Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

126. Zahirî muvaffakıyetsizlik çok defa hakkımızda bir inayet perdesi olmuş

Azîz, sıddık kardeşlerim!
﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırrıyla çok tecrübelerin neticesinde, çok defa zâhirî muvaffakıyetsizlik, hakkımızda birer inâyet perdesi olduğuna bir emâresi, belki bir delili de; bu sene biz, her tarafta bir nev'i taarruz, o taarruzdan bir nev'i cüz'î tevakkuf, hem matbaaların kapıları şimdilik Risale‑i Nura, hattâ yeni hurûfla dahi kapanması hayırdır. Birkaç cihette inâyettir ve himâyettir.
Evvelâ: Bu sene perde altında insanlar, eşedd‑i zulüm ile rızık hakkında bir dehşetli ameliyât ve kader‑i İlâhî, hakîmâne bir adâletle, çoktan beri terâküm eden zekâtları ve cizyeleri almak ve hadden çok ziyâde tecâvüz eden hırsı ve ihtikârı tokatlamak için, umumî bir ameliyât‑ı cerrâhiye hengâmında, elbette yalnız, îmâna ve âhirete hasr‑ı nazar eden ve vazife noktasından hayat‑ı ictimâiyeye çok bakmayan ve ihlâs‑ı tâmmı kazanmak için hiçbir maksada âlet ve hiçbir dünyevî cereyana tâbi olmayan Risale‑i Nurun parlak ve kuvvetli hizmeti, tesettür perdesi altından çıkıp âşikâr bir tarzda olsaydı, her hâlde birinci ameliyât‑ı insaniye ona ilişecekti.
263
Ve ikinci ameliyât‑ı kaderiye rızık ve mide üzerine olması cihetiyle; ya insanların nazarlarını o hizmetten çevirecekti, mideleriyle meşgul edecekti, veyâhut o hizmetin ihlâsını bir derece kırıp maîşet derdinin bir hissesi onda bulunacaktı.
Sâniyen: Yazılmasına şimdilik lüzum yok
Sâlisen: İzhârına bu zamanda izin yok Fakat, mâdem şâkirdlerin gayret ve şevk ve himmetleri şimdiye kadar matbaalara ihtiyaç bırakmamışlar, inşâallâh o kudsî hizmette devam edip, o elmas kalemler ile neşr‑i envâr edecekler. Mâdem, bütün bütün mesleğimize muhâlif olan yeni hurûfu bir‑iki risale için kabûl ettiğimiz hâlde matbaacılar çekindiler, o hayr‑ı azîmi kaybettiler. Siz, o iki risaleyi, bizim hesabımıza, kahraman kardeşlerimizden yirmi‑otuz zâta tevzî' ederek, yirmi‑otuz nüshayı eski hurûfla yazdırınız. Yazan kalem sâhiblerine dâimî hasenât kazandıran o pek büyük hayrı, siz kazanınız. Eğer yeni hurûfla, el makinesiyle o iki risaleden yazılmış nüshalar varsa, bize bazı nüshalar gönderiniz.

127. Sikke‑i Tasdik-i Gaybî risalesi için tenbih ve ihtar

İşârât‑ı Kur'âniye ve Üç Kerâmet‑i Aleviye ve Kerâmet‑i Gavsiye Hakkındaki Sikke‑i Gaybiye Risalesine Bir Tenbih ve İhtardır
Bu gayet mahrem risaleler nasılsa muannid bir nâmahremin eline bu risalelerden birisi geçmiş. Gayet sathî ve inâd nazarıyla bir‑iki yerine haksız bir i'tirâz ile ehemmiyetli bir hâdiseye sebebiyet verdiğinden, bu mecmua, Risale‑i Nurun hàs talebelerine belki ehass‑ı hàvâssa mahsûs olduğu hâlde ve benim vefâtımdan sonra intişarına müsâade olmasıyla beraber; şimdi mezkûr hâdisenin sebebiyle herkese değil, belki ehl‑i insaf ve Risale‑i Nurla alâkadar ve talebelerinden bulunanlara hàslardan birkaç şâkirdin tensibiyle gösterilebilir fikriyle yazdık.
264
İkinci Nokta: Bu risale, Sikke‑i Gaybiye baştan aşağıya kadar bir tek neticeye bakar. Bine yakın emârelerle, Risale‑i Nurun makbûliyetine gaybî bir imza basıldığını isbât ediyor. Böyle bir tek da'vâya bu derece kesretli ve ayrı ayrı cihetlerde binler emâreler ve îmâlar onu göstermesi ilmelyakìn değil, belki aynelyakìn, belki hakkalyakìn derecesinde o da'vâyı isbât eder.
Üçüncü Nokta: Bu risaleyi mütâlaa eden zâtlar, inceden inceye, hususan cifrî hesabatına meşgul olmaya lüzum yok. Hem, bir kısmı anlaşılmasa da zararı yok. Hem, umumunu okumak da lâzım değil. Hem, Kerâmet‑i Gavsiye’nin âhirinde, ikiyüz yirmidördüncü sahifede, Şamlı Hâfız Tevfik’in fıkrasından başlayıp âhire kadar mütâlaadan sonra ve baştaki mukaddimeyi de okuduktan sonra istediği parçayı okusun.

128. Bizim mesleğimizde sohbet‑i sûriyenin ehemmiyeti azdır

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Hem Kâtib Osman’ın, hem mübâreklerden İbrahim’in, hem Nur fabrika sâhibinin, hem Hulûsi‑i Sânînin mektûbları bir‑iki günde geldiler. Merak ile mahzûn kalbimizi müferrah eylediler.
Kâtib Osman’ın mektûbunda, hususî selâmlarını gönderdiği zâtların; hususan kahraman Rüşdü, Zühtü Bedevî ve Nuri kardeşlerimize hàssaten ve umuma selâm ve selâmetlerine duâ ve Husrev’in yakında gelmesinin tebşîri, onun hakkındaki merakımızı izâle etti. Mâşâallâh! Kâtib Osman da, Husrev gibi mûcib‑i merak noktaları yazıyor.
Onun mektûbunu getiren Halıcı İbrahim demiş ki: Sıddık Süleyman, Rüşdü buraya gelmek ihtimali var.” O kahraman kardeşim yakìnen bilsin ki ben, ondan ziyâde ona müştâkım. Fakat o her gün, hàs dâiresinin birinci safında ma'nen yanımızda bulunuyor, manevî kazançlarımıza da hissedar oluyor. Bizim mesleğimizde sohbet‑i sûriye ehemmiyeti azdır. Hem, bu dehşetli ameliyât‑ı dâhiliye hengâmında ve yol masrafı çok ziyâde olduğundan, gelmek münâsib olmuyor. Ve vehham ehl‑i dünya, burada, ziyâde bize dikkat ediyorlar. Hattâ bu bayramda, kapımı ziyaretçilere kapadık.
265
Hâfız Ali’nin mektûbunda, Rüşdü’nün bir teşebbüsü var ki; gençlere ait dört‑beş parça ders ki, Hâfız Mustafa’ya vermiştim ki tab'etsin. Cenâb‑ı Hakk’a şükür, sizin kesretli kalemleriniz matbaaya ihtiyaç bırakmıyor. Eğer kolayca, ucuzca mümkün olsa, eski veya yeni hurûfla yaparsınız.
Hâfız Ali’nin mektûbunda, Risale‑i Nura karşı kemâl‑i mahviyetle kemâl‑i ihlâsı ve irtibatı, onun eskiden beri takdir ettiğim bir hâsiyet‑i mümtâziyesini göstermekle beraber; benim gibi bir bîçâreyi de şefâatçi yapıp, ben de onun kemâl‑i samîmiyetini şefâatçi yapıp duâsına âmîn derim.
Mübârek köyünden, mübârekler cemâatinden, mübârek İbrahim’in bereketli mektûbunu okudum. Beni memnun eden çok sözler var içinde. Ve bilhassa benim başıma yağan yağmurdan rüyada içmesi ve biraderzâdesi Osman’ın ileride Risale‑i Nura talebe olması için, kendini okutması bizi mesrûr eyledi. Cenâb‑ı Hak, öyle mübârekleri o köyde çoğaltsın. Âmîn

129. İnsan için gerçek teselli, yardım ve dayanak noktasını veren Kur’an’ın esâsâtını bu zamanda en parlak ve kuvvetli gösteren Risale‑i Nur’dur

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Risale‑i Nurun hakkâniyetine ve ehemmiyetine dair bir imza‑yı gaybî hükmünde olan yazdığınız mecmua‑i işârâta, Lâhikadan intihâb ettiğinizden iki misli daha ilâve ettik. Eğer siz de kendinize öyle bir mecmua yazmışsanız, ilâve ettiğimiz mikdarı size de göndereceğiz. Bu mecmuanın gösterdiği kıymet Risale‑i Nurda bulunduğunu, bu zamanın dehşetli fırtınaları isbât ediyor.
Evet kardeşlerim, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm, İncil‑i Şerîfte demiş ki: Ben gidiyorum, size tesellîci gelsin Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin.” demesiyle Kur'ânın beşere gayet büyük bir neticesi, bir gayesi, bir hediyesi; tesellîsidir.
266
Evet, bu dehşetli kâinâtın fırtınaları ve zevâl ve tahribâtları içinde ve bu boşluk nihâyetsiz fezâda herşey ile alâkadar olan insan için hakîki tesellîyi ve istinâd ve istimdâd noktalarını yalnız Kur'ân veriyor. En ziyâde o tesellîye muhtaç bu zamandır. Bu asırda, en ziyâde kuvvetli bir sûrette o tesellîyi isbât eden, gösteren Risale‑i Nurdur. Çünkü zulümât ve evhâmın menba'ı olan tabiatı, o delmiş geçmiş, hakikat nuruna girmiş. Onaltıncı Söz gibi ekser parçalarında, hakàik‑ı îmâniyenin yüzer tılsımlarını keşf ve izâh edip, aklı inkârdan ve tereddüdlerden kurtarmış.
İşte bu hakikat içindir ki; bu çok usandırıcı ve dehşetli zamanda, usandırmayacak bir tarzda, çok tekrar ile beraber; aklı başında olanları Risale‑i Nurla meşgul ediyor. Re'fet Bey’in mektûbunda dediği gibi, Risale‑i Nurun en bâriz hâsiyeti, usandırmamak. Yüz defa okunsa, yüzbirinci defa yine zevkle okunabilir.” Pek doğru demiş.
Risale‑i Nurun tercümânı, hakîki vazifesinin haricinde dünyadaki istikbâliyata ara sıra bakması, bir derece zâhirî bir müşevveşiyet verir. Meselâ, bundan otuz‑kırk sene evvel diyordu: Bir Nur gelecek, bir Nurânî âlemi göreceğiz.” deyip; o mânâ, geniş bir dâirede ve siyasette tasavvur edilmiş.
Hem bundan ondört, onbeş sene evvel, Dinsizliği çevirenler müdhiş semâvî tokatlar yiyecekler.” diye büyük, geniş, küre‑i arz dâiresindeki bu dehşetli hâdiseyi, dar bir memlekette ve mahdûd insanlarda tasavvur etmiş. Hâlbuki istikbâl, o iki ihbar‑ı gaybiyeyi tasavvurunun pek fevkınde tefsir ve tâbir eyledi.
Evet, Eski Said’in Bir Nur âlemi göreceğiz.” demesi, Risale‑i Nur dâiresinin mânâsını hissetmiş; geniş bir dâire‑i siyâsiye tasavvur ettiği gibi, sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا ’nın remziyle, onüç ondört sene sonra, Dinsizliği, zındıklığı neşredenler, pek müdhiş tokatlar yiyecekler.” deyip o hakikati dar bir dâirede tasavvur etmiş. Şimdi zaman, o iki hakikati tam tâbir ve tefsir etti.
267
Evet, başta Isparta Vilâyeti olarak Risale‑i Nur dâiresi, birinci hakikati pek parlak ve güzel bir sûrette gösterdiği gibi; ikinci hakikati de, medeniyet‑i sefîhenin tuğyanını ve maddiyûnluk (Hâşiye) tâununun aşılamasını çeviren ve idare eden ervâh‑ı habîsenin başlarına gelen bu dehşetli semâvî tokatlar, geniş bir dâirede, o sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا ’nın hakikatini tam tamına isbât etmiş.
Risale‑i Nur, kat'î bürhânlara istinâden, hükümleri, sâir hakàikta, aynı aynına, te'vilsiz, tâbirsiz hakikat çıkması ve yalnız işârât‑ı tevâfukiye ve sünûhât‑ı kalbiyeye i'timâden beyânâtı, böyle dünyevî olan mesâil‑i istikbâliyede neden bazen tâbir ve te'vile muhtaç oluyor, diye hâtırıma geldi.
Böyle bir cevab ihtar edildi ki: Gaybî istikbâl‑i dünyevîde ve dünya işlerinde, başa gelen hâdisâtı bildirmemekte Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’in çok büyük bir rahmeti saklandığını ve gaybı gizlemekte, çok ehemmiyetli bir hikmeti bulunduğu cihetle, gaybî şeyleri haber vermekten yasak edip, yalnız mübhem ve mücmel bir sûrette, ya ilhâm veya ihtar ile bir emâreyi vesile ederek, keşfiyâtta ve rüya‑yı sâdıkada, bir kısım gaybî hakikatleri ihsâs eder. O hakikatlerin hususî sûretleri vukû'undan sonra bilinir.”
268
Kardeşlerim, bu defa Hilmi Bey ile gelen Re'fet ve Rüşdü’nün mektûbları bizi çok sevindirdi. Zâten Husrev, Re'fet, Rüşdü Risale‑i Nura intisabda eskiden beri beraber bulunmalarından, ben birisini tahattur etsem, üçü birden hâtıra geliyor. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ki, bu dehşetli fırtınalar, onları ve sizleri sarsmadı. Mâşâallâh, Re'fet, şimdi de eski sadâkatini ve tam alâkasını tamamıyla muhâfaza ettiğini anladık. Bir‑iki senedir ondan hiçbir mektûb ve Hizmet‑i Kur'âniye’deki vaziyetinden bir haber alamamıştım, merak ediyordum. Bu defa mektûbunda, Ne vakit bir araya gelsek, Sözler’den birini açıp okuyoruz, tatlı tatlı istifade edip, Üstadımızla görüşüyoruz.” demesi; bizi sürûr ile şükre sevk etti. Sadâkatte nâmdâr Rüşdü’nün mektûbunda merak ettiğim noktaları beyân etmesi ve Hizmet‑i Nuriye tevakkuf etmemesi ve sizlere sıkıntı olmaması, bizi çok mesrûr eyledi.
Latîf bir tevâfuk: Ahmed Nazîf’in bu defa çok meşgaleler içinde yazdığı, yalnız Ondokuzuncu Mektûb’da ( Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.)) tevâfukâtın mecmûu, dokuzbin sekizyüz otuzüç adede bâliğ olduğunu gördük. O mektûbdaki Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) bir kerâmetidir diye hükmettik.

130. Risale‑i Nur’a çalışanlara hüsn-ü maişet ve bereket, mâni olanlara ise tokatlar gelir

Risale‑i Nur şâkirdlerinden Emin ve Feyzi’nin bir fıkrasıdır
Hem, Risale‑i Nurun kasabalara ve cemâatlere berekete medâr olması ve ona zarar edenlere tokat gelmesi gibi, şahıslara da pek zâhir bir sûrette, hem bereket ve hüsn‑ü maîşet (ona çalışanlara) ve gaybî tokatlar, onun aleyhinde çalışanlara gelmesi, bu havâlide çok hâdiseleri var. Biz, kendi nefsimizde; çalıştığımız zaman, pek zâhir bir sûrette bir hüsn‑ü maîşet, bir inâyet gördüğümüz gibi; Risale‑i Nur veya şâkirdleri aleyhine çalışanlara, şiddetli tokatlar geldiğini görüyoruz.
Ezcümle: Risale‑i Nurun erkânından birisi, kat'î bir sûrette haber veriyor ki; üç‑dört adam, dünya servetinin hatırı için toplanıp, münâfıkâne tedbir kurdukları hengâmda; üç gün sonra, o üç‑dört adamın hâneleri ve birinin dükkânı yanıp, herbiri binler lira zâyiâtla tokat yediler.
269
Hem bir dessâs câsus adam, Risale‑i Nur şâkirdleri aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün, serbest olarak Ben, bir ipucu bulamadım ki bunları hapse soksam. Eğer bir ipucu bulsam onları hapse sokacağım.” diye ilân ettiği vakitten iki gün sonra, bir yapıp, Risale‑i Nur şâkirdleri yerinde, o adam, iki sene hapse girdi.
Hem bedbaht, muannid bir adam, Risale‑i Nur aleyhinde, hem şâkirdlerinin bir rüknü aleyhinde mütecâvizâne bulunduğu hengâmda, bir‑iki gün sonra meyhâneye gidip, içe içe çatlamış, orada ölmüş. Bu nev'iden çok hâdiseler var. Demek Risale‑i Nur, dostlara tiryâk olduğu gibi; düşmanlara da sâika oluyor.

131. Gavs‑ı Azam’ın da müjdesi ile Üstadımız inayet ve teshîle mazhardır

Risale‑i Nur şâkirdlerinden Hâfız Tevfik, Mehmed Feyzi, Emin, Hilmi, Kâmil’in bir fıkrasıdır
Gavs‑ı A'zam’ın, Üstadımız hakkında فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِfıkrasıyla, inâyet ve teshîle mazhar olduğuna ve tevâfuk, Risale‑i Nurun kerâmetinin bir mâdeni bulunduğuna pek çok emârelerden, bu bir‑iki gün zarfında, küçük ve latîf, fakat kat'î kanâat veren cüz'î hâdiselerin tevâfukunda gözümüzle gördüğümüz inâyet‑i Rabbâniye’nin nümûnelerinden beş‑altısını beyân ediyoruz ki onlar, bu iki gün zarfında beraber vukû' bulmuş.
Birincisi: Dün, Üstadımıza, Risale‑i Nura ait üç hizmet lâzım geldi. Kimse de yok. Biz de uzaktayız. Merdivenden inip, bir çocuğu bulup, bizlere göndermek niyetiyle kapıyı açtı. Risale‑i Nurun o hizmetini görecek fevkalâde bir tarzda, dakikasıyla, üç şâkirdi kapıya geldiler.
İkincisi: İki seneden ziyâde Risale‑i Nurun mühim parçaları, Risale‑i Nurun berekâtıyla hânesi yangından kurtulan Hâfız Ahmed kendine yazdırıp, başka bir kaza ve nahiyede bulunan bir‑iki zât onları, istinsah için aldılar. İki seneden beri ellerinden kaçırıp, mahcûbiyetlerinden haber vermedikleri için hem biz, hem Hâfız Ahmed, merak, hem hiddet ediyorduk. O kitaplar, bugün geldiği aynı vakit, dün aynı saatte, Üstadımıza, beş seneden beri, her birkaç gün zarfında kolaylık için bir parça yemek pişirmek ile hatırını soruyordu. İki seneden beri o âdeti terketmişti. Hem komşuluktan da başka yere nakletmesiyle, iki senedir o âdet terkedilmiş iken, yine dün, o aynı saatte, iki sene evvelki aynı âdetiyle, o zâtın hânesinden, aynen eskisi gibi, küçücük bir hatır sormak nev'inde oğlu getirdi. Üstadımız dedi: İki sene evvelki âdete lüzum kalmamış, siz de komşuluktan gitmişsiniz dedi. Bugün aynı vakitte, o Hâfız Ahmed’in yazdırdığı kaybolan kitaplar, mükemmel bir sûrette istinsah ile beraber geldi. Bizde şübhe bırakmadı ki, bu latîf tevâfuk da, Risale‑i Nur hakkındaki inâyetin bir cilvesidir.
270
Üçüncüsü: Üstadımız, aynı yine bugün Emin’e dedi: Üç‑dört aydır her hafta karyesinden buraya gelen hâne sâhibesi gelmedi; kirasını, dört aydır almadı. Her hâlde cevab gönderin gelsin, alsın dediği aynı dakikada, dört aydan beri yanına gelmeyen o hâne sâhibesi kapıyı vurdu, geldi. Beş aylık kirasını aldı. Üstadımız, bu hâdise‑i inâyetten memnuniyeti için, uzak bir nahiyeden gelen, yuvarlak, hiç görmediğimiz ve burada bulunmayan bir küçük ekmeği o hâne sâhibesine verdi. Aynı vakitte, yirmi dakika zarfında, burada bulunmayan aynı ekmekten, iki sene Risale‑i Nurun iki kitabını alıp mütâlaasının manevî ücretinden binde bir ücret olarak geldi. Ve bir parçacık aşûre çorbasını dahi yine o ev sâhibesine verdi. Aynen, o aşûrenin on misli kadar, latîf üç ekmek, yine iki sene iki kitabın okunmasına binde bir ücreti diye geldi. Gözümüzle gördük.
Hem yine Üstadımız, bugün, o hâne sâhibesine, yedi senedir adını bilmediği için İsmin nedir?” diye sormuş. O da demiş: Hayriye”dir. Hayriye isminde olmak tevâfukuyla, iki saat sonra, Hayri nâmında Risale‑i Nurun bir şâkirdi haberimiz yokken İstanbul’a gitmiş. Hem ticâret münâsebetiyle iki mühim şâkirdler dahi gidip geç kaldılar. Maddî, manevî fırtınalar münâsebetiyle Üstadımız onları, hem oradaki mühim bir şâkirdi çok merak ediyordu. Bugün o Hayri, iki saat Hayriye’den sonra geldi; o üç şâkird hakkındaki merakı izâle ettikten sonra, dört aydan beri devam eden tefârik nâmında Üstadımızın bir kokusu bugün bitmişti. Hayri’nin elinde bir küçük şişe Dedi: Size tefârik getirdim.” Biz de bu küçük, latîf tefârikteki tevâfuka Bârekallâh, dedik.
Bu iki gün zarfında bu küçücük nümûneler gibi, Üstadımız, Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin tashihâtıyla meşgul olduğu için, bunlardan başka çok nümûneleri görmüş. Mâdem iki günde böyle inâyetin cilvelerini görüyoruz; Risale‑i Nur dâiresi içinde dikkat edilse herkes kendi nefsinde hizmeti derecesinde böyle nümûneleri görebilir.
271
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden:
Hâfız TevfikEVET
HilmiEVET
KâmilEVET
HayriEVET
Mehmed FeyziEVET
Emin EVET
Gözümüzle gördük.
Evet, ben de tasdik ediyorum. Said Nursî

132. Rahmet‑i İlâhiyeden ileri şefkat olunmaz. / Felek ve zamandan şikâyetten Sani-i Zülcelâl’e itiraz çıkmaz mı?

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu şiddetli kışta ve manevî, dehşetli, ayrı tarz bir kışta ve nev'‑i beşer ictimâî hayatında müdhiş kanlı diğer tarz bir kışta, çırpınan bîçârelere rikkat‑i cinsiye ve şefkat‑i nev'iye cihetinden gayet derecede bir hüzün ve elem hissettim. Çok yerlerde beyân ettiğim gibi, yine Erhamürrâhimîn ve Ahkemü'l‑Hâkimîn olan onların Hàlık‑ı Kerîm ve Rahîmin hikmet ve rahmeti, benim kalbimin imdâdına yetişti. Ma'nen denildi ki:
Senin bu şiddet‑i teessürün, O Hakîm ve Rahîmin hikmetini, rahmetini bir nev'i tenkid hükmüne geçer. Rahmet‑i İlâhiye’den ileri şefkat olunmaz. Hikmet‑i Rabbâniye’den daha ekmel hikmet, dâire‑i imkânda olamaz. Âsîler, cezalarını; masûmlar, mazlumlar, zahmetlerinden on derece ziyâde mükâfâtlarını alacaklarını düşün! Senin dâire‑i iktidarının haricinde olan hâdisâta, O’nun merhamet ve hikmet ve adâleti ve Rubûbiyeti noktasında bakmalısın!” Ben de, o lüzumsuz şiddetli elem‑i şefkatten kurtuldum.
272
Otuz sene evvel aşâirlerde gezerken, böyle suâl ettiler: Acaba şu zaman ve dehrin şikâyetindeki, hattâ büyük zâtlar ve evliyâlar dahi felekten ve zamandan şikâyet ediyorlar Ondan, Sâni'‑i Zülcelâl’in san'at‑ı bedî'ine i'tirâz çıkmaz ?”
Cevab: Hayır ve asla! Belki mânâsı şudur: Güyâ şikâyetçi der ki: İstediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hâl; hikmet‑i ezeliyenin düsturuyla tanzim olunan âlemin mâhiyeti müstaid değil ve inâyet‑i ezeliyenin pergeliyle nakşolunan feleğin kanunu müsâid değil ve meşîet‑i ezeliyenin matbaasında tab'olunan zamanın tabiatı muvâfık değil ve mesâlih‑i umumiyeyi te'sis eden Hikmet‑i İlâhiye râzı değildir ki; şu âlem‑i imkân, Feyyâz‑ı Mutlak’ın yed‑i kudretinden, şu ukùlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştihâsıyla istediğimiz herbir semerâtı koparsın. Verse de, tutamaz, düşse de kaldıramaz.” Evet, bir şahsın tehevvüsü için büyük bir dâire‑i muhîta hareket‑i mühimmesinden durdurulmaz.
İşte, otuz sene evvelki cevaba Risale‑i Nur dahi zelzeleler bahsinde, böyle küçük bir hâşiye ilhâk ediyor ki:
Herbir unsurun, maddî ve manevî kış ve zelzele gibi hâdiselerin, yüzer hayırlı neticeleri ve gayeleri varken; şerli ve zararlı bir tek neticesi için onu vazifesinden durdurmak, o yüzer hayırlı neticeleri terk etmekle, yüzer şer yapmak, bir tek şer gelmesin gibi, hikmete, hakikate, Rubûbiyete münâfî olur. Fakat, küllî kanunların tazyîkinden feryâd eden ferdlere, inâyât‑ı hàssa ve imdâdât‑ı hususiye ile ve ihsânat‑ı mahsûsa ile Rahmânürrahîm, her bîçârenin imdâdına yetişebilir. Dertlerine derman yetiştirir. Fakat o ferdin hevesiyle değil, hakîki menfaatiyle yardım eder. Bazen, dünyada istediği bir cama mukâbil, âhirette, bir elmas verir.
273

133. Tevafukat, Risale‑i Nur’un ciddî hakikatleri arasındaki tatlı meyvelerdir

Üstadımızın ve Risale‑i Nurun ciddi hakàikları içinde en tatlı bir fâkihesi tevâfuk olduğu için, kardeşlerimize, yine bu iki gün zarfında küçük bir‑iki tevâfuku, size bundan evvelki tevâfuka hâşiye olarak yazıyoruz:
Evet, nasıl ki kelimâtta ve kelimât‑ı mektûbede tevâfuk, bir kasd, bir inâyet‑i hususiyeyi gösteriyor. Bazen hàrika olup kerâmet derecesine çıkıyor. Bazen latîf bir zarâfet veriyor. Aynen öyle de, Risale‑i Nura ait ve Üstadımıza ait hâdisâtta da aynen, kasdî ve inâyetkârâne tevâfuku, akvâldeki o ef'âlde dahi görüyoruz.
Ezcümle: Size yazılan, dört ay gelmeyen hâne sâhibesi için Emin kardeşimize dedi: Haber gönder tekellümünde, onun kapı çalması tevâfuk ettiği gibi; aynı cümle, iki defa okunduğu zaman, Emin’e dediği kelimesi okunduğu ânında aşağıdaki kapıyı Emin açtı. Gelmek zamanı gelmeden, geldi. İkinci gün, yine başka bir adama okunduğu vakit, Emin’e dediği kelimesini okuduğu vakit, aynı ânda yukarı kapıyı Emin açtı, gelmek âdetine muhâlif olarak geldi, girdi. Bu iki tevâfuk, hâne sâhibesinin tevâfukuna tevâfuku gösteriyor ki; en cüz'î işlerimiz de tesâdüf değil, kasdî tevâfuktur.
Hem, dört ay evvel bize bir parça tarhana getiren Risale‑i Nur şâkirdlerinden Fuâd’ın, İstanbul’a gidip, otuz gün te'hirinden geç kalmasından endişe ettiğimiz aynı günde, onun tarhanası bittiği aynı günde gelmesi, tevâfuk etti.
Hem aynı günde, bir parça tereyağı biz ve Üstadımız da bunun bereketini hissediyorduk bittiği dakikada onun mikdarına tevâfuk edip, zannımızca aynı yerde, aynı mikdar, aynı zamanda geldiği gibi; hem buralarda, köylerde, kül içinde yapılan bir çörek, Üstadımızın hoşuna gittiği için sabah‑akşam ondan yiyip ve on beş gün devam edip, bittiği aynı günde, aynı çörekten, onun akrabasından birisi getirdi. Bu tevâfukun hatırı için geri çevirmedi, kabûl etti. Mukâbiline bir teberrük verdi.
274
Gözümüzle bu latîf tevâfuktaki şirin inâyet‑i İlâhiye’nin cüz'î cilvelerini gördük; ve anladık ki, kör tesâdüf işimize karışmıyor. Mânidâr tevâfuk, Risale‑i Nurun kelimâtında ve hurûfâtında olduğu gibi, ona temâs eden harekât ve ef'âlde de öyle mânidâr tevâfuklar var. İnâyete temâs ettiği için, en cüz'î bir şey de olsa kıymeti büyüktür. Böyle uzun yazmak ve ziyâde ehemmiyet vermek isrâf olmaz. Çünkü, mânâsı olan inâyet ve iltifat‑ı rahmet muraddır. Ve o bahis dahi, manevî bir şükürdür.
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Emin, Feyzi

134. Yeni ve eski hurufla Risale‑i Nur neşri hakkında

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Nur fabrikasının sâhibi ile kahraman Tahiri bizi gayet mesrûr eden müjdeler veriyorlar; hem bazı mes'eleleri soruyorlar. Sizlerdeki erkânın verdikleri karar ve münâsib gördüğü tarzlar, benim re'yimin fevkınde inşâallâh isabet ederler. Mâdem benim re'yimi de almak istiyorlar. Şimdilik, evvelce nazlanan matbaacılara lüzum yok. Hem mesleğimize muhâlif yeni hurûfa, Risale‑i Nurun bir nev'i müsâadesi hükmüne geçtiği için, lâzım değil. Sizler, el makinesiyle yazdığınız mikdar yeter. Zâten Nazîf de, el makinesiyle bir derece çalışıyor. Tashihine çok dikkat etmek lâzım. Eski hurûfla elmas kalemli kardeşlerim matbaaya ihtiyaç bırakmıyor. Bize yardım etsinler.
Sorduğunuz ikinci cihet ise, Hâfız Mustafa’ya verdiğim yeni hurûfla iki risale, çoğu ayrı ayrı olsun, bazı da beraber olsun. Gençlere ait risaleciğin başında isim olarak Sirâcü'l‑Gâfilîn veyâhut Gençlik Rehberi nâmı, tevhide ait risaleye Hüccetullâhi'l‑Bâliğa nâmını; veyâhut Misbâhü'l‑Îmân Kerâmet Mecmuasının ismi ise, Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî veya Tasdik‑ı Gaybînin Hâtemi nâmını başında yazarsınız.
Arabî Virdü'l‑Ekber-i Nuriye tab'edilmişse, Arabî bilmeyen Risale‑i Nur şâkirdlerine bir teshîlât olmak için Yedinci Şuâ Âyetü'l‑Kübrâ ve Yirminci Mektûb’da izâh ve tercüme edilen sahifelerinin numaralarını Virdü'l‑Ekberin kenarlarına rakamla bir hâşiyecik gibi yazılsa iyi olur. Yani Bu Arabî makam, filân risalede, filân sahifede izâhı var diye işâret edilse ve elmas kalemli kardeşlerimiz bunu tevzî' edip, herbiri bazı nüshaları böyle işâretlerle kaydetse ve hem el makinesiyle yaptığınız veya matbaadan gelen risalelerden nümûne için bir‑iki nüshasını bize gönderseniz iyi olur.
275

135. Tesanüd ve ittihadı muhafaza etmek; tenkit etmemek ve kusura bakmamak Nur Talebelerine elzemdir

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu şiddetli maddî ve manevî kıştaki galâ ve varlık içinde kaht ve derd‑i maîşet fukaralara ağır basması cihetinde, ekserî fakirü'l‑hâl olan Risale‑i Nur şâkirdlerinin bu dehşetli hâle karşı sarsılmaları ve tesânüdleri bozulması ihtimaliyle ziyâde endişe ediyordum.
Sizler her zamandan ziyâde bu fırtınada tesânüdünüzü ve ittihâdınızı ve birbirinin kusuruna bakmaması, birbirini tenkid etmemesi; Risale‑i Nurun vazife‑i kudsiye-i îmâniyesi hesabına mükellef ve muhtaçsınız. Sakın, birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkid etmeyiniz Yoksa az bir za'f gösterseniz, ehl‑i nifâk istifade edip, sizlere büyük zarar verebilirler.
Derd‑i maîşet zarûretine karşı, iktisad ve kanâatle mukàbele etmeye zarûret var. Menfaat‑i dünyeviye, çok ehl‑i hakikati, ehl‑i tarîkatı dahi bir nev'i rekabete sevkettiği için, endişe ederim. Risale‑i Nur şâkirdleri içinde şimdiye kadar bu cihet onları zedelememiş. İnşâallâh yine zedelemez. Fakat herkes bir ahlâkta olamaz. Bazıları, meşrû dâirede rahatını istese de, i'tirâz edilmemeli.
Zarûrete düşen bir şâkird zekâtı kabûl edebilir. Risale‑i Nurun hizmetine hasr‑ı vakit eden rükünlere ve çalışanlara zekâtla yardım etmek de Risale‑i Nura bir nev'i hizmettir. Hem, yardım edilmeli. Fakat hırs ve tama' ve lisân‑ı hâl ile istemek olmamalı. Yoksa, ehl‑i dalâlet ki, hırs ve tama' yolunda dinini fedâ etmiş; onlar nazarında kıyâs‑ı binnefs cihetiyle, Risale‑i Nurun bir kısım şâkirdleri dahi, dinini dünyaya âlet ediyorlar diye çirkin bir ittiham ile taarruzlarına meydân açar.
Sizler, ara sıra, İhlâs ve İktisad Lem'alarını ve bazen Hücumât‑ı Sitte Risalesini mâbeyninizde beraber okumalısınız. Sizin şimdiye kadar fevkalâde sebat ve metânet ve tesânüd ve ittifakınız, bu memlekete medâr‑ı iftihar olacak ve istikbâlini kurtaracak derecededir. Dikkat ediniz! Bu yeni fırtına, sizin tesânüdünüzü bozmasın.
276
Arabî Virdü'l‑Ekber-i Nuriyeye dair müjdeniz ve kahraman Tâhirlerin ve mübâreklerin sârî ve dehşetli hastalıklara tiryâklar ve ilâçlar yetiştirmeleri ve mütemâdiyen çalışmaları bizi, belki rûhânileri ve ricâlü'l‑gayb zâtları dahi sevindiriyor.
Hulûsi’nin, ve'l‑Asri nükte‑i i'câziyesine karşı tam takdiri ve tasdiki ve Konya’ya tahvîli, Hizmet‑i Nuriye noktasında beni memnun eyledi. Evet, Risale‑i Nur şâkirdlerinin birincilerinden fa'âl birisi, o ehemmiyetli şehre gitmesi lâzım idi.
Kardeşlerim! Lem'a‑i Müdafaâtta, Isparta muhbirleri ünvânıyla bizi hapse sevkeden Ankara’daki zâlimler irâde edilmiş, mecburiyet tahtında öyle demişiz. Şimdi, Isparta, benim mübârek bir vatanım ve çok kıymetdâr kardeşlerimin dahi sevgili vatanları olduğundan; Isparta muhbirleri kelimesini o makamlardan kaldırdım, onların yerlerine, mülhid zâlimler yazdım. Siz de öyle yazınız.
Hem, kahraman Tâhir’in bana yazdığı Müdafaât Risalesinde, İhtiyar Lem'asında, Ankara’ya ait bahsinde, Sekizinci Ricâ yazmış. Hâlbuki Yedinci Ricâdır. Onu da tashih ediniz. Tahiri gibi kahraman bir mahduma sâhib olan ve hânesinde Risale‑i Nurun altı şâkirdi bulunan kardeşimiz Hüsnü Efendiye bilmukabele selâm ve tebrik ederiz.
277

136. Fil Suresi tevafukatının işaretleri

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz kardeşlerim!
Kur'ân’a ait en cüz'î, en küçük bir nüktenin de kıymeti büyük olduğundan; İşârât‑ı Kur'âniyenin bu zamanımıza temâs eden küçük bir şuâ’ı, bugün, Sûre‑i ve'l-Asri nükte‑i i'câziyesi münâsebetiyle, Sûre‑i Fil’den, mânâ‑yı işârî tabakasından, tevâfuk düsturuna istinâden bir nüktesini beyân etmem ihtar edildi. Şöyle ki:
Sûre‑i ﴿اَلَمْ تَرَ كَيْفَmeşhûr ve tarihî bir hâdise‑i cüz'iyeyi beyân ile küllî ve her asırda efrâdı bulunan o gibi ve ona benzeyen hâdiseleri ihtar ve tabakàt‑ı işâriyeden her tabakaya göre bir mânâyı ifâde etmek; umum asırlarda, umum nev'‑i beşerle konuşan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın belâğatının muktezâsı olmasından, bu kudsî sûre, bu asrımıza da bakıyor, ders veriyor. Fenâları tokatlıyor. Mânâ‑yı işârî tabakasından bu asrın en büyük hâdisesini haber vermekle beraber; dünyayı her cihetle dine tercih etmek ve dalâlette gitmenin cezası olarak, cifir ve hesab‑ı ebced ile, Üç cümle”si, aynı hâdisenin zamanına tetâbuk edip işâret ediyor.
Birinci Cümlesi: Kâbe‑i Muazzama’ya hücum eden Ebrehe askerlerinin başlarına ebâbil tayyareleriyle semâvî bombalar yağdırmasını ifâde eden ﴿تَرْم۪يهِمْ بِحِجَارَةٍ cümle‑i kudsiyesi, bin üçyüz ellidokuz edip, dünyayı dine tercih eden ve nev'‑i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semâvî bombalar ve taşları yağdırmasına tevâfukla işâret ediyor.
278
İkinci Cümle: ﴿اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ ف۪ي تَضْل۪يلٍ kelime‑i kudsiyesi, eski zaman hâdisesindeki Kâbe’nin nurunu söndürmek için, hilelerle hücum edenlerin kendileri yokluk, zulümât, dalâlette aksü'l‑amel ile aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi; bu asrın aynen hilelerle, desîselerle, zulümlerle edyân‑ı semâviye kâbesini, kıblegâhını dalâlet hesabına tahribe çalışan cebbâr; mağrûr ehl‑i dalâletin tadlîl ve idlâllerine semâvî bombalar tokadıyla cezalanmasına, aynı tarihi ف۪ي تَضْل۪يلٍ kelime‑i kudsiyesi bin üçyüz altmış makam‑ı cifrîsiyle tevâfuk edip işâret ediyor.
Üçüncüsü: ﴿اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْف۪يلِ cümle‑i kudsiyesi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hitâben, Senin mübârek vatanın ve kıblegâhın olan Mekke‑i Mükerreme’yi ve Kâbe‑i Muazzama’yı hàrikulâde bir sûrette düşmanlarından kurtarmasını ve o düşmanların nasıl bir tokat yediklerini görmüyor musun?” diye mânâ‑yı sarîhiyle ifâde ettiği gibi; bu asra dahi hitâb eden o cümle‑i kudsiye, mânâ‑yı işârîsiyle der ki:
Senin dinin ve İslâmiyetin ve Kur'ânın ve ehl‑i hak ve hakikatin cebbâr düşmanları olan dünya‑perest ve dünyanın menfaati için mukaddesâtı çiğneyen o ashâb‑ı dünyaya senin Rabbin nasıl tokatlarla cezalarını verdiğini görmüyor musun? Gör, bak!” diye mânâ‑yı işârîsiyle bu cümle aynen makam‑ı cifrîsiyle tam bin üçyüz ellidokuz (1359) tarihiyle, aynen âfât‑ı semâvî nev'inde semâvî tokatlarla, İslâmiyete ihanet cezası olarak…” diye mânâ‑yı işârî ifâde ediyor. Yalnız اَصْحَابِ الْف۪يلِ yerinde اَصْحَابِ الدُّنْيَا gelir. Fil kalkar, Dünya gelir. (Hâşiye)
279
Tahlil: ﴿تَرْم۪يهِمْ بِحِجَارَةٍ : iki (ت) sekizyüz; iki (ر) dörtyüz; iki (م) bir (ب) bir (ح) bir (ى) yüz; tenvin vakf olmadığından (ن) ’dur, elli; bir (ه) bir (ج) bir (Medde elif) dokuz; mecmûu bin üçyüz ellidokuz. ف۪ي تَضْل۪يلٍ : (ض) sekizyüz, (ف) seksen, (ت) dörtyüz, iki (ى) yirmi, iki (ل) altmış, tenvin vakfa rastgelmiş, sayılmaz; yekûnu bin üçyüz altmış.
﴿اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْف۪يلِ : iki (ر) bir (ت) sekizyüz; iki (ف)iki (ك) ikiyüz; iki (ل) bir (م) yüz; bir (ع) bir (ص) yüz altmış; dört (ب) üç (ا) bir (ى) bir (ح) yirmidokuz; اَلْف۪يلِ yerine gelen اَلدُّنْيَا ’daki iki (د) bir elif dokuz; bir (ن) elli; bir (ى) on, bir elif bir. Bu yekûn, bin üçyüz ellidokuz, eğer okunmayan elif sayılmazsa, bin üçyüz ellisekiz eder.
280
Hem Arabî, hem Rûmî tarihiyle bu semâvî tokatların ayrı ayrı çeşitlerinin zamanlarına tevâfuk ile parmak basıyor. (Hâşiye) Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâlar eylerim.
Kardeşiniz Said Nursî

137. Risale‑i Nur’un Zülfikarı olan Hizbü’l-Ekber-i Nurî’nin yazılması. Tefekkür mesleği Hizbü’l-Ekber-i Nuriye ile daimî bir surete girdi

Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Sabri’nin tâbiriyle, Risale‑i Nurun Zülfikàrı olan Hizbü'l‑Ekber-i Nurî elhak, me'mûlümüzün fevkınde gayet parlak ve güzel ve dikkatli ve sıhhatli ve yanlışları pek az bir tarzda Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle vücûda gelmiş. Hâfız Ali, Tahiri, Hâfız Mustafa bu vazifede elhak tam çalışmışlar. Risale‑i Nurun eline bir elmas kılınç verdiler.
Kardeşlerim!
Bu kudsî hediyeniz bu şehre girdiği aynı zamanda, daha biz haber almadan memleketimizde talebeler bir kitaba başladığı zaman, Kürtçe meftihâne nâmında bir ziyâfet verdiklerine tam bir misâl olarak, Risale‑i Nurun beş talebesi, ayrı ayrı köylerde, ne biz, ne onlar postadan haberimiz yokken, güyâ bu kudsî kitabın meftihâne”si olarak herbiri, ayrı ayrı taamdan mürekkeb bir küçük ziyâfet nev'inde getirdikleri, hiçbir sebeb yokken, bütün bütün âdete muhâlif bir tarzda o beşlerin bu noktada ittifakı ve tevâfukları, beşimiz; ben, Emin, Feyzi, Hilmi, Tevfik müttefikan karar verdik ki, tesâdüf kat'iyyen imkânı yok. Demek, buradaki Medrese‑i Nuriyenin meftihâne”si olarak, Rahmet‑i İlâhiye tarafından bir kerâmet‑i nuriyedir.
281
Hem otuz günden beri İnebolu’dan her hafta bir‑iki defa geldikleri hâlde; hiçbiri gelmeden, birden, sebebsiz, bir hàs talebe, üç günde yayan olarak, Hizbü'l‑Ekber’le beraber geldi. İkinci gün, güyâ onun için gönderilmiş gibi; matbu' Hizbü'l‑Ekber-i Nuriye’nin bir kısmını aldı, götürdü.
Azîz kardeşlerim! Bu Hizb‑i Nuriye benim şahsıma ait pek büyük bir kerâmet‑i maneviyesi var. Şimdi beyân etmek zamanı geldi.
Yirmiüç sene evvel, Eski Said, Yeni Said’e inkılâb ettiği zaman, tefekkür mesleğinde gittiği için تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ sırrını aradım. Her bir‑iki senede o sır, ya Arabî, ya Türkçe bir risaleyi netice verip sûret değiştiriyordu. Arabî Katre Risalesinden, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesine kadar, o hakikat devam edip sûretler değiştirerek, Hizbü'l‑Ekber-i Nuriye sûret‑i dâimesine girdi. Yirmi seneden beridir ki, ne vakit sıkılsam ve fikir ve kalbe yorgunluk ve usanç gelse bu hizbin bir kısmını mütefekkirâne okumuşsam, o sıkıntıyı ve usanç ve yorgunluğu izâle ediyordu. Hattâ bilâ‑istisna, her gece sabaha yakın dört‑beş saat meşguliyetten gelen usanç ve yorgunluk, o hizbin altısından birisini okumasıyla hiçbir eseri kalmadığı bin defa tekerrür etmiş.
282
Mühim bir hakikati bu hakikat münâsebetiyle bu zamanda ehl‑i medreseye ve hocalara taalluk eden bir mes'eleyi beyân ediyorum. Şöyle ki:
Eski zamandan beri ekser yerlerde medrese tâifesi, tekyeler tâifesine serfürû etmiş; yani inkıyad gösterip onlara velâyet semereleri için müracaat etmişler. Onların dükkânlarında ezvâk‑ı îmâniyeyi ve envâr‑ı hakikati aramışlar. Hattâ medresenin büyük bir âlimi, tekyenin küçük bir velî şeyhinin elini öper, tâbi olurdu. O âb‑ı hayat çeşmesini tekyede aramışlar. Hâlbuki medrese içinde daha kısa bir yol hakikatin envârına gittiğini ve ulûm‑u îmâniyede daha sâfî ve daha hàlis bir âb‑ı hayat çeşmesi bulunduğunu ve amel ve ubûdiyet ve tarîkattan daha yüksek ve daha tatlı ve daha kuvvetli bir tarîk‑ı velâyet; ilimde, hakàik‑ı îmâniyede ve Ehl‑i Sünnetin ilm‑i kelâmında bulunmasını, Risale‑i Nur, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mu'cize‑i maneviyesiyle açmış, göstermiş; meydândadır.
İşte, Risale‑i Nura herkesten ziyâde kemâl‑i şevk ile tarafdârâne ve müftehirâne medrese tâifesinden olan ulemâların koşmaları lâzım ve elzem iken, maatteessüf, daha medrese ehlinin ekseri, kendi medresesinden çıkan bu âb‑ı hayat çeşmesini ve bu kıymetdâr bâkî hazinesini tanımıyor, aramıyor, muhâfaza edemiyor. Lillâhi'l‑Hamd, şimdi tam tamına başladılar. Sözler Mecmuası, hem hocaları, hem muallimleri Nurlara çekti.
Hizb‑i Nuriye başındaki Türkçe parçasının tam Arabî bilen kelimesinden sonra bu yazılsın: Veyâhut: Âyetü'l‑Kübrâ ve Münâcât ve Yirminci Mektûb Risaleleri yanında bulunan ve okuyan.” Hem dördüncü sahifenin nihâyetinden ikinci satırın başındaki لِلْاَوْقَاتِ(و) tekaddüm etmiş, (لِلْاَقْوَاتِ) yazılsın, kût”un cem'idir.
283
Hem yirmiikinci sahifenin dördüncü satırında (وَف۪ي صَح۪يفَةِ حَسَنَاتِنَا)(وَف۪ي صَح۪يفَةِ) kelimesinden sonra Hâfız Ali ve Tahiri ve Hâfız Mustafa ve Nazîf ilâve edilecek. وَاَمْثَالِهِ kelimesi de, وَاَمْثَالِهِمْ yazılacak.

138. Risale‑i Nur’un hizmet ettiği hakaik-ı imaniye her şeyin fevkındedir

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; Isparta Vilâyetini, eskiden beri bir gaye‑i hayâlim olan bir Medresetü'z‑Zehrâ, bir Câmiü'l‑Ezher yapmış. Sizin kalemleriniz, Risale‑i Nuru matbaaya muhtaç etmeyeceğini, böyle kısa bir zamanda bu kadar mükemmel tevâfuklu nüshaları teksir etmesi, bugün sabahleyin söylediğim bir da'vâya, öğlene yakın, sizin, bu Cennet bahçelerinin meyveleri gibi tatlı ve güzel hediyenizi Emin getirdi; sabahtaki da'vâyı tam isbât etti. Da'vâ da budur:
Demiştim: Risale‑i Nurun hizmet ettiği hakàik‑ı îmâniye herşeyin fevkınde olduğu gibi, bu zamanda herşeyden ziyâde onlara ihtiyaç var. Fakat, kalbini öldürmüş, nefsi, hevesâtla şımarmış mülhidler, îmândaki hakikatin derece‑i ihtiyacını inkâr ettiklerinden; Ehl‑i diyânet ve ehl‑i ilmi sevkeden, tahrîk eden makàsıd‑ı dünyeviye ve ihtiyacâtıdır diye, ittiham ediyorlar. O ittihama göre de pek insafsızcasına onlara ilişiyorlar. Bu bedbaht mülhidleri kat'î bir sûrette iskât etmek, bilfiil maddeten öyle fedâkârlar lâzım ki, dünyanın en mühim meşgaleleri belki büyük zararları, onların hakàik‑ı îmâniye ihtiyaçlarını susturmuyor.
Acaba öyleleri var ?” diye hâtırlarına geldi. Evet vardır: İşte Isparta Vilâyeti ve havâlisi İşte, Sandıklı tarafından üç‑dört ay zarfında Risale‑i Nuru herşeye tercih eden efeleri ve mücâhidleri diye da'vâ etmiştim. İki saat sonra, hiç me'mûl etmediğimiz bir tarzda, Rahmetullâh nâmını alan Emin, iki sandıkla o da'vâya iki hüccet gösterdi.
284
Kardeşimiz Kâtib Osman’ın mektûbu, ayrı ayrı çok meraklarıma bir merhem oldu. Cenâb‑ı Hak, onun gibi Risale‑i Nura binler şâkirdleri o medrese‑i nurânîde yetiştirsin, âmîn.
Âtıf’ın da Sandıklı tarafına gitmesi, muvaffakıyet kazanması, değil bizleri, melâikeleri de sevindirdi. Karye‑i İrfan nâmı inşâallâh bir Medrese‑i Nuriye olur. Zâten Âtıf’taki ihlâs, öyle netice vereceğini hissediyordum.
Gül, Nur, Mübârek, Medrese‑i Nuriye, masûm ihtiyarlar hey'etine binler selâm ve selâmetlerine duâ ediyoruz.
Onüç sene evvel Barla’da, beş misli bereketle kerâmet derecesine çıkan tatlı lokmaları ve o lokmaları hediye eden, çok mübârek Hacı Hâfız’ı sürûr ile hâtırımıza getiren bu yeni gelen tatlı lokmaları, beş çeşit tatlı geldi. Herbir tanesine sizlere Cenâb‑ı Hak Cennet’te binler Cennet tatlıları versin, âmîn.

139. Dünya ile alâka sebat ve ihlâs‑ı etemmi zedeler

Azîz kardeşim Husrev!
Cenâb‑ı Hak, merhumeyi mağfiret eylesin! Ve sana ve onun evlâdlarına sabr‑ı cemîl ihsân eylesin! Ben de mâteminize cidden hissedarım.
Senin ağlamana ve ağlayan mektûbuna iştirâk ettim. Evet, sen de benim gibi, dünya ile iki cihetle alâkan kesiliyor. Hem öyle lâzım. Senin gibi Risale‑i Nurun bir fedâisi alâkası olmamalı ve alâka peydâ etmemeli. Alâkalı olsa, fevkalâde bir sebat, bir ihlâsın lüzum ile beraber; bazı ârızalar içinde sarsılır, tam fedâkârlık edemez. O havâlinin kahramanları elhak müstesnâdırlar. Alâkalar onları sarsmıyor. Fakat bazıları; Husrev gibi, Said gibi ve Âtıf ve emsâli gibi bütün bütün alâkasız da bulunmak lâzım.
285
O merhume şimdiye kadar, Risale‑i Nurun hàs talebeleri içinde dâima, her gün, yüz defaya yakın ve hususî ismiyle de, bir defa fecirde, manevî kazançlarımıza on senedir hissedardır. Şimdi vefâtından sonra ismiyle her gün, çok defa hususî duâlarda hissedar olduğu zaman gibi, yine yüz defa hissedar oluyor.
Azîz kardeşim Husrev; seninle çok konuşmak istiyorum. Fakat bu dakikada o kadar vaktim dardır ki, ziyarete gelen dost dört‑beş adama karşı, Beni meşgul etmeyiniz.” diye lüzumsuz hiddet ettim. Her ne ise Oradaki kardeşlerimize hasret ve iştiyakla pek çok selâm ve selâmetlerine duâ ediyorum. Buradaki kardeşleriniz de, sizi tâziye ve oradaki kardeşlerine arz‑ı hürmetle selâm ediyorlar.

140. Risale‑i Nur baştan başa kâinatı nurlandırıyor; ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin altında saklanmak istedikleri perdeleri yırtıyor

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Hizb‑i Nurî’de, hem تَفَكُّرُ سَاعَةٍsırrı, hem küllî bir ubûdiyet bulunduğundan; şimdi bu vakitte, kuvvetli bir emâreyi müşâhede ettim. Bugün, Risale‑i Nurun Hizb-i Nurî’sinden bir kısmını ve Cevşenü'l‑Kebîr’den dahi bir kısmını okurken gördüm ki:
Kâinâtın envâ'ını ve âlemlerini Yirmidokuzuncu Mektûbun âhir kısmı ve ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin beyânında, seyahat‑ı kalbiye ile, herbir ism‑i İlâhî, bu kâinâttaki bir âlemi nurlandırdığını ve zulümâtı dağıttığını gördüğüm gibi; aynen ve daha başka bir şekilde, Cevşenü'l‑Kebîr ve Risale‑i Nur ve Hizb‑i Nurî dahi kâinâtı baştan başa nurlandırıyor. Zulümât karanlıklarını dağıtıyor gafletleri, tabiatları parça parça ediyor. Ehl‑i gaflet ve ehl‑i dalâletin altında saklanmak istedikleri perdeleri yırtıyor gördüm. Kâinâtı, envâ'ıyla pamuk gibi hallâc ediyor, taraklar ile tarıyor müşâhede ettim. Ehl‑i dalâletin boğulduğu en son ve en geniş kâinât perdelerinin arkasında, envâr‑ı tevhidi gösteriyor.
286
Ezcümle: İki gün evvel, ism‑i Hakem nüktesini okuyan bir Nakşî dervişi, güneşin ve manzûmesinin bahsini, Risale‑i Nur mesleğine vech‑i tatbikini anlamamış. Demiş: Bu da ehl‑i fen ve kozmoğrafyacılar gibi bahseder tevehhüm etmiş. Yanımda ona okundu, ayıldı. Bu, bütün bütün başkadır dedi. Demek kozmoğrafyacılar gibi, ehl‑i fennin en son ve geniş nokta‑i istinâdları ve medâr‑ı gafletleri olan perdelerde Nur‑u Ehadiyeti gösteriyor. Orada da düşmanlarını takib ediyor. En uzak tahassungâhlarını bozuyor. Her yerde, huzura bir yol gösteriyor. Eğer güneşe kaçsa, ona der: O bir soba, bir lambadır. Odununu, gazyağını veren kimdir? Bil, ayıl!” Başına vurur.
Hem kâinâtı baştan başa âyineler hükmünde tecelliyât‑ı esmâya mazhariyetlerini öyle gösteriyor ki; gafletin imkânı olmuyor. Hiçbir şey, huzura mâni olmuyor. Ehl‑i tarîkat ve hakikat gibi huzur‑u dâimî kazanmak için kâinâtı, ya nefyetmek veya unutmak ve hâtıra getirmemek değil; belki kâinât kadar geniş bir mertebe‑i huzuru kazandırdığını ve geniş ve küllî ve dâimî kâinât vüs'atinde bir ubûdiyet dâiresini açtığını gördüm.
Daha var, fakat şimdi bu kadar yazdırıldı.

141. Kendi kusurunu görmek, nefis ve enaniyeti bırakmak gerektir

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu defa Hâfız Ali’nin ve Halîl İbrahim’in ve Lütfi’nin bir vârisi Abdullâh’ın, ehemmiyetli üç mektûblarını aldım.
Hâfız Ali’nin, Hizb‑i Kur'ânî ve Hizb‑i Nurî’deki yanlışlardan teessürünü bildiriyor. Kat'iyyen o bilsin ki, o ve Tahiri ve Hâfız Mustafa ve arkadaşlarının gayretleriyle tab'edilen o iki Hizb, bu zamanda, bu şerâit içinde gayet parlak bir muzafferiyet‑i nuriyedir. Onların defter‑i a'mâline, her tarafta hasenâtları geçirilir. Kim okusa, onların hissesi var. Yanlışları, tahminimizden çok azdı. Lillâhi'l‑Hamd kolayca tashih ettik. Lâyık ellere girmiş.
287
Halîl İbrahim’in, Risale‑i Nur hakkında gayet tatlı ve güzel ve mutâbık temsîli ve tavsifi, içinde samîmî ihlâsından ve kanâatinden geldiği cihetle, bizce gayet parlak ve edîbâne düşmüş. Risale‑i Nura ait kısmını lâhikaya yazacağız. Hakikaten, Risale‑i Nurun mühim ve sebatkâr ve dâimî bir rüknü olduğuna şübhe kalmamış. Ona ve rüfekasına her gün hususî duâlarımıza, kazançlarımıza; hususan İnce Mehmed, hissedar olmalarını ve selâmımızı tebliğ edersiniz.
Merhum Lütfi’nin ciddi ve hakîki bir vârisi olan Abdullâh’ın mektûbunda, Risale‑i Nurla alâkadar olan başta Tahiri ve babası ve Ali ve Vehbi, Şükrü, Mustafa, Mehmed, Hüseyin, Mehmed, Hakkı ve bilhassa eskiden Risale‑i Nurda mevkii bulunan Büyük Zühtü gibi kardeşlerimizin selâmları beni çok ziyâde mesrûr eyledi. Ben de o kardeşlerimize, hem selâm hem duâ, hem istid'a ediyorum. Onun mektûbundaki suâller ise, şimdi bu dakikada ise zihnim başka yerle meşgul; onların cevabına bakamıyor. ……
Üçüncü Mes'ele: Bir kardeşimiz, kusurunu görmediği münâsebetiyle, onu îkaz için yazılmış ince bir mes'eledir. Belki size fâidesi olur, diye yazdık:
Bir zaman, evliyâ‑i azîmeden, nefs‑i emmâresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücâhede‑i nefsiyeler ve nefs‑i emmâreden şekvâlarını gördüm. Çok hayret ediyordum.
Hayli zaman sonra, nefs‑i emmârenin kendi desâisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyâde söz dinlemez ve daha ziyâde ahlâk‑ı seyyieyi idâme eden ve heves ve damar ve a'sâb, tabiat ve hissiyat halîtasından çıkan ve nefs‑i emmârenin son tahassungâhı bulunan ve nefs‑i emmâreyi tezkiyeden sonra onun eski vazife‑i seyyiesini gören ve mücâhedeyi, âhir ömre kadar devam ettiren bir manevî nefs‑i emmâreyi gördüm. Ve anladım ki, o mübârek zâtlar, hakîki nefs‑i emmâreden değil, belki mecâzî bir nefs‑i emmâreden şekvâ etmişler. Sonra gördüm ki, İmâm‑ı Rabbânî dahi bu mecâzî nefs‑i emmâreden haber veriyor.
288
Bu ikinci nefs‑i emmârede şuûrsuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslah olsun ve kusurunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip veya tam bir fedâiliğe her hissini maksadına fedâ etsin. Ve Risale‑i Nurun erkânları gibi, herşeyini, enâniyetini bıraksın.
Bu acîb asırda dehşetli bir aşılamak ve şırınga ile hem hakîki, hem mecâzî iki nefs‑i emmâre ittifak edip, öyle seyyiâta, öyle günahlara severek giriyor. Kâinâtı, hiddete getiriyor. Hattâ kendim, bir dakika zarfında, yirmi paralık bir sıkıntı ile, altmış liralık bir haseneye tercih etmeye çalıştım. Hem on dakika zarfında, büyük bir mücâhede‑i manevîde, benim cebhemde, kırk ikilik bir top gibi düşmanlarıma atıp yol açtığı hâlde; o iki nefs‑i emmârenin, muvakkat bir gaflet fırsatında, hodgâmlık ve meyl‑i tefevvuk gibi gayet zulümlü ve zulümâtlı hissiyle, büyük bir şükür ve teşekkür yerine, Ne için ben atmadım?” diye, en çirkin bir riyâ ve rekabet damarını hissettim.
Cenâb‑ı Hakk’a yüzbin şükür ediyorum ki, Risale‑i Nur ve bilhassa İhlâs Risaleleri, o iki nefsin bütün desâisini izâle ve onların açtığı yaraları tedâvi ettiği gibi, o bir dakika ve on dakikadaki hâletleri birden izâle etti. Ve manevî bir istiğfar olan kusurumu bildim. O hatânın muaccel cezası olan içindeki elemden ve azâbdan kurtuldum.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.

142. Nur Talebeleri, aralarındaki tesânüdü bozmamaya çok dikkat etmeli

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Birden rûhuma gelmiş bir endişeyi beyân ediyorum:
Ehl‑i dalâlet, Risale‑i Nurun elmas kılınçlarına mukàbele edemedikleri için, şâkirdleri içinde, derd‑i maîşet cihetinden ve bahar mevsimi gafletinden istifade ederek; meşrebler veya hissiyatları muhâlefetinden zaîf damarları bulup, şâkirdler içindeki tesânüdü sarsmak istediklerini hissettim ve anladım.
289
Sakın! Çok dikkat ediniz, içinize bir mübâyenet düşmesin. İnsan, hatâdan hàlî olamaz; fakat tevbe kapısı açıktır. Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize karşı i'tirâza ve haklı olarak tenkide sevkettiği vakit; deyiniz ki:
Biz, değil böyle cüz'î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saâdetimizi Risale‑i Nurun en kuvvetli râbıtası olan tesânüde fedâ etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibariyle dünyaya, enâniyete ait herşeyi fedâ etmek vazifemizdir deyip nefsinizi susturunuz! Medâr‑ı nizâ' bir mes'ele varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrebde olmaz. Müsâmaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.
126. Zahirî muvaffakıyetsizlik çok defa hakkımızda bir inayet perdesi olmuş — Kastamonu Lahikası | risaleinur.site