelen Zeynelâbidîn, Cafer‑i Sâdık gibi eimme‑i àlîşân ve hakîki verese‑i Nebeviye gibi pek çok mehdi‑misâl zevât‑ı nurâniyenin nâmına ve Din‑i İslâm ve vazife‑i Risalet hesabına boynunu öpmüş, kemâl‑i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir.
Evet, Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) gayb‑âşinâ kalbiyle, dünyada Asr‑ı Saâdet’ten ebed tarafında olan meydân‑ı haşri temâşâ eden ve yerden Cennet’i gören ve zeminden gökteki melâikeleri müşâhede eden ve zaman‑ı Âdem’den beri mâzi zulümâtının perdeleri içinde gizlenmiş hâdisâtı gören, hattâ, Zât‑ı Zülcelâl’in rü'yetine mazhar olan nazar‑ı nurânîsi, çeşm‑i istikbâl-bînîsi, elbette Hazret‑i Hasan ve Hüseyin’in arkalarında teselsül eden aktâb ve eimme‑i verese ve mehdileri görmüş ve onların umumu nâmına başlarını öpmüş. Evet, Hazret‑i Hasan’ın (R.A.) başını öpmesinden Şah‑ı Geylânî’nin hisse‑i azîmesi var.
50

Üçüncü Nükte

﴿اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى âyetinin bir kavle göre mânâsı: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazife‑i Risaletin icrasına mukâbil ücret istemez; yalnız Âl‑i Beyt’ine meveddeti istiyor.”
Eğer denilse: Bu mânâya göre, karâbet‑i nesliye cihetinden gelen bir fayda gözetilmiş görünüyor. Hâlbuki, ﴿اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْ sırrına binâen, karâbet‑i nesliye değil, belki Kurbiyet‑i İlâhiye noktasında vazife‑i Risalet cereyan ediyor.”
Elcevab: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb‑âşinâ nazarıyla görmüş ki; Âl‑i Beyt’i, Âlem‑i İslâm içinde bir şecere‑i nurâniye hükmüne geçecek. Âlem‑i İslâmın bütün tabakàtında, kemâlât‑ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zâtlar, ekseriyet‑i mutlaka ile, Âl‑i Beyt’ten çıkacak. Teşehhüddeki, ümmetin Âl hakkındaki duâsı ki; اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاه۪يمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاه۪يمَ اِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ ’dir, makbûl olacağını keşfetmiş. Yani nasıl ki, millet‑i İbrahimiye’de ekseriyet‑i mutlaka ile nurânî rehberler Hazret‑i İbrahim’in (A.S.) âlinden, neslinden olan enbiyâ olduğu gibi; Ümmet‑i Muhammediye’de de (A.S.M.) , vezâif‑i azîme-i İslâmiyette ve ekser turuk ve mesâlikinde, Enbiyâ‑i Benî-İsrail gibi, Aktâb‑ı Âl-i Beyt-i Muhammediye’yi (A.S.M.) görmüş. Onun için, ﴿قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى demesiyle emrolunarak, Âl‑i Beyt’e karşı ümmetin meveddetini istemiş.
51
Bu hakikati te'yid eden mükerrer rivâyetlerde fermân etmiş: Size iki şey bırakıyorum, onlara temessük etseniz necât bulursunuz; biri, Kitabullâh; biri, Âl‑i Beyt’im.” Çünkü; Sünnet‑i Seniye’nin menba'ı ve muhâfızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl‑i Beyt’tir.
İşte bu sırra binâendir ki, Kitab ve Sünnete ittibâ' ünvânıyla bu hakikat‑i hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl‑i Beyt’ten, vazife‑i Risaletçe muradı, Sünnet‑i Seniye’sidir. Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ'ı terk eden, hakîki Âl‑i Beyt’ten olmadığı gibi, Âl‑i Beyt’e hakîki dost da olamaz.
Hem ümmetini Âl‑i Beyt’in etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl‑i Beyt çok tekessür edeceğini İzn‑i İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyet za'fa düşeceğini anlamış. O hâlde, gayet kuvvetli ve kesretli bir cemâat‑i mütesânide lâzım ki, Âlem‑i İslâmın terakkiyât‑ı maneviyesinde medâr ve merkez olabilsin. İzn‑i İlâhî ile düşünmüş ve ümmetini Âl‑i Beyt’i etrafına toplamasını arzu etmiş.
Evet, Âl‑i Beyt’in efrâdı ise, i'tikàd ve îmân hususunda sâirlerden çok ileri olmasa da, yine teslîm, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten tarafdârdırlar. Cibillî tarafdârlık zaîf ve şânsız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şânlı bütün silsile‑i ecdâdı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını fedâ ettikleri bir hakikate tarafdârlık, ne kadar esâslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zât, hiç tarafdârlığı bırakır ? Ehl‑i Beyt, işte bu şiddet‑i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle, Din‑i İslâm lehinde ednâ bir emâreyi kuvvetli bir bürhân gibi kabûl eder. Çünkü fıtrî tarafdârdır. Başkası ise, kuvvetli bir bürhân ile sonra iltizam eder.
52

Dördüncü Nükte

Üçüncü Nükte münâsebetiyle, Şîalarla Ehl‑i Sünnet ve Cemâatin medâr‑ı nizâ'ı, hattâ akàid‑i îmâniye kitaplarına ve esâsât‑ı îmâniye sırasına girecek derecede büyütülmüş bir mes'eleye kısaca bir işâret edeceğiz.
Mes'ele şudur:
Ehl‑i Sünnet ve Cemâat der ki: Hazret‑i Ali Hulefâ‑i Erbaanın dördüncüsüdür. Hazret‑i Sıddık daha efdaldir ve hilâfete daha müstehak idi ki, en evvel o geçti.”
Şîalar derler ki: Hak Hazret‑i Ali’nin idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret‑i Ali’dir.” Da'vâlarına getirdikleri delillerin hülâsası: Derler ki; Hazret‑i Ali hakkında vârid Ehâdîs‑i Nebeviye ve Hazret‑i Ali’nin Şah‑ı Velâyet ünvânıyla, ekseriyet‑i mutlaka ile evliyânın ve tarîklerin merci'i ve ilim ve şecâat ve ibâdette hàrikulâde sıfatları ve Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ona ve ondan teselsül eden Âl‑i Beyt’e karşı şiddet‑i alâkası gösteriyor ki; en efdal odur. Dâima hilâfet onun hakkı idi, ondan gasb edildi.
Elcevab: Hazret‑i Ali mükerreren, kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyâde o Hulefâ‑i Selâse’ye ittibâ' ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, Şîaların bu da'vâlarını cerh ediyor. Hem Hulefâ‑i Selâse’nin zaman‑ı hilâfetlerinde fütühât‑ı İslâmiye ve mücâhede‑i a'dâ hâdiseleri ve Hazret‑i Ali’nin zamanındaki vâkıalar, yine hilâfet‑i İslâmiye noktasında Şîaların da'vâlarını cerh ediyor. Demek Ehl‑i Sünnet ve Cemâatin da'vâsı haktır.
53
Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri Şîa‑i Velâyettir, diğeri Şîa‑i Hilâfettir. Haydi, bu ikinci kısım garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok. Hâlbuki Şîa‑i Velâyet, Şîa‑i Hilâfete iltihak etmiş. Yani; ehl‑i turuktaki evliyânın bir kısmı Hazret‑i Ali’yi efdal görüyorlar, siyaset cihetinde olan Şîa‑i Hilâfetin da'vâlarını tasdik ediyorlar.
Elcevab: Hazret‑i Ali’ye iki cihetle bakılmak gerektir. Bir ciheti, şahsî kemâlât ve mertebesi noktasından; ikinci cihet, Âl‑i Beyt’in şahs‑ı manevîsini temsîl ettiği noktasındandır. Âl‑i Beyt’in şahs‑ı manevîsi ise, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir nev'i mâhiyetini gösteriyor.
İşte, birinci nokta itibariyle, Hazret‑i Ali başta olarak bütün ehl‑i hakikat, Hazret‑i Ebû Bekir ve Hazret‑i Ömer’i takdim ediyorlar. Hizmet‑i İslâmiyette ve Kurbiyet‑i İlâhiye’de makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta cihetinde, Hazret‑i Ali şahs‑ı manevî-i Âl-i Beyt’in mümessili ve şahs‑ı manevî-i Âl-i Beyt bir Hakikat‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) temsîl ettiği cihetle, muvâzeneye gelmez. İşte, Hazret‑i Ali hakkında fevkalâde senâkârâne Ehâdîs‑i Nebeviye bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati te'yid eden bir rivâyet‑i sahîha var ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: Her nebînin nesli kendindendir. Benim neslim Ali’nin neslidir.”
54
Hazret‑i Ali’nin şahsı hakkında sâir hulefâdan ziyâde senâkârâne ehâdîsin kesretle intişarının sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler ona haksız hücum ve tenkìs ettiklerine mukâbil, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat olan ehl‑i hak, onun hakkında rivâyâtı çok neşrettiler. Sâir Hulefâ‑i Râşidîn ise öyle tenkid ve tenkìse çok ma'rûz kalmadıkları için, onlar hakkındaki ehâdîsin intişarına ihtiyaç görülmedi. Hem istikbâlde Hazret‑i Ali elîm hâdisâta ve dâhilî fitnelere ma'rûz kalacağını nazar‑ı Nübüvvetle görmüş, Hazret‑i Ali’yi me'yûsiyetten ve ümmetini onun hakkında sû‑i zandan kurtarmak için مَنْ كُنْتُ مَوْلَاهُ فَعَلِيٌّ مَوْلَاهُ gibi mühim hadîslerle Ali’yi tesellî ve ümmeti irşad etmiştir.
Hazret‑i Ali’ye karşı Şîa‑i Velâyetin ifratkârâne muhabbetleri ve tarîkat cihetinden gelen tafdîlleri, kendilerini Şîa‑i Hilâfet derecesinde mes'ûl etmez. Çünkü; ehl‑i velâyet, meslek itibariyle, muhabbet ile mürşidlerine bakarlar. Muhabbetin şe'ni ifrattır. Mahbûbunu makamından fazla görmek arzu ediyor. Ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl‑i hâl mâzûr olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdîli, Hulefâ‑i Râşidîn’in zemmine ve adâvetine gitmemek şartıyla ve usûl‑ü İslâmiyenin haricine çıkmamak kaydıyla mâzûr olabilirler.
Şîa‑i Hilâfet ise; ağrâz‑ı siyaset, içine girdiği için, garazdan, tecâvüzden kurtulamıyorlar, i'tizar hakkını kaybediyorlar. Hattâ لَا لِحُبِّ عَلِيٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَ cümlesine mâsadak olarak, Hazret‑i Ömer’in (R.A.) eliyle İran milliyeti cerîha aldığı için, intikamlarını hubb‑u Ali sûretinde gösterdikleri gibi; Amr İbnü'l‑Âs’ın Hazret‑i Ali’ye karşı hurûcu ve Ömer İbn‑i Sad’ın Hazret‑i Hüseyin’e karşı fecî muhârebesi, Ömer ismine karşı şiddetli bir gayz ve adâveti Şîalara vermiş.
55
Ehl‑i Sünnet ve Cemâate karşı Şîa‑i Velâyetin hakkı yoktur ki, Ehl‑i Sünneti tenkid etsin. Çünkü; Ehl‑i Sünnet, Hazret‑i Ali’yi tenkìs etmedikleri gibi, ciddi severler. Fakat hadîsçe tehlikeli sayılan ifrat‑ı muhabbetten çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret‑i Ali’nin şîası hakkındaki senâ‑yı Nebevî, Ehl‑i Sünnete aittir. Çünkü; istikametli muhabbetle Hazret‑i Ali’nin şîaları, ehl‑i hak olan Ehl‑i Sünnet ve Cemâattir. Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm hakkındaki ifrat‑ı muhabbet Nasâra için tehlikeli olduğu gibi, Hazret‑i Ali (R.A.) hakkında da o tarzda ifrat‑ı muhabbet, hadîs‑i sahîhte, tehlikeli olduğu tasrîh edilmiş.
Şîa‑i Velâyet eğer dese ki: Hazret‑i Ali’nin kemâlât‑ı fevkalâdesi kabûl olunduktan sonra Hazret‑i Sıddık’ı ona tercih etmek kàbil olmuyor.”
Elcevab: Hazret‑i Sıddık-ı Ekber’in ve Fâruk‑u A'zamın (Radıyallahu Anhümâ) şahsî kemâlâtıyla ve veraset‑i Nübüvvet vazifesiyle zaman‑ı hilâfetteki kemâlâtı ile beraber bir mîzanın kefesine; Hazret‑i Ali’nin (R.A.) şahsî kemâlât‑ı hàrikasıyla, hilâfet zamanındaki dâhilî, bilmecbûriye girdiği elîm vâkıalardan gelen ve sû‑i zanlara ma'rûz olan hilâfet mücâhedeleri beraber mîzanın diğer kefesine bırakılsa, elbette Hazret‑i Sıddık’ın (R.A.) veyâhut Fâruk’un veyâhut Zinnûreyn’in kefesi ağır geldiğini Ehl‑i Sünnet görmüş, tercih etmiş.
56
Hem, Onikinci ve Yirmidördüncü Söz’lerde isbât edildiği gibi; nübüvvet, velâyete nisbeten derecesi o kadar yüksektir ki, nübüvvetin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar velâyetin cilvesine müreccahtır. Bu nokta‑i nazardan, Hazret‑i Sıddık-ı Ekber’in ve Fâruk‑u A'zamın veraset‑i Nübüvvet ve te'sis‑i ahkâm-ı Risalet noktasında hisseleri taraf‑ı İlâhî’den ziyâde verildiğine, hilâfetleri zamanlarındaki muvaffakıyetleri Ehl‑i Sünnet ve Cemâate delil olmuş. Hazret‑i Ali’nin kemâlât‑ı şahsiyesi, o veraset‑i Nübüvvetten gelen o ziyâde hisseyi hükümden iskàt edemediği için, Hazret‑i Ali, Şeyheyn‑i Mükerremeyn’in zaman‑ı hilâfetlerinde onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret‑i Ali’yi seven ve hürmet eden ehl‑i hak ve sünnet, Hazret‑i Ali’nin sevdiği ve ciddi hürmet ettiği Şeyheyn’i nasıl sevmesin ve hürmet etmesin?
Bu hakikati bir misâl ile izâh edelim. Meselâ; gayet zengin bir zâtın irsiyetinden, evlâdlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altın veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altın veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altın verilse, elbette âhirdeki ikisi çendan kemiyeten az alıyorlar, fakat keyfiyeten ziyâde alıyorlar.
İşte bu misâl gibi; Şeyheyn’in veraset‑i Nübüvvet ve te'sis‑i ahkâm-ı Risaletinde tecellî eden hakikat‑i akrebiyet-i İlâhiye altınından hisselerinin az bir fazlalığı, kemâlât‑ı şahsiye ve velâyet cevherinden neş'et eden Kurbiyet‑i İlâhiye’nin ve kemâlât‑ı velâyetin ve kurbiyetin çoğuna gâlib gelir. Muvâzenede bu noktaları nazara almak gerektir. Yoksa, şahsî şecâati ve ilmi ve velâyeti noktasında birbiriyle muvâzene edilse, hakikatin sûreti değişir.
Hem Hazret‑i Ali’nin zâtında temessül eden şahs‑ı manevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet‑i maneviyede veraset‑i mutlaka cihetiyle tecellî eden Hakikat‑i Muhammediye (A.S.M.) noktasında muvâzene edilmez. Çünkü orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sırr‑ı azîmi var.
57
Amma Şîa‑i Hilâfet ise, Ehl‑i Sünnet ve Cemâate karşı mahcûbiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar Hazret‑i Ali’yi fevkalâde sevmek da'vâsında oldukları hâlde tenkìs ediyorlar ve sû‑i ahlâkta bulunduğunu onların mezhebleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki; Hazret‑i Sıddık ile Hazret‑i Ömer haksız oldukları hâlde Hazret‑i Ali onlara mümâşât etmiş, Şîa ıstılahınca takiye etmiş, yani; onlardan korkmuş, riyâkârlık etmiş.” Acaba böyle kahraman‑ı İslâm ve Esedullâh ünvânını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir Zâtı riyâkâr ve korkaklık ile ve sevmediği zâtlara tasannu'kârâne muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyâde havf altında mümâşât etmekle, haksızlara tebaiyeti kabûl etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret‑i Ali teberrî eder.
İşte, ehl‑i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret‑i Ali’yi tenkìs etmez, sû‑i ahlâk ile itham etmez. Öyle bir hàrika‑i şecâate korkaklık isnâd etmez ve derler ki: Hazret‑i Ali Hulefâ‑i Râşidîn’i hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itâat etmezdi. Demek ki, onları haklı ve râcih gördüğü için, gayret ve şecâatini hak‑perestlik yoluna teslîm etmiş.”
Elhâsıl: Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd‑i vasattır ki, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat onu ihtiyar etmiş. Fakat, maatteessüf, Ehl‑i Sünnet ve Cemâat perdesi altına Vehhâbîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset meftûnları ve bir kısım mülhidler, Hazret‑i Ali’yi tenkid ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilâfete tam liyâkat göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ithamlarından Alevîler, Ehl‑i Sünnete karşı küsmek vaziyetini alıyorlar.
58
Hâlbuki, Ehl‑i Sünnetin düsturları ve esâs mezhebleri, bu fikirleri iktiza etmiyor. Belki aksini isbât ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl‑i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl‑i Sünnet, Alevîlerden ziyâde Hazret‑i Ali’nin tarafdârıdırlar. Bütün hutbelerinde, duâlarında Hazret‑i Ali’yi lâyık olduğu senâ ile zikrediyorlar. Hususan, ekseriyet‑i mutlaka ile Ehl‑i Sünnet ve Cemâat mezhebinde olan evliyâ ve asfiyâ, onu mürşid ve şah‑ı velâyet biliyorlar.
Alevîler, hem Alevîlerin, hem Ehl‑i Sünnetin adâvetine istihkak kesb eden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp, ehl‑i hakka karşı cebhe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım Alevîler, Ehl‑i Sünnetin inâdına sünneti terk ediyorlar. Her ne ise, bu mes'elede fazla söyledik; çünkü ulemânın beyninde ziyâde medâr‑ı bahsolmuştur.
Ey ehl‑i hak olan Ehl‑i Sünnet ve Cemâat! Ve ey Âl‑i Beyt’in muhabbetini meslek ittihàz eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâ'ı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir sûrette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde isti'mâl edecek. Bunu mağlûb ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl‑i Tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihâdı emreden yüzer esâslı râbıta‑i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz'î mes'eleleri bırakmak elzemdir.

İkinci Makam

﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ âyetinin ikinci hakikatine dair olacak.()
59

Beşinci Lem'a

﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ() âyetinin mühim bir hakikatini onbeş mertebe ile beyân edecek bir risale olacaktı. Fakat hakikat ve ilimden ziyâde, zikir ve tefekkür ile münâsebetdâr olduğundan şimdilik te'hir edildi. Çendan Onbirinci Lem'a olan Mirkâtü's‑Sünnet ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a nâmındaki gayet mühim bir risale Beşinci Lem'a nâmıyla bidâyeten yazılmıştı. Fakat o risale, onbir nükte‑i mühimmeye inkısam ettiğinden Onbirinci Lem'aya girdi. Beşinci Lem'a açıkta kaldı.

Altıncı Lem'a

لَاحَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظ۪يمِ() cümlesinin ifâde ettiği çok âyâtın mühim hakikatini yine onbeş‑yirmi mertebe‑i fikriye ile beyân edecek bir risale olacaktı. Bu Lem'a da, Beşinci Lem'a gibi, nefsimde hissettiğim ve harekât‑ı rûhiyemde zikir ve tefekkürle müşâhede ettiğim mertebeler olduğundan, ilim ve hakikatten ziyâde zevk ve hâle medâr olmak cihetiyle, hakikat lem'aları içinde değil belki âhirlerinde yazılması münâsib görüldü.
60

Yedinci Lem'a

Sûre‑i Feth’in âhirindeki âyetin yedi nev'i ihbar‑ı gaybîsine dairdir.
﴿
﴿لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّر۪ينَ لَاتَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَر۪يبًا ❋ هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰي وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا ❋ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰي عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا
Sûre‑i Feth’in bu üç âyetinin çok vücûh‑u i'câzı vardır. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın on vücûh‑u külliye-i i'câziyesinden ihbar‑ı bilgayb vechi, şu üç âyette, yedi‑sekiz vecihle görünüyor.
61

Birincisi

﴿لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا ilâ âhir Feth‑i Mekke’yi vukû'undan evvel kat'iyyetle haber veriyor. İki sene sonra, haber verdiği tarzda vukû' bulmuştur.

İkincisi

﴿فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَر۪يبًاifâde ediyor ki: Sulh‑u Hudeybiye, çendan zâhirî İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşîler bir derece gâlib görünmüş olduğu hâlde, ma'nen, Sulh‑u Hudeybiye manevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sâir fütûhâtın da anahtarı olacak diye ihbar ediyor.
Fi'l‑hakîka, Sulh‑u Hudeybiye ile, çendan maddî kılınç kılıfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur'ân‑ı Hakîm’in bârika‑âsâ elmas kılıncı çıktı; kalbleri, akılları fethetti. Musâlaha münâsebetiyle birbiriyle ihtilât ettiler. Mehâsin‑i İslâmiyet, envâr‑ı Kur'âniye, inâd ve taassubât‑ı kavmiye perdelerini yırtarak, hükmünü icra ettiler.
Meselâ; bir dâhiye‑i harb olan Hâlid bin Velîd ve bir dâhiye‑i siyaset olan Amr İbnü'l‑Âs gibi, mağlûbiyeti kabûl etmeyen zâtlar, Sulh‑u Hudeybiye ile cilvesini gösteren seyf‑i Kur'ânî onları mağlûb edip, Medine‑i Münevvere’ye kemâl‑i inkıyad ile İslâmiyete gerden‑dâde-i teslîm olduktan sonra, Hazret‑i Hâlid, bir Seyfullâh şekline girdi ve fütûhât‑ı İslâmiyenin bir kılıncı oldu.
Mühim Bir Suâl: Fahrü'l‑Âlemîn ve Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn Hazret-i Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sahâbelerinin, müşrikîne karşı Uhud’un nihâyetinde ve Huneyn’in bidâyetinde mağlûbiyetinin hikmeti nedir?
62
Elcevab: Müşrikler içinde, o zamanda saff‑ı Sahâbede bulunan ekâbir‑i Sahâbeye istikbâlde mukâbil gelecek Hazret‑i Hâlid gibi çok zâtlar bulunduğundan, şânlı ve şerefli olan istikbâlleri nokta‑i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, Hikmet‑i İlâhiye, hasenât‑ı istikbâliyelerinin bir mükâfât‑ı muaccelesi olarak mâzide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış.
Demek mâzideki Sahâbeler, müstakbeldeki Sahâbelere karşı mağlûb olmuşlar. o müstakbel Sahâbeler, berk‑ı süyûf korkusuyla değil, belki bârika‑i hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve o şehâmet‑i fıtriyeleri çok zillet çekmesin.

Üçüncüsü

﴿لَا تَخَافُونَ kaydıyla ihbar ediyor ki: Sizler emniyet‑i mutlaka içinde Kâbe’yi tavâf edeceksiniz.” Hâlbuki, Cezîretü'l‑Arab’daki bedevî akvâm, çoğu düşman olmakla beraber, Mekke etrafı ve Kureyş kabilesi kısm‑ı a'zamı düşman iken, Yakın bir zamanda, hiç havf hissedilmezken Kâbe’yi tavâf edeceksiniz ihbarıyla; Cezîretü'l‑Arab’ı itâat altına ve bütün Kureyş’i İslâmiyet içine ve emniyet‑i tâmme vaz'edilmesine delâlet ve ihbar eder. Aynen haber verdiği gibi vukû'a gelmiştir.

Dördüncüsü

﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ kemâl‑i kat'iyyetle ihbar ediyor ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği din, umum dinlere galebe çalacak.” Hâlbuki o zamanda yüzer milyon tebaası bulunan Nasâra ve Yahudî ve Mecûsî dinleri ve Roma, Çin ve İran hükûmeti gibi yüzer milyon tebaası bulunan cihangir devletlerin edyân‑ı resmîleri iken, kendi küçük kabilesine karşı tam galebe edemeyen bir vaziyette bulunan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği din, umum dinlere gâlib ve umum devletlere muzaffer olacağını ihbar ediyor. Hem gayet vuzûh ve kat'iyyetle ihbar ediyor. İstikbâl, o haber‑i gaybîyi, Bahr‑i Muhît-i Şarkî’den Bahr‑i Muhît-i Garbî’ye kadar İslâm kılıncının uzamasıyla tasdik etmiştir.