Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

99. Ne olursa olsun dünya boğuşmalarına bakmamak mesleğimizin esasıdır

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Dün, Emin, bu havâliye gelen bir kolordu münâsebetiyle, istemediğim ve Rus’un harbe devamını bilmediğim hâlde; Rusya’nın Kafkasla ittisali kesilmesini söyledi. Ben, onun sözünü kesip susturduğum hâlde; kalbim ehemmiyetle bir alâka gösterdi. Sonra, bugün namazda ve tesbihâtında iken, manevî tarzda denildi ki: Küre‑i arzda çarpışan, mücâdele eden cereyanlardan her hâlde birisi İslâmiyete ve Kur'ân’a ve Risale‑i Nura ve mesleğimize tarafdâr olacak; bu noktadan ona karşı bakmak gerektir. Bakmamak için bir‑iki mektûbda yazdığım sebebler çendan kalbe, akla kâfîdir; fakat meraklı ve hevesli olan nefse kâfî gelmiyor diye kalbime geldi. Aynen tesbihâtta ihtar edildi ki:
188
Ehemmiyetli sebebi ise: Bakmakta bir tarafa tarafgirlik hissi uyanır, tarafgir nazarı, tarafdâr olduğu taraf cereyanın kusurunu görmez, zulmüne rızâ gösterir; belki alkışlar. Hâlbuki küfre rızâ, küfür olduğu gibi, zulme râzı olmak dahi zulümdür. Elbette zemin yüzünde bu dehşetli düelloda semâvâtı ağlatacak zulümler ve tahribât oluyor. Çok masûm ve mazlumların hukukları kayboluyor, mahvoluyor. Mimsiz, gaddâr medeniyetin zâlimâne düsturu olan, Cemâat için ferd fedâ edilir; milletin selâmeti için cüz'î hukuklara bakılmaz diye, öyle dehşetli bir zulüm meydânı açmış ki, kurûn‑u ûlâ vahşetlerinde de emsâli vukû' bulmamış.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın adâlet‑i hakîkiyesi, bir ferdin hakkını cemâate fedâ etmez; Hak, haktır; küçüğe‑büyüğe, aza‑çoğa bakılmaz diye kanun‑u semâvî ve hakîki adâlet noktasında Risale‑i Nur şâkirdleri gibi hakikat‑i Kur'âniye ile meşgul adamlar, zarûret olmadan lüzumsuz, yalnız hevesli bir merak için, netice itibariyle fâidesi bulunan ve netice daha gelmeden evvel lüzumsuz bakmak ve zâlimâne tahribâtlarını alkışlamak sûretiyle İslâmiyet ve Kur'ân lehine hizmet edeceği o cereyanın harekâtını fikren takib etmekle meşgul olmak münâsib olmadığı için; nefis de, akıl ve kalbe tâbi olup merakını bırakmış diye anladım.
İkinci Mes'ele: Risale‑i Nurun Isparta’da kat'î galebesi, zındıkları şaşırttı. Fakat bazı mütemerrid ve muannid ve ölen herifin rûh‑u habîsi hükmünde bazı zındıklar, o mağlûbiyete karşı gelmek fikriyle, baştan aşağı kadar Kur'ân ve Peygamber (A.S.M.) aleyhinde, fakat perde altında, aynen münâzara‑i şeytaniye bahsinde, hizbü'ş‑şeytanın, Peygamber (A.S.M.) ve Kur'ân hakkında mesleklerince söyledikleri tâbiratı başka bir tarzda o zındık herif isti'mâl etmiş. Onun gibi Yahudî, mütemerrid ve dinsiz feylesoflarından ve Avrupa’nın zındıklarının eskiden beri Kur'ân ve Peygamber Aleyhisselâm’ın hâlâtından medâr‑ı tenkid buldukları noktaları, bu İslâm ismi altındaki zındık, kurnazcasına, sâfdil Müslümanlara ve Risale‑i Nuru görmeyenlere dinlettirmek ve göstermek için öyle bir tarzda gitmiş ve küfrünü gizlemeye çalışmış ki; şeytanette, şeytandan ileri gitmiş. Beni çok müteessir etti.
189
Kardeşimiz Sabri’nin mektûbunda, muannid mülhidlerin, Risale‑i Nurun cereyanına karşı kurdukları çürük ve vâhî hud'aları, örümcek ağı ve yuvası gibi kuvvetsiz; ve o şeytanet perdeleri, kıymetsiz ve mukâvemetsizdir. Risale‑i Nura karşı yırtılır ve yırtılacak dediği gibi; bu zındık ve muannid ve mütemerrid ve ölen herifin rûh‑u habîsi olan zındığın yazdığı ve zâhiren Müslümanlara Türkçülük lehinde, fakat hakikatte Kur'ân ve Peygamber Aleyhisselâm’ın azamet ve haşmet‑i maneviyelerini kırmak ve hiçe indirmek ve âdileştirmek niyetiyle yazılan bu matbu' eser de, Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Mu'cizât‑ı Ahmediye’ye (A.S.M.) karşı, örümcek ağı da olamaz, parçalanır. Fakat binler teessüf ki; Risale‑i Nuru görmeyenlere kat'î zarar verdiği gibi, Risale‑i Nuru görenler de merak edip, Acaba ne var?” demekle, sâfî kalblerini bulandırır. Lâakal, vesvese ve evhâm verir.
Risale‑i Nurun kahraman şâkirdleri böyle şeylere karşı müteyakkız davranmak ve fa'âliyetlerini ziyâdeleştirmek lâzım geliyor. Fenâ şeyle zihnen meşgul olmak da, fenâ olduğu için kısa kesiyorum. Sakın ona ehemmiyet vermekle halkları meraklandırıp baktırılmasın. Belki ehemmiyetsiz, dinsizcesine, yalnız esmâ‑i mübâreke ve âyât‑ı mübârekenin bazı meâli içinden hariç kalmak itibariyle, ehemmiyetsiz bir paçavradır bilinsin.
Bu herifin ne derece haddinden tecâvüz ettiğini bu temsîlden anlayınız. Meselâ: Çok uzak bir mecliste, mütehassıs ve müdakkik âlimlerin okudukları ve tedkik ettikleri bir kitaba ve ders aldıkları bir zâta, pek uzak bir mesâfede bakmak isteyen ve görmeyen bir ebleh, o âlimlerin aksine hüküm verip onları tenkid eden, dîvânece hezeyan eder.
Cenâb‑ı Hak, ehl‑i îmânı ve Risale‑i Nur şâkirdlerini böylelerin şerrinden muhâfaza eylesin, âmîn.
Said Nursî
190

100. Tesanüd, Nur Talebelerinin gerçek kuvvetidir

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Sizin fevkalâde sebat ve ihlâsınızın galebesi ve o musîbeti def'inden sonra, ehl‑i dünya cebheyi değiştirdi. Zındıkanın desîseleriyle, bu havâlide bizlere karşı perde altında maddî ve manevî tahşidâtı başlamış; gayet dikkatle ve şeytancasına şâkirdlerin hakîki kuvvetleri olan tesânüdü bozmaya çalışıyorlar. Sizlere risaleleri iâde ettikleri hâlde, kurnazcasına dolaplar çevriliyor. Biz, sizin bir şûbeniz hükmünde olduğumuz hâlde; bizi asıl ve merkez telâkki ettiklerinden, daha ziyâde desîseleri bize karşı isti'mâl ediyorlar. Hâfız‑ı Hakîki Cenâb‑ı Hak’tır. İnşâallâh hiçbir zarar edemeyecekler.
Fakat, bu şühûr‑u mübârekenin eyyâm ve leyâli‑i mübârekesinde hàlis duâlarınız ile bize yardım ediniz. Bir şey yok. Fakat mümkün oldukça ihtiyatlı ve dikkatli olunuz. Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh ve Gavs‑ı Geylânî Kuddise Sırruhu gibi kahramanların manevî te'minâtı قُلْ وَلَا تَخَفْveوَلَا تَخْشَ hitâbları, bize her vakit cesâret ve kuvve‑i manevî veriyor.
Kâtib Osman’ın mektûbunda, kahraman Rüşdü’nün bahâdır biraderi Burhan’ın, risalelerin kurtulmasına çok hizmet ettiğini yazıyor. Zâten o cesur kardeşimizin eskiden de bu çeşit hizmetleri vardı. Hem ona, hem Risale‑i Nurun kurtulmasına çalışanlara ve medhali bulunanlara, hattâ mahkeme reisine ve insaflı âzâlarına hem duâ, hem teşekkür ediyoruz. Münâsib görülse, mahkeme reisine hususî teşekkürümüzü beyân edersiniz.
191

101. Lemaat Risalesinin ehemmiyeti ve Mu’cizat‑ı Kur’âniye sonuna ilâvesi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ هٰذِهِ الشُّهُورِ الثَّلَاثَةِ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Sizin geçmiş Leyle‑i Mi'râc ve gelecek Leyle‑i Berât’ınızı tebrik ediyoruz ve makbûl duâlarınızı ricâ ediyoruz.
Sâniyen: Yirmibeşinci Söz olan Mu'cizât‑ı Kur'âniye’nin nısf‑ı âhiri, acelelik belâsıyla gayet mücmel kalmasına bedel; size evvelce yazdığım gibi, bazı lâhikaları onun âhirinde ilhâk etmiştik. Şimdi en mühim bir parça, yirmi sene evvel tab'edilen Lemeât’ta, gördük. Onun da Mu'cizât‑ı Kur'âniye zeyilleri içine derci pek münâsib görüldü.
Kahraman Tahiri’nin bana getirdiği bir nüsha Lemeât’ı çok kıymetdâr gördüm. Eğer bir nüsha daha o havâlide varsa siz de o parçayı nüshalarınızın âhirine yazarsınız. Zâten Lemeât, kendisi de hàrikadır. Ramazan‑ı Şerîfte, yirmi gün zarfında, nesir bir sûrette tekellüfsüz, birden yazılmış. Sonra baktık, sehl‑i mümteni' gibi bir nesr‑i manzûm ve bir nazm‑ı mensûr sûretini almış. İçinde bu parça daha hàrikadır. Lemeât’ta o parçanın serlevhası: Îcâz ile beyân, i'câz‑ı Kur'ân.”
Bir zaman rüyada gördüm ki: Ağrı Dağı altındayım. Birden dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı.” Bundan ,
Tarz‑ı nazar ikidir. Biri zulmetdâr, diğeri ziyâdâr serlevhasına kadar. Eğer Lemeât sizin elinize geçmemişse o parçayı buradan size göndereceğiz.
192
Sâlisen: Hem latîf, hem güzel, zarîf bir hâdiseyi söyleyeceğim. Bu memlekette Risale‑i Nura, erkeklerden ziyâde fedâkârâne yapışan ihtiyar hanımlar ve ihtiyare hükmünde masûme genç hanımlar, eski zaman sırmalı ve yaldızlı gelinlik cihâzâtının içinde kıymetdâr parçaları Risale‑i Nurun eczâlarının cildleri üstüne çekip, bütün risaleler altun yaldızıyla cildlenmiş gibi bir tarza girdi. Risale‑i Nurun ma'nen güzelliğine ve Husrev ve Tahiri ve Alilerin ve Hasan Âtıf ve Âsım gibi kardeşlerimizin yaldızlı yazılarının cemâline, cildi üstünde de şirin bir güzellik daha ilâve ettiler.
Hâfız Ali’nin mektûbunda yazdığı Ümmühan ve Şâhide değerinde burada, Risale‑i Nura bütün kuvvetiyle çalışan çok hemşirelerimiz var. Meselâ: Âsiye, Sâniye, Ulviye, Lütfiye, Aliye gibi Risale‑i Nurun şâkirdleri, oradaki hemşirelerine ve kardeşlerine selâm ve duâ ediyorlar.

102. Risale‑i Nur kendi kendine yayılıyor

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ شَعْبَانَ وَرَمَضَانَ
Azîz, sıddık, mübârek, metîn kardeşlerim!
Sizin Leyle‑i Berât’ınızı ve gelen leyâli‑i Ramazan-ı Mübârekenizi tebrik ederiz. Cenâb‑ı Hakk’a yüzbinler şükür olsun ki, Risale‑i Nur kendi kendine tevessü' ediyor. Her tarafta fütûhâtı var. Ehl‑i dalâletin hileleri onu durdurmuyor; bil'akis çok dinsizler, teslîm‑i silâh ediyorlar. Hâfız Ali’nin dediği gibi korkuları pek ziyâdedir. Şimdi, dinsizlik taassubuyla değil, korku cihetiyle ilişiyorlar. O korku, Risale‑i Nur lehine dönecek inşâallâh.
193
Nur fabrikasının sâhibi, bu defaki mektûbundaki hàrika ve yüksek duâsı, onun fevkalâde ihlâs ve sadâkatinin bir tereşşuhâtı nazarıyla baktığımızdan, bin derece haddimden ziyâde hüsn‑ü zannını Risale‑i Nur hesabına kabûl edip, duâsına âmîn deriz. O Nur fabrikasının mektûbu Hasan Âtıf’ın mektûbuyla Leyle‑i Berât akşamında elimize geçti. O gecemize, bereketli ve mübârek bir tebrik nev'inde telâkki eyledik.
……………
Azîz kardeşlerim! Bu mübârek Ramazanda dahi, geçen Ramazan gibi, bu âciz ve zaîf kardeşinize, manevî ve uhrevî sa'y ve çalışmanızdan, zekât mikdarınca vermenizi ve onun hesabına bir mikdar çalışmanızı ve ziyâde hüsn‑ü zannınız ile ona tahmil ettiğiniz ağır yüke o cihette yardımınızı pek çok ricâ ederim.
Derd‑i maîşet sersemliğiyle, ekser halk âhiret işlerine ikinci derecede bakmalarından, ehl‑i dalâlet istifade edip onları avlıyorlar. Risale‑i Nur şâkirdleri kanâat ve iktisad düsturlarıyla bu manevî hastalığa da mukàbele ederler, inşâallâh.
Umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.
Said Nursî
194

103. Hakîki ve Zevkli Gençlik, Risale‑i Nurun Genç Şâkirdlerinin Gittikleri İstikamet ve İffet ve İttibâ'-ı Sünnet-i Seniye Yoludur

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Sizin mübârek Ramazan‑ı Şerîfinizi tebrik ediyoruz. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn bu Ramazan‑ı Mübârekenin hürmetine, Rahmeten li'l‑âlemîn olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine rahmetiyle imdâd eylesin! Âmîn. Âsâr‑ı Gadab-ı İlâhî olan âfât ve dalâletlerden muhâfaza eylesin! Âmîn. Ve Risale‑i Nur şâkirdlerini neşr‑i envâr-ı Kur'âniye’de muvaffak eylesin! Âmîn.
Hizbü'l‑A'zam-ı Kur'ânînin gelmesini iştiyakla bekliyoruz
Sâniyen: Hâfız Ali’nin mektûbunda, kahraman Süleyman Rüşdü’nün gelmesini tebşîr ediyoruz. Biz de ona, Binler safâlarla geldin!” deyip ve üç cihetle onu ve masûmlarını tebrik ediyoruz. Ve Hasan Âtıf’ın, Demirci Mehmed nâmını verdiği Bedevî kardeşimize yazdığı uzun mektûbu buradaki kardeşlerimize ihlâs noktasında ehemmiyetli te'siri var. İhlâs Risalesinin sırrını ve düsturlarını yerleştirmeye çalışması, bizi çok mesrûr eyledi. Cenâb‑ı Hak, onun gibi hàlis kardeşleri çoğaltsın. Ve Âtıf’ın o mektûbunda Medrese‑i Nuriyedeki kahramanlardan kıymetdâr bir‑iki yüksek ihtiyarın Risale‑i Nura parlak irtibatları bizi sürûr yaşıyla ağlattırdı.
195
Bu defa, evvelce size gönderilen gençler îkaznâmesinin bir tetimmesi olarak bu havâlideki tehlikeli vaziyette bulunan gençlere bir ihtarnâme nâmında bir fıkra gönderiyoruz; ki Risale‑i Nurun genç şâkirdlerinin gittikleri istikamet ve iffet ve ittibâ'‑ı Sünnet-i Seniye, gençlik noktasında ne kadar kıymetdâr bulunduğunu ve hakîki ve zevkli gençlik ise o tarzdaki bahtiyarların gençlikleri olduğunu bir kat daha isbât edip, hakîki genç Türkler kimler olduğunu göstersin.
Umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize selâm ve duâ ederiz Ve mübârek duâlarını bu mübârek Ramazan‑ı Şerîfte ve bire bin kazancı kazandıran eyyâm ve leyâli‑i mübârekede ricâ ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşiniz Said Nursî

104. Gençlerin hayat ve gençlik hevesatından gelen tehlikelerden korunması

Bu defadan evvelce size gönderilen gençler îkaznâmesinin bir tetimmesi
Birkaç Bîçâre Gençlere Verilen Bir Tenbih, Bir Ders, Bir İhtarnâmedir
Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesât cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için te'sirli bir ihtar almak istediler. Ben de eskiden Risale‑i Nurdan medet isteyen gençlere dediğim gibi onlara dedim ki:
Sizdeki gençlik kat'iyyen gidecek. Eğer siz dâire‑i meşrûada kalmazsanız o gençlik zâyi' olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyâde belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye‑i İslâmiye ile o gençlik ni'metine karşı bir şükür olarak iffet ve nâmusluluk ve tâatte sarfetseniz o gençlik ma'nen bâkî kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.
196
Hayat ise eğer îmân olmazsa veyâhut isyan ile o îmân te'sir etmezse; hayat zâhirî ve kısa bir zevk ve lezzetle beraber binler derece o zevk ve lezzetten ziyâde elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü, insanda akıl ve fikir olduğu için hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için hazır lezzetini geçmişten gelen hüzünler, gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüşse hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz'î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr‑ı meşrû ise bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece lezzet‑i hayat noktasında aşağı düşer.
Belki ehl‑i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücûdu, belki kâinâtı bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinâtlar onun dalâleti noktasında ma'dûmdur, ölmüştür. Akıl alâkadarlığıyla ona zulümâtlar, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, i'tikàdsızlığı cihetiyle yine ma'dûmdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî firâklar mütemâdiyen onun fikir yoluyla hayatına zulümâtlar veriyor.
Eğer îmân hayata hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar îmânın nuruyla ışıklanır ve vücûd bulur. Zaman‑ı hâzır gibi rûh ve kalbine îmân noktasında ulvî ve manevî ezvâkı ve envâr‑ı vücûdiyeyi veriyor. Bu hakikatin İhtiyar Risalesi’nde Yedinci Ricâda izâhı var, ona bakmalısınız.
İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini, zevkini isterseniz, hayatınızı îmânla hayatlandırınız ve ferâizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhâfaza ediniz.
Her gün ve her yerde her vakit vefiyâtların gösterdikleri dehşetli hakikat‑i mevt ise, size başka gençlere söylediğim gibi bir temsîl ile beyân ediyorum.
Meselâ: Burada gözümüz önünde bir darağacı dikilmiş; onun yanında bir piyango, fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren dâiresi var. Biz buradaki on kişi alâ külli hâl, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya dâvet edileceğiz. Bizi çağıracaklar ve çağırma zamanı gizli olmasından her dakika ya Gel i'dâm i'lâmını al, darağacına çık!” veyâhut Gel milyonlarla altunu kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış, gel al!” demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri yarı çıplak, güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren gayet tatlı, fakat zehirli bir helva getirip yedirmek istiyor. Diğer biri de aldatmaz ve aldanmaz ciddi bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki:
197
Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okursanız o helvayı yemezseniz, siz, o darağacından kurtulursunuz; bu tılsımla o emsâlsiz ikramiye biletini alırsınız.
İşte bakınız, bu darağacını da zâten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya gidiyor ve oraya girinceye kadar da o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikramiye biletini alanlar çendan görünmüyorlar ve zâhiren onlar da o darağacına çıkıyorlar; fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikramiye dâiresine girmek için basamak yaptıklarını; milyonlar, milyarlar şâhidler var, haber veriyorlar.
İşte pencerelerden bakınız; en büyük memurlar ve bu işle alâkadar büyük zâtlar, yüksek sesle ilân ediyorlar, haber veriyorlar ki: O darağacına gidenleri aynelyakìn, gözünüzle gördüğünüz gibi, bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şübhe getirmez, görür gibi, gündüz gibi kat'î biliniz dedi.
İşte bu temsîl gibi, zehirli bir bal hükmünde olan gayr‑ı meşrû dâiredeki gençliğin sefâhetkârâne zevkleri, hazine‑i ebediyenin ve saâdet‑i sermediyenin bileti ve vesikası olan îmânı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümât kapısı olan kabrin musîbetine aynen zâhiren göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli olduğu için genç, ihtiyar fark etmeyerek, her vakit ecel cellâdı başını kesmek için gelebilir.
Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesât‑ı gayr-ı meşrûayı terkedip, tılsım‑ı Kur'ânî olan îmân ve ferâizi elde etmekle, o fevkalâde mukadderât‑ı beşer piyangosundan çıkan saâdet‑i ebediye hazinesi biletini alacağına, yüzyirmidört bin enbiyâ Aleyhimüsselâm ile beraber had ve hesaba gelmeyen ehl‑i velâyet ve ehl‑i hakikat ve ehl‑i tahkîk müttefikan haber veriyorlar ve âsârını gösteriyorlar.
Elhâsıl: Gençlik gidecek. Sefâhette gitmiş ise; hem dünyada, hem âhirette binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû‑i isti'mâl ile, isrâfât ile gelen evhâmlı hastalıkla, hastahânelere veya taşkınlıklarıyla hapishânelere veya sefâlethânelere veya manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhânelere düşeceklerini anlamak isterseniz hastahânelerden ve hapishânelerden ve kabristanlardan sorunuz.
198
Elbette hastahânelerin ekseriyetle lisân‑ı hâlinden gençlik sâikasıyla isrâfât ve sû‑i isti'mâlden gelen hastalıktan enînler”, eyvâhlar cevabını işittiğiniz gibi, hapishânelerden dahi ekseriyetle gençlik sâikasıyla gayr‑ı meşrû dâiredeki harekâtın tokatlarını yiyen, bedbaht gençlerin teessüfatını işiteceksiniz.
Ve kabristanda ve mütemâdiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem‑i berzahta, ehl‑i keşfi'l-kubûrun müşâhedesiyle ve bütün ehl‑i hakikatin tasdikiyle ve şehâdetleriyle ekser azâblar, gençlik sû‑i isti'mâlâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.
Hem nev'‑i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz, elbette ekseriyet‑i mutlaka ile esefler, hasretlerle Eyvâh! Gençliğimizi bâd‑i hevâ, belki zararlı zâyi' ettik, sakın bizim gibi yapmayınız!” diyecekler.
Çünkü beş‑on senelik gençliğin gayr‑ı meşrû zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azâb ve zarar ve âhirette Cehennem ve sakar belâsını çeken adam, en acınacak bir hâlde olduğu hâlde اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünkü zarara rızâsıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir. Cenâb‑ı Hak bizi ve sizi bu zamanın câzibedâr fitnesinden kurtarsın ve muhâfaza eylesin. Âmîn.

105. Ehl‑i İmân Tarafından İşârât-ı Kur'âniye Sebebiyle Risale-i Nur’a gelen itiraza bir Cevap

Azîz, sıddık Risale‑i Nur şâkirdleri kardeşlerim!
Risale‑i Nur şâkirdlerinin zaîf kısımlarına zarar veren, hâtıra gelmeyen, ihtiyar bir zât tarafından bir i'tirâz münâsebetiyle ve o gibi i'tirâzların esâsını kesecek bir hakikati beyân etmeye mecbur oldum. Evvelce birisine dediğim gibi bunu tekrar ediyorum.
Hem mûcib‑i taaccüb, hem medâr‑ı teessüftür ki, ehl‑i hakikat, ittifaktaki fevkalâde kuvveti zâyi' ettikleri ve ziya' ile mağlûb oldukları hâlde; ehl‑i nifâk ve dalâlet, meşrebine zıt olduğu hâlde ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar. Yüzde on iken, doksan ehl‑i hakikati mağlûb ediyorlar. Ve en ziyâde medâr‑ı taaccüb ve medâr‑ı hayret şudur ki:
199
En ziyâde muâvenet ve teşvik beklediğimiz ve onlar da, o yardıma İslâmiyetçe ve meslekçe ve vazifeten mükellef oldukları bize yardımı yapmayıp, bil'akis, yanlış anlamasına binâen, Risale‑i Nurun hizmetine fütûr verecek, mevki‑i ictimâiyelerinin ehemmiyetine istinâden i'tirâz etmişler. Bir hakikate dair beyânâta i'tirâz etmişler.
Ben bilmiyorum hangi mes'eledir, hangi âyete dairdir. Olsa olsa, gayet mahrem kısmından olan Birinci Şuâ nâmında İşârât‑ı Kur'âniye’den bir mes'eleye dair olacaktır. Bu âciz kardeşiniz, hem o eski dost zâta, hem ehl‑i dikkate ve sizlere beyân ediyorum ki:
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın feyziyle Yeni Said, hakàik‑ı îmâniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatçe bürhânlar zikrediyor ki; değil Müslüman ulemâsı, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslîme mecbur ediyor ve etmektedir.
Amma, Risale‑i Nurun kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda, Hazret‑i Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam’ın (K.S.) ihbarâtı nev'inden, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın dahi bu zamanda bir mu'cize‑i manevîsi olan Risale‑i Nura nazar‑ı dikkati celbetmesine mânâ‑yı işârî tabakasından rumûz ve îmâları, i'câzının şe'nindendir ve o lisân‑ı gaybın, belâğat‑ı mu'cizekârânesinin muktezâsıdır.
Evet, Eskişehir Hapishânesinde, dehşetli bir zamanda ve kudsî bir tesellîye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla, Risale‑i Nurun makbûliyetine dair eski evliyâlardan şâhid getiriyorsun. Hâlbuki ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ sırrıyla en ziyâde bu mes'elede söz sâhibi Kur'ân’dır. Acaba, Risale‑i Nuru, Kur'ân kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” denildi. O acîb suâl karşısında bulundum.
200
Ben de Kur'ân’dan istimdâd eyledim. Birden, otuzüç âyetin mânâ‑yı sarîhinin teferruâtı nev'indeki tabakàttan, mânâ‑yı işârî tabakasında ve o mânâ‑yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi, Risale‑i Nur olduğunu ve duhûlüne, medâr‑ı imtiyazına bir kuvvetli karîne bulunmasını, bir saat zarfında hissettim ve bir kısmı, bir derece izâh ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanâatimde, hiçbir şek ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı.
Ben de, ehl‑i îmânın îmânını, Risale‑i Nurla muhâfaza niyetiyle o kat'î kanâatimi yazdım ve hàs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim. Ve o risalede, biz demiyoruz ki, âyetin mânâ‑yı sarîhi budur; hocalar fîhi nazarun desin. Hem dememişiz ki, mânâ‑yı işârînin külliyeti budur; belki diyoruz ki:
Mânâ‑yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da, mânâ‑yı işârî ve remzîdir. Ve o mânâ‑yı işârî de, bir küllîdir. Her asırda cüz'iyâtları var. Risale‑i Nur dahi bu asırda o mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinden bir ferddir. Ve o ferdin kasden bir medâr‑ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine eskiden beri ulemâ beyninde cârî bir düstur‑u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki hüccetler gösterilmiş iken Kur'ânın âyetine veya sarâhatine değil incitmek, belki i'câz ve belâğatına hizmet ediyor.
Bu nev'i işârât‑ı gaybiyeye i'tirâz edilmez. Ehl‑i hakikatin, nihâyetsiz İşârât‑ı Kur'âniye’den had ve hesaba gelmeyen istihrâcâtlarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.
201
Amma, benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhûr etmesini istiğrab ve istib'âd edip i'tirâz eden zât, eğer buğday dânesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret‑i İlâhiye’ye delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz‑i mutlak ve fakr‑ı mutlakta ve böyle ihtiyac‑ı şedîd zamanında böyle bir eserin zuhûru, vüs'at‑i Rahmet-i İlâhiye’ye delildir demeye mecbur olur.
Ben, sizi ve mu'terizleri, Risale‑i Nurun şeref ve haysiyetiyle te'min ediyorum ki; bu işâretler ve evliyânın îmâlı haberleri, remizleri beni dâima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir vakitte, hiçbir dakika, nefs‑i emmâreme medâr‑ı fahr ve gurur olacak bir enâniyet ve benlik vermediğini size bu yirmi sene hayatımın göz önünde tereşşuhâtıyla isbât ediyorum.
Evet, bu hakikatle beraber, insan kusurlardan, nisyandan, sehivden hàlî değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalelerde hatâlar da olmuş. Fakat, Kur'ânın hurûfât‑ı kudsiyesinin yerine, beşerin tercümesini ikame perdesi altında, noksan hurûflarla, yeni hat altında, tahrifkârâne, ehl‑i dalâletin te'vilât‑ı fâsideleri âyâtın sarâhatini incitmelerine bakmıyor gibi; bîçâre, mazlum bir adamın, kardeşlerinin îmânını kuvvetleştirmek için, bir nükte‑i i'câziyeyi beyân ettiği için, hizmet‑i îmâniyesine fütûr verecek derecede i'tirâz; elbette değil ehl‑i hakikat zâtlar, belki zerre mikdar insafı bulunan i'tirâz edemez.
Benim şahsım için mûcib‑i hayrettir ki; o i'tirâz eden zât, benim silsile‑i ilimde en mühim üstadım olan Şeyh Fehim (K.S.)’nun bir tilmizi ve en ziyâde merbût olduğum İmâm‑ı Rabbânî (R.A.)’ın bir talebesi olduğu hâlde; herkesten ziyâde, kusurlarıma, eski karışık hayatlarıma, taşkınlıklarıma bakmayarak bütün kuvvetiyle imdâdıma koşmak lâzım iken; maatteessüf, ondan tereşşuh eden bir i'tirâz, bazı zaîf arkadaşlarımıza fütûr ve ehl‑i dalâlete bir sened hükmüne geçtiğini çok teessüfle işittik.
202
O ihtiyar zâttan, çabuk bu sû‑i tefehhümü izâle etmek için tamire çalışmasını; hem duâsıyla, hem te'sirli nasihatiyle yardımını bekleriz. Bunu da ilâveten beyân ediyorum:
Bu zamanda, gayet kuvvetli ve hakikatli milyonlar fedâkârları bulunan meşrebler, meslekler bu dehşetli dalâlet hücumuna karşı zâhiren mağlûbiyete düştükleri hâlde; benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz, mütemâdiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfîr etmek vaziyetinde bulunan bir adam; elbette dalâlete karşı gâlibâne mukâvemet eden ve milyonlar efrâdı bulunan mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale‑i Nura sâhib değildir. O eser, onun hüneri olamaz ve onunla iftihar edemez. Belki, doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi, Rahmet‑i İlâhiye tarafından ihsân edilmiştir.
O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye‑i Kur'âniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümânlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale‑i Nurun öyle parçaları var ki; bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemînle te'min ediyorum ki; Eski Said’in kuvve‑i hâfızası beraber olmak şartıyla, o, on dakikalık işi, on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün isti'dâdımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz’ü ne ben, ne de en müdakkik dindar feylesoflar, altı günde o tahkîkatı yapamaz Ve hâkezâ
Demek, biz müflis olduğumuz hâlde, gayet zengin bir mücevherât dükkânının dellâlı ve birer hizmetçisi olmuşuz. Cenâb‑ı Hak, fazl ve keremiyle, bu hizmette hàlisâne, muhlisâne bizi ve umum Risale‑i Nur şâkirdlerini dâim muvaffak eylesin, âmîn.
Said Nursî
203

Lemeât’tan

Fâtiha’nın Âhirinde İşâret Olunan Üç Yolun Beyânı

Ey birader‑i pür-emel! Hayâlini ele al, benimle beraber gel. İşte bir zemindeyiz, etrafına bakarız, kimse de görmez bizi.
Çadır direkleri hükmünde yüksek dağlar üstünde karanlıklı bir bulut tabakası atılmış, hem o dahi kaplatmış zeminimizin yüzü,
müncemid bir sakf olmuş, fakat alt yüzü açıkmış, o yüz güneş görürmüş. İşte bulut altındayız, sıkıyor zulmet bizi,
sıkıntı da boğuyor, havasızlık öldürür. Şimdi bize üç yol var: Bir âlem‑i ziyâdâr, bir kere seyrettimdi bu zemin‑i mecâzî.
Evet bir kere buraya da gelmişim, üçünde ayrı ayrı gitmişim. Birinci yolu budur: Ekseri burdan gider; o da devr‑i âlemdir, seyahate çeker bizi.
İşte biz de yoldayız, böyle yayan gideriz. Bak şu sahrânın kum deryâlarına, nasıl hiddet saçıyor, tehdid ediyor bizi!
Bak şu deryânın dağvâri emvâcına; o da bize kızıyor. İşte Elhamdülillâh, öteki yüze çıktık görürüz güneş yüzü.
Fakat, çektiğimiz zahmeti ancak da biz biliriz. Of, tekrar buraya döndük! Şu zemin‑i vahşetzâr, bulut damı zulmetdâr. Bize lâzım; revnâkdâr eder kalbdeki gözü,
bir âlem‑i ziyâdâr. Fevkalâde eğer bir cesâretin var; gireriz de beraber, bu yolu pür‑hatarkâr. İkinci yolumuzu:
Tabiat‑ı arzı deleriz, o tarafa geçeriz; ya fıtrî bir tünelden titreyerek gideriz. Bir vakitte bu yolda seyrettim de geçtim bî‑nâz ve pür-niyâzî.
204
Fakat o zaman tabiatın zemini eritecek, yırtacak bir madde var idi elimde. Üçüncü yolun, o delil‑i mu'cizi,
Kur'ân onu bana vermişti. Kardeşim, arkamı da bırakma, hiç de korkma! Bak , şurada tünelvâri mağaralar, tahte'l‑arz akıntılar beklerler ikimizi.
Bizi geçirecekler. Tabiat da, şu müdhiş cümûdiyeleri de seni hiç korkutmasın. Zîra bu abûs çehresi altında merhametli sâhibinin tebessümlü yüzü.
Radyumvâri o madde‑i Kur'ânî, ışıkla sezmiştim. İşte, gözüne aydın! Ziyâdâr âleme çıktık, bak şu zemin‑i pür-nâzî.
Bu fezâ‑yı latîf, şirin. Yâhû başını kaldır! Bak semâvâta ser çekmiş, bulutları da yırtmış, aşağıda bırakmış; dâvet ediyor bizi.
Şu şecere‑i tûbâ, meğer, O Kur'ân imiş; dalları her tarafa uzanmış. Tedellî eden bu dala biz de asılmalıyız, oraya alsın bizi.
O şecere‑i semâvî; bir timsâli zeminde olmuş Şer'‑i enveri. Demek zahmet çekmeden o yol ile çıkardık bu âlem‑i ziyâya, sıkmadan zahmet bizi.
Mâdem yanlış etmişiz; eski yere döneriz, doğru yolu buluruz. Bak, üçüncü yolumuz: Şu dağlar üstünde durmuş olan şehbâzî;
hem de bütün cihana okuyor bir ezânı. Bak müezzin‑i a'zama, Muhammedü'l‑Hâşimî (A.S.M.) dâvet eder insanı, âlem‑i nur-u envere. İlzam eder niyâz ile namazı.
Bulutları da yırtmış, bak bu Hüdâ dağlarına; semâvâta ser çekmiş, bak Şerîat cibâline, nasıl müzeyyen etmiş zeminimizin yüzü, gözü.
İşte çıkmalıyız buradan himmet tayyaresiyle; ziyâ, nesîm orada, nur‑u cemâl orada. İşte buradadır Uhud‑u Tevhid, o cebel‑i azîzi.
İşte şuradadır Cûdî‑i İslâmiyet, o cebel‑i selâmet. İşte Cebelü'l‑Kamer olan Kur'ân‑ı Ezher, zülâl‑i Nil akıyor o muhteşem menba'dan; o âb‑ı lezîzi!
205
﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ
وَاٰخِرُ دَعْوٰينَا اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Ey arkadaş! Şimdi hayâli baştan çıkar, aklı kafaya geçir! Evvelki iki yolun mağdûb ve dâllîn yolu; hatarları pek çoktur, kıştır dâim güz, yazı.
Yüzde biri kurtulur; Eflâtun, Sokrat gibi. Üçüncü yol; sehildir, hem karîb, müstakîmdir. Zaîf, kavî müsâvî, herkes o yoldan gider. En rahatı budur ki; şehîd olmak ya gâzi.
İşte neticeye gireriz: Evet, dehâ‑yı fennî; evvelki iki yoldur ona meslek ve mezheb. Fakat hüdâ‑yı Kur'ânî üçüncü yoldur; onun Sırat‑ı Müstakîmi,
îsâl eder o bizi.
اَللّٰهُمَّ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ❋ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ اٰم۪ينَ

Hakîki Bütün Elem Dalâlette, Bütün Lezzet Îmândadır. Hayâl Libâsını Giymiş Muazzam Bir Hakikat

Ey yoldaş‑ı hüşdâr! Sırat‑ı müstakîmin o meslek‑i nurânî, mağdûb ve dâllînin o tarîk‑ı zulmânî, tam farklarını görmek eğer istersen ey azîz!
Gel vehmini ele al, hayâl üstüne de bin, şimdi seninle gideriz zulümât‑ı ademe. O mezar‑ı ekberi, o şehr‑i pür-emvâtı bir ziyaret ederiz.
Bir Kadîr‑i Ezelî, kendi dest‑i kudretle bu zulümât‑ı kıt'adan bizi tuttu çıkardı, bu vücûda bindirdi, gönderdi şu dünyaya; şu şehr‑i bî-lezâiz.
206
İşte şimdi biz geldik şu âlem‑i vücûda, o sahrâ‑yı hâile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık; evvel isti'tafkârâne önümüze bakarız.
Lâkin beliyeler, elemler; önümüzde düşmanlar gibi tehâcüm eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anâsır‑ı tabâyie bakarız, ondan medet bekleriz.
Lâkin biz görüyoruz ki; onların kalbleri kàsiyye, merhametsiz. Dişlerini bilerler, hiddetli de bakarlar; ne nâz dinler, ne niyâz!
Muztar adamlar gibi me'yûsâne nazarı yukarıya kaldırdık. Hem istimdâdkârâne ecrâm‑ı ulviyeye bakarız; pek dehşetli tehdidkâr da görürüz.
Güyâ birer gülle bomba olmuşlar, yuvalardan çıkmışlar, hem etraf‑ı fezâda pek sür'atli geçerler, her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz.
Ger birisi yolunu kazârâ bir şaşırtsa el‑iyâzü Billâh şu âlem‑i şehâdet ödü de patlayacak. Tesâdüfe bağlıdır; bundan dahi hayır gelmez.
Me'yûsâne nazarı o cihetten çevirdik, elîm hayrete düştük. Başımız da eğildi, sînemizde saklandık, nefsimize bakarız; mütâlaa ederiz.
İşte işitiyoruz; zavallı nefsimizden binlerle hâcetlerin sayhaları geliyor. Binlerle fâkatlerin enînleri çıkıyor; tesellîyi beklerken tevahhuş ediyoruz.
Ondan da hayır gelmedi; pek ilticâkârâne vicdânımıza girdik; içine bakıyoruz, bir çareyi bekleriz. Eyvâh! Yine bulmayız; biz medet vermeliyiz.
Zîra onda görünür binlerle emelleri, galeyânlı arzular, heyecanlı hissiyat, kâinâta uzanmış. Herbirinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.
O âmâl sıkışmışlar, vücûd‑adem içinde; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs'atleri var; ger dünyayı yutarsa o vicdân da tok olmaz.
İşte, bu elîm yolda nereye bir baş vurduk, onda bir belâ bulduk. Zîra, mağdûb ve dâllîn yolları böyle olur. Tesâdüf ve dalâlet, o yolda nazar‑endâz.
O nazarı biz taktık, bu hâle böyle düştük. Şimdi dahi hâlimiz ki, mebde' ve meâdi, hem Sâni' ve hem Haşr’i muvakkat unutmuşuz.
207
Cehennem’den beterdir, ondan daha muhrıktır; rûhumuzu eziyor. Zîra o şeş cihetten ki onlara baş vurduk; öyle hâlet almışız
ki yapılmış o hâlet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra'şetten, hem kalak ve vahşetten, hem yütm ve hem ye'sten mürekkeb vicdân‑sûz.
Şimdi her cihete mukâbil bir cebheyi alırız, def'ine çalışırız. Evvel: Kudretimize müracaat ederiz, vâ‑esefâ görürüz
ki; âcize, zaîfe. Sâniyen: Nefiste olan hâcâtın susmasına teveccüh ediyoruz. Vâ‑esefâ durmayıp bağırırlar görürüz.
Sâlisen: İstimdâdkârâne, bir halâskârı için bağırır, çağırırız. Ne kimse işitiyor, ne cevabı veriyor. Biz de zannediyoruz:
Herbir şey bize düşman, herbir şey bizden garîb. Hiçbir şey kalbimize bir tesellî vermiyor, hiç emniyet bahşetmez, hakîki zevki vermez.
Râbian: Biz ecrâm‑ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir bir havf ile dehşeti. Hem vicdânın müz'ici bir tevahhuş geliyor; akıl‑sûz, evhâm‑sâz!
İşte ey birader! Bu dalâletin yolu, mâhiyeti şöyledir. Küfürdeki zulmeti, bu yolda tamam gördük. Şimdi de gel kardeşim, o ademe döneriz.
Tekrar yine geliriz. Bu kere tarîkimiz Sırat‑ı Müstakîmdir; hem îmânın yoludur. Delil ve imâmımız, inâyet ve Kur'ân’dır; şehbâz‑ı edvâr-pervâz.
İşte Sultan‑ı Ezel’in rahmet ve inâyeti, vaktâ bizi istedi, kudret bizi çıkardı, lütfen bizi bindirdi kanun‑u meşîete; etvâr üstünde perdâz.
Şimdi bizi getirdi, şefkat ile giydirdi şu hil'at‑ı vücûdu, emânet rütbesini bize tevcîh eyledi. Nişan; niyâz ve namaz.
Şu edvâr ve etvârın, bu uzun yolumuzda birer menzil‑i nâzdır. Yolumuzda teshîlât içindir ki, kaderden bir emirnâme vermiş, sahife de cebhemiz.
Her nereye geliriz, herhangi tâifeye misâfir oluyoruz, pek uhuvvetkârâne istikbâl görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız.
208
Ticâret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyî' ederler. Gele gele işte geldik, dünya kapısındayız, işitiyoruz âvâz.
Bak girdik şu zemine; ayağımızı bastık şehâdet âlemine; şehr‑âyine-i Rahmân, gürültühâne‑i insan. Hiçbir şey bilmeyiz; delil ve imâmımız,
Meşîet‑i Rahmân’dır. Vekil‑i delilimiz nâzenîn gözlerimiz. Gözlerimizi açtık, dünya içine saldık. Hâtırına gelir mi evvelki gelişimiz?
Garîb, yetîm olmuştuk; düşmanlarımız çoktu; bilmezdik hâmîmizi. Şimdi nur‑u îmânla o düşmanlara karşı bir rükn‑ü metînimiz,
istinâdî noktamız, hem himâyetkârımız def'eder düşmanları. O, Îmân‑ı Billâh’tır ki; ziyâ‑yı rûhumuz, hem nur‑u hayatımız, hem de rûh‑u rûhumuz.
İşte kalbimiz rahat, düşmanları aldırmaz, belki düşman tanımaz. Evvelki yolumuzda, vaktâ vicdâna girdik; işittik ondan binlerle feryâd u fîzar ve âvâz.
Ondan belâya düştük; zîra âmâl, arzular, isti'dâd ve hissiyat; dâim ebedî ister. Onun yolunu bilmezdik; bizden yol bilmemezlik, onda fîzar ve niyâz.
Fakat elhamdülillâh! Şimdi gelişimizde bulduk nokta‑i istimdâd, ki dâim hayat verir o isti'dâd, âmâle; ebedü'l‑âbâda onları eder pervâz.
Onlara yol gösterir, o noktadan isti'dâd. Hem istimdâd ediyor, hem âb‑ı hayatı içer, hem kemâline koşuyor. O nokta‑i istimdâd, o şevk‑engîz remz ü nâz.
İkinci kutb‑u îmân ki; tasdik‑i Haşir’dir, saâdet‑i ebedî. O sadefin cevheri; îmân, bürhânı Kur'ân. Vicdân insanî bir râz.
Şimdi başını kaldır, şu kâinâta bir bak, onun ile bir konuş. Evvelki yolumuzda pek müdhiş görünürdü. Şimdi de mütebessim, her tarafa gülüyor, nâzenînâne niyâz ve âvâz.
Görmez misin; gözümüz arı‑misâl olmuştur, her tarafa uçuyor. Kâinât bostanıdır, her tarafta çiçekler, her çiçek de veriyor ona bir âb‑ı lezîz.
209
Hem ünsiyet, tesellî, tahabbübü veriyor. O da alır getirir; şehd‑i şehâdet yapar. Balda bir bal akıtır, o esrâr‑engîz şehbâz.
Harekât‑ı ecrâma, ya nücûm, ya şümûsa nazarımız kondukça; ellerine verirler Hàlık’ın hikmetini, hem mâye‑i ibreti, hem cilve‑i rahmeti alır ediyor pervâz.
Güyâ şu Güneş bizlerle konuşuyor, der: Ey kardeşlerimiz! Tevahhuşla sıkılmayınız! Ehlen sehlen merhaba, hoş teşrîf ettiniz. Menzil sizin; ben bir mumdâr‑ı şehnâz.
Ben de sizin gibiyim; fakat sâfî isyansız, mutî' bir hizmetkârım. O Zât‑ı Ehad-i Samed ki; mahz‑ı rahmetiyle hizmetinize beni musahhar‑ı pür-nur etmiş. Benden harâret, ziyâ; sizden namaz ve niyâz.”
Yâhû, bakın Kamer’e! Yıldızlarla denizler herbiri de kendine mahsûs birer lisânla: Ehlen sehlen merhaba!” derler. Hoş geldiniz, bizi tanımaz mısınız?”
Sırr‑ı teâvünle bak, remz‑i nizâmla dinle! Herbirisi söylüyor: Biz de birer hizmetkâr, Rahmet‑i Zülcelâl’in birer âyinedârıyız; hiç de üzülmeyiniz, bizden sıkılmayınız!”
Zelzele na'raları, hâdisât sayhaları sizi hiç korkutmasın, vesvese de vermesin. Zîra onlar içinde bir zemzeme‑i ezkâr, bir demdeme‑i tesbih, velvele‑i nâz u niyâz.
Sizi bize gönderen O Zât‑ı Zülcelâl, ellerinde tutmuştur bunların dizginlerini. Îmân gözü okuyor yüzlerinde âyet‑i rahmet, herbiri birer âvâz.
Ey mü'min‑i kalb-hüşyâr! Şimdi gözlerimiz bir parça dinlensinler, onların bedeline hassas kulağımızı îmânın mübârek eline teslîm ederiz, dünyaya göndeririz; dinlesin lezîz bir sâz.
Evvelki yolumuzda bir mâtem‑i umumî, hem vâveylâ‑yı mevtî zannolunan o sesler, şimdi yolumuzda birer nevâz ü namaz, birer âvâz ü niyâz, birer tesbihe âğâz.
210
Dinle: Havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, ra'dlardaki rakraka, taşlardaki tıktıka birer mânidâr nevâz.
Terennümat‑ı hava, naarât‑ı ra'diye, nağamât‑ı emvâc birer zikr‑i azamet. Yağmurun hezecâtı, kuşların seceâtı; birer tesbih‑i rahmet, hakikate bir mecâz.
Eşyada olan asvât, birer savt‑ı vücûddur: Ben de varım derler. O kâinât‑ı sâkit, birden söze başlıyor: Bizi câmid zannetme, ey insan‑ı boşboğaz!”
Tuyûrları söylettirir; ya bir lezzet‑i ni'met, ya bir nüzûl‑ü rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğâzlarıyla rahmeti alkışlarlar, ni'met üstünde iner, şükür ile eder pervâz.
Remzen onlar derler: Ey kâinât kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz; şefkatle perverdeyiz, hâlimizden memnunuz.” Sivri dimdikleriyle fezâya saçıyorlar birer âvâz‑ı pür-nâz.
Güyâ bütün kâinât ulvî bir mûsikîdir, îmân nuru işitir ezkâr ve tesbihleri. Zîra, hikmet reddeder tesâdüf vücûdunu, nizâm ise tardeder ittifak‑ı evhâm-sâz.
Ey yoldaş! Şimdi şu âlem‑i misâlîden çıkarız, hayâlî vehimden ineriz, akıl meydânında dururuz, mîzana çekeriz, ederiz yolları ber‑endâz.
Evvelki elîm yolumuz mağdûb ve dâllîn yolu. O yol verir vicdâna, en derin yerine, hem bir hiss‑i elîmi, hem bir şedîd elemi. Şuûr onu gösterir; şuûra zıd olmuşuz.
Hem kurtulmak için de muztar ve hem muhtacız: Ya o teskin edilsin, ya ihsâs da olmasın; yoksa dayanamayız, feryâd u fîzar dinlenmez.