117. Risale‑i Nur Şakirdleri tam bir metanet, tesanüd ve dikkate muhtaçtırlar
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu zamanda, hususan bu sıralarda, Risale‑i Nurun şâkirdleri tam bir metânet ve tesânüd ve dikkat etmeye muhtaçtırlar. Lillâhi'l‑Hamd, Isparta ve havâlisi kahramanları demir gibi bir metânet göstermesiyle, başka yerlere de hüsn‑ü misâl oldu.
Ey Husrev! Te'sirli ve güzel mektûbunu aldım. Vazifenin başına geçmen, bizi fevkalâde mesrûr etti. Binler safâlar ile geldin. Sen, bir buçuk sene maddî kalemin işlemediğinden merak etme. Senin yerine ve kerâmetli kaleminin yâdigârı olan Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin biri Vilâyât‑ı Şarkıyede fa'âlâne geziyor. Diğer son yazdığın nüsha da, İstanbul’da, senin yerinde çalışıp, inşâallâh fütûhât yapar. Senin yazdığın mu'cizeli iki Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın bu havâlide hususan Ramazan‑ı Şerîfte sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsin ve tebriklerini, inşâallâh yakında tab'a girmesiyle, Âlem‑i İslâmdan senin rûhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, Allah’a şükret.
248
Hâfız Ali’nin mektûbunda, İslâmköyü’ndeki hocalara muhabbete ve dostluğa karar vermesi bizi memnun eyledi. Evet, İslâmköyü, nasıl ki Risale‑i Nura pek ziyâde alâkadarlıkta imtiyaz ve sebkat kazanmış; öyle de, ben orada iken, sâir hocalara nisbeten İslâmköyü hocaları dahi daha ziyâde insaflı ve Risale‑i Nuru takdir ettiklerini gördüğümden, bu havâlideki hocaların lâkaydlıklarına karşı onları hüsn‑ü misâl gösteriyorum. İnşâallâh, onlardan zarar gelmez. Ben İslâmköyü’nü, Nurs Köyü gibi biliyorum; o hocalara da akrabam nazarıyla bakıyorum; onlara da selâm ediyorum. Evet, onların insafı ve Risale‑i Nura karşı dostluklarıyla, Nur fabrikası o köyde dağdağasız teessüs etti, tahmin ediyorum.
Ey Sabri kardeş! Başın sağ olsun. Cenâb‑ı Hak, o vâlidemizi mağfiret eylesin, âmîn. Benim, karâbet‑i nesebiyeyi ihsâs eden parmaklarındaki nişan ve bu yedi‑sekiz sene Abdülmecîd’den daha harâretli fa'âlâne kardeşlik vazifesini yaptığınızdan, elbette senin merhume vâliden benim de vâlidemdir. Onu da, vâlidem yanına manevî kazançlarıma ve duâlarıma hissedar ediyorum. Cenâb‑ı Hak sana, sabr‑ı cemîl ihsân ve o merhumeyi de garîk‑ı rahmet eylesin, âmîn.
Kardeşiniz Said Nursî
249
118. Risale‑i Nur’a hizmet, derecesine göre kalp, beden, dimağ ve maişette inkişaf, inbisat, ferahlık ve bereket verir
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Ben, pek kat'î bir sûrette ve bine yakın tecrübelerim neticesinde kat'î kanâatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki; Risale‑i Nurun hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maîşetimde bir inkişaf, inbisat, ferâhlık, bereket görüyorum. Hem orada iken, hem burada çok kardeşlerimden aynı hâleti hissettim ve ediyorum. Ve çokları itiraf ediyor ki, “Biz de hissediyoruz” derler. Hattâ, size geçen sene yazdığım gibi, benim, pek az gıdâ ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.
Hem, İmâm‑ı Şâfiî’den (R.A.) rivâyet var ki: “Hàlis talebe‑i ulûmun rızkına, ben kefâlet edebilirim” demiş. “Çünkü rızıklarında vüs'at ve bereket olur.”
Mâdem hakikat budur ve mâdem hàlis talebe‑i ulûm ünvânına Risale‑i Nur şâkirdleri bu zamanda tam liyâkat göstermişler; elbette şimdiki açlık ve kahta mukâbil Risale‑i Nur hizmetini bırakmak ve zarûret‑i maîşet özrüyle, maîşet peşine koşmak yerine en iyi çare, şükür ve kanâat ve Risale‑i Nur talebeliğine tam sarılmaktır.
Evet, her tarafta, bu derd‑i maîşet herkesi sarsıyor. Ehl‑i dalâlet, bundan istifade eder. Ehl‑i diyânet de kendini mâzûr bilir, “Zarûrettir, ne yapalım?” der. Demek ki, Risale‑i Nur şâkirdleri, bu açlık ve zarûret musîbetine karşı yine Nurla mukàbele etmeli. Her şâkirdin vazifesi, yalnız kendi îmânını kurtarmak değil; belki başkasının îmânlarını da muhâfaza etmeye mükelleftir. O da, hizmete ciddi devam ile olur.
Size yazmıştık ki, muârızlara adâvetle mukàbele etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, ehl‑i takvâ, ehl‑i ilme karşı dostâne vaziyet alınız. Fakat bu noktaya dikkat ediniz ki, Risale‑i Nurun zararına ve şâkirdlerinin salâbet ve metânetlerine ilişecek bir tarzda dâireniz içine sokmayınız. Öyleler, niyet‑i hàlisa ile girmezse, belki fütûr verirler. Eğer enâniyetli ve hodfürûş ise, Risale‑i Nur şâkirdlerinin metânetlerini kırarlar; nazarlarını, Risale‑i Nurun haricine çekip dağıtırlar. Şimdi çok dikkat ve metânet ve ihtiyat lâzımdır.
250
Bu havâlide, hakikaten ümîdimin fevkınde, Risale‑i Nur talebelerinden iki kahraman yetiştiler. Baba‑oğul; Ahmed Nazîf, Salâhaddin. Bu iki zât Risale‑i Nurun neşrinde ikiyüz adam kadar çalıştıklarını görüyoruz. Ezcümle; birisi, yani oğlu Kars’ta durup; hem Van’a, hem Erzurum’a, hem Konya’ya, hem buralara – size leffen gönderdiğim mektûb gibi – muhâbereler ile te'sirli bir sûrette çalışıyor; tam bir Abdurrahman’dır.
Kardeşiniz Said Nursî
119. Risale‑i Nur tarikat değil, hakikattir; Kur’ân’ın bir i’caz-ı manevîsidir
Risale‑i Nur, tarîkat değil hakikattir. Âyât‑ı Kur'âniye’den tereşşuh eden bir nurdur. Ne Şark’ın ulûmundan ve ne de Garbın fünûnundan alınmış değil. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, bu zamana mahsûs bir i'câz‑ı manevîsidir. Menfaat‑i şahsiye yoktur. Risale‑i Nurun – hiç olmazsa – Söz ve Mektûblarını tamamıyla okuyunca bir çok hakikatler tezâhür edeceğinden, bugünkü düşüncenizden, yani Risale‑i Nuru yazmaktan çekinmek ve çekilmekten derhâl teberrî edeceksiniz.
Muhterem değerli kardeşim! Derhâl yazmaya başlayınız, korkmayınız. Hizmet‑i Kur'ân, inşâallâh muhâfaza edecektir. Diğer Efendiyi ziyarete gidenlere ve Risale‑i Nuru yazan o havâlideki kardeşlerimize geçmiş olsun. (Hâşiye) Hafîz‑i Hakîki inşâallâh muhâfaza edecektir. İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ❋ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْemrine inkıyad etmek icâb ettiğinden, Risale‑i Nuru gizli okumak, gizli yazmak, gizli neşretmek lâzımdı. O kardeşlerimizin bu emre riâyet etmemesinden ileri geldiğinden, hafif şefkat tokadı yediklerinden, tekrar geçmiş olsun.
251
Hiç merak etmesinler, hiçbir şey yapılmaz ve yapamaz ve göremezler. Bu hâdiseden müteessir olup çekinmeyiniz; bil'akis çalışmanızı ziyâdeleştirin ki, tecrübe‑i meydân-ı imtihanda muvaffak olasınız. Risale‑i Nura sık sık ilişirler, fakat bir halt edemezler. Çünkü, Gavs‑ı A'zam (K.S.) ve İmâm‑ı Ali (R.A.) gibi zâtların himâyeleri ve duâları berekâtına Hafîz‑i Hakîki hıfz eder. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Rûhâni inkıbaz inşâallâh geçecektir. Risale‑i Nur ﴿لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌ﴾ sırrına mazhardır. Ondan istimdâd et. Risale‑i Nur talebeleri birbirinin ibâdetinden hissedar olduklarından, dâimî virdleri olan bu âyet‑i azîme size de şifâ verir. Risale‑i Nuru yazınız! İhtiyata riâyet ediniz!
Bütün kardeşlerime selâm ve hürmetler. Risale‑i Nura çalışmanızı tekrar tavsiye ederim, kardeşlerim.
Salâhaddin
252
120. Manevî hasaretlerden kurtulmanın çare‑i yegânesi iman ve amel-i salihtir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz kardeşlerim!
Bu defa mektûb yerinde bu meyveyi gönderiyoruz.
Karadağ’ın Bir Meyvesi
Bir âyetin mânâ‑yı işârîsinin külliyetinden bir ferdi Hürriyetten bu âna kadardır.
Teşrîn‑i Sânî otuzuncu gün, bin üçyüz ellisekizde, Karadağ başına yalnız çıkıyordum. “İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam eder?” hâtıra geldi. Birden, her müşkülümü halleden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ﴾ ’yi karşıma çıkardı. “Bak!” dedi.
Baktım; her asra hitâb ettiği gibi, bu asrımıza daha ziyâde bakan ﴿وَالْعَصْرِ ❋ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ﴾ âyetindeki ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ﴾ (şedde ve tenvin sayılır) makam‑ı cifrîsi bin üçyüz yirmidört edip (1324), hürriyet inkılâbıyla başlayan tebeddül‑ü saltanat ve Balkan ve İtalyan harbleri ve Birinci Harb‑i Umumî mağlûbiyetleri ve dehşetli muâhedeleri ve Şeâir‑i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve İkinci Harb‑i Umumî’nin zemin yüzünde fırtınaları gibi, semâvî ve arzî musîbetlerle hasâret‑i insaniye ile ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ﴾ âyetinin bu asra dahi bir hakikati, maddeten aynı tarihiyle gösterip, bir lem'a‑i i'câzını gösteriyor.
253
﴿اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾ âhirdeki (ت),(ه) sayılır, şedde sayılır ise makam‑ı cifrîsi bin üçyüz ellisekiz ve dokuz olan bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihini göstermekle o hasâretlerden bâhusus manevî hasâretlerden kurtulmanın çare‑i yegânesi îmân ve a'mâl‑i sâliha olduğu gibi ve mefhûm‑u muhâlifiyle, o hasâretin de sebeb‑i yegânesi küfür ve küfran, şükürsüzlük; yani îmânsızlık, fısk ve sefâhet olduğunu gösterdi. Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ﴾ ’nin azametini ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gayet geniş ve uzun hakàikın hazinesi olduğunu tasdik ederek, Cenâb‑ı Hakk’a şükrettik.
Evet, Âlem‑i İslâmın bu asrın en büyük hasâreti olan, bu dehşetli İkinci Harb‑i Umumî’den kurtulmasının sebebi Kur'ân’dan gelen îmân ve a'mâl‑i sâliha olduğu gibi; fakirlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi dahi, orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasâret ve zâyiâtın sebebi de, “Zekât” yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolu’nun bir meydân‑ı harb olmamasının sebebi اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا kelime‑i kudsiyesinin hakikatini fevkalâde bir sûrette yüzbin insanın kalblerine tahkîkî bir tarzda ders veren Risale‑i Nur olduğunu, pek çok emâreler ve şâkirdlerinden binler ehl‑i hakikat ve dikkatin kanâatleri isbât eder.
Ezcümle: Emârelerden biri, Risale‑i Nura sıkıntı veren veyâhut hizmetinden çekilen pek çok adamların tokat yemeleri gibi; bu sene, bu memleketin etrafında umumî bir tarzda Risale‑i Nurun intişarına sıkıntı verip şimdiki bir nev'i tevakkuf devresi vermek hatâsıyla, şimdiki umumî sıkıntının bir sebebi olduğunu göstermesidir.
254
121. Hasaret‑i azîmeye karşı 200 sene kadar bir taife-i azîme iman ve amel-i salih ile mücahede edeceğine dair İşâret-i Kur'âniye
Sûre‑i Ve'l-Asr’ın Dağ Meyvesi Nâmındaki Nüktesine Bir Hâşiyedir
اَلصَّالِحَاتِ ’daki (ت) âhirdeki “te”ler, ekseriyetçe vakfa rast gelmesiyle, cifirce (ه) sayılabilir. Bu noktada اِلَّا beraberdir. (1358) Bu zamanımızı gösterir ve telaffuzca (ه) okunmadığından (ت) kalabilir. Bu noktadan şeddeler sayılmazsa ve اِلَّا beraber değil ikiyüz küsûr sene zamana kadar îmân ve amel‑i sâlih ile beraber bir tâife‑i azîme, hasârât‑ı azîmeye karşı mücâhedeye devam edeceğine işâret edip, Fâtiha’nın âhirinde ﴿صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ bin beşyüz kırkyedi veya bin beşyüz yetmişyedi gösterdiği zamana; Hem [لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ي ] : [ ظَاهِر۪ينَ عَلَى الْحَقِّ ] : [ حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ ]
birinci cümle, bin beşyüz makamıyla âhirzamanda bir tâife‑i mücâhidînin son zamanlarına; ve ikinci cümle, bin beşyüz altı makamıyla, gâlibâne mücâhedenin tarihine ve üçüncü cümle; bin beşyüz kırkbeş makamıyla, pek az bir farkla hem Fâtiha’nın, hem ve'l‑Asri Sûresi’nin iki cümlesinin gaybî işâretlerine işâret edip, tevâfuk eder.
255
Demek, bu Hadîs‑i Şerîfin üç cümlesinden herbirisi, bin beşyüz tarihine ve mücâhedenin ne kadar devam edeceğine dair işâretlerine, aynen bu ﴿اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾ – şedde sayılmazsa – bin beşyüz altmışbir makamıyla… Hem ﴿وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ﴾ –şedde sayılır fakat بِالصَّبْرِ ’de lâm’dır – bin beşyüz altmış makamıyla iştirâk edip, o tâife‑i azîmenin mücâhedâtları ne kadar devam edeceğini mânâ‑yı işârî ve cifrî ile gösterirler. Ve Fâtiha ve hadîsin irâe ettikleri tarihe, makam‑ı ebcedleriyle takarrüb edip, farklı bir derece tevâfuk ederler ve mânâlarıyla da, tam tetâbuk ederek, parlak bir lem'a‑i i'câziye-i gaybiyeyi gösteriyorlar.
122. Cenab‑ı Hak Isparta’yı bir Medresetüzzehra yaptı
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Eski Said çok zaman Medresetü'z‑Zehrâ’yı, gaye‑i hayâl ederek çalışmış. Cenâb‑ı Hak kemâl‑i merhametinden, Isparta’yı o Medresetü'z‑Zehrâ hükmüne getirdi. Ve nahiyemiz olan küçücük Isparta’nın mahdûd akraba ve ahbab yerine, mübârek Isparta Vilâyetini verip binler kardeşi ihsân eyledi. Belki muhtemeldir ki, o küçük Isparta’nın aslı, bu büyük Isparta’dan gitmiş. Benim vatan‑ı aslîm, bu Isparta olmak câizdir. Hattâ Ispartalı kim olursa olsun, başkalara nisbeten benimle ve Risale‑i Nurla fazla alâkadar görüyorum. Hattâ buradaki bütün zâbitân içinde biri müstesnâ, en ziyâde bize ve Risale‑i Nura ciddi alâkadar, bu hâmil‑i mektûb Ispartalı Hilmi Bey’i gördüm. Onu Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri içinde kabûl eyledik.
Isparta’da ve Sava’daki taarruz bir derece umumîdir. Risale‑i Nurun intişar ettiği her tarafta bu sıralarda, şimdiye kadar bir plân dâhilinde Risale‑i Nurun fütûhâtına karşı tecâvüz var. Bir derece, şevk ve neş'eye zarar verdi; bir devre‑i tevakkuf açtı. Şimdiki kahtlığa, o tevakkuf sebebiyet veriyor. Fakat Cenâb‑ı Hakk’a şükür, Isparta ve havâlisi kahramanları, çelik gibi bir metânet göstermeleri, sâir yerlerin de kuvve‑i maneviyelerini takviye ediyorlar.
256
Bazı ihtiyatsız ve dikkatsizlerin yüzünden cüz'î zararlar olduğundan, ihtiyat ve dikkat her vakit lâzımdır. Barla’da, Risale‑i Nurun muvakkat ta'tîli sebebiyle yağmursuzluk başladığı gibi ve Risale‑i Nurun müdâhalesiyle yağmurun, Barla etrafındaki dâireye mahsûs olarak gelmesi ve Isparta’nın, Risale‑i Nura karşı iştiyaklarıyla, Husrev’in dediği gibi, yağmur fevkalâde bir sûrette imdâda gelmesi gibi, pek çok emârelerle ve burada Risale‑i Nur münâsebetiyle vücûda gelen yüzer hâdiselerin delâletiyle deriz ki:
Bu Anadolu’ya ayn‑ı rahmet olan Risale‑i Nura karşı, bu acîb zamanda böyle umumî ve geniş bir taarruzla ve bazı yerlerde ta'tîle mecbur olması, bu kaht u galâyı ve bu acîb ihtikârı ve bereketsizlik ve açlığı netice verdiğine bize kanâat verdi. Şimdi yanımdaki Emin ve Feyzi gibi, sâir arkadaşlarım da aynı kanâattedirler.
Said Nursî
123. Dünya boğuşmalarına merakla bakmak ve takip etmek zararlıdır
Risale‑i Nur Şâkirdleri Tarafından Sorulan Suâle Cevaptır
Suâl: Geçen sene sizden sormuştuk ki; elli gündür merak edip dünya cereyanlarına bakmadınız ve sormadınız; o zaman bize bir cevab verdiniz. Gerçi o cevab hakikattir ve kâfîdir; fakat Risale‑i Nurun intişarı ve hizmeti ve Âlem‑i İslâmiyet’in menfaati noktasında bir derece bakmanız lâzım iken, şimdi, onüç ay oluyor aynı hâl devam ediyor. Merak edip hiç sormuyorsunuz.
257
Elcevab: ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ﴾ âyetine en a'zam bir tarzda şimdiki boğuşan insanlar mazhar olmalarından, onlara değil tarafdâr olmak veya merakla o cereyanları takib etmek ve onların yalan, aldatıcı propagandalarını dinlemek ve müteessirâne mücâdelelerini seyretmek, belki o acîb zulümlere bakmak da câiz değil. Çünkü, zulme rızâ zulümdür; tarafdâr olsa, zâlim olur. Meyletse ﴿وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ﴾ âyetine mazhar olur.
Evet, hak ve hakikat ve din ve adâlet hesabına olmadığına ve belki inâd ve asabiyet‑i milliye ve menfaat‑i cinsiye ve nefsin enâniyetine dayanan dünyada emsâli vukû' bulmayan gaddârâne bir zulüm hesabına olduğuna kat'î bir delil şudur ki:
Bin masûm çoluk‑çocuk, ihtiyar, hasta bulunan bir yerde, bir‑iki düşman askeri bulunmak bahânesiyle bombalarla onları mahvetmek ve tabakàt‑ı beşer cereyanları içinde, burjuvaların en dehşetli müstebidleri ve sosyalistlerin ve bolşeviklerin en müfritleri olan anarşistlerle ittifak etmek ve binler, milyonlar masûmların kanlarını heder etmek ve bütün insanlara zarar olan bu harbi idâme ve sulhu reddetmektir.
İşte böyle hiçbir kanun‑u adâlete ve insaniyete ve hiçbir düstur‑u hakikate ve hukuka muvâfık gelmeyen boğuşmalardan, elbette Âlem‑i İslâm ve Kur'ân teberrî eder. Yardımcılıklarına, tenezzül edip tezellül etmez. Çünkü onlarda öyle dehşetli bir fir'avunluk, bir hodgâmlık hükmediyor, değil Kur'ân’a, İslâma yardım; belki kendine tâbi ve âlet etmekle elini uzatır. Öyle zâlimlerin kılınçlarına dayanmak, hakkâniyet‑i Kur'âniye elbette tenezzül etmez. Ve milyonlarla masûmların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Hàlık‑ı Kâinâtın kudret ve rahmetine dayanmak, ehl‑i Kur'ân’a farz ve vâcibdir.
Gerçi zındıka ve dinsizlik o boğuşanların birisine dayanıp ehl‑i diyâneti ezer. O zındıkanın tazyîkinden kurtulmak, onun aksi cereyanına tarafdâr olmak bir çaredir. Fakat şimdiye kadar o tarafdârlık bir menfaat vermeyerek çok zararları dokunmuş.
258
Hem zındıka, nifâk hâsiyetiyle her tarafa döner. Senin dostunu kendine dost edip, sana düşman eder. Senin tarafdârlık cihetiyle kazandığın günahlar, fâidesiz boynunda kalır.
Risale‑i Nur şâkirdlerinin vazifeleri îmân olduğundan, hayat mes'eleleri onları çok alâkadar etmez ve merakla baktırmaz. İşte bu hakikate binâen, değil onüç ay, belki onüç sene (Hâşiye) dahi bakmasam hakkım var. Sizler baktınız, günahlardan başka ne kazandınız? Ben bakmadım, ne kaybettim?
İkinci Suâl: İşârât‑ı Kur'âniye risalesinde Fâtiha’nın âhirinde Sırat‑ı Müstakîm ashâbı ki, ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ âyetiyle ta'rif edilen tâife içinde, hem لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ي ilâ âhir hadîsinin âhirzamanda gösterdikleri mücâhidler içinde ve hem ﴿وَالْعَصْرِ﴾ Sûresi’nin اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ’dan başlayan üç cümlenin mânâ‑yı işârîsinde hususî bir sûrette bir ferdi, Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri olduğuna sebeb nedir ve vech‑i tahsîsi nedir?
Elcevab: Sebebi ise, Risale‑i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakàik‑ı Kur'âniyenin muammâlarını hall ve keşfetmiştir ki; herbir tılsımın bilinmemesinden, çok insanlar şübehâta ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulamayıp, bazen îmânını kaybederdi. Şimdi, bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Yirmisekizinci Mektûb’daki İnâyât‑ı Seb'ada bir kısmına işâret edilmiş. İnşâallâh bir zaman o tılsımlar, müstakil bir risalede cem'edilecek.
259
124. Risale‑i Nur’un eski ve yeni huruf ile el ve makinede yazılması
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Kahraman Tahiri ve Hâfız Mustafa’nın yaptıkları hizmet çok güzeldir. Onların tedbirleri isabetlidir, haktır. Nur fabrikasının dîvânında verdiğiniz kararlar, ne olursa kabûlümüzdür. İşârât‑ı Kur'âniye tevâbi'leriyle beraber çok güzel. Yalnız, Seyyid Şefîk’e giden mektûb, şahsına ait kısmı girmeyecekti. Lâhikadan aldığınız parçalar da çok güzel. Büyük Ali sisteminde, küçük ve İkinci Ali’nin mânidâr fıkrası iyidir; fakat muhtasardır. En evvel gençlere ait üç‑dört ders ki, Hâfız Mustafa’ya vermiştik; el makinesiyle mümkünse eski hurûfla; değilse, yeni hurûfla (Hâşiye) Nur fabrikasının dîvânındaki hey'et münâsib görse ve hâl müsâade etse, yazılsın. Bize de bazı nüshalar gönderilsin. Mübâreklerin İşârâtü'l‑İ'câz’larına bedel bir nüshamı posta ile gönderdik. Cuma gününe rast gelen bu bayram, çok kıymetdâr olan haccü'l‑ekber olduğundan; hacca bu sene gidenler çok kazanmışlar. Cenâb‑ı Hak bizi de onların hayırlı duâlarına hissedar eylesin, âmîn. Tekrar be‑tekrar o bayramınızı ve umum Risale‑i Nur şâkirdlerinin bayramlarını ve Nur ve Gül fabrikalarının hey'etlerini ve Medrese‑i Nuriye şâkirdlerinin ve üstadlarının ve Barla sıddıklarının ve masûmların ve ümmî ihtiyarların, ricâlen ve nisâen umumunun birer birer bayramlarını tebrik ediyoruz.
Said Nursî
260
125. Risale‑i Nur’un mes'eleleri ilim, fikir, niyet ve kasdî bir istekle olmuyor; ekseriyetle sünuhat, zuhurat ve ihtârât ile oluyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَاكَتَبْتُمْ وَطَبَعْتُمْ
Azîz, sıddık, muktedir, müteyakkız kardeşlerim!
Sizin mübârek leyâli‑i aşerenizi ve Kurban Bayramınızı tebrik ederiz. Nur fabrikası sâhibi Hâfız Ali’nin haşr‑i cismânî hakkındaki hâtırına gelen mes'ele ehemmiyetlidir ve mektûbun âhirindeki temsîli, gayet güzel ve mânidârdır. O hâtıra ile, Dokuzuncu Şuâ’nın mukaddime‑i haşriyeden sonraki dokuz bürhân‑ı haşriyeyi istiyor, diye anladım.
Fakat maatteessüf, bir‑iki senedir te'lif vazifesi tevakkuf etmiş. Resâili'n‑Nurun mesâili; ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil; ekseriyet‑i mutlaka ile sünûhât, zuhûrat, ihtarât ile oluyor. Bu dokuz berâhine şimdi ihtiyac‑ı hakîki kalmamış ki, te'life sevk olunmuyoruz.
Evet, erkân‑ı îmâniye içinde Îmân‑ı Billâh ve Îmân‑ı Bilyevmi'l-âhir, Âlem‑i İslâmiyet’in iki kutbu ve iki güneşidir.
Birincisini: Risale‑i Nur, tamamıyla bürhânlarını izâh etmiş.
İkinci kutub ise: Kısmen müstakil olarak Onuncu Söz, Yirmidokuzuncu Söz, Yirmisekizinci Söz, hususan cismânî lezzetlerin isbâtında ve mukaddime‑i haşriye gibi risalelerde gayet kuvvetli haşr‑i cismânîyi isbât etmiş; muannidleri de susturmuş. Ve îmân‑ı Billâh gibi, bu dünyadaki mevcûdât, zâhir bir sûrette onu göstermediğinden; kısm‑ı ekserîsi ise, sâir erkân‑ı îmâniye içinde haşri, kuvvetli bir sûrette isbât eder.
261
Ezcümle: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakkâniyetini isbât eden bütün hüccetleri, ikinci derecede haşr‑i cismânîyi, binler Âyât‑ı Kur'âniye’nin tasvir ve izâhatlarıyla isbât ediyor. Acaba, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mu'cizâne Cennet’in lezâiz‑i cismâniyesinden bahisleri ve izâhları derecesinden, daha başka bir izâha lüzum kalır mı?
Hem, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakkâniyetini isbât eden bütün mu'cizeleri, hüccetleri ikinci derecede haşr‑i cismânîyi ve Cennet ve Cehennem’in lezâiz ve âlâm‑ı cismânîsini hàrika belâğatıyla tasvir ve izâh ediyor. Ve o izâhtan sonra, daha izâha ihtiyaç kalır mı?
Hem, Cenâb‑ı Hakk’ın vücûb‑u vücûdunu ve rahîmiyet ve hakîmiyetini ve ilim ve kudretini ve âdiliyet ve hafîziyetini ve sıfât‑ı kudsiyesini isbât eden bütün bürhânlar, hüccetler, bir cihette haşri isbât ettiği gibi; Rubûbiyetin muktezâsı olan irsâl‑i rusül ve inzâl‑i kütüb cihetiyle, hem Risalet‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) istilzam; hem Kur'ân, O’nun konuşması ve kelâmı olmadığını ve Kelâmullâh olduğunu isbât etmekle, haşr‑i cismânîyi tafsilâtıyla bu iki noktadan yine isbât ediyor.
Elhâsıl: Risale‑i Nurda îmân‑ı Billâh ve îmân‑ı bilyevmi'l-âhir olan iki kutb‑u îmânî, tam birbirine müsâvî gelecek bir derecede isbât edilmiş.
Yalnız bu kadar var ki, haşr‑i cismânî kısmen sarîhan ve kısmen zımnî ve tebeî isbât edilmiş. Çünkü bu âlem‑i şehâdet; Sâni'ini, gayet sarîh ve zâhir gösteriyor ve haşri, zımnî ve perdeli haber verir. İnşâallâh bir zaman, Risale‑i Nurun şâkirdlerinden birisi veya birkaç tanesi, o dokuz makamı ve berâhini te'lif edecek ve mukaddime‑i haşriyenin başındaki âyât‑ı a'zamın dokuz fıkrasının hazinelerini, Risale‑i Nurda münteşir haşr‑i cismânî berâhiniyle ve kalblerine gelen sünûhât ve ilhâmât ile açıp; Dokuzuncu Şuâ’yı Onuncu Söz’den daha parlak, daha kuvvetli bir tarzda tekmîl edecek.
262
Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve bayramlarınızı tebrik ediyoruz.
Said Nursî
126. Zahirî muvaffakıyetsizlik çok defa hakkımızda bir inayet perdesi olmuş
Azîz, sıddık kardeşlerim!
﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ sırrıyla çok tecrübelerin neticesinde, çok defa zâhirî muvaffakıyetsizlik, hakkımızda birer inâyet perdesi olduğuna bir emâresi, belki bir delili de; bu sene biz, her tarafta bir nev'i taarruz, o taarruzdan bir nev'i cüz'î tevakkuf, hem matbaaların kapıları şimdilik Risale‑i Nura, – hattâ yeni hurûfla dahi – kapanması hayırdır. Birkaç cihette inâyettir ve himâyettir.
Evvelâ: Bu sene – perde altında – insanlar, eşedd‑i zulüm ile rızık hakkında bir dehşetli ameliyât ve kader‑i İlâhî, hakîmâne bir adâletle, çoktan beri terâküm eden zekâtları ve cizyeleri almak ve hadden çok ziyâde tecâvüz eden hırsı ve ihtikârı tokatlamak için, umumî bir ameliyât‑ı cerrâhiye hengâmında, elbette yalnız, îmâna ve âhirete hasr‑ı nazar eden ve vazife noktasından hayat‑ı ictimâiyeye çok bakmayan ve ihlâs‑ı tâmmı kazanmak için hiçbir maksada âlet ve hiçbir dünyevî cereyana tâbi olmayan Risale‑i Nurun parlak ve kuvvetli hizmeti, tesettür perdesi altından çıkıp âşikâr bir tarzda olsaydı, her hâlde birinci ameliyât‑ı insaniye ona ilişecekti.
263
Ve ikinci ameliyât‑ı kaderiye rızık ve mide üzerine olması cihetiyle; ya insanların nazarlarını o hizmetten çevirecekti, mideleriyle meşgul edecekti, veyâhut o hizmetin ihlâsını bir derece kırıp maîşet derdinin bir hissesi onda bulunacaktı.
Sâniyen: Yazılmasına şimdilik lüzum yok…
Sâlisen: İzhârına bu zamanda izin yok… Fakat, mâdem şâkirdlerin gayret ve şevk ve himmetleri şimdiye kadar matbaalara ihtiyaç bırakmamışlar, inşâallâh o kudsî hizmette devam edip, o elmas kalemler ile neşr‑i envâr edecekler. Mâdem, bütün bütün mesleğimize muhâlif olan yeni hurûfu bir‑iki risale için kabûl ettiğimiz hâlde matbaacılar çekindiler, o hayr‑ı azîmi kaybettiler. Siz, o iki risaleyi, bizim hesabımıza, kahraman kardeşlerimizden yirmi‑otuz zâta tevzî' ederek, yirmi‑otuz nüshayı eski hurûfla yazdırınız. Yazan kalem sâhiblerine dâimî hasenât kazandıran o pek büyük hayrı, siz kazanınız. Eğer yeni hurûfla, el makinesiyle o iki risaleden yazılmış nüshalar varsa, bize bazı nüshalar gönderiniz.
127. Sikke‑i Tasdik-i Gaybî risalesi için tenbih ve ihtar
İşârât‑ı Kur'âniye ve Üç Kerâmet‑i Aleviye ve Kerâmet‑i Gavsiye Hakkındaki Sikke‑i Gaybiye Risalesine Bir Tenbih ve İhtardır
Bu gayet mahrem risaleler nasılsa muannid bir nâmahremin eline bu risalelerden birisi geçmiş. Gayet sathî ve inâd nazarıyla bir‑iki yerine haksız bir i'tirâz ile ehemmiyetli bir hâdiseye sebebiyet verdiğinden, bu mecmua, Risale‑i Nurun hàs talebelerine belki ehass‑ı hàvâssa mahsûs olduğu hâlde ve benim vefâtımdan sonra intişarına müsâade olmasıyla beraber; şimdi mezkûr hâdisenin sebebiyle herkese değil, belki ehl‑i insaf ve Risale‑i Nurla alâkadar ve talebelerinden bulunanlara hàslardan birkaç şâkirdin tensibiyle gösterilebilir fikriyle yazdık.
264
İkinci Nokta: Bu risale, “Sikke‑i Gaybiye” baştan aşağıya kadar bir tek neticeye bakar. Bine yakın emârelerle, Risale‑i Nurun makbûliyetine gaybî bir imza basıldığını isbât ediyor. Böyle bir tek da'vâya bu derece kesretli ve ayrı ayrı cihetlerde binler emâreler ve îmâlar onu göstermesi ilmelyakìn değil, belki aynelyakìn, belki hakkalyakìn derecesinde o da'vâyı isbât eder.
Üçüncü Nokta: Bu risaleyi mütâlaa eden zâtlar, inceden inceye, hususan cifrî hesabatına meşgul olmaya lüzum yok. Hem, bir kısmı anlaşılmasa da zararı yok. Hem, umumunu okumak da lâzım değil. Hem, Kerâmet‑i Gavsiye’nin âhirinde, ikiyüz yirmidördüncü sahifede, Şamlı Hâfız Tevfik’in fıkrasından başlayıp âhire kadar mütâlaadan sonra ve baştaki mukaddimeyi de okuduktan sonra istediği parçayı okusun.
128. Bizim mesleğimizde sohbet‑i sûriyenin ehemmiyeti azdır
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Hem Kâtib Osman’ın, hem mübâreklerden İbrahim’in, hem Nur fabrika sâhibinin, hem Hulûsi‑i Sânînin mektûbları bir‑iki günde geldiler. Merak ile mahzûn kalbimizi müferrah eylediler.
Kâtib Osman’ın mektûbunda, hususî selâmlarını gönderdiği zâtların; hususan kahraman Rüşdü, Zühtü Bedevî ve Nuri kardeşlerimize hàssaten ve umuma selâm ve selâmetlerine duâ ve Husrev’in yakında gelmesinin tebşîri, onun hakkındaki merakımızı izâle etti. Mâşâallâh! Kâtib Osman da, Husrev gibi mûcib‑i merak noktaları yazıyor.
Onun mektûbunu getiren Halıcı İbrahim demiş ki: “Sıddık Süleyman, Rüşdü buraya gelmek ihtimali var.” O kahraman kardeşim yakìnen bilsin ki ben, ondan ziyâde ona müştâkım. Fakat o her gün, hàs dâiresinin birinci safında ma'nen yanımızda bulunuyor, manevî kazançlarımıza da hissedar oluyor. Bizim mesleğimizde sohbet‑i sûriye ehemmiyeti azdır. Hem, bu dehşetli ameliyât‑ı dâhiliye hengâmında ve yol masrafı çok ziyâde olduğundan, gelmek münâsib olmuyor. Ve vehham ehl‑i dünya, burada, ziyâde bize dikkat ediyorlar. Hattâ bu bayramda, kapımı ziyaretçilere kapadık.
265
Hâfız Ali’nin mektûbunda, Rüşdü’nün bir teşebbüsü var ki; gençlere ait dört‑beş parça ders ki, Hâfız Mustafa’ya vermiştim ki tab'etsin. Cenâb‑ı Hakk’a şükür, sizin kesretli kalemleriniz matbaaya ihtiyaç bırakmıyor. Eğer kolayca, ucuzca mümkün olsa, eski veya yeni hurûfla yaparsınız.
Hâfız Ali’nin mektûbunda, Risale‑i Nura karşı kemâl‑i mahviyetle kemâl‑i ihlâsı ve irtibatı, onun eskiden beri takdir ettiğim bir hâsiyet‑i mümtâziyesini göstermekle beraber; benim gibi bir bîçâreyi de şefâatçi yapıp, ben de onun kemâl‑i samîmiyetini şefâatçi yapıp duâsına âmîn derim.
Mübârek köyünden, mübârekler cemâatinden, mübârek İbrahim’in bereketli mektûbunu okudum. Beni memnun eden çok sözler var içinde. Ve bilhassa benim başıma yağan yağmurdan rüyada içmesi ve biraderzâdesi Osman’ın ileride Risale‑i Nura talebe olması için, kendini okutması bizi mesrûr eyledi. Cenâb‑ı Hak, öyle mübârekleri o köyde çoğaltsın. Âmîn
129. İnsan için gerçek teselli, yardım ve dayanak noktasını veren Kur’an’ın esâsâtını bu zamanda en parlak ve kuvvetli gösteren Risale‑i Nur’dur
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Risale‑i Nurun hakkâniyetine ve ehemmiyetine dair bir imza‑yı gaybî hükmünde olan yazdığınız mecmua‑i işârâta, Lâhikadan intihâb ettiğinizden iki misli daha ilâve ettik. Eğer siz de kendinize öyle bir mecmua yazmışsanız, ilâve ettiğimiz mikdarı size de göndereceğiz. Bu mecmuanın gösterdiği kıymet Risale‑i Nurda bulunduğunu, bu zamanın dehşetli fırtınaları isbât ediyor.
Evet kardeşlerim, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm, İncil‑i Şerîfte demiş ki: “Ben gidiyorum, tâ size tesellîci gelsin – Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin.” demesiyle Kur'ânın beşere gayet büyük bir neticesi, bir gayesi, bir hediyesi; tesellîsidir.
266
Evet, bu dehşetli kâinâtın fırtınaları ve zevâl ve tahribâtları içinde ve bu – boşluk – nihâyetsiz fezâda herşey ile alâkadar olan insan için hakîki tesellîyi ve istinâd ve istimdâd noktalarını yalnız Kur'ân veriyor. En ziyâde o tesellîye muhtaç bu zamandır. Bu asırda, en ziyâde kuvvetli bir sûrette o tesellîyi isbât eden, gösteren Risale‑i Nurdur. Çünkü zulümât ve evhâmın menba'ı olan tabiatı, o delmiş geçmiş, hakikat nuruna girmiş. Onaltıncı Söz gibi ekser parçalarında, hakàik‑ı îmâniyenin yüzer tılsımlarını keşf ve izâh edip, aklı inkârdan ve tereddüdlerden kurtarmış.
İşte bu hakikat içindir ki; bu çok usandırıcı ve dehşetli zamanda, usandırmayacak bir tarzda, çok tekrar ile beraber; aklı başında olanları Risale‑i Nurla meşgul ediyor. Re'fet Bey’in mektûbunda dediği gibi, “Risale‑i Nurun en bâriz hâsiyeti, usandırmamak. Yüz defa okunsa, yüzbirinci defa yine zevkle okunabilir.” Pek doğru demiş.
Risale‑i Nurun tercümânı, hakîki vazifesinin haricinde dünyadaki istikbâliyata ara sıra bakması, bir derece zâhirî bir müşevveşiyet verir. Meselâ, bundan otuz‑kırk sene evvel diyordu: “Bir Nur gelecek, bir Nurânî âlemi göreceğiz.” deyip; o mânâ, geniş bir dâirede ve siyasette tasavvur edilmiş.
Hem bundan ondört, onbeş sene evvel, “Dinsizliği çevirenler müdhiş semâvî tokatlar yiyecekler.” diye büyük, geniş, küre‑i arz dâiresindeki bu dehşetli hâdiseyi, dar bir memlekette ve mahdûd insanlarda tasavvur etmiş. Hâlbuki istikbâl, o iki ihbar‑ı gaybiyeyi tasavvurunun pek fevkınde tefsir ve tâbir eyledi.
Evet, Eski Said’in “Bir Nur âlemi göreceğiz.” demesi, Risale‑i Nur dâiresinin mânâsını hissetmiş; geniş bir dâire‑i siyâsiye tasavvur ettiği gibi, sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا﴾ ’nın remziyle, onüç ondört sene sonra, “Dinsizliği, zındıklığı neşredenler, pek müdhiş tokatlar yiyecekler.” deyip o hakikati dar bir dâirede tasavvur etmiş. Şimdi zaman, o iki hakikati tam tâbir ve tefsir etti.
267
Evet, başta Isparta Vilâyeti olarak Risale‑i Nur dâiresi, birinci hakikati pek parlak ve güzel bir sûrette gösterdiği gibi; ikinci hakikati de, medeniyet‑i sefîhenin tuğyanını ve maddiyûnluk (Hâşiye) tâununun aşılamasını çeviren ve idare eden ervâh‑ı habîsenin başlarına gelen bu dehşetli semâvî tokatlar, geniş bir dâirede, o sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا﴾ ’nın hakikatini tam tamına isbât etmiş.
Risale‑i Nur, kat'î bürhânlara istinâden, hükümleri, sâir hakàikta, aynı aynına, te'vilsiz, tâbirsiz hakikat çıkması ve yalnız işârât‑ı tevâfukiye ve sünûhât‑ı kalbiyeye i'timâden beyânâtı, böyle dünyevî olan mesâil‑i istikbâliyede neden bazen tâbir ve te'vile muhtaç oluyor, diye hâtırıma geldi.
Böyle bir cevab ihtar edildi ki: “Gaybî istikbâl‑i dünyevîde ve dünya işlerinde, başa gelen hâdisâtı bildirmemekte Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’in çok büyük bir rahmeti saklandığını ve gaybı gizlemekte, çok ehemmiyetli bir hikmeti bulunduğu cihetle, gaybî şeyleri haber vermekten yasak edip, yalnız mübhem ve mücmel bir sûrette, ya ilhâm veya ihtar ile bir emâreyi vesile ederek, keşfiyâtta ve rüya‑yı sâdıkada, bir kısım gaybî hakikatleri ihsâs eder. O hakikatlerin hususî sûretleri vukû'undan sonra bilinir.”
268
Kardeşlerim, bu defa Hilmi Bey ile gelen Re'fet ve Rüşdü’nün mektûbları bizi çok sevindirdi. Zâten Husrev, Re'fet, Rüşdü Risale‑i Nura intisabda eskiden beri beraber bulunmalarından, ben birisini tahattur etsem, üçü birden hâtıra geliyor. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ki, bu dehşetli fırtınalar, onları ve sizleri sarsmadı. Mâşâallâh, Re'fet, şimdi de eski sadâkatini ve tam alâkasını tamamıyla muhâfaza ettiğini anladık. Bir‑iki senedir ondan hiçbir mektûb ve Hizmet‑i Kur'âniye’deki vaziyetinden bir haber alamamıştım, merak ediyordum. Bu defa mektûbunda, “Ne vakit bir araya gelsek, Sözler’den birini açıp okuyoruz, tatlı tatlı istifade edip, Üstadımızla görüşüyoruz.” demesi; bizi sürûr ile şükre sevk etti. Sadâkatte nâmdâr Rüşdü’nün mektûbunda merak ettiğim noktaları beyân etmesi ve Hizmet‑i Nuriye tevakkuf etmemesi ve sizlere sıkıntı olmaması, bizi çok mesrûr eyledi.
Latîf bir tevâfuk: Ahmed Nazîf’in bu defa çok meşgaleler içinde yazdığı, yalnız Ondokuzuncu Mektûb’da ( Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.)) tevâfukâtın mecmûu, dokuzbin sekizyüz otuzüç adede bâliğ olduğunu gördük. O mektûbdaki Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) bir kerâmetidir diye hükmettik.
130. Risale‑i Nur’a çalışanlara hüsn-ü maişet ve bereket, mâni olanlara ise tokatlar gelir
Risale‑i Nur şâkirdlerinden Emin ve Feyzi’nin bir fıkrasıdır
Hem, Risale‑i Nurun kasabalara ve cemâatlere berekete medâr olması ve ona zarar edenlere tokat gelmesi gibi, şahıslara da pek zâhir bir sûrette, hem bereket ve hüsn‑ü maîşet (ona çalışanlara) ve gaybî tokatlar, onun aleyhinde çalışanlara gelmesi, bu havâlide çok hâdiseleri var. Biz, kendi nefsimizde; çalıştığımız zaman, pek zâhir bir sûrette bir hüsn‑ü maîşet, bir inâyet gördüğümüz gibi; Risale‑i Nur veya şâkirdleri aleyhine çalışanlara, şiddetli tokatlar geldiğini görüyoruz.
Ezcümle: Risale‑i Nurun erkânından birisi, kat'î bir sûrette haber veriyor ki; üç‑dört adam, dünya servetinin hatırı için toplanıp, münâfıkâne tedbir kurdukları hengâmda; üç gün sonra, o üç‑dört adamın hâneleri ve birinin dükkânı yanıp, herbiri binler lira zâyiâtla tokat yediler.
269
Hem bir dessâs câsus adam, Risale‑i Nur şâkirdleri aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün, – serbest olarak – “Ben, bir ipucu bulamadım ki bunları hapse soksam. Eğer bir ipucu bulsam onları hapse sokacağım.” diye ilân ettiği vakitten iki gün sonra, bir iş yapıp, Risale‑i Nur şâkirdleri yerinde, o adam, iki sene hapse girdi.
Hem bedbaht, muannid bir adam, Risale‑i Nur aleyhinde, hem şâkirdlerinin bir rüknü aleyhinde mütecâvizâne bulunduğu hengâmda, bir‑iki gün sonra meyhâneye gidip, içe içe çatlamış, orada ölmüş. Bu nev'iden çok hâdiseler var. Demek Risale‑i Nur, dostlara tiryâk olduğu gibi; düşmanlara da sâika oluyor.
131. Gavs‑ı Azam’ın da müjdesi ile Üstadımız inayet ve teshîle mazhardır
Risale‑i Nur şâkirdlerinden Hâfız Tevfik, Mehmed Feyzi, Emin, Hilmi, Kâmil’in bir fıkrasıdır
Gavs‑ı A'zam’ın, Üstadımız hakkında فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِfıkrasıyla, inâyet ve teshîle mazhar olduğuna ve tevâfuk, Risale‑i Nurun kerâmetinin bir mâdeni bulunduğuna pek çok emârelerden, bu bir‑iki gün zarfında, küçük ve latîf, fakat kat'î kanâat veren cüz'î hâdiselerin tevâfukunda gözümüzle gördüğümüz inâyet‑i Rabbâniye’nin nümûnelerinden beş‑altısını beyân ediyoruz ki onlar, bu iki gün zarfında beraber vukû' bulmuş.
Birincisi: Dün, Üstadımıza, Risale‑i Nura ait üç hizmet lâzım geldi. Kimse de yok. Biz de uzaktayız. Merdivenden inip, bir çocuğu bulup, bizlere göndermek niyetiyle kapıyı açtı. Risale‑i Nurun o hizmetini görecek fevkalâde bir tarzda, dakikasıyla, üç şâkirdi kapıya geldiler.
İkincisi: İki seneden ziyâde Risale‑i Nurun mühim parçaları, Risale‑i Nurun berekâtıyla hânesi yangından kurtulan Hâfız Ahmed kendine yazdırıp, başka bir kaza ve nahiyede bulunan bir‑iki zât onları, istinsah için aldılar. İki seneden beri ellerinden kaçırıp, mahcûbiyetlerinden haber vermedikleri için hem biz, hem Hâfız Ahmed, merak, hem hiddet ediyorduk. O kitaplar, bugün geldiği aynı vakit, dün aynı saatte, Üstadımıza, beş seneden beri, her birkaç gün zarfında kolaylık için bir parça yemek pişirmek ile hatırını soruyordu. İki seneden beri o âdeti terketmişti. Hem komşuluktan da başka yere nakletmesiyle, iki senedir o âdet terkedilmiş iken, yine dün, o aynı saatte, iki sene evvelki aynı âdetiyle, o zâtın hânesinden, aynen eskisi gibi, küçücük bir hatır sormak nev'inde oğlu getirdi. Üstadımız dedi: “İki sene evvelki âdete lüzum kalmamış, siz de komşuluktan gitmişsiniz” dedi. Bugün aynı vakitte, o Hâfız Ahmed’in yazdırdığı kaybolan kitaplar, mükemmel bir sûrette istinsah ile beraber geldi. Bizde şübhe bırakmadı ki, bu latîf tevâfuk da, Risale‑i Nur hakkındaki inâyetin bir cilvesidir.
270
Üçüncüsü: Üstadımız, – aynı – yine bugün Emin’e dedi: “Üç‑dört aydır her hafta karyesinden buraya gelen hâne sâhibesi gelmedi; kirasını, dört aydır almadı. Her hâlde cevab gönderin gelsin, alsın” dediği aynı dakikada, dört aydan beri yanına gelmeyen o hâne sâhibesi kapıyı vurdu, geldi. Beş aylık kirasını aldı. Üstadımız, bu hâdise‑i inâyetten memnuniyeti için, uzak bir nahiyeden gelen, yuvarlak, hiç görmediğimiz ve burada bulunmayan bir küçük ekmeği o hâne sâhibesine verdi. Aynı vakitte, yirmi dakika zarfında, burada bulunmayan aynı ekmekten, iki sene Risale‑i Nurun iki kitabını alıp mütâlaasının manevî ücretinden binde bir ücret olarak geldi. Ve bir parçacık aşûre çorbasını dahi yine o ev sâhibesine verdi. Aynen, o aşûrenin on misli kadar, latîf üç ekmek, yine iki sene iki kitabın okunmasına binde bir ücreti diye geldi. Gözümüzle gördük.
Hem yine Üstadımız, bugün, o hâne sâhibesine, yedi senedir adını bilmediği için “İsmin nedir?” diye sormuş. O da demiş: “Hayriye”dir. Hayriye isminde olmak tevâfukuyla, iki saat sonra, Hayri nâmında Risale‑i Nurun bir şâkirdi haberimiz yokken İstanbul’a gitmiş. Hem ticâret münâsebetiyle iki mühim şâkirdler dahi gidip geç kaldılar. Maddî, manevî fırtınalar münâsebetiyle Üstadımız onları, hem oradaki mühim bir şâkirdi çok merak ediyordu. Bugün o Hayri, iki saat Hayriye’den sonra geldi; o üç şâkird hakkındaki merakı izâle ettikten sonra, dört aydan beri devam eden “tefârik” nâmında Üstadımızın bir kokusu bugün bitmişti. Hayri’nin elinde bir küçük şişe… Dedi: “Size tefârik getirdim.” Biz de bu küçük, latîf tefârikteki tevâfuka Bârekallâh, dedik.
Bu iki gün zarfında bu küçücük nümûneler gibi, Üstadımız, Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin tashihâtıyla meşgul olduğu için, bunlardan başka çok nümûneleri görmüş. Mâdem iki günde böyle inâyetin cilvelerini görüyoruz; Risale‑i Nur dâiresi içinde dikkat edilse herkes – kendi nefsinde – hizmeti derecesinde böyle nümûneleri görebilir.
271
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden:
Hâfız TevfikEVET
HilmiEVET
KâmilEVET
HayriEVET
Mehmed FeyziEVET
Emin EVET
Gözümüzle gördük.
Evet, ben de tasdik ediyorum. Said Nursî
132. Rahmet‑i İlâhiyeden ileri şefkat olunmaz. / Felek ve zamandan şikâyetten Sani-i Zülcelâl’e itiraz çıkmaz mı?
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu şiddetli kışta ve manevî, dehşetli, ayrı tarz bir kışta ve nev'‑i beşer ictimâî hayatında müdhiş kanlı diğer tarz bir kışta, çırpınan bîçârelere rikkat‑i cinsiye ve şefkat‑i nev'iye cihetinden gayet derecede bir hüzün ve elem hissettim. Çok yerlerde beyân ettiğim gibi, yine Erhamürrâhimîn ve Ahkemü'l‑Hâkimîn olan onların Hàlık‑ı Kerîm ve Rahîmin hikmet ve rahmeti, benim kalbimin imdâdına yetişti. Ma'nen denildi ki:
“Senin bu şiddet‑i teessürün, O Hakîm ve Rahîmin hikmetini, rahmetini bir nev'i tenkid hükmüne geçer. Rahmet‑i İlâhiye’den ileri şefkat olunmaz. Hikmet‑i Rabbâniye’den daha ekmel hikmet, dâire‑i imkânda olamaz. Âsîler, cezalarını; masûmlar, mazlumlar, zahmetlerinden on derece ziyâde mükâfâtlarını alacaklarını düşün! Senin dâire‑i iktidarının haricinde olan hâdisâta, O’nun merhamet ve hikmet ve adâleti ve Rubûbiyeti noktasında bakmalısın!” Ben de, o lüzumsuz şiddetli elem‑i şefkatten kurtuldum.
272
Otuz sene evvel aşâirlerde gezerken, böyle suâl ettiler: “Acaba şu zaman ve dehrin şikâyetindeki, – hattâ büyük zâtlar ve evliyâlar dahi felekten ve zamandan şikâyet ediyorlar – Ondan, Sâni'‑i Zülcelâl’in san'at‑ı bedî'ine i'tirâz çıkmaz mı?”
Cevab: Hayır ve asla! Belki mânâsı şudur: Güyâ şikâyetçi der ki: “İstediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hâl; hikmet‑i ezeliyenin düsturuyla tanzim olunan âlemin mâhiyeti müstaid değil ve inâyet‑i ezeliyenin pergeliyle nakşolunan feleğin kanunu müsâid değil ve meşîet‑i ezeliyenin matbaasında tab'olunan zamanın tabiatı muvâfık değil ve mesâlih‑i umumiyeyi te'sis eden Hikmet‑i İlâhiye râzı değildir ki; şu âlem‑i imkân, Feyyâz‑ı Mutlak’ın yed‑i kudretinden, şu ukùlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştihâsıyla istediğimiz herbir semerâtı koparsın. Verse de, tutamaz, düşse de kaldıramaz.” Evet, bir şahsın tehevvüsü için büyük bir dâire‑i muhîta hareket‑i mühimmesinden durdurulmaz.
İşte, otuz sene evvelki cevaba Risale‑i Nur dahi zelzeleler bahsinde, böyle küçük bir hâşiye ilhâk ediyor ki:
Herbir unsurun, maddî ve manevî kış ve zelzele gibi hâdiselerin, yüzer hayırlı neticeleri ve gayeleri varken; şerli ve zararlı bir tek neticesi için onu vazifesinden durdurmak, o yüzer hayırlı neticeleri terk etmekle, yüzer şer yapmak, tâ bir tek şer gelmesin gibi, hikmete, hakikate, Rubûbiyete münâfî olur. Fakat, küllî kanunların tazyîkinden feryâd eden ferdlere, inâyât‑ı hàssa ve imdâdât‑ı hususiye ile ve ihsânat‑ı mahsûsa ile Rahmânürrahîm, her bîçârenin imdâdına yetişebilir. Dertlerine derman yetiştirir. Fakat o ferdin hevesiyle değil, hakîki menfaatiyle yardım eder. Bazen, dünyada istediği bir cama mukâbil, âhirette, bir elmas verir.
273
133. Tevafukat, Risale‑i Nur’un ciddî hakikatleri arasındaki tatlı meyvelerdir
Üstadımızın ve Risale‑i Nurun ciddi hakàikları içinde en tatlı bir fâkihesi tevâfuk olduğu için, kardeşlerimize, yine bu iki gün zarfında küçük bir‑iki tevâfuku, size bundan evvelki tevâfuka hâşiye olarak yazıyoruz:
Evet, nasıl ki kelimâtta ve kelimât‑ı mektûbede tevâfuk, bir kasd, bir inâyet‑i hususiyeyi gösteriyor. Bazen hàrika olup kerâmet derecesine çıkıyor. Bazen latîf bir zarâfet veriyor. Aynen öyle de, Risale‑i Nura ait ve Üstadımıza ait hâdisâtta da aynen, kasdî ve inâyetkârâne tevâfuku, akvâldeki o ef'âlde dahi görüyoruz.
Ezcümle: Size yazılan, dört ay gelmeyen hâne sâhibesi için Emin kardeşimize dedi: “Haber gönder” tekellümünde, onun kapı çalması tevâfuk ettiği gibi; aynı cümle, iki defa okunduğu zaman, “Emin’e dediği” kelimesi okunduğu ânında aşağıdaki kapıyı Emin açtı. Gelmek zamanı gelmeden, geldi. İkinci gün, yine başka bir adama okunduğu vakit, “Emin’e dediği” kelimesini okuduğu vakit, aynı ânda yukarı kapıyı Emin açtı, gelmek âdetine muhâlif olarak geldi, girdi. Bu iki tevâfuk, hâne sâhibesinin tevâfukuna tevâfuku gösteriyor ki; en cüz'î işlerimiz de tesâdüf değil, kasdî tevâfuktur.
Hem, dört ay evvel bize bir parça tarhana getiren Risale‑i Nur şâkirdlerinden Fuâd’ın, İstanbul’a gidip, otuz gün te'hirinden geç kalmasından endişe ettiğimiz aynı günde, onun tarhanası bittiği aynı günde gelmesi, tevâfuk etti.
Hem aynı günde, bir parça tereyağı – biz ve Üstadımız da bunun bereketini hissediyorduk – bittiği dakikada onun mikdarına tevâfuk edip, zannımızca aynı yerde, aynı mikdar, aynı zamanda geldiği gibi; hem buralarda, köylerde, kül içinde yapılan bir çörek, Üstadımızın hoşuna gittiği için sabah‑akşam ondan yiyip ve on beş gün devam edip, bittiği aynı günde, aynı çörekten, onun akrabasından birisi getirdi. Bu tevâfukun hatırı için geri çevirmedi, kabûl etti. Mukâbiline bir teberrük verdi.
274
Gözümüzle bu latîf tevâfuktaki şirin inâyet‑i İlâhiye’nin cüz'î cilvelerini gördük; ve anladık ki, kör tesâdüf işimize karışmıyor. Mânidâr tevâfuk, Risale‑i Nurun kelimâtında ve hurûfâtında olduğu gibi, ona temâs eden harekât ve ef'âlde de öyle mânidâr tevâfuklar var. İnâyete temâs ettiği için, en cüz'î bir şey de olsa kıymeti büyüktür. Böyle uzun yazmak ve ziyâde ehemmiyet vermek isrâf olmaz. Çünkü, mânâsı olan inâyet ve iltifat‑ı rahmet muraddır. Ve o bahis dahi, manevî bir şükürdür.
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Emin, Feyzi
134. Yeni ve eski hurufla Risale‑i Nur neşri hakkında
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Nur fabrikasının sâhibi ile kahraman Tahiri bizi gayet mesrûr eden müjdeler veriyorlar; hem bazı mes'eleleri soruyorlar. Sizlerdeki erkânın verdikleri karar ve münâsib gördüğü tarzlar, benim re'yimin fevkınde inşâallâh isabet ederler. Mâdem benim re'yimi de almak istiyorlar. Şimdilik, evvelce nazlanan matbaacılara lüzum yok. Hem mesleğimize muhâlif yeni hurûfa, Risale‑i Nurun bir nev'i müsâadesi hükmüne geçtiği için, lâzım değil. Sizler, el makinesiyle yazdığınız mikdar yeter. Zâten Nazîf de, el makinesiyle bir derece çalışıyor. Tashihine çok dikkat etmek lâzım. Eski hurûfla elmas kalemli kardeşlerim matbaaya ihtiyaç bırakmıyor. Bize yardım etsinler.
Sorduğunuz ikinci cihet ise, Hâfız Mustafa’ya verdiğim yeni hurûfla iki risale, çoğu ayrı ayrı olsun, bazı da beraber olsun. Gençlere ait risaleciğin başında isim olarak “Sirâcü'l‑Gâfilîn” veyâhut “Gençlik Rehberi” nâmı, tevhide ait risaleye “Hüccetullâhi'l‑Bâliğa” nâmını; veyâhut “Misbâhü'l‑Îmân” Kerâmet Mecmuasının ismi ise, “Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî” veya “Tasdik‑ı Gaybînin Hâtemi” nâmını başında yazarsınız.