111. Cenab‑ı Hak Risale-i Nur ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsine tecdid vazifesi yaptırmıştır
Ehemmiyetli bir hocanın Üstad hakkında ziyâde hüsn‑ü zannını ta'dil etmek münâsebetiyle yazılmış, belki size de fâidesi olur diye gönderildi.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ
Azîz, sâdık, muhterem kardeşimiz Hoca Haşmet!
Senin, müceddid hakkındaki mektûbunu hayretle okuduk ve Üstadımıza da söyledik. Üstadımız diyor ki:
234
“Evet bu zaman hem îmân ve din için, hem hayat‑ı ictimâî ve şerîat için, hem hukuk‑u âmme ve siyaset‑i İslâmiye için gayet ehemmiyetli birer müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi, hakàik‑ı îmâniyeyi muhâfaza noktasında tecdîd vazifesi, en mukaddes ve en büyüğüdür. Şerîat ve hayat‑ı ictimâiye ve siyâsiye dâireleri ona nisbeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyor.
Rivâyât‑ı hadîsiyede, tecdîd‑i din hakkında ziyâde ehemmiyet ise, îmânî hakàiktaki tecdîd itibariyledir. Fakat, efkâr‑ı âmmede, hayat‑perest insanların nazarında zâhiren geniş ve hâkimiyet noktasında câzibedâr olan hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye ve siyaset‑i diniye cihetleri daha ziyâde ehemmiyetli göründüğü için, o adese ile, o nokta‑i nazardan bakıyorlar, mânâ veriyorlar.
Hem bu üç vezâifi birden bir şahısta, yâhut cemâatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi pek uzak, âdeta kàbil görülmüyor. Âhirzamanda, Âl‑i Beyt-i Nebevî’nin (A.S.M.) cemâat‑i nurâniyesini temsîl eden Hazret‑i Mehdi’de ve cemâatindeki şahs‑ı manevîde ancak ictimâ' edebilir.
Bu asırda, Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Risale‑i Nurun hakikatine ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsine, hakàik‑ı îmâniye muhâfazasında tecdîd vazifesini yaptırmış; yirmi seneden beri o vazife‑i kudsiyede te'sirli ve fâtihâne neşriyle gayet dehşetli ve kuvvetli zındıka ve dalâlet hücumuna karşı tam mukàbele edip, yüzbinler ehl‑i îmânın îmânlarını kurtardığını kırkbinler adam şehâdet eder.
Amma, benim gibi âciz ve zaîf bir bîçârenin, böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklemek tarzında şahsı, medâr‑ı nazar etmemeli” diyor. Ve size selâm ediyor. Biz de zâtınıza ve oradaki Risale‑i Nurla alâkadar olanlara selâm ediyoruz…
Risale‑i Nur şâkirdlerinden Emin, Feyzi, Kâmil
235
112. Risale‑i Nur Talebeleri hakkındaki gıybete bakan ayet-i kerime
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim!
Kur'ânın bir tek âyetinin bir tek işâreti, ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a‑i i'câziyeyi tevâfuk sûretiyle gösterdiğini manevî bir ihtar ile gördüm.
﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا﴾ bu âyet‑i kerîmenin makam‑ı cifrîsi, şedde ve tenvin sayılmazsa, bin üçyüz ellibir; مَيْتًا ’in aslı مَيِّتًاolmasından bin üçyüz altmışbir ederek; bu tarihte, umûr‑u azîmeden bir dehşetli gıybeti, bu âyetin mânâ‑yı işârî külliyetinde dâhil ediyor. Umûr‑u azîmeden böyle bir acîb gıybet aynı tarihte, aynı senede vukû'a geldi. Şöyle ki:
Onsekiz sene müddetinde Sünnet‑i Seniye’yi muhâfaza için başına şapka koymadığından, onsekiz senedir haps‑i münferid hükmünde ihtilâttan men' ve yalnız bir odada hayatını geçirmeye mecbur edilen ve hususî ibâdetgâhında Ezân‑ı Muhammedî okuyup “Allâhu Ekber” dediğinden ve “Lâ ilâhe illallâh” hakikatini güneş gibi gösterdiğinden, yüz arkadaşıyla taht‑ı tevkîfe alınan ve mahkûm edilen bir adamı, yüzer emâre ve karînelere istinâden inâyet‑i İlâhiye’den geldiğine kat'î bir kanâat ile İşârât‑ı Kur'âniye’den bir müjdeyi hem kendine, hem musîbet‑zede arkadaşlarına bir tesellî niyetiyle beyân ettiği için, onu gıybet ve galîz tâbiratla teşhîr etmek ve onun dersleriyle îmânlarını kurtaran masûm şâkirdlerini ondan tenfîr edip şübheler vermek; güyâ ortalıkta medâr‑ı inkâr hiçbir şey yok ve hiçbir münkerâtı ve cinayeti görmüyor gibi, yalnız o bîçârenin mevhûm bir hatâsını, sekiz senede seksen müdakkiklerin nazarında saklanan ve sathî ve inâdî nazarına göre, bir ictihâdî yanlışını görüyor zannıyla galîz tâbirler ile zemmetmek; elbette bu asırda, bu memlekette Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kasden işâretine medâr olabilir azîm bir hâdisedir.
236
Bence, Kur'ânın, nasıl ki her sûre ve bazen bir âyet ve bazen bir kelime bir mu'cize olur; öyle de, bu âyetin tek bir işâreti, ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a‑i i'câziyedir.
Bu âyetin bu işâreti, bu asırda, Risale‑i Nur şâkirdlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emâre var.
Birincisi: Birinci Şuâ olan İşârât‑ı Kur'âniye risalesinde, Risale‑i Nura ve tercümânına da işâret eden beşinci âyet olan ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ﴾ gayet kuvvetli karînelerle مَيْتًا kelime‑i kudsiyesi cifir ve ebced hesabıyla ve üç cihet‑i mânâsıyla Said Nursî’ye tevâfuk etmesidir.
İkinci Emâre: ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ… الخ﴾ âyetin makam‑ı cifrîsi ve riyâzîsi bin üçyüz altmışbir etmesidir ki; aynı tarihte, o acîb hâdise oldu.
237
Üçüncü Emâre: ... İhtiyarım haricinde, beş vecihle zemmi zemmeden ve mu'cizâne – gıybetten altı cihetle zecreden – ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا﴾ âyeti karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Ma'nen, “Bana bak!” dedi. Ben de baktım, birden tesbihât içinde gördüm ki; bin üçyüz elli birden, tâ bin üç yüz altmış bir tarihini gösterdi. Hâlimize baktım; perde altında elli birden, tâ altmışbire kadar Risale‑i Nur medet beklediği İstanbul âfâkında, perde altında bir nev'i taarruz bulunmuş ve altmış birde, birden patlamasıdır.
Tahlil: (ت خ) bin (م م ى ى) yüz, (ل ل ك ك) yüz, üçüncü (ن ى م) yüz, (ح ح ح ب د) otuz, dördüncü (ى) on, beş (ا) bir (ه) ile beraber on, âhirdeki “tenvin” vakfen “elif” olduğu için, yekûnu bin üçyüz ellibir. مَيْتًا aslı yâ‑i müşeddede olduğundan, bin üçyüz altmışbir eder.(Hâşiye)
113. Risale‑i Nur’un başına gelen hadiselerde bir dest-i inayet, bir vech-i rahmet vardır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Size “Üç Nokta”yı beyân etmeye kalbde bir ihtiyaç oldu:
Birincisi: “Bir hâdisede hem insan eli, hem kader müdâhalesi olduğundan; insan, zâhirî sebebe bakıp bazen haksız hükmedip zulmeder. Kader o musîbetin gizli sebebine baktığı için adâlet eder” diye, Risale‑i Nurda bir kaide‑i esâsiyedir.
238
Hem, şimdiye kadar Risale‑i Nurun başına gelen hâdiselerde bir dest‑i inâyet, bir vech‑i rahmet bulunduğu tecrübelerle sâbittir.
Bu iki cihette kalbden bir suâl çıktı. “Acaba Nur hakkındaki bu yeni İstanbul hâdisesinde vech‑i adâlet ve rahmet nedir?” Hâtıra böyle bir cevab geldi ki:
Risale‑i Nura, ehl‑i ilim ve ehl‑i dikkati ciddiyetle bakmaya ve tedkik etmeye sevketti. Elbette Risale‑i Nuru tedkik eden bir âlim, insafı varsa tarafdâr olur. Ve Risale‑i Nur, ulemâ dâiresinde ve İstanbul âfâkında tezâhür edecek. İşte vech‑i rahmet ve inâyet.
Amma, kader‑i İlâhî’nin vech‑i adâleti şudur ki:
Risalei'n‑Nurun hakikatiyle ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsiyle tezâhür eden fevkalâde îmânî hizmetlerin ehemmiyetli bir kısmını bîçâre tercümânına vermek ve ehl‑i dünya ve ehl‑i siyaset ve avâmın nazarında birinci derece ve hakikat nazarında, îmâna nisbeten ancak onuncu derecede bulunan siyaset‑i İslâmiye ve hayat‑ı ictimâiye-i ümmete dair hizmeti, kâinâtta en büyük mes'ele ve vazife ve hizmet olan hakàik‑ı îmâniyenin çalışmasına râcih gördüklerinden; o tercümâna karşı arkadaşlarının pek ziyâde hüsn‑ü zanları ehl‑i siyasete, inkılâbcı bir siyaset‑i İslâmiye fikrini vermek cihetinde, Risale‑i Nura karşı hayat‑ı ictimâiye noktasında cebhe almak ve fütûhâtına mâni olmak pek kuvvetli ihtimali vardı. Bunda hem hatâ, hem zarar büyüktür.
Kader‑i İlâhî, bu yanlışı tashih etmek ve o ihtimali izâle etmek ve öyle ümîd besleyenlerin ümîdlerini ta'dil etmek için, en ziyâde öyle cihetlerde yardım ve iltihaka koşacak olan ulemâdan ve sâdattan ve meşâyihten ve ahbabdan ve hemşehriden birisini muârız çıkardı; o ifratı ta'dil edip adâlet etti. “Size, kâinâtın en büyük mes'elesi olan îmân hizmeti yeter” diye bizi merhametkârâne o hâdiseye mahkûm eyledi. Sonra Lillâhi'l‑Hamd, o muârızı susturdu, o ateşi söndürdü. Fakat münâfıklar söndürmemek için çalışıyorlar.
239
İkinci Nokta: Bu dehşetli ihtikârdan çıkan kaht ve galâ ve açlık ve zarûret, yaşamak damarını şiddetle yaralandırıyor. Bu yara, hissiyat‑ı ulviye-i diniyeyi bir derece susturmaya vesile olup, ehl‑i dalâlete yardım ediyor. Herkes, midesini düşünmeye başlıyor. Kalb, hakikatten ziyâde ekmeği düşünüp hayata, yaşamaya yardıma koşup vazife‑i hakîkiyesini ikinci derecede bırakır.
Buna karşı Risale‑i Nurun şâkirdleri bir uzun Ramazan nazarıyla bakıp, keffâretü'z‑zünûb ve bir riyâzet‑i şer'iyeye çevirebilirler. Alenen nakz‑ı sıyâmla Ramazanın hürmetini kıran bedbahtlara gelen o musîbet, masûmları da incitir. Fakat Risale‑i Nur şâkirdleri ve masûmları, o musîbeti lehlerine döndürüp, hayırlı bir riyâzete kalbederler. Kanâat ve iktisadla karşılarlar.
Üçüncü Nokta: “İki Mes'ele”dir.
Birincisi: Müdakkik Hoca Sabri, Feyzi’nin istihrâcına dair Feyzi’ye yazdığı mektûb, güzeldir. Lâhikaya girdikten sonra, hocalar ف۪يهِ نَظَرٌ dememek için bazı kelimâtı ta'dil edildi.
İkinci Mes'ele: İstanbul ulemâsının en büyüğü ve en müdakkiki ve çok zaman Müftiü'l‑enâm olan eski fetvâ emini, meşhûr Ali Rıza Efendi (R.H.); Birinci Şuâ, İşârât‑ı Kur'âniye ve Âyetü'l‑Kübrâ gibi risaleleri gördükten sonra, Risale‑i Nurun mühim bir talebesi olan Hâfız Emin’e demiş ki:
“Bediüzzaman, şu zamanda, Din‑i İslâm’a en büyük hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu ve böyle bir zamanda, mahrumiyet içinde, ferâğat‑i nefis edip, yani dünyayı terkedip, böyle bir eser meydâna getirmek hiç kimseye müyesser olmadığını ve her sûretle şâyân‑ı tebrik olduğunu ve Risale‑i Nur, müceddid‑i din olduğunu ve Cenâb‑ı Hak, onu muvaffakun‑bilhayr eylesin, âmîn” diyerek, bazılarının sakal bırakmamaklığına i'tirâzları münâsebetiyle; Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî’nin pederleri olan Sultanü'l‑Ulemâ’nın bir kıssası ile onu müdafaa edip, demiş:
240
“Bu misillû, Bediüzzaman’ın dahi elbette bir ictihâdı vardır. İ'tirâz edenler haksızdır” demiş. Ve Hoca Mustafa’ya emretmiş, söylediğimi yaz:
“Bediüzzaman’a kemâl‑i hürmetle selâm ederim. Te'lifâtınızın ikmaline hırz‑ı can ile duâ etmekteyim. (Yani, rûha nusha olacak kadar kıymetdârdır) Bazı ulemâü's‑sû'un tenkidine uğradığına müteessir olma. Zîra yemişli ağaç taşlanır. (Hâşiye) kaziyesi meşhûrdur. Mücâhedâtınıza devam buyurun. Cenâb‑ı Hak ve Feyyâz‑ı Mutlak àcilen murad ve matlûbunuza muvaffakun‑bilhayr eylesin. Bâkî Hakk’ın birliğine emânet olunuz.”
Eski Fetvâ Emini Ali Rıza
İşte böyle müdakkik ve ilim ve şerîat ve Kur'ân cihetinde bu zamanda söz sâhibi en büyük âlim böyle hükmetmiş. Risale‑i Nurun talebeleri, bu mes'eleyi ihtiyaten yabânîlere onun ismini vermekle teşhîr etmemek gerektir ve duâlarına onu dâhil etmek lâzımdır.
Umum kardeşlerimize selâm.
241
114. Risale‑i Nur ferdiyet makamının mazharıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُاَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, sıddık, müstakîm kardeşlerim!
Gayet ciddi bir ihtar ile bir hakikati beyân etmeye lüzum var. Şöyle ki: لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ الَّا اللّٰهُ sırrıyla, ehl‑i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakîki hâlini bilmedikleri için, haksız olarak mübâreze etmesini Aşere‑i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek; iki velî, iki ehl‑i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukùt etmezler. Meğer, bütün bütün zâhir‑i Şerîat’a muhâlif ve hatâsı zâhir bir ictihâd ile hareket edilmiş ola.
Bu sırra binâen ﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ﴾ ’deki ulüvv‑ü cenâb düsturuna ittibâen ve avâm‑ı mü'minînin şeyhlerine karşı hüsn‑ü zanlarını kırmamakla, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risale‑i Nurun erkânlarının haksız i'tirâzlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzumuna binâen; ve ehl‑i ilhâdın iki tâife‑i ehl-i hakkın mâbeynindeki husûmetten istifade ederek, birinin silâhıyla, i'tirâzıyla ötekini cerh edip ve ötekinin delilleriyle berikini çürütüp, ikisini de yere vurmak ve çürütmekten ictinâben; Risale‑i Nur şâkirdleri, bu mezkûr dört esâsa binâen, muârızlara hiddet ve tehevvürle ve mukàbele‑i bilmisille karşılamamalı. Yalnız kendilerini müdafaa için musâlahakârâne, medâr‑ı i'tirâz noktaları izâh etmek ve cevab vermek gerektir.
242
Çünkü bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kàmeti mikdarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mâzûr biliyor; ondan nizâ' çıkıyor. Ehl‑i hak zarar eder; ehl‑i dalâlet istifade ediyor.
İstanbul’da ma'lûm i'tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî‑meşrebler ve nefs‑i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb‑u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl‑i irşad ve ehl‑i hak, Risale‑i Nura ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revâcını ve etbâ'larının hüsn‑ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i'tirâz edecekler; belki dehşetli mukàbele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukû'unda bizlere, îtidâl‑i dem ve sarsılmamak ve adâvete girmemek ve o muârız tâifenin de rüesâlarını çürütmemek gerektir.
Fâş etmek hâtırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki:
Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve o şahs‑ı manevîyi temsîl eden hàs şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi “Ferîd” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki – ekseriyet‑i mutlaka ile – Hicaz’da bulunan kutb‑u a'zamın tasarrufundan hariç olduğunu‥ ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imâm gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskide, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini, o imâmlardan birisini zannediyordum.
Şimdi anlıyorum ki; Gavs‑ı A'zam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, “ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şâkirdlerinin bağlandığı Risale‑i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır.
243
Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr‑ı azîme binâen Mekke‑i Mükerreme’de dahi – farz‑ı muhâl olarak – Risale‑i Nurun aleyhinde bir i'tirâz kutb‑u a'zamdan dahi gelse; Risale‑i Nur şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek kutb‑u a'zamın i'tirâzını iltifat ve selâm sûretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr‑ı i'tirâz noktaları o büyük üstadlarına karşı izâh etmek, ellerini öpmektir.
Evet kardeşlerim; bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde hadsiz bir metânet ve îtidâl‑i dem ve nihâyetsiz bir fedâkârlık taşımak gerektir. ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ﴾ âyetinin sırr‑ı işârîsiyle, âhireti bildikleri ve îmân ettikleri hâlde dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâkî bir elmasa bilerek rızâ ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfî lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musîbetidir. O musîbet sırrıyla, hakîki mü'minler dahi bazen ehl‑i dalâlete tarafdâr olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar. Cenâb‑ı Hak, ehl‑i îmânı ve Risale‑i Nur şâkirdlerini bu musîbetlerin şerrinden muhâfaza eylesin, âmîn.
Said Nursî
244
115. Risale‑i Nur’un intişarına engel olanlara karşı inayet-i İlâhiye
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Risale‑i Nurun intişarına ve fütûhâtına karşı gelen biri semâvî, biri arzî iki musîbete mukàbele edecek ayrı bir inâyet‑i İlâhiye cilvesi görülmeye başladı.
Arzî ve İnsanî Olan Musîbet: Isparta’da ve İstanbul’da olduğu gibi, Kastamonu’nun havâlisinde de, ehl‑i dalâlet, Risale‑i Nurun intişarına sed çekmek için, hàs talebelerin ve ciddi çalışanların şevklerini kırmak ve onlara fütûr vermek için, ayrı ayrı tarzlarda, umumî bir plân dâhilinde taarruz ediliyor. Hàlislere fütûr veremediklerinden, başka meşgaleler bulmakla çalışmalarına zarar veriyorlar.
Semâvî Musîbet İse: İhtikâr neticesinde, hayat ve yaşamak hissi, hissiyat‑ı diniyeye galebe çalıp, ekser nâs midesini, maîşetini dâima düşünüyor. Hattâ ekser fukara kısmından olan Risale‑i Nur talebeleri, bu musîbete karşı çabalamak mecburiyetiyle hakîki ve en mühim vazifesi olan neşir hizmetini bırakmaya mecbur oluyor.
Hem insanların zihinleri, fikirleri kasden ve bizzat hakàik‑ı îmâniyeye karşı bu yüzden bir derece lâkaydlık bir vaziyeti almasından, bir tevakkuf devri gelmesine mukâbil; Cenâb‑ı Hakk’ın inâyet ve rahmetiyle başka bir tarzda Risale‑i Nurun intişar ve fütûhâtına meydân açmış. Ezcümle: İstanbul âfâkından yüksek ulemânın; eski Fetvâ Emini Ali Rıza, Ahmed Şîrani ve parlak vâizlerden Şemsî gibi zâtlar, Risale‑i Nurla ciddi ve takdirkârâne münâsebetdâr olmaya başlamalarıdır.
Hem, hâtırımızda olmadığı hâlde yeni hurûfla tab'etmek üzere başta Âyetü'l‑Kübrâ’nın en mühim parçası; yedi parça, bir mecmuada tab'etmek ve gençleri uyandıran üç‑dört parça ayrı bir risalede, Hâfız Mustafa ile beraber tab'etmek için matbaaya gönderdik.
245
Hem, mühim bir zât teşebbüs ediyor ki: Mühim parçalardan bir kısmını Ankara’da, büyük rütbeli birisinin muâvenetiyle tab'etmek niyeti var. Ben şimdilik muvâfakat etmedim.
Velhâsıl; bir kapı kapansa, inâyet‑i İlâhiye daha parlak kapıları Risale‑i Nur yüzünden açıyor, yol veriyor. Risale‑i Nurun mektûb ve melfûz hurûfâtı adedince Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hamd ü senâ ve şükür olsun… ﴿هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي﴾ Buna binâen, bu tevakkuf ve muvakkaten fütûra merak etmeyiniz; zâten şimdiye kadar çalışmalar, tohumlar nev'inde istikbâlde kâfî sünbüller verebilir. Farz‑ı muhâl olarak, hiç çalışılmasa da yine kifâyet eder. Kat'iyyen takarrur etmiş ki, Risale‑i Nur hakikatlerine gıdâya ihtiyaç gibi bu zamanda ihtiyaç var. Bu ihtiyaç ise, onu tevakkufta bırakmaz, işlettirecek inşâallâh.
Hâfız Mustafa ile umumunuza bedel görüştük, fakat pek az bir zamanda. Cenâb‑ı Hak, onu ve Tahiri’yi tab' mes'elesinde muvaffak eylesin, âmîn.
Hâfız Ali’nin mektûbunda, Medrese‑i Nuriyenin üstadı olan Hacı Hâfız ile gayet samîmâne ve uhuvvetkârâne görüşmeleri ve meşveretleri bizleri çok mesrûr eyledi.
Said Nursî
246
116. Erkân‑ı İslâmiye ve hakikat-i İslâmiye esasları birbirinden farklıdır
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Nur fabrikasının sâhibi, Birinci Şuâ’nın Dördüncü Âyeti bahsinde, Hakikat‑i İslâmiyetin yedi esâsını parlak bir sûrette isbât edildiği cümlesine dair soruyor ki: “Erkân‑ı İslâmiyeyi beş biliyoruz. Hem vücûb‑u zekât rüknü, risalelerde ne sûretle izâh edildiğini” soruyor.
Elcevab: İslâmın rükünleri başkadır; Hakikat‑i İslâmiyetin esâsları yine başkadır. Hakikat‑i İslâmiyetin esâsları; altı erkân‑ı îmâniye ile (Hâşiye) ve esâs‑ı ubûdiyet ki, İslâmın beş rüknü olan Savm, Salât, Hac, Zekât, Kelime‑i Şehâdet, mecmûunun hülâsasıdır. Risale‑i Nur; altı rükn‑ü îmâniye ile bu esâs‑ı ubûdiyeti isbât edip سَبْعَ الْمَثَان۪يcilvesine mazhariyeti muraddır.
Vücûb‑u zekâtın izâhından murad ise, zekâtın teferruât tafsilâtı değil; belki zekâtın, hayat‑ı ictimâiyede derece‑i lüzumu ve ehemmiyetli kıymeti isbât edilmiş demektir. Evet Risale‑i Nurdan evvel yazdığımız risalelerde, hem de Risale‑i Nurun müteaddid yerlerinde, vücûb‑u zekâtın hayat‑ı ictimâiyede ne derece ehemmiyetli olduğu kat'iyyen ve vâzıhan isbât edilmiş demektir.
247
Isparta’da, Risale‑i Nurun ders ve neşrine iki köşkünü bir zaman tahsîs eden kardeşimiz Şükrü Efendi’nin iki genç evlâdının vefâtı beni müteessir etti. Çünkü, beş‑altı yaşında iken, masûme kerîmesi yanıma geldikçe, her defa “Adın nedir?” soruyordum. Masûmâne, kemâl‑i fahirle, “Hayrünnisa” derdi; beni şefkatle güldürüyordu. Cenâb‑ı Hak, o mübârek masûmeyi birden Cennet’ine aldı; şu dünya Cehennem’inden kurtardı. Ve merhum mahdumu Hayati ise, hastalık, inşâallâh onu da Hayrünnisa gibi günahsız, masûm yaptı. Beraber Cennet tarafına gittiler. Bu nokta‑i nazardan ben, o iki çocuğu tebrik ediyorum. Ve peder ve vâlidelerini de hem tâziye, hem ma'nen tebrik ediyorum ki; o iki evlâdları ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ﴾ sırrına mazhar oldular. Ben, o ikisini, Risale‑i Nurun vefât eden şâkirdleri içinde duâlarımıza dâhil ettik.
Rüşdü Efendi benim tarafımdan, Şükrü Efendiye, çocuk tâziyenâmesi olan Onyedinci Mektûbu, benim yerimde okusun.
Risale‑i Nurun kaptanı Sabri, Nis Adası’ndaki bir kardeşimiz ve Onuncu Söz’ün tab'ından sonra tehlikeden muhâfaza için kaç ay hânesinde saklayan ve peder ve vâlidesiyle, bizimle ciddi alâkadar bulunan Velî Efendi’nin peder ve vâlidesinin vefât haberlerini yazıyor. Cenâb‑ı Hak, onlara rahmet eylesin. Ben, inşâallâh çok zaman onları manevî kazançlarıma şerîk edeceğim.
117. Risale‑i Nur Şakirdleri tam bir metanet, tesanüd ve dikkate muhtaçtırlar
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu zamanda, hususan bu sıralarda, Risale‑i Nurun şâkirdleri tam bir metânet ve tesânüd ve dikkat etmeye muhtaçtırlar. Lillâhi'l‑Hamd, Isparta ve havâlisi kahramanları demir gibi bir metânet göstermesiyle, başka yerlere de hüsn‑ü misâl oldu.
Ey Husrev! Te'sirli ve güzel mektûbunu aldım. Vazifenin başına geçmen, bizi fevkalâde mesrûr etti. Binler safâlar ile geldin. Sen, bir buçuk sene maddî kalemin işlemediğinden merak etme. Senin yerine ve kerâmetli kaleminin yâdigârı olan Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin biri Vilâyât‑ı Şarkıyede fa'âlâne geziyor. Diğer son yazdığın nüsha da, İstanbul’da, senin yerinde çalışıp, inşâallâh fütûhât yapar. Senin yazdığın mu'cizeli iki Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın bu havâlide hususan Ramazan‑ı Şerîfte sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsin ve tebriklerini, inşâallâh yakında tab'a girmesiyle, Âlem‑i İslâmdan senin rûhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, Allah’a şükret.
248
Hâfız Ali’nin mektûbunda, İslâmköyü’ndeki hocalara muhabbete ve dostluğa karar vermesi bizi memnun eyledi. Evet, İslâmköyü, nasıl ki Risale‑i Nura pek ziyâde alâkadarlıkta imtiyaz ve sebkat kazanmış; öyle de, ben orada iken, sâir hocalara nisbeten İslâmköyü hocaları dahi daha ziyâde insaflı ve Risale‑i Nuru takdir ettiklerini gördüğümden, bu havâlideki hocaların lâkaydlıklarına karşı onları hüsn‑ü misâl gösteriyorum. İnşâallâh, onlardan zarar gelmez. Ben İslâmköyü’nü, Nurs Köyü gibi biliyorum; o hocalara da akrabam nazarıyla bakıyorum; onlara da selâm ediyorum. Evet, onların insafı ve Risale‑i Nura karşı dostluklarıyla, Nur fabrikası o köyde dağdağasız teessüs etti, tahmin ediyorum.
Ey Sabri kardeş! Başın sağ olsun. Cenâb‑ı Hak, o vâlidemizi mağfiret eylesin, âmîn. Benim, karâbet‑i nesebiyeyi ihsâs eden parmaklarındaki nişan ve bu yedi‑sekiz sene Abdülmecîd’den daha harâretli fa'âlâne kardeşlik vazifesini yaptığınızdan, elbette senin merhume vâliden benim de vâlidemdir. Onu da, vâlidem yanına manevî kazançlarıma ve duâlarıma hissedar ediyorum. Cenâb‑ı Hak sana, sabr‑ı cemîl ihsân ve o merhumeyi de garîk‑ı rahmet eylesin, âmîn.
Kardeşiniz Said Nursî
249
118. Risale‑i Nur’a hizmet, derecesine göre kalp, beden, dimağ ve maişette inkişaf, inbisat, ferahlık ve bereket verir
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Ben, pek kat'î bir sûrette ve bine yakın tecrübelerim neticesinde kat'î kanâatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki; Risale‑i Nurun hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maîşetimde bir inkişaf, inbisat, ferâhlık, bereket görüyorum. Hem orada iken, hem burada çok kardeşlerimden aynı hâleti hissettim ve ediyorum. Ve çokları itiraf ediyor ki, “Biz de hissediyoruz” derler. Hattâ, size geçen sene yazdığım gibi, benim, pek az gıdâ ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.
Hem, İmâm‑ı Şâfiî’den (R.A.) rivâyet var ki: “Hàlis talebe‑i ulûmun rızkına, ben kefâlet edebilirim” demiş. “Çünkü rızıklarında vüs'at ve bereket olur.”
Mâdem hakikat budur ve mâdem hàlis talebe‑i ulûm ünvânına Risale‑i Nur şâkirdleri bu zamanda tam liyâkat göstermişler; elbette şimdiki açlık ve kahta mukâbil Risale‑i Nur hizmetini bırakmak ve zarûret‑i maîşet özrüyle, maîşet peşine koşmak yerine en iyi çare, şükür ve kanâat ve Risale‑i Nur talebeliğine tam sarılmaktır.
Evet, her tarafta, bu derd‑i maîşet herkesi sarsıyor. Ehl‑i dalâlet, bundan istifade eder. Ehl‑i diyânet de kendini mâzûr bilir, “Zarûrettir, ne yapalım?” der. Demek ki, Risale‑i Nur şâkirdleri, bu açlık ve zarûret musîbetine karşı yine Nurla mukàbele etmeli. Her şâkirdin vazifesi, yalnız kendi îmânını kurtarmak değil; belki başkasının îmânlarını da muhâfaza etmeye mükelleftir. O da, hizmete ciddi devam ile olur.
Size yazmıştık ki, muârızlara adâvetle mukàbele etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar, ehl‑i takvâ, ehl‑i ilme karşı dostâne vaziyet alınız. Fakat bu noktaya dikkat ediniz ki, Risale‑i Nurun zararına ve şâkirdlerinin salâbet ve metânetlerine ilişecek bir tarzda dâireniz içine sokmayınız. Öyleler, niyet‑i hàlisa ile girmezse, belki fütûr verirler. Eğer enâniyetli ve hodfürûş ise, Risale‑i Nur şâkirdlerinin metânetlerini kırarlar; nazarlarını, Risale‑i Nurun haricine çekip dağıtırlar. Şimdi çok dikkat ve metânet ve ihtiyat lâzımdır.
250
Bu havâlide, hakikaten ümîdimin fevkınde, Risale‑i Nur talebelerinden iki kahraman yetiştiler. Baba‑oğul; Ahmed Nazîf, Salâhaddin. Bu iki zât Risale‑i Nurun neşrinde ikiyüz adam kadar çalıştıklarını görüyoruz. Ezcümle; birisi, yani oğlu Kars’ta durup; hem Van’a, hem Erzurum’a, hem Konya’ya, hem buralara – size leffen gönderdiğim mektûb gibi – muhâbereler ile te'sirli bir sûrette çalışıyor; tam bir Abdurrahman’dır.
Kardeşiniz Said Nursî
119. Risale‑i Nur tarikat değil, hakikattir; Kur’ân’ın bir i’caz-ı manevîsidir
Risale‑i Nur, tarîkat değil hakikattir. Âyât‑ı Kur'âniye’den tereşşuh eden bir nurdur. Ne Şark’ın ulûmundan ve ne de Garbın fünûnundan alınmış değil. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, bu zamana mahsûs bir i'câz‑ı manevîsidir. Menfaat‑i şahsiye yoktur. Risale‑i Nurun – hiç olmazsa – Söz ve Mektûblarını tamamıyla okuyunca bir çok hakikatler tezâhür edeceğinden, bugünkü düşüncenizden, yani Risale‑i Nuru yazmaktan çekinmek ve çekilmekten derhâl teberrî edeceksiniz.
Muhterem değerli kardeşim! Derhâl yazmaya başlayınız, korkmayınız. Hizmet‑i Kur'ân, inşâallâh muhâfaza edecektir. Diğer Efendiyi ziyarete gidenlere ve Risale‑i Nuru yazan o havâlideki kardeşlerimize geçmiş olsun. (Hâşiye) Hafîz‑i Hakîki inşâallâh muhâfaza edecektir. İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ❋ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْemrine inkıyad etmek icâb ettiğinden, Risale‑i Nuru gizli okumak, gizli yazmak, gizli neşretmek lâzımdı. O kardeşlerimizin bu emre riâyet etmemesinden ileri geldiğinden, hafif şefkat tokadı yediklerinden, tekrar geçmiş olsun.
251
Hiç merak etmesinler, hiçbir şey yapılmaz ve yapamaz ve göremezler. Bu hâdiseden müteessir olup çekinmeyiniz; bil'akis çalışmanızı ziyâdeleştirin ki, tecrübe‑i meydân-ı imtihanda muvaffak olasınız. Risale‑i Nura sık sık ilişirler, fakat bir halt edemezler. Çünkü, Gavs‑ı A'zam (K.S.) ve İmâm‑ı Ali (R.A.) gibi zâtların himâyeleri ve duâları berekâtına Hafîz‑i Hakîki hıfz eder. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Rûhâni inkıbaz inşâallâh geçecektir. Risale‑i Nur ﴿لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌ﴾ sırrına mazhardır. Ondan istimdâd et. Risale‑i Nur talebeleri birbirinin ibâdetinden hissedar olduklarından, dâimî virdleri olan bu âyet‑i azîme size de şifâ verir. Risale‑i Nuru yazınız! İhtiyata riâyet ediniz!
Bütün kardeşlerime selâm ve hürmetler. Risale‑i Nura çalışmanızı tekrar tavsiye ederim, kardeşlerim.
Salâhaddin
252
120. Manevî hasaretlerden kurtulmanın çare‑i yegânesi iman ve amel-i salihtir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz kardeşlerim!
Bu defa mektûb yerinde bu meyveyi gönderiyoruz.
Karadağ’ın Bir Meyvesi
Bir âyetin mânâ‑yı işârîsinin külliyetinden bir ferdi Hürriyetten bu âna kadardır.
Teşrîn‑i Sânî otuzuncu gün, bin üçyüz ellisekizde, Karadağ başına yalnız çıkıyordum. “İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam eder?” hâtıra geldi. Birden, her müşkülümü halleden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ﴾ ’yi karşıma çıkardı. “Bak!” dedi.
Baktım; her asra hitâb ettiği gibi, bu asrımıza daha ziyâde bakan ﴿وَالْعَصْرِ ❋ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ﴾ âyetindeki ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ﴾ (şedde ve tenvin sayılır) makam‑ı cifrîsi bin üçyüz yirmidört edip (1324), hürriyet inkılâbıyla başlayan tebeddül‑ü saltanat ve Balkan ve İtalyan harbleri ve Birinci Harb‑i Umumî mağlûbiyetleri ve dehşetli muâhedeleri ve Şeâir‑i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve İkinci Harb‑i Umumî’nin zemin yüzünde fırtınaları gibi, semâvî ve arzî musîbetlerle hasâret‑i insaniye ile ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ﴾ âyetinin bu asra dahi bir hakikati, maddeten aynı tarihiyle gösterip, bir lem'a‑i i'câzını gösteriyor.
253
﴿اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾ âhirdeki (ت),(ه) sayılır, şedde sayılır ise makam‑ı cifrîsi bin üçyüz ellisekiz ve dokuz olan bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihini göstermekle o hasâretlerden bâhusus manevî hasâretlerden kurtulmanın çare‑i yegânesi îmân ve a'mâl‑i sâliha olduğu gibi ve mefhûm‑u muhâlifiyle, o hasâretin de sebeb‑i yegânesi küfür ve küfran, şükürsüzlük; yani îmânsızlık, fısk ve sefâhet olduğunu gösterdi. Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ﴾ ’nin azametini ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gayet geniş ve uzun hakàikın hazinesi olduğunu tasdik ederek, Cenâb‑ı Hakk’a şükrettik.
Evet, Âlem‑i İslâmın bu asrın en büyük hasâreti olan, bu dehşetli İkinci Harb‑i Umumî’den kurtulmasının sebebi Kur'ân’dan gelen îmân ve a'mâl‑i sâliha olduğu gibi; fakirlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi dahi, orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasâret ve zâyiâtın sebebi de, “Zekât” yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolu’nun bir meydân‑ı harb olmamasının sebebi اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا kelime‑i kudsiyesinin hakikatini fevkalâde bir sûrette yüzbin insanın kalblerine tahkîkî bir tarzda ders veren Risale‑i Nur olduğunu, pek çok emâreler ve şâkirdlerinden binler ehl‑i hakikat ve dikkatin kanâatleri isbât eder.
Ezcümle: Emârelerden biri, Risale‑i Nura sıkıntı veren veyâhut hizmetinden çekilen pek çok adamların tokat yemeleri gibi; bu sene, bu memleketin etrafında umumî bir tarzda Risale‑i Nurun intişarına sıkıntı verip şimdiki bir nev'i tevakkuf devresi vermek hatâsıyla, şimdiki umumî sıkıntının bir sebebi olduğunu göstermesidir.
254
121. Hasaret‑i azîmeye karşı 200 sene kadar bir taife-i azîme iman ve amel-i salih ile mücahede edeceğine dair İşâret-i Kur'âniye
Sûre‑i Ve'l-Asr’ın Dağ Meyvesi Nâmındaki Nüktesine Bir Hâşiyedir
اَلصَّالِحَاتِ ’daki (ت) âhirdeki “te”ler, ekseriyetçe vakfa rast gelmesiyle, cifirce (ه) sayılabilir. Bu noktada اِلَّا beraberdir. (1358) Bu zamanımızı gösterir ve telaffuzca (ه) okunmadığından (ت) kalabilir. Bu noktadan şeddeler sayılmazsa ve اِلَّا beraber değil ikiyüz küsûr sene zamana kadar îmân ve amel‑i sâlih ile beraber bir tâife‑i azîme, hasârât‑ı azîmeye karşı mücâhedeye devam edeceğine işâret edip, Fâtiha’nın âhirinde ﴿صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ bin beşyüz kırkyedi veya bin beşyüz yetmişyedi gösterdiği zamana; Hem [لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ي ] : [ ظَاهِر۪ينَ عَلَى الْحَقِّ ] : [ حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ ]
birinci cümle, bin beşyüz makamıyla âhirzamanda bir tâife‑i mücâhidînin son zamanlarına; ve ikinci cümle, bin beşyüz altı makamıyla, gâlibâne mücâhedenin tarihine ve üçüncü cümle; bin beşyüz kırkbeş makamıyla, pek az bir farkla hem Fâtiha’nın, hem ve'l‑Asri Sûresi’nin iki cümlesinin gaybî işâretlerine işâret edip, tevâfuk eder.
255
Demek, bu Hadîs‑i Şerîfin üç cümlesinden herbirisi, bin beşyüz tarihine ve mücâhedenin ne kadar devam edeceğine dair işâretlerine, aynen bu ﴿اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾ – şedde sayılmazsa – bin beşyüz altmışbir makamıyla… Hem ﴿وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ﴾ –şedde sayılır fakat بِالصَّبْرِ ’de lâm’dır – bin beşyüz altmış makamıyla iştirâk edip, o tâife‑i azîmenin mücâhedâtları ne kadar devam edeceğini mânâ‑yı işârî ve cifrî ile gösterirler. Ve Fâtiha ve hadîsin irâe ettikleri tarihe, makam‑ı ebcedleriyle takarrüb edip, farklı bir derece tevâfuk ederler ve mânâlarıyla da, tam tetâbuk ederek, parlak bir lem'a‑i i'câziye-i gaybiyeyi gösteriyorlar.
122. Cenab‑ı Hak Isparta’yı bir Medresetüzzehra yaptı
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Eski Said çok zaman Medresetü'z‑Zehrâ’yı, gaye‑i hayâl ederek çalışmış. Cenâb‑ı Hak kemâl‑i merhametinden, Isparta’yı o Medresetü'z‑Zehrâ hükmüne getirdi. Ve nahiyemiz olan küçücük Isparta’nın mahdûd akraba ve ahbab yerine, mübârek Isparta Vilâyetini verip binler kardeşi ihsân eyledi. Belki muhtemeldir ki, o küçük Isparta’nın aslı, bu büyük Isparta’dan gitmiş. Benim vatan‑ı aslîm, bu Isparta olmak câizdir. Hattâ Ispartalı kim olursa olsun, başkalara nisbeten benimle ve Risale‑i Nurla fazla alâkadar görüyorum. Hattâ buradaki bütün zâbitân içinde biri müstesnâ, en ziyâde bize ve Risale‑i Nura ciddi alâkadar, bu hâmil‑i mektûb Ispartalı Hilmi Bey’i gördüm. Onu Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri içinde kabûl eyledik.
Isparta’da ve Sava’daki taarruz bir derece umumîdir. Risale‑i Nurun intişar ettiği her tarafta bu sıralarda, şimdiye kadar bir plân dâhilinde Risale‑i Nurun fütûhâtına karşı tecâvüz var. Bir derece, şevk ve neş'eye zarar verdi; bir devre‑i tevakkuf açtı. Şimdiki kahtlığa, o tevakkuf sebebiyet veriyor. Fakat Cenâb‑ı Hakk’a şükür, Isparta ve havâlisi kahramanları, çelik gibi bir metânet göstermeleri, sâir yerlerin de kuvve‑i maneviyelerini takviye ediyorlar.
256
Bazı ihtiyatsız ve dikkatsizlerin yüzünden cüz'î zararlar olduğundan, ihtiyat ve dikkat her vakit lâzımdır. Barla’da, Risale‑i Nurun muvakkat ta'tîli sebebiyle yağmursuzluk başladığı gibi ve Risale‑i Nurun müdâhalesiyle yağmurun, Barla etrafındaki dâireye mahsûs olarak gelmesi ve Isparta’nın, Risale‑i Nura karşı iştiyaklarıyla, Husrev’in dediği gibi, yağmur fevkalâde bir sûrette imdâda gelmesi gibi, pek çok emârelerle ve burada Risale‑i Nur münâsebetiyle vücûda gelen yüzer hâdiselerin delâletiyle deriz ki:
Bu Anadolu’ya ayn‑ı rahmet olan Risale‑i Nura karşı, bu acîb zamanda böyle umumî ve geniş bir taarruzla ve bazı yerlerde ta'tîle mecbur olması, bu kaht u galâyı ve bu acîb ihtikârı ve bereketsizlik ve açlığı netice verdiğine bize kanâat verdi. Şimdi yanımdaki Emin ve Feyzi gibi, sâir arkadaşlarım da aynı kanâattedirler.
Said Nursî
123. Dünya boğuşmalarına merakla bakmak ve takip etmek zararlıdır
Risale‑i Nur Şâkirdleri Tarafından Sorulan Suâle Cevaptır
Suâl: Geçen sene sizden sormuştuk ki; elli gündür merak edip dünya cereyanlarına bakmadınız ve sormadınız; o zaman bize bir cevab verdiniz. Gerçi o cevab hakikattir ve kâfîdir; fakat Risale‑i Nurun intişarı ve hizmeti ve Âlem‑i İslâmiyet’in menfaati noktasında bir derece bakmanız lâzım iken, şimdi, onüç ay oluyor aynı hâl devam ediyor. Merak edip hiç sormuyorsunuz.
257
Elcevab: ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ﴾ âyetine en a'zam bir tarzda şimdiki boğuşan insanlar mazhar olmalarından, onlara değil tarafdâr olmak veya merakla o cereyanları takib etmek ve onların yalan, aldatıcı propagandalarını dinlemek ve müteessirâne mücâdelelerini seyretmek, belki o acîb zulümlere bakmak da câiz değil. Çünkü, zulme rızâ zulümdür; tarafdâr olsa, zâlim olur. Meyletse ﴿وَلَا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ﴾ âyetine mazhar olur.
Evet, hak ve hakikat ve din ve adâlet hesabına olmadığına ve belki inâd ve asabiyet‑i milliye ve menfaat‑i cinsiye ve nefsin enâniyetine dayanan dünyada emsâli vukû' bulmayan gaddârâne bir zulüm hesabına olduğuna kat'î bir delil şudur ki:
Bin masûm çoluk‑çocuk, ihtiyar, hasta bulunan bir yerde, bir‑iki düşman askeri bulunmak bahânesiyle bombalarla onları mahvetmek ve tabakàt‑ı beşer cereyanları içinde, burjuvaların en dehşetli müstebidleri ve sosyalistlerin ve bolşeviklerin en müfritleri olan anarşistlerle ittifak etmek ve binler, milyonlar masûmların kanlarını heder etmek ve bütün insanlara zarar olan bu harbi idâme ve sulhu reddetmektir.
İşte böyle hiçbir kanun‑u adâlete ve insaniyete ve hiçbir düstur‑u hakikate ve hukuka muvâfık gelmeyen boğuşmalardan, elbette Âlem‑i İslâm ve Kur'ân teberrî eder. Yardımcılıklarına, tenezzül edip tezellül etmez. Çünkü onlarda öyle dehşetli bir fir'avunluk, bir hodgâmlık hükmediyor, değil Kur'ân’a, İslâma yardım; belki kendine tâbi ve âlet etmekle elini uzatır. Öyle zâlimlerin kılınçlarına dayanmak, hakkâniyet‑i Kur'âniye elbette tenezzül etmez. Ve milyonlarla masûmların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Hàlık‑ı Kâinâtın kudret ve rahmetine dayanmak, ehl‑i Kur'ân’a farz ve vâcibdir.
Gerçi zındıka ve dinsizlik o boğuşanların birisine dayanıp ehl‑i diyâneti ezer. O zındıkanın tazyîkinden kurtulmak, onun aksi cereyanına tarafdâr olmak bir çaredir. Fakat şimdiye kadar o tarafdârlık bir menfaat vermeyerek çok zararları dokunmuş.
258
Hem zındıka, nifâk hâsiyetiyle her tarafa döner. Senin dostunu kendine dost edip, sana düşman eder. Senin tarafdârlık cihetiyle kazandığın günahlar, fâidesiz boynunda kalır.
Risale‑i Nur şâkirdlerinin vazifeleri îmân olduğundan, hayat mes'eleleri onları çok alâkadar etmez ve merakla baktırmaz. İşte bu hakikate binâen, değil onüç ay, belki onüç sene (Hâşiye) dahi bakmasam hakkım var. Sizler baktınız, günahlardan başka ne kazandınız? Ben bakmadım, ne kaybettim?
İkinci Suâl: İşârât‑ı Kur'âniye risalesinde Fâtiha’nın âhirinde Sırat‑ı Müstakîm ashâbı ki, ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ âyetiyle ta'rif edilen tâife içinde, hem لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ي ilâ âhir hadîsinin âhirzamanda gösterdikleri mücâhidler içinde ve hem ﴿وَالْعَصْرِ﴾ Sûresi’nin اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا ’dan başlayan üç cümlenin mânâ‑yı işârîsinde hususî bir sûrette bir ferdi, Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri olduğuna sebeb nedir ve vech‑i tahsîsi nedir?
Elcevab: Sebebi ise, Risale‑i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakàik‑ı Kur'âniyenin muammâlarını hall ve keşfetmiştir ki; herbir tılsımın bilinmemesinden, çok insanlar şübehâta ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulamayıp, bazen îmânını kaybederdi. Şimdi, bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Yirmisekizinci Mektûb’daki İnâyât‑ı Seb'ada bir kısmına işâret edilmiş. İnşâallâh bir zaman o tılsımlar, müstakil bir risalede cem'edilecek.
259
124. Risale‑i Nur’un eski ve yeni huruf ile el ve makinede yazılması
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Kahraman Tahiri ve Hâfız Mustafa’nın yaptıkları hizmet çok güzeldir. Onların tedbirleri isabetlidir, haktır. Nur fabrikasının dîvânında verdiğiniz kararlar, ne olursa kabûlümüzdür. İşârât‑ı Kur'âniye tevâbi'leriyle beraber çok güzel. Yalnız, Seyyid Şefîk’e giden mektûb, şahsına ait kısmı girmeyecekti. Lâhikadan aldığınız parçalar da çok güzel. Büyük Ali sisteminde, küçük ve İkinci Ali’nin mânidâr fıkrası iyidir; fakat muhtasardır. En evvel gençlere ait üç‑dört ders ki, Hâfız Mustafa’ya vermiştik; el makinesiyle mümkünse eski hurûfla; değilse, yeni hurûfla (Hâşiye) Nur fabrikasının dîvânındaki hey'et münâsib görse ve hâl müsâade etse, yazılsın. Bize de bazı nüshalar gönderilsin. Mübâreklerin İşârâtü'l‑İ'câz’larına bedel bir nüshamı posta ile gönderdik. Cuma gününe rast gelen bu bayram, çok kıymetdâr olan haccü'l‑ekber olduğundan; hacca bu sene gidenler çok kazanmışlar. Cenâb‑ı Hak bizi de onların hayırlı duâlarına hissedar eylesin, âmîn. Tekrar be‑tekrar o bayramınızı ve umum Risale‑i Nur şâkirdlerinin bayramlarını ve Nur ve Gül fabrikalarının hey'etlerini ve Medrese‑i Nuriye şâkirdlerinin ve üstadlarının ve Barla sıddıklarının ve masûmların ve ümmî ihtiyarların, ricâlen ve nisâen umumunun birer birer bayramlarını tebrik ediyoruz.
Said Nursî
260
125. Risale‑i Nur’un mes'eleleri ilim, fikir, niyet ve kasdî bir istekle olmuyor; ekseriyetle sünuhat, zuhurat ve ihtârât ile oluyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ مَاكَتَبْتُمْ وَطَبَعْتُمْ
Azîz, sıddık, muktedir, müteyakkız kardeşlerim!
Sizin mübârek leyâli‑i aşerenizi ve Kurban Bayramınızı tebrik ederiz. Nur fabrikası sâhibi Hâfız Ali’nin haşr‑i cismânî hakkındaki hâtırına gelen mes'ele ehemmiyetlidir ve mektûbun âhirindeki temsîli, gayet güzel ve mânidârdır. O hâtıra ile, Dokuzuncu Şuâ’nın mukaddime‑i haşriyeden sonraki dokuz bürhân‑ı haşriyeyi istiyor, diye anladım.
Fakat maatteessüf, bir‑iki senedir te'lif vazifesi tevakkuf etmiş. Resâili'n‑Nurun mesâili; ilim ile, fikir ile, niyet ile ve kasdî bir ihtiyarla değil; ekseriyet‑i mutlaka ile sünûhât, zuhûrat, ihtarât ile oluyor. Bu dokuz berâhine şimdi ihtiyac‑ı hakîki kalmamış ki, te'life sevk olunmuyoruz.
Evet, erkân‑ı îmâniye içinde Îmân‑ı Billâh ve Îmân‑ı Bilyevmi'l-âhir, Âlem‑i İslâmiyet’in iki kutbu ve iki güneşidir.
Birincisini: Risale‑i Nur, tamamıyla bürhânlarını izâh etmiş.
İkinci kutub ise: Kısmen müstakil olarak Onuncu Söz, Yirmidokuzuncu Söz, Yirmisekizinci Söz, hususan cismânî lezzetlerin isbâtında ve mukaddime‑i haşriye gibi risalelerde gayet kuvvetli haşr‑i cismânîyi isbât etmiş; muannidleri de susturmuş. Ve îmân‑ı Billâh gibi, bu dünyadaki mevcûdât, zâhir bir sûrette onu göstermediğinden; kısm‑ı ekserîsi ise, sâir erkân‑ı îmâniye içinde haşri, kuvvetli bir sûrette isbât eder.
261
Ezcümle: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakkâniyetini isbât eden bütün hüccetleri, ikinci derecede haşr‑i cismânîyi, binler Âyât‑ı Kur'âniye’nin tasvir ve izâhatlarıyla isbât ediyor. Acaba, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mu'cizâne Cennet’in lezâiz‑i cismâniyesinden bahisleri ve izâhları derecesinden, daha başka bir izâha lüzum kalır mı?
Hem, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakkâniyetini isbât eden bütün mu'cizeleri, hüccetleri ikinci derecede haşr‑i cismânîyi ve Cennet ve Cehennem’in lezâiz ve âlâm‑ı cismânîsini hàrika belâğatıyla tasvir ve izâh ediyor. Ve o izâhtan sonra, daha izâha ihtiyaç kalır mı?
Hem, Cenâb‑ı Hakk’ın vücûb‑u vücûdunu ve rahîmiyet ve hakîmiyetini ve ilim ve kudretini ve âdiliyet ve hafîziyetini ve sıfât‑ı kudsiyesini isbât eden bütün bürhânlar, hüccetler, bir cihette haşri isbât ettiği gibi; Rubûbiyetin muktezâsı olan irsâl‑i rusül ve inzâl‑i kütüb cihetiyle, hem Risalet‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) istilzam; hem Kur'ân, O’nun konuşması ve kelâmı olmadığını ve Kelâmullâh olduğunu isbât etmekle, haşr‑i cismânîyi tafsilâtıyla bu iki noktadan yine isbât ediyor.
Elhâsıl: Risale‑i Nurda îmân‑ı Billâh ve îmân‑ı bilyevmi'l-âhir olan iki kutb‑u îmânî, tam birbirine müsâvî gelecek bir derecede isbât edilmiş.
Yalnız bu kadar var ki, haşr‑i cismânî kısmen sarîhan ve kısmen zımnî ve tebeî isbât edilmiş. Çünkü bu âlem‑i şehâdet; Sâni'ini, gayet sarîh ve zâhir gösteriyor ve haşri, zımnî ve perdeli haber verir. İnşâallâh bir zaman, Risale‑i Nurun şâkirdlerinden birisi veya birkaç tanesi, o dokuz makamı ve berâhini te'lif edecek ve mukaddime‑i haşriyenin başındaki âyât‑ı a'zamın dokuz fıkrasının hazinelerini, Risale‑i Nurda münteşir haşr‑i cismânî berâhiniyle ve kalblerine gelen sünûhât ve ilhâmât ile açıp; Dokuzuncu Şuâ’yı Onuncu Söz’den daha parlak, daha kuvvetli bir tarzda tekmîl edecek.
262
Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve bayramlarınızı tebrik ediyoruz.
Said Nursî
126. Zahirî muvaffakıyetsizlik çok defa hakkımızda bir inayet perdesi olmuş
Azîz, sıddık kardeşlerim!
﴿عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ﴾ sırrıyla çok tecrübelerin neticesinde, çok defa zâhirî muvaffakıyetsizlik, hakkımızda birer inâyet perdesi olduğuna bir emâresi, belki bir delili de; bu sene biz, her tarafta bir nev'i taarruz, o taarruzdan bir nev'i cüz'î tevakkuf, hem matbaaların kapıları şimdilik Risale‑i Nura, – hattâ yeni hurûfla dahi – kapanması hayırdır. Birkaç cihette inâyettir ve himâyettir.
Evvelâ: Bu sene – perde altında – insanlar, eşedd‑i zulüm ile rızık hakkında bir dehşetli ameliyât ve kader‑i İlâhî, hakîmâne bir adâletle, çoktan beri terâküm eden zekâtları ve cizyeleri almak ve hadden çok ziyâde tecâvüz eden hırsı ve ihtikârı tokatlamak için, umumî bir ameliyât‑ı cerrâhiye hengâmında, elbette yalnız, îmâna ve âhirete hasr‑ı nazar eden ve vazife noktasından hayat‑ı ictimâiyeye çok bakmayan ve ihlâs‑ı tâmmı kazanmak için hiçbir maksada âlet ve hiçbir dünyevî cereyana tâbi olmayan Risale‑i Nurun parlak ve kuvvetli hizmeti, tesettür perdesi altından çıkıp âşikâr bir tarzda olsaydı, her hâlde birinci ameliyât‑ı insaniye ona ilişecekti.
263
Ve ikinci ameliyât‑ı kaderiye rızık ve mide üzerine olması cihetiyle; ya insanların nazarlarını o hizmetten çevirecekti, mideleriyle meşgul edecekti, veyâhut o hizmetin ihlâsını bir derece kırıp maîşet derdinin bir hissesi onda bulunacaktı.
Sâniyen: Yazılmasına şimdilik lüzum yok…
Sâlisen: İzhârına bu zamanda izin yok… Fakat, mâdem şâkirdlerin gayret ve şevk ve himmetleri şimdiye kadar matbaalara ihtiyaç bırakmamışlar, inşâallâh o kudsî hizmette devam edip, o elmas kalemler ile neşr‑i envâr edecekler. Mâdem, bütün bütün mesleğimize muhâlif olan yeni hurûfu bir‑iki risale için kabûl ettiğimiz hâlde matbaacılar çekindiler, o hayr‑ı azîmi kaybettiler. Siz, o iki risaleyi, bizim hesabımıza, kahraman kardeşlerimizden yirmi‑otuz zâta tevzî' ederek, yirmi‑otuz nüshayı eski hurûfla yazdırınız. Yazan kalem sâhiblerine dâimî hasenât kazandıran o pek büyük hayrı, siz kazanınız. Eğer yeni hurûfla, el makinesiyle o iki risaleden yazılmış nüshalar varsa, bize bazı nüshalar gönderiniz.
127. Sikke‑i Tasdik-i Gaybî risalesi için tenbih ve ihtar
İşârât‑ı Kur'âniye ve Üç Kerâmet‑i Aleviye ve Kerâmet‑i Gavsiye Hakkındaki Sikke‑i Gaybiye Risalesine Bir Tenbih ve İhtardır