158. Risale‑i Nur’un mesleği, vazifeyi yapmak; Cenab-ı Hakkın vazifesine karışmamaktır
Azîz, sıddık, mübârek, fedâkâr kardeşlerim!
Dün, altı ehemmiyetli mektûblarınızı aldım. Her mektûbunuza uzun bir mektûb yazmak cidden arzu ederdim. Hem de hakkınızdır; fakat bu hurûfâtı yazan Feyzi şâhiddir ki, altı gecedir, altı saat yatamadım. Yalnız bu altıncı gece, bir buçuk saat kadar yatabildim. Onun için, bu ehemmiyetli mektûblara kısacık birer cümle ile iktifâ ediyorum.
Evvelâ: Risale‑i Nur santralı ve Hulûsi, Hakkı, Süleyman’ı temsîl eden Sabri kardeşim! “Öşür, şer'î zekâttır. Zekât ise, müstehaklaradır.”
Sâniyen: Gül fabrikası gülistanlarını ve merhum bedevî bülbüllerini konuşturan Husrev kardeş! Risale‑i Nur, Isparta’yı, âfât‑ı semâviye ve arziyeden muhâfazasına sebeb olduğunu çok hâdisâtla beraber, bu yeni zelzele hâdisesi ve muârız hocanın dolularla başının tokatlanması, yeni bir hücceti oluyor. Ve Mu'cizât‑ı Kur'âniye lâhikasını, sizin isabetli fikrinize havâle ediyoruz. Hem siz, yazdığınız mikdarı gönderiniz. Biz burada tekmîl eder, size de sonra haber veririz.
318
Sâlisen: Nur fabrikasının sâhibi Hâfız Ali kardeş! Senin Risale‑i Nura karşı hàrika ihlâs ve irtibat ve i'tikàdın, inşâallâh o nurları o havâlide dâima parlattıracak. Senin, o büyük zelzelenin gürültüsünü işitmemen ve zelzeleyi hissetmemen; tokadını yiyen hoca gibi, Risale‑i Nurun bir nev'i kerâmetidir. Demek, değil şâkirdlere zarar vermek, belki inâyetkârâne, vücûdunu da bazı hàslara bildirmiyor, korkutmuyor.
Râbian: Bizi ve Kastamonu şâkirdlerini kıyâmete kadar minnetdâr eden ve müstesnâ kalemiyle Risale‑i Nurun hemen umumunu bu havâliye yetiştiren; ve evlâd ve peder ve vâlideleri ve refîkasıyla Risale‑i Nura hizmet eden kahraman Tahiri kardeşim! Cenâb‑ı Hak, hânenizdeki hemşireme, hem bana şifâ ihsân eylesin. Hastalığıma ait bir parça size geliyor. Peder ve vâlidenize de benim tarafımdan deyiniz ki: “Tahiri gibi kahraman bir şâkirdi Risale‑i Nura yetiştiren ve o vâsıta ile defter‑i a'mâllerine dâima hasenât yazdıran bir şâkirdi bize kardeş veren o mübârek zâtlar, inşâallâh bu saâdeti dâima idâme ettirecekler. Dünyanın cam parçalarını, o elmaslara tercih etmeyecekler. Onlar, hususî duâmızda dâhildirler.”
Hâmisen: Mücâhidlerin üstadı ve efelerin hakîki bir nâsihi ve Risale‑i Nurun hàlis muhlis bir şâkirdi olan Hasan Âtıf kardeşim! Senin uzun ve te'sirli ve ehemmiyetli mektûbun içindeki edîbâne, gayet ince hissiyatın ve sana mahsûs latîf tâbiratın hoşuma gitti. Kardeşim, mübtedi'lerin ve hodfürûşların ve mülhidlerin ilişmelerinden teessürâtın beni, senin hesabına müteessir etti. Evvelce size yazdığım mektûb, inşâallâh o teessürâtı izâle eder.
Risale‑i Nurun mesleği ise; vazifesini yapar, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmaz. Vazifesi tebliğdir; kabûl ettirmek, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir.
Hem, kemiyete ehemmiyet verilmez. Sen, o havâlide bir tek Âtıf’ı bulsan, yüzü bulmuş gibidir. Merak etme.
Hem, mümkün olduğu kadar hariçten gelen küçük ilişmelere ehemmiyet verme. Fakat ihtiyatla, – bu atâlet mevsimi ve gaflet zamanı ve derd‑i maîşet ibtilâsı zamanında – cüz'î bir iştigâl de ehemmiyetlidir. Tevakkuf değil, muvaffakıyetsiz mağlûbiyet yok! Risale‑i Nurun her tarafta gâlibâne fütûhâtı var.
319
Sâdisen: Eski dost ve kardeş ve Risale‑i Nurun o zamanda ciddi bir talebesi ve Isparta hayatımda bana hüsn‑ü hizmetle samîmî bir arkadaş ve himmeti uzun, eli kısa azîz kardeşim Mehmed Celâl!
Seni, o zamandan beri unutmadım. Çok zaman Risale‑i Nur dâiresinde kalemiyle çalışanlar içinde isminle hissedar oluyordun. Senin yüksek isti'dâdını ve ulüvv‑ü himmetini Risale‑i Nurda isti'mâl etmek arzuluyordum. Demek, derd‑i maîşet, sizi bir derece kayd altına aldı. Başta mübârek baban, hânenizde bulunanlara bilmukabele selâm ediyorum. Ve bilhassa Mehmed Seyrânî Hayyat’a çok selâm ile beraber; eğer benim orada iken tanıdığım ve Husrev sisteminde telâkki ettiğim Mehmed Seyrânî ise, onun bin selâmına selâmla mukàbele edip; o Seyrânî, o zamandan beri Risale‑i Nurun bir cüz'üne bahsi girdiği ve silinmediği gibi, hâtırımda da silinmemiş. Çok defa bekliyordum ki; Seyrânî, Husrev’in arkasında koşup çalışsın. Demek, onu da derd‑i maîşet bağlamış.
Sâbian: Risale‑i Nurun erkân‑ı mühimmesinden Halîl İbrahim’in on dört yaşındaki evlâd‑ı manevîsi, Risale‑i Nur dâiresindeki masûm şâkirdlerin dâiresinde inşâallâh ehemmiyetli mevkii alacak ve o küçük şahsiyette parlak, büyük bir şâkird rûhu görünüyor. Mektûbunda, çocukça konuşmamış; gayet müdakkikàne büyük bir âlim gibi konuşması bizi çok sevindirdi. Mâşâallâh, Bârekallâh dedirdi.
Sâminen: Evvelce haber aldığınız hastalığıma dair bir noksan parça, duâlarınıza ve geçen Ramazan gibi ma'nen yardımlarınıza vesile olmak için o hastalık münâsebetiyle yanımıza gelen bazı zâtlara söylediğim ve noksan kalmış bir fıkrayı yazıyorum. Şöyle ki:
Hâlimi soranlara dedim ki: Hem nazar, hem ervâh‑ı gayr-ı tayyibe cihetinden başıma gelen bu musîbet, Rahmet‑i İlâhiye ile, on adetten bire indi, dokuzu ni'met oldu. Bâkî kalan birisi de, dokuz menfaati oldu.
320
Birinci Menfaati: Hastalıkta her saat ibâdeti, dokuz saat ibâdet hükmüne getirdi.
İkinci Fâidesi: Onbeş Hasta Risalesini, tam zevk ile tashih etmek ve bu hastalık zamanında, hastalara ve muhtaç olanlara çabuk yetiştirmeye sebeb oldu.
Üçüncü Fâidesi: Eski Said’i, Yeni Said’e kalbeden eski bir hastalık gibi; şimdi de, Risale‑i Nurun parlak bir tarzda intişarı, Yeni Said’i de dünya ile bir derece alâkadar ettiği cihetle, o hâlin zararından kurtulmaya sebeb oldu.
Dördüncüsü: Bu mübârek aylarda, pek çok iştiyak ve ihtiyaç ile fazla a'mâl‑i uhreviyede bulunmak arzusuyla beraber, mevsim ve bazı esbâb cihetiyle muvaffak olamayarak fazla müteessir idim. Bu hastalık, tam bu aylara lâyık bir tarzda, hastalıktan gelen ihlâs ve kesret‑i sevâb cihetiyle azîm bir menfaati oldu. Beni gündüzde dağ ve bağları gezmekten men'ettiği gibi; gece uyku ve gafletten kurtarıp, kemâl‑i tazarru ve niyâz ile geceleri ihyâya sebeb oldu.
Beşincisi: Geçenki Ramazandaki hastalık gibi, bu hastalık dahi, fedâkâr kardeşlerimin şefkatlerini heyecana getirip, benim hesabıma a'mâl‑i uhreviyelerinin bir nev'i zekâtını vermek; nâkıs, kusurlu sermâyemi, birden ona, belki yüze ve bine çıkarmaya sebeb olmasıdır.
Altıncı Fâidesi: Hastalara, yirmibeş devâ‑i îmânî veren risalenin ilâçlarını nefsimde tatbik ederek ayn‑ı hakikat olduğunu tasdik edip; a'sâb ve sinirden gelen ziyâde hassâsiyetimden kıymetsiz, fânî işleri lüzumsuz ve endişeli meraktan ve fâidesiz ve zararlı alâkadan bir derece kurtulmaya sebeb olmasıdır.
Umum kardeşler ve hemşirelerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve duâlarını ricâ eden kardeşiniz.
Said Nursî
321
159. Üstadın hastalanmasının faydalı neticelerinden üçü
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Size, hastalığın dokuz fâidesinden bâkî kalan üçünü yazıyorum ki, o hastalığın bir meyvesi sâbık Arabî fıkradır.
Yedinci Fâidesi: Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir şâkirdinin ehemmiyetli bir hatâsını tamir etmesidir. Şimdilik bu ehemmiyetli fâideyi izâh etmek münâsib değil.
Sekizinci Fâidesi: Gayet incedir, izâh edilmez; yalnız, kısa bir işâret ederiz. Nasıl ki Husrev, yazdığı Kur'ânı, fotoğrafla tab'ını kabûl etmeyerek binler câzibedâr Kur'ânlar kendi hattı ile Âlem‑i İslâmda intişarıyla, kutbiyet derecesinde bir mertebe‑i ulviyeyi ve yüksek bir şeref‑i imtiyazı bırakıp, Risale‑i Nur dâiresindeki sırr‑ı ihlâsı muhâfaza ve hazz‑ı nefisten teberrî etmiştir. Aynen öyle de, bu hastalık rûhumda öyle bir inkılâb yaptı ki; Risale‑i Nurun parlak fütûhâtını müteşekkirâne temâşâ etmek ve sevâbdârâne, mücâhidâne, bir nev'i kumandan hizmetinde bulunmaktan gelen uhrevî zevki ve şerefi ve dünyada uhrevî meyvesini gösteren hizmet‑i îmâniyenin şahsıma ait lezzeti ve imtiyazı, o sırr‑ı ihlâs için bırakmak ve kardeşlerime havâle etmek ve onların şeref ve zevkleriyle iktifâ etmeye nefs‑i emmârem dahi muvâfakat ederek; dünyanın bu uhrevî ve güzel yüzünde gözünü kapamak ve eceli ve mevti ferâhla karşılamaya tam kabûl etmesidir.
Dokuzuncu Fâidesi: Çoktan beri benim hususî bir virdim ve hiç kaleme alınmayan ve mesleğimizin dört esâsından en büyük esâsı olan şükrün en geniş ve en yüksek mertebesini ihâta eden ve bende çok defa maddî ve manevî hastalıkların bir nev'i şifâsı olan ve ism‑i a'zam ve besmele ile, dokuz âyât‑ı uzmâyı içine alan ve ondokuz defa şükür ve hamdi, a'zamî bir tarzda ifâde ile, tahmîdâtın adedleriyle o eşyanın lisân‑ı hâliyle ettikleri hamd ü senâyı niyet ederek, o hadsiz hamdlerin yekûnunu kendi hamdleri içine alarak azametli ve geniş bir tahmîdnâme ve teşekkürnâme bulunan ve Sekîne’deki esmâ‑i sittenin muazzam yeni bir dersini izhâr etmeye sebeb olmasıdır.
322
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve berâetlerini tebrik ederiz.
160. Medar‑ı ibret ve hayret bir hâdise
Medâr‑ı İbret ve Hayret Bir Hâdisedir
Risale‑i Nurun erkân‑ı mühimmesinden bir zât yazıyor ki: “Adapazarı zelzelesinin aynı gününde, zelzeleden birkaç saat evvel, umumî ve herkese göstermek için, bir büyük tiyatro teşekkülüyle ve oyuncu kızlardan dört güzelini çırılçıplak olarak âlâyişle çarşı ve pazarda gezdirerek, o câzibedârlara kapılan tiyatro binasında toplanan bin kişiden fazla seyirciler, oyun başlarken, birdenbire arz, kemâl‑i hiddet ve gayz ile onların hayâsız yüzlerini dehşetli tokatladı; mahvedip zîr ü zeber etti. Ve o binayı hâk ile yeksân eyledi.”
Ben, dünyanın bu nev'i hâdiselerinden iki senedir hiç haberim yoktu, bakmıyordum. Fakat bugünlerde hem Husrev ve hem kahraman Çelebi zelzeleden haber vermeleri ve Husrev ve rüfekasının kanâatiyle, Isparta’nın gürültülü zelzelesi, karşısında Risale‑i Nuru kuvvetli bir kalkan bulmasıyla hiçbir zarar vermemesi ve Risale‑i Nura muârız bir hocanın bütün hâsılâtını mahveden dolu, o muârıza hàs kalması, başkasına ilişmemesi bir derece kanâat verir ki; ekser vilâyetlere giren ve Adapazar’a girmeyen Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir esâsı olan tesettür şiârını bu derece açık ihanetiyle, Risale‑i Nur, onların yardımlarına koşmamış diye, yalnız bu hâdiseye baktım.
323
161. Risale‑i Nur dünya işlerine alet olamaz ve siper edilemez
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Risale‑i Nur dünya işlerine âlet olamaz, dünya işlerinde siper edilmez. Çünkü, ehemmiyetli bir ibâdet‑i tefekküriye olduğu cihetle, dünyevî maksadlar onunla kasden istenilmez; istenilse, ihlâs kırılır, o ehemmiyetli ibâdet şekli değişir. Yani, çocuklar gibi, döğüştükleri vakit Kur'ânı başına siper eder. Başına gelen zarar Kur'ân’a geldiği gibi, Risale‑i Nur, böyle muannid hasımlara karşı siper isti'mâl edilmemeli.
Evet, Risale‑i Nura ilişenler tokatlar yerler, yüzer vukûât şâhiddir. Fakat Risale‑i Nur, tokatlarda isti'mâl edilmez ve niyet ve kasd ile tokatlar gelmez. Çünkü, sırr‑ı ihlâs ve sırr‑ı ubûdiyete münâfîdir. Bizler, bize zulmedenleri, bizi himâye eden ve Risale‑i Nurda istihdam eden Rabbimize havâle ediyoruz.
Evet, dünyaya ait hàrika neticeler bazı evrâd‑ı mühimme gibi, Risale‑i Nura çokça terettüb ediyor. Fakat onlar istenilmez, belki veriliyor; illet olamaz, bir fâide olabilir. Eğer istemekle olsa, illet olur, ihlâsı kırar; o ibâdeti kısmen ibtal eder. Çabuk bu hâdiseyi teskin ediniz, yoksa münâfıklar istifade edecekler, belki onların parmağı var.
Evet Risale‑i Nurun o kadar dehşetli muannidlere karşı gâlibâne mukâvemeti, sırr‑ı ihlâstan ve hiçbir şeye âlet edilmemesinden ve doğrudan doğruya saâdet‑i ebediyeye bakmasından ve hizmet‑i îmâniyeden başka bir maksad takib etmemesinden ve bazı ehl‑i tarîkatın ehemmiyet verdikleri keşf ve kerâmât‑ı şahsiyeye ehemmiyet vermemekten ve velâyet‑i kübrâ sâhibleri olan sahâbîler gibi, veraset‑i Nübüvvet sırrıyla, yalnız îmân nurlarını neşretmek ve ehl‑i îmânın îmânlarını kurtarmaktır.
324
Evet, Risale‑i Nurun bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice‑i muhakkakası herşeyin fevkındedir; başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor.
Birinci Neticesi: Sadâkat ve kanâatle Risale‑i Nur dâiresine giren, îmânla kabre gireceğine gayet kuvvetli emâreler var.
İkinci Neticesi: Risale‑i Nur dâiresinde, ihtiyarımız olmadan, haberimiz yokken takarrur ve tahakkuk eden şirket‑i maneviye-i uhreviye cihetiyle herbir hakîki sâdık şâkirdi; binler diller ile, kalbler ile duâ etmek, istiğfar etmek, ibâdet etmek ve bazı melâike gibi, kırkbin lisân ile tesbih etmektir. Ve Ramazan‑ı Şerîfteki hakikat‑i Leyle-i Kadir gibi, kudsî ve ulvî hakikatleri, yüzbin el ile aramaktır.
İşte, bu gibi netice içindir ki, Risale‑i Nur şâkirdleri, Hizmet‑i Nuriyeyi, velâyet makamına tercih eder; keşf ve kerâmâtı aramaz; ve âhiret meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz ve vazife‑i İlâhiye olan muvaffakıyet ve halka kabûl ettirmek ve revâc vermek ve galebe ettirmek ve müstehak oldukları şân ü şeref ve ezvâk ve inâyetlere mazhar etmek gibi, kendi vazifelerinin haricinde bulunan şeylere karışmaz ve harekâtını onlara bina etmezler. Hàlisen, muhlisen çalışırlar, “Vazifemiz hizmettir, o yeter” derler.
Ve sâniyen: Seksen küsûr sene kıymetinde bulunan ve Ramazan‑ı Şerîfin mecmûunda gizlenen hakikat‑i Leyle-i Kadr’i kazanmak için, Risale‑i Nur şâkirdlerinin şirket‑i maneviye-i uhreviyeleri muktezâsınca herbiri, mütekellim‑i maa'l-gayr sîgası olan [ اَجِرْنَا ❋ اِرْحَمْنَا ❋ وَاغْفِرْلَنَا ] gibi tâbiratta, biz dedikleri vakit, Risale‑i Nurun sâdık şâkirdlerini niyet etmek gerektir. Tâ herbir şâkird umumun nâmına münâcât edip çalışsın ve bu bîçâre ve az çalışabilen ve haddinden çok fazla hizmet ondan beklenen bu kardeşinize, o hüsn‑ü zanları yanlış çıkarmamak için, geçen Ramazan gibi yardımınızı ricâ ediyorum.
325
162. Her şeyde ve musibetlerde iki sebep vardır
Birden Hâtıra Gelen Bir Mes'eledir
Herşeyde, her musîbette, hususan beşer eliyle gelen zulümlü musîbetlerde, Risale‑i Kader’de beyân edildiği gibi, iki sebeb var:
Biri: Zâhiren esbâba bakan beşerdir.
Diğeri: Kader‑i İlâhî’dir. Beşer, zâhirî esbâba bakar; bazen yanlış eder, zulmeder. Fakat kader, başka noktalara bakar, adâlet eder.
İşte, bugünlerde elîm bir endişe ile Risale‑i Nur dâiresine temâs eden üç mes'ele, adâlet‑i kaderiye noktasında manevî suâle cevaben ihtar edildi.
Birinci Suâl: Neden fedâkâr, yüksek bir şefkati taşıyan vâlide, bu zamanda, veledinin malından irsiyet almasından mahrum edildi? Kader müsâade eyledi.
Gelen cevab şu: Vâlideler bu asırda, bir aşılama sûretinde şefkatlerini yanlış bir tarzda sarfetmeleridir ki; “Evlâdım şân ü şeref, rütbesinde memuriyet kazansın” diye, bütün kuvvetleriyle, evlâdlarını, dünyaya, mekteblere sevkediyorlar. Hattâ, mütedeyyin de olsa, Kur'ânî ilimlerin okumasından çekip, dünya ile bağlarlar. İşte bu şefkatin bu yanlışından, kader bu mahrumiyete mahkûm etti.
İkinci Suâl: Risale‑i Nurla münâsebetdâr bazı zâtlara acıdım. “Neden pederinin malından hakkı iki sülüs iken, o haktan, kısmen mahrumiyete kader‑i İlâhî neden müsâade etti?”
Gelen cevab: Şu asırda, öyle acîb bir aşılamakla, ebeveynine hürmet ve peder ve vâlidesinin şefkatlerine mukâbil, bilâ‑kayd u şart kemâl‑i hürmet ve itâat lâzım iken, ekseriyetle, o hakîki hürmet ve itâat bozulduğundan, iki sülüs almaktan zulmen mahrum edildiler. Kader, bunların kusuruna binâen müsâade etti. Kızlar ise, gerçi başka cihetlerde kusurları çok, fakat za'fiyetlerine binâen, himâyetkâr ve şefkatkâr ellere ziyâde muhtaç bulunduklarından, hürmetlerini peder ve vâlidelerine karşı ihtiyaçlarını hassâsiyetle bir cihette ziyâdeleştirdiklerinden, beşerin zâlim eliyle, kardeşlerinin – kısmen – haklarını, muvakkaten onlara vermeye müsâade etti.
326
Üçüncü Suâl: Bazı mütedeyyin zâtların, dünyadâr haremleri yüzlerinden ziyâde sıkıntı çekmeleri nedendir? Bu havâlide o nev'i hâdiseler çoktur.
Gelen cevab: O mütedeyyin zâtlar, diyânetlerinin muktezâsı böyle serbestiyet‑i nisvân zamanında öyle serbest kadınların vâsıtasıyla, dünyaya girişmeleri hatâlarından, o kadınların eliyle tokat yemelerine kader müsâade etti. Mütebâkisi, bir mübârek hanımın şuûrsuz müdâhalesiyle geri kaldı.
163. Nur Talebelerinin nazarını dünyaya çevirmek için taarruzlar olabilir
Evvelâ: Bu mübârek Ramazan‑ı Şerîfteki duâlar, ihlâsı bulmak şartıyla, inşâallâh makbûldür. Fakat maatteessüf, ekseriyetçe Risale‑i Nur şâkirdlerinin nazarlarını dünyaya çevirmek ve huzur‑u kalbi bozmak için, bazı taarruzlar yüzünden o ihlâs, o huzur‑u tâmm, bir derece zedelenir, merak etmeyiniz. Herşeyi Cenâb‑ı Hakk’a havâle edip öyle taarruzlara ehemmiyet vermeyin. Âtıf’a da yazınız, merak etmesin ve müteessir olmasın. O da, bir kazâ‑yı İlâhîdir. İnşâallâh, Sava Hâfız Mehmed’in hâdisesi gibi, Risale‑i Nurun lehine dönecektir (Hâşiye‑1).
327
Hem Âtıf’ın parlak hizmeti tevakkufa uğraması (Hâşiye‑2) ve gerilemesi ve merhum Mehmed Zühtü Bedevî’nin, yüksek ve geniş hizmetinin perdelenmesini düşünmesi beni ziyâde mahzûn ettiği hengâmda, elime bir mektûb verildi. O mektûb, o endişemi izâle etti.
Risale‑i Nur hizmetinde bir kapı kapansa, daha mühim kapılar açılır, diye kaide, yine hükmünü icra etti ki; Sabri gibi Risale‑i Nurun gayet büyük bir rüknünün büyük amucası ve Risale‑i Nurun bir kahramanı olan Tahiri’nin eniştesi ve Risale‑i Nurun saff‑ı evvelinde ve şâkirdlerinin başında bir zaman nâzırlık vazifesini gören ve şimdiye kadar da Risale‑i Nur hakkında kalbini bozmayan Büyük Hâfız Zühtü’nün samîmî kemâl‑i sadâkat ve ihlâsını gösteren mektûbuyla; ve Hulûsi‑i sâlis Abdullâh Çavuş’un hâşiyesinde tasdikle, bu eski ve yeni gayyûr kardeşimiz Büyük Zühtü, resmiyete bakmayarak, Risale‑i Nurun mühim vazifelerinden olan masûmlara Kur'ân dersini vermekle gösterildi ki; merhum Zühtü Bedevî yerine, bu Büyük Zühtü’yü yeni veriyor. Ve Âtıf’ın tevakkufu yerine, bu müdakkik ve muktedir ve hatîb Büyük Hâfız Zühtü’yü fa'âliyete getirdi. Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyoruz. Bugünden itibaren, Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri içinde şirket‑i maneviye-i nuriyeden hissedar olmasını ve ismiyle duâya girdiğini selâmımla beraber tebliğ ediniz.
328
164. Mu’cizat‑ı Ahmediye, Yirmi Dokuzuncu Söz ve İşaratü'l-İ'caz risalelerinin bir kerameti
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نَعْمَائِهِ
Risale‑i Nurun silsile‑i kerâmâtından Mu'cizât‑ı Ahmediye ve kerâmetli Yirmidokuzuncu Söz ve İşârâtü'l‑İ'câz’ın himâyetkârâne ve mu'cizâne yeni bir kerâmetleri şudur ki:
Bu Ramazan‑ı Şerîfin başında doktorun ihbarıyla ve kuvvetli emârelerin delâletiyle ve birden harâret kırk dereceden geçmesiyle tebeyyün eden, zehirlemekten gelen şiddetli hastalık hengâmında, kardeşimiz Âtıf’ın habbe gibi hâdisesini, hariç vâliler kubbe yaparak, buranın hem adliye, hem zâbıta, hem vilâyete şifrelerle Risale‑i Nur aleyhine sevkedildiği aynı zamanda, iki saat evvel, Mu'cizât‑ı Ahmediye İstanbul’dan koşup imdâda gelmiş. Masada iken, Yirmidokuzuncu Söz ve kerâmetli İşârâtü'l‑İ'câz, Tosya Kasabası’ndan imdâda gelmiş gibi, aynı vakitte yaldızlı cildleriyle masa üzerinde dururken, onların müsâdere endişesi ve elliden ziyâde sâir risalelerin de namazsız ellerin zabtına geçmek ihtimali ve şiddetli hastalığın konuşturmamak vaziyetiyle beraber; Risale‑i Nurun o üç kerâmetli risaleleri, öyle hàrika bir himâyet ve muhâfazaya vesile ve o zehirlendirmeye panzehir ve tiryâk oldu ki; bu hâle muttali' olan bizler, şimdi de hayretteyiz. Güyâ hiçbir hastalık yokmuş gibi, gayet kuvvetli, hem şiddetli tokatlar vurarak, o düşmanlık vaziyeti dostluğa çevrildi.
Hem adliyenin büyük memurları ve taharrî komiserleri, şiddetli taharrî ve müsâdere için geldikleri hâlde, elliden ziyâde kitaplardan hiçbirine el uzatmadan, yalnız o risalelerin kerâmetlerini kısmen dinleyerek onların manevî himâyeti altında muhâfaza edildi. Yalnız Müdafaât ve Onaltıncı Mektûb ve Ramazaniye Risalesini mütâlaa etmek için biz verdik.
Üçüncü günde, daha şiddetli arama ve taharrî etmek, zâbıtanın siyâsî komiseri bir taharrî komiseriyle geldiği vakitten iki‑üç saat evvel, üç kerâmetli risalelerin kumandasında bütün risaleler, kendilerini ellere vermemek için ortada görünmediler. Bütün iki saat o taharrî neticesinde, Ankara’dan gelen bir Ramazan tebrikiyle, bir Ramazaniye Risalesini elde ettiler. Mütâlaadan sonra iâde etmek va'diyle aldılar.
329
Bütün bu hâlât, yüksekte duran Mu'cizâtlı Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân ile beraber; i'câzlı Hizb‑i Kur'ânînin nüshaları ve Hizb‑i Nurî’nin risaleleri, bu hàrika vaziyeti gösterdiler. Cenâb‑ı Hakk’a, onların hurûfâtı adedince ve Şehr‑i Ramazan’ın dakikalarının âşireleri sayısınca hamd ü senâ ediyoruz. Elhamdülillâhi alâ külli hâl.
Hem hastalıktan gelen teessür ve Âtıf hâdisesiyle kalbime gelen teellüm ve onlara acımak ve Isparta’ya sirâyet etmek endişesinden neş'et eden sıkıntı ve bu mübârek şehirde Risale‑i Nurun سِرًّا تَنَوَّرَتْ perdesi altına girmesi ve üçüncü günde, o iki taharrîden sonra, akşama kadar gelen ve gidenler mütemâdiyen tarassud edilmesi ve Emin’in hânesi de bir şey bulunmadan taharrî edilmesi cihetiyle, ziyâde muzdarib ve müteellim iken; Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’in rahmetiyle, şimdiye kadar devam eden inâyet‑i İlâhiye himâyeti ve rızâ, teslîm, tevekkül ve ihlâsın verdikleri tesellî, bütün o müz'ic şeyleri akîm bıraktı. Kemâl‑i ferâh ve istirahatle “Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler.” deyip, kemâl‑i teslîmiyetle müsterih olduk. Siz de öyle olunuz, fütûr getirmeyiniz.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.
Hastalık devam ediyor, fakat tahammül haricinde değil. O musîbet de, Risale‑i Nurun parlak neşriyatına tevakkuf vermek için idi.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşiniz Said Nursî