Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

132. Rahmet‑i İlâhiyeden ileri şefkat olunmaz. / Felek ve zamandan şikâyetten Sani-i Zülcelâl’e itiraz çıkmaz mı?

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu şiddetli kışta ve manevî, dehşetli, ayrı tarz bir kışta ve nev'‑i beşer ictimâî hayatında müdhiş kanlı diğer tarz bir kışta, çırpınan bîçârelere rikkat‑i cinsiye ve şefkat‑i nev'iye cihetinden gayet derecede bir hüzün ve elem hissettim. Çok yerlerde beyân ettiğim gibi, yine Erhamürrâhimîn ve Ahkemü'l‑Hâkimîn olan onların Hàlık‑ı Kerîm ve Rahîmin hikmet ve rahmeti, benim kalbimin imdâdına yetişti. Ma'nen denildi ki:
Senin bu şiddet‑i teessürün, O Hakîm ve Rahîmin hikmetini, rahmetini bir nev'i tenkid hükmüne geçer. Rahmet‑i İlâhiye’den ileri şefkat olunmaz. Hikmet‑i Rabbâniye’den daha ekmel hikmet, dâire‑i imkânda olamaz. Âsîler, cezalarını; masûmlar, mazlumlar, zahmetlerinden on derece ziyâde mükâfâtlarını alacaklarını düşün! Senin dâire‑i iktidarının haricinde olan hâdisâta, O’nun merhamet ve hikmet ve adâleti ve Rubûbiyeti noktasında bakmalısın!” Ben de, o lüzumsuz şiddetli elem‑i şefkatten kurtuldum.
272
Otuz sene evvel aşâirlerde gezerken, böyle suâl ettiler: Acaba şu zaman ve dehrin şikâyetindeki, hattâ büyük zâtlar ve evliyâlar dahi felekten ve zamandan şikâyet ediyorlar Ondan, Sâni'‑i Zülcelâl’in san'at‑ı bedî'ine i'tirâz çıkmaz ?”
Cevab: Hayır ve asla! Belki mânâsı şudur: Güyâ şikâyetçi der ki: İstediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hâl; hikmet‑i ezeliyenin düsturuyla tanzim olunan âlemin mâhiyeti müstaid değil ve inâyet‑i ezeliyenin pergeliyle nakşolunan feleğin kanunu müsâid değil ve meşîet‑i ezeliyenin matbaasında tab'olunan zamanın tabiatı muvâfık değil ve mesâlih‑i umumiyeyi te'sis eden Hikmet‑i İlâhiye râzı değildir ki; şu âlem‑i imkân, Feyyâz‑ı Mutlak’ın yed‑i kudretinden, şu ukùlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştihâsıyla istediğimiz herbir semerâtı koparsın. Verse de, tutamaz, düşse de kaldıramaz.” Evet, bir şahsın tehevvüsü için büyük bir dâire‑i muhîta hareket‑i mühimmesinden durdurulmaz.
İşte, otuz sene evvelki cevaba Risale‑i Nur dahi zelzeleler bahsinde, böyle küçük bir hâşiye ilhâk ediyor ki:
Herbir unsurun, maddî ve manevî kış ve zelzele gibi hâdiselerin, yüzer hayırlı neticeleri ve gayeleri varken; şerli ve zararlı bir tek neticesi için onu vazifesinden durdurmak, o yüzer hayırlı neticeleri terk etmekle, yüzer şer yapmak, bir tek şer gelmesin gibi, hikmete, hakikate, Rubûbiyete münâfî olur. Fakat, küllî kanunların tazyîkinden feryâd eden ferdlere, inâyât‑ı hàssa ve imdâdât‑ı hususiye ile ve ihsânat‑ı mahsûsa ile Rahmânürrahîm, her bîçârenin imdâdına yetişebilir. Dertlerine derman yetiştirir. Fakat o ferdin hevesiyle değil, hakîki menfaatiyle yardım eder. Bazen, dünyada istediği bir cama mukâbil, âhirette, bir elmas verir.
273

133. Tevafukat, Risale‑i Nur’un ciddî hakikatleri arasındaki tatlı meyvelerdir

Üstadımızın ve Risale‑i Nurun ciddi hakàikları içinde en tatlı bir fâkihesi tevâfuk olduğu için, kardeşlerimize, yine bu iki gün zarfında küçük bir‑iki tevâfuku, size bundan evvelki tevâfuka hâşiye olarak yazıyoruz:
Evet, nasıl ki kelimâtta ve kelimât‑ı mektûbede tevâfuk, bir kasd, bir inâyet‑i hususiyeyi gösteriyor. Bazen hàrika olup kerâmet derecesine çıkıyor. Bazen latîf bir zarâfet veriyor. Aynen öyle de, Risale‑i Nura ait ve Üstadımıza ait hâdisâtta da aynen, kasdî ve inâyetkârâne tevâfuku, akvâldeki o ef'âlde dahi görüyoruz.
Ezcümle: Size yazılan, dört ay gelmeyen hâne sâhibesi için Emin kardeşimize dedi: Haber gönder tekellümünde, onun kapı çalması tevâfuk ettiği gibi; aynı cümle, iki defa okunduğu zaman, Emin’e dediği kelimesi okunduğu ânında aşağıdaki kapıyı Emin açtı. Gelmek zamanı gelmeden, geldi. İkinci gün, yine başka bir adama okunduğu vakit, Emin’e dediği kelimesini okuduğu vakit, aynı ânda yukarı kapıyı Emin açtı, gelmek âdetine muhâlif olarak geldi, girdi. Bu iki tevâfuk, hâne sâhibesinin tevâfukuna tevâfuku gösteriyor ki; en cüz'î işlerimiz de tesâdüf değil, kasdî tevâfuktur.
Hem, dört ay evvel bize bir parça tarhana getiren Risale‑i Nur şâkirdlerinden Fuâd’ın, İstanbul’a gidip, otuz gün te'hirinden geç kalmasından endişe ettiğimiz aynı günde, onun tarhanası bittiği aynı günde gelmesi, tevâfuk etti.
Hem aynı günde, bir parça tereyağı biz ve Üstadımız da bunun bereketini hissediyorduk bittiği dakikada onun mikdarına tevâfuk edip, zannımızca aynı yerde, aynı mikdar, aynı zamanda geldiği gibi; hem buralarda, köylerde, kül içinde yapılan bir çörek, Üstadımızın hoşuna gittiği için sabah‑akşam ondan yiyip ve on beş gün devam edip, bittiği aynı günde, aynı çörekten, onun akrabasından birisi getirdi. Bu tevâfukun hatırı için geri çevirmedi, kabûl etti. Mukâbiline bir teberrük verdi.
274
Gözümüzle bu latîf tevâfuktaki şirin inâyet‑i İlâhiye’nin cüz'î cilvelerini gördük; ve anladık ki, kör tesâdüf işimize karışmıyor. Mânidâr tevâfuk, Risale‑i Nurun kelimâtında ve hurûfâtında olduğu gibi, ona temâs eden harekât ve ef'âlde de öyle mânidâr tevâfuklar var. İnâyete temâs ettiği için, en cüz'î bir şey de olsa kıymeti büyüktür. Böyle uzun yazmak ve ziyâde ehemmiyet vermek isrâf olmaz. Çünkü, mânâsı olan inâyet ve iltifat‑ı rahmet muraddır. Ve o bahis dahi, manevî bir şükürdür.
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Emin, Feyzi

134. Yeni ve eski hurufla Risale‑i Nur neşri hakkında

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Nur fabrikasının sâhibi ile kahraman Tahiri bizi gayet mesrûr eden müjdeler veriyorlar; hem bazı mes'eleleri soruyorlar. Sizlerdeki erkânın verdikleri karar ve münâsib gördüğü tarzlar, benim re'yimin fevkınde inşâallâh isabet ederler. Mâdem benim re'yimi de almak istiyorlar. Şimdilik, evvelce nazlanan matbaacılara lüzum yok. Hem mesleğimize muhâlif yeni hurûfa, Risale‑i Nurun bir nev'i müsâadesi hükmüne geçtiği için, lâzım değil. Sizler, el makinesiyle yazdığınız mikdar yeter. Zâten Nazîf de, el makinesiyle bir derece çalışıyor. Tashihine çok dikkat etmek lâzım. Eski hurûfla elmas kalemli kardeşlerim matbaaya ihtiyaç bırakmıyor. Bize yardım etsinler.
Sorduğunuz ikinci cihet ise, Hâfız Mustafa’ya verdiğim yeni hurûfla iki risale, çoğu ayrı ayrı olsun, bazı da beraber olsun. Gençlere ait risaleciğin başında isim olarak Sirâcü'l‑Gâfilîn veyâhut Gençlik Rehberi nâmı, tevhide ait risaleye Hüccetullâhi'l‑Bâliğa nâmını; veyâhut Misbâhü'l‑Îmân Kerâmet Mecmuasının ismi ise, Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî veya Tasdik‑ı Gaybînin Hâtemi nâmını başında yazarsınız.
Arabî Virdü'l‑Ekber-i Nuriye tab'edilmişse, Arabî bilmeyen Risale‑i Nur şâkirdlerine bir teshîlât olmak için Yedinci Şuâ Âyetü'l‑Kübrâ ve Yirminci Mektûb’da izâh ve tercüme edilen sahifelerinin numaralarını Virdü'l‑Ekberin kenarlarına rakamla bir hâşiyecik gibi yazılsa iyi olur. Yani Bu Arabî makam, filân risalede, filân sahifede izâhı var diye işâret edilse ve elmas kalemli kardeşlerimiz bunu tevzî' edip, herbiri bazı nüshaları böyle işâretlerle kaydetse ve hem el makinesiyle yaptığınız veya matbaadan gelen risalelerden nümûne için bir‑iki nüshasını bize gönderseniz iyi olur.
275

135. Tesanüd ve ittihadı muhafaza etmek; tenkit etmemek ve kusura bakmamak Nur Talebelerine elzemdir

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu şiddetli maddî ve manevî kıştaki galâ ve varlık içinde kaht ve derd‑i maîşet fukaralara ağır basması cihetinde, ekserî fakirü'l‑hâl olan Risale‑i Nur şâkirdlerinin bu dehşetli hâle karşı sarsılmaları ve tesânüdleri bozulması ihtimaliyle ziyâde endişe ediyordum.
Sizler her zamandan ziyâde bu fırtınada tesânüdünüzü ve ittihâdınızı ve birbirinin kusuruna bakmaması, birbirini tenkid etmemesi; Risale‑i Nurun vazife‑i kudsiye-i îmâniyesi hesabına mükellef ve muhtaçsınız. Sakın, birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkid etmeyiniz Yoksa az bir za'f gösterseniz, ehl‑i nifâk istifade edip, sizlere büyük zarar verebilirler.
Derd‑i maîşet zarûretine karşı, iktisad ve kanâatle mukàbele etmeye zarûret var. Menfaat‑i dünyeviye, çok ehl‑i hakikati, ehl‑i tarîkatı dahi bir nev'i rekabete sevkettiği için, endişe ederim. Risale‑i Nur şâkirdleri içinde şimdiye kadar bu cihet onları zedelememiş. İnşâallâh yine zedelemez. Fakat herkes bir ahlâkta olamaz. Bazıları, meşrû dâirede rahatını istese de, i'tirâz edilmemeli.
Zarûrete düşen bir şâkird zekâtı kabûl edebilir. Risale‑i Nurun hizmetine hasr‑ı vakit eden rükünlere ve çalışanlara zekâtla yardım etmek de Risale‑i Nura bir nev'i hizmettir. Hem, yardım edilmeli. Fakat hırs ve tama' ve lisân‑ı hâl ile istemek olmamalı. Yoksa, ehl‑i dalâlet ki, hırs ve tama' yolunda dinini fedâ etmiş; onlar nazarında kıyâs‑ı binnefs cihetiyle, Risale‑i Nurun bir kısım şâkirdleri dahi, dinini dünyaya âlet ediyorlar diye çirkin bir ittiham ile taarruzlarına meydân açar.
Sizler, ara sıra, İhlâs ve İktisad Lem'alarını ve bazen Hücumât‑ı Sitte Risalesini mâbeyninizde beraber okumalısınız. Sizin şimdiye kadar fevkalâde sebat ve metânet ve tesânüd ve ittifakınız, bu memlekete medâr‑ı iftihar olacak ve istikbâlini kurtaracak derecededir. Dikkat ediniz! Bu yeni fırtına, sizin tesânüdünüzü bozmasın.
276
Arabî Virdü'l‑Ekber-i Nuriyeye dair müjdeniz ve kahraman Tâhirlerin ve mübâreklerin sârî ve dehşetli hastalıklara tiryâklar ve ilâçlar yetiştirmeleri ve mütemâdiyen çalışmaları bizi, belki rûhânileri ve ricâlü'l‑gayb zâtları dahi sevindiriyor.
Hulûsi’nin, ve'l‑Asri nükte‑i i'câziyesine karşı tam takdiri ve tasdiki ve Konya’ya tahvîli, Hizmet‑i Nuriye noktasında beni memnun eyledi. Evet, Risale‑i Nur şâkirdlerinin birincilerinden fa'âl birisi, o ehemmiyetli şehre gitmesi lâzım idi.
Kardeşlerim! Lem'a‑i Müdafaâtta, Isparta muhbirleri ünvânıyla bizi hapse sevkeden Ankara’daki zâlimler irâde edilmiş, mecburiyet tahtında öyle demişiz. Şimdi, Isparta, benim mübârek bir vatanım ve çok kıymetdâr kardeşlerimin dahi sevgili vatanları olduğundan; Isparta muhbirleri kelimesini o makamlardan kaldırdım, onların yerlerine, mülhid zâlimler yazdım. Siz de öyle yazınız.
Hem, kahraman Tâhir’in bana yazdığı Müdafaât Risalesinde, İhtiyar Lem'asında, Ankara’ya ait bahsinde, Sekizinci Ricâ yazmış. Hâlbuki Yedinci Ricâdır. Onu da tashih ediniz. Tahiri gibi kahraman bir mahduma sâhib olan ve hânesinde Risale‑i Nurun altı şâkirdi bulunan kardeşimiz Hüsnü Efendiye bilmukabele selâm ve tebrik ederiz.
277

136. Fil Suresi tevafukatının işaretleri

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz kardeşlerim!
Kur'ân’a ait en cüz'î, en küçük bir nüktenin de kıymeti büyük olduğundan; İşârât‑ı Kur'âniyenin bu zamanımıza temâs eden küçük bir şuâ’ı, bugün, Sûre‑i ve'l-Asri nükte‑i i'câziyesi münâsebetiyle, Sûre‑i Fil’den, mânâ‑yı işârî tabakasından, tevâfuk düsturuna istinâden bir nüktesini beyân etmem ihtar edildi. Şöyle ki:
Sûre‑i ﴿اَلَمْ تَرَ كَيْفَmeşhûr ve tarihî bir hâdise‑i cüz'iyeyi beyân ile küllî ve her asırda efrâdı bulunan o gibi ve ona benzeyen hâdiseleri ihtar ve tabakàt‑ı işâriyeden her tabakaya göre bir mânâyı ifâde etmek; umum asırlarda, umum nev'‑i beşerle konuşan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın belâğatının muktezâsı olmasından, bu kudsî sûre, bu asrımıza da bakıyor, ders veriyor. Fenâları tokatlıyor. Mânâ‑yı işârî tabakasından bu asrın en büyük hâdisesini haber vermekle beraber; dünyayı her cihetle dine tercih etmek ve dalâlette gitmenin cezası olarak, cifir ve hesab‑ı ebced ile, Üç cümle”si, aynı hâdisenin zamanına tetâbuk edip işâret ediyor.
Birinci Cümlesi: Kâbe‑i Muazzama’ya hücum eden Ebrehe askerlerinin başlarına ebâbil tayyareleriyle semâvî bombalar yağdırmasını ifâde eden ﴿تَرْم۪يهِمْ بِحِجَارَةٍ cümle‑i kudsiyesi, bin üçyüz ellidokuz edip, dünyayı dine tercih eden ve nev'‑i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semâvî bombalar ve taşları yağdırmasına tevâfukla işâret ediyor.
278
İkinci Cümle: ﴿اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ ف۪ي تَضْل۪يلٍ kelime‑i kudsiyesi, eski zaman hâdisesindeki Kâbe’nin nurunu söndürmek için, hilelerle hücum edenlerin kendileri yokluk, zulümât, dalâlette aksü'l‑amel ile aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi; bu asrın aynen hilelerle, desîselerle, zulümlerle edyân‑ı semâviye kâbesini, kıblegâhını dalâlet hesabına tahribe çalışan cebbâr; mağrûr ehl‑i dalâletin tadlîl ve idlâllerine semâvî bombalar tokadıyla cezalanmasına, aynı tarihi ف۪ي تَضْل۪يلٍ kelime‑i kudsiyesi bin üçyüz altmış makam‑ı cifrîsiyle tevâfuk edip işâret ediyor.
Üçüncüsü: ﴿اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْف۪يلِ cümle‑i kudsiyesi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hitâben, Senin mübârek vatanın ve kıblegâhın olan Mekke‑i Mükerreme’yi ve Kâbe‑i Muazzama’yı hàrikulâde bir sûrette düşmanlarından kurtarmasını ve o düşmanların nasıl bir tokat yediklerini görmüyor musun?” diye mânâ‑yı sarîhiyle ifâde ettiği gibi; bu asra dahi hitâb eden o cümle‑i kudsiye, mânâ‑yı işârîsiyle der ki:
Senin dinin ve İslâmiyetin ve Kur'ânın ve ehl‑i hak ve hakikatin cebbâr düşmanları olan dünya‑perest ve dünyanın menfaati için mukaddesâtı çiğneyen o ashâb‑ı dünyaya senin Rabbin nasıl tokatlarla cezalarını verdiğini görmüyor musun? Gör, bak!” diye mânâ‑yı işârîsiyle bu cümle aynen makam‑ı cifrîsiyle tam bin üçyüz ellidokuz (1359) tarihiyle, aynen âfât‑ı semâvî nev'inde semâvî tokatlarla, İslâmiyete ihanet cezası olarak…” diye mânâ‑yı işârî ifâde ediyor. Yalnız اَصْحَابِ الْف۪يلِ yerinde اَصْحَابِ الدُّنْيَا gelir. Fil kalkar, Dünya gelir. (Hâşiye)
279
Tahlil: ﴿تَرْم۪يهِمْ بِحِجَارَةٍ : iki (ت) sekizyüz; iki (ر) dörtyüz; iki (م) bir (ب) bir (ح) bir (ى) yüz; tenvin vakf olmadığından (ن) ’dur, elli; bir (ه) bir (ج) bir (Medde elif) dokuz; mecmûu bin üçyüz ellidokuz. ف۪ي تَضْل۪يلٍ : (ض) sekizyüz, (ف) seksen, (ت) dörtyüz, iki (ى) yirmi, iki (ل) altmış, tenvin vakfa rastgelmiş, sayılmaz; yekûnu bin üçyüz altmış.
﴿اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْف۪يلِ : iki (ر) bir (ت) sekizyüz; iki (ف)iki (ك) ikiyüz; iki (ل) bir (م) yüz; bir (ع) bir (ص) yüz altmış; dört (ب) üç (ا) bir (ى) bir (ح) yirmidokuz; اَلْف۪يلِ yerine gelen اَلدُّنْيَا ’daki iki (د) bir elif dokuz; bir (ن) elli; bir (ى) on, bir elif bir. Bu yekûn, bin üçyüz ellidokuz, eğer okunmayan elif sayılmazsa, bin üçyüz ellisekiz eder.
280
Hem Arabî, hem Rûmî tarihiyle bu semâvî tokatların ayrı ayrı çeşitlerinin zamanlarına tevâfuk ile parmak basıyor. (Hâşiye) Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâlar eylerim.
Kardeşiniz Said Nursî

137. Risale‑i Nur’un Zülfikarı olan Hizbü’l-Ekber-i Nurî’nin yazılması. Tefekkür mesleği Hizbü’l-Ekber-i Nuriye ile daimî bir surete girdi

Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Sabri’nin tâbiriyle, Risale‑i Nurun Zülfikàrı olan Hizbü'l‑Ekber-i Nurî elhak, me'mûlümüzün fevkınde gayet parlak ve güzel ve dikkatli ve sıhhatli ve yanlışları pek az bir tarzda Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle vücûda gelmiş. Hâfız Ali, Tahiri, Hâfız Mustafa bu vazifede elhak tam çalışmışlar. Risale‑i Nurun eline bir elmas kılınç verdiler.
Kardeşlerim!
Bu kudsî hediyeniz bu şehre girdiği aynı zamanda, daha biz haber almadan memleketimizde talebeler bir kitaba başladığı zaman, Kürtçe meftihâne nâmında bir ziyâfet verdiklerine tam bir misâl olarak, Risale‑i Nurun beş talebesi, ayrı ayrı köylerde, ne biz, ne onlar postadan haberimiz yokken, güyâ bu kudsî kitabın meftihâne”si olarak herbiri, ayrı ayrı taamdan mürekkeb bir küçük ziyâfet nev'inde getirdikleri, hiçbir sebeb yokken, bütün bütün âdete muhâlif bir tarzda o beşlerin bu noktada ittifakı ve tevâfukları, beşimiz; ben, Emin, Feyzi, Hilmi, Tevfik müttefikan karar verdik ki, tesâdüf kat'iyyen imkânı yok. Demek, buradaki Medrese‑i Nuriyenin meftihâne”si olarak, Rahmet‑i İlâhiye tarafından bir kerâmet‑i nuriyedir.
281
Hem otuz günden beri İnebolu’dan her hafta bir‑iki defa geldikleri hâlde; hiçbiri gelmeden, birden, sebebsiz, bir hàs talebe, üç günde yayan olarak, Hizbü'l‑Ekber’le beraber geldi. İkinci gün, güyâ onun için gönderilmiş gibi; matbu' Hizbü'l‑Ekber-i Nuriye’nin bir kısmını aldı, götürdü.
Azîz kardeşlerim! Bu Hizb‑i Nuriye benim şahsıma ait pek büyük bir kerâmet‑i maneviyesi var. Şimdi beyân etmek zamanı geldi.
Yirmiüç sene evvel, Eski Said, Yeni Said’e inkılâb ettiği zaman, tefekkür mesleğinde gittiği için تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ sırrını aradım. Her bir‑iki senede o sır, ya Arabî, ya Türkçe bir risaleyi netice verip sûret değiştiriyordu. Arabî Katre Risalesinden, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesine kadar, o hakikat devam edip sûretler değiştirerek, Hizbü'l‑Ekber-i Nuriye sûret‑i dâimesine girdi. Yirmi seneden beridir ki, ne vakit sıkılsam ve fikir ve kalbe yorgunluk ve usanç gelse bu hizbin bir kısmını mütefekkirâne okumuşsam, o sıkıntıyı ve usanç ve yorgunluğu izâle ediyordu. Hattâ bilâ‑istisna, her gece sabaha yakın dört‑beş saat meşguliyetten gelen usanç ve yorgunluk, o hizbin altısından birisini okumasıyla hiçbir eseri kalmadığı bin defa tekerrür etmiş.
282
Mühim bir hakikati bu hakikat münâsebetiyle bu zamanda ehl‑i medreseye ve hocalara taalluk eden bir mes'eleyi beyân ediyorum. Şöyle ki:
Eski zamandan beri ekser yerlerde medrese tâifesi, tekyeler tâifesine serfürû etmiş; yani inkıyad gösterip onlara velâyet semereleri için müracaat etmişler. Onların dükkânlarında ezvâk‑ı îmâniyeyi ve envâr‑ı hakikati aramışlar. Hattâ medresenin büyük bir âlimi, tekyenin küçük bir velî şeyhinin elini öper, tâbi olurdu. O âb‑ı hayat çeşmesini tekyede aramışlar. Hâlbuki medrese içinde daha kısa bir yol hakikatin envârına gittiğini ve ulûm‑u îmâniyede daha sâfî ve daha hàlis bir âb‑ı hayat çeşmesi bulunduğunu ve amel ve ubûdiyet ve tarîkattan daha yüksek ve daha tatlı ve daha kuvvetli bir tarîk‑ı velâyet; ilimde, hakàik‑ı îmâniyede ve Ehl‑i Sünnetin ilm‑i kelâmında bulunmasını, Risale‑i Nur, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mu'cize‑i maneviyesiyle açmış, göstermiş; meydândadır.
İşte, Risale‑i Nura herkesten ziyâde kemâl‑i şevk ile tarafdârâne ve müftehirâne medrese tâifesinden olan ulemâların koşmaları lâzım ve elzem iken, maatteessüf, daha medrese ehlinin ekseri, kendi medresesinden çıkan bu âb‑ı hayat çeşmesini ve bu kıymetdâr bâkî hazinesini tanımıyor, aramıyor, muhâfaza edemiyor. Lillâhi'l‑Hamd, şimdi tam tamına başladılar. Sözler Mecmuası, hem hocaları, hem muallimleri Nurlara çekti.
Hizb‑i Nuriye başındaki Türkçe parçasının tam Arabî bilen kelimesinden sonra bu yazılsın: Veyâhut: Âyetü'l‑Kübrâ ve Münâcât ve Yirminci Mektûb Risaleleri yanında bulunan ve okuyan.” Hem dördüncü sahifenin nihâyetinden ikinci satırın başındaki لِلْاَوْقَاتِ(و) tekaddüm etmiş, (لِلْاَقْوَاتِ) yazılsın, kût”un cem'idir.
283
Hem yirmiikinci sahifenin dördüncü satırında (وَف۪ي صَح۪يفَةِ حَسَنَاتِنَا)(وَف۪ي صَح۪يفَةِ) kelimesinden sonra Hâfız Ali ve Tahiri ve Hâfız Mustafa ve Nazîf ilâve edilecek. وَاَمْثَالِهِ kelimesi de, وَاَمْثَالِهِمْ yazılacak.

138. Risale‑i Nur’un hizmet ettiği hakaik-ı imaniye her şeyin fevkındedir

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; Isparta Vilâyetini, eskiden beri bir gaye‑i hayâlim olan bir Medresetü'z‑Zehrâ, bir Câmiü'l‑Ezher yapmış. Sizin kalemleriniz, Risale‑i Nuru matbaaya muhtaç etmeyeceğini, böyle kısa bir zamanda bu kadar mükemmel tevâfuklu nüshaları teksir etmesi, bugün sabahleyin söylediğim bir da'vâya, öğlene yakın, sizin, bu Cennet bahçelerinin meyveleri gibi tatlı ve güzel hediyenizi Emin getirdi; sabahtaki da'vâyı tam isbât etti. Da'vâ da budur:
Demiştim: Risale‑i Nurun hizmet ettiği hakàik‑ı îmâniye herşeyin fevkınde olduğu gibi, bu zamanda herşeyden ziyâde onlara ihtiyaç var. Fakat, kalbini öldürmüş, nefsi, hevesâtla şımarmış mülhidler, îmândaki hakikatin derece‑i ihtiyacını inkâr ettiklerinden; Ehl‑i diyânet ve ehl‑i ilmi sevkeden, tahrîk eden makàsıd‑ı dünyeviye ve ihtiyacâtıdır diye, ittiham ediyorlar. O ittihama göre de pek insafsızcasına onlara ilişiyorlar. Bu bedbaht mülhidleri kat'î bir sûrette iskât etmek, bilfiil maddeten öyle fedâkârlar lâzım ki, dünyanın en mühim meşgaleleri belki büyük zararları, onların hakàik‑ı îmâniye ihtiyaçlarını susturmuyor.
Acaba öyleleri var ?” diye hâtırlarına geldi. Evet vardır: İşte Isparta Vilâyeti ve havâlisi İşte, Sandıklı tarafından üç‑dört ay zarfında Risale‑i Nuru herşeye tercih eden efeleri ve mücâhidleri diye da'vâ etmiştim. İki saat sonra, hiç me'mûl etmediğimiz bir tarzda, Rahmetullâh nâmını alan Emin, iki sandıkla o da'vâya iki hüccet gösterdi.
284
Kardeşimiz Kâtib Osman’ın mektûbu, ayrı ayrı çok meraklarıma bir merhem oldu. Cenâb‑ı Hak, onun gibi Risale‑i Nura binler şâkirdleri o medrese‑i nurânîde yetiştirsin, âmîn.
Âtıf’ın da Sandıklı tarafına gitmesi, muvaffakıyet kazanması, değil bizleri, melâikeleri de sevindirdi. Karye‑i İrfan nâmı inşâallâh bir Medrese‑i Nuriye olur. Zâten Âtıf’taki ihlâs, öyle netice vereceğini hissediyordum.
Gül, Nur, Mübârek, Medrese‑i Nuriye, masûm ihtiyarlar hey'etine binler selâm ve selâmetlerine duâ ediyoruz.
Onüç sene evvel Barla’da, beş misli bereketle kerâmet derecesine çıkan tatlı lokmaları ve o lokmaları hediye eden, çok mübârek Hacı Hâfız’ı sürûr ile hâtırımıza getiren bu yeni gelen tatlı lokmaları, beş çeşit tatlı geldi. Herbir tanesine sizlere Cenâb‑ı Hak Cennet’te binler Cennet tatlıları versin, âmîn.

139. Dünya ile alâka sebat ve ihlâs‑ı etemmi zedeler

Azîz kardeşim Husrev!
Cenâb‑ı Hak, merhumeyi mağfiret eylesin! Ve sana ve onun evlâdlarına sabr‑ı cemîl ihsân eylesin! Ben de mâteminize cidden hissedarım.
Senin ağlamana ve ağlayan mektûbuna iştirâk ettim. Evet, sen de benim gibi, dünya ile iki cihetle alâkan kesiliyor. Hem öyle lâzım. Senin gibi Risale‑i Nurun bir fedâisi alâkası olmamalı ve alâka peydâ etmemeli. Alâkalı olsa, fevkalâde bir sebat, bir ihlâsın lüzum ile beraber; bazı ârızalar içinde sarsılır, tam fedâkârlık edemez. O havâlinin kahramanları elhak müstesnâdırlar. Alâkalar onları sarsmıyor. Fakat bazıları; Husrev gibi, Said gibi ve Âtıf ve emsâli gibi bütün bütün alâkasız da bulunmak lâzım.
285
O merhume şimdiye kadar, Risale‑i Nurun hàs talebeleri içinde dâima, her gün, yüz defaya yakın ve hususî ismiyle de, bir defa fecirde, manevî kazançlarımıza on senedir hissedardır. Şimdi vefâtından sonra ismiyle her gün, çok defa hususî duâlarda hissedar olduğu zaman gibi, yine yüz defa hissedar oluyor.
Azîz kardeşim Husrev; seninle çok konuşmak istiyorum. Fakat bu dakikada o kadar vaktim dardır ki, ziyarete gelen dost dört‑beş adama karşı, Beni meşgul etmeyiniz.” diye lüzumsuz hiddet ettim. Her ne ise Oradaki kardeşlerimize hasret ve iştiyakla pek çok selâm ve selâmetlerine duâ ediyorum. Buradaki kardeşleriniz de, sizi tâziye ve oradaki kardeşlerine arz‑ı hürmetle selâm ediyorlar.

140. Risale‑i Nur baştan başa kâinatı nurlandırıyor; ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin altında saklanmak istedikleri perdeleri yırtıyor

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Hizb‑i Nurî’de, hem تَفَكُّرُ سَاعَةٍsırrı, hem küllî bir ubûdiyet bulunduğundan; şimdi bu vakitte, kuvvetli bir emâreyi müşâhede ettim. Bugün, Risale‑i Nurun Hizb-i Nurî’sinden bir kısmını ve Cevşenü'l‑Kebîr’den dahi bir kısmını okurken gördüm ki:
Kâinâtın envâ'ını ve âlemlerini Yirmidokuzuncu Mektûbun âhir kısmı ve ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin beyânında, seyahat‑ı kalbiye ile, herbir ism‑i İlâhî, bu kâinâttaki bir âlemi nurlandırdığını ve zulümâtı dağıttığını gördüğüm gibi; aynen ve daha başka bir şekilde, Cevşenü'l‑Kebîr ve Risale‑i Nur ve Hizb‑i Nurî dahi kâinâtı baştan başa nurlandırıyor. Zulümât karanlıklarını dağıtıyor gafletleri, tabiatları parça parça ediyor. Ehl‑i gaflet ve ehl‑i dalâletin altında saklanmak istedikleri perdeleri yırtıyor gördüm. Kâinâtı, envâ'ıyla pamuk gibi hallâc ediyor, taraklar ile tarıyor müşâhede ettim. Ehl‑i dalâletin boğulduğu en son ve en geniş kâinât perdelerinin arkasında, envâr‑ı tevhidi gösteriyor.
286
Ezcümle: İki gün evvel, ism‑i Hakem nüktesini okuyan bir Nakşî dervişi, güneşin ve manzûmesinin bahsini, Risale‑i Nur mesleğine vech‑i tatbikini anlamamış. Demiş: Bu da ehl‑i fen ve kozmoğrafyacılar gibi bahseder tevehhüm etmiş. Yanımda ona okundu, ayıldı. Bu, bütün bütün başkadır dedi. Demek kozmoğrafyacılar gibi, ehl‑i fennin en son ve geniş nokta‑i istinâdları ve medâr‑ı gafletleri olan perdelerde Nur‑u Ehadiyeti gösteriyor. Orada da düşmanlarını takib ediyor. En uzak tahassungâhlarını bozuyor. Her yerde, huzura bir yol gösteriyor. Eğer güneşe kaçsa, ona der: O bir soba, bir lambadır. Odununu, gazyağını veren kimdir? Bil, ayıl!” Başına vurur.
Hem kâinâtı baştan başa âyineler hükmünde tecelliyât‑ı esmâya mazhariyetlerini öyle gösteriyor ki; gafletin imkânı olmuyor. Hiçbir şey, huzura mâni olmuyor. Ehl‑i tarîkat ve hakikat gibi huzur‑u dâimî kazanmak için kâinâtı, ya nefyetmek veya unutmak ve hâtıra getirmemek değil; belki kâinât kadar geniş bir mertebe‑i huzuru kazandırdığını ve geniş ve küllî ve dâimî kâinât vüs'atinde bir ubûdiyet dâiresini açtığını gördüm.
Daha var, fakat şimdi bu kadar yazdırıldı.

141. Kendi kusurunu görmek, nefis ve enaniyeti bırakmak gerektir

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu defa Hâfız Ali’nin ve Halîl İbrahim’in ve Lütfi’nin bir vârisi Abdullâh’ın, ehemmiyetli üç mektûblarını aldım.
Hâfız Ali’nin, Hizb‑i Kur'ânî ve Hizb‑i Nurî’deki yanlışlardan teessürünü bildiriyor. Kat'iyyen o bilsin ki, o ve Tahiri ve Hâfız Mustafa ve arkadaşlarının gayretleriyle tab'edilen o iki Hizb, bu zamanda, bu şerâit içinde gayet parlak bir muzafferiyet‑i nuriyedir. Onların defter‑i a'mâline, her tarafta hasenâtları geçirilir. Kim okusa, onların hissesi var. Yanlışları, tahminimizden çok azdı. Lillâhi'l‑Hamd kolayca tashih ettik. Lâyık ellere girmiş.
287
Halîl İbrahim’in, Risale‑i Nur hakkında gayet tatlı ve güzel ve mutâbık temsîli ve tavsifi, içinde samîmî ihlâsından ve kanâatinden geldiği cihetle, bizce gayet parlak ve edîbâne düşmüş. Risale‑i Nura ait kısmını lâhikaya yazacağız. Hakikaten, Risale‑i Nurun mühim ve sebatkâr ve dâimî bir rüknü olduğuna şübhe kalmamış. Ona ve rüfekasına her gün hususî duâlarımıza, kazançlarımıza; hususan İnce Mehmed, hissedar olmalarını ve selâmımızı tebliğ edersiniz.
Merhum Lütfi’nin ciddi ve hakîki bir vârisi olan Abdullâh’ın mektûbunda, Risale‑i Nurla alâkadar olan başta Tahiri ve babası ve Ali ve Vehbi, Şükrü, Mustafa, Mehmed, Hüseyin, Mehmed, Hakkı ve bilhassa eskiden Risale‑i Nurda mevkii bulunan Büyük Zühtü gibi kardeşlerimizin selâmları beni çok ziyâde mesrûr eyledi. Ben de o kardeşlerimize, hem selâm hem duâ, hem istid'a ediyorum. Onun mektûbundaki suâller ise, şimdi bu dakikada ise zihnim başka yerle meşgul; onların cevabına bakamıyor. ……
Üçüncü Mes'ele: Bir kardeşimiz, kusurunu görmediği münâsebetiyle, onu îkaz için yazılmış ince bir mes'eledir. Belki size fâidesi olur, diye yazdık:
Bir zaman, evliyâ‑i azîmeden, nefs‑i emmâresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücâhede‑i nefsiyeler ve nefs‑i emmâreden şekvâlarını gördüm. Çok hayret ediyordum.
Hayli zaman sonra, nefs‑i emmârenin kendi desâisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyâde söz dinlemez ve daha ziyâde ahlâk‑ı seyyieyi idâme eden ve heves ve damar ve a'sâb, tabiat ve hissiyat halîtasından çıkan ve nefs‑i emmârenin son tahassungâhı bulunan ve nefs‑i emmâreyi tezkiyeden sonra onun eski vazife‑i seyyiesini gören ve mücâhedeyi, âhir ömre kadar devam ettiren bir manevî nefs‑i emmâreyi gördüm. Ve anladım ki, o mübârek zâtlar, hakîki nefs‑i emmâreden değil, belki mecâzî bir nefs‑i emmâreden şekvâ etmişler. Sonra gördüm ki, İmâm‑ı Rabbânî dahi bu mecâzî nefs‑i emmâreden haber veriyor.
288
Bu ikinci nefs‑i emmârede şuûrsuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslah olsun ve kusurunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip veya tam bir fedâiliğe her hissini maksadına fedâ etsin. Ve Risale‑i Nurun erkânları gibi, herşeyini, enâniyetini bıraksın.
Bu acîb asırda dehşetli bir aşılamak ve şırınga ile hem hakîki, hem mecâzî iki nefs‑i emmâre ittifak edip, öyle seyyiâta, öyle günahlara severek giriyor. Kâinâtı, hiddete getiriyor. Hattâ kendim, bir dakika zarfında, yirmi paralık bir sıkıntı ile, altmış liralık bir haseneye tercih etmeye çalıştım. Hem on dakika zarfında, büyük bir mücâhede‑i manevîde, benim cebhemde, kırk ikilik bir top gibi düşmanlarıma atıp yol açtığı hâlde; o iki nefs‑i emmârenin, muvakkat bir gaflet fırsatında, hodgâmlık ve meyl‑i tefevvuk gibi gayet zulümlü ve zulümâtlı hissiyle, büyük bir şükür ve teşekkür yerine, Ne için ben atmadım?” diye, en çirkin bir riyâ ve rekabet damarını hissettim.
Cenâb‑ı Hakk’a yüzbin şükür ediyorum ki, Risale‑i Nur ve bilhassa İhlâs Risaleleri, o iki nefsin bütün desâisini izâle ve onların açtığı yaraları tedâvi ettiği gibi, o bir dakika ve on dakikadaki hâletleri birden izâle etti. Ve manevî bir istiğfar olan kusurumu bildim. O hatânın muaccel cezası olan içindeki elemden ve azâbdan kurtuldum.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

142. Nur Talebeleri, aralarındaki tesânüdü bozmamaya çok dikkat etmeli

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Birden rûhuma gelmiş bir endişeyi beyân ediyorum:
Ehl‑i dalâlet, Risale‑i Nurun elmas kılınçlarına mukàbele edemedikleri için, şâkirdleri içinde, derd‑i maîşet cihetinden ve bahar mevsimi gafletinden istifade ederek; meşrebler veya hissiyatları muhâlefetinden zaîf damarları bulup, şâkirdler içindeki tesânüdü sarsmak istediklerini hissettim ve anladım.
289
Sakın! Çok dikkat ediniz, içinize bir mübâyenet düşmesin. İnsan, hatâdan hàlî olamaz; fakat tevbe kapısı açıktır. Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize karşı i'tirâza ve haklı olarak tenkide sevkettiği vakit; deyiniz ki:
Biz, değil böyle cüz'î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saâdetimizi Risale‑i Nurun en kuvvetli râbıtası olan tesânüde fedâ etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibariyle dünyaya, enâniyete ait herşeyi fedâ etmek vazifemizdir deyip nefsinizi susturunuz! Medâr‑ı nizâ' bir mes'ele varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrebde olmaz. Müsâmaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

143. Risale‑i Nur her şartta fütuhatına devam ediyor

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; bu gaflet mevsimi olan baharda ve derd‑i maîşet belâsında, Risale‑i Nur fütûhâtında devam ediyor.
İstanbul’dan yazıyorlar ki, oraya giden, başta Husrev’in Mu'cizât‑ı Ahmediye’si olarak, risaleleri her kim görmüş ve okumuş ise, başta Fetvâ Emini Ali Rıza olarak herkes, hayret ve istihsân ile, Bu tarz‑ı ifâde ve isbât ve beyân, hiçbir kitapta bulmamışız. Bu şerâit içinde böyle eserler, hiç kimseye müyesser olmamış.” deyip, kemâl‑i iştiyak ile karşılıyorlar.
Ve Ankara’da, dünyaca yüksek makamlarda, askeriye hey'etinde, kemâl‑i iştiyak ve takdir ile Risale‑i Nuru yazıp okutturuyorlar. Başta Miralay Mehmed Yümnü olarak, mühim askerî paşaları, Risale‑i Nur îmân kurtarıcıdır.” diye takdirkârâne tam teslîmiyetle okuyup istifade ediyorlar.
Hattâ burada da pek çok ayrı ayrı tarzda Risale‑i Nur aleyhinde yaptıkları desîseler ve tedbirler ve şâkirdleri soğutmak ve sarsmak plânları, hususan derd‑i maîşet belâları, Risale‑i Nurun inkişafını durdurmuyor, günden güne tevessü' ediyor. Hattâ en ziyâde hücum edenler dahi, perde altında istifadeye çalışıyorlar.
290
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, inâyet‑i İlâhiye ve himâyet‑i Rabbâniye devam ediyor. Fakat, yalnız ehemmiyetli bir plânla, ayrı bir cebhede, mütemerrid münâfıklar tarafından bir hücum var. Çok ihtiyat ve dikkat ve sebat ve tesânüd lâzımdır ki, onların bu plânı da akîm kalsın. Plân da budur: Risale‑i Nur talebeleri içinde tesânüdü bozmak.”
Onsekiz seneden beri hakkımızda programları, hàs talebeleri bizden kaçırmak, soğutmak idi. Bu plânları akîm kaldı. Şimdi, tesânüdü bozmak ve bazı menfaat‑perest, fakat ehl‑i ilim ve ehl‑i dinden, Risale‑i Nurun cereyanına karşı rakìb çıkarmak sûretiyle intişarına zarar vermeye çalışıyorlar.
Hem Ramazan Risalesinin âhirinde nefs‑i emmâreyi, her nev'i azâbdan ziyâde, açlık ile temerrüdünü terk ettiği gibi; şimdiki ehl‑i nifâkın mütemerridâne sefâhetinin cezası olarak, umuma ve masûmlara da gelen bu açlık ve derd‑i maîşet belâsından, ehl‑i dalâlet istifade edip, Risale‑i Nurun fakir şâkirdlerinin aleyhine isti'mâl etmek ihtimali var.
Mâdem şimdiye kadar ekseriyet‑i mutlaka ile Risale‑i Nur şâkirdleri, Risale‑i Nur hizmetini her belâya, her derde bir çare, bir ilâç bulmuşlar; biz her gün hizmet derecesinde, maîşette kolaylık, kalbde ferâhlık, sıkıntılara genişlik hissediyoruz, görüyoruz. Elbette bu dehşetli yeni belâlara, musîbetlere karşı da, yine Risale‑i Nurun hizmetiyle mukàbele etmemiz lâzımdır.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.

144. Isparta Medresetü'z‑Zehrâ-i Ekber ve Medrese-i Nuriye-i Kübradır

Azîz, sıddık, mübârek, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bir vech‑i i'câzını hàrika kalemiyle gösteren ve mütemâdiyen defter‑i hasenâtına, o yazdığı Kur'ânları okuyanların sevâbları yazılan kıymetdâr Husrev!
291
Bana gönderdiğin iki mübârek nüshadan birincisini size, Hilmi Bey’le gönderdim. Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile, sen; Isparta’dan ayrılacaksınız.” diye ikisini birden bize göndermiştin. Çok da iyi oldu. Şimdi Isparta, Medresetü'z‑Zehrâ-i Ekber ve Medrese‑i Nuriye-i Kübrâ olduğundan, bu kudsî eser, orada, hususan şühûr‑u selâse gelmek üzere bir zamanda lâzımdır. İnşâallâh orada da, bizim gibi cüzleri ile taksim ile hatmeler okunacak.

145. İhtilâf‑ı meşrebinizden, zayıf damarlarınızdan ve derd-i maişet zaruretinden istifade ile ehl-i dalâlet size birbirinizi tenkit ettirmesin

Azîz, sıddık, kardeşlerim!
Bu defa, Hâfız Ali’nin mektûbunda büyük bir beşâret hissettik ki, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ımızı tab'edilecek esbâb var, mâniler yok. Mâdem mübârek Husrev geldi; en birinci hak, bu mes'elede onundur. Ve mâdem iki Ali ile Tahiri, Hâfız Mustafa, hàrika tesânüdleriyle ve şimdiye kadar bütün Risale‑i Nur talebelerini sevindiren ve ehl‑i îmânı memnun ve minnetdâr eden meydândaki hizmetleriyle ve kahraman Rüşdü’nün lâyetezelzel sadâkatiyle, Husrev’le beraber bu büyük ve ağır ve kıymetdâr Hizmet‑i Kur'âniyeye kemâl‑i tesânüdle çalışmak lâzımdır.
Sakın! Dikkat ediniz İhtilâf‑ı meşrebinizden ve zaîf damarlarınızdan ve derd‑i maîşet zarûretinizden ehl‑i dalâlet istifade edip, birbirinizi tenkid ettirmeye meydân vermeyiniz. Meşveret‑i şer'iye ile re'ylerinizi teşettütten muhâfaza ediniz. İhlâs Risalesi’nin düsturlarını her vakit göz önünüzde bulundurunuz. Yoksa, az bir ihtilâf bu vakitte Risale‑i Nura büyük bir zarar verebilir.
292
Hattâ sizden saklamam. İşte şimdi Feyzi de, Emin de biliyorlar ki, mâbeyninizde gayet ehemmiyetsiz bir tenkid, bize burada zarar veriyor gibi. Size, hiç bilmediğim hâlde, bu noktaya dair iki mektûb yazdım ve rûhen çok endişe ediyordum. Acaba yeni bir taarruz mu var?” diye muzdarib idim.
Hem, o zarardandır ki, mübârek Husrev’in gelmesiyle yeni bir şevk ve sür'atle bize Hizb‑i Nurî’nin arkasına ilhâk edilen Münâcât parçası onbeş gün te'hire uğradı. Onbeş gün evvel bize geleceğini tahmin ediyordum.
İnsan kusursuz olmaz ve rakìbsiz de olmaz. Risale‑i Nurun kahraman şâkirdleri her müşkülâta galebe ettikleri gibi; inşâallâh bu ehemmiyetli ve dehşetli mevsimde yine galebe ederler. Safvet ve ihlâslarını bozmayacaklar ve hizmetlerine fütûr getirmeyecekler.
Siz, tedbir‑i maddiyeyi benden daha iyi bilirsiniz; fakat mâdem Husrev’le Rüşdü, Risale‑i Nurda çok ehemmiyetli rükünlerdir. Hem etraflarında, Risale‑i Nurun çok ehemmiyetli şâkirdleri var. Ve mâdem Hâfız Ali, Tahiri, Hâfız Mustafa, Küçük Ali Risale‑i Nur hizmetinde tam muvaffakıyetleriyle tam makbûl oldukları tahakkuk etmiş; bu iki cereyan baştaki iki göz gibi olmalı. Tam bir tesânüd lâzım ki, bu ağır defineye omuzları dayanabilsin.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

146. Risale‑i Nur’a hizmet eden, tuğyanlardan kurtulur

Sava Medrese‑i Nuriyenin kıymetdâr bir talebesi Marangoz Ahmed’in güzel ve hàlis manzûmesi bizi memnun edip, lâhikaya girdi. Hususan Risale‑i Nurun sandalyesinden masûmları inmedikleri ve O nurlu sandalyede oturan, yangınlar, tuğyanlardan kurtulur.” diye sözleri güyâ, tam Medresetü'z‑Zehrâ’nın hakîki bir talebesi, istikbâlden zamanımıza gelmiş, bize tesellî veriyor ve masûm talebelerin çoğalmasını müjde veriyor.
293
Risale‑i Nurun te'lifi başında, başkâtib Şamlı Hâfız Tevfik’in haremi merhume Zehra, ben Barla’da iken, Şamlı Hâfız Risale‑i Nuru yazmasına çalışmak için o merhume, Hâfız’ın bedeline belinde odun taşımakla odun getiriyordu ve Hâfız’ın işlerini görüyordu nurları yazsın. Biz de o merhumeyi o iyiliğine mukâbil, Risale‑i Nurun vefât etmiş hàs talebeleri içinde o vakitten beri duâmızda şerîk ediyoruz, hem duâ edeceğiz.

147. Risale‑i Nur dünyaya ve dünya siyasetine alet edilemez

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu defa beni çok mesrûr eden ve şükre sevk eden ve bu sıralarda hâsıl olan endişemi izâle eden ve Isparta Vilâyeti manevî Medresetü'z‑Zehrâ olduğunu ve Isparta şâkirdleri sebatında ve sadâkatte her yere fâik olduklarını gösteren Risale‑i Nur erkânlarından üç‑dört mektûb ve o mektûbda isimleri bulunan hàs kardeşlerimin, Risale‑i Nura hizmet ve kalemleriyle yardım cihetinde bize gösterdikleri fedâkârâne ulüvv‑ü cenâb, böyle bir zamanda ve böyle bir mevsimde gayet parlak bir inâyet‑i Rabbâniye olduğuna kanâatimiz var.
Nur fabrikasındaki Aliler ve Tahiri’nin istedikleri mu'cizeli Kur'ânımızla i'câz‑ı Kur'ân zeyilleriyle beraber İstanbul’da Hâfız Emin’in yanındadır, okutturuyorlar ve yazdırıyorlar. İsterseniz benim nüshamı Hâfız Emin’den alınız, onun yerine güzelce zeyilli nüshanızdan birisini veriniz, yanında kalsın. Kur'ânın son yazılan nüshasını da lüzum olduğu ve bilfiil tab'etmek için geldiğiniz zaman İstanbul’a göndereceğim.
294
Husrev’in uzun ve te'sirli ve kıymetdâr mektûbu ve hâşiyesinde kahraman Rüşdü’nün küçücük mektûbu ve pek çok alâkadar olduğu ehemmiyetli kardeşlerimizin kalemleriyle bize yardımları ve Risale‑i Nurla iştigâli, herşeye tercih etmeleri ve Husrev’in de mütemâdiyen geleliden beri çalışması isbât ediyor ki, Isparta tamamıyla Risale‑i Nura sâhib olmuş ve bir Said yerinde bin Said’i bulmuş. Cenâb‑ı Hakk’a nihâyetsiz şükür, senâ ve hamd olsun. Mu'cizeli Kur'ânımızın matbaa ve teclid masrafı otuz bin liraya çıkması cihetiyle, bu azîm mes'ele şimdilik te'hir etmesine mecburiyet var.
Re'fet Bey’in bizi hayrete düşüren hayretli ve garîb mektûbunun baştaki kısmı, lâhikaya, medâr‑ı ibret olarak yazıyoruz. Ve bilhassa Ene ve Zerre nâmındaki Otuzuncu Söz’ü her mü'minin ezber etmesi zarûrîdir demesi; ve o eserin kırâatinden sonra Barla’da Abdurrahîm nâmını kazanan ve Rahîm Rahîm zikrini bize işittiren mübârek kedinin bir kardeşi olarak diğer bir kedi, Ezân‑ı Muhammedî’yi (A.S.M.) müştâkàne, insan gibi dinlemesi, bize de sizin kadar hayret ve sürûr verdi. Ve Ezân‑ı Muhammedî’yi (A.S.M.) tam zuhûruna işâret müjdesi telâkki ettik.
Ve Kâtib Osman ve Mehmed Zühtü gibi Hizmet‑i Kur'âniye’de eski ve ehemmiyetli ve kıymetdâr Tenekeci Mehmed’in de rüyası ehemmiyetlidir. Allah hayr etsin. Isparta için çok hayırdır; onun içinde ehemmiyetli bir müjde var.
Re'fet kardeşimizin mektûbu dört cihetle beni memnun etmiş. Zâten eskiden beri Husrev, Re'fet, Rüşdü; hayâlimde, tasavvurumda birleşmişler. Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki, onlardan ümîd ettiğim kemâl‑i sadâkat ve sebat devam ediyor.
Hem Husrev’in ve Hâfız Ali’nin mektûblarında isimleri bulunan sebatkâr kardeşlerime ve Kâtib Osman ve Mehmed Zühtü ve Isparta Hâfız Ali’si ve Sava kahramanlarına birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
Şimdi bu mektûbu yazarken, Risale‑i Nur santralı Sabri’nin mektûbunu Emin getirdi. Açtık, yağmursuzluk bahsine dair Risale‑i Münâcât’ın kesretle yazılması bereketiyle yağmurun gelmesi ve Rahmet‑i İlâhiye’nin fakir fukaraya imdâd edilmesini yazdığını gördük. Benim için ehemmiyetli bir mes'eleyi halletti.
295
Burada da yağmura şedîd ihtiyaç vardı. Yağmur gelecek hiçbir alâmet hissetmiyorduk. Bu kaht zamanında yağmursuzluk, fakir fukaraya çok ağır gelmişti. Ben, üç defa, namazdan sonra, masûm fukaraları ve kalan hayvanları, Risale‑i Nuru şefâatçi yapıp duâ ettik. Birden aynı gece, me'mûlümüzün fevkınde duânın tam kabûlünü gördük.
Ben hayretle, bu cüz'î duâmız, bu küllî mes'eleye ne derece dahli olduğunu bilemedim. Dedim: Her hâlde çok mühim duâlara, duâmız da, binden bir hissesi olmuş.” Şimdi tahakkuk etti ki; Isparta nurânîleri, nurlu manevî duâları, bizi de o rahmetten hissedar eyledi. Hattâ o duâma arkamdan âmîn diyenlerden Feyzi’ye, bu mânâyı, bu hayretimi de ona şimdi söyledim. Evvelce söyleseydim, onun hüsn‑ü zannını ta'dil edemeyecektim. Çünkü o, üstadına en büyük hisse veriyor.
Sabri’nin mektûbunda, Sıddık Süleyman ve Barla’daki kardeşlerimizin selâmları ve eski alâkalarını tam muhâfaza eylemeleri, Barla’daki hayatımı tahassürle hatırlattırdı. Ben de onlara çok selâm ederim.
Mübârek Husrev, mektûbunda, hàs kardeşlerimizden Re'fet, Rüşdü, Kâtib Osman, Osman Nuri, Âtıf ve Feyzi’nin bir yâdigâr‑ı tahattur olarak, birer nüsha yazılarını bizlere hediye edilmelerini yazıyor. Cenâb‑ı Hak, onlara, yazdıkları herbir harfe mukâbil bin hasene versin, âmîn.

148. Risale‑i Nur siyasî cereyanlarla müşterek görünmemek için ziyade ihtiyat ve tevakkufa muhtaç olmuştur

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Her vakit ihtiyat iyidir. Zâten Hazret‑i İmâm-ı Ali de Radıyallahu Anh kerâmetkârâne, bize ihtiyatı tavsiye ediyor. Şimdi, Şark tarafında yeni bir hâdise:
296
Bir şeyh tarafından, kendi mürîdleri ve halifeleri vâsıtasıyla din lehinde, eskiden beri meşhûr olmuş Şeyh Ahmed nâmında türbedâr‑ı Nebevî tarafından vasiyetnâme‑i Peygamberî (A.S.M.) nâmında bir eser, o havâlide gezmiş, intişar etmiş. Oralarda çalışan kahraman Salâhaddin’i bir derece ihtiyata sevkedip, bütün siyasetlerin fevkınde ve siyasetlere tenezzül etmeyen Risale‑i Nur cereyanı, öyle siyasete temâs edebilen cereyanlarla iştirâki görünmemek için, daha ziyâde ihtiyat ve tevakkufa mecbur olmuş. Bugün, beş ay, Ankara’ya bir vazife ile gitmek için buraya geldi. Bir hafiye onu takib edip o da arkasından girdi. Ben o câsusa Salâhaddin kalktıktan sonra dedim ki:
Risale‑i Nur ve ondan tam ders alan biz şâkirdleri, değil dünya siyasetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risale‑i Nuru âlet edemeyiz ve şimdiye kadar da etmemişiz. Biz, ehl‑i dünyanın dünyalarına karışmıyoruz. Bizden zarar tevehhüm etmek dîvâneliktir.
Evvelâ: Kur'ân, bizi siyasetten men'etmiş; ki elmas gibi hakikatleri, ehl‑i dünyanın nazarında cam parçalarına inmesin.
Sâniyen: Şefkat, vicdân, hakikat, bizi siyasetten men'ediyor. Çünkü tokada müstehak dinsiz münâfıklar onda iki ise, onlarla müteallik yedi‑sekiz masûm bîçâre, çoluk‑çocuk, zaîf, hasta, ihtiyarlar var. Belâ ve musîbet gelse, o sekiz masûmlar o belâya düşecekler. Belki o iki münâfık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için, siyaset yoluyla, idare ve âsâyişi ihlâl tarzında neticenin husûlü de meşkûk olduğu hâlde girmek, Risale‑i Nurun mâhiyetindeki şefkat, merhamet, hak, hakikat şâkirdlerini men'etmiş.
Sâlisen: Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl‑i hükûmet, ne şekilde olursa olsun, Risale‑i Nura eşedd‑i ihtiyaçla muhtaçtırlar. Değil korkmak veyâhut adâvet etmek, en dinsizleri de, onun dindarâne, hak‑perestâne düsturlarına tarafdâr olmak gerektir. Meğer ki, bütün bütün millete, vatana, Hâkimiyet‑i İslâmiye’ye hıyânet ola.
Çünkü bu millet ve vatan, hayat‑ı ictimâiyesi ve siyâsiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için, beş esâs lâzım ve zarûrîdir.
297
Birincisi: Merhamet.
İkincisi: Hürmet.
Üçüncüsü: Emniyet.
Dördüncüsü: Haram ve helâli bilip haramdan çekilmek.
Beşincisi: Serseriliği bırakıp itâat etmektir.
İşte Risale‑i Nur, hayat‑ı ictimâiyeye baktığı vakit bu beş esâsı te'min edip, hem âsâyişin temel taşını tesbit ve te'min eder. Risale‑i Nura ilişenler kat'iyyen bilsinler ki; onların ilişmesi, anarşilik hesabına, vatan ve millete ve âsâyişe düşmanlıktır.
İşte bunun hülâsasını o câsusa söyledim. Dedim ki: Seni gönderenlere böyle söyle.
Hem de ki: Onsekiz senedir bir defa kendi istirahati için hükûmete müracaat etmeyen ve yirmibir aydır dünyayı herc ü merc eden harblerden hiçbir haber almayan ve çok mühim makamlarda çok mühim adamların dostâne temâslarını istiğnâ edip kabûl etmeyen bir adama, ondan korkup, tevehhüm edip, dünyanıza karışmak ihtimaliyle evhâma düşüp, tarassudlarla sıkıntı vermekte hangi mânâ var? Hangi maslahat var? Hangi kanun var? Dîvâneler de bilirler ki, ona ilişmek dîvâneliktir.” dedik. O câsus da kalktı gitti.
Umum kardeşlerimize, hususan erkânlara ve matbaacılara, hususan Hizb‑i Nuriye’nin nâşirleri olan Hâfız Ali, Kahraman Tahiri ve Hâfız Mustafa ve rüfekalarına birer birer selâm ediyoruz.

149. Risale‑i Nur’un mesleği müsbet hareket etmektir, mübareze değil

Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ediyorum ki, bu acîb zamanda, sizin gibi hàlis, muhlis, mahviyetli, fedâkâr kardeşleri bize ihsân eylemiş.
Bu defa Husrev’in, Hâfız Ali’nin, Hâfız Mustafa’nın, Küçük Ali’nin birbirine hitâben yazdıkları dört mektûblarını okudum. En derin kalbimde bir sürûr, bir hiss‑i şükrân, bir memnuniyet hissettim. Bu çok kıymetdâr kardeşlerimin ne derece àlî himmet ve yüksek rûhlu, Risale‑i Nur hizmetinde ne derece fedâkâr olduklarını anladım. Ve Risale‑i Nur böyle kuvvetli ve hàlis ellere tevdî' edildiğinden, bize kat'î kanâat verdi ki; Risale‑i Nur mağlûb olmayacak. Bu kuvvetli tesânüd, onu dâima yaşattırıp parlattıracak.
298
Evet kardeşlerim! Sizler, ihlâs sırrını tam muhâfaza ediyorsunuz. Bu kadar esbâb‑ı tefrika içinde vahdetinizi muhâfaza, hakikaten bir hàrikadır.