Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

154. Risale‑i Nurdan kesretli mecmualar çıkar ki, herbiri küçük, fakat kuvvetli Risale-i Nur olur

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu iki günde iki küçük hâdiseler, dört‑beş mes'eleleri tahattur ettirdi.
Birincisi: Salâhaddin Ankara’dan yazıyor ki, tarîkat aleyhinde tecâvüze başlamışlar. Hem Ankara’da, hem Şarkta o mes'elede tevkîfat varmış. Risale‑i Nur şâkirdleri her tarafta inâyet‑i Rabbâniye altında mahfûz kalıyorlar. Onların kuvvetli ihlâsı ve tesânüdleri ve ihtiyatları, o inâyeti, haklarında devam ettiriyor.
İkincisi: Bugünlerde herkes sıkıntıdan şekvâ ediyor. Âdeta manevî havanın bozukluğundan, maddî ve umumî bir sıkıntı hastalığını vermiş. Hattâ bana da bir gün sirâyet etti. Bizim her derdimize ilâç olan Risale‑i Nur ile meşgul olanlarda, o sıkıntı hastalığı ya yok veya pek azdır.
307
Üçüncüsü: Merhum Mehmed Zühtü’nün vefâtı, Risale‑i Nurun hizmeti noktasında bizi çok müteessir etti. Fakat birden, geçen sene, Hâfız Mehmed’in bütün müsâdere edilen risalelerini, on gün zarfında, köyündeki Risale‑i Nur şâkirdleri tarafından yazıp ona vermek, çok merdâne taahhüdleri hâtırıma geldi ve anladım ki, arslanlar yatağı olan Isparta ve havâlisi, Mehmed Zühtü’nün hizmetini muzâaf bir sûrette yapacaklar ve o boşluğu dolduracaklar.
Dördüncüsü: Lâhikaya giren Ispartalı kardeşlerimizin mektûblarının bazılarında, üstadları hakkında ifrat ile tavsifât gördüm. Kendime de baktım, o vasıflardan zekâtı da bana düşmüyor, benim hakkım değil. Dedim: Acaba bu hakikat‑perest kardeşlerim çok îkazâtımla beraber, bu hüsn‑ü zan ifratında, hem devamlarında fâideleri nedir?” Kalbe ihtar edildi ki:
Onlar ve memleketleri ve Isparta havâlisi, onların en büyük hüsn‑ü zanları derecesinde hüsn‑ü zanlarının yümnünü gördükleri için, Beşkazalı Osman‑ı Hâlidî ve Topal Şükrü gibi ehl‑i velâyete iktidâen, o nokta‑i nazardan ifrat etmemişler, bir hakikat görmüşler. Fakat, nasıl keşfiyât te'vile ve rüyalar tâbire muhtaçtır; hususî hükümler ta'mîm edilse, bir cihette hatâ görünür. Öyle de, onlar, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin kendilerine ve memleketlerine ettiği fâideyi, o şahs‑ı manevînin mümessillerinden birisi olan üstad dedikleri bu kardeşlerine verip, o memleket hâdisesini umumî bir hâdise nazarıyla bakıp ta'mîm ederek; müfritâne bir hüsn‑ü zan sûretinde göründü.”
Beşincisi: Hâtıra geldi ki, Risale‑i Nurun eczâları çoktur. Herkes, muhtaç olduğu hâlde, bütününü elde edemez. Birden, Hüccetullâhi'l‑Bâliğa mecmuası hâtıra, cevab olarak geldi.
Evet, Risale‑i Nurdan kesretli mecmualar çıkar ki, herbiri küçük, fakat kuvvetli Risale‑i Nur olur. Her muhtacın eline geçebilir. Bu münâsebetle, Yirmibeşinci Sözün Zeyilleri’ni düşündüm. Şimdi, benim yanımda dört‑beş nüsha var, zeyilsizdirler. Mübâreklerin bu defa gönderdikleri nüshanın zeylinde Rumûzât‑ı Semâniye fihristesinden noksan alınmış, Sûre‑i ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ ve ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا ’daki onüç elif, parmak ile ve Fâtiha’da onüç el ile işâretleri ve ﴿اِنَّٓا اَنْزَلْنَاişâreti gibi ehemmiyetli parçalar yoktur.
308
Dünkü gün ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ âyetine dair Yirmidokuzuncu Mektûbun âhirinde, seyahat‑ı hayâliye ve seyr‑i kalbî risaleciğini okudum. Ve Birinci Şuâ’da bu âyet, Risale‑i Nura işâretini tahattur ettim. Dedim: Bu iki nükte‑i Nuriye ve ﴿تَغْرُبُ (الشَّمْسُ) ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ nükte ve hâşiyesiyle beraber Mu'cize‑i Kur'âniye zeyilleri içine girse münâsib olur. Siz dahi münâsib görseniz yazılsın! İ'câz‑ı Kur'ân nüktelerine ait mühim parça bulsanız ilâve edebilirsiniz.
Altıncısı: Seksen küsûr sene manevî ve bâkî bir ömrü kazandırmak sırrını taşıyan şühûr‑u selâsenizi ve Leyle‑i Regâibinizi bütün rûhumla tebrik ediyorum.
İki‑üç gün evvel, Yirmiikinci Söz tashih edilirken dinledim. Gördüm ki; içinde hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli îmân dersi, hem gafletsiz huzur, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibâdet‑i tefekküriye gibi nurlar var. Bir kısım şâkirdlerin ibâdet niyetiyle risaleleri, ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğin hikmetini bildim. Bârekallâh dedim, hak verdim.
Bu mektûbdaki beş‑altı mes'eleyi yazarken, Nur fabrikası sâhibi Hâfız Ali’nin mektûbuyla, ihlâsta ve çalışmakta ve ince düşünmekte mümtâz Hasan Âtıf’ın mektûbunu aldık.
309
Hâfız Ali’nin mektûbunda, Risale‑i Nur şâkirdlerinde sırr‑ı ihlâsın ne derece yüksek bir terk‑i enâniyet ve hazz‑ı nefsîden teberrî etmek gibi, İhlâsın en yüksek seciyeleri, Risale‑i Nur şâkirdlerinde tezâhür ediyor diye bir delil oldu.
Ezcümle: Hâfız Ali diyor ki: Husrev kardeşimiz kendi kalemiyle yazılan Mu'cizâtlı Kur'ân”ı fotoğrafla tab'ına tarafdâr olmaması ve demir harflerle müsâade oluncaya kadar beklemeye tarafdâr olması, onun fevkalâde ihlâsına ve nefsin huzûzâtından teberrîsine kat'î delildir. Çünkü fotoğrafla tab'edilse, onun kendi hattı olduğu için, binler Kur'ân nüshalarını kendi eliyle yazmış gibi Âlem‑i İslâmın manevî nazarında ve uhrevî sevâb cihetinde büyük ve masûmâne ve zararsız bir makamı terk edip, ihlâsın sırrı için, hazzını unutarak, demir harflere tarafdâr olmuş. Ve gösterdiği yanlışlar, düşmek sebebi ise, demir harflerde üç defa tab'a girmek noktasında dahi o yanlışlar bulunabilir.
Elhâsıl: Hâfız Ali’nin ihlâsından gelen ifâdesi ve Husrev’i, fevkalâde ihlâs noktasında takdir etmesi ve Husrev de, gayet büyük ve bâkî bir hissesini bırakıp, benim eskiden beri tekrar ettiğim bir da'vâm ki; Risale‑i Nurun hakîki şâkirdleri, hizmet‑i îmâniyeyi herşeyin fevkınde görür; kutbiyet de verilse ihlâs için hizmetkârlığı tercih eder. Beni o da'vâda bilfiil tasdik etmesi cihetinden, bütün kuvvetimizle bu gibi kardeşlerimizi tebrik ediyoruz.
Kardeşimiz Hasan Âtıf’ın mektûbundan anladık ki, hakikaten tam çalışıyor. Kendi tâbiriyle, Risale‑i Nurun mücâhidlerinin ve efelerinin kalem yâdigârlarını bize hediye olarak irsâl ettiğine mukâbil deriz: Cenâb‑ı Hak, ebeden onlardan râzı olsun.
Ve daha çok mânidâr yazdığı cümleler içinde, bir parça ehl‑i bid'aya şiddet gördüm. Zaman, zemin, Risale‑i Nurun müsbet mesleği, ehl‑i bid'a ile değil fiilen; belki fikren ve zihnen dahi meşgul olmağa müsâade etmez. İhtiyat her vakit lâzım. O hàlis kardeşimiz, inşâallâh oralarda kendi gibi çok hàlis şâkirdleri yetiştirecek. Biz buradaki duâmızda, Âtıf’la beraber oradaki bütün rüfekalarını teşrîk ediyoruz. Ben bizzat onlarla muhâbere etmek istiyorum, fakat mâdem Isparta o vazifeyi daha mükemmel yapıyor; o vazifeyi onlara bırakıyorum.
310
Hâfız Ali’nin mektûbunun âhirinde, Medrese‑i Nuriye kahramanlarından ve Husrev sisteminde Ahmed ve kardeşi Süleyman hakkında takdirâtı, bizi mesrûr eyledi. Zâten o, Medrese‑i Nuriye şâkirdleri, benim nazarımda, eskiden beri bir gaye‑i hayâlim olan Medresetü'z‑Zehrâ’nın talebeleri sûretinde düşünüyordum. Ve derdim: Onlar, bunlar oldu veya bunlar, onların dümdârlarıdır.”

155. Risale‑i Nur Talebelerinin bekâr kalmaklığının sebepleri

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Sizin Mi'râcınızı tebrik ve Mi'râc Sâhibinin (A.S.M.) Sünnet‑i Seniye’sine sizi ve bizi tam muvaffak eylemesine Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz. Size, bu bir‑iki gün zarfında, nazar‑ı dikkati celbeden bir‑iki küçük mes'eleyi yazıyorum.
Evvelâ: Risale‑i Nur şâkirdlerinin bir kısmı, bekâr kalmaklığın çok sebeblerinden bir sebebini gösteren bir hâdise:
Bugünlerde, gençlik darbesini yiyen ve bekâr kalan ve tesellî bulmak için Risale‑i Nur ile alâkadarlığa çalışan ve mühim bir mektebde ders almaya meşgul; ve ehemmiyetli bir adamın kerîmesi bulunan hanıma icmâlen bir hakikat söyledim. Belki o havâlide bazılara fâidesi var diye yazıyorum.
311
Dedim ki: Mâdem gençlik darbesini yedin, bir vazife‑i fıtriye olan tenâsül kanununa daha girme. Çünkü o vazifenin mukâbilinde ücret olarak, erkeğin aldığı muvakkat lezzet ve keyif bir derece bidâyette kâfî geliyor. Fakat, bîçâre kadın, o vazife‑i fıtriyede, bir sene ağır yükü çekmeye ve bir‑iki sene veledin meşakkatine, beslemesine ve açık‑saçıklık sebebiyle kocasının nazarında sadâkatsizlik ittihamı ve kocasının da gözü dışarıda olmak ihtimali ve ona samîmî merhamet etmemesi cihetiyle, dâimî sıkıntılara ve vicdânî azâblara mukâbil; izdivâcda aldığı muvakkat bir keyf ve lezzet, bu bozuk zamanda, ona, o vazifeye mukâbil yüzden birisine mukâbil gelemiyor. Ve bilhassa, küfüvv‑ü şer'î tâbir edilen, birbirine seciyeten ve diyâneten liyâkat bulunmadığından, daha ziyâde azâb çektirir. Ve bilhassa, terbiye‑i İslâmiye haricinde, Müslüman nâmı altında olanlar, îmândan gelen hürmet ve merhamet‑i mütekàbileyi bulamadıklarından, bütün bütün saâdet‑i hayatiyeyi mahvediyor, Cehennem azâbını çektiriyor.
Hem peder, hem vâlide, tenâsül kanunundaki vazifede çektikleri çok meşakkat ve gördükleri çok hizmete mukâbil; yalnız veledin dünyada, kemâl‑i hürmet ve itâatle şefkatlerine ve hizmetlerine bedel, hàlis bir hürmet ve sâdıkane bir itâat ve vefâtlarından sonra, salâhatiyle ve hayratıyla ve duâlarıyla onların defter‑i a'mâline hasenât yazdırmak ve onbeş seneden evvel masûmen ölmüş ise, onlara, kıyâmette şefâatçi olmak ve Cennet’te, onların kucağında sevimli bir çocuk olmaktır.
Şimdi ise, terbiye‑i İslâmiye yerine mimsiz medeniyet terbiyesi yüzünden ondan, belki yirmiden, belki kırktan bir çocuk ancak peder ve vâlidesinin çok ehemmiyetli hizmet ve şefkatlerine mukâbil, mezkûr vaziyet‑i ferzendâneyi gösterir. Mütebâkisi endişelerle, şefkatlerini dâima rencîde ederek; o hakîki ve sâdık dostlar olan peder ve vâlidesine vicdân azâbı çektirir. Ve âhirette de da'vâcı olur. Neden beni îmânla terbiye ettirmediniz?” şefâat yerinde, şekvâcı olur.
İkinci Mes'ele: Dünkü gün, beş tevâfuk‑u latîfeden kat'î bir kanâat bize geldi ki; en cüz'î ve ehemmiyetsiz işlerimizde de inâyetkârâne bir dikkat altındayız.
312
Birincisi: Ben kapıya çıktığım vakit, me'mûlün hilâfında, Risale‑i Nur şâkirdlerinden dört tane Ahmedler, bana alâkadar birer maksadı yapacak birden, beraber kapıya geldiler; iki tane köylerden, ikisi de burada ayrı ayrı mahallelerden.
Hem yine, Risale‑i Nurun mühim bir talebesi, Köroğlu Ahmed’e bir mikdar yoğurt, hem teberrük, hem ta'yin olarak verdik. Daha elinde yoğurdu tutarken, Risale‑i Nurun masûm talebelerinden Hilmi’nin mahdumu Ahmed, elinde, öteki Ahmed’e verdiğim mikdar yoğurtla kapıyı açtı. Risale‑i Nur talebelerinden altı Ahmed’in bir günde bu çeşit tevâfukâtı, tesâdüfe benzemez; belki o Ahmedlere nazar‑ı dikkati celbeden bir işârettir.
İkincisi: Muhâcir, fakir bir kadın benden bir teberrük istedi. Ben de bir gömlek verdim. Beş dakika sonra, aynı isimde bir kadın, bir gömleği bana kabûl ettirmek için, mühim bir vâsıtayı bulup gönderdi. Tevâfuk hatırı için kabûl ettim.
Hem aynı gün, bazı müstehak zâtlara yarı yağımı verirken kap fazla almış, pek azı bana kaldı. Aynen, onlar daha o yağı almadan benim niyetimde bana kalacak mikdar kadar uzak bir köyden, kitaplarımı okumak mukâbiline geldi. Onu da, o tevâfuk hatırı için kabûl ettim.
Üçüncüsü: Aynı günde ben, at üzerinde seyahate (gezmeye) giderken, arkamda bir atlı sür'atle geliyor. İndi, ayağıma, üzengiye sarıldı. Tanımadığım bir adam.
Dedim: Sen kimsin, bu kadar dostluk gösteriyorsun?”
Dedi: Ben Kuzca hatîbiyim.” Hâlbuki Kastamonu’da hiç bu nâmda bir karye bulunduğunu bilmiyordum. Sonra geldim. İki Ispartalı asker yanıma geldiler.
Birisi dedi: Ben Kuzca hatîbinden sana mektûb getirdim.”
Bu acîb tevâfuk bana, bu iki ayrı ayrı vilâyette, hem böyle tevâfuk etmeleri, Risale‑i Nur hizmetinde sadâkatle çalışmalarına bir işârettir.
Bu münâsebetle Sabri, Kuzca hatîbine, benim tarafımdan çok selâm etsin. Onu, hàs talebeler içinde manevî kazançlara şerîk ediyoruz. Hususî mektûb yazmak âdetimiz olmadığından, ona ayrıca mektûb yazamadığımızdan gücenmesin.
Tatlı bir tevâfukun meyvesini, aynı gün daha şirin bir tarzda gördüm. Şöyle ki:
313
İki asker, kemâl‑i sevinçle, gayet dostâne, Sen Ispartalı’sın, bizim hemşehrimizsin.” Ben de dedim: Maaliftihâr, her cihetle Ispartalı’yım. Isparta; taşıyla, toprağıyla benim nazarımda mübârektir, benim vatanımdır ve herbiri yüze mukâbil, yüzer ve binler hakîki kardeşlerimin meskàt‑ı re'sleridir.”
Evet, bu havâliye gelen Ispartalılar asker olsun, başkalar olsun; ekseriyet‑i mutlaka ile beni hemşehri biliyorlar. Hangisi benimle görüşüyor, Sen Ispartalı mısın?” Ben de diyorum: Maaliftihâr, ben Ispartalı’yım.” Ve Isparta’da o kadar hakîki kardeşlerim ve akàriblerim var ki; meskàt‑ı re'sim olan Nurs karyesine pek çok cihetlerle tercih ediyorum. Ve büyük Isparta’nın bir küçük evlâdı hükmünde olan İsparit nahiyemize, büyük Isparta’nın bir tek köyünü tercih ediyorum. O kadar hàlis, kahraman kardeşleri bana veren Isparta, taşı da, toprağı da bana ve belki Anadolu’ya mübârek olmuş. İnşâallâh hem Anadolu’ya hem Âlem‑i İslâma neşrettikleri nur tohumları birer rahmete mazhar olur, sünbül verir. Hem gıdâ, hem ziyâ, hem devâ olup manevî galâ ve vebâ ve zulmü ve zulmeti dağıtır.
Dördüncüsü: Sâbık üç tevâfuku yazdıktan sonra, Büyük Hâfız Ali’nin gayet güzel mektûbuyla, Hulûsi‑i sâlis Abdullâh Çavuş’un mânidâr mektûbu ve Hulûsi Bey’in ve Kâtib Osman’ın kıymetli mektûblarını aldım. Hâfız Ali’nin mektûbunda yazdığı şu fıkra, Konya âlimlerinin Risale‑i Nuru yazmakta ve takdir etmekte olduklarını ve tefsir sâhibi Hoca Vehbi’nin (R.H.) Risale‑i İhlâs karşısında mağlûbiyetle beraber, Risale‑i Nura karşı hayran ve takdirkâr olması münâsebetiyle, Hâfız Ali demiş: Risale‑i Nurun bir kerâmetidir. Öküze et ve arslana ot atmaz. Öküze ot verir, arslana et verir. O arslan Hocanın en evvel İhlâs Risaleleri eline geçmiş.”
İşte, Hâfız Ali’nin bu mektûbunu aldığımdan ya altı, ya yedi gün evvel, Karadağ’dan inerken, birden diyordum: Yâhû, ata et, arslana ot atma; arslana et, ata ot ver.” Bu kelimeyi beş‑altı defa hoşuma gitmiş tekrar ediyordum. Ya Hâfız Ali benden evvel yazmış bana da söylettirdi veyâhut ben evvel söylemişim ona yazdırılmış. Yalnız bu garîb tevâfukta bir farkımız var. O, öküze ot demiş; ben, ata ot demişim.
314

156. Nur Talebelerinin dünya meşgaleleri içinde fedakârâne gayretleri bir inayet‑i hâssadır

Azîz, sıddık kardeşlerim ve hizmet‑i îmâniyede kuvvetli, metîn, ciddi, sarsılmaz, fedâkâr arkadaşlarım ve seyahat‑ı berzahiye ve uhreviyede nurânî yoldaşlarım!
Sizin, herbir dirhemi yüz dirhem şühedâ kanı kadar kıymetdâr siyah nuru akıtan mübârek kalemlerinizin bu defaki kudsî hediyelerin herbir harfine mukâbil, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn sizlere bin rahmet eylesin, âmîn. Bu gaflet ve sıkıntılı ve usançlı mevsimde ve dünya meşgaleleri içinde bu fedâkârâne gayretiniz ve sa'yiniz, hakikaten bir inâyet‑i hàssadır ve bir kerâmet‑i Nuriyedir. Cenâb‑ı Hak, sizlerden ebeden râzı olsun, âmîn.
Elmas kalemlerini, bize yardım için, yirmibir Abdurrahman ve Abdülmecîdlerin bu kadar çabuk nüshaları yetiştirmeleri ve kabri pür‑nur olan Mehmed Zühtü’nün, berzahta dahi kalemini bizim hesabımıza isti'mâl etmesi hükmünde, onun metrûkâtından nüshaların gönderilmesi, bizi derinden derine sürûrla şükre sevketti.
Eski talebeliğim zamanında mevsûk zâtlardan, onlar da, mühim imâmlardan naklederek işittim ki: Ciddi, müştâk, hàlis talebe‑i ulûm, tahsilde iken vefât ettikleri zaman, berzahta aynı tahsil misâli ve bir medrese‑i maneviyede bulunuyor gibi; o âleme muvâfık bir vaziyet ihsân ediliyor diye, o zaman talebe‑i ulûm içinde çok defa medâr‑ı bahs oluyordu. Şimdi bu vakitte, talebe‑i ulûmun en hàlisleri Risale‑i Nur talebeleri olduğundan; elbette merhum Mehmed Zühtü, Âsım ve Lütfi gibi zâtların vazifeleri devam ediyor. Defter‑i a'mâllerine hasenât yazmak için, manevî kalemleri inşâallâh işliyorlar.
315
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki; sizdeki fevkalâde gayret ve çalışmak matbaaya ihtiyaç bırakmıyor. Bu defa gönderdiğiniz risaleler çok güzel, çok mükemmel, çok da lüzumlu. Fakat ben sehvetmiştim. Onbirinci Lem'a ile Telvihât‑ı Tis'ayı yazmadığımız hâlde, yazmışım zannediyordum. Minhâcü's‑Sünne bizde var. Onbir nükteden ibaret olan Onbirinci Lem'a, Mirkâtü's‑Sünne ve Telvihât‑ı Tis'a ile ve ona zeyl olarak dört hatveden ibaret, Risale‑i Kader’in zeyli iken, Onyedinci Söz’ün Zeyli’ne giren parça dahi, telvihâta zeyl olarak yazılsa münâsib olur. ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin tecellîsine bakan bir seyahat‑ı kalbiye-i hayâliyeye dair iki‑üç sahifelik Yirmidokuzuncu Mektûbun âhir kısımlarındaki parça dahi içlerinde bulunsa güzel olur.
Şimdi size, musîbet yüzünden bir inâyet‑i hàssayı, fazla duâ etmenize vesile olmak için yazıyorum:
Bugün, dört saat evvel ben, yalnız, Karadağ’ın hàlî ormanları içinde idim. Gayet titiz bir ata binmiştim. Ben binerken, birden dizgin kayışı koptu. O da fenâ ürktü, ma'rek”e takıldı. Beni öyle fenâ bir tarzda çiftelerle yere düşürdü. Ben o hâlde sağ elim, sol ayağım kırılmış gibi ihtimal verdiğim gibi, vaziyet de öyle gösteriyordu. At da başkasının malı. O hàlî orman içine daldı. Etrafta hiç kimse yok ki, imdâda yetişsin. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum. El, ayağım kırılmamış, çok ziyâde incitmiş iken, yine şemsiye ile yürüyebildim. O titiz at da ormana dalıp, yolsuz bir istikamete, benim yürüyüşümle yürüyerek, onbeş dakikalık bir mesâfeye bir saatte yetiştik. At su içmekte iken, Nuriye isminde bir kadın geldi. Elinde ekmek, bir parça ekmeği ata verip, tutuldu. Ben de Cenâb‑ı Hakk’a şükür, o vakit binebildim, odaya geldim. Birden öyle bir tûfânlı yağmur oldu, hücremin önünde bir sel olarak gördük. Eğer o su, o Nuriyeye rast gelmeseydi; o hàlî yerde, o yağmur altında, at da başkasının malı, kaybolmak gibi çok musîbetlerden Cenâb‑ı Hak muhâfaza eyledi.
316
Bu küçük musîbette dokuz cihette ni'met olduğunu tasdik ettik. Ve bu nev'i hıfz u himâyet, sizlerin samîmî duâlarınızın bir neticesi olduğu kanâatindeyiz. Ve bu dokuz cihetle medâr‑ı şükrân hâdise dün aldığımız hediye‑i Nuriyenin çok fâideli olduğuna işârettir. Çünkü, darb‑ı meselde meşhûrdur ki: Bir şeyde zahmet, meşakkat, alâmet‑i makbûliyettir.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve duâlarını istiyoruz.

157. Hastalıkla ubudiyetin muzaaf sevabı vardır

Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Bu mübârek eyyâm ve leyâli‑i şerîfede mübârek duâlarınıza daha ziyâde ihtiyacımı göstermek için, bundan evvelki mektûbda, titiz atın yüzünden gelen musîbet gerçi ondan dokuzu ni'mete inkılâb etti. Ondan birisi: Eskiden beri bende bulunan kulunç illetine ve romatizma hastalığına iltihak edip, beni yatağa düşürdü. Fakat merak etmeyiniz; ben kalkıyorum, geziyorum. Kat'iyyen bugün gönderdiğiniz risaleleri tashih ederken kanâatim geldi ki; o musîbetin bâkî kalan ondan birisi, on derece bir ni'met hükmünde oldu. Ve on adetten ziyâde fâidelerinden bir fâidesi şudur ki:
Ben tashihâtta gerçi usanmıyordum; fakat her tashihte yine ders alıp istifade etmek bir âdetimdi. Bazı çok zevk alıyordum. Bu mevsimde dağlarda, bağlardaki güzel San'at‑ı İlâhiye’yi temâşâ zevki, o tashihteki zevkime galebe ediyordu. Bu yeni musîbetteki mütemâdiyen kendini ihsâs eden hastalık, kemâl‑i zevk ve şevkle, Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’ın Lem'asıyla, hastalık Lem'asını her nüshada yeniden görüyorum gibi okuyup, tashih ediyorum. Kat'iyyen şübhem kalmadı ki, o zahmetli hastalık, o lezzetli, rahmetli vazife‑i nuriye için verilmiş. Gerçi harekâtımda, namaz ve abdestte sıkıntı veriyor; fakat hastalıkla ubûdiyet muzâaf sevâbı olduğu gibi, bu tashihât‑ı vazife-i nuriyedeki zevk, o sıkıntıları hiçe indirdi.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ
317
Sâniyen: Sizin nüshalarınızda bazen bir yanlış, birkaç nüshada aynen bulunur. Demek mânâ iyi anlaşılmamış, öyle kalmış. Meselâ, İktisadın âhirlerinde Husrev’in hâşiyesinde beşinci satırında, Ulemâ ise, masraflarından, mallarının kıymetini bilmedikleri cümlesi yanlıştır. Sahîhi ise, Ulemâ ise, mârifetlerinden, mallarının kıymetini bildikleri için‥” hem bu satırın arkasındaki arkasında kelimesi yanlış, sahîhi, arasında”dır.

158. Risale‑i Nur’un mesleği, vazifeyi yapmak; Cenab-ı Hakkın vazifesine karışmamaktır

Azîz, sıddık, mübârek, fedâkâr kardeşlerim!
Dün, altı ehemmiyetli mektûblarınızı aldım. Her mektûbunuza uzun bir mektûb yazmak cidden arzu ederdim. Hem de hakkınızdır; fakat bu hurûfâtı yazan Feyzi şâhiddir ki, altı gecedir, altı saat yatamadım. Yalnız bu altıncı gece, bir buçuk saat kadar yatabildim. Onun için, bu ehemmiyetli mektûblara kısacık birer cümle ile iktifâ ediyorum.
Evvelâ: Risale‑i Nur santralı ve Hulûsi, Hakkı, Süleyman’ı temsîl eden Sabri kardeşim! Öşür, şer'î zekâttır. Zekât ise, müstehaklaradır.”
Sâniyen: Gül fabrikası gülistanlarını ve merhum bedevî bülbüllerini konuşturan Husrev kardeş! Risale‑i Nur, Isparta’yı, âfât‑ı semâviye ve arziyeden muhâfazasına sebeb olduğunu çok hâdisâtla beraber, bu yeni zelzele hâdisesi ve muârız hocanın dolularla başının tokatlanması, yeni bir hücceti oluyor. Ve Mu'cizât‑ı Kur'âniye lâhikasını, sizin isabetli fikrinize havâle ediyoruz. Hem siz, yazdığınız mikdarı gönderiniz. Biz burada tekmîl eder, size de sonra haber veririz.
318
Sâlisen: Nur fabrikasının sâhibi Hâfız Ali kardeş! Senin Risale‑i Nura karşı hàrika ihlâs ve irtibat ve i'tikàdın, inşâallâh o nurları o havâlide dâima parlattıracak. Senin, o büyük zelzelenin gürültüsünü işitmemen ve zelzeleyi hissetmemen; tokadını yiyen hoca gibi, Risale‑i Nurun bir nev'i kerâmetidir. Demek, değil şâkirdlere zarar vermek, belki inâyetkârâne, vücûdunu da bazı hàslara bildirmiyor, korkutmuyor.
Râbian: Bizi ve Kastamonu şâkirdlerini kıyâmete kadar minnetdâr eden ve müstesnâ kalemiyle Risale‑i Nurun hemen umumunu bu havâliye yetiştiren; ve evlâd ve peder ve vâlideleri ve refîkasıyla Risale‑i Nura hizmet eden kahraman Tahiri kardeşim! Cenâb‑ı Hak, hânenizdeki hemşireme, hem bana şifâ ihsân eylesin. Hastalığıma ait bir parça size geliyor. Peder ve vâlidenize de benim tarafımdan deyiniz ki: Tahiri gibi kahraman bir şâkirdi Risale‑i Nura yetiştiren ve o vâsıta ile defter‑i a'mâllerine dâima hasenât yazdıran bir şâkirdi bize kardeş veren o mübârek zâtlar, inşâallâh bu saâdeti dâima idâme ettirecekler. Dünyanın cam parçalarını, o elmaslara tercih etmeyecekler. Onlar, hususî duâmızda dâhildirler.”
Hâmisen: Mücâhidlerin üstadı ve efelerin hakîki bir nâsihi ve Risale‑i Nurun hàlis muhlis bir şâkirdi olan Hasan Âtıf kardeşim! Senin uzun ve te'sirli ve ehemmiyetli mektûbun içindeki edîbâne, gayet ince hissiyatın ve sana mahsûs latîf tâbiratın hoşuma gitti. Kardeşim, mübtedi'lerin ve hodfürûşların ve mülhidlerin ilişmelerinden teessürâtın beni, senin hesabına müteessir etti. Evvelce size yazdığım mektûb, inşâallâh o teessürâtı izâle eder.
Risale‑i Nurun mesleği ise; vazifesini yapar, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesine karışmaz. Vazifesi tebliğdir; kabûl ettirmek, Cenâb‑ı Hakk’ın vazifesidir.
Hem, kemiyete ehemmiyet verilmez. Sen, o havâlide bir tek Âtıf’ı bulsan, yüzü bulmuş gibidir. Merak etme.
Hem, mümkün olduğu kadar hariçten gelen küçük ilişmelere ehemmiyet verme. Fakat ihtiyatla, bu atâlet mevsimi ve gaflet zamanı ve derd‑i maîşet ibtilâsı zamanında cüz'î bir iştigâl de ehemmiyetlidir. Tevakkuf değil, muvaffakıyetsiz mağlûbiyet yok! Risale‑i Nurun her tarafta gâlibâne fütûhâtı var.
319
Sâdisen: Eski dost ve kardeş ve Risale‑i Nurun o zamanda ciddi bir talebesi ve Isparta hayatımda bana hüsn‑ü hizmetle samîmî bir arkadaş ve himmeti uzun, eli kısa azîz kardeşim Mehmed Celâl!
Seni, o zamandan beri unutmadım. Çok zaman Risale‑i Nur dâiresinde kalemiyle çalışanlar içinde isminle hissedar oluyordun. Senin yüksek isti'dâdını ve ulüvv‑ü himmetini Risale‑i Nurda isti'mâl etmek arzuluyordum. Demek, derd‑i maîşet, sizi bir derece kayd altına aldı. Başta mübârek baban, hânenizde bulunanlara bilmukabele selâm ediyorum. Ve bilhassa Mehmed Seyrânî Hayyat’a çok selâm ile beraber; eğer benim orada iken tanıdığım ve Husrev sisteminde telâkki ettiğim Mehmed Seyrânî ise, onun bin selâmına selâmla mukàbele edip; o Seyrânî, o zamandan beri Risale‑i Nurun bir cüz'üne bahsi girdiği ve silinmediği gibi, hâtırımda da silinmemiş. Çok defa bekliyordum ki; Seyrânî, Husrev’in arkasında koşup çalışsın. Demek, onu da derd‑i maîşet bağlamış.
Sâbian: Risale‑i Nurun erkân‑ı mühimmesinden Halîl İbrahim’in on dört yaşındaki evlâd‑ı manevîsi, Risale‑i Nur dâiresindeki masûm şâkirdlerin dâiresinde inşâallâh ehemmiyetli mevkii alacak ve o küçük şahsiyette parlak, büyük bir şâkird rûhu görünüyor. Mektûbunda, çocukça konuşmamış; gayet müdakkikàne büyük bir âlim gibi konuşması bizi çok sevindirdi. Mâşâallâh, Bârekallâh dedirdi.
Sâminen: Evvelce haber aldığınız hastalığıma dair bir noksan parça, duâlarınıza ve geçen Ramazan gibi ma'nen yardımlarınıza vesile olmak için o hastalık münâsebetiyle yanımıza gelen bazı zâtlara söylediğim ve noksan kalmış bir fıkrayı yazıyorum. Şöyle ki:
Hâlimi soranlara dedim ki: Hem nazar, hem ervâh‑ı gayr-ı tayyibe cihetinden başıma gelen bu musîbet, Rahmet‑i İlâhiye ile, on adetten bire indi, dokuzu ni'met oldu. Bâkî kalan birisi de, dokuz menfaati oldu.
320
Birinci Menfaati: Hastalıkta her saat ibâdeti, dokuz saat ibâdet hükmüne getirdi.
İkinci Fâidesi: Onbeş Hasta Risalesini, tam zevk ile tashih etmek ve bu hastalık zamanında, hastalara ve muhtaç olanlara çabuk yetiştirmeye sebeb oldu.
Üçüncü Fâidesi: Eski Said’i, Yeni Said’e kalbeden eski bir hastalık gibi; şimdi de, Risale‑i Nurun parlak bir tarzda intişarı, Yeni Said’i de dünya ile bir derece alâkadar ettiği cihetle, o hâlin zararından kurtulmaya sebeb oldu.
Dördüncüsü: Bu mübârek aylarda, pek çok iştiyak ve ihtiyaç ile fazla a'mâl‑i uhreviyede bulunmak arzusuyla beraber, mevsim ve bazı esbâb cihetiyle muvaffak olamayarak fazla müteessir idim. Bu hastalık, tam bu aylara lâyık bir tarzda, hastalıktan gelen ihlâs ve kesret‑i sevâb cihetiyle azîm bir menfaati oldu. Beni gündüzde dağ ve bağları gezmekten men'ettiği gibi; gece uyku ve gafletten kurtarıp, kemâl‑i tazarru ve niyâz ile geceleri ihyâya sebeb oldu.
Beşincisi: Geçenki Ramazandaki hastalık gibi, bu hastalık dahi, fedâkâr kardeşlerimin şefkatlerini heyecana getirip, benim hesabıma a'mâl‑i uhreviyelerinin bir nev'i zekâtını vermek; nâkıs, kusurlu sermâyemi, birden ona, belki yüze ve bine çıkarmaya sebeb olmasıdır.
Altıncı Fâidesi: Hastalara, yirmibeş devâ‑i îmânî veren risalenin ilâçlarını nefsimde tatbik ederek ayn‑ı hakikat olduğunu tasdik edip; a'sâb ve sinirden gelen ziyâde hassâsiyetimden kıymetsiz, fânî işleri lüzumsuz ve endişeli meraktan ve fâidesiz ve zararlı alâkadan bir derece kurtulmaya sebeb olmasıdır.
Umum kardeşler ve hemşirelerimize birer birer selâm ve selâmetlerine duâ ve duâlarını ricâ eden kardeşiniz.
Said Nursî
321

159. Üstadın hastalanmasının faydalı neticelerinden üçü

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Size, hastalığın dokuz fâidesinden bâkî kalan üçünü yazıyorum ki, o hastalığın bir meyvesi sâbık Arabî fıkradır.
Yedinci Fâidesi: Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir şâkirdinin ehemmiyetli bir hatâsını tamir etmesidir. Şimdilik bu ehemmiyetli fâideyi izâh etmek münâsib değil.
Sekizinci Fâidesi: Gayet incedir, izâh edilmez; yalnız, kısa bir işâret ederiz. Nasıl ki Husrev, yazdığı Kur'ânı, fotoğrafla tab'ını kabûl etmeyerek binler câzibedâr Kur'ânlar kendi hattı ile Âlem‑i İslâmda intişarıyla, kutbiyet derecesinde bir mertebe‑i ulviyeyi ve yüksek bir şeref‑i imtiyazı bırakıp, Risale‑i Nur dâiresindeki sırr‑ı ihlâsı muhâfaza ve hazz‑ı nefisten teberrî etmiştir. Aynen öyle de, bu hastalık rûhumda öyle bir inkılâb yaptı ki; Risale‑i Nurun parlak fütûhâtını müteşekkirâne temâşâ etmek ve sevâbdârâne, mücâhidâne, bir nev'i kumandan hizmetinde bulunmaktan gelen uhrevî zevki ve şerefi ve dünyada uhrevî meyvesini gösteren hizmet‑i îmâniyenin şahsıma ait lezzeti ve imtiyazı, o sırr‑ı ihlâs için bırakmak ve kardeşlerime havâle etmek ve onların şeref ve zevkleriyle iktifâ etmeye nefs‑i emmârem dahi muvâfakat ederek; dünyanın bu uhrevî ve güzel yüzünde gözünü kapamak ve eceli ve mevti ferâhla karşılamaya tam kabûl etmesidir.
Dokuzuncu Fâidesi: Çoktan beri benim hususî bir virdim ve hiç kaleme alınmayan ve mesleğimizin dört esâsından en büyük esâsı olan şükrün en geniş ve en yüksek mertebesini ihâta eden ve bende çok defa maddî ve manevî hastalıkların bir nev'i şifâsı olan ve ism‑i a'zam ve besmele ile, dokuz âyât‑ı uzmâyı içine alan ve ondokuz defa şükür ve hamdi, a'zamî bir tarzda ifâde ile, tahmîdâtın adedleriyle o eşyanın lisân‑ı hâliyle ettikleri hamd ü senâyı niyet ederek, o hadsiz hamdlerin yekûnunu kendi hamdleri içine alarak azametli ve geniş bir tahmîdnâme ve teşekkürnâme bulunan ve Sekîne’deki esmâ‑i sittenin muazzam yeni bir dersini izhâr etmeye sebeb olmasıdır.
322
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve berâetlerini tebrik ederiz.

160. Medar‑ı ibret ve hayret bir hâdise

Medâr‑ı İbret ve Hayret Bir Hâdisedir
Risale‑i Nurun erkân‑ı mühimmesinden bir zât yazıyor ki: Adapazarı zelzelesinin aynı gününde, zelzeleden birkaç saat evvel, umumî ve herkese göstermek için, bir büyük tiyatro teşekkülüyle ve oyuncu kızlardan dört güzelini çırılçıplak olarak âlâyişle çarşı ve pazarda gezdirerek, o câzibedârlara kapılan tiyatro binasında toplanan bin kişiden fazla seyirciler, oyun başlarken, birdenbire arz, kemâl‑i hiddet ve gayz ile onların hayâsız yüzlerini dehşetli tokatladı; mahvedip zîr ü zeber etti. Ve o binayı hâk ile yeksân eyledi.”
Ben, dünyanın bu nev'i hâdiselerinden iki senedir hiç haberim yoktu, bakmıyordum. Fakat bugünlerde hem Husrev ve hem kahraman Çelebi zelzeleden haber vermeleri ve Husrev ve rüfekasının kanâatiyle, Isparta’nın gürültülü zelzelesi, karşısında Risale‑i Nuru kuvvetli bir kalkan bulmasıyla hiçbir zarar vermemesi ve Risale‑i Nura muârız bir hocanın bütün hâsılâtını mahveden dolu, o muârıza hàs kalması, başkasına ilişmemesi bir derece kanâat verir ki; ekser vilâyetlere giren ve Adapazar’a girmeyen Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir esâsı olan tesettür şiârını bu derece açık ihanetiyle, Risale‑i Nur, onların yardımlarına koşmamış diye, yalnız bu hâdiseye baktım.
323

161. Risale‑i Nur dünya işlerine alet olamaz ve siper edilemez

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Risale‑i Nur dünya işlerine âlet olamaz, dünya işlerinde siper edilmez. Çünkü, ehemmiyetli bir ibâdet‑i tefekküriye olduğu cihetle, dünyevî maksadlar onunla kasden istenilmez; istenilse, ihlâs kırılır, o ehemmiyetli ibâdet şekli değişir. Yani, çocuklar gibi, döğüştükleri vakit Kur'ânı başına siper eder. Başına gelen zarar Kur'ân’a geldiği gibi, Risale‑i Nur, böyle muannid hasımlara karşı siper isti'mâl edilmemeli.
Evet, Risale‑i Nura ilişenler tokatlar yerler, yüzer vukûât şâhiddir. Fakat Risale‑i Nur, tokatlarda isti'mâl edilmez ve niyet ve kasd ile tokatlar gelmez. Çünkü, sırr‑ı ihlâs ve sırr‑ı ubûdiyete münâfîdir. Bizler, bize zulmedenleri, bizi himâye eden ve Risale‑i Nurda istihdam eden Rabbimize havâle ediyoruz.
Evet, dünyaya ait hàrika neticeler bazı evrâd‑ı mühimme gibi, Risale‑i Nura çokça terettüb ediyor. Fakat onlar istenilmez, belki veriliyor; illet olamaz, bir fâide olabilir. Eğer istemekle olsa, illet olur, ihlâsı kırar; o ibâdeti kısmen ibtal eder. Çabuk bu hâdiseyi teskin ediniz, yoksa münâfıklar istifade edecekler, belki onların parmağı var.
Evet Risale‑i Nurun o kadar dehşetli muannidlere karşı gâlibâne mukâvemeti, sırr‑ı ihlâstan ve hiçbir şeye âlet edilmemesinden ve doğrudan doğruya saâdet‑i ebediyeye bakmasından ve hizmet‑i îmâniyeden başka bir maksad takib etmemesinden ve bazı ehl‑i tarîkatın ehemmiyet verdikleri keşf ve kerâmât‑ı şahsiyeye ehemmiyet vermemekten ve velâyet‑i kübrâ sâhibleri olan sahâbîler gibi, veraset‑i Nübüvvet sırrıyla, yalnız îmân nurlarını neşretmek ve ehl‑i îmânın îmânlarını kurtarmaktır.
324
Evet, Risale‑i Nurun bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice‑i muhakkakası herşeyin fevkındedir; başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor.
Birinci Neticesi: Sadâkat ve kanâatle Risale‑i Nur dâiresine giren, îmânla kabre gireceğine gayet kuvvetli emâreler var.
İkinci Neticesi: Risale‑i Nur dâiresinde, ihtiyarımız olmadan, haberimiz yokken takarrur ve tahakkuk eden şirket‑i maneviye-i uhreviye cihetiyle herbir hakîki sâdık şâkirdi; binler diller ile, kalbler ile duâ etmek, istiğfar etmek, ibâdet etmek ve bazı melâike gibi, kırkbin lisân ile tesbih etmektir. Ve Ramazan‑ı Şerîfteki hakikat‑i Leyle-i Kadir gibi, kudsî ve ulvî hakikatleri, yüzbin el ile aramaktır.
İşte, bu gibi netice içindir ki, Risale‑i Nur şâkirdleri, Hizmet‑i Nuriyeyi, velâyet makamına tercih eder; keşf ve kerâmâtı aramaz; ve âhiret meyvelerini dünyada koparmaya çalışmaz ve vazife‑i İlâhiye olan muvaffakıyet ve halka kabûl ettirmek ve revâc vermek ve galebe ettirmek ve müstehak oldukları şân ü şeref ve ezvâk ve inâyetlere mazhar etmek gibi, kendi vazifelerinin haricinde bulunan şeylere karışmaz ve harekâtını onlara bina etmezler. Hàlisen, muhlisen çalışırlar, Vazifemiz hizmettir, o yeter derler.
Ve sâniyen: Seksen küsûr sene kıymetinde bulunan ve Ramazan‑ı Şerîfin mecmûunda gizlenen hakikat‑i Leyle-i Kadr’i kazanmak için, Risale‑i Nur şâkirdlerinin şirket‑i maneviye-i uhreviyeleri muktezâsınca herbiri, mütekellim‑i maa'l-gayr sîgası olan [ اَجِرْنَا ❋ اِرْحَمْنَا ❋ وَاغْفِرْلَنَا ] gibi tâbiratta, biz dedikleri vakit, Risale‑i Nurun sâdık şâkirdlerini niyet etmek gerektir. herbir şâkird umumun nâmına münâcât edip çalışsın ve bu bîçâre ve az çalışabilen ve haddinden çok fazla hizmet ondan beklenen bu kardeşinize, o hüsn‑ü zanları yanlış çıkarmamak için, geçen Ramazan gibi yardımınızı ricâ ediyorum.
325

162. Her şeyde ve musibetlerde iki sebep vardır

Birden Hâtıra Gelen Bir Mes'eledir
Herşeyde, her musîbette, hususan beşer eliyle gelen zulümlü musîbetlerde, Risale‑i Kader’de beyân edildiği gibi, iki sebeb var:
Biri: Zâhiren esbâba bakan beşerdir.
Diğeri: Kader‑i İlâhî’dir. Beşer, zâhirî esbâba bakar; bazen yanlış eder, zulmeder. Fakat kader, başka noktalara bakar, adâlet eder.
İşte, bugünlerde elîm bir endişe ile Risale‑i Nur dâiresine temâs eden üç mes'ele, adâlet‑i kaderiye noktasında manevî suâle cevaben ihtar edildi.
Birinci Suâl: Neden fedâkâr, yüksek bir şefkati taşıyan vâlide, bu zamanda, veledinin malından irsiyet almasından mahrum edildi? Kader müsâade eyledi.
Gelen cevab şu: Vâlideler bu asırda, bir aşılama sûretinde şefkatlerini yanlış bir tarzda sarfetmeleridir ki; Evlâdım şân ü şeref, rütbesinde memuriyet kazansın diye, bütün kuvvetleriyle, evlâdlarını, dünyaya, mekteblere sevkediyorlar. Hattâ, mütedeyyin de olsa, Kur'ânî ilimlerin okumasından çekip, dünya ile bağlarlar. İşte bu şefkatin bu yanlışından, kader bu mahrumiyete mahkûm etti.
İkinci Suâl: Risale‑i Nurla münâsebetdâr bazı zâtlara acıdım. Neden pederinin malından hakkı iki sülüs iken, o haktan, kısmen mahrumiyete kader‑i İlâhî neden müsâade etti?”
Gelen cevab: Şu asırda, öyle acîb bir aşılamakla, ebeveynine hürmet ve peder ve vâlidesinin şefkatlerine mukâbil, bilâ‑kayd u şart kemâl‑i hürmet ve itâat lâzım iken, ekseriyetle, o hakîki hürmet ve itâat bozulduğundan, iki sülüs almaktan zulmen mahrum edildiler. Kader, bunların kusuruna binâen müsâade etti. Kızlar ise, gerçi başka cihetlerde kusurları çok, fakat za'fiyetlerine binâen, himâyetkâr ve şefkatkâr ellere ziyâde muhtaç bulunduklarından, hürmetlerini peder ve vâlidelerine karşı ihtiyaçlarını hassâsiyetle bir cihette ziyâdeleştirdiklerinden, beşerin zâlim eliyle, kardeşlerinin kısmen haklarını, muvakkaten onlara vermeye müsâade etti.
326
Üçüncü Suâl: Bazı mütedeyyin zâtların, dünyadâr haremleri yüzlerinden ziyâde sıkıntı çekmeleri nedendir? Bu havâlide o nev'i hâdiseler çoktur.
Gelen cevab: O mütedeyyin zâtlar, diyânetlerinin muktezâsı böyle serbestiyet‑i nisvân zamanında öyle serbest kadınların vâsıtasıyla, dünyaya girişmeleri hatâlarından, o kadınların eliyle tokat yemelerine kader müsâade etti. Mütebâkisi, bir mübârek hanımın şuûrsuz müdâhalesiyle geri kaldı.

163. Nur Talebelerinin nazarını dünyaya çevirmek için taarruzlar olabilir

Evvelâ: Bu mübârek Ramazan‑ı Şerîfteki duâlar, ihlâsı bulmak şartıyla, inşâallâh makbûldür. Fakat maatteessüf, ekseriyetçe Risale‑i Nur şâkirdlerinin nazarlarını dünyaya çevirmek ve huzur‑u kalbi bozmak için, bazı taarruzlar yüzünden o ihlâs, o huzur‑u tâmm, bir derece zedelenir, merak etmeyiniz. Herşeyi Cenâb‑ı Hakk’a havâle edip öyle taarruzlara ehemmiyet vermeyin. Âtıf’a da yazınız, merak etmesin ve müteessir olmasın. O da, bir kazâ‑yı İlâhîdir. İnşâallâh, Sava Hâfız Mehmed’in hâdisesi gibi, Risale‑i Nurun lehine dönecektir (Hâşiye‑1).
327
Hem Âtıf’ın parlak hizmeti tevakkufa uğraması (Hâşiye‑2) ve gerilemesi ve merhum Mehmed Zühtü Bedevî’nin, yüksek ve geniş hizmetinin perdelenmesini düşünmesi beni ziyâde mahzûn ettiği hengâmda, elime bir mektûb verildi. O mektûb, o endişemi izâle etti.
Risale‑i Nur hizmetinde bir kapı kapansa, daha mühim kapılar açılır, diye kaide, yine hükmünü icra etti ki; Sabri gibi Risale‑i Nurun gayet büyük bir rüknünün büyük amucası ve Risale‑i Nurun bir kahramanı olan Tahiri’nin eniştesi ve Risale‑i Nurun saff‑ı evvelinde ve şâkirdlerinin başında bir zaman nâzırlık vazifesini gören ve şimdiye kadar da Risale‑i Nur hakkında kalbini bozmayan Büyük Hâfız Zühtü’nün samîmî kemâl‑i sadâkat ve ihlâsını gösteren mektûbuyla; ve Hulûsi‑i sâlis Abdullâh Çavuş’un hâşiyesinde tasdikle, bu eski ve yeni gayyûr kardeşimiz Büyük Zühtü, resmiyete bakmayarak, Risale‑i Nurun mühim vazifelerinden olan masûmlara Kur'ân dersini vermekle gösterildi ki; merhum Zühtü Bedevî yerine, bu Büyük Zühtü’yü yeni veriyor. Ve Âtıf’ın tevakkufu yerine, bu müdakkik ve muktedir ve hatîb Büyük Hâfız Zühtü’yü fa'âliyete getirdi. Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyoruz. Bugünden itibaren, Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri içinde şirket‑i maneviye-i nuriyeden hissedar olmasını ve ismiyle duâya girdiğini selâmımla beraber tebliğ ediniz.
328

164. Mu’cizat‑ı Ahmediye, Yirmi Dokuzuncu Söz ve İşaratü'l-İ'caz risalelerinin bir kerameti

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نَعْمَائِهِ
Risale‑i Nurun silsile‑i kerâmâtından Mu'cizât‑ı Ahmediye ve kerâmetli Yirmidokuzuncu Söz ve İşârâtü'l‑İ'câz’ın himâyetkârâne ve mu'cizâne yeni bir kerâmetleri şudur ki:
Bu Ramazan‑ı Şerîfin başında doktorun ihbarıyla ve kuvvetli emârelerin delâletiyle ve birden harâret kırk dereceden geçmesiyle tebeyyün eden, zehirlemekten gelen şiddetli hastalık hengâmında, kardeşimiz Âtıf’ın habbe gibi hâdisesini, hariç vâliler kubbe yaparak, buranın hem adliye, hem zâbıta, hem vilâyete şifrelerle Risale‑i Nur aleyhine sevkedildiği aynı zamanda, iki saat evvel, Mu'cizât‑ı Ahmediye İstanbul’dan koşup imdâda gelmiş. Masada iken, Yirmidokuzuncu Söz ve kerâmetli İşârâtü'l‑İ'câz, Tosya Kasabası’ndan imdâda gelmiş gibi, aynı vakitte yaldızlı cildleriyle masa üzerinde dururken, onların müsâdere endişesi ve elliden ziyâde sâir risalelerin de namazsız ellerin zabtına geçmek ihtimali ve şiddetli hastalığın konuşturmamak vaziyetiyle beraber; Risale‑i Nurun o üç kerâmetli risaleleri, öyle hàrika bir himâyet ve muhâfazaya vesile ve o zehirlendirmeye panzehir ve tiryâk oldu ki; bu hâle muttali' olan bizler, şimdi de hayretteyiz. Güyâ hiçbir hastalık yokmuş gibi, gayet kuvvetli, hem şiddetli tokatlar vurarak, o düşmanlık vaziyeti dostluğa çevrildi.
Hem adliyenin büyük memurları ve taharrî komiserleri, şiddetli taharrî ve müsâdere için geldikleri hâlde, elliden ziyâde kitaplardan hiçbirine el uzatmadan, yalnız o risalelerin kerâmetlerini kısmen dinleyerek onların manevî himâyeti altında muhâfaza edildi. Yalnız Müdafaât ve Onaltıncı Mektûb ve Ramazaniye Risalesini mütâlaa etmek için biz verdik.
Üçüncü günde, daha şiddetli arama ve taharrî etmek, zâbıtanın siyâsî komiseri bir taharrî komiseriyle geldiği vakitten iki‑üç saat evvel, üç kerâmetli risalelerin kumandasında bütün risaleler, kendilerini ellere vermemek için ortada görünmediler. Bütün iki saat o taharrî neticesinde, Ankara’dan gelen bir Ramazan tebrikiyle, bir Ramazaniye Risalesini elde ettiler. Mütâlaadan sonra iâde etmek va'diyle aldılar.
329
Bütün bu hâlât, yüksekte duran Mu'cizâtlı Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân ile beraber; i'câzlı Hizb‑i Kur'ânînin nüshaları ve Hizb‑i Nurî’nin risaleleri, bu hàrika vaziyeti gösterdiler. Cenâb‑ı Hakk’a, onların hurûfâtı adedince ve Şehr‑i Ramazan’ın dakikalarının âşireleri sayısınca hamd ü senâ ediyoruz. Elhamdülillâhi alâ külli hâl.
Hem hastalıktan gelen teessür ve Âtıf hâdisesiyle kalbime gelen teellüm ve onlara acımak ve Isparta’ya sirâyet etmek endişesinden neş'et eden sıkıntı ve bu mübârek şehirde Risale‑i Nurun سِرًّا تَنَوَّرَتْ perdesi altına girmesi ve üçüncü günde, o iki taharrîden sonra, akşama kadar gelen ve gidenler mütemâdiyen tarassud edilmesi ve Emin’in hânesi de bir şey bulunmadan taharrî edilmesi cihetiyle, ziyâde muzdarib ve müteellim iken; Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’in rahmetiyle, şimdiye kadar devam eden inâyet‑i İlâhiye himâyeti ve rızâ, teslîm, tevekkül ve ihlâsın verdikleri tesellî, bütün o müz'ic şeyleri akîm bıraktı. Kemâl‑i ferâh ve istirahatle Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler.” deyip, kemâl‑i teslîmiyetle müsterih olduk. Siz de öyle olunuz, fütûr getirmeyiniz.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.
Hastalık devam ediyor, fakat tahammül haricinde değil. O musîbet de, Risale‑i Nurun parlak neşriyatına tevakkuf vermek için idi.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşiniz Said Nursî