Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

9. Hüsn‑ü zan, makam ve teveccüh Risale-i Nur namına kabul edilebilir

Azîz ve sıddık ve hàlis kardeşlerim!
Rabb‑i Rahîm’ime hadsiz şükür olsun ki; sizin gibileri Risaletü'n‑Nura sâhib ve nâşir ve muhâfız halketmiş; benim gibi âciz bir bîçârenin zaîf omuzundaki ağır yükü çok hafifleştirmiş.
Kardeşlerim! Bu defa üç mektûbunuzda birden üç Hulûsi, üç Sabri, üç Hakkı gibi kıymetdâr dokuz kardeşi gördüm. Hapiste, Abdurrahman’ın pederi yerinde benim elbiselerimi yamalayan Hakkı’nın, ciddi ve hakikatli uhuvvetini ve talebeliğini tahminimden daha ileri terakkî ettiğini bildim, çok mesrûr oldum.
Sabri kardeş! Beni saran ve bağlayan ağır kayıdlara ehemmiyet vermiyorsun. Hâlbuki buradaki evhâmlı ehl‑i dünya benim ile pek fazla meşgul ve alâkadardırlar. Hattâ hattâ hattâ her ne ise
Hem benim hakkımda, bin derece haddimden ziyâde hüsn‑ü zan ile kıymet ve makam vermek, yalnız Risale‑i Nur nâmına ve onun hizmeti ve Kur'ân elmaslarının dellâllığı hesabına kabûl olabilir. Yoksa hiç ender hiç olan şahsım itibariyle kabûle hakkım yok. Parlak ve çalışkan kalemiyle hem Risaletü'n‑Nurun, hem bizim hâtıralarımızda çok ehemmiyetli mevki tutan ve yerleşen Hâfız Tevfik’in yazdığı Âyetü'l‑Kübrâ risalesini münâsib gördüğünüz zamanda gönderirsiniz. Dokuz sene yazılarıyla mesrûrâne ünsiyet eden gözlerim, hasretle o yazıları görmek istiyor.
32
Kıymetdâr Hulûsi ve Hakkı gibi kardeşlerim! Hakkı’nın dediği gibi, Sabri’nin mektûblarını aynen onların yerine kabûl olmuş; o cihette Hulûsi ile muhâbere kesilmemiş, devam ediyor.
Hadsiz şükür ve hamd ü senâ olsun ki; Risaletü'n‑Nur gittikçe parlak, hàrikâne fütûhât‑ı îmâniye yapar. Kendi kendine, inşâallâh her görenin kalbinde yerleşir, muannidleri susturur. Bir hıfz‑ı gaybî altında düşmanları şaşırtmış, kör gözleri onu görmüyor. İzini bulamadığı hâlde, parlak fa'âliyetini müşâhede ediyorlar. Bu vakit pek ziyâde ihtiyat lâzım.

10. Risale‑i Nur’a ait bir ikram ve inayet-i İlâhiye

Azîz, sıddık, kıymetdâr kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de metîn, ciddi, çalışkan arkadaşlarım!
Yeni bir medâr‑ı kerâmet ve inâyet ve sürûr olan mektûbunuzu aldım. Ve Risaletü'n‑Nura ait bir ikram ve inâyet‑i İlâhiye’yi gösterdi. Şöyle ki:
Bundan dört‑beş gün evvel, şiddetli bir taharrî ile menzilim teftiş edildi. Her tarafa baktıkları hâlde hıfz‑ı İlâhî ile bizi mahzûn edecek bir şey bulamadılar. Yalnız İktisad, Hastalar, İstiâze gibi altı‑yedi risaleyi zararsız buldular. Sonra da Husrev’in ezân mes'elesi gibi müsâdere kaidelerine tam muhâlif olarak noksansız iâde ettiler.
Ben o hâdiseden size endişe edip dağdan dönerken Abdülmecîd, Sabri, Husrev, Hâfız Ali ile beraber konuşmak, acaba size de bir taarruz var diye sormak istedim. Ve lisânla bağırdım, geldim. Birden Emin kapıyı açtı, dördünüzün mübârek mektûblarınızı verdi. Her ikimiz bu ikram ve taharrîdeki kerâmet‑i hıfziyeyi ve Husrev’in hilâf‑ı me'mûl öyle bir istid'a, öyle bir netice vermesindeki inâyet‑i Rabbâniye’ye aynı zamanda muvâfık gördük ve Risaletü'n‑Nur her vakit inâyete mazhardır diye şükrettik.
33
Azîz kardeşlerim! Fihrist bakiyesinin te'lifi size havâle edilmişti; taksimü'l‑a'mâl tarzında yapsanız iyi olur.
Mâşâallâh, Bârekallâh, kalemlerinizin mükemmel çalışmaları devam etmekle beraber tezâyüd etmeleri ve hususan Sav’da birden çoğalması Hacı Hâfız’a ve köyüne bin Bârekallâh, bizi fevkalâde mesrûr etti. Ve Husrev’in tevâfuklu yazıları, hususan yaldızlı Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.) nüshası ve Büyük ve Küçük Ali’lerin risaleleri buralarda tatlı, hem çok fütûhâtı var. İnşâallâh o mübârek kalemlerin daha çok fütûhâtı olacak ve göreceğiz.

11. Şirke düşen ve âlem‑i İslâma zulmeden Avrupa semâvî tokat yedi

Azîz, kıymetdâr, sâdık ve sebatkâr kardeşlerim!
Fihristeyi, taksimü'l‑a'mâl tarzında mütesânid hey'etinizin şahs‑ı manevîsine tevdî'iniz çok güzeldir. Tam ve dâimî bir üstad buldunuz. O manevî üstad, bu âciz kardeşinizden çok yüksektir; daha bana ihtiyaç bırakmıyor.
Sabri kardeş! Senin rüyan mübârektir ve mânidârdır. İnşâallâh zaman onu tâbir edecek.
Kardeşlerim! Sizin hatırınız ve askerliğiniz endişesi için hâdisât‑ı zamana baktım; kalbime böyle geldi:
34
Menfî esâsâta bina edilen ve Karun gibi ﴿اِنَّمَٓا اُوت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ deyip, ihsân‑ı Rabbânî olduğunu bilmeyip şükretmeyen ve maddiyûn fikriyle şirke düşen ve seyyiâtı hasenâtına gâlib gelen şu medeniyet‑i Avrupaiye öyle bir semâvî tokat yedi ki; yüzer senelik terakkîsinin mahsulünü yaktı, tahrib edip yangına verdi.
Avrupa zâlim hükûmetleri zulümleriyle, Sevr muâhedesiyle Âlem‑i İslâma ve merkez‑i hilâfete ettikleri ihanete mukâbil öyle bir mağlûbiyet tokadını yediler ki; dünyada dahi bir Cehennem’e girip çıkamıyorlar, azâbda çırpınıyorlar.
Evet bu mağlûbiyet, aynen zelzele gibi ihanetin cezasıdır. Burada çok zâtlar kat'iyyen hükmediyorlar ki, Risaletü'n‑Nurun iki merkez‑i intişarı olan Isparta ve Kastamonu vilâyetleri sâir yerlere nisbeten âfât‑ı semâviyeden mahfûz kaldıklarının sebebi, Risaletü'n‑Nurun verdiği îmân‑ı tahkîkî ve kuvvet‑i i'tikàdiyedir. Çünkü böyle âfâtlar, za'f‑ı îmândan neş'et eden hatâların neticesidir. Hadîsçe, sadaka belâyı def' ettiği gibi, o kuvve‑i îmâniye dahi o âfâta karşı derecesiyle mukàbele ediyor.

12. Manevî hastalıklar, Risale‑i Nur’un Kur’ânî ilaçları ile tedavi edilir

Azîz ve sıddık ve sâdık ve fedâkâr ve vefâdâr kardeşlerim!
Sizin bu defaki manevî ve nurlu hediyeniz benim nazarımda Cennetü'l‑Firdevs’ten bir testi âb‑ı kevser hediyesi, âlem‑i bekàdan bize gelmiş gibi rûhum inşirah ile doldu; bütün duygularım sürûr ile şükrettiler. Size uzun bir mektûb yazmak arzu ediyorum, fakat zaman ve hâlim müsâade ve muvâfakat etmediğinden kısa kesmeye mecbur oldum. Yalnız o hediyelerin hususî sâhiblerine Mâşâallâh, Bârekallâh, Veffakakümullâh, Es'adekümullâh derim.
35
Bilhassa Yirmiyedinci Mektûb’un medresesinde mütehassirâne müştâk bulunduğum kardeşlerimle mâziye gidip tekrar görüştüm ve mükerreren ayrı ayrı görüşüyorum.
Otuzbirinci âyetin birinci mukaddimesi olan ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰى cümlesi, bin beşyüz küsûr olan makam‑ı cifrîsiyle, ehl‑i dalâlet tarafından aşılanan manevî hastalıkların kısm‑ı a'zamı, Risaletü'n‑Nurun Kur'ânî ilâçlarıyla izâle edilebilir diye işâret etmekle beraber; maatteessüf ikiyüz sene kadar dünyanın ömrü bâkî kalmışsa, bir fırka‑i dâlle dahi devam edeceğine îmâ ediyor.
﴿فَتَيَمَّمُوا صَع۪يدًا cümlesi, mânâ‑yı işârîsinde, ikinci emârenin birinci noktasında Sin harfi Sad harfinin altında gizlenmesi ve Sad görünmesinin iki sebebi var:
Birisi: Said, tam toprak gibi mahviyet ve terk‑i enâniyet ve tevâzu'‑u mutlakta bulunmak şarttır; ki Risaletü'n‑Nuru bulandırmasın, te'sirini kırmasın.
İkincisi: Şimdiki bataklığa ve manevî tâuna sukùtun sebebi ise; terakkî fikrinden neş'et ettiği cihetle, onların hatâlarını gösterip, suûd ve terakkî, Müslüman için ancak İslâmiyette ve îmânlı olmakta olduğuna işâret etmektir.

13. İki mes'ele: Nur Talebelerinin imanla kabre girmesi, Osmanlının Birinci Dünya Savaşında yenilmesinin hikmeti

Kardeşlerim!
Bugünlerde biri Risaletü'n‑Nur talebelerine, diğeri bana ait iki mes'ele ihtar edildi. Ehemmiyetine binâen yazıyorum:
36
Birinci Mes'ele: Birinci Şuâ’da iki‑üç âyetin işârâtında, Risaletü'n‑Nurun sâdık talebeleri îmânla kabre gireceklerine ve ehl‑i Cennet olacaklarına dair kudsî bir müjde ve kuvvetli bir beşâret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük mes'eleye ve çok kıymetdâr işârete tam kuvvet verecek bir delil ister diye beklerdim. Çoktan beri muntazırdım. Lillâhi'l‑Hamd iki emâre birden kalbime geldi:
Birinci Emâre: Îmân‑ı tahkîkî ilmelyakìnden hakkalyakìne yakınlaştıkça daha selbedilmeyeceğine ehl‑i keşf ve tahkîk hükmetmişler ve demişler ki: Sekerât vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şübheler verip tereddüde düşürebilir.” Bu nev'i îmân‑ı tahkîkî ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem rûha, hem sırra, hem öyle letâife sirâyet ediyor, kökleşiyor ki şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin îmânı zevâlden mahfûz kalıyor.
Bu îmân‑ı tahkîkînin vusûlüne vesile olan bir yolu, velâyet‑i kâmile ile keşf ve şühûd ile hakikate yetişmektir. Bu yol ehass‑ı hàvâssa mahsûstur, îmân‑ı şühûdîdir.
İkinci Yol: Îmân‑ı bilgayb cihetinde sırr‑ı vahyin feyziyle, bürhânî ve Kur'ânî bir tarzda akıl ve kalbin imtizacıyla hakkalyakìn derecesinde bir kuvvet ile zarûret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakìn ile hakàik‑ı îmâniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol; Risaletü'n‑Nurun esâsı, mayası, temeli, rûhu, hakikati olduğunu hàs talebeleri görüyorlar. Başkalar dahi insafla baksa, Risaletü'n‑Nur hakàik‑ı îmâniyeye muhâlif olan yolları gayr‑ı mümkin ve muhâl ve mümteni' derecesinde gösterdiğini görecekler.
İkinci Emâre: Risaletü'n‑Nurun sâdık şâkirdleri, hüsn‑ü âkıbetlerine ve îmân‑ı kâmil kazanmalarına o derece kesretli ve makbûl ve samîmî duâlar oluyor ki, o duâların içinde hiçbiri kabûl olmamasına akıl imkân veremiyor.
37
Ezcümle: Risaletü'n‑Nurun bir hàdimi ve bir tek şâkirdi, yirmidört saatte, Risaletü'n‑Nur talebelerinin hüsn‑ü âkıbetlerine ve saâdet‑i ebediyeye mazhar olmalarına yüz defa Risaletü'n‑Nur talebelerine ettiği duâları içinde hiç olmazsa yirmi‑otuz defa selâmet‑i îmânlarına ve hususî hüsn‑ü âkıbetlerine ve îmânla kabre girmelerine aynı duâyı en ziyâde kabûle medâr olan şerâit içinde ediyor.
Hem Risaletü'n‑Nurun talebeleri bu zamanda her cihetten ziyâde hücuma ma'rûz olan îmân hususunda birbirine selâmet‑i îmân hakkındaki samîmî, masûm lisânlarıyla duâlarının yekûnu öyle bir kuvvettedir ki, rahmet ve hikmet onun reddine müsâade etmezler. Farazâ, mecmûu itibariyle reddedilse, tek bir tane onların içinde kabûl olunsa, yine herbiri selâmet‑i îmân ile kabre gireceğine kâfî geliyor. Çünkü herbir duâ umuma bakar.
İkinci Mes'ele: Yirmi sene evvel tab'edilen Sünûhât Risalesi”nde hakikatli bir rüyada Âlem‑i İslâmın mukadderâtını meşveret eden rûhâni bir meclis tarafından bu asrın hesabına Eski Said’den sordukları suâle karşı verdiği cevabın bir parçası şimdilik tezâhür etmiştir.
O zaman, o manevî meclis demiş ki: Bu Alman mağlûbiyetiyle neticelenen bu harpte Osmanlı Devleti’nin mağlûbiyetinin hikmeti nedir?”
Cevaben Eski Said demiş ki: Eğer gâlib olsaydık, medeniyet hatırı için çok mukaddesâtı fedâ edecektik. Nasıl ki yedi sene sonra edildi. Ve medeniyet nâmıyla Âlem‑i İslâm, hususan Haremeyn‑i Şerîfeyn gibi mevâki'‑i mübârekeye, Anadolu’da tatbik edilen rejim kolaylıkla, cebren teşmîl ve tatbik edilecekti. İnâyet‑i İlâhiye ile onların muhâfazası için kader mağlûbiyetimize fetvâ verdi.
Aynen bu cevaptan yirmi sene sonra, yine gecede, Bî‑taraf kalıp, giden mülkünü geri almakla beraber; Mısır ve Hind’i de kurtararak bizimle ittihâda getirmek, siyaset‑i âlemce en büyük muzafferiyet kazanmak varken; şübheli, dağdağalı, fâidesiz bir düşmana (İngiliz) tarafdârlık göstermekle muzâaf bir sûrette ve zararlı bir yolu tercih etmek, böyle zekî, belki dâhî insanların nazarında saklı kalmasının hikmeti nedir?” diye suâl benden oldu.
38
Gelen Cevab: Manevî cânibden geldi. Bana denildi ki: Sen, yirmi sene evvel manevî suâle verdiğin cevab, senin bu suâline aynı cevaptır. Yani: Eğer gâlib tarafı iltizam edilseydi; yine mimsiz medeniyet nâmına gâlibâne, mümânaat görmeyecek bir tarzda, bu rejimi Âlem‑i İslâma, mevâki'‑i mübârekeye teşmîl ve tatbik edilecekti. Üçyüzelli milyon İslâmın selâmeti için bu zâhir yanlışı görmediler, kör gibi hareket ettiler.”

14. Bu zamanda ihlâslı sadâkat, livechillâh uhuvvet ve fîsebîlillâh muavenet lâzımdır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Sizlerin bu bayram manevî hediyeniz, bayramımı öyle bir tebrik etti ki, binler kederim olsaydı silerdi. Bin Bârekallâh. Böyle bir zamanda böyle ihlâslı sadâkat, livechillâh uhuvvet ve fîsebîlillâh muâvenet ancak àlî himmet sıddıkînlerde bulunur. Hàlık‑ı Zülcelâl’e hadsiz hamd ve şükür olsun ki, sizin gibileri, Kur'ân‑ı Hakîm’e hàdim ve Risale‑i Nura şâkird eylemiş.
Husrev kardeş! Senin, umum kardeşlerin nâmına bayram tebriki hesabına, başta Kur'ânın baştaki çok şirin ve güzel cüzleri olarak Mektûbat’ın kısm‑ı a'zamını hediye etmekliğiniz, bin tebrik hükmünde oldu. Bin Bârekallâh.
39
Küçük Ali kardeşim! Senin, büyük manevî hediyen beni cidden şaşırttı, çok mütehayyir etti. O mükemmel yazılar, Büyük Ali’nin, yoksa Küçük Ali’nin mi bilemedim. Benim için yeniden dünyaya bir Abdurrahman, bir Lütfi gelmiş gibi. Büyük Hâfız Ali’nin sisteminde bir kahraman yardımcı ve iki mübârek ve hàlis ve kıymetdâr Mustafaların elinde bir elmas kılınç buranın fethinde benim gibi bir âcizin muâvenetine koşuyor gördüm. Mâşâallâh, Büyük Hâfız Ali’nin nurânî ve büyük fabrikası Kuleönü’nü de içine almış gibi; aynı kalem, aynı tarz, aynı iktidar göstermişsin. Risale‑i Nurun tam kàmetine yakışacak nakışlar, murassa' elbise giydirmişsiniz.

15. Talebeleri sağ kaldıkça Üstadın ölüme dostâne bakması

Azîz ve sıddık kardeşlerim!
Bayramınızı tebrik ve hizmetinizi takdir ve muvaffakıyetinize duâ ederek Hàlık‑ı Rahîm’e hadsiz şükür ederim ki; sizler gibi sebatkâr ve fedâkâr kardeşleri Risaletü'n‑Nura sâhib ve nâşir yapmış. Ben, sizleri düşündükçe, rûhum inşirah ve kalbim ferâhlarla dolar. Daha, dünyadan gitmek benim için medâr‑ı teessüf olamaz. Sizler kaldıkça ben yaşıyorum diye, mevte dostâne bakıyorum; ecelimi telâşsız bekliyorum. Allah sizden ebeden râzı olsun. Âmîn, âmîn, âmîn!‥

16. Bu zamanda en lüzumlu, en ehemmiyetli, en birinci vazife iman kurtarmaktır

Kardeşlerim! Size latîf bir hikâye:
Bir zaman, Barla’da bir zât, ağaçtan bir kutuda, cevizli bir tatlı bana göndermişti. Mukâbilini verdiğim o bir buçuk kilo lokmalardan her gün altışar tane ben kendim yerdim ve bazen o kadar ve daha ziyâde başkalara teberrük olarak verirdim. Sıddık Süleyman bu hâdiseyi belki tahattur eder. Bir aydan ziyâde devam etti. Sonra, merhum Gâlib Bey ile hesab ettik, onun beş‑altı misli bereket içinde olduğuna kanâatimiz geldi. Ben o vakit dedim: Bu zâtta ehemmiyetli bir bereket, bir ihlâs var.” Şimdi tahmin ve tahattur ediyorum ki, o zât Hacı Hâfız imiş. O acîb bereketin şimdi sırrı çıkmış.
40
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Nur fabrikasının sâhibi Hâfız Ali’nin ve mübâreklerin köyleri ortasında, duâda, Sav köyü mevki almış. Tam bir senedir ahyâ yüzünden emvât dahi hisse alıyorlar.
Risaletü'n‑Nurun hizmetinde ekser şâkirdleri birer nev'i kerâmet ve ikram‑ı İlâhî hissettikleri gibi, bu âciz kardeşiniz çok muhtaç olduğu için, çok nev'ilerini ve çeşitlerini hissediyorum. Ve bu sıralarda bu havâlideki şâkirdler, yemînle itiraf ediyoruz ki; Biz Nur’un hizmetinde çalıştıkça hem maîşetçe, hem istirahat‑i kalpçe bir genişlik, bir ferâh zâhir bir sûrette hissediyoruz.” Ben kendimce o kadar hissediyorum ki, nefis ve şeytanım dahi o bedâhete karşı hayret ederek sustular. .………………
Biliniz ki, bir seneden ziyâdedir, ben duâda, Risaletü'n‑Nurun şâkirdlerinin risalelerle alâkadar olan ezvâc ve evlâd ve vâlideynlerini dahi dâhil ediyorum. Bunun bir sebebi; başta Sabri olarak, orada burada bazı zâtlar, çoluk ve çocukları ile dâireye girmeleridir. ……………………‥
Adâlet‑i İlâhiye, İslâmiyete ihanet eden mimsiz medeniyete öyle bir azâb‑ı manevî vermiş ki, bedevîliğin ve vahşîliğin derecesinden çok aşağıya düşürtmüş. Avrupa’nın ve İngiliz’in yüz sene ezvâk‑ı medeniyesini ve terakkî ve tasallut ve hâkimiyetin lezzetlerini hiçe indiren mütemâdi korku ve dehşet ve telâş ve buhran yağdıran bombaları başlarına musallat etmiş.
İşte böyle bir zamanda en lüzumlu, en ehemmiyetli, en birinci vazife îmânı kurtarmak olduğundan; bu zamana ve bu seneye bakan beşâret‑i Kur'âniye ve ﴿فَضْلًا كَب۪يرًا﴿فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُ âyetlerin müjdesi en büyük bir fütûhât sûretinde Risaletü'n‑Nurun manevî fütûhât‑ı îmâniyesini gösteriyor.
41
Evet, bir adamın îmânı; ebedî ve dünya kadar bir mülk‑ü bâkînin anahtarı ve nurudur. Öyle ise, îmânı tehlikeye ma'rûz her adama, bütün küre‑i arzın saltanatından daha fâideli bir saltanat, bir fütûhât kazandıran Risaletü'n‑Nur, elbette bu âyetlerin, bu asırda, bu beşâretlerinin kasdî bir medâr‑ı nazarlarıdır.
Nur ve Gül Fabrikalarının hademe ve sâhibleri, insanın başında iki göz gibidir; zâhiren ikidir, fakat bir görürler. Ahvel (şaşı) gözlü iki görür. Lillâhi'l‑Hamd bu iki cereyan‑ı nurânî kemâl‑i ittihâddadırlar.

17. Risale‑i Nur’un kerametlerinden bir-iki nümune

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ دَقَائِقِ الْفِرَاقِ
Azîz, mübârek, sıddık, sâdık, rûhum, canım kardeşlerim!
Sizin beni çok mesrûr eden son mektûbunuza Isparta yoluyla cevab vermediğimin sebebi; benim, Isparta merkeziyle olan münâsebetime buraca çok dikkat edilmesidir. Hem, öteki yolda size gelinceye kadar Risaletü'n‑Nurun müteaddid merkezlerinin istifadesidir.
Husrev kardeş! Son mektûbumda demişim: Husrev’lerin vâlideleri sebebiyet verdiler ki, bir seneden ziyâde bir vakitten beri bütün talebelerin peder ve vâlideleri duâya dâhil olmuşlar. Sakın yanlış zannetmeyiniz. Senin vâliden gibi, on seneden beri Risaletü'n‑Nurun hàs şâkirdlerinin dâiresinde bulunan orada çok âhiret hemşirelerim var. Onlar, yeniden başkalarının duâya dâhil olmalarına sebeb olmuşlar demektir.
42
Size Risaletü'n‑Nurun kerâmetinin bu havâlide zuhûr eden çok tereşşuhâtından bir‑iki hâdise beyân ediyorum:
Birisi: Hatîb Mehmed (Rahmetullâhi Aleyh) nâmında ciddi bir ihtiyar talebe, İhtiyarlar Risalesi’ni yazıyordu. Onbirinci Ricâ”nın âhirlerinde ve merhum Abdurrahman’ın vefâtının tam mukâbilinde kalemi, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ yazıp ve lisânı dahi لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek hüsn‑ü hâtimenin hâtemiyle sahife‑i hayatını mühürleyip, Risaletü'n‑Nur talebelerinin îmânla kabre gireceklerine dair olan işârî beşâret‑i Kur'âniyeyi vefâtıyla imza etmiş. Rahmetullâhi aleyh, rahmeten vâsia.
İkincisi: Sizin te'lifiniz olan Fihristenin tashihinde, bir müstensihin noksan bıraktığı bir sahifeyi, Tahsin’e dedim: Yaz!” O da yazmaya başladı. Simsiyah bir mürekkebden ve temiz kalem ile birden yazdığınız ikinci cild Fihristenin makbûliyetine hüccet olarak o siyah mürekkeb güzel bir kırmızı sûretini aldı. yarım sahife kadar bu garîb hâdiseye taaccüb edip bakarken, o mürekkeb simsiyaha döndü. Sahifenin öteki yarısı, aynı kalem, aynı hokka tam siyah yazıldı.
Bir zaman Barla’da, bağlardaki köşkte, Şamlı Hâfız ve Mes'ûd ve Süleyman’ın müşâhedesiyle aynı hâdiseyi başka şekilde gördük. Şöyle ki:
Ben, sevmediğim için siyah bir mürekkebi kısmen döktüm; birden mütebâkisi çok beğendiğim güzel bir kırmızıya tahavvül etti. Risaletü'n‑Nurun kâtiblerini şevklendirdi. Gözümüze silsile‑i kerâmetin bir ucunu ve bir tereşşuhunu gösterdi.
43

18. Risale‑i Nur Talebesi kime denir?

Âhiret kardeşlerime mühim bir ihtar
İki Maddedir.
Birincisi: Risale‑i Nura intisab eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, Risale‑i Nur Talebesi ünvânını alır. Ve o ünvân altında, her yirmidört saatte benim lisânımla belki yüz defa, bazen daha ziyâde hayırlı duâlarımda ve manevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber; benim gibi duâ eden kıymetdâr binler kardeşlerin ve Risale‑i Nur talebelerinin duâlarına ve kazançlarına dahi hissedar olur.
Hem, dört vecihle dört nev'i ibâdet‑i makbûle hükmünde bulunan kitabetinde; hem îmânını kuvvetlendirmek, hem başkalarının îmânlarını tehlikeden kurtarmasına çalışmak, hem hadîsin hükmüyle, bir saat tefekkür bazen bir sene kadar bir ibâdet hükmüne geçen tefekkür‑ü îmânîyi elde etmek ve ettirmek, hem hüsn‑ü hattı olmayan ve vaziyeti çok ağır bulunan Üstad’ına yardım etmek ile hasenâtına iştirâk etmek gibi çok fâideleri elde edebilir.
Ben, kasemle te'min ederim ki; bir küçük risaleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye hükmüne geçer; belki herbir sahifesi bir okka şeker kadar beni memnun eder.
İkinci Madde: Maatteessüf, Risale‑i Nurun, îmânsız ve emânsız cin ve ins düşmanları onun çelik gibi metîn kalelerine ve elmas kılınç gibi kuvvetli hüccetlerine mukàbele edemediklerinden; çok gizli desîseler ve hafî vâsıtalar ile, haberleri olmadan, yazanların şevklerini kırmak ve fütûr vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücum edip darbe vuruyorlar. Hususan burada ihtiyaç pek çok ve yazıcılar çok az ve düşmanlar çok dikkatli, kısmen talebeler mukâvemetsiz olduğundan; bu memleketi o Nurlardan bir derece mahrum ediyor.
Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam hangi risaleyi açsa benimle değil, Hàdim‑i Kur'ân olan üstadıyla görüşür ve hakàik‑ı îmâniyeden zevkle bir ders alabilir.
44

19. Manevî bir ihtarla yazılan iki ince mes'ele

Manevî bir ihtar ile bir‑iki ince mes'eleyi size yazıyorum:
Birincisi:
Geçen Ramazan‑ı Şerîfte, Ehl‑i Sünnetin selâmet ve necâtı için edilen pek çok duâların şimdilik âşikâre kabûlleri görünmemesine hususî iki sebeb ihtar edildi.
Birincisi: Bu asrın acîb bir hàssasıdır. (Hâşiye) Bu asırdaki Ehl‑i İslâm’ın fevkalâde sâfderunluğu ve dehşetli cânîleri de âlîcenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiâtı işleyen ve binler manevî ve maddî hukuk‑u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nev'i tarafdâr çıkmasıdır. Bu sûretle ekall‑i kalîl olan ehl‑i dalâlet ve tuğyan; sâfdil tarafdâr ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüb eden musîbet‑i âmmenin devamına ve idâmesine belki teşdidine kader‑i İlâhiye’ye fetvâ verirler; biz buna müstehakız derler.
Evet, elması bildiği (âhiret ve îmân gibi) hâlde yalnız zarûret‑i kat'iyye sûretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat‑ı şer'iye var; yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya heves ile veya tama' ve hafif bir korku ile tercih edilse, eblehâne bir cehâlet ve hasârettir, tokada müstehak eder. Hem âlîcenâbâne affetmek ise yalnız kendine karşı cinayetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkaların hukukunu çiğneyen cânîlere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerîk olur.
İkinci Sebeb: Yazmaya izin olmadığından yazılmadı.
İkinci Mes'ele:
Kardeşlerim!
Eskişehir Hapishânesinde, âhirzamanın hâdisâtı hakkında gelen rivâyetlerin te'villeri mutâbık ve doğru çıktıkları hâlde, ehl‑i ilim ve ehl‑i îmân onları bilmemelerinin ve görmemelerinin sırrını ve hikmetini beyân etmek niyetiyle başladım; bir‑iki sahife yazdım perde kapandı, geri kaldı.
45
Bu beş senede, beş‑altı defa aynı mes'eleye müteveccih olup muvaffak olamıyordum. Yalnız o mes'elenin teferruâtından bana ait bir hâdiseyi beyân etmek ihtar edildi. Şöyle ki:
Hürriyetin bidâyetinde, Risale‑i Nurdan çok evvel, kuvvetli bir ümîd ve i'tikàd ile, ehl‑i îmânın me'yûsiyetlerini izâle için, İstikbâlde bir ışık var, bir nur görüyorum diye müjdeler veriyordum. Hattâ, hürriyetten evvel de talebelerime beşâret ederdim. Tarihçe‑i Hayat’ımda merhum Abdurrahman’ın yazdığı gibi, Sünûhât misillû risalelerde dahi Ben bir ışık görüyorum.” diye dehşetli hâdisâta karşı o ümîd ile dayanıp mukàbele ederdim. Ben de herkes gibi o ışığı siyaset âleminde ve hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’de ve çok geniş bir dâirede tasavvur ederdim. Hâlbuki hâdisât‑ı âlem beni o gaybî ihbarda ve beşârette bir derece tekzîb edip ümîdimi kırardı.
Birden bir ihtar‑ı gaybî ile kat'î kanâat verecek bir sûrette kalbime geldi. Denildi ki: Ciddi bir alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin bir ışık var, bir nur göreceğiz diye müjdelerin te'vili ve tefsiri ve tâbiri, sizin hakkınızda belki îmân cihetiyle, Âlem‑i İslâm hakkında dahi en ehemmiyetlisi Risale‑i Nurdur. Bu ışıktır; seni şiddetle alâkadar etmişti. Ve bu nurdur ki, eskide de tahayyül ve tahminin ile geniş dâirede belki siyaset âleminde gelecek mes'ûdâne ve dindarâne hâletlerin ve vaziyetlerin mukaddimesi ve müjdecisi iken, bu muaccel ışığı o müeccel saâdet tasavvur ederek eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun.
Evet, otuz sene evvel bir hiss‑i kable'l-vukû' ile hissettin. Fakat nasıl kırmızı bir perde ile siyah bir yere bakılsa karayı kırmızı görür. Sen dahi doğru gördün, fakat yanlış tatbik ettin. Siyaset câzibesi seni aldattı.”
46

20. Nur’un neşrine çalışan talebeleri Üstadın tebriki

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ عُمْرِكُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ اٰم۪ينَ
Azîz, sıddık kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de muktedir, kuvvetli arkadaşlarım!
Bu defa me'mûlüm fevkındeki kaleminizle, manevî hediyeniz isbât etti ki; ihtiyar, zaîf, âciz bir Said yerine; genç, kavî, iktidarlı çok Saidler sizlerde vardır. Aynı rûh, aynı ifâde, aynı îmân Hadsiz şükür ve senâ olsun ki; Rabb‑i Rahîm sizleri Risale‑i Nura hâmî, nâşir, sâhib, şâkird eylemiş. Bizlere pek çok ağır müşkülât içinde kudsî hizmete muvaffakıyet ihsân etmiş. Zaman ve zemin, sizler ile çok müştâk olduğum uzun konuşmayı hoş görmediği için kısa kesip rûh u canımla herbirinize binler selâm. Mâşâallâh, Bârekallâh derim.
Bu mübârek şühûr‑u selâsede duânıza çok muhtaç kardeşiniz Said Nursî
47

21. Âhirzamandan haber veren mühim bir hadis

Âhirzamandan Haber Veren Mühim Bir Hadîs
لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ي ظَاهِر۪ينَ عَلَى الْحَقِّ حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ
Ramazan‑ı Şerîfte onuncu günün ikinci saatinde birden bu Hadîs‑i Şerîf hâtırıma geldi. Belki, Risale‑i Nur şâkirdlerinin tâifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binâen ihtar edildi. لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ي şedde sayılır, tenvin sayılmaz; fıkrasının makam‑ı cifrîsi bin beşyüz kırkiki ederek nihâyet‑i devamına îmâ eder.لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُظَاهِر۪ينَ عَلَى الْحَقِّ şedde sayılır, fıkrası dahi; makam‑ı cifrîsi bin beşyüz altı edip, bu tarihe kadar zâhir ve âşikârâne, belki gâlibâne; sonra kırkikiye kadar, gizli ve mağlûbiyet içinde vazife‑i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îmâ eder.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِلَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُحَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ
şedde sayılır, fıkrası dahi; makam‑ı cifrîsi bin beşyüz kırkbeş olup kâfirin başında kıyâmet kopmasına îmâ eder.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
48
Cây‑i dikkat ve hayrettir ki, üç fıkra bil'ittifak bin beşyüz tarihini göstermeleriyle beraber, tam tamına mânidâr, ma'kul ve hikmetli bir sûrette bin beşyüz altıdan kırkikiye, kırkbeşe kadar üç inkılâb‑ı azîmin ayrı ayrı zamanlarına tetâbuk ve tevâfuklarıdır. Bu îmâlar gerçi yalnız bir tevâfuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi bana kanâat verdi. Hem kıyâmetin vaktini kat'î tarzda kimse bilmez; fakat, böyle îmâlar ile bir nev'i kanâat, bir gâlib‑i ihtimal gelebilir.
Fâtiha’da ﴿صِرَاطِ مُسْتَق۪يمْ ashâbının tâife‑i kübrâsını ta'rif eden ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْfıkrası, şeddesiz bin beşyüz altı veya yedi ederek tam tamına ظَاهِر۪ينَ عَلَى الْحَقِّfıkrasının makamına tevâfuku ve mânâsına tetâbuku ve şedde sayılsa لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ي fıkrasına üç mânidâr farkla tam muvâfakati ve ma'nen mutâbakatı bu hadîsin îmâsını te'yid edip remz derecesine çıkarıyor.
Ve müteaddid âyât‑ı Kur'âniye’de ﴿صِرَاطِ مُسْتَق۪يمْ kelimesi, bir mânâ‑yı remziyle Risaletü'n‑Nura mânâca ve cifirce îmâ etmesi remze yakın bir îmâ ile, Risaletü'n‑Nur şâkirdlerinin tâifesi, âhirzamanda o tâife‑i kübrâ-yı a'zamın âhirlerinde bir hizb‑i makbûl olacağını işâret eder diye def'aten birden ihtar edildi.
﴿اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِلَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
49

22. İbrahim Suresi'nin Risale‑i Nur’la alâkadar bir ayeti

Azîz kardeşlerim!
Bu saatte ben Kur'ân okurken, Risale‑i Nur ile ziyâde alâkadar olan Sûre‑i İbrahim’de bir âyet beni meşgul ederken, Emin size göndereceği mektûbu getirdi ve dar vaktimizde bu geniş âyetin denizinden ancak bir katrecik bu parçaya girebildi. Birkaç dakika zarfında yazdık, vakit bulamadık, kusura bakmayınız.

23. Risale‑i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatı

بِاسْمِهِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz, sıddık, vefâdâr, sebatkâr kardeşlerim!
Cenâb‑ı Hakk’a yüz binler şükür ve hamdolsun. Sizin gibi sâdık, ciddi, fa'âl zâtları Risale‑i Nurun etrafında toplayıp bağlamış; îmân ve Kur'ân hizmetinde kuvvetli ve nurlu kalemlerini çalıştırıyor.
Kardeşlerim! Bu defa irsâlâtınız o kadar beni memnun ve minnetdâr etti ki; herbir sahifesi bir kıymetdâr hediye ve güzel bir mektûb hükmünde göründü; hüzünlerimi, gamlarımı izâle edip ve kalbimi sürûr ve sevinç ile doldurdu. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn onların hurûfları adedince size rahmet etsin ve sizden râzı olsun.
50
Hâfız Ali kardeşim! Bir zaman Barla’da Cuma gecesinde duâ ederken, senin Âmîn sesini iki defa sarîhan işittim. Arkama baktım. Dedim: Hâfız Ali ne vakit gelmiş?” Dediler: O burada yoktur.” Ben şimdi o vâkıadan diyebilirim ki; üç‑dört saat mesâfeden duâma âmînini işittirmesi, otuz günlük mesâfeden buradaki zaîf dâvet ve duâma kuvvetli ve te'sirli bir âmîn hükmünde olan yazıların imdâdıma yetişmesi çok mânidâr bir tevâfuktur.
Sıddık Sabri! Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman bir hiss‑i kable'l-vukû' ile kalbime geldi: Bu zât mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın. Allah senden ebeden râzı olsun.
Abdülmecîd’e Beşinci Şuâ’yı haber vermiştim, cevab gelmedi. Belki ihtiyaten sükût ettiler, göndermedim. Siz, evvelce muhâbere ediniz, sonra gönderebilirsiniz. Eğer Hastalar Risalesi’ni bana gönderirseniz, İhtiyarlar Risalesi de beraber olsa daha iyi olur. Mektûbunuzda selâm gönderen vefâdâr kardeşlerime binler selâm.
Bugünlerde manevî bir muhâverede bir suâl ve cevabı dinledim. Size bir kısa hülâsasını beyân edeyim.
Biri dedi: Risale‑i Nurun îmân ve tevhid için büyük tahşidâtları ve küllî techizâtları gittikçe çoğalıyor ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfî iken, neden bu derecede harâretle daha yeni tahşidât yapıyor?”
Ona cevaben dediler:
Risale‑i Nur, yalnız bir cüz'î tahribâtı, bir küçük hâneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribâtı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve hàs bir vicdânı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedârik ve terâküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb‑i umumî ve efkâr‑ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avâm‑ı mü'minînin istinâdgâhları olan İslâmî esâslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdân‑ı umumîyi Kur'ânın i'câzıyla o geniş yaralarını, Kur'ânın ve îmânın ilâçları ile tedâvi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakìn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihâzlar ve bin tiryâk hâsiyetinde mücerreb ilâçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz‑ı manevîsinden çıkan Risale‑i Nur o vazifeyi görmekle beraber, îmânın hadsiz mertebelerinde terakkiyât ve inkişafata medârdır.” diyerek uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim hadsiz şükrettim, kısa kesiyorum.
51
Bu hâdise münâsebetiyle yine bugünlerde hâtırıma gelen bir vâkıayı beyân ediyorum:
Ben, namaz tesbihâtının âhirinde, otuz üç defa kelime‑i tevhidi zikrederken, birden kalbime geldi ki; Hadîs‑i Şerîfte: Bazen bir saat tefekkür bir sene ibâdet hükmüne geçer.” Risale‑i Nurda o saat var; çalış, o saati bul, ihtar edildi. Âdeta ihtiyarsız bir sûrette, Kur'ânın Âyetü'l‑Kübrâ’sının iki tefsiri olan iki Âyet‑i Kübrâ risalelerinden mülahhas tefekkürî bir tekellüm, tam bir saat devam etti. Baktım, size gönderdiğim Âyetü'l‑Kübrâ risalesinin Birinci Makam’ın hülâsasından müntehab güzel bir sırrını hülâsa ile, Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Arabiyeden müstahrec nurlu, tatlı fıkralardan terekküb ediyor. Ben, kemâl‑i lezzetle, her gün tefekkürle okumaya başladım.
Birkaç gün sonra hâtırıma geldi ki: Mâdem Risale‑i Nur bu zamanın bir mürşididir, talebelerine bir vird‑i ekber olabilir diye kaleme aldım.
Ve bütün risalelerin hususî menba'ları, mâdenleri olan binden ziyâde Âyât‑ı Kur'âniye’yi kendi Kur'ânımda, evvelce işâretler koyup bir Hizb‑i A'zam-ı Kur'ânî yapmak niyet etmiştim.
52
Şimdi bu Hizb‑i A'zam ve bu Vird‑i Ekber, Risale‑i Nur mensûblarına bazı eyyâm‑ı mübârekede okunması için bir zaman size de göndermek hakkınız var. İnşâallâh bir zaman sonra size gönderilecek. Bazı kelimelerini tercüme ve bir kısım kayıdlarını tefhim için vakit bulsam, gayet kısa hâşiye gibi bir şeyi yazacağım.
Umum kardeşlerime ve Hizmet‑i Kur'âniye’de bütün arkadaşlarıma hasret ve iştiyak ile binler selâm.
Duâlarınıza muhtaç Said Nursî

24. Risale‑i Nur’un ehl-i dünya dinsizlerine verdiği dehşet

Azîz kardeşlerim!
Sizlere her gün birer uzun mektûb yazmak hakkınız var iken, maatteessüf üç seneden beri size göndermek için yazdığım bir mektûb şimdiye kadar bekliyor, eski sakomun cebinde duruyor. Demek Risale‑i Nur, ehl‑i dünya dinsizlerine çok dehşet vermiş ki, dünyalarına karışmadığım hâlde bu tazyîkatı yapıyorlar. Her ne ise Hiç unutamadığım sebatkâr, ciddi kardeşlerime, hususan ikinci vatanım Barla’daki vefâdâr sıddıklara pek çok selâm ve duâ ederim.
Binler hasret ve iştiyakla sizleri düşünen ve her yirmidört saatte belki yüz defa duâ ile tahattur eden ve duânıza muhtaç olan
Said Nursî

25. Üç husus: Hizmette sadâkat, gayret, sebat, metanet; Ayetü’l‑Kübra’nın tebyizindeki tevafuk ve ehl-i dünyanın evhamı

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ
Ey fedâkâr kardeşlerim!
Sizin ile dört‑beş kelime konuşacağım:
Birincisi: Bu defaki mektûblarınızın verdiği şevk ve sürûr ile derim ki: Ben, Hizmet‑i Kur'âniye’deki tam sadâkat ve gayret ve sebat ve metânetinizi gördükten sonra tam bir istirahat‑i kalb ile mevti ve eceli kabûl eder, arkamda siz varsınız yeter diyerek dünyadan sürûrla vedâya hazırım.
53
İkincisi: Burada, Âyetü'l‑Kübrâ’nın birinci tebyizi, aynen bir sene sonra, oradaki birinci tebyizi gibi, Âyetü'l‑Kübrâ’nın nâmına tevâfuku var. İki tevâfukun tetâbuku tesâdüfe havâlesi imkânsız bir keyfiyet olmakla; kalemi, zülfikàr‑misâl zâtın kalemiyle, otuzüç kelime‑i tevhidin tevâfukundaki gaybî imzayı cidden tenvir ve tasdik eder. ……
Dördüncüsü: Ben, üç senedir burada herşeyden tecrid edildim. Tahammülsüz tazyîk altında bulunduğumdan, sizin ile muhâbere edemedim. Burada emsâlsiz bir evhâm hükmediyor. Mümkün olduğu kadar, Eşrâtü's‑Sâat buradan gönderildiğini demeyiniz; belki onun bir eseridir, başka yerden elimize geçmiş deyiniz.

26. Risale‑i Nur’da zeyiller ve yazılışındaki tevafuklar

بِاسْمِهِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve vefâdâr ve fedâkâr, sâdık kardeşlerim!
Bu defa çok kıymetdâr ve fevkalme'mûl manevî hediyenizden küçücük üç‑dört mes'ele hâtıra geldi:
Birincisi: Üçüncü Kerâmet‑i Aleviyede, risalelerde yalnız iki zeyl vardır demesi, risale şekline girmiş olan zeyillere zeyl diyor, sâir zeyiller ise; hâtimeler, ilâveler, hâşiyeler hükmünde görmüştür.
İkincisi: İki Âyetü'l‑Kübrâ’nın Vird-i Ekberinde hâtırıma gelmediği hâlde ehemmiyetli kısımlarını Yirminci Mektûb ile Otuzikinci Söz, bana ihtiyaç bırakmayacak derecede beyân ve tercüme ettiklerinden, niyet ve va'dettiğim hâlde tercümesinde istihdam edilmedim.
54
Üçüncüsü: Risale‑i Nurun benden ayrılması ve ben de dâire‑i tenviriyesinden uzak düştüğümden, bu havâli ve Eskişehir gibi sâir yerleri de onun ehemmiyetli ve lüzumlu bir kısım hakikatlerinden hissedar etmek için, inâyet‑i İlâhiye, yeni yazılıyor gibi tekrar ile o kısım hakikatlerin, fakat letâfetli başka tarzlarda izâh edilmelerinde âdeta ihtiyarım olmadan beni isti'mâl ettiğini bildim, çok şükrettim.
Bu defa hediyelerinize mukâbil elimden gelseydi yalnız maddî fiatına göre herbir risaleye on lira ve Yirmibeşinci Söz’e yirmibeş altun, belki elmas ve Yirmidokuzuncu Söz’e yirmidokuz yâkut verirdim. Öyle ise, verilmiş gibi kabûl ediniz. Evet, tevâfukta muvaffakıyetli olan kalem‑i Alevî Kerâmet‑i Aleviye’ye göze görünür güzel bir delil göstermiş. Yüzbin Mâşâallâh. Husrev’in çok şirin ve fevkalâde yazdığı Hastalar Lem'ası ile Esmâ‑i Sitte Lem'ası”, benim nazarımda elmasla yaldızlı yazılan ve onlar kadar uzun iki mektûb‑u sadâkat-medâr hükmünde bana göründü; Risale‑i Nura çok ehemmiyetli hizmetlerini gözyaşıyla hatırlattı ve firdevsî hediyenizdeki risalelerin harfleri adedince, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn sizlere rahmet, bereket, saâdet ihsân eylesin. Âmîn.
Yorulmaz, usanmaz, ciddi, samîmî Hâfız Ali kardeş! Tevâfukta muvaffakıyetli kalemin ile yazılan İ'câz‑ı Kur'ân”ın âhirinde senin hakkında اَللّٰهُمَّ وَفِّقْهُ ف۪ي خِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْا۪يمَانِ olan duâ bu defa şübhem kalmadı ki, tam kabûl olmuş.
Umum kardeşlere birer birer selâm.
Said Nursî
55

27. Zaman iman kurtarmak zamanıdır. Beşinci Şua herkesin imanını tashih edip kurtarıyor

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ وَمَعَان۪يهَا الْمُتَمَثِّلَةِ فِي الْهَوَاءِ وَفِي الْاَفْهَامِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامِ
Azîz, sıddık ve sâdık kardeşlerim!
Bu defa pek çok alâkadar olduğum zâtların dört aded mektûbları beni o kadar mesrûr etti ve Risale‑i Nur hesabına o kadar memnun eyledi ki; güyâ yeniden o kahraman arkadaşları buldum diye sürûr yaşları çok hüzünlerimi sildi. Evet, dört mektûba dört cevab yazmak isterim ve hakkınızdır; fakat, samîmî ittihâdınıza binâen birle iktifâ edildi. Ayrı ayrı beş‑altı küçük mes'eleleri beyân ediyorum: