Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Ulaşmaz Dest‑i Edeb-i Garb-ı Hevesbâr-ı Hevâkâr-ı Dehâdâr De'b‑i Edeb-i Ebed-müddet-i Kur'ân-ı Ziyâbâr-ı Şifâkâr-ı Hüdâdâr

Kâmilîn insanların zevk‑i maâlîsini hoşnud eden bir hâlet; çocukça bir hevese, sefîhçe bir tabiat sâhibine hoş gelmez,
Onları eğlendirmez. Bu hikmete binâen; bir zevk‑i süflî, sefîh, hem nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş, zevk‑i rûhîyi bilmez.
Avrupa’dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyât romanvâri nazarla, Kur'ân’da
olan letâif‑i ulviyet, mezâyâ‑yı haşmeti göremez, hem tadamaz.
Kendindeki mehengi ona ayar edemez. Edebiyâtta vardır üç meydân‑ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz:
Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir‑i hakikat. İşte yabânî edebse hamâset noktasında hak‑perestliği etmez.
Belki zâlim nev'‑i beşerin gaddârlıklarını alkışlamakla, kuvvet‑perestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk‑ı hakîki bilmez.
Şehvet‑engîz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir‑i hakikat maddesinde, kâinâta San'at‑ı İlâhî sûretinde bakmaz,
217
bir sıbğa‑i Rahmânî sûretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor, hem ondan da çıkamaz.
Onun için telkini, aşk‑ı tabiat olur. Madde‑perestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz.
Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden rûhun ızdırâbatına, o edebsizlenmiş edeb (müsekkin, hem münevvim) hakîki fayda vermez.
Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitab gibi bir hayy‑ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvât! Meyyit hayat veremez.
Hem tiyatro gibi tenâsühvâri, mâzi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nev'i romanlarıyla hiç de utanmaz.
Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlûfte fistanını giydirmiş, hüsn‑ü mücerred tanımaz.
Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàri'e ihtar eder. Zâhiren der: Sefâhet fenâdır; insanlara yakışmaz.”
Netice‑i muzırrayı gösterir; hâlbuki sefâhete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz.
İştihâyı kabartır, hevesi tehyîc eder, his daha söz dinlemez. Kur'ân’daki edebse hevâyı karıştırmaz.
Hak‑perestlik hissi, hüsn‑ü mücerred aşkı, cemâl‑perestlik zevki, hakikat‑perestlik şevki verir; hem de aldatmaz.
Kâinâta tabiat cihetinde bakmıyor; belki bir San'at‑ı İlâhî, bir Sıbğa‑i Rahmânî noktasında bahseder; akılları şaşırtmaz.
Mârifet‑i Sâni'in nurunu telkin eder, her şeyde âyetini gösterir. Her ikisi, rikkatli birer hüzün de veriyor; fakat birbirine benzemez.
Avrupazâde edebse, fakdü'l‑ahbabdan, sâhibsizlikten neş'et eden gamlı bir hüznü veriyor; ulvî hüznü veremez.
218
Zîra sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemâne aldığı bir hiss‑i hüzn-ü gamdâr. Âlemi bir vahşetzâr tanır; başka çeşit göstermez.
O sûrette gösterir, hem de mahzûnu tutar; sâhibsiz de olarak yabânîler içinde koyar, hiçbir ümîd bırakmaz.
Kendine verdiği şu hissî heyecanla gitgide ilhâda kadar gider, ta'tîle kadar yol verir, dönmesi müşkül olur; belki daha dönemez.
Kur'ân’ın edebi ise; öyle bir hüznü verir ki, âşıkâne hüzündür, yetîmâne değildir. Firâku'l‑ahbabdan gelir, fakdü'l‑ahbabdan gelmez.
Kâinâtta nazarı, kör tabiat yerine; şuûrlu, hem rahmetli bir San'at‑ı İlâhî onun medâr‑ı bahsi; tabiattan bahsetmez.
Kör kuvvetin yerine; inâyetli, hikmetli bir kudret‑i İlâhî ona medâr‑ı beyân. Onun için kâinât, vahşetzâr sûret giymez.
Belki muhâtab‑ı mahzûnun nazarında oluyor bir cem'iyet‑i ahbab. Her tarafta tecâvüb, her cânibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez.
Her köşede istînâs, o cem'iyet içinde mahzûnu vaz'ediyor, bir hüzn‑ü müştâkàne, bir hiss‑i ulvî verir; gamlı bir hüznü vermez.
İkisi birer şevki de verir: O yabânî edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasit; rûha ferâh veremez.
Kur'ân’ın şevki ise; rûh düşer heyecana, şevk‑i maâlî verir. İşte bu sırra binâen, Şerîat‑ı Ahmediye lehviyâtı istemez.
Bazı âlât‑ı lehvi tahrîm edip, bir kısmı helâl diye izin verip Demek hüzn‑ü Kur'ânî veya şevk‑i tenzîlî veren âlet, zarar vermez.
Eğer hüzn‑ü yetîmî veya şevk‑i nefsânî verse, âlet haramdır. Değişir eşhâsa göre, herkes birbirine benzemez.
219

Tevhid’in İki Bürhân‑ı Muazzamı ve Sûre-i İhlâs’ın Bir Nükte-i İ'câziyesi

﴿
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
وَالصَّلٰوةُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ

Tevhid’in İki Bürhân‑ı Muazzamı ve Sûre‑i İhlâs’ın Bir Nükte‑i İ'câziyesi

Şu kâinât tamamıyla bir bürhân‑ı muazzamdır. Lisân‑ı gayb, şehâdetle müsebbihdir, muvahhiddir. Evet Tevhid‑i Rahmân’la büyük bir sesle zâkirdir ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Bütün zerrât hüceyrâtı, bütün erkân ve a'zâsı birer lisân‑ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
O dillerde tenevvü' var, o seslerde merâtib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Bu bir insan‑ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczâsı, zerrâtı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Şu âlem halka‑i zikri, içinde okuyor Aşr’ı, şu Kur'ân maşrık‑ı nuru. Bütün zîrûh eder fikri ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Bu Furkàn‑ı Celîlü'ş-Şân, o tevhide nâtık bürhân, bütün âyât sâdık lisân, şuâât‑ı bârika-i îmân. Beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
220
Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkàn’ın sînesine, derinden derine, sarîhan işitirsin semâvî bir sadâ der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
O sestir gayeten ulvî, nihâyet derece ciddi, hakîki pek samîmî; hem nihâyet mûnis ve mukni' ve bürhânla mücehhezdir. Mükerrer der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Şu bürhân‑ı münevverde, cihât‑ı sittesi şeffâf ki; üstünde münakkaştır, müzehher sikke‑i i'câz içinde parlayan nur‑u hidayet der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Evet, altında nescolmuş mühefhef mantık ve bürhân, sağında aklı istintak; mürefref her taraf, ezhân Sadakte der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Yemîn olan şimâlinde, eder vicdânı istişhâd. Emâmında hüsn‑ü hayırdır, hedefinde saâdettir. Onun miftâhıdır her dem ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Emâm olan verâsında, ona mesned semâvîdir ki, vahy‑i mahz-ı Rabbânî. Bu şeş cihet ziyâdârdır; burûcunda tecellîdâr ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Evet vesvese‑i sârık, bâ‑vehim şübhe‑i târık, ne haddi var ki; o mârık, girebilsin bu bârık kasra, hem şârık ki; sûr sûreler şâhik, her kelime bir melek‑i nâtık ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
O Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân nasıl bir bahr‑i tevhiddir. Bir tek katre, misâl için bir tek Sûre‑i İhlâs fakat kısa bir tek remzi, nihâyetsiz rumûzundan. Bütün envâ'‑ı şirki reddeder, hem de yedi envâ'‑ı tevhidi eder isbât; üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden
221
Birinci Cümle: ﴿قُلْ هُوَ karînesiz işârettir. Demek ıtlâkla ta'yindir. O ta'yinde taayyün var. EyLÂ HÜVE İLLÂ HÛ
Şu Tevhid‑i şühûd bir işârettir: Hakikat‑bîn nazar tevhide müstağrak olursa der ki:LÂ MEŞHÛDE İLLÂ HÛ
İkinci Cümle: ﴿اَللّٰهُ اَحَدٌ ’dır ki; Tevhid‑i Ulûhiyet’e tasrîhtir. Hakikat, hak lisânı der ki:LÂ MA'BÛDE İLLÂ HÛ
Üçüncü Cümle: ﴿اَللّٰهُ الصَّمَدُ ’dir; iki cevher‑i tevhide sadeftir. Birinci dürrü; Tevhid‑i Rubûbiyet. Evet nizâm‑ı kevn lisânı der ki:LÂ HÀLIKA İLLÂ HÛ
İkinci dürrü; Tevhid‑i Kayyûmiyet. Evet serâser kâinâtta, vücûd ve hem bekàda, müessire ihtiyaç lisânı der ki:LÂ KAYYÛME İLLÂ HÛ
Dördüncü: ﴿لَمْ يَلِدْ ’dir; bir tevhid‑i Celâlî müstetirdir, envâ'‑ı şirki reddeder, küfrü keser bî‑iştibâh.
222
Yani tağayyür, ya tenâsül, ya tecezzî eden elbet ne Hàlık’tır, ne Kayyûm’dur, ne İlâh
Veled fikri, tevellüd küfrünü ﴿لَمْ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserîsi gümrâh
Ki İsâ (A.S.), ya Üzeyr’in, ya melâik, ya ukùlün tevellüd şirki meydân alıyor nev'‑i beşerde gâh bâ‑gâh
Beşincisi: ﴿وَلَمْ يُولَدْ bir Tevhid‑i Sermedî, işâreti şöyledir: Vâcib, Kadîm, Ezelî olmazsa olmaz İlâh
Yani; ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinâta penâh
Esbâb‑perestî, nücûm‑perestlik, sanem‑perestî, tabiat‑perestlik şirkin birer nev'idir, dalâlette birer çâh
Altıncı: ﴿وَلَمْ يَكُنْ bir tevhid‑i câmi'dir; ne zâtında nazîri, ne ef'âlinde şerîki, ne sıfâtında şebîhi ﴿لَمْ lafzına nazargâh
Şu altı cümle ma'nen birbirine netice, hem birbirinin bürhânı, müselseldir berâhin, mürettebdir netâic şu sûrede karargâh
Demek şu Sûre‑i İhlâs’ta, kendi mikdar‑ı kàmetinde müselsel, hem müretteb otuz sûre münderic; bu bunlara sehergâh
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
223

106‑164 Mektuplar

106. Nur Talebeleri sırr‑ı ihlâs, tesanüd ve iştirâk-i a'mâl-i uhrevî düsturu ile, Leyle-i Kadir sırrıyla kazanılan ömr-ü manevîyi elde eder

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu parça hem Lâhikaya, hem i'câz‑ı Kur'ân’ın âhirine yazılacak. Birkaç gün sonra, ehemmiyetli bir parçayı da göndereceğiz.
Mübârek Ramazanın Leyle‑i Kadir sırrıyla, seksenüç sene bir ömr‑ü manevî kazandırması sırr‑ı hikmetiyle ve Risale‑i Nurun şâkirdlerindeki sırr‑ı ihlâsla, tesânüd ve iştirâk‑i a'mâl-i uhrevî düsturuyla herbir sâdık şâkird, o fevkalâde manevî kazancı elde edeceğine gayet kuvvetli bir delili budur ki: Bu dâire içinde kırkbin, belki yüzbin hàlis, hakîki mü'minlerin içinde hakikat‑i Leyle-i Kadr’i elde edecek bir‑iki, on‑yirmi değil, belki yüzlerin elde etmesi ihtimali kavîdir.
Sırr‑ı ihlâsla ve iştirâk‑i a'mâl-i uhrevî düsturunun sırrıyla biz ve siz bu hakikate müteveccihen, bu Ramazan‑ı Şerîfte herbirimiz umumun hesabına ve umum arkadaşları içinde kendini farzedip, nun‑u mütekellim-i maa'l-gayrı, yani dâima اَجِرْنَا ❋ اِرْحَمْنَا ❋ وَاغْفِرْلَنَا ❋ وَوَفِّقْنَا ❋ وَاهْدِنَا ❋وَاجْعَلْ لَيْلَةَ الْقَدْرِ ف۪ي هٰذَا رَمَضَانَ خَيْرًا ف۪ي حَقِّنَا مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ gibi kelimelerde نَا içinde umum kardeşlerini niyet etmektir. Ve bilhassa, en zaîf olan bu kardeşinize, ağır vazifesinde, o hususî niyetle yardım etmektir.
224

107. Virdü’l‑A'zâm-ı Kur’ânî’nin basılması

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Hem sizi, hem bizi, hem Risale‑i Nur dâiresini ve hususan kahraman Tâhir’i, bu virdü'l‑a'zam-ı Kur'ânînin bu tarzda zuhûra gelmesiyle tebrik ediyoruz. Evet, bunun tab'ında iki emr‑i azîm var:
Birisi: Mu'cizâtlı Kur'ân‑ı Hakîm’in ve kerâmetli Risale‑i Nurun tab'larına matbaada görülmemiş bir çığır açtı.
İkincisi: Tâhir’e ve Hâfız Ali’ye ve arkadaşlarına kazandırdığı fevkalâde bir sevâb noktasıdır ki; bu sırra delil‑i zâhir, emsâli matbaada, tab'da görülmemiş bir tarzda, aynen Tâhir’in hattı fotoğrafla alınmış gibi; kim bakıyorsa, Bu Tâhir’in yazısıdır, matbu' değildir der.
Hem kağıt, hem vakit dar olduğundan, bâkî umuma selâm.
Kardeşiniz Said Nursî

108. “Said yanında başka kitapları bulundurmuyor, demek onları beğenmiyor” ithamına verilen cevap

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu Ramazan‑ı Şerîfte âfâka bakmamak ve dünyayı unutmaya çok muhtaç olduğum hâlde; maatteessüf, dünyaya ara sıra bakmaya bizi mecbur ediyorlar. İnşâallâh, bu bakmakta niyetimiz hizmet‑i îmâniye olduğundan; o da bir nev'i ibâdet sayılır.
Evet, size iliştikleri gibi, bize de ayrı ayrı sûretlerde tecâvüzlerini ihsâs ediyorlar. Fakat, Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki, onların tecâvüzleri, aksü'l‑amel nev'inde, Risale‑i Nurun fütûhâtına yardım ediyor. İstanbul’daki ihtiyar adamın i'tirâzı münâsebetiyle kahraman Nazîf yazıyor ki; o i'tirâz, Risale‑i Nurun İstanbul’da fütûhât yapmaya ve parlamaya vesile oldu. Ve bize karşı başka cihetlerde küçücük tecâvüzler de öyle netice veriyor. Fakat şimdi, bîçâre bazı hocaları ve sofuları Risale‑i Nura karşı bir çekinmek, bir soğukluk vermek için hiç hâtıra gelmeyen bir vesileyi bulmuşlar. Şöyle ki:
225
Diyorlar: Said, yanında başka kitapları bulundurmuyor, demek onları beğenmiyor. Ve İmâm‑ı Gazâlî’yi de (R.A.) tam beğenmiyor ki; eserlerini yanına getirmiyor.” İşte bu acîb, mânâsız sözlerle bir bulantı veriyorlar. Bu nev'i hileleri yapan, perde altında ehl‑i zındıkadır; fakat, sâfdil hocaları ve bazı sofuları vâsıta yapıyorlar.
Buna karşı deriz ki: Hâşâ, yüz defa hâşâ! Risale‑i Nur ve şâkirdlerinin bir üstadı olan Hüccetü'l‑İslâm İmâm-ı Gazâlî ve beni, Hazret‑i Ali ile bağlayan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takib ettiği mesleği ehl‑i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhâfaza etmektir.
Fakat, onların zamanında bu dehşetli zındıka hücumu, erkân‑ı îmâniyeyi sarsmıyordu. O muhakkìk ve allâme ve müçtehid zâtların asırlarına göre münâzara‑i ilmiyede ve diniyede isti'mâl ettikleri silâhlar hem geç elde edilir, hem bu zaman düşmanlarına birden galebe edemediğinden Risale‑i Nur Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhları bulduğu için, o mübârek ve kudsî zâtların tezgâhlarına müracaat etmiyor. Çünkü, umum onların merci'leri ve menba'ları ve üstadları olan Kur'ân, Risale‑i Nura tam mükemmel bir üstad olmuştur. Ve hem vakit dar, hem bizler az olduğumuz için vakit bulamıyoruz ki, o nurânî eserlerden de istifade etsek.
Hem Risale‑i Nur şâkirdlerinin yüz mislinden ziyâde zâtlar, o kitaplarla meşguldürler ve o vazifeyi yapıyorlar. Biz de, o vazifeyi onlara bırakmışız. Yoksa hâşâ ve kellâ! O kudsî üstadlarımızın mübârek eserlerini rûh u canımız kadar severiz. Fakat, herbirimizin birer kafası, birer eli, birer dili var; karşımızda da binler mütecâviz var; vaktimiz dar, en son silâh, mitralyöz gibi Risale‑i Nur bürhânlarını gördüğümüzden, mecburiyetle ona sarılıp iktifâ ediyoruz.
226
Latîf bir tevâfuk:
Bu mektûbu, başta بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ deyip, müteaddid işler meydâna geldi, daha yazamadık; , mübârek Âtıf’ın mübârek mektûbu geldi; başında, بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ kelimeleri mektûbumuzun başına tevâfuk etmek için bizi beklettirdi. O kerâmetkâr kalemiyle bu memlekete evvelce gönderdiği parlak yazıları Risale‑i Nuru, bu havâlide imdâdımıza göndermek niyeti, pek büyük bir Hizmet‑i Nuriye olarak, bir fedâkârlıktır; fakat kendine de çok lâzımdır.
Şimdiden, buradaki Risale‑i Nur şâkirdleri nâmına ona binler teşekkür ve o hizmette onu tebrik ediyoruz. Ve onun, kerâmetli kalemi, câzibedâr esrâr‑ı tevâfukiyeden yüzünü çevirip doğrudan doğruya Risale‑i Nurun neşrine sarılması, bizi çok minnetdâr ve mesrûr eyledi. Cenâb‑ı Hak, onun gibi hàlis, muhlis talebeleri çoğaltsın, âmîn.
Mektûblarınızda ara sıra Sıddık Süleyman’ın, eski zamanda harâretli sadâkati ve alâkadarlığı ve kuvvetli şâkirdliği ile bahsi geçiyor. O zât, ben ölünceye kadar onun sadâkati ve selâmet‑i kalbini ve bana ve Risale‑i Nura hàlisâne hizmetini unutamıyorum.

109. Riyaya dair yazılan Üç Nokta

Azîz, sıddık, hàlis, muhlis kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de ciddi, hakîki arkadaşlarım!
Bu yakında hem Isparta’da, hem bu havâlide Risale‑i Nurun İhlâs Lem'aları intişara başladığı münâsebetiyle ve bir‑iki küçük hâdise cihetiyle şiddetli bir ihtar kalbe geldi. Riyâya dair Üç Nokta yazılacak:
227
Birincisi: Farz ve vâciblerde ve Şeâir‑i İslâmiyede ve Sünnet‑i Seniye’nin ittibâ'ında ve haramların terkinde riyâ giremez, izhârı, riyâ olamaz. Meğer, gayet za'f‑ı îmânla beraber, fıtraten riyâkâr ola.
Belki, Şeâir‑i İslâmiyeye temâs eden ibâdetlerin izhârları, ihfasından çok derece daha sevâblı olduğunu, Hüccetü'l‑İslâm İmâm-ı Gazâlî (R.A.) gibi zâtlar beyân ediyorlar. Sâir nevafilin ihfası çok sevâblı olduğu hâlde; şeâire temâs eden, hususan böyle bid'alar zamanında ittibâ'‑ı sünnetin şerâfetini gösteren ve böyle büyük kebâir içinde haramların terkindeki takvâyı izhâr etmek değil riyâ, belki ihfasından pek çok derece daha sevâblı ve hàlistir.
İkinci Nokta: Riyâya, insanları sevkeden esbâbın;
Birincisi: Za'f‑ı îmândır. Allah’ı düşünmeyen, esbâba perestiş eder; halklara hodfürûşlukla riyâkârâne vaziyet alır.
Risale‑i Nur şâkirdleri, Risale‑i Nurdan aldıkları kuvvetli îmân‑ı tahkîkî dersiyle esbâba ve nâsa ubûdiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubûdiyetlerinde; onlara gösterişle riyâ etsinler.
İkinci Sebeb: Hırs ve tama'; za'f‑ı fakr noktasında teveccüh‑ü nâsı celbine medâr riyâkârâne vaziyet almaya sevkediyor.
Risale‑i Nurun şâkirdleri, iktisad ve kanâat ve tevekkül ve kısmetine rızâ gibi, Risale‑i Nurun dersinden aldıkları izzet‑i îmâniye, inşâallâh onları riyâdan ve dünya menfaatleri için hodfürûşluktan men'eder.
Üçüncü Sebeb: Hırs‑ı şöhret, hubb‑u câh, makam sâhibi olmak, emsâline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek, tasannu'kârâne (haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek) ve tekellüfkârâne (lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek) tarzını takınmak ile riyâ eder.
228
Risale‑i Nur şâkirdleri, ene’yi, nahnü’ye tebdil ettikleri, yani enâniyeti bırakıp, Risale‑i Nur dâiresinin şahs‑ı manevîsinin hesabına çalışması, ben yerine biz demeleri; ve ehl‑i tarîkatın fenâ fişşeyh, fenâ firresûl ve nefs‑i emmâreyi öldürmek gibi riyâdan kurtaran vâsıtaların bu zamanda birisi de fenâ fil'ihvân, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs‑ı manevîsi içinde eritip öyle davrandığı için, inşâallâh, ehl‑i hakikatin riyâdan kurtulmaları gibi, bu sır ile onlar da kurtulurlar.
Üçüncü Nokta: Vazife‑i diniye itibariyle nâsa hüsn‑ü kabûl ettirmek, o makamın iktiza ettiği yüksek tavırlar ve vaziyetler, hodfürûşluk ve riyâ sayılmaz ve sayılmamalı. Meğer o adam, o vazifeyi, kendi enâniyetine tâbi edip isti'mâl ede.
Evet, bir imâm, imâmet vazifesinde tesbihâtları izhâr eder, ismâ' eder; hiçbir cihette riyâ olamaz. Fakat vazife haricinde o tesbihâtları âşikâre halklara işittirmeye riyâ girebildiği için, gizlisi daha sevâblıdır.
Risale‑i Nurun hakîki şâkirdleri, neşriyat‑ı diniyelerinde ve ittibâ'‑ı sünnetteki ibâdetlerinde ve ictinâb‑ı kebâirdeki takvâlarında, Kur'ân hesabına vazifedâr sayılırlar. İnşâallâh riyâ olmaz. Meğer ki, Risale‑i Nura, başka bir maksad‑ı dünyeviye için girmiş ola.
Daha yazılacaktı, fakat bir tevakkuf hâli kesti.
229

110. Risale‑i Nur’a işaret eden Otuz Üçüncü Ayetin bir zeyli ve lâhikası

Küçük Husrev Feyzi’nin Bir İstihrâcıdır
Otuzüçüncü âyetten Hâfız Ali’nin istihrâcının bir zeyli ve lâhikasıdır.
Sûre‑i Zümer’de ﴿اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ âyet‑i azîmenin mânâ‑yı sarîhinden başka, bir mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil bir ferdi Risale‑i Nur ve tercümânı olduğuna kuvvetli bir delil buldum.
Çünkü, ﴿اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ cümlesi, hesab‑ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî ile bin üçyüz yirmidokuz veya sekiz eder. Demek مَنْ külliyetinde ve فَهُوَ işâretinde dâhil ve medâr‑ı nazar bir ferd, inşirah‑ı sadır (Hâşiye) nuruyla başka bir hâlete girip eski sıkıntıdan kurtulup nurânî bir mesleğe giren bir şahsı, eski ve yeni Harb‑i Umumî’nin gelmeye hazırlanmaları olan o dehşetli tarihe ve o ferdin vaziyetine remzen bakar.
﴿فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ ’deki ﴿نُورٍ مِنْ رَبِّهِ kelimesi, Risale‑i Nur ismine ve mânâsına hem cifrî, hem sûreti, hem mânâsı tevâfuk ettiği gibi, ﴿اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ cümlesinin de makam‑ı cifrîsi gösterdiği tarihte Risale‑i Nurun tercümânı olan Üstadımın tahkîkatımla aynen vaziyetine tevâfuk ediyor.
230
Çünkü, o zamanda Harb‑i Umumî’nin mebde'lerinde; Üstadım, eski âdetini vesâir ulûm‑u felsefeyi ve ulûm‑u âliyeyi bırakıp tam bir inşirah‑ı sadırla Risale‑i Nurun fâtihası ve birinci mertebesi olan İşârâtü'l‑İ'câz tefsirine başlayıp, bütün himmetini, efkârını Kur'ân’a sarfetmeye başladığına tevâfuku kavî bir emâredir ki; bu asırda o küllî mânâ‑yı işârîde medâr‑ı nazar bir ferd, Risale‑i Nurun tercümânı ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsini temsîl eden mümessilidir.
Evet, mâdem Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân her asırda her ferde hitâb eder bir ilm‑i muhît ve bir irâde‑i şâmile ile herşeye bakabilir.
Ve mâdem ulemâ‑i İslâm’ın ittifakıyla âyetlerin mânâ‑yı sarîhinden başka işârî ve remzî ve zımnî müteaddid tabakalarda mânâları vardır.
Ve mâdem ﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا gibi hitâblarda her asır gibi, bu asırdaki ehl‑i îmân, Asr‑ı Saâdet’teki mü'minler gibi dâhildir.
Ve mâdem İslâmiyet noktasında bu asır, gayet ehemmiyetli ve dehşetlidir. Kur'ân ve Hadîs, ihbar‑ı gaybî ile ehl‑i îmânı, onun fitnesinden sakınmak için şiddetle haber vermiş.
Ve mâdem hesab‑ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî eskiden beri sağlam bir düsturdur ve kuvvetli bir emâre olabilir.
Ve mâdem Risale‑i Nur ve tercümânı ve şâkirdleri îmân ve Kur'ân hizmetinde parlak ve te'sirli vazifeleri gayet ehemmiyet kesbetmiştir.
231
Ve mâdem bu büyük âyet, hesab‑ı cifirle bu asra ve iki harb‑i umumîye bakar; eski harbin patlamasına ve Risale‑i Nurun zuhûruna tevâfuk ettiği gibi ma'nen de gösterir.
Elbette mezkûr hakikatlere ve kuvvetli karînelere binâen bilâ‑tereddüd hükmederiz ki; Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve tercümânı, bu âyet‑i azîmenin mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil ve medâr‑ı nazar bir ferdidir ve bu âyet ona işâret eder ve mânâ‑yı remziyle ondan da haber verir ve ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a‑i i'câziyeyi gösterir; denilebilir ve deriz.
Tahlil: Bir (ش) iki (ر) yediyüz; (ف م ن ل)ikiyüz; (ص د ه ا) yüz; (س م)yüz; ism‑i Celâl altmışyedi; iki (ل) altmış; فَهُوَ doksanbir; لِلْاِسْلَامِ ’de iki veya üç (ا) iki veya üç; (ح) sekiz; ﴿نُورٍ مِنْ رَبِّهِ Risale‑i Nur her ikisinde نُورٍ var. Risale”de (ر),رَبِّهِ’deki (ر) ’ya mukâbildir. Eğer نُورٍ’deki tenvin sayılsa, اَلنُّورِ ’de dahi şeddeli (ن) sayılır yine ittihâd ederler. Nur”dan başka مِنْ بِهِdoksanyedi ederek Risale‑i Nur”da kalan (ه ل س)iki (ا) dahi doksanyedi ederek tam tevâfuk eder. Türkçe telaffuzda Risale‑i Nur hemze ile okunması zarar vermez. Sûre‑i Mâide’nin onbeşinci âyeti ﴿قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ ❋ يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ Sûre‑i Nisâ’nın âhirinde ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُب۪ينًا âyeti gibi, Risale‑i Nura mânâ ve cifir cihetiyle, mânâ‑yı işârî efrâdından olduğuna kuvvetli bir karîne buldum.
232
İkinci âyet olan Sûre‑i Nisâ âyeti, Birinci Şuâ olan İşârât‑ı Kur'âniye’de, Üstadım işâretini beyân etmiş. Birinci âyet olan Sûre‑i Mâide’nin onbeşinci âyeti hem bunun işâretini te'yid ediyor, hem de ﴿اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ âyetinin işâretini tasdik ediyor.
Evet, bu asırda mânâ‑yı işârî tabakasından tam bu âyetin kudsî mefhûmuna bir ferd Risale‑i Nur olduğuna kim insaf ile baksa tasdik edecek.
Mâdem Risale‑i Nur bir ferdi olduğuna manevî münâsebet kavîdir.
Mâdem bu âyetin makam‑ı cifrîsi bin üçyüz altmışaltıdır; eğer meddeler ve okunmayan hemzeler sayılmazsa altmışikidir.
Ve mâdem Risale‑i Nur, Kur'ân‑ı Mübîn’in nurunu ve hidayetini neşreden bir kitab‑ı mübîn’dir.
Ve mâdem zâhiren ondan daha ileri o vazifeyi ağır şerâit altında yapanları görmüyoruz.
Ve mâdem âyetler sâir kelâmlar gibi cüz'î bir mânâya münhasır olamaz.
Ve mâdem delâlet‑i zımnî ve işârî ile kaideten mefhûm‑u kelâmda dâhil oluyor ve mâdem Necmeddin‑i Kübrâ ve Muhyiddin‑i Arabî (Radıyallahu Anhümâ) gibi pek çok ehl‑i velâyet mânâ‑yı zâhirîden başka bâtınî ve işârî mânâlar ile ekser âyâtı tefsir etmişler; hattâ tefsirlerinde Mûsa (A.S.) ve Fir'avun’dan murad, kalb ve nefistir, dedikleri hâlde; ümmet, onlara ilişmemiş; büyük ulemâdan çokları onları tasdik etmişler.
Elbette âyetin delâlet‑i zımniye ile Risale‑i Nura kuvvetli karîneler ile işâreti kat'îdir, şübhe edilmemek gerektir.
233
TAHLİL: ﴿قَدْ جَٓاءَكُمْyüz altmışdokuz, ﴿مِنَ اللّٰهِ yüz elliyedi, نُورٌ tenvin ile beraber üçyüz altı; ﴿وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ tenvinlerle beraber altıyüz otuzbir; ﴿يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ yüz üç; yekûnu, bin üçyüz altmışaltı, eğer meddeler ve okunmayan hemzeler sayılmazlarsa, bu seneki muharrem tarihine; yani, bin üçyüz altmışikiye tamam tevâfuk eder. Eğer مُب۪ينٌ’deki tenvinde vakfedilse, bin üçyüz onaltıdır ki; hem Risale‑i Nurun mukaddemâtına, hem tenvin ile tekemmülüne ve Birinci Şuâ’da beyân edildiği gibi, çok âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri aynı meşhûr tarihe tevâfuk eder.

111. Cenab‑ı Hak Risale-i Nur ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsine tecdid vazifesi yaptırmıştır

Ehemmiyetli bir hocanın Üstad hakkında ziyâde hüsn‑ü zannını ta'dil etmek münâsebetiyle yazılmış, belki size de fâidesi olur diye gönderildi.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ
Azîz, sâdık, muhterem kardeşimiz Hoca Haşmet!
Senin, müceddid hakkındaki mektûbunu hayretle okuduk ve Üstadımıza da söyledik. Üstadımız diyor ki:
234
Evet bu zaman hem îmân ve din için, hem hayat‑ı ictimâî ve şerîat için, hem hukuk‑u âmme ve siyaset‑i İslâmiye için gayet ehemmiyetli birer müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi, hakàik‑ı îmâniyeyi muhâfaza noktasında tecdîd vazifesi, en mukaddes ve en büyüğüdür. Şerîat ve hayat‑ı ictimâiye ve siyâsiye dâireleri ona nisbeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyor.
Rivâyât‑ı hadîsiyede, tecdîd‑i din hakkında ziyâde ehemmiyet ise, îmânî hakàiktaki tecdîd itibariyledir. Fakat, efkâr‑ı âmmede, hayat‑perest insanların nazarında zâhiren geniş ve hâkimiyet noktasında câzibedâr olan hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye ve siyaset‑i diniye cihetleri daha ziyâde ehemmiyetli göründüğü için, o adese ile, o nokta‑i nazardan bakıyorlar, mânâ veriyorlar.
Hem bu üç vezâifi birden bir şahısta, yâhut cemâatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, âdeta kàbil görülmüyor. Âhirzamanda, Âl‑i Beyt-i Nebevî’nin (A.S.M.) cemâat‑i nurâniyesini temsîl eden Hazret‑i Mehdi’de ve cemâatindeki şahs‑ı manevîde ancak ictimâ' edebilir.
Bu asırda, Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Risale‑i Nurun hakikatine ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsine, hakàik‑ı îmâniye muhâfazasında tecdîd vazifesini yaptırmış; yirmi seneden beri o vazife‑i kudsiyede te'sirli ve fâtihâne neşriyle gayet dehşetli ve kuvvetli zındıka ve dalâlet hücumuna karşı tam mukàbele edip, yüzbinler ehl‑i îmânın îmânlarını kurtardığını kırkbinler adam şehâdet eder.
Amma, benim gibi âciz ve zaîf bir bîçârenin, böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklemek tarzında şahsı, medâr‑ı nazar etmemeli diyor. Ve size selâm ediyor. Biz de zâtınıza ve oradaki Risale‑i Nurla alâkadar olanlara selâm ediyoruz
Risale‑i Nur şâkirdlerinden Emin, Feyzi, Kâmil
235

112. Risale‑i Nur Talebeleri hakkındaki gıybete bakan ayet-i kerime

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim!
Kur'ânın bir tek âyetinin bir tek işâreti, ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a‑i i'câziyeyi tevâfuk sûretiyle gösterdiğini manevî bir ihtar ile gördüm.
﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا bu âyet‑i kerîmenin makam‑ı cifrîsi, şedde ve tenvin sayılmazsa, bin üçyüz ellibir; مَيْتًا ’in aslı مَيِّتًاolmasından bin üçyüz altmışbir ederek; bu tarihte, umûr‑u azîmeden bir dehşetli gıybeti, bu âyetin mânâ‑yı işârî külliyetinde dâhil ediyor. Umûr‑u azîmeden böyle bir acîb gıybet aynı tarihte, aynı senede vukû'a geldi. Şöyle ki:
Onsekiz sene müddetinde Sünnet‑i Seniye’yi muhâfaza için başına şapka koymadığından, onsekiz senedir haps‑i münferid hükmünde ihtilâttan men' ve yalnız bir odada hayatını geçirmeye mecbur edilen ve hususî ibâdetgâhında Ezân‑ı Muhammedî okuyup Allâhu Ekber dediğinden ve Lâ ilâhe illallâh hakikatini güneş gibi gösterdiğinden, yüz arkadaşıyla taht‑ı tevkîfe alınan ve mahkûm edilen bir adamı, yüzer emâre ve karînelere istinâden inâyet‑i İlâhiye’den geldiğine kat'î bir kanâat ile İşârât‑ı Kur'âniye’den bir müjdeyi hem kendine, hem musîbet‑zede arkadaşlarına bir tesellî niyetiyle beyân ettiği için, onu gıybet ve galîz tâbiratla teşhîr etmek ve onun dersleriyle îmânlarını kurtaran masûm şâkirdlerini ondan tenfîr edip şübheler vermek; güyâ ortalıkta medâr‑ı inkâr hiçbir şey yok ve hiçbir münkerâtı ve cinayeti görmüyor gibi, yalnız o bîçârenin mevhûm bir hatâsını, sekiz senede seksen müdakkiklerin nazarında saklanan ve sathî ve inâdî nazarına göre, bir ictihâdî yanlışını görüyor zannıyla galîz tâbirler ile zemmetmek; elbette bu asırda, bu memlekette Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kasden işâretine medâr olabilir azîm bir hâdisedir.
236
Bence, Kur'ânın, nasıl ki her sûre ve bazen bir âyet ve bazen bir kelime bir mu'cize olur; öyle de, bu âyetin tek bir işâreti, ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a‑i i'câziyedir.
Bu âyetin bu işâreti, bu asırda, Risale‑i Nur şâkirdlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emâre var.
Birincisi: Birinci Şuâ olan İşârât‑ı Kur'âniye risalesinde, Risale‑i Nura ve tercümânına da işâret eden beşinci âyet olan ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ gayet kuvvetli karînelerle مَيْتًا kelime‑i kudsiyesi cifir ve ebced hesabıyla ve üç cihet‑i mânâsıyla Said Nursî’ye tevâfuk etmesidir.
İkinci Emâre: ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ… الخ âyetin makam‑ı cifrîsi ve riyâzîsi bin üçyüz altmışbir etmesidir ki; aynı tarihte, o acîb hâdise oldu.
237
Üçüncü Emâre: ... İhtiyarım haricinde, beş vecihle zemmi zemmeden ve mu'cizâne gıybetten altı cihetle zecreden ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا âyeti karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Ma'nen, Bana bak!” dedi. Ben de baktım, birden tesbihât içinde gördüm ki; bin üçyüz elli birden, bin üç yüz altmış bir tarihini gösterdi. Hâlimize baktım; perde altında elli birden, altmışbire kadar Risale‑i Nur medet beklediği İstanbul âfâkında, perde altında bir nev'i taarruz bulunmuş ve altmış birde, birden patlamasıdır.
Tahlil: (ت خ) bin (م م ى ى) yüz, (ل ل ك ك) yüz, üçüncü (ن ى م) yüz, (ح ح ح ب د) otuz, dördüncü (ى) on, beş (ا) bir (ه) ile beraber on, âhirdeki tenvin vakfen elif olduğu için, yekûnu bin üçyüz ellibir. مَيْتًا aslı yâ‑i müşeddede olduğundan, bin üçyüz altmışbir eder.(Hâşiye)

113. Risale‑i Nur’un başına gelen hadiselerde bir dest-i inayet, bir vech-i rahmet vardır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Size Üç Nokta”yı beyân etmeye kalbde bir ihtiyaç oldu:
Birincisi: Bir hâdisede hem insan eli, hem kader müdâhalesi olduğundan; insan, zâhirî sebebe bakıp bazen haksız hükmedip zulmeder. Kader o musîbetin gizli sebebine baktığı için adâlet eder diye, Risale‑i Nurda bir kaide‑i esâsiyedir.
238
Hem, şimdiye kadar Risale‑i Nurun başına gelen hâdiselerde bir dest‑i inâyet, bir vech‑i rahmet bulunduğu tecrübelerle sâbittir.
Bu iki cihette kalbden bir suâl çıktı. Acaba Nur hakkındaki bu yeni İstanbul hâdisesinde vech‑i adâlet ve rahmet nedir?” Hâtıra böyle bir cevab geldi ki:
Risale‑i Nura, ehl‑i ilim ve ehl‑i dikkati ciddiyetle bakmaya ve tedkik etmeye sevketti. Elbette Risale‑i Nuru tedkik eden bir âlim, insafı varsa tarafdâr olur. Ve Risale‑i Nur, ulemâ dâiresinde ve İstanbul âfâkında tezâhür edecek. İşte vech‑i rahmet ve inâyet.
Amma, kader‑i İlâhî’nin vech‑i adâleti şudur ki:
Risalei'n‑Nurun hakikatiyle ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsiyle tezâhür eden fevkalâde îmânî hizmetlerin ehemmiyetli bir kısmını bîçâre tercümânına vermek ve ehl‑i dünya ve ehl‑i siyaset ve avâmın nazarında birinci derece ve hakikat nazarında, îmâna nisbeten ancak onuncu derecede bulunan siyaset‑i İslâmiye ve hayat‑ı ictimâiye-i ümmete dair hizmeti, kâinâtta en büyük mes'ele ve vazife ve hizmet olan hakàik‑ı îmâniyenin çalışmasına râcih gördüklerinden; o tercümâna karşı arkadaşlarının pek ziyâde hüsn‑ü zanları ehl‑i siyasete, inkılâbcı bir siyaset‑i İslâmiye fikrini vermek cihetinde, Risale‑i Nura karşı hayat‑ı ictimâiye noktasında cebhe almak ve fütûhâtına mâni olmak pek kuvvetli ihtimali vardı. Bunda hem hatâ, hem zarar büyüktür.
Kader‑i İlâhî, bu yanlışı tashih etmek ve o ihtimali izâle etmek ve öyle ümîd besleyenlerin ümîdlerini ta'dil etmek için, en ziyâde öyle cihetlerde yardım ve iltihaka koşacak olan ulemâdan ve sâdattan ve meşâyihten ve ahbabdan ve hemşehriden birisini muârız çıkardı; o ifratı ta'dil edip adâlet etti. Size, kâinâtın en büyük mes'elesi olan îmân hizmeti yeter diye bizi merhametkârâne o hâdiseye mahkûm eyledi. Sonra Lillâhi'l‑Hamd, o muârızı susturdu, o ateşi söndürdü. Fakat münâfıklar söndürmemek için çalışıyorlar.
239
İkinci Nokta: Bu dehşetli ihtikârdan çıkan kaht ve galâ ve açlık ve zarûret, yaşamak damarını şiddetle yaralandırıyor. Bu yara, hissiyat‑ı ulviye-i diniyeyi bir derece susturmaya vesile olup, ehl‑i dalâlete yardım ediyor. Herkes, midesini düşünmeye başlıyor. Kalb, hakikatten ziyâde ekmeği düşünüp hayata, yaşamaya yardıma koşup vazife‑i hakîkiyesini ikinci derecede bırakır.
Buna karşı Risale‑i Nurun şâkirdleri bir uzun Ramazan nazarıyla bakıp, keffâretü'z‑zünûb ve bir riyâzet‑i şer'iyeye çevirebilirler. Alenen nakz‑ı sıyâmla Ramazanın hürmetini kıran bedbahtlara gelen o musîbet, masûmları da incitir. Fakat Risale‑i Nur şâkirdleri ve masûmları, o musîbeti lehlerine döndürüp, hayırlı bir riyâzete kalbederler. Kanâat ve iktisadla karşılarlar.
Üçüncü Nokta: İki Mes'ele”dir.
Birincisi: Müdakkik Hoca Sabri, Feyzi’nin istihrâcına dair Feyzi’ye yazdığı mektûb, güzeldir. Lâhikaya girdikten sonra, hocalar ف۪يهِ نَظَرٌ dememek için bazı kelimâtı ta'dil edildi.
İkinci Mes'ele: İstanbul ulemâsının en büyüğü ve en müdakkiki ve çok zaman Müftiü'l‑enâm olan eski fetvâ emini, meşhûr Ali Rıza Efendi (R.H.); Birinci Şuâ, İşârât‑ı Kur'âniye ve Âyetü'l‑Kübrâ gibi risaleleri gördükten sonra, Risale‑i Nurun mühim bir talebesi olan Hâfız Emin’e demiş ki:
Bediüzzaman, şu zamanda, Din‑i İslâm’a en büyük hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu ve böyle bir zamanda, mahrumiyet içinde, ferâğat‑i nefis edip, yani dünyayı terkedip, böyle bir eser meydâna getirmek hiç kimseye müyesser olmadığını ve her sûretle şâyân‑ı tebrik olduğunu ve Risale‑i Nur, müceddid‑i din olduğunu ve Cenâb‑ı Hak, onu muvaffakun‑bilhayr eylesin, âmîn diyerek, bazılarının sakal bırakmamaklığına i'tirâzları münâsebetiyle; Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî’nin pederleri olan Sultanü'l‑Ulemâ’nın bir kıssası ile onu müdafaa edip, demiş:
240
Bu misillû, Bediüzzaman’ın dahi elbette bir ictihâdı vardır. İ'tirâz edenler haksızdır demiş. Ve Hoca Mustafa’ya emretmiş, söylediğimi yaz:
Bediüzzaman’a kemâl‑i hürmetle selâm ederim. Te'lifâtınızın ikmaline hırz‑ı can ile duâ etmekteyim. (Yani, rûha nusha olacak kadar kıymetdârdır) Bazı ulemâü's‑sû'un tenkidine uğradığına müteessir olma. Zîra yemişli ağaç taşlanır. (Hâşiye) kaziyesi meşhûrdur. Mücâhedâtınıza devam buyurun. Cenâb‑ı Hak ve Feyyâz‑ı Mutlak àcilen murad ve matlûbunuza muvaffakun‑bilhayr eylesin. Bâkî Hakk’ın birliğine emânet olunuz.”
Eski Fetvâ Emini Ali Rıza
İşte böyle müdakkik ve ilim ve şerîat ve Kur'ân cihetinde bu zamanda söz sâhibi en büyük âlim böyle hükmetmiş. Risale‑i Nurun talebeleri, bu mes'eleyi ihtiyaten yabânîlere onun ismini vermekle teşhîr etmemek gerektir ve duâlarına onu dâhil etmek lâzımdır.
Umum kardeşlerimize selâm.
241

114. Risale‑i Nur ferdiyet makamının mazharıdır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُاَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, sıddık, müstakîm kardeşlerim!
Gayet ciddi bir ihtar ile bir hakikati beyân etmeye lüzum var. Şöyle ki: لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ الَّا اللّٰهُ sırrıyla, ehl‑i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakîki hâlini bilmedikleri için, haksız olarak mübâreze etmesini Aşere‑i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek; iki velî, iki ehl‑i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukùt etmezler. Meğer, bütün bütün zâhir‑i Şerîat’a muhâlif ve hatâsı zâhir bir ictihâd ile hareket edilmiş ola.
Bu sırra binâen ﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ ’deki ulüvv‑ü cenâb düsturuna ittibâen ve avâm‑ı mü'minînin şeyhlerine karşı hüsn‑ü zanlarını kırmamakla, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risale‑i Nurun erkânlarının haksız i'tirâzlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzumuna binâen; ve ehl‑i ilhâdın iki tâife‑i ehl-i hakkın mâbeynindeki husûmetten istifade ederek, birinin silâhıyla, i'tirâzıyla ötekini cerh edip ve ötekinin delilleriyle berikini çürütüp, ikisini de yere vurmak ve çürütmekten ictinâben; Risale‑i Nur şâkirdleri, bu mezkûr dört esâsa binâen, muârızlara hiddet ve tehevvürle ve mukàbele‑i bilmisille karşılamamalı. Yalnız kendilerini müdafaa için musâlahakârâne, medâr‑ı i'tirâz noktaları izâh etmek ve cevab vermek gerektir.
242
Çünkü bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kàmeti mikdarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mâzûr biliyor; ondan nizâ' çıkıyor. Ehl‑i hak zarar eder; ehl‑i dalâlet istifade ediyor.
İstanbul’da ma'lûm i'tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî‑meşrebler ve nefs‑i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb‑u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl‑i irşad ve ehl‑i hak, Risale‑i Nura ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revâcını ve etbâ'larının hüsn‑ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i'tirâz edecekler; belki dehşetli mukàbele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukû'unda bizlere, îtidâl‑i dem ve sarsılmamak ve adâvete girmemek ve o muârız tâifenin de rüesâlarını çürütmemek gerektir.
Fâş etmek hâtırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki:
Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve o şahs‑ı manevîyi temsîl eden hàs şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi Ferîd makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki ekseriyet‑i mutlaka ile Hicaz’da bulunan kutb‑u a'zamın tasarrufundan hariç olduğunu ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imâm gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskide, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini, o imâmlardan birisini zannediyordum.
Şimdi anlıyorum ki; Gavs‑ı A'zam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, ferdiyet dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şâkirdlerinin bağlandığı Risale‑i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır.
243
Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr‑ı azîme binâen Mekke‑i Mükerreme’de dahi farz‑ı muhâl olarak Risale‑i Nurun aleyhinde bir i'tirâz kutb‑u a'zamdan dahi gelse; Risale‑i Nur şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek kutb‑u a'zamın i'tirâzını iltifat ve selâm sûretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr‑ı i'tirâz noktaları o büyük üstadlarına karşı izâh etmek, ellerini öpmektir.
Evet kardeşlerim; bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde hadsiz bir metânet ve îtidâl‑i dem ve nihâyetsiz bir fedâkârlık taşımak gerektir. ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ âyetinin sırr‑ı işârîsiyle, âhireti bildikleri ve îmân ettikleri hâlde dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâkî bir elmasa bilerek rızâ ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfî lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musîbetidir. O musîbet sırrıyla, hakîki mü'minler dahi bazen ehl‑i dalâlete tarafdâr olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar. Cenâb‑ı Hak, ehl‑i îmânı ve Risale‑i Nur şâkirdlerini bu musîbetlerin şerrinden muhâfaza eylesin, âmîn.
Said Nursî
244