219
Tevhid’in İki Bürhân‑ı Muazzamı ve Sûre-i İhlâs’ın Bir Nükte-i İ'câziyesi
﴿﷽﴾
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
وَالصَّلٰوةُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
Tevhid’in İki Bürhân‑ı Muazzamı ve Sûre‑i İhlâs’ın Bir Nükte‑i İ'câziyesi
Şu kâinât tamamıyla bir bürhân‑ı muazzamdır. Lisân‑ı gayb, şehâdetle müsebbihdir, muvahhiddir. Evet Tevhid‑i Rahmân’la büyük bir sesle zâkirdir ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Bütün zerrât hüceyrâtı, bütün erkân ve a'zâsı birer lisân‑ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
O dillerde tenevvü' var, o seslerde merâtib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Bu bir insan‑ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczâsı, zerrâtı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Şu âlem halka‑i zikri, içinde okuyor Aşr’ı, şu Kur'ân maşrık‑ı nuru. Bütün zîrûh eder fikri ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Bu Furkàn‑ı Celîlü'ş-Şân, o tevhide nâtık bürhân, bütün âyât sâdık lisân, şuâât‑ı bârika-i îmân. Beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
220
Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkàn’ın sînesine, derinden tâ derine, sarîhan işitirsin semâvî bir sadâ der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
O sestir gayeten ulvî, nihâyet derece ciddi, hakîki pek samîmî; hem nihâyet mûnis ve mukni' ve bürhânla mücehhezdir. Mükerrer der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Şu bürhân‑ı münevverde, cihât‑ı sittesi şeffâf ki; üstünde münakkaştır, müzehher sikke‑i i'câz içinde parlayan nur‑u hidayet der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Evet, altında nescolmuş mühefhef mantık ve bürhân, sağında aklı istintak; mürefref her taraf, ezhân “Sadakte” der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Yemîn olan şimâlinde, eder vicdânı istişhâd. Emâmında hüsn‑ü hayırdır, hedefinde saâdettir. Onun miftâhıdır her dem ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Emâm olan verâsında, ona mesned semâvîdir ki, vahy‑i mahz-ı Rabbânî. Bu şeş cihet ziyâdârdır; burûcunda tecellîdâr ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Evet vesvese‑i sârık, bâ‑vehim şübhe‑i târık, ne haddi var ki; o mârık, girebilsin bu bârık kasra, hem şârık ki; sûr sûreler şâhik, her kelime bir melek‑i nâtık ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
O Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân nasıl bir bahr‑i tevhiddir. Bir tek katre, misâl için bir tek Sûre‑i İhlâs‥ fakat kısa bir tek remzi, nihâyetsiz rumûzundan. Bütün envâ'‑ı şirki reddeder, hem de yedi envâ'‑ı tevhidi eder isbât; üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden…
221
Birinci Cümle: ﴿قُلْ هُوَ﴾ karînesiz işârettir. Demek ıtlâkla ta'yindir. O ta'yinde taayyün var. EyLÂ HÜVE İLLÂ HÛ…
Şu Tevhid‑i şühûd bir işârettir: Hakikat‑bîn nazar tevhide müstağrak olursa der ki:LÂ MEŞHÛDE İLLÂ HÛ…
İkinci Cümle: ﴿اَللّٰهُ اَحَدٌ﴾ ’dır ki; Tevhid‑i Ulûhiyet’e tasrîhtir. Hakikat, hak lisânı der ki:LÂ MA'BÛDE İLLÂ HÛ…
Üçüncü Cümle: ﴿اَللّٰهُ الصَّمَدُ﴾ ’dir; iki cevher‑i tevhide sadeftir. Birinci dürrü; Tevhid‑i Rubûbiyet. Evet nizâm‑ı kevn lisânı der ki:LÂ HÀLIKA İLLÂ HÛ…
İkinci dürrü; Tevhid‑i Kayyûmiyet. Evet serâser kâinâtta, vücûd ve hem bekàda, müessire ihtiyaç lisânı der ki:LÂ KAYYÛME İLLÂ HÛ…
Dördüncü: ﴿لَمْ يَلِدْ﴾ ’dir; bir tevhid‑i Celâlî müstetirdir, envâ'‑ı şirki reddeder, küfrü keser bî‑iştibâh.
222
Yani tağayyür, ya tenâsül, ya tecezzî eden elbet ne Hàlık’tır, ne Kayyûm’dur, ne İlâh…
Veled fikri, tevellüd küfrünü ﴿لَمْ﴾ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserîsi gümrâh…
Ki İsâ (A.S.), ya Üzeyr’in, ya melâik, ya ukùlün tevellüd şirki meydân alıyor nev'‑i beşerde gâh bâ‑gâh…
Beşincisi: ﴿وَلَمْ يُولَدْ﴾ bir Tevhid‑i Sermedî, işâreti şöyledir: Vâcib, Kadîm, Ezelî olmazsa olmaz İlâh…
Yani; ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinâta penâh…
Esbâb‑perestî, nücûm‑perestlik, sanem‑perestî, tabiat‑perestlik şirkin birer nev'idir, dalâlette birer çâh…
Altıncı: ﴿وَلَمْ يَكُنْ﴾ bir tevhid‑i câmi'dir; ne zâtında nazîri, ne ef'âlinde şerîki, ne sıfâtında şebîhi ﴿لَمْ﴾ lafzına nazargâh…
Şu altı cümle ma'nen birbirine netice, hem birbirinin bürhânı, müselseldir berâhin, mürettebdir netâic şu sûrede karargâh…
Demek şu Sûre‑i İhlâs’ta, kendi mikdar‑ı kàmetinde müselsel, hem müretteb otuz sûre münderic; bu bunlara sehergâh…
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
223
106‑164 Mektuplar
106. Nur Talebeleri sırr‑ı ihlâs, tesanüd ve iştirâk-i a'mâl-i uhrevî düsturu ile, Leyle-i Kadir sırrıyla kazanılan ömr-ü manevîyi elde eder
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu parça hem Lâhikaya, hem i'câz‑ı Kur'ân’ın âhirine yazılacak. Birkaç gün sonra, ehemmiyetli bir parçayı da göndereceğiz.
Mübârek Ramazanın Leyle‑i Kadir sırrıyla, seksenüç sene bir ömr‑ü manevî kazandırması sırr‑ı hikmetiyle ve Risale‑i Nurun şâkirdlerindeki sırr‑ı ihlâsla, tesânüd ve iştirâk‑i a'mâl-i uhrevî düsturuyla herbir sâdık şâkird, o fevkalâde manevî kazancı elde edeceğine gayet kuvvetli bir delili budur ki: Bu dâire içinde kırkbin, belki yüzbin hàlis, hakîki mü'minlerin içinde hakikat‑i Leyle-i Kadr’i elde edecek bir‑iki, on‑yirmi değil, belki yüzlerin elde etmesi ihtimali kavîdir.
Sırr‑ı ihlâsla ve iştirâk‑i a'mâl-i uhrevî düsturunun sırrıyla biz ve siz bu hakikate müteveccihen, bu Ramazan‑ı Şerîfte herbirimiz umumun hesabına ve umum arkadaşları içinde kendini farzedip, nun‑u mütekellim-i maa'l-gayrı, yani dâima اَجِرْنَا ❋ اِرْحَمْنَا ❋ وَاغْفِرْلَنَا ❋ وَوَفِّقْنَا ❋ وَاهْدِنَا ❋وَاجْعَلْ لَيْلَةَ الْقَدْرِ ف۪ي هٰذَا رَمَضَانَ خَيْرًا ف۪ي حَقِّنَا مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ gibi kelimelerde نَا içinde umum kardeşlerini niyet etmektir. Ve bilhassa, en zaîf olan bu kardeşinize, ağır vazifesinde, o hususî niyetle yardım etmektir.
224
107. Virdü’l‑A'zâm-ı Kur’ânî’nin basılması
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Hem sizi, hem bizi, hem Risale‑i Nur dâiresini ve hususan kahraman Tâhir’i, bu virdü'l‑a'zam-ı Kur'ânînin bu tarzda zuhûra gelmesiyle tebrik ediyoruz. Evet, bunun tab'ında iki emr‑i azîm var:
Birisi: Mu'cizâtlı Kur'ân‑ı Hakîm’in ve kerâmetli Risale‑i Nurun tab'larına matbaada görülmemiş bir çığır açtı.
İkincisi: Tâhir’e ve Hâfız Ali’ye ve arkadaşlarına kazandırdığı fevkalâde bir sevâb noktasıdır ki; bu sırra delil‑i zâhir, emsâli matbaada, tab'da görülmemiş bir tarzda, aynen Tâhir’in hattı fotoğrafla alınmış gibi; kim bakıyorsa, “Bu Tâhir’in yazısıdır, matbu' değildir” der.
Hem kağıt, hem vakit dar olduğundan, bâkî umuma selâm.
Kardeşiniz Said Nursî
108. “Said yanında başka kitapları bulundurmuyor, demek onları beğenmiyor” ithamına verilen cevap
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu Ramazan‑ı Şerîfte âfâka bakmamak ve dünyayı unutmaya çok muhtaç olduğum hâlde; maatteessüf, dünyaya ara sıra bakmaya bizi mecbur ediyorlar. İnşâallâh, bu bakmakta niyetimiz hizmet‑i îmâniye olduğundan; o da bir nev'i ibâdet sayılır.
Evet, size iliştikleri gibi, bize de ayrı ayrı sûretlerde tecâvüzlerini ihsâs ediyorlar. Fakat, Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki, onların tecâvüzleri, aksü'l‑amel nev'inde, Risale‑i Nurun fütûhâtına yardım ediyor. İstanbul’daki ihtiyar adamın i'tirâzı münâsebetiyle kahraman Nazîf yazıyor ki; o i'tirâz, Risale‑i Nurun İstanbul’da fütûhât yapmaya ve parlamaya vesile oldu. Ve bize karşı başka cihetlerde küçücük tecâvüzler de öyle netice veriyor. Fakat şimdi, bîçâre bazı hocaları ve sofuları Risale‑i Nura karşı bir çekinmek, bir soğukluk vermek için hiç hâtıra gelmeyen bir vesileyi bulmuşlar. Şöyle ki:
225
Diyorlar: “Said, yanında başka kitapları bulundurmuyor, demek onları beğenmiyor. Ve İmâm‑ı Gazâlî’yi de (R.A.) tam beğenmiyor ki; eserlerini yanına getirmiyor.” İşte bu acîb, mânâsız sözlerle bir bulantı veriyorlar. Bu nev'i hileleri yapan, perde altında ehl‑i zındıkadır; fakat, sâfdil hocaları ve bazı sofuları vâsıta yapıyorlar.
Buna karşı deriz ki: Hâşâ, yüz defa hâşâ! Risale‑i Nur ve şâkirdlerinin bir üstadı olan Hüccetü'l‑İslâm İmâm-ı Gazâlî ve beni, Hazret‑i Ali ile bağlayan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takib ettiği mesleği ehl‑i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhâfaza etmektir.
Fakat, onların zamanında bu dehşetli zındıka hücumu, erkân‑ı îmâniyeyi sarsmıyordu. O muhakkìk ve allâme ve müçtehid zâtların asırlarına göre münâzara‑i ilmiyede ve diniyede isti'mâl ettikleri silâhlar hem geç elde edilir, hem bu zaman düşmanlarına birden galebe edemediğinden Risale‑i Nur Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhları bulduğu için, o mübârek ve kudsî zâtların tezgâhlarına müracaat etmiyor. Çünkü, umum onların merci'leri ve menba'ları ve üstadları olan Kur'ân, Risale‑i Nura tam mükemmel bir üstad olmuştur. Ve hem vakit dar, hem bizler az olduğumuz için vakit bulamıyoruz ki, o nurânî eserlerden de istifade etsek.
Hem Risale‑i Nur şâkirdlerinin yüz mislinden ziyâde zâtlar, o kitaplarla meşguldürler ve o vazifeyi yapıyorlar. Biz de, o vazifeyi onlara bırakmışız. Yoksa hâşâ ve kellâ! O kudsî üstadlarımızın mübârek eserlerini rûh u canımız kadar severiz. Fakat, herbirimizin birer kafası, birer eli, birer dili var; karşımızda da binler mütecâviz var; vaktimiz dar, en son silâh, mitralyöz gibi Risale‑i Nur bürhânlarını gördüğümüzden, mecburiyetle ona sarılıp iktifâ ediyoruz.
226
Latîf bir tevâfuk:
Bu mektûbu, başta بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ deyip, müteaddid işler meydâna geldi, daha yazamadık; tâ, mübârek Âtıf’ın mübârek mektûbu geldi; başında, بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ kelimeleri mektûbumuzun başına tevâfuk etmek için bizi beklettirdi. O kerâmetkâr kalemiyle bu memlekete evvelce gönderdiği parlak yazıları Risale‑i Nuru, bu havâlide imdâdımıza göndermek niyeti, pek büyük bir Hizmet‑i Nuriye olarak, bir fedâkârlıktır; fakat kendine de çok lâzımdır.
Şimdiden, buradaki Risale‑i Nur şâkirdleri nâmına ona binler teşekkür ve o hizmette onu tebrik ediyoruz. Ve onun, kerâmetli kalemi, câzibedâr esrâr‑ı tevâfukiyeden yüzünü çevirip doğrudan doğruya Risale‑i Nurun neşrine sarılması, bizi çok minnetdâr ve mesrûr eyledi. Cenâb‑ı Hak, onun gibi hàlis, muhlis talebeleri çoğaltsın, âmîn.
Mektûblarınızda ara sıra Sıddık Süleyman’ın, eski zamanda harâretli sadâkati ve alâkadarlığı ve kuvvetli şâkirdliği ile bahsi geçiyor. O zât, ben ölünceye kadar onun sadâkati ve selâmet‑i kalbini ve bana ve Risale‑i Nura hàlisâne hizmetini unutamıyorum.
109. Riyaya dair yazılan Üç Nokta
Azîz, sıddık, hàlis, muhlis kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de ciddi, hakîki arkadaşlarım!
Bu yakında hem Isparta’da, hem bu havâlide Risale‑i Nurun İhlâs Lem'aları intişara başladığı münâsebetiyle ve bir‑iki küçük hâdise cihetiyle şiddetli bir ihtar kalbe geldi. Riyâya dair “Üç Nokta” yazılacak:
227
Birincisi: Farz ve vâciblerde ve Şeâir‑i İslâmiyede ve Sünnet‑i Seniye’nin ittibâ'ında ve haramların terkinde riyâ giremez, izhârı, riyâ olamaz. Meğer, gayet za'f‑ı îmânla beraber, fıtraten riyâkâr ola.
Belki, Şeâir‑i İslâmiyeye temâs eden ibâdetlerin izhârları, ihfasından çok derece daha sevâblı olduğunu, Hüccetü'l‑İslâm İmâm-ı Gazâlî (R.A.) gibi zâtlar beyân ediyorlar. Sâir nevafilin ihfası çok sevâblı olduğu hâlde; şeâire temâs eden, hususan böyle bid'alar zamanında ittibâ'‑ı sünnetin şerâfetini gösteren ve böyle büyük kebâir içinde haramların terkindeki takvâyı izhâr etmek değil riyâ, belki ihfasından pek çok derece daha sevâblı ve hàlistir.
İkinci Nokta: Riyâya, insanları sevkeden esbâbın;
Birincisi: Za'f‑ı îmândır. Allah’ı düşünmeyen, esbâba perestiş eder; halklara hodfürûşlukla riyâkârâne vaziyet alır.
Risale‑i Nur şâkirdleri, Risale‑i Nurdan aldıkları kuvvetli îmân‑ı tahkîkî dersiyle esbâba ve nâsa ubûdiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubûdiyetlerinde; onlara gösterişle riyâ etsinler.
İkinci Sebeb: Hırs ve tama'; za'f‑ı fakr noktasında teveccüh‑ü nâsı celbine medâr riyâkârâne vaziyet almaya sevkediyor.
Risale‑i Nurun şâkirdleri, iktisad ve kanâat ve tevekkül ve kısmetine rızâ gibi, Risale‑i Nurun dersinden aldıkları izzet‑i îmâniye, inşâallâh onları riyâdan ve dünya menfaatleri için hodfürûşluktan men'eder.
Üçüncü Sebeb: Hırs‑ı şöhret, hubb‑u câh, makam sâhibi olmak, emsâline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek, tasannu'kârâne (haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek) ve tekellüfkârâne (lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek) tarzını takınmak ile riyâ eder.
228
Risale‑i Nur şâkirdleri, ene’yi, nahnü’ye tebdil ettikleri, yani enâniyeti bırakıp, Risale‑i Nur dâiresinin şahs‑ı manevîsinin hesabına çalışması, ben yerine biz demeleri; ve ehl‑i tarîkatın fenâ fişşeyh, fenâ firresûl ve nefs‑i emmâreyi öldürmek gibi riyâdan kurtaran vâsıtaların bu zamanda birisi de fenâ fil'ihvân, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs‑ı manevîsi içinde eritip öyle davrandığı için, inşâallâh, ehl‑i hakikatin riyâdan kurtulmaları gibi, bu sır ile onlar da kurtulurlar.
Üçüncü Nokta: Vazife‑i diniye itibariyle nâsa hüsn‑ü kabûl ettirmek, o makamın iktiza ettiği yüksek tavırlar ve vaziyetler, hodfürûşluk ve riyâ sayılmaz ve sayılmamalı. Meğer o adam, o vazifeyi, kendi enâniyetine tâbi edip isti'mâl ede.
Evet, bir imâm, imâmet vazifesinde tesbihâtları izhâr eder, ismâ' eder; hiçbir cihette riyâ olamaz. Fakat vazife haricinde o tesbihâtları âşikâre halklara işittirmeye riyâ girebildiği için, gizlisi daha sevâblıdır.
Risale‑i Nurun hakîki şâkirdleri, neşriyat‑ı diniyelerinde ve ittibâ'‑ı sünnetteki ibâdetlerinde ve ictinâb‑ı kebâirdeki takvâlarında, Kur'ân hesabına vazifedâr sayılırlar. İnşâallâh riyâ olmaz. Meğer ki, Risale‑i Nura, başka bir maksad‑ı dünyeviye için girmiş ola.
Daha yazılacaktı, fakat bir tevakkuf hâli kesti.
229
110. Risale‑i Nur’a işaret eden Otuz Üçüncü Ayetin bir zeyli ve lâhikası
Küçük Husrev Feyzi’nin Bir İstihrâcıdır
Otuzüçüncü âyetten Hâfız Ali’nin istihrâcının bir zeyli ve lâhikasıdır.
Sûre‑i Zümer’de ﴿اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ﴾ âyet‑i azîmenin mânâ‑yı sarîhinden başka, bir mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil bir ferdi Risale‑i Nur ve tercümânı olduğuna kuvvetli bir delil buldum.
Çünkü, ﴿اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ﴾ cümlesi, hesab‑ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî ile bin üçyüz yirmidokuz veya sekiz eder. Demek مَنْ külliyetinde ve فَهُوَ işâretinde dâhil ve medâr‑ı nazar bir ferd, inşirah‑ı sadır (Hâşiye) nuruyla başka bir hâlete girip eski sıkıntıdan kurtulup nurânî bir mesleğe giren bir şahsı, eski ve yeni Harb‑i Umumî’nin gelmeye hazırlanmaları olan o dehşetli tarihe ve o ferdin vaziyetine remzen bakar.
﴿فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ﴾ ’deki ﴿نُورٍ مِنْ رَبِّهِ﴾ kelimesi, Risale‑i Nur ismine ve mânâsına hem cifrî, hem sûreti, hem mânâsı tevâfuk ettiği gibi, ﴿اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ﴾ cümlesinin de makam‑ı cifrîsi gösterdiği tarihte Risale‑i Nurun tercümânı olan Üstadımın – tahkîkatımla – aynen vaziyetine tevâfuk ediyor.
230
Çünkü, o zamanda Harb‑i Umumî’nin mebde'lerinde; Üstadım, eski âdetini vesâir ulûm‑u felsefeyi ve ulûm‑u âliyeyi bırakıp tam bir inşirah‑ı sadırla Risale‑i Nurun fâtihası ve birinci mertebesi olan İşârâtü'l‑İ'câz tefsirine başlayıp, bütün himmetini, efkârını Kur'ân’a sarfetmeye başladığına tevâfuku kavî bir emâredir ki; bu asırda o küllî mânâ‑yı işârîde medâr‑ı nazar bir ferd, Risale‑i Nurun tercümânı ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsini temsîl eden mümessilidir.
Evet, mâdem Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân her asırda her ferde hitâb eder bir ilm‑i muhît ve bir irâde‑i şâmile ile herşeye bakabilir.
Ve mâdem ulemâ‑i İslâm’ın ittifakıyla âyetlerin mânâ‑yı sarîhinden başka işârî ve remzî ve zımnî müteaddid tabakalarda mânâları vardır.
Ve mâdem ﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا﴾ gibi hitâblarda her asır gibi, bu asırdaki ehl‑i îmân, Asr‑ı Saâdet’teki mü'minler gibi dâhildir.
Ve mâdem İslâmiyet noktasında bu asır, gayet ehemmiyetli ve dehşetlidir. Kur'ân ve Hadîs, ihbar‑ı gaybî ile ehl‑i îmânı, onun fitnesinden sakınmak için şiddetle haber vermiş.
Ve mâdem hesab‑ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî eskiden beri sağlam bir düsturdur ve kuvvetli bir emâre olabilir.
Ve mâdem Risale‑i Nur ve tercümânı ve şâkirdleri îmân ve Kur'ân hizmetinde parlak ve te'sirli vazifeleri gayet ehemmiyet kesbetmiştir.
231
Ve mâdem bu büyük âyet, hesab‑ı cifirle bu asra ve iki harb‑i umumîye bakar; eski harbin patlamasına ve Risale‑i Nurun zuhûruna tevâfuk ettiği gibi ma'nen de gösterir.
Elbette mezkûr hakikatlere ve kuvvetli karînelere binâen bilâ‑tereddüd hükmederiz ki; Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve tercümânı, bu âyet‑i azîmenin mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil ve medâr‑ı nazar bir ferdidir ve bu âyet ona işâret eder ve mânâ‑yı remziyle ondan da haber verir ve ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a‑i i'câziyeyi gösterir; denilebilir ve deriz.
Tahlil: Bir (ش) iki (ر) yediyüz; (ف م ن ل)ikiyüz; (ص د ه ا) yüz; (س م)yüz; ism‑i Celâl altmışyedi; iki (ل) altmış; فَهُوَ doksanbir; لِلْاِسْلَامِ ’de iki veya üç (ا) iki veya üç; (ح) sekiz; ﴿نُورٍ مِنْ رَبِّهِ﴾ “Risale‑i Nur” her ikisinde نُورٍ var. “Risale”de (ر),رَبِّهِ’deki (ر) ’ya mukâbildir. Eğer نُورٍ’deki tenvin sayılsa, اَلنُّورِ ’de dahi şeddeli (ن) sayılır yine ittihâd ederler. “Nur”dan başka مِنْ بِهِdoksanyedi ederek “Risale‑i Nur”da kalan (ه ل س)iki (ا) dahi doksanyedi ederek tam tevâfuk eder. Türkçe telaffuzda Risale‑i Nur hemze ile okunması zarar vermez. Sûre‑i Mâide’nin onbeşinci âyeti ﴿قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ ❋ يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ﴾ Sûre‑i Nisâ’nın âhirinde ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُب۪ينًا﴾ âyeti gibi, Risale‑i Nura mânâ ve cifir cihetiyle, mânâ‑yı işârî efrâdından olduğuna kuvvetli bir karîne buldum.
232
İkinci âyet olan Sûre‑i Nisâ âyeti, Birinci Şuâ olan İşârât‑ı Kur'âniye’de, Üstadım işâretini beyân etmiş. Birinci âyet olan Sûre‑i Mâide’nin onbeşinci âyeti hem bunun işâretini te'yid ediyor, hem de ﴿اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ﴾ âyetinin işâretini tasdik ediyor.
Evet, bu asırda mânâ‑yı işârî tabakasından tam bu âyetin kudsî mefhûmuna bir ferd Risale‑i Nur olduğuna kim insaf ile baksa tasdik edecek.
Mâdem Risale‑i Nur bir ferdi olduğuna manevî münâsebet kavîdir.
Mâdem bu âyetin makam‑ı cifrîsi bin üçyüz altmışaltıdır; eğer meddeler ve okunmayan hemzeler sayılmazsa altmışikidir.
Ve mâdem Risale‑i Nur, Kur'ân‑ı Mübîn’in nurunu ve hidayetini neşreden bir kitab‑ı mübîn’dir.
Ve mâdem zâhiren ondan daha ileri o vazifeyi ağır şerâit altında yapanları görmüyoruz.
Ve mâdem âyetler sâir kelâmlar gibi cüz'î bir mânâya münhasır olamaz.
Ve mâdem delâlet‑i zımnî ve işârî ile kaideten mefhûm‑u kelâmda dâhil oluyor ve mâdem Necmeddin‑i Kübrâ ve Muhyiddin‑i Arabî (Radıyallahu Anhümâ) gibi pek çok ehl‑i velâyet mânâ‑yı zâhirîden başka bâtınî ve işârî mânâlar ile ekser âyâtı tefsir etmişler; hattâ tefsirlerinde Mûsa (A.S.) ve Fir'avun’dan murad, kalb ve nefistir, dedikleri hâlde; ümmet, onlara ilişmemiş; büyük ulemâdan çokları onları tasdik etmişler.
Elbette âyetin delâlet‑i zımniye ile Risale‑i Nura kuvvetli karîneler ile işâreti kat'îdir, şübhe edilmemek gerektir.
233
TAHLİL: ﴿قَدْ جَٓاءَكُمْ﴾yüz altmışdokuz, ﴿مِنَ اللّٰهِ﴾ yüz elliyedi, نُورٌ tenvin ile beraber üçyüz altı; ﴿وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ﴾ tenvinlerle beraber altıyüz otuzbir; ﴿يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ﴾ yüz üç; yekûnu, bin üçyüz altmışaltı, eğer meddeler ve okunmayan hemzeler sayılmazlarsa, bu seneki muharrem tarihine; yani, bin üçyüz altmışikiye tamam tevâfuk eder. Eğer مُب۪ينٌ’deki tenvinde vakfedilse, bin üçyüz onaltıdır ki; hem Risale‑i Nurun mukaddemâtına, hem tenvin ile tekemmülüne ve Birinci Şuâ’da beyân edildiği gibi, çok âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri aynı meşhûr tarihe tevâfuk eder.
111. Cenab‑ı Hak Risale-i Nur ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsine tecdid vazifesi yaptırmıştır
Ehemmiyetli bir hocanın Üstad hakkında ziyâde hüsn‑ü zannını ta'dil etmek münâsebetiyle yazılmış, belki size de fâidesi olur diye gönderildi.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ
Azîz, sâdık, muhterem kardeşimiz Hoca Haşmet!
Senin, müceddid hakkındaki mektûbunu hayretle okuduk ve Üstadımıza da söyledik. Üstadımız diyor ki:
234
“Evet bu zaman hem îmân ve din için, hem hayat‑ı ictimâî ve şerîat için, hem hukuk‑u âmme ve siyaset‑i İslâmiye için gayet ehemmiyetli birer müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi, hakàik‑ı îmâniyeyi muhâfaza noktasında tecdîd vazifesi, en mukaddes ve en büyüğüdür. Şerîat ve hayat‑ı ictimâiye ve siyâsiye dâireleri ona nisbeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyor.
Rivâyât‑ı hadîsiyede, tecdîd‑i din hakkında ziyâde ehemmiyet ise, îmânî hakàiktaki tecdîd itibariyledir. Fakat, efkâr‑ı âmmede, hayat‑perest insanların nazarında zâhiren geniş ve hâkimiyet noktasında câzibedâr olan hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye ve siyaset‑i diniye cihetleri daha ziyâde ehemmiyetli göründüğü için, o adese ile, o nokta‑i nazardan bakıyorlar, mânâ veriyorlar.
Hem bu üç vezâifi birden bir şahısta, yâhut cemâatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, âdeta kàbil görülmüyor. Âhirzamanda, Âl‑i Beyt-i Nebevî’nin (A.S.M.) cemâat‑i nurâniyesini temsîl eden Hazret‑i Mehdi’de ve cemâatindeki şahs‑ı manevîde ancak ictimâ' edebilir.
Bu asırda, Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Risale‑i Nurun hakikatine ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsine, hakàik‑ı îmâniye muhâfazasında tecdîd vazifesini yaptırmış; yirmi seneden beri o vazife‑i kudsiyede te'sirli ve fâtihâne neşriyle gayet dehşetli ve kuvvetli zındıka ve dalâlet hücumuna karşı tam mukàbele edip, yüzbinler ehl‑i îmânın îmânlarını kurtardığını kırkbinler adam şehâdet eder.
Amma, benim gibi âciz ve zaîf bir bîçârenin, böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklemek tarzında şahsı, medâr‑ı nazar etmemeli” diyor. Ve size selâm ediyor. Biz de zâtınıza ve oradaki Risale‑i Nurla alâkadar olanlara selâm ediyoruz…
Risale‑i Nur şâkirdlerinden Emin, Feyzi, Kâmil
235
112. Risale‑i Nur Talebeleri hakkındaki gıybete bakan ayet-i kerime
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim!
Kur'ânın bir tek âyetinin bir tek işâreti, ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a‑i i'câziyeyi tevâfuk sûretiyle gösterdiğini manevî bir ihtar ile gördüm.
﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا﴾ bu âyet‑i kerîmenin makam‑ı cifrîsi, şedde ve tenvin sayılmazsa, bin üçyüz ellibir; مَيْتًا ’in aslı مَيِّتًاolmasından bin üçyüz altmışbir ederek; bu tarihte, umûr‑u azîmeden bir dehşetli gıybeti, bu âyetin mânâ‑yı işârî külliyetinde dâhil ediyor. Umûr‑u azîmeden böyle bir acîb gıybet aynı tarihte, aynı senede vukû'a geldi. Şöyle ki:
Onsekiz sene müddetinde Sünnet‑i Seniye’yi muhâfaza için başına şapka koymadığından, onsekiz senedir haps‑i münferid hükmünde ihtilâttan men' ve yalnız bir odada hayatını geçirmeye mecbur edilen ve hususî ibâdetgâhında Ezân‑ı Muhammedî okuyup “Allâhu Ekber” dediğinden ve “Lâ ilâhe illallâh” hakikatini güneş gibi gösterdiğinden, yüz arkadaşıyla taht‑ı tevkîfe alınan ve mahkûm edilen bir adamı, yüzer emâre ve karînelere istinâden inâyet‑i İlâhiye’den geldiğine kat'î bir kanâat ile İşârât‑ı Kur'âniye’den bir müjdeyi hem kendine, hem musîbet‑zede arkadaşlarına bir tesellî niyetiyle beyân ettiği için, onu gıybet ve galîz tâbiratla teşhîr etmek ve onun dersleriyle îmânlarını kurtaran masûm şâkirdlerini ondan tenfîr edip şübheler vermek; güyâ ortalıkta medâr‑ı inkâr hiçbir şey yok ve hiçbir münkerâtı ve cinayeti görmüyor gibi, yalnız o bîçârenin mevhûm bir hatâsını, sekiz senede seksen müdakkiklerin nazarında saklanan ve sathî ve inâdî nazarına göre, bir ictihâdî yanlışını görüyor zannıyla galîz tâbirler ile zemmetmek; elbette bu asırda, bu memlekette Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kasden işâretine medâr olabilir azîm bir hâdisedir.
236
Bence, Kur'ânın, nasıl ki her sûre ve bazen bir âyet ve bazen bir kelime bir mu'cize olur; öyle de, bu âyetin tek bir işâreti, ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a‑i i'câziyedir.
Bu âyetin bu işâreti, bu asırda, Risale‑i Nur şâkirdlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emâre var.
Birincisi: Birinci Şuâ olan İşârât‑ı Kur'âniye risalesinde, Risale‑i Nura ve tercümânına da işâret eden beşinci âyet olan ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ﴾ gayet kuvvetli karînelerle مَيْتًا kelime‑i kudsiyesi cifir ve ebced hesabıyla ve üç cihet‑i mânâsıyla Said Nursî’ye tevâfuk etmesidir.
İkinci Emâre: ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ… الخ﴾ âyetin makam‑ı cifrîsi ve riyâzîsi bin üçyüz altmışbir etmesidir ki; aynı tarihte, o acîb hâdise oldu.
237
Üçüncü Emâre: ... İhtiyarım haricinde, beş vecihle zemmi zemmeden ve mu'cizâne – gıybetten altı cihetle zecreden – ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا﴾ âyeti karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Ma'nen, “Bana bak!” dedi. Ben de baktım, birden tesbihât içinde gördüm ki; bin üçyüz elli birden, tâ bin üç yüz altmış bir tarihini gösterdi. Hâlimize baktım; perde altında elli birden, tâ altmışbire kadar Risale‑i Nur medet beklediği İstanbul âfâkında, perde altında bir nev'i taarruz bulunmuş ve altmış birde, birden patlamasıdır.
Tahlil: (ت خ) bin (م م ى ى) yüz, (ل ل ك ك) yüz, üçüncü (ن ى م) yüz, (ح ح ح ب د) otuz, dördüncü (ى) on, beş (ا) bir (ه) ile beraber on, âhirdeki “tenvin” vakfen “elif” olduğu için, yekûnu bin üçyüz ellibir. مَيْتًا aslı yâ‑i müşeddede olduğundan, bin üçyüz altmışbir eder.(Hâşiye)
113. Risale‑i Nur’un başına gelen hadiselerde bir dest-i inayet, bir vech-i rahmet vardır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Size “Üç Nokta”yı beyân etmeye kalbde bir ihtiyaç oldu:
Birincisi: “Bir hâdisede hem insan eli, hem kader müdâhalesi olduğundan; insan, zâhirî sebebe bakıp bazen haksız hükmedip zulmeder. Kader o musîbetin gizli sebebine baktığı için adâlet eder” diye, Risale‑i Nurda bir kaide‑i esâsiyedir.
238
Hem, şimdiye kadar Risale‑i Nurun başına gelen hâdiselerde bir dest‑i inâyet, bir vech‑i rahmet bulunduğu tecrübelerle sâbittir.
Bu iki cihette kalbden bir suâl çıktı. “Acaba Nur hakkındaki bu yeni İstanbul hâdisesinde vech‑i adâlet ve rahmet nedir?” Hâtıra böyle bir cevab geldi ki:
Risale‑i Nura, ehl‑i ilim ve ehl‑i dikkati ciddiyetle bakmaya ve tedkik etmeye sevketti. Elbette Risale‑i Nuru tedkik eden bir âlim, insafı varsa tarafdâr olur. Ve Risale‑i Nur, ulemâ dâiresinde ve İstanbul âfâkında tezâhür edecek. İşte vech‑i rahmet ve inâyet.
Amma, kader‑i İlâhî’nin vech‑i adâleti şudur ki:
Risalei'n‑Nurun hakikatiyle ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsiyle tezâhür eden fevkalâde îmânî hizmetlerin ehemmiyetli bir kısmını bîçâre tercümânına vermek ve ehl‑i dünya ve ehl‑i siyaset ve avâmın nazarında birinci derece ve hakikat nazarında, îmâna nisbeten ancak onuncu derecede bulunan siyaset‑i İslâmiye ve hayat‑ı ictimâiye-i ümmete dair hizmeti, kâinâtta en büyük mes'ele ve vazife ve hizmet olan hakàik‑ı îmâniyenin çalışmasına râcih gördüklerinden; o tercümâna karşı arkadaşlarının pek ziyâde hüsn‑ü zanları ehl‑i siyasete, inkılâbcı bir siyaset‑i İslâmiye fikrini vermek cihetinde, Risale‑i Nura karşı hayat‑ı ictimâiye noktasında cebhe almak ve fütûhâtına mâni olmak pek kuvvetli ihtimali vardı. Bunda hem hatâ, hem zarar büyüktür.
Kader‑i İlâhî, bu yanlışı tashih etmek ve o ihtimali izâle etmek ve öyle ümîd besleyenlerin ümîdlerini ta'dil etmek için, en ziyâde öyle cihetlerde yardım ve iltihaka koşacak olan ulemâdan ve sâdattan ve meşâyihten ve ahbabdan ve hemşehriden birisini muârız çıkardı; o ifratı ta'dil edip adâlet etti. “Size, kâinâtın en büyük mes'elesi olan îmân hizmeti yeter” diye bizi merhametkârâne o hâdiseye mahkûm eyledi. Sonra Lillâhi'l‑Hamd, o muârızı susturdu, o ateşi söndürdü. Fakat münâfıklar söndürmemek için çalışıyorlar.
239
İkinci Nokta: Bu dehşetli ihtikârdan çıkan kaht ve galâ ve açlık ve zarûret, yaşamak damarını şiddetle yaralandırıyor. Bu yara, hissiyat‑ı ulviye-i diniyeyi bir derece susturmaya vesile olup, ehl‑i dalâlete yardım ediyor. Herkes, midesini düşünmeye başlıyor. Kalb, hakikatten ziyâde ekmeği düşünüp hayata, yaşamaya yardıma koşup vazife‑i hakîkiyesini ikinci derecede bırakır.
Buna karşı Risale‑i Nurun şâkirdleri bir uzun Ramazan nazarıyla bakıp, keffâretü'z‑zünûb ve bir riyâzet‑i şer'iyeye çevirebilirler. Alenen nakz‑ı sıyâmla Ramazanın hürmetini kıran bedbahtlara gelen o musîbet, masûmları da incitir. Fakat Risale‑i Nur şâkirdleri ve masûmları, o musîbeti lehlerine döndürüp, hayırlı bir riyâzete kalbederler. Kanâat ve iktisadla karşılarlar.
Üçüncü Nokta: “İki Mes'ele”dir.
Birincisi: Müdakkik Hoca Sabri, Feyzi’nin istihrâcına dair Feyzi’ye yazdığı mektûb, güzeldir. Lâhikaya girdikten sonra, hocalar ف۪يهِ نَظَرٌ dememek için bazı kelimâtı ta'dil edildi.
İkinci Mes'ele: İstanbul ulemâsının en büyüğü ve en müdakkiki ve çok zaman Müftiü'l‑enâm olan eski fetvâ emini, meşhûr Ali Rıza Efendi (R.H.); Birinci Şuâ, İşârât‑ı Kur'âniye ve Âyetü'l‑Kübrâ gibi risaleleri gördükten sonra, Risale‑i Nurun mühim bir talebesi olan Hâfız Emin’e demiş ki:
“Bediüzzaman, şu zamanda, Din‑i İslâm’a en büyük hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu ve böyle bir zamanda, mahrumiyet içinde, ferâğat‑i nefis edip, yani dünyayı terkedip, böyle bir eser meydâna getirmek hiç kimseye müyesser olmadığını ve her sûretle şâyân‑ı tebrik olduğunu ve Risale‑i Nur, müceddid‑i din olduğunu ve Cenâb‑ı Hak, onu muvaffakun‑bilhayr eylesin, âmîn” diyerek, bazılarının sakal bırakmamaklığına i'tirâzları münâsebetiyle; Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî’nin pederleri olan Sultanü'l‑Ulemâ’nın bir kıssası ile onu müdafaa edip, demiş:
240
“Bu misillû, Bediüzzaman’ın dahi elbette bir ictihâdı vardır. İ'tirâz edenler haksızdır” demiş. Ve Hoca Mustafa’ya emretmiş, söylediğimi yaz:
“Bediüzzaman’a kemâl‑i hürmetle selâm ederim. Te'lifâtınızın ikmaline hırz‑ı can ile duâ etmekteyim. (Yani, rûha nusha olacak kadar kıymetdârdır) Bazı ulemâü's‑sû'un tenkidine uğradığına müteessir olma. Zîra yemişli ağaç taşlanır. (Hâşiye) kaziyesi meşhûrdur. Mücâhedâtınıza devam buyurun. Cenâb‑ı Hak ve Feyyâz‑ı Mutlak àcilen murad ve matlûbunuza muvaffakun‑bilhayr eylesin. Bâkî Hakk’ın birliğine emânet olunuz.”
Eski Fetvâ Emini Ali Rıza
İşte böyle müdakkik ve ilim ve şerîat ve Kur'ân cihetinde bu zamanda söz sâhibi en büyük âlim böyle hükmetmiş. Risale‑i Nurun talebeleri, bu mes'eleyi ihtiyaten yabânîlere onun ismini vermekle teşhîr etmemek gerektir ve duâlarına onu dâhil etmek lâzımdır.
Umum kardeşlerimize selâm.
241
114. Risale‑i Nur ferdiyet makamının mazharıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُاَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, sıddık, müstakîm kardeşlerim!
Gayet ciddi bir ihtar ile bir hakikati beyân etmeye lüzum var. Şöyle ki: لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ الَّا اللّٰهُ sırrıyla, ehl‑i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakîki hâlini bilmedikleri için, haksız olarak mübâreze etmesini Aşere‑i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek; iki velî, iki ehl‑i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukùt etmezler. Meğer, bütün bütün zâhir‑i Şerîat’a muhâlif ve hatâsı zâhir bir ictihâd ile hareket edilmiş ola.
Bu sırra binâen ﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ﴾ ’deki ulüvv‑ü cenâb düsturuna ittibâen ve avâm‑ı mü'minînin şeyhlerine karşı hüsn‑ü zanlarını kırmamakla, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risale‑i Nurun erkânlarının haksız i'tirâzlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzumuna binâen; ve ehl‑i ilhâdın iki tâife‑i ehl-i hakkın mâbeynindeki husûmetten istifade ederek, birinin silâhıyla, i'tirâzıyla ötekini cerh edip ve ötekinin delilleriyle berikini çürütüp, ikisini de yere vurmak ve çürütmekten ictinâben; Risale‑i Nur şâkirdleri, bu mezkûr dört esâsa binâen, muârızlara hiddet ve tehevvürle ve mukàbele‑i bilmisille karşılamamalı. Yalnız kendilerini müdafaa için musâlahakârâne, medâr‑ı i'tirâz noktaları izâh etmek ve cevab vermek gerektir.
242
Çünkü bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kàmeti mikdarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mâzûr biliyor; ondan nizâ' çıkıyor. Ehl‑i hak zarar eder; ehl‑i dalâlet istifade ediyor.
İstanbul’da ma'lûm i'tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî‑meşrebler ve nefs‑i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb‑u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl‑i irşad ve ehl‑i hak, Risale‑i Nura ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revâcını ve etbâ'larının hüsn‑ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i'tirâz edecekler; belki dehşetli mukàbele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukû'unda bizlere, îtidâl‑i dem ve sarsılmamak ve adâvete girmemek ve o muârız tâifenin de rüesâlarını çürütmemek gerektir.
Fâş etmek hâtırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki:
Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve o şahs‑ı manevîyi temsîl eden hàs şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi “Ferîd” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki – ekseriyet‑i mutlaka ile – Hicaz’da bulunan kutb‑u a'zamın tasarrufundan hariç olduğunu‥ ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imâm gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskide, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini, o imâmlardan birisini zannediyordum.
Şimdi anlıyorum ki; Gavs‑ı A'zam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, “ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şâkirdlerinin bağlandığı Risale‑i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır.
243
Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr‑ı azîme binâen Mekke‑i Mükerreme’de dahi – farz‑ı muhâl olarak – Risale‑i Nurun aleyhinde bir i'tirâz kutb‑u a'zamdan dahi gelse; Risale‑i Nur şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek kutb‑u a'zamın i'tirâzını iltifat ve selâm sûretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr‑ı i'tirâz noktaları o büyük üstadlarına karşı izâh etmek, ellerini öpmektir.
Evet kardeşlerim; bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde hadsiz bir metânet ve îtidâl‑i dem ve nihâyetsiz bir fedâkârlık taşımak gerektir. ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ﴾ âyetinin sırr‑ı işârîsiyle, âhireti bildikleri ve îmân ettikleri hâlde dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâkî bir elmasa bilerek rızâ ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfî lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musîbetidir. O musîbet sırrıyla, hakîki mü'minler dahi bazen ehl‑i dalâlete tarafdâr olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar. Cenâb‑ı Hak, ehl‑i îmânı ve Risale‑i Nur şâkirdlerini bu musîbetlerin şerrinden muhâfaza eylesin, âmîn.
Said Nursî
244
115. Risale‑i Nur’un intişarına engel olanlara karşı inayet-i İlâhiye
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Risale‑i Nurun intişarına ve fütûhâtına karşı gelen biri semâvî, biri arzî iki musîbete mukàbele edecek ayrı bir inâyet‑i İlâhiye cilvesi görülmeye başladı.
Arzî ve İnsanî Olan Musîbet: Isparta’da ve İstanbul’da olduğu gibi, Kastamonu’nun havâlisinde de, ehl‑i dalâlet, Risale‑i Nurun intişarına sed çekmek için, hàs talebelerin ve ciddi çalışanların şevklerini kırmak ve onlara fütûr vermek için, ayrı ayrı tarzlarda, umumî bir plân dâhilinde taarruz ediliyor. Hàlislere fütûr veremediklerinden, başka meşgaleler bulmakla çalışmalarına zarar veriyorlar.
Semâvî Musîbet İse: İhtikâr neticesinde, hayat ve yaşamak hissi, hissiyat‑ı diniyeye galebe çalıp, ekser nâs midesini, maîşetini dâima düşünüyor. Hattâ ekser fukara kısmından olan Risale‑i Nur talebeleri, bu musîbete karşı çabalamak mecburiyetiyle hakîki ve en mühim vazifesi olan neşir hizmetini bırakmaya mecbur oluyor.
Hem insanların zihinleri, fikirleri kasden ve bizzat hakàik‑ı îmâniyeye karşı bu yüzden bir derece lâkaydlık bir vaziyeti almasından, bir tevakkuf devri gelmesine mukâbil; Cenâb‑ı Hakk’ın inâyet ve rahmetiyle başka bir tarzda Risale‑i Nurun intişar ve fütûhâtına meydân açmış. Ezcümle: İstanbul âfâkından yüksek ulemânın; eski Fetvâ Emini Ali Rıza, Ahmed Şîrani ve parlak vâizlerden Şemsî gibi zâtlar, Risale‑i Nurla ciddi ve takdirkârâne münâsebetdâr olmaya başlamalarıdır.
Hem, hâtırımızda olmadığı hâlde yeni hurûfla tab'etmek üzere başta Âyetü'l‑Kübrâ’nın en mühim parçası; yedi parça, bir mecmuada tab'etmek ve gençleri uyandıran üç‑dört parça ayrı bir risalede, Hâfız Mustafa ile beraber tab'etmek için matbaaya gönderdik.
245
Hem, mühim bir zât teşebbüs ediyor ki: Mühim parçalardan bir kısmını Ankara’da, büyük rütbeli birisinin muâvenetiyle tab'etmek niyeti var. Ben şimdilik muvâfakat etmedim.
Velhâsıl; bir kapı kapansa, inâyet‑i İlâhiye daha parlak kapıları Risale‑i Nur yüzünden açıyor, yol veriyor. Risale‑i Nurun mektûb ve melfûz hurûfâtı adedince Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hamd ü senâ ve şükür olsun… ﴿هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي﴾ Buna binâen, bu tevakkuf ve muvakkaten fütûra merak etmeyiniz; zâten şimdiye kadar çalışmalar, tohumlar nev'inde istikbâlde kâfî sünbüller verebilir. Farz‑ı muhâl olarak, hiç çalışılmasa da yine kifâyet eder. Kat'iyyen takarrur etmiş ki, Risale‑i Nur hakikatlerine gıdâya ihtiyaç gibi bu zamanda ihtiyaç var. Bu ihtiyaç ise, onu tevakkufta bırakmaz, işlettirecek inşâallâh.
Hâfız Mustafa ile umumunuza bedel görüştük, fakat pek az bir zamanda. Cenâb‑ı Hak, onu ve Tahiri’yi tab' mes'elesinde muvaffak eylesin, âmîn.
Hâfız Ali’nin mektûbunda, Medrese‑i Nuriyenin üstadı olan Hacı Hâfız ile gayet samîmâne ve uhuvvetkârâne görüşmeleri ve meşveretleri bizleri çok mesrûr eyledi.
Said Nursî
246
116. Erkân‑ı İslâmiye ve hakikat-i İslâmiye esasları birbirinden farklıdır
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Nur fabrikasının sâhibi, Birinci Şuâ’nın Dördüncü Âyeti bahsinde, Hakikat‑i İslâmiyetin yedi esâsını parlak bir sûrette isbât edildiği cümlesine dair soruyor ki: “Erkân‑ı İslâmiyeyi beş biliyoruz. Hem vücûb‑u zekât rüknü, risalelerde ne sûretle izâh edildiğini” soruyor.
Elcevab: İslâmın rükünleri başkadır; Hakikat‑i İslâmiyetin esâsları yine başkadır. Hakikat‑i İslâmiyetin esâsları; altı erkân‑ı îmâniye ile (Hâşiye) ve esâs‑ı ubûdiyet ki, İslâmın beş rüknü olan Savm, Salât, Hac, Zekât, Kelime‑i Şehâdet, mecmûunun hülâsasıdır. Risale‑i Nur; altı rükn‑ü îmâniye ile bu esâs‑ı ubûdiyeti isbât edip سَبْعَ الْمَثَان۪يcilvesine mazhariyeti muraddır.
Vücûb‑u zekâtın izâhından murad ise, zekâtın teferruât tafsilâtı değil; belki zekâtın, hayat‑ı ictimâiyede derece‑i lüzumu ve ehemmiyetli kıymeti isbât edilmiş demektir. Evet Risale‑i Nurdan evvel yazdığımız risalelerde, hem de Risale‑i Nurun müteaddid yerlerinde, vücûb‑u zekâtın hayat‑ı ictimâiyede ne derece ehemmiyetli olduğu kat'iyyen ve vâzıhan isbât edilmiş demektir.
247
Isparta’da, Risale‑i Nurun ders ve neşrine iki köşkünü bir zaman tahsîs eden kardeşimiz Şükrü Efendi’nin iki genç evlâdının vefâtı beni müteessir etti. Çünkü, beş‑altı yaşında iken, masûme kerîmesi yanıma geldikçe, her defa “Adın nedir?” soruyordum. Masûmâne, kemâl‑i fahirle, “Hayrünnisa” derdi; beni şefkatle güldürüyordu. Cenâb‑ı Hak, o mübârek masûmeyi birden Cennet’ine aldı; şu dünya Cehennem’inden kurtardı. Ve merhum mahdumu Hayati ise, hastalık, inşâallâh onu da Hayrünnisa gibi günahsız, masûm yaptı. Beraber Cennet tarafına gittiler. Bu nokta‑i nazardan ben, o iki çocuğu tebrik ediyorum. Ve peder ve vâlidelerini de hem tâziye, hem ma'nen tebrik ediyorum ki; o iki evlâdları ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ﴾ sırrına mazhar oldular. Ben, o ikisini, Risale‑i Nurun vefât eden şâkirdleri içinde duâlarımıza dâhil ettik.
Rüşdü Efendi benim tarafımdan, Şükrü Efendiye, çocuk tâziyenâmesi olan Onyedinci Mektûbu, benim yerimde okusun.
Risale‑i Nurun kaptanı Sabri, Nis Adası’ndaki bir kardeşimiz ve Onuncu Söz’ün tab'ından sonra tehlikeden muhâfaza için kaç ay hânesinde saklayan ve peder ve vâlidesiyle, bizimle ciddi alâkadar bulunan Velî Efendi’nin peder ve vâlidesinin vefât haberlerini yazıyor. Cenâb‑ı Hak, onlara rahmet eylesin. Ben, inşâallâh çok zaman onları manevî kazançlarıma şerîk edeceğim.
117. Risale‑i Nur Şakirdleri tam bir metanet, tesanüd ve dikkate muhtaçtırlar
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu zamanda, hususan bu sıralarda, Risale‑i Nurun şâkirdleri tam bir metânet ve tesânüd ve dikkat etmeye muhtaçtırlar. Lillâhi'l‑Hamd, Isparta ve havâlisi kahramanları demir gibi bir metânet göstermesiyle, başka yerlere de hüsn‑ü misâl oldu.
Ey Husrev! Te'sirli ve güzel mektûbunu aldım. Vazifenin başına geçmen, bizi fevkalâde mesrûr etti. Binler safâlar ile geldin. Sen, bir buçuk sene maddî kalemin işlemediğinden merak etme. Senin yerine ve kerâmetli kaleminin yâdigârı olan Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin biri Vilâyât‑ı Şarkıyede fa'âlâne geziyor. Diğer son yazdığın nüsha da, İstanbul’da, senin yerinde çalışıp, inşâallâh fütûhât yapar. Senin yazdığın mu'cizeli iki Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın bu havâlide hususan Ramazan‑ı Şerîfte sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsin ve tebriklerini, inşâallâh yakında tab'a girmesiyle, Âlem‑i İslâmdan senin rûhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, Allah’a şükret.
248
Hâfız Ali’nin mektûbunda, İslâmköyü’ndeki hocalara muhabbete ve dostluğa karar vermesi bizi memnun eyledi. Evet, İslâmköyü, nasıl ki Risale‑i Nura pek ziyâde alâkadarlıkta imtiyaz ve sebkat kazanmış; öyle de, ben orada iken, sâir hocalara nisbeten İslâmköyü hocaları dahi daha ziyâde insaflı ve Risale‑i Nuru takdir ettiklerini gördüğümden, bu havâlideki hocaların lâkaydlıklarına karşı onları hüsn‑ü misâl gösteriyorum. İnşâallâh, onlardan zarar gelmez. Ben İslâmköyü’nü, Nurs Köyü gibi biliyorum; o hocalara da akrabam nazarıyla bakıyorum; onlara da selâm ediyorum. Evet, onların insafı ve Risale‑i Nura karşı dostluklarıyla, Nur fabrikası o köyde dağdağasız teessüs etti, tahmin ediyorum.
Ey Sabri kardeş! Başın sağ olsun. Cenâb‑ı Hak, o vâlidemizi mağfiret eylesin, âmîn. Benim, karâbet‑i nesebiyeyi ihsâs eden parmaklarındaki nişan ve bu yedi‑sekiz sene Abdülmecîd’den daha harâretli fa'âlâne kardeşlik vazifesini yaptığınızdan, elbette senin merhume vâliden benim de vâlidemdir. Onu da, vâlidem yanına manevî kazançlarıma ve duâlarıma hissedar ediyorum. Cenâb‑ı Hak sana, sabr‑ı cemîl ihsân ve o merhumeyi de garîk‑ı rahmet eylesin, âmîn.
Kardeşiniz Said Nursî
249
118. Risale‑i Nur’a hizmet, derecesine göre kalp, beden, dimağ ve maişette inkişaf, inbisat, ferahlık ve bereket verir
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Ben, pek kat'î bir sûrette ve bine yakın tecrübelerim neticesinde kat'î kanâatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki; Risale‑i Nurun hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maîşetimde bir inkişaf, inbisat, ferâhlık, bereket görüyorum. Hem orada iken, hem burada çok kardeşlerimden aynı hâleti hissettim ve ediyorum. Ve çokları itiraf ediyor ki, “Biz de hissediyoruz” derler. Hattâ, size geçen sene yazdığım gibi, benim, pek az gıdâ ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.
Hem, İmâm‑ı Şâfiî’den (R.A.) rivâyet var ki: “Hàlis talebe‑i ulûmun rızkına, ben kefâlet edebilirim” demiş. “Çünkü rızıklarında vüs'at ve bereket olur.”
Mâdem hakikat budur ve mâdem hàlis talebe‑i ulûm ünvânına Risale‑i Nur şâkirdleri bu zamanda tam liyâkat göstermişler; elbette şimdiki açlık ve kahta mukâbil Risale‑i Nur hizmetini bırakmak ve zarûret‑i maîşet özrüyle, maîşet peşine koşmak yerine en iyi çare, şükür ve kanâat ve Risale‑i Nur talebeliğine tam sarılmaktır.