Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

144. Isparta Medresetü'z‑Zehrâ-i Ekber ve Medrese-i Nuriye-i Kübradır

Azîz, sıddık, mübârek, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bir vech‑i i'câzını hàrika kalemiyle gösteren ve mütemâdiyen defter‑i hasenâtına, o yazdığı Kur'ânları okuyanların sevâbları yazılan kıymetdâr Husrev!
291
Bana gönderdiğin iki mübârek nüshadan birincisini size, Hilmi Bey’le gönderdim. Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile, sen; Isparta’dan ayrılacaksınız.” diye ikisini birden bize göndermiştin. Çok da iyi oldu. Şimdi Isparta, Medresetü'z‑Zehrâ-i Ekber ve Medrese‑i Nuriye-i Kübrâ olduğundan, bu kudsî eser, orada, hususan şühûr‑u selâse gelmek üzere bir zamanda lâzımdır. İnşâallâh orada da, bizim gibi cüzleri ile taksim ile hatmeler okunacak.

145. İhtilâf‑ı meşrebinizden, zayıf damarlarınızdan ve derd-i maişet zaruretinden istifade ile ehl-i dalâlet size birbirinizi tenkit ettirmesin

Azîz, sıddık, kardeşlerim!
Bu defa, Hâfız Ali’nin mektûbunda büyük bir beşâret hissettik ki, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ımızı tab'edilecek esbâb var, mâniler yok. Mâdem mübârek Husrev geldi; en birinci hak, bu mes'elede onundur. Ve mâdem iki Ali ile Tahiri, Hâfız Mustafa, hàrika tesânüdleriyle ve şimdiye kadar bütün Risale‑i Nur talebelerini sevindiren ve ehl‑i îmânı memnun ve minnetdâr eden meydândaki hizmetleriyle ve kahraman Rüşdü’nün lâyetezelzel sadâkatiyle, Husrev’le beraber bu büyük ve ağır ve kıymetdâr Hizmet‑i Kur'âniyeye kemâl‑i tesânüdle çalışmak lâzımdır.
Sakın! Dikkat ediniz İhtilâf‑ı meşrebinizden ve zaîf damarlarınızdan ve derd‑i maîşet zarûretinizden ehl‑i dalâlet istifade edip, birbirinizi tenkid ettirmeye meydân vermeyiniz. Meşveret‑i şer'iye ile re'ylerinizi teşettütten muhâfaza ediniz. İhlâs Risalesi’nin düsturlarını her vakit göz önünüzde bulundurunuz. Yoksa, az bir ihtilâf bu vakitte Risale‑i Nura büyük bir zarar verebilir.
292
Hattâ sizden saklamam. İşte şimdi Feyzi de, Emin de biliyorlar ki, mâbeyninizde gayet ehemmiyetsiz bir tenkid, bize burada zarar veriyor gibi. Size, hiç bilmediğim hâlde, bu noktaya dair iki mektûb yazdım ve rûhen çok endişe ediyordum. Acaba yeni bir taarruz mu var?” diye muzdarib idim.
Hem, o zarardandır ki, mübârek Husrev’in gelmesiyle yeni bir şevk ve sür'atle bize Hizb‑i Nurî’nin arkasına ilhâk edilen Münâcât parçası onbeş gün te'hire uğradı. Onbeş gün evvel bize geleceğini tahmin ediyordum.
İnsan kusursuz olmaz ve rakìbsiz de olmaz. Risale‑i Nurun kahraman şâkirdleri her müşkülâta galebe ettikleri gibi; inşâallâh bu ehemmiyetli ve dehşetli mevsimde yine galebe ederler. Safvet ve ihlâslarını bozmayacaklar ve hizmetlerine fütûr getirmeyecekler.
Siz, tedbir‑i maddiyeyi benden daha iyi bilirsiniz; fakat mâdem Husrev’le Rüşdü, Risale‑i Nurda çok ehemmiyetli rükünlerdir. Hem etraflarında, Risale‑i Nurun çok ehemmiyetli şâkirdleri var. Ve mâdem Hâfız Ali, Tahiri, Hâfız Mustafa, Küçük Ali Risale‑i Nur hizmetinde tam muvaffakıyetleriyle tam makbûl oldukları tahakkuk etmiş; bu iki cereyan baştaki iki göz gibi olmalı. Tam bir tesânüd lâzım ki, bu ağır defineye omuzları dayanabilsin.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

146. Risale‑i Nur’a hizmet eden, tuğyanlardan kurtulur

Sava Medrese‑i Nuriyenin kıymetdâr bir talebesi Marangoz Ahmed’in güzel ve hàlis manzûmesi bizi memnun edip, lâhikaya girdi. Hususan Risale‑i Nurun sandalyesinden masûmları inmedikleri ve O nurlu sandalyede oturan, yangınlar, tuğyanlardan kurtulur.” diye sözleri güyâ, tam Medresetü'z‑Zehrâ’nın hakîki bir talebesi, istikbâlden zamanımıza gelmiş, bize tesellî veriyor ve masûm talebelerin çoğalmasını müjde veriyor.
293
Risale‑i Nurun te'lifi başında, başkâtib Şamlı Hâfız Tevfik’in haremi merhume Zehra, ben Barla’da iken, Şamlı Hâfız Risale‑i Nuru yazmasına çalışmak için o merhume, Hâfız’ın bedeline belinde odun taşımakla odun getiriyordu ve Hâfız’ın işlerini görüyordu nurları yazsın. Biz de o merhumeyi o iyiliğine mukâbil, Risale‑i Nurun vefât etmiş hàs talebeleri içinde o vakitten beri duâmızda şerîk ediyoruz, hem duâ edeceğiz.

147. Risale‑i Nur dünyaya ve dünya siyasetine alet edilemez

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu defa beni çok mesrûr eden ve şükre sevk eden ve bu sıralarda hâsıl olan endişemi izâle eden ve Isparta Vilâyeti manevî Medresetü'z‑Zehrâ olduğunu ve Isparta şâkirdleri sebatında ve sadâkatte her yere fâik olduklarını gösteren Risale‑i Nur erkânlarından üç‑dört mektûb ve o mektûbda isimleri bulunan hàs kardeşlerimin, Risale‑i Nura hizmet ve kalemleriyle yardım cihetinde bize gösterdikleri fedâkârâne ulüvv‑ü cenâb, böyle bir zamanda ve böyle bir mevsimde gayet parlak bir inâyet‑i Rabbâniye olduğuna kanâatimiz var.
Nur fabrikasındaki Aliler ve Tahiri’nin istedikleri mu'cizeli Kur'ânımızla i'câz‑ı Kur'ân zeyilleriyle beraber İstanbul’da Hâfız Emin’in yanındadır, okutturuyorlar ve yazdırıyorlar. İsterseniz benim nüshamı Hâfız Emin’den alınız, onun yerine güzelce zeyilli nüshanızdan birisini veriniz, yanında kalsın. Kur'ânın son yazılan nüshasını da lüzum olduğu ve bilfiil tab'etmek için geldiğiniz zaman İstanbul’a göndereceğim.
294
Husrev’in uzun ve te'sirli ve kıymetdâr mektûbu ve hâşiyesinde kahraman Rüşdü’nün küçücük mektûbu ve pek çok alâkadar olduğu ehemmiyetli kardeşlerimizin kalemleriyle bize yardımları ve Risale‑i Nurla iştigâli, herşeye tercih etmeleri ve Husrev’in de mütemâdiyen geleliden beri çalışması isbât ediyor ki, Isparta tamamıyla Risale‑i Nura sâhib olmuş ve bir Said yerinde bin Said’i bulmuş. Cenâb‑ı Hakk’a nihâyetsiz şükür, senâ ve hamd olsun. Mu'cizeli Kur'ânımızın matbaa ve teclid masrafı otuz bin liraya çıkması cihetiyle, bu azîm mes'ele şimdilik te'hir etmesine mecburiyet var.
Re'fet Bey’in bizi hayrete düşüren hayretli ve garîb mektûbunun baştaki kısmı, lâhikaya, medâr‑ı ibret olarak yazıyoruz. Ve bilhassa Ene ve Zerre nâmındaki Otuzuncu Söz’ü her mü'minin ezber etmesi zarûrîdir demesi; ve o eserin kırâatinden sonra Barla’da Abdurrahîm nâmını kazanan ve Rahîm Rahîm zikrini bize işittiren mübârek kedinin bir kardeşi olarak diğer bir kedi, Ezân‑ı Muhammedî’yi (A.S.M.) müştâkàne, insan gibi dinlemesi, bize de sizin kadar hayret ve sürûr verdi. Ve Ezân‑ı Muhammedî’yi (A.S.M.) tam zuhûruna işâret müjdesi telâkki ettik.
Ve Kâtib Osman ve Mehmed Zühtü gibi Hizmet‑i Kur'âniye’de eski ve ehemmiyetli ve kıymetdâr Tenekeci Mehmed’in de rüyası ehemmiyetlidir. Allah hayr etsin. Isparta için çok hayırdır; onun içinde ehemmiyetli bir müjde var.
Re'fet kardeşimizin mektûbu dört cihetle beni memnun etmiş. Zâten eskiden beri Husrev, Re'fet, Rüşdü; hayâlimde, tasavvurumda birleşmişler. Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki, onlardan ümîd ettiğim kemâl‑i sadâkat ve sebat devam ediyor.
Hem Husrev’in ve Hâfız Ali’nin mektûblarında isimleri bulunan sebatkâr kardeşlerime ve Kâtib Osman ve Mehmed Zühtü ve Isparta Hâfız Ali’si ve Sava kahramanlarına birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
Şimdi bu mektûbu yazarken, Risale‑i Nur santralı Sabri’nin mektûbunu Emin getirdi. Açtık, yağmursuzluk bahsine dair Risale‑i Münâcât’ın kesretle yazılması bereketiyle yağmurun gelmesi ve Rahmet‑i İlâhiye’nin fakir fukaraya imdâd edilmesini yazdığını gördük. Benim için ehemmiyetli bir mes'eleyi halletti.
295
Burada da yağmura şedîd ihtiyaç vardı. Yağmur gelecek hiçbir alâmet hissetmiyorduk. Bu kaht zamanında yağmursuzluk, fakir fukaraya çok ağır gelmişti. Ben, üç defa, namazdan sonra, masûm fukaraları ve kalan hayvanları, Risale‑i Nuru şefâatçi yapıp duâ ettik. Birden aynı gece, me'mûlümüzün fevkınde duânın tam kabûlünü gördük.
Ben hayretle, bu cüz'î duâmız, bu küllî mes'eleye ne derece dahli olduğunu bilemedim. Dedim: Her hâlde çok mühim duâlara, duâmız da, binden bir hissesi olmuş.” Şimdi tahakkuk etti ki; Isparta nurânîleri, nurlu manevî duâları, bizi de o rahmetten hissedar eyledi. Hattâ o duâma arkamdan âmîn diyenlerden Feyzi’ye, bu mânâyı, bu hayretimi de ona şimdi söyledim. Evvelce söyleseydim, onun hüsn‑ü zannını ta'dil edemeyecektim. Çünkü o, üstadına en büyük hisse veriyor.
Sabri’nin mektûbunda, Sıddık Süleyman ve Barla’daki kardeşlerimizin selâmları ve eski alâkalarını tam muhâfaza eylemeleri, Barla’daki hayatımı tahassürle hatırlattırdı. Ben de onlara çok selâm ederim.
Mübârek Husrev, mektûbunda, hàs kardeşlerimizden Re'fet, Rüşdü, Kâtib Osman, Osman Nuri, Âtıf ve Feyzi’nin bir yâdigâr‑ı tahattur olarak, birer nüsha yazılarını bizlere hediye edilmelerini yazıyor. Cenâb‑ı Hak, onlara, yazdıkları herbir harfe mukâbil bin hasene versin, âmîn.

148. Risale‑i Nur siyasî cereyanlarla müşterek görünmemek için ziyade ihtiyat ve tevakkufa muhtaç olmuştur

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Her vakit ihtiyat iyidir. Zâten Hazret‑i İmâm-ı Ali de Radıyallahu Anh kerâmetkârâne, bize ihtiyatı tavsiye ediyor. Şimdi, Şark tarafında yeni bir hâdise:
296
Bir şeyh tarafından, kendi mürîdleri ve halifeleri vâsıtasıyla din lehinde, eskiden beri meşhûr olmuş Şeyh Ahmed nâmında türbedâr‑ı Nebevî tarafından vasiyetnâme‑i Peygamberî (A.S.M.) nâmında bir eser, o havâlide gezmiş, intişar etmiş. Oralarda çalışan kahraman Salâhaddin’i bir derece ihtiyata sevkedip, bütün siyasetlerin fevkınde ve siyasetlere tenezzül etmeyen Risale‑i Nur cereyanı, öyle siyasete temâs edebilen cereyanlarla iştirâki görünmemek için, daha ziyâde ihtiyat ve tevakkufa mecbur olmuş. Bugün, beş ay, Ankara’ya bir vazife ile gitmek için buraya geldi. Bir hafiye onu takib edip o da arkasından girdi. Ben o câsusa Salâhaddin kalktıktan sonra dedim ki:
Risale‑i Nur ve ondan tam ders alan biz şâkirdleri, değil dünya siyasetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risale‑i Nuru âlet edemeyiz ve şimdiye kadar da etmemişiz. Biz, ehl‑i dünyanın dünyalarına karışmıyoruz. Bizden zarar tevehhüm etmek dîvâneliktir.
Evvelâ: Kur'ân, bizi siyasetten men'etmiş; ki elmas gibi hakikatleri, ehl‑i dünyanın nazarında cam parçalarına inmesin.
Sâniyen: Şefkat, vicdân, hakikat, bizi siyasetten men'ediyor. Çünkü tokada müstehak dinsiz münâfıklar onda iki ise, onlarla müteallik yedi‑sekiz masûm bîçâre, çoluk‑çocuk, zaîf, hasta, ihtiyarlar var. Belâ ve musîbet gelse, o sekiz masûmlar o belâya düşecekler. Belki o iki münâfık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için, siyaset yoluyla, idare ve âsâyişi ihlâl tarzında neticenin husûlü de meşkûk olduğu hâlde girmek, Risale‑i Nurun mâhiyetindeki şefkat, merhamet, hak, hakikat şâkirdlerini men'etmiş.
Sâlisen: Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl‑i hükûmet, ne şekilde olursa olsun, Risale‑i Nura eşedd‑i ihtiyaçla muhtaçtırlar. Değil korkmak veyâhut adâvet etmek, en dinsizleri de, onun dindarâne, hak‑perestâne düsturlarına tarafdâr olmak gerektir. Meğer ki, bütün bütün millete, vatana, Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye hıyânet ola.
Çünkü bu millet ve vatan, hayat‑ı ictimâiyesi ve siyâsiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için, beş esâs lâzım ve zarûrîdir.
297
Birincisi: Merhamet.
İkincisi: Hürmet.
Üçüncüsü: Emniyet.
Dördüncüsü: Haram ve helâli bilip haramdan çekilmek.
Beşincisi: Serseriliği bırakıp itâat etmektir.
İşte Risale‑i Nur, hayat‑ı ictimâiyeye baktığı vakit bu beş esâsı te'min edip, hem âsâyişin temel taşını tesbit ve te'min eder. Risale‑i Nura ilişenler kat'iyyen bilsinler ki; onların ilişmesi, anarşilik hesabına, vatan ve millete ve âsâyişe düşmanlıktır.
İşte bunun hülâsasını o câsusa söyledim. Dedim ki: Seni gönderenlere böyle söyle.
Hem de ki: Onsekiz senedir bir defa kendi istirahati için hükûmete müracaat etmeyen ve yirmibir aydır dünyayı herc ü merc eden harblerden hiçbir haber almayan ve çok mühim makamlarda çok mühim adamların dostâne temâslarını istiğnâ edip kabûl etmeyen bir adama, ondan korkup, tevehhüm edip, dünyanıza karışmak ihtimaliyle evhâma düşüp, tarassudlarla sıkıntı vermekte hangi mânâ var? Hangi maslahat var? Hangi kanun var? Dîvâneler de bilirler ki, ona ilişmek dîvâneliktir.” dedik. O câsus da kalktı gitti.
Umum kardeşlerimize, hususan erkânlara ve matbaacılara, hususan Hizb‑i Nuriye’nin nâşirleri olan Hâfız Ali, Kahraman Tahiri ve Hâfız Mustafa ve rüfekalarına birer birer selâm ediyoruz.

149. Risale‑i Nur’un mesleği müsbet hareket etmektir, mübareze değil

Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki, bu acîb zamanda, sizin gibi hàlis, muhlis, mahviyetli, fedâkâr kardeşleri bize ihsân eylemiş.
Bu defa Husrev’in, Hâfız Ali’nin, Hâfız Mustafa’nın, Küçük Ali’nin birbirine hitâben yazdıkları dört mektûblarını okudum. En derin kalbimde bir sürûr, bir hiss‑i şükrân, bir memnuniyet hissettim. Bu çok kıymetdâr kardeşlerimin ne derece àlî himmet ve yüksek rûhlu, Risale‑i Nur hizmetinde ne derece fedâkâr olduklarını anladım. Ve Risale‑i Nur böyle kuvvetli ve hàlis ellere tevdî' edildiğinden, bize kat'î kanâat verdi ki; Risale‑i Nur mağlûb olmayacak. Bu kuvvetli tesânüd, onu dâima yaşattırıp parlattıracak.
298
Evet kardeşlerim! Sizler, ihlâs sırrını tam muhâfaza ediyorsunuz. Bu kadar esbâb‑ı tefrika içinde vahdetinizi muhâfaza, hakikaten bir hàrikadır.
Hâfız Ali’nin hakikaten müstesnâ bir mahviyet ve tevâzu'u içinde ihlâsı ve fenâ fil'ihvân düsturunu muhâfaza etmesi ve Husrev’in hakikaten tedbirce bana ihtiyaç bırakmayacak bir derecede tedbir ve dirayeti ve Hâfız Ali gibi yüksek ihlâsı ve mahviyeti; Hâfız Mustafa’nın Hizmet‑i Nuriyede büyük iktidarı içinde kuvvetli bir sadâkati ve fedâkârâne teslîmiyeti ve hem Abdurrahman, hem Lütfi, hem Hâfız Ali mânâsını taşıyan büyük rûhlu Küçük Ali, Risale‑i Nur hizmetini dünyada herşeye tercihen hayatının en büyük maksadı yapması ve sebeb‑i ihtilâfa karşı kuvvetli mukâvemeti bulunduğunu bu dört mektûbunuz bana bildirdi. Aynı sistemde, mes'elede alâkadar kahraman Tahiri ve kahraman Rüşdü’nün dahi aynı hakikatte ve aynı ahlâkta bulunduklarını hiç şübhe etmiyoruz.
Bu altı rüknün, bu muvakkat sarsıntıdan, hakîki bir tesânüdle birbirine el ele, omuz omuza, baş başa vermesi, altıyüz, belki altıbin kıymet‑i maneviyeyi alıyor diye, Cenâb‑ı Hakk’a Risale‑i Nur hesabına hadsiz şükür ediyoruz ve sizi de tebrik ediyoruz.
Isparta içindeki hàs ve hàlis kardeşlerimizden, bu âhir mektûblarda; Mehmed Zühtü, Isparta Hâfız Ali’sinden haber alamadığımdan merak ettim. Rahatsız değiller mi?
Sandıklı tarafından, kemâl‑i şevk ile ve ciddiyetle fa'âliyette bulunan Hasan Âtıf kardeşimizin bir mektûbundan anladım ki; orada, perde altında fa'âliyetini durdurmak için bazı hocalar, bir kısım tarîkata mensûb adamları vâsıta edip fütûr veriyorlar. Hâlbuki mesleğimiz, müsbet hareket etmektir. Değil mübâreze, belki başkaları düşünmeye de mesleğimiz müsâade etmiyor. Hem, müşterileri de aramaya mecbur değiliz. Müşteriler yalvarmalı.
299
O kardeşimiz, hakikaten hàlis ve tam sâdık. Kalemi gibi, kalbi, rûhu da güzel; fakat birden herşeyi mükemmel ister; onun için biraz sıkıntı çeker. Mümkün olduğu kadar hem ihtiyat etsin, hem mübtedi' hocalara mübâreze kapısını açmasın. İnşâallâh Cenâb‑ı Hak, onu muvaffak eder. O mıntıkada kendi gibi hàlis rükünleri bulur; belki de bulmuş. Biz, başta onu ve onun etrafındaki Risale‑i Nur şâkirdlerini tebrik ediyoruz. Onların az hizmetlerine çok nazarıyla bakıyoruz. Ben buradan onlarla muhâbere ve müşâvere edemediğimden; sizler benim bedelime, o kardeşlerimize hem selâmımızı, hem manevî kazançlarımıza, hàslar dâiresinde, Âtıf’ın sâdık rüfekası ünvânı altında dâhildirler. Her sabah yanımızda ma'nen bulunuyorlar.

150. Bu acip zamanda, binler esbâb‑ı fesad ve ifsad içinde vahdet ve ittifakı muhafaza etmek gerekir

Azîz, sıddık, müteyakkız, samîmî, müttehid, mübârek kardeşlerim!
Ben de sizi tebrik ediyorum ki, şeytan‑ı cinnî ve insînin desîselerini akîm bıraktınız. Cenâb‑ı Hak sizi bu Hizmet‑i Nuriyede dâima muvaffak eylesin, âmîn. Ve sizden ebeden râzı olsun, âmîn.
Eskide, bir zaman Barla’da, bütün tarîkatların şecere‑i külliyesini tanzim ve istinsah etmek için Hâfız Ali ile Husrev o vakit o işte bulundular, çalıştılar. o vakitte bu iki zât, ileride Risale‑i Nura ehemmiyetli hizmette bulunacaklarını ve başta iki göz gibi, iki bakar bir görür, diye kuvvetli bir temennî ile ümîd etmiştim. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; o ümîdim o zamandan beri tahakkuk etti ve ediyor ve şimdi tam oldu.
300
Kardeşlerim, sizde vukû' bulan küçücük kusurları çok i'zam etmeyiniz. Yalnız ben değil, belki zannediyorum ki hakikate muttali' olan herkes tasdik eder ki; Isparta ve havâlisindeki Risale‑i Nur şâkirdlerinde fevkalâde bir sadâkat ve sebat ve uhuvvet ve ihlâs ve kahramanlık var ki, bu acîb zamanda binler esbâb‑ı fesâd ve ifsad içinde vahdetlerini ve ittifaklarını ve hizmette ciddiyetlerini muhâfaza ediyorlar. Bu kadar fırtınalı hâdiseler içinde, Risale‑i Nuru muattal bırakmadınız, söndürmediniz; belki öyle parlattırdınız ki, bizi de ışıklandırıp gayrete getirdiniz.
Ve bilhassa bahar mevsiminde, umumî gaflette ve derd‑i maîşetin verdiği dehşetli belâ içinde böyle kemâl‑i şevk ve gayretle Risale‑i Nura çalışmak, hakikaten bir inâyet‑i İlâhiye’dir. Sizleri, bütün rûhumuzla tebrik ediyoruz.
Ve kalemlerini bizim hesabımıza çalıştırmaya karar veren altı müttehid kahraman; bir rûh, altı cesed ve altı yeni Said yerinde ve yirmibir kardeşimi, yirmibir Abdurrahman ve Abdülmecîd yerinde kabûl ediyorum.
Cenâb‑ı Hak, o kalemlerin siyah nur olan mürekkeblerini, hadîs‑i sahîhin nassıyla, herbir dirhemini, yüz dirhem şehîd kanı kıymetinde yevm‑i haşir ve mîzanda defter‑i hasenâtlarına ilâve eylesin, âmîn.
Nakkàş Mehmed ve Âsım’ın vârisi Babacan, hem hayatta, hem Risale‑i Nur hizmetinde bulunmaları beni mesrûr eyledi.

151. Mektubat risalesinin ekseriyeti Hulûsi Beyin suallerine cevaptır

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Merhum Mehmed Zühtü’nün vefâtı, hakikaten Risale‑i Nur cihetinde büyük bir zâyiâttır. Fakat, Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, o mübârek zât, az bir zamanda Risale‑i Nura pek çok hizmet eylemiş. Kırk‑elli sene vazife‑i Nuriyesini, sekiz‑on senede tamamıyla yapmış. Ve ma'nen içimizde, dâiremizde, o fevkalâde hizmetiyle, parlak bir sûrette yaşıyor. Hasenât cihetinde ölmemiş, dâima defter‑i a'mâline, daha kesretli hasenât yazılıyor.
301
Hattâ ben de, eskide, sarîh ismiyle birkaç defa; Risale‑i Nur talebesi ünvânıyla yüzer defa onu ve onu Risale‑i Nura veren merhum pederini manevî kazançlarıma şerîk ettiğim gibi; şimdi sarîh ismiyle bazı gün elli defaya yakın hissedar oluyor. Demek, onun hayat kazancı ziyâdeleşmiş. Cenâb‑ı Hak; onun akàribine sabr‑ı cemîl ve ona mağfiret‑i kâmile ihsân eylesin, âmîn.
O mübârek, kalemini bize vermişti; ben de onu, hem Abdurrahman, hem Abdülmecîd yerinde kabûl etmiştim. Onu vefât etmemiş gibi, dâima kalemi işler hükmünde kabûl ediyoruz. İkiyüze yakın masûmları hânesinde, Kur'ânı ve Risale‑i Nuru ders veren o mübârek zât, aynen Abdurrahman gibi az bir zamanda uzun bir ömrün vazifesini çabuk görmüş, bitirmiş gitmiş. Kardeşimiz Kâtib Osman’ın onun hakkında yazdığı parlak fıkra, lâhikaya girdi. Hakikaten o zât, o fıkraya lâyıktır. İnşâallâh Isparta’da o sistemde çoklar daha çıkacak, bu acıyı unutturacak. Benim tarafımdan onun vâlidesini ve çocuklarını tâziye ediniz.
Risale‑i Nurun gayet ehemmiyetli bir şâkirdi olan Hulûsi Bey’in ehemmiyetli mektûbunu gördüm. Elhak, o kardeşimiz, birinciliğini dâima muhâfaza ediyor. Ben onu dâima kalem elinde, Risale‑i Nurun işi başında biliyorum. Hem, bütün muhâberelerimde birinci safta muhâtabdır. Onun suâllerine yazılan Mektûbat Risaleleri ve onun yazdığı samîmî mektûbları, onun yerinde pek çok insanları Risale‑i Nur dâiresine celbetmiş ve ediyor. O dediği gibi, bizden uzak değil. Her gün, çok defa beraberiz. Muhâberemiz hiç kesilmemiş. Sizlerle konuştuğum vakit Hulûsi’yi içinde buluyorum. Sabri, nasıl onun hesabıyla benimle konuşuyor; benim bedelime de onunla konuşsun.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.
302

152. Isparta ve Kastamonu’daki şakirdlerin varlığı, ümmîliğe mukabil gelen bir inayetin göstergesidir

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Sizin çok mübârek ve çok fâideli olan nurânî hediyelerinizi ve elmas kalemlerin yâdigârlarını aldık. Cenâb‑ı Hak, onları yazan o kalem sâhiblerine, herbir harfine mukâbil on rahmet eylesin, âmîn. Bu nurlu İhtiyar Risalelerinin bir nev'i kerâmeti şudur ki:
Emânet kapıya gelirken, sekiz seneden beri yalnız iki defa yanıma gelen buranın ihtiyar müftüsü, belediye reisi ile hilâf‑ı me'mûl bir sûrette gelmeleri ânında, Emin de emâneti kapıya getirmesi; hem aynı günde, İhtiyarlar emâneti geldiği vakit, bu şehirde, Risale‑i Nurun ümmî ihtiyarların başında iki gayet ihtiyar zât, ayrı ayrı yerden, her ikisi ellerinde birer parça yoğurt teberrük getirmeleri ve aynı günde Isparta kahramanlarının bir mümessili ve yanımıza yalnız üç defa gelen Hilmi Bey, bir günlük mesâfeden gelirken, hilâf‑ı me'mûl olarak emânet ellerimizde iken, güyâ hediyenin seyrine gelmiş gibi girmesi; hem aynı vakitte, bir‑iki kerâmet‑i Nuriyeye medâr Hayri isminde bir şâkird ve Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir şâkirdi ve Daday kasabasından gelen Fuâd ile beraber girmeleri ile elimizdeki emânetlerden, İstanbul’da okutmak için üç nüshayı Fuâd’ın alması; elbette tesâdüfî ve ittifakî değil, belki bu İhtiyarlar emânetine bir hüsn‑ü istikbâldir ve bu havâlide hüsn‑ü te'sirine bir işârettir.
Kardeşlerim! Erkân‑ı sitteden iki Ali ile Tahiri ve Hâfız Mustafa, bu iki‑üç senede ve bilhassa bu havâlide bana yardımları ve fütûhâtları, ya fevkalâde ihlâslarından veya yüksek iktidar ve fa'âliyetlerinden o derecededir ki; bu vilâyette Risale‑i Nur şâkirdlerini ebeden minnetdâr edip, Risale‑i Nuru dahi buralarda ebeden yerleştirdiler. Cenâb‑ı Hak, onlardan ve sizlerden ebeden râzı olsun, âmîn.
303
Kalemlerini, ümmîliğime yardım veren Medrese‑i Nuriyenin üstadı Hacı Hâfız ve mahdumu ve iki kardeş Mustafa ve Sâlih ve iki kardeş Ahmed ve Süleyman ve beş kardeş beraber talebe olup, üçü bize yardım etmeleri ve Babacan da, Âsım’ın rûhunu şâd edip, o sistemde yardımımıza koşması ve Zekâi de Lütfi’nin rûhunu mesrûr edip, eski Zekâi gibi vazifesine sarılması ve Marangoz Ahmed ve Kâtib Osman ve Mehmed Zühtü (Afallâhu) ve Nuri ve Tenekeci Mehmed gibi, eski kıymetdâr hizmetleriyle Isparta’yı nurlandıran diğerleri gibi, Kastamonu’nun tenvirine de koşmaları ve şimdi tanıdığım Mustafa ve Mustafa ve Mustafa ve Eyyûb, kalemleriyle, eski dost gibi ümmîliğime yardım etmeleri, elbette, şüphesiz فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ müjdesini tam tasdik ederler.

153. Mesleğimizde ihlâs‑ı tammeden sonra en büyük esas sebat ve metanettir

Azîz, sıddık, mücâhid kardeşlerim Hasan Âtıf ve sâdık rüfekası!
Evvelâ: Bu şühûr‑u selâse-i mübârekenizi tebrik ediyoruz. Sizin kalemlerinizin yâdigârları ve Risale‑i Nurdan ayrılmamak ve sebat etmek senedleri olan yazılarınızı ve dininizi dünyanın çok fevkınde tutmanıza işâret veren dünya sûreti üstündeki çizgilerinizi ve îmân hizmetinde dâima sebat etmenize, vesikalar hükmündeki imzalarınızı, kemâl‑i memnuniyetle aldık, kabûl ettik. Cenâb‑ı Hak sizlere, hazine‑i rahmetinden onların hurûfâtı adedince defter‑i a'mâlinize haseneler yazsın, âmîn.
Azîz kardeşlerim! Bu defa yazılarınızda İhlâs Risalelerini gördüğüm için, sizi o gibi risalelerin dersine havâle edip, ziyâde bir derse ihtiyaç görmedim. Yalnız bunu ihtar ediyorum ki:
304
Mesleğimiz, sırr‑ı ihlâsa dayanıp, hakàik‑ı îmâniye olduğu için, hayat‑ı dünyaya, hayat‑ı ictimâiyeye mecbur olmadan karışmamak ve rekabet ve tarafgirliğe ve mübârezeye sevkeden hâlâttan tecerrüd etmeğe mesleğimiz itibariyle mecburuz. Binler teessüf ki, şimdi müdhiş yılanların hücumuna ma'rûz bîçâre ehl‑i ilim ve ehl‑i diyânet, sineklerin ısırması gibi cüz'î kusurâtı bahâne ederek, birbirini tenkidle, yılanların ve zındık münâfıkların tahribâtlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyorlar.
Gayet muhlis kardeşimiz Hasan Âtıf’ın mektûbunda, bir ihtiyar âlim ve vâiz, Risale‑i Nura zarar verecek bir vaziyette bulunmuş. Benim gibi binler kusurları bulunan bir bîçârenin, ehemmiyetli iki mazeretine binâen, bir sünneti (sakal) terk ettiğim bahânesiyle şahsımı çürütüp, Risale‑i Nura ilişmek istemiş.
Evvelâ: Hem o zât, hem sizler biliniz ki: Ben, Risale‑i Nurun bir hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellâlıyım. O ise (Risale‑i Nur), Arş‑ı A'zamla bağlı olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân ile bağlanmış bir hakîki tefsiridir. Benim şahsımdaki kusurât, ona sirâyet edemez. Benim yırtık dellâllık elbisem, onun bâkî elmaslarının kıymetini tenzîl edemez.
Sâniyen: O vâiz ve âlim zâta; benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, i'tirâzını, başım üstüne kabûl ediyorum. Sizler de, o zâtı ve onun gibileri münâkaşa ve münâzaraya sevketmeyiniz. Hattâ tecâvüz edilse de bedduâ ile de mukàbele etmeyiniz. Kim olursa olsun; mâdem îmânı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukàbele edemeyiz. Çünkü, daha müdhiş düşman ve yılanlar var.
Hem elimizde nur var, topuz yok. Nur, kimseyi incitmez, ışığıyla okşar. Ve bilhassa ehl‑i ilim olsa, ilimden gelen enâniyeti de varsa, enâniyetlerini tahrîk etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, ﴿وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًاdüsturunu rehber ediniz.
Hem, Hasan Avni ismindeki zât, mâdem evvelce Risale‑i Nura girmiş ve yazısıyla da iştirâk etmiş, o dâire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da, affediniz.
305
Biz, değil onlar gibi ehl‑i diyânet ve tarîkata mensûb Müslümanlar, şimdi bu acîb zamanda, îmânı bulunan ve hattâ fırak‑ı dâlleden bile olsa onlarla uğraşmamak ve Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medâr‑ı nizâ' noktaları medâr‑ı münâkaşa etmemeyi; hem bu acîb zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor. Ve Risale‑i Nurun Âlem‑i İslâmda intişarına karşı, hayat‑ı ictimâiye ve siyâsiye cihetinde mâniler çıkmamak için, Risale‑i Nur şâkirdleri musâlahakârâne vaziyeti almaya mükelleftirler.
Sakın hocaların Cuma ve cemâatlerine ilişmeyiniz. İştirâk etmeseniz de, iştirâk edenleri tenkid etmeyiniz. Gerçi, İmâm‑ı Rabbânî demiş ki: Bid'a olan yerlere girmeyiniz.” Maksadı, sevâbı olmaz demektir; yoksa, namaz battal olur değil. Çünkü, selef‑i sâlihînden bir kısmı, Yezid ve Velîd gibi şahısların arkasında namaz kılmışlar. Eğer mescide gidip gelmekte kebâire ma'rûz kalırsa, halvethânesinde bulunması lâzımdır.
Sâlisen: Hasan Âtıf’ın mektûbunda, cesur ve sebatkâr zâtlardan ki efeler tâbir ediyor bahis var. Biz, o cesur, sebatkâr yeni kardeşlerimizi rûh u canla kabûl ediyoruz. Fakat Risale‑i Nur dâiresine girenler, şahsî cesâretlerini kıymetleştirmek için, sarsılmaz bir sebat ve metânete ve ihvânlarının tesânüdüne cidden çalışmaya sarfedip, o cam parçası hükmünde şahsî cesâretini, hakikat‑perestlik sıddıkıyetindeki fedâkârlık elmasına çevirmek gerektir.
Evet, mesleğimizde, ihlâs‑ı tâmmeden sonra en büyük esâs, sebat ve metânettir. Ve o metânet cihetiyle şimdiye kadar çok vukûât var ki öyleler, herbiri yüze mukâbil bu Hizmet‑i Nuriyede muvaffak olmuş. Âdi bir adam ve yirmi‑otuz yaşında iken, altmış‑yetmiş yaşındaki velîlere tefevvuk etmişler var.
306
Hem bir adam, kendi başına cesâreti güzel de olsa, bir cemâat‑i mütesânideye girdikten sonra, onların istirahatini ve sarsılmamalarını muhâfaza etmek için, o şahsî cesâreti isti'mâl edemez. س۪يرُوا عَلٰى سَيْرِ اَضْعَفِكُمْ Hadîs‑i Şerîfinin sırrıyla hareket etmek, hem şimdilik, bu müşevveş vaziyetlerde çok zararlı; hem hocaları, hem ehl‑i siyaseti Risale‑i Nura karşı cebhe almaya ve tecâvüz etmeye sebebiyet veren şapka ve ezân mes'eleleri ve deccâl ve süfyân ünvânları, Risale‑i Nur şâkirdleri, yabânîlere karşı lüzumsuz medâr‑ı bahs ve münâzaa edilmemek lâzımdır ve ihtiyat etmek elzemdir ve îtidâl‑i demi muhâfaza etmek vâcibdir. Hattâ sizde cüz'î bir ihtiyatsızlık, buraya kadar bize te'sir ediyor.
Risale‑i Nur, bir dâire değil, mütedâhil dâireler gibi tabakàtı var. Erkânlar ve sâhibler ve hàslar ve nâşirler ve talebeler ve tarafdârlar gibi tabakàtı var. Erkân dâiresine liyâkati olmayan, Risale‑i Nura muhâlif cereyana tarafdâr olmamak şartıyla; dâire haricine atılmaz. Hàsların hâsiyeti bulunmayan, zıt bir mesleğe girmemek şartıyla, talebe olabilir. Bid'a ile amel eden, kalben tarafdâr olmamak şartıyla dost olabilir. Onun için, az bir kusur ile düşman sınıfına iltihak etmemek için dışarıya atmayınız. Fakat, Risale‑i Nurun erkânlarında ve hàslarındaki esrârlar ve nâzik tedbirlere, onları teşrîk etmemek gerektir.

154. Risale‑i Nurdan kesretli mecmualar çıkar ki, herbiri küçük, fakat kuvvetli Risale-i Nur olur

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu iki günde iki küçük hâdiseler, dört‑beş mes'eleleri tahattur ettirdi.
Birincisi: Salâhaddin Ankara’dan yazıyor ki, tarîkat aleyhinde tecâvüze başlamışlar. Hem Ankara’da, hem Şarkta o mes'elede tevkîfat varmış. Risale‑i Nur şâkirdleri her tarafta inâyet‑i Rabbâniye altında mahfûz kalıyorlar. Onların kuvvetli ihlâsı ve tesânüdleri ve ihtiyatları, o inâyeti, haklarında devam ettiriyor.
İkincisi: Bugünlerde herkes sıkıntıdan şekvâ ediyor. Âdeta manevî havanın bozukluğundan, maddî ve umumî bir sıkıntı hastalığını vermiş. Hattâ bana da bir gün sirâyet etti. Bizim her derdimize ilâç olan Risale‑i Nur ile meşgul olanlarda, o sıkıntı hastalığı ya yok veya pek azdır.
307
Üçüncüsü: Merhum Mehmed Zühtü’nün vefâtı, Risale‑i Nurun hizmeti noktasında bizi çok müteessir etti. Fakat birden, geçen sene, Hâfız Mehmed’in bütün müsâdere edilen risalelerini, on gün zarfında, köyündeki Risale‑i Nur şâkirdleri tarafından yazıp ona vermek, çok merdâne taahhüdleri hâtırıma geldi ve anladım ki, arslanlar yatağı olan Isparta ve havâlisi, Mehmed Zühtü’nün hizmetini muzâaf bir sûrette yapacaklar ve o boşluğu dolduracaklar.
Dördüncüsü: Lâhikaya giren Ispartalı kardeşlerimizin mektûblarının bazılarında, üstadları hakkında ifrat ile tavsifât gördüm. Kendime de baktım, o vasıflardan zekâtı da bana düşmüyor, benim hakkım değil. Dedim: Acaba bu hakikat‑perest kardeşlerim çok îkazâtımla beraber, bu hüsn‑ü zan ifratında, hem devamlarında fâideleri nedir?” Kalbe ihtar edildi ki:
Onlar ve memleketleri ve Isparta havâlisi, onların en büyük hüsn‑ü zanları derecesinde hüsn‑ü zanlarının yümnünü gördükleri için, Beşkazalı Osman‑ı Hâlidî ve Topal Şükrü gibi ehl‑i velâyete iktidâen, o nokta‑i nazardan ifrat etmemişler, bir hakikat görmüşler. Fakat, nasıl keşfiyât te'vile ve rüyalar tâbire muhtaçtır; hususî hükümler ta'mîm edilse, bir cihette hatâ görünür. Öyle de, onlar, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin kendilerine ve memleketlerine ettiği fâideyi, o şahs‑ı manevînin mümessillerinden birisi olan üstad dedikleri bu kardeşlerine verip, o memleket hâdisesini umumî bir hâdise nazarıyla bakıp ta'mîm ederek; müfritâne bir hüsn‑ü zan sûretinde göründü.”
Beşincisi: Hâtıra geldi ki, Risale‑i Nurun eczâları çoktur. Herkes, muhtaç olduğu hâlde, bütününü elde edemez. Birden, Hüccetullâhi'l‑Bâliğa mecmuası hâtıra, cevab olarak geldi.
Evet, Risale‑i Nurdan kesretli mecmualar çıkar ki, herbiri küçük, fakat kuvvetli Risale‑i Nur olur. Her muhtacın eline geçebilir. Bu münâsebetle, Yirmibeşinci Sözün Zeyilleri’ni düşündüm. Şimdi, benim yanımda dört‑beş nüsha var, zeyilsizdirler. Mübâreklerin bu defa gönderdikleri nüshanın zeylinde Rumûzât‑ı Semâniye fihristesinden noksan alınmış, Sûre‑i ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ ve ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا ’daki onüç elif, parmak ile ve Fâtiha’da onüç el ile işâretleri ve ﴿اِنَّٓا اَنْزَلْنَاişâreti gibi ehemmiyetli parçalar yoktur.
308
Dünkü gün ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ âyetine dair Yirmidokuzuncu Mektûbun âhirinde, seyahat‑ı hayâliye ve seyr‑i kalbî risaleciğini okudum. Ve Birinci Şuâ’da bu âyet, Risale‑i Nura işâretini tahattur ettim. Dedim: Bu iki nükte‑i Nuriye ve ﴿تَغْرُبُ (الشَّمْسُ) ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ nükte ve hâşiyesiyle beraber Mu'cize‑i Kur'âniye zeyilleri içine girse münâsib olur. Siz dahi münâsib görseniz yazılsın! İ'câz‑ı Kur'ân nüktelerine ait mühim parça bulsanız ilâve edebilirsiniz.
Altıncısı: Seksen küsûr sene manevî ve bâkî bir ömrü kazandırmak sırrını taşıyan şühûr‑u selâsenizi ve Leyle‑i Regâibinizi bütün rûhumla tebrik ediyorum.
İki‑üç gün evvel, Yirmiikinci Söz tashih edilirken dinledim. Gördüm ki; içinde hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli îmân dersi, hem gafletsiz huzur, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibâdet‑i tefekküriye gibi nurlar var. Bir kısım şâkirdlerin ibâdet niyetiyle risaleleri, ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğin hikmetini bildim. Bârekallâh dedim, hak verdim.
Bu mektûbdaki beş‑altı mes'eleyi yazarken, Nur fabrikası sâhibi Hâfız Ali’nin mektûbuyla, ihlâsta ve çalışmakta ve ince düşünmekte mümtâz Hasan Âtıf’ın mektûbunu aldık.
309
Hâfız Ali’nin mektûbunda, Risale‑i Nur şâkirdlerinde sırr‑ı ihlâsın ne derece yüksek bir terk‑i enâniyet ve hazz‑ı nefsîden teberrî etmek gibi, İhlâsın en yüksek seciyeleri, Risale‑i Nur şâkirdlerinde tezâhür ediyor diye bir delil oldu.
Ezcümle: Hâfız Ali diyor ki: Husrev kardeşimiz kendi kalemiyle yazılan Mu'cizâtlı Kur'ân”ı fotoğrafla tab'ına tarafdâr olmaması ve demir harflerle müsâade oluncaya kadar beklemeye tarafdâr olması, onun fevkalâde ihlâsına ve nefsin huzûzâtından teberrîsine kat'î delildir. Çünkü fotoğrafla tab'edilse, onun kendi hattı olduğu için, binler Kur'ân nüshalarını kendi eliyle yazmış gibi Âlem‑i İslâmın manevî nazarında ve uhrevî sevâb cihetinde büyük ve masûmâne ve zararsız bir makamı terk edip, ihlâsın sırrı için, hazzını unutarak, demir harflere tarafdâr olmuş. Ve gösterdiği yanlışlar, düşmek sebebi ise, demir harflerde üç defa tab'a girmek noktasında dahi o yanlışlar bulunabilir.
Elhâsıl: Hâfız Ali’nin ihlâsından gelen ifâdesi ve Husrev’i, fevkalâde ihlâs noktasında takdir etmesi ve Husrev de, gayet büyük ve bâkî bir hissesini bırakıp, benim eskiden beri tekrar ettiğim bir da'vâm ki; Risale‑i Nurun hakîki şâkirdleri, hizmet‑i îmâniyeyi herşeyin fevkınde görür; kutbiyet de verilse ihlâs için hizmetkârlığı tercih eder. Beni o da'vâda bilfiil tasdik etmesi cihetinden, bütün kuvvetimizle bu gibi kardeşlerimizi tebrik ediyoruz.
Kardeşimiz Hasan Âtıf’ın mektûbundan anladık ki, hakikaten tam çalışıyor. Kendi tâbiriyle, Risale‑i Nurun mücâhidlerinin ve efelerinin kalem yâdigârlarını bize hediye olarak irsâl ettiğine mukâbil deriz: Cenâb‑ı Hak, ebeden onlardan râzı olsun.
Ve daha çok mânidâr yazdığı cümleler içinde, bir parça ehl‑i bid'aya şiddet gördüm. Zaman, zemin, Risale‑i Nurun müsbet mesleği, ehl‑i bid'a ile değil fiilen; belki fikren ve zihnen dahi meşgul olmağa müsâade etmez. İhtiyat her vakit lâzım. O hàlis kardeşimiz, inşâallâh oralarda kendi gibi çok hàlis şâkirdleri yetiştirecek. Biz buradaki duâmızda, Âtıf’la beraber oradaki bütün rüfekalarını teşrîk ediyoruz. Ben bizzat onlarla muhâbere etmek istiyorum, fakat mâdem Isparta o vazifeyi daha mükemmel yapıyor; o vazifeyi onlara bırakıyorum.
310
Hâfız Ali’nin mektûbunun âhirinde, Medrese‑i Nuriye kahramanlarından ve Husrev sisteminde Ahmed ve kardeşi Süleyman hakkında takdirâtı, bizi mesrûr eyledi. Zâten o, Medrese‑i Nuriye şâkirdleri, benim nazarımda, eskiden beri bir gaye‑i hayâlim olan Medresetü'z‑Zehrâ’nın talebeleri sûretinde düşünüyordum. Ve derdim: Onlar, bunlar oldu veya bunlar, onların dümdârlarıdır.”

155. Risale‑i Nur Talebelerinin bekâr kalmaklığının sebepleri

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Sizin Mi'râcınızı tebrik ve Mi'râc Sâhibinin (A.S.M.) Sünnet‑i Seniye’sine sizi ve bizi tam muvaffak eylemesine Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz. Size, bu bir‑iki gün zarfında, nazar‑ı dikkati celbeden bir‑iki küçük mes'eleyi yazıyorum.
Evvelâ: Risale‑i Nur şâkirdlerinin bir kısmı, bekâr kalmaklığın çok sebeblerinden bir sebebini gösteren bir hâdise:
Bugünlerde, gençlik darbesini yiyen ve bekâr kalan ve tesellî bulmak için Risale‑i Nur ile alâkadarlığa çalışan ve mühim bir mektebde ders almaya meşgul; ve ehemmiyetli bir adamın kerîmesi bulunan hanıma icmâlen bir hakikat söyledim. Belki o havâlide bazılara fâidesi var diye yazıyorum.
311
Dedim ki: Mâdem gençlik darbesini yedin, bir vazife‑i fıtriye olan tenâsül kanununa daha girme. Çünkü o vazifenin mukâbilinde ücret olarak, erkeğin aldığı muvakkat lezzet ve keyif bir derece bidâyette kâfî geliyor. Fakat, bîçâre kadın, o vazife‑i fıtriyede, bir sene ağır yükü çekmeye ve bir‑iki sene veledin meşakkatine, beslemesine ve açık‑saçıklık sebebiyle kocasının nazarında sadâkatsizlik ittihamı ve kocasının da gözü dışarıda olmak ihtimali ve ona samîmî merhamet etmemesi cihetiyle, dâimî sıkıntılara ve vicdânî azâblara mukâbil; izdivâcda aldığı muvakkat bir keyf ve lezzet, bu bozuk zamanda, ona, o vazifeye mukâbil yüzden birisine mukâbil gelemiyor. Ve bilhassa, küfüvv‑ü şer'î tâbir edilen, birbirine seciyeten ve diyâneten liyâkat bulunmadığından, daha ziyâde azâb çektirir. Ve bilhassa, terbiye‑i İslâmiye haricinde, Müslüman nâmı altında olanlar, îmândan gelen hürmet ve merhamet‑i mütekàbileyi bulamadıklarından, bütün bütün saâdet‑i hayatiyeyi mahvediyor, Cehennem azâbını çektiriyor.
Hem peder, hem vâlide, tenâsül kanunundaki vazifede çektikleri çok meşakkat ve gördükleri çok hizmete mukâbil; yalnız veledin dünyada, kemâl‑i hürmet ve itâatle şefkatlerine ve hizmetlerine bedel, hàlis bir hürmet ve sâdıkane bir itâat ve vefâtlarından sonra, salâhatiyle ve hayratıyla ve duâlarıyla onların defter‑i a'mâline hasenât yazdırmak ve onbeş seneden evvel masûmen ölmüş ise, onlara, kıyâmette şefâatçi olmak ve Cennet’te, onların kucağında sevimli bir çocuk olmaktır.
Şimdi ise, terbiye‑i İslâmiye yerine mimsiz medeniyet terbiyesi yüzünden ondan, belki yirmiden, belki kırktan bir çocuk ancak peder ve vâlidesinin çok ehemmiyetli hizmet ve şefkatlerine mukâbil, mezkûr vaziyet‑i ferzendâneyi gösterir. Mütebâkisi endişelerle, şefkatlerini dâima rencîde ederek; o hakîki ve sâdık dostlar olan peder ve vâlidesine vicdân azâbı çektirir. Ve âhirette de da'vâcı olur. Neden beni îmânla terbiye ettirmediniz?” şefâat yerinde, şekvâcı olur.
İkinci Mes'ele: Dünkü gün, beş tevâfuk‑u latîfeden kat'î bir kanâat bize geldi ki; en cüz'î ve ehemmiyetsiz işlerimizde de inâyetkârâne bir dikkat altındayız.
312
Birincisi: Ben kapıya çıktığım vakit, me'mûlün hilâfında, Risale‑i Nur şâkirdlerinden dört tane Ahmedler, bana alâkadar birer maksadı yapacak birden, beraber kapıya geldiler; iki tane köylerden, ikisi de burada ayrı ayrı mahallelerden.
Hem yine, Risale‑i Nurun mühim bir talebesi, Köroğlu Ahmed’e bir mikdar yoğurt, hem teberrük, hem ta'yin olarak verdik. Daha elinde yoğurdu tutarken, Risale‑i Nurun masûm talebelerinden Hilmi’nin mahdumu Ahmed, elinde, öteki Ahmed’e verdiğim mikdar yoğurtla kapıyı açtı. Risale‑i Nur talebelerinden altı Ahmed’in bir günde bu çeşit tevâfukâtı, tesâdüfe benzemez; belki o Ahmedlere nazar‑ı dikkati celbeden bir işârettir.
İkincisi: Muhâcir, fakir bir kadın benden bir teberrük istedi. Ben de bir gömlek verdim. Beş dakika sonra, aynı isimde bir kadın, bir gömleği bana kabûl ettirmek için, mühim bir vâsıtayı bulup gönderdi. Tevâfuk hatırı için kabûl ettim.
Hem aynı gün, bazı müstehak zâtlara yarı yağımı verirken kap fazla almış, pek azı bana kaldı. Aynen, onlar daha o yağı almadan benim niyetimde bana kalacak mikdar kadar uzak bir köyden, kitaplarımı okumak mukâbiline geldi. Onu da, o tevâfuk hatırı için kabûl ettim.
Üçüncüsü: Aynı günde ben, at üzerinde seyahate (gezmeye) giderken, arkamda bir atlı sür'atle geliyor. İndi, ayağıma, üzengiye sarıldı. Tanımadığım bir adam.
Dedim: Sen kimsin, bu kadar dostluk gösteriyorsun?”
Dedi: Ben Kuzca hatîbiyim.” Hâlbuki Kastamonu’da hiç bu nâmda bir karye bulunduğunu bilmiyordum. Sonra geldim. İki Ispartalı asker yanıma geldiler.
Birisi dedi: Ben Kuzca hatîbinden sana mektûb getirdim.”
Bu acîb tevâfuk bana, bu iki ayrı ayrı vilâyette, hem böyle tevâfuk etmeleri, Risale‑i Nur hizmetinde sadâkatle çalışmalarına bir işârettir.
Bu münâsebetle Sabri, Kuzca hatîbine, benim tarafımdan çok selâm etsin. Onu, hàs talebeler içinde manevî kazançlara şerîk ediyoruz. Hususî mektûb yazmak âdetimiz olmadığından, ona ayrıca mektûb yazamadığımızdan gücenmesin.
Tatlı bir tevâfukun meyvesini, aynı gün daha şirin bir tarzda gördüm. Şöyle ki:
313
İki asker, kemâl‑i sevinçle, gayet dostâne, Sen Ispartalı’sın, bizim hemşehrimizsin.” Ben de dedim: Maaliftihâr, her cihetle Ispartalı’yım. Isparta; taşıyla, toprağıyla benim nazarımda mübârektir, benim vatanımdır ve herbiri yüze mukâbil, yüzer ve binler hakîki kardeşlerimin meskàt‑ı re'sleridir.”
Evet, bu havâliye gelen Ispartalılar asker olsun, başkalar olsun; ekseriyet‑i mutlaka ile beni hemşehri biliyorlar. Hangisi benimle görüşüyor, Sen Ispartalı mısın?” Ben de diyorum: Maaliftihâr, ben Ispartalı’yım.” Ve Isparta’da o kadar hakîki kardeşlerim ve akàriblerim var ki; meskàt‑ı re'sim olan Nurs karyesine pek çok cihetlerle tercih ediyorum. Ve büyük Isparta’nın bir küçük evlâdı hükmünde olan İsparit nahiyemize, büyük Isparta’nın bir tek köyünü tercih ediyorum. O kadar hàlis, kahraman kardeşleri bana veren Isparta, taşı da, toprağı da bana ve belki Anadolu’ya mübârek olmuş. İnşâallâh hem Anadolu’ya hem Âlem‑i İslâma neşrettikleri nur tohumları birer rahmete mazhar olur, sünbül verir. Hem gıdâ, hem ziyâ, hem devâ olup manevî galâ ve vebâ ve zulmü ve zulmeti dağıtır.
Dördüncüsü: Sâbık üç tevâfuku yazdıktan sonra, Büyük Hâfız Ali’nin gayet güzel mektûbuyla, Hulûsi‑i sâlis Abdullâh Çavuş’un mânidâr mektûbu ve Hulûsi Bey’in ve Kâtib Osman’ın kıymetli mektûblarını aldım. Hâfız Ali’nin mektûbunda yazdığı şu fıkra, Konya âlimlerinin Risale‑i Nuru yazmakta ve takdir etmekte olduklarını ve tefsir sâhibi Hoca Vehbi’nin (R.H.) Risale‑i İhlâs karşısında mağlûbiyetle beraber, Risale‑i Nura karşı hayran ve takdirkâr olması münâsebetiyle, Hâfız Ali demiş: Risale‑i Nurun bir kerâmetidir. Öküze et ve arslana ot atmaz. Öküze ot verir, arslana et verir. O arslan Hocanın en evvel İhlâs Risaleleri eline geçmiş.”
İşte, Hâfız Ali’nin bu mektûbunu aldığımdan ya altı, ya yedi gün evvel, Karadağ’dan inerken, birden diyordum: Yâhû, ata et, arslana ot atma; arslana et, ata ot ver.” Bu kelimeyi beş‑altı defa hoşuma gitmiş tekrar ediyordum. Ya Hâfız Ali benden evvel yazmış bana da söylettirdi veyâhut ben evvel söylemişim ona yazdırılmış. Yalnız bu garîb tevâfukta bir farkımız var. O, öküze ot demiş; ben, ata ot demişim.
314

156. Nur Talebelerinin dünya meşgaleleri içinde fedakârâne gayretleri bir inayet‑i hâssadır

Azîz, sıddık kardeşlerim ve hizmet‑i îmâniyede kuvvetli, metîn, ciddi, sarsılmaz, fedâkâr arkadaşlarım ve seyahat‑ı berzahiye ve uhreviyede nurânî yoldaşlarım!
Sizin, herbir dirhemi yüz dirhem şühedâ kanı kadar kıymetdâr siyah nuru akıtan mübârek kalemlerinizin bu defaki kudsî hediyelerin herbir harfine mukâbil, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn sizlere bin rahmet eylesin, âmîn. Bu gaflet ve sıkıntılı ve usançlı mevsimde ve dünya meşgaleleri içinde bu fedâkârâne gayretiniz ve sa'yiniz, hakikaten bir inâyet‑i hàssadır ve bir kerâmet‑i Nuriyedir. Cenâb‑ı Hak, sizlerden ebeden râzı olsun, âmîn.
Elmas kalemlerini, bize yardım için, yirmibir Abdurrahman ve Abdülmecîdlerin bu kadar çabuk nüshaları yetiştirmeleri ve kabri pür‑nur olan Mehmed Zühtü’nün, berzahta dahi kalemini bizim hesabımıza isti'mâl etmesi hükmünde, onun metrûkâtından nüshaların gönderilmesi, bizi derinden derine sürûrla şükre sevketti.
Eski talebeliğim zamanında mevsûk zâtlardan, onlar da, mühim imâmlardan naklederek işittim ki: Ciddi, müştâk, hàlis talebe‑i ulûm, tahsilde iken vefât ettikleri zaman, berzahta aynı tahsil misâli ve bir medrese‑i maneviyede bulunuyor gibi; o âleme muvâfık bir vaziyet ihsân ediliyor diye, o zaman talebe‑i ulûm içinde çok defa medâr‑ı bahs oluyordu. Şimdi bu vakitte, talebe‑i ulûmun en hàlisleri Risale‑i Nur talebeleri olduğundan; elbette merhum Mehmed Zühtü, Âsım ve Lütfi gibi zâtların vazifeleri devam ediyor. Defter‑i a'mâllerine hasenât yazmak için, manevî kalemleri inşâallâh işliyorlar.
315
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ediyoruz ki; sizdeki fevkalâde gayret ve çalışmak matbaaya ihtiyaç bırakmıyor. Bu defa gönderdiğiniz risaleler çok güzel, çok mükemmel, çok da lüzumlu. Fakat ben sehvetmiştim. Onbirinci Lem'a ile Telvihât‑ı Tis'ayı yazmadığımız hâlde, yazmışım zannediyordum. Minhâcü's‑Sünne bizde var. Onbir nükteden ibaret olan Onbirinci Lem'a, Mirkâtü's‑Sünne ve Telvihât‑ı Tis'a ile ve ona zeyl olarak dört hatveden ibaret, Risale‑i Kader’in zeyli iken, Onyedinci Söz’ün Zeyli’ne giren parça dahi, telvihâta zeyl olarak yazılsa münâsib olur. ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin tecellîsine bakan bir seyahat‑ı kalbiye-i hayâliyeye dair iki‑üç sahifelik Yirmidokuzuncu Mektûbun âhir kısımlarındaki parça dahi içlerinde bulunsa güzel olur.
Şimdi size, musîbet yüzünden bir inâyet‑i hàssayı, fazla duâ etmenize vesile olmak için yazıyorum:
Bugün, dört saat evvel ben, yalnız, Karadağ’ın hàlî ormanları içinde idim. Gayet titiz bir ata binmiştim. Ben binerken, birden dizgin kayışı koptu. O da fenâ ürktü, ma'rek”e takıldı. Beni öyle fenâ bir tarzda çiftelerle yere düşürdü. Ben o hâlde sağ elim, sol ayağım kırılmış gibi ihtimal verdiğim gibi, vaziyet de öyle gösteriyordu. At da başkasının malı. O hàlî orman içine daldı. Etrafta hiç kimse yok ki, imdâda yetişsin. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum. El, ayağım kırılmamış, çok ziyâde incitmiş iken, yine şemsiye ile yürüyebildim. O titiz at da ormana dalıp, yolsuz bir istikamete, benim yürüyüşümle yürüyerek, onbeş dakikalık bir mesâfeye bir saatte yetiştik. At su içmekte iken, Nuriye isminde bir kadın geldi. Elinde ekmek, bir parça ekmeği ata verip, tutuldu. Ben de Cenâb‑ı Hakk’a şükür, o vakit binebildim, odaya geldim. Birden öyle bir tûfânlı yağmur oldu, hücremin önünde bir sel olarak gördük. Eğer o su, o Nuriyeye rast gelmeseydi; o hàlî yerde, o yağmur altında, at da başkasının malı, kaybolmak gibi çok musîbetlerden Cenâb‑ı Hak muhâfaza eyledi.
316
Bu küçük musîbette dokuz cihette ni'met olduğunu tasdik ettik. Ve bu nev'i hıfz u himâyet, sizlerin samîmî duâlarınızın bir neticesi olduğu kanâatindeyiz. Ve bu dokuz cihetle medâr‑ı şükrân hâdise dün aldığımız hediye‑i Nuriyenin çok fâideli olduğuna işârettir. Çünkü, darb‑ı meselde meşhûrdur ki: Bir şeyde zahmet, meşakkat, alâmet‑i makbûliyettir.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ve duâlarını istiyoruz.

157. Hastalıkla ubudiyetin muzaaf sevabı vardır

Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Bu mübârek eyyâm ve leyâli‑i şerîfede mübârek duâlarınıza daha ziyâde ihtiyacımı göstermek için, bundan evvelki mektûbda, titiz atın yüzünden gelen musîbet gerçi ondan dokuzu ni'mete inkılâb etti. Ondan birisi: Eskiden beri bende bulunan kulunç illetine ve romatizma hastalığına iltihak edip, beni yatağa düşürdü. Fakat merak etmeyiniz; ben kalkıyorum, geziyorum. Kat'iyyen bugün gönderdiğiniz risaleleri tashih ederken kanâatim geldi ki; o musîbetin bâkî kalan ondan birisi, on derece bir ni'met hükmünde oldu. Ve on adetten ziyâde fâidelerinden bir fâidesi şudur ki:
Ben tashihâtta gerçi usanmıyordum; fakat her tashihte yine ders alıp istifade etmek bir âdetimdi. Bazı çok zevk alıyordum. Bu mevsimde dağlarda, bağlardaki güzel San'at‑ı İlâhiye’yi temâşâ zevki, o tashihteki zevkime galebe ediyordu. Bu yeni musîbetteki mütemâdiyen kendini ihsâs eden hastalık, kemâl‑i zevk ve şevkle, Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’ın Lem'asıyla, hastalık Lem'asını her nüshada yeniden görüyorum gibi okuyup, tashih ediyorum. Kat'iyyen şübhem kalmadı ki, o zahmetli hastalık, o lezzetli, rahmetli vazife‑i nuriye için verilmiş. Gerçi harekâtımda, namaz ve abdestte sıkıntı veriyor; fakat hastalıkla ubûdiyet muzâaf sevâbı olduğu gibi, bu tashihât‑ı vazife-i nuriyedeki zevk, o sıkıntıları hiçe indirdi.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ
317
Sâniyen: Sizin nüshalarınızda bazen bir yanlış, birkaç nüshada aynen bulunur. Demek mânâ iyi anlaşılmamış, öyle kalmış. Meselâ, İktisadın âhirlerinde Husrev’in hâşiyesinde beşinci satırında, Ulemâ ise, masraflarından, mallarının kıymetini bilmedikleri cümlesi yanlıştır. Sahîhi ise, Ulemâ ise, mârifetlerinden, mallarının kıymetini bildikleri için‥” hem bu satırın arkasındaki arkasında kelimesi yanlış, sahîhi, arasında”dır.

158. Risale‑i Nur’un mesleği, vazifeyi yapmak; Cenab-ı Hakkın vazifesine karışmamaktır

Azîz, sıddık, mübârek, fedâkâr kardeşlerim!
Dün, altı ehemmiyetli mektûblarınızı aldım. Her mektûbunuza uzun bir mektûb yazmak cidden arzu ederdim. Hem de hakkınızdır; fakat bu hurûfâtı yazan Feyzi şâhiddir ki, altı gecedir, altı saat yatamadım. Yalnız bu altıncı gece, bir buçuk saat kadar yatabildim. Onun için, bu ehemmiyetli mektûblara kısacık birer cümle ile iktifâ ediyorum.
Evvelâ: Risale‑i Nur santralı ve Hulûsi, Hakkı, Süleyman’ı temsîl eden Sabri kardeşim! Öşür, şer'î zekâttır. Zekât ise, müstehaklaradır.”
Sâniyen: Gül fabrikası gülistanlarını ve merhum bedevî bülbüllerini konuşturan Husrev kardeş! Risale‑i Nur, Isparta’yı, âfât‑ı semâviye ve arziyeden muhâfazasına sebeb olduğunu çok hâdisâtla beraber, bu yeni zelzele hâdisesi ve muârız hocanın dolularla başının tokatlanması, yeni bir hücceti oluyor. Ve Mu'cizât‑ı Kur'âniye lâhikasını, sizin isabetli fikrinize havâle ediyoruz. Hem siz, yazdığınız mikdarı gönderiniz. Biz burada tekmîl eder, size de sonra haber veririz.