Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

86. Harama nazar unutkanlık verir; bu dünya dârü’l‑hizmettir, dârü’l-ücret değil

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ كَلِمَاتِ الْقُرْاٰنِ وَحُرُوفَاتِهَا
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de kuvvetli, fa'âl, sebatkâr arkadaşlarım!
Bugünlerde benimle altı adam, başta Marangoz Ahmed, âhirinde ben, manevî ihtara binâen birer mes'eleye medâr olmuşuz.
Birincisi: Fa'âl, cidden çalışkan, Risale‑i Nur ve Medrese‑i Nuriye talebelerinden Marangoz Ahmed’in mektûbunda Eşref nâmında on yaşında bir masûm çocuğun; köyünü, malını terkedip, iki gün mesâfeden gelip, hiç yazı yazmadığı hâlde, on gün zarfında Risale‑i Nuru yazmaya muvaffak olması, Risale‑i Nurun bir kerâmeti olduğu gibi, Medrese‑i Nuriyenin de hàrika bir çiçeğidir deniliyor.
167
Evet, biz de deriz ki: Maddî bir kışta güzel çiçeklerin açılmasıyla bir hàrika kudret olduğu gibi; bu asrın manevî ve dehşetli kışında, Sava karyesinin, yani Sava şeceresi bin güzel çiçekler ve Cennet meyveleri açması ve Isparta memleket bahçesi, binler gül‑ü Muhammedî (A.S.M.) çiçekleri açması; (Hâşiye) elbette hàrika bir mu'cize‑i rahmet ve bu memlekete hàrika bir kerâmet‑i inâyet-i Rabbâniye ve Risale‑i Nur talebelerine hàrikulâde bir ikram‑ı İlâhîdir diye i'tikàd edip, Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ederiz.
Marangoz Ahmed’in mektûbunda Dârıviran Köyü’nün eski zamanın çalışkan talebelerini andıran fedâkâr talebeler, bizi ve eski zaman talebelerini tahassürle yâdeden medreseden yetişme, Risale‑i Nur talebelerine derin bir sürûr verdi. Medrese‑i Nuriyenin hanımlar talebeleri; evrâd‑ı Kur'âniye ile duâlarıyla, evrâdlarıyla çalışkan kalemlere manevî yardımları çok güzeldir. Bu havâlideki hanımlara da tam bir ders olur. Cenâb‑ı Hak, onlardan ve o medresenin umum talebelerinden ve üstadlarından ebeden râzı olsun.
Ahmed’in rüyası çok mübârek ve güzeldir. Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) kuvvetli sadâsını işitmek, İsevîlerden kuvvetli bir imdâd Hizbü'l‑Kur'ân’a iltihak etmeye işâret olabilir.
İkinci Adam ve Mes'elesi: Risale‑i Nur talebelerinden bir genç hâfız, pek çok adamların dedikleri gibi dedi: Bende unutkanlık hastalığı tezâyüd ediyor, ne yapayım?”
Ben de dedim: Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünkü rivâyet var. İmâm‑ı Şâfiî’nin (R.A.) dediği gibi, Haram nazar, nisyan verir.”
Evet, Ehl‑i İslâm’da nazar‑ı haram ziyâdeleştikçe, hevesât‑ı nefsâniye heyecana gelip, vücûdunda sû‑i isti'mâlât ile isrâfa girer. Haftada birkaç defa gusle mecbur olur. Ondan, tıbben kuvve‑i hâfızasına za'f gelir.
168
Evet, bu asırda açık‑saçıklık yüzünden, hususan bu memâlik‑i hârrede o sû‑i nazardan sû‑i isti'mâlât, umumî bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlıyor. Herkes, cüz'î, küllî o şekvâdadır. İşte, bu umumî hastalığın tezâyüdüyle, Hadîs‑i Şerîfin verdiği müdhiş bir haberin te'vili, ucunda görünüyor. Fermân etmiş ki: Âhirzamanda, hâfızların göğsünden Kur'ân nez'ediliyor, çıkıyor, unutuluyor.” Demek bu hastalık dehşetlenecek, hıfz‑ı Kur'ân’a bu sû‑i nazarla bazılarda sed çekilecek; o hadîsin te'vilini gösterecek.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Üçüncü Adam ve Mes'elesi: Bizlerle pek çok alâkadar bir zât, çok defa dehşetli şekvâ ediyor ki: Ben adam olamıyorum, gittikçe fenâlaşıyorum, manevî hizmetlerimin neticelerini göremiyorum diye medet istiyor. Ona yazıyoruz ki:
Bu dünya dâru'l‑hizmettir; ücret almak yeri değildir. A'mâl‑i sâlihanın ücretleri, meyveleri, nurları; Berzahta, Âhiret’tedir. O bâkî meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, Âhiret’i dünyaya tâbi etmek demektir. O amel‑i sâlihin ihlâsı kırılır, nuru gider. Evet, o meyveler istenilmez, niyet edilmez. Verilse teşvik için verildiğini düşünüp şükreder.”
Evet bu asırda, bir‑iki mektûbda beyân edildiği gibi, o derece hayat‑ı dünyeviye damarına dokunmuş ve yaralamış ve heyecana getirmiş ki; mübârek ve ihtiyar ve hoca ve ehl‑i salâhat olan bir zât dahi, dünyada bir nev'i hayat‑ı uhreviye ezvâkını istiyor; birinci derecede, zevk‑i hayat onda hükmediyor.
Dördüncüsü: Bizimle alâkadar bir zât, pek çokların şekvâ ettikleri gibi, eskiden şiddetli bir tarîkatta okuduğu evrâdındaki zevk ve şevkini kaybettiğini ve sıkıntı ve uyku galebe ettiğini müteessifâne şekvâ etti. Ona dedik:
169
Maddî hava bozulduğu vakit nasıl ki sıkıntı veriyor, asabî sînelerde inkıbaz hâli başlıyor. Öyle de, bazen manevî hava bozuluyor. Hususan maneviyattan yabânîleşmiş bu asırda ve bilhassa hevesât ve müştehiyât‑ı nefsâniyeyi taammüm etmiş memleketlerde ve hususan şühûr‑u muharreme ve şühûr‑u mübârekede manevî havayı tasfiye eden Âlem‑i İslâmın intibâh ve teveccüh‑ü umumîsi, o mübârek şühûrun gitmesiyle tevakkuf etmesinden fırsat bulup, havayı bozan dalâletlerin te'sirleri zamanında ve bilhassa kış tazyîkatı altında, bir derece hayat‑ı dünyeviye ve hevesât‑ı nefsâniyenin tasallutlarının noksaniyetinden, Ehl‑i İslâm ve ehl‑i îmânda, hayat‑ı uhreviyeye çalışmak iştiyakı, baharın gelmesiyle hayat‑ı dünyeviyenin ve hevesât‑ı nefsâniyenin inkişafıyla o iştiyak‑ı uhreviyeyi gizlemesi ânında elbette böyle kudsî evrâdlarda zevk, şevk yerinde, esnemek ve fütûr gelir. Fakat, mâdem خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrıyla; meşakkatli, külfetli, zevksiz, sıkıntılı a'mâl‑i sâliha ve umûr‑u hayriye daha kıymetli, daha sevâblıdır. O sıkıntıda, o meşakkatteki ziyâde sevâbı ve makbûliyeti düşünüp, sabır içinde mesrûrâne şükretmek gerektir.
Beşincisi: Risale‑i Nurun bir talebesi, Risale‑i Nura çalışmadığının bir sebebi, derd‑i maîşetin ziyâdeleşmesi olduğunu söyledi. Biz de ona dedik: Risale‑i Nura çalışmadığın için derd‑i maîşet sana şiddetlendi. Çünkü bu havâlide her talebe itiraf ediyor ve ben de ediyorum ki: Risale‑i Nura çalıştıkça, yaşamakta kolaylık ve kalbde ferâhlık ve maîşette sühûlet görüyoruz.
Altıncısı: Bu bîçâre Said’dir. Herkesin arzu ettiği ve istediği ve ferâhla kabûl ettiği şahsına karşı hürmet ve muhabbet ve sohbet, fakat Risale‑i Nura taalluk eden noktalar haricinde bana ağır geliyor, beni sıkıyor, müteessir oluyorum. Tahmin ediyorum ki, Risale‑i Nurun yüksek hâsiyetleri ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinin pek büyük meziyetleri, şahsım gibi meslek‑i aczde fazla ileri giden bir âciz ve bîçârenin zaîf omuzuna o dağ gibi mânâlar yüklense altında ezilir, sıkılır diye anladım.
170
Bu âhirki iki mes'elede pek kısa kesmeye kağıt mecbur etti. Nur, Gül, Lütfi’nin kahraman vârisleri, Mübârekler Yüksek Hey'eti ve Medrese‑i Nuriye ve masûmlar ve ümmî ihtiyarların herbirisine binler selâm ediyoruz.
Duânıza muhtaç, size müştâk kardeşiniz Said Nursî

87. Risale‑i Nur bir yerde tevakkuf etse de, başka yerlerdeki fütuhatı o tevakkufun yerini tutar. Kur’ân hizmeti bize siyaseti yasak etmiş

Azîz, sıddık, sarsılmaz, yılmaz, sebatkâr, fedâkâr kardeşlerim!
Böyle şiddetli taarruzlara karşı sizi teşci'e lüzum görmüyorum. Sizin kuvvetli metânetiniz ve Risale‑i Nura gelen her hâdise‑i elîmenin altında bir inâyet ve rahmet bulunduğuna i'tikàdınız, teşci'inize kâfîdir, biliyoruz. Yalnız bir noktayı merak ediyorum. Elde edilen bütün Risale‑i Nur, yalnız bir takım mıdır ve kimin imiş, anlamak istiyorum. Her kim ise merak etmesin. Daha ehemmiyetli makamlarda onun hesabına fütûhât yaparlar, sevâb kazandırır. Ona, bir takım Risale‑i Nur tedârik edilebilir. Hem tevkîf altında kimse var ? Hem, ona havâle edilen hoca kimdir?
Sâniyen: Sabri ile Hâfız Ali’nin re'yi ile teshîl‑i muhâbere için verdiği karar ile bazen Atabey yoluyla muhâbereyi onlar gibi biz de kabûl ettik. Lütfi’nin bir vârisi Abdullâh Çavuş nâmıyla, adresiyle gönderilecek.
Sâlisen: Sabri’nin mektûbunda, tevâfuklu yazdığı Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Risale‑i Nur hakkındaki istihrâcı bizi fevkalâde mesrûr eyledi. Hasan Âtıf’ın bize yazdığı şa'şaalı ve câzibedâr Mu'cizât‑ı Kur'ânı esâs yapıp, sâir risalelerde, i'câz‑ı Kur'ân’ın nüktelerine dair mebâhisi ona zeyiller şeklinde ilhâk ettik, güzel bir sûrete geldi.
171
Ezcümle: Âyetü'l‑Kübrâ’nın Kur'ân’a dair Onyedinci Mertebesi, Yirminci Söz ve Sûre‑i Feth’in âhirki âyetin mu'cize olduğuna dair Yedinci Lem'a ve Fihristenin Rumûzât‑ı Semâniye’ye dair mühim parçaları ve Kenzü'l‑Arş’ın iki nüktesi gibi parçalar o zeyillere girmiş. Aynen Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin Zeyilleri gibi parlamış. Nurlar santralı Sabri, o yazdığı güzel Mu'cizât‑ı Kur'âniye’yi inşâallâh onlarla tam güzelleştirir.
Râbian: Merhum Lütfi’nin hakîki ve pek ciddi bir vârisi olan Abdullâh Çavuş’un mektûbu, onun derece‑i sadâkat ve ihlâsını ve irtibatını gösterdi. Her vakit İslâmköylü Abdullâh ile o Abdullâh Çavuş’u duâda beraber yâdediyordum. Elhak, o makama lâyık olduğunu gösteriyor. İstediği Fihristenin musahhah son kısmı inşâallâh ona gönderilecek. Fakat zannettiği gibi çok tashihât edilmemiş. Çünkü, taksimü'l‑a'mâl sûretiyle, o mübârek kardeşlerimin yazılarını mübârek yâdigâr gördüm ve değiştirmeye kıyamadım.
Hâmisen: Bugünlerde, o hâdisede, Risale‑i Nurun bir derece tevakkufuna ve dünyaya bakmaya ve yirmi senedir konuşmadığım adamlarla konuşmağa ve Hizmet‑i Kur'âniye noktasında memnû' olduğumuz siyasete temâs etmeğe mecbur olacağım diye endişeden gelen şiddetli bir teessürden zâhiren görülmez, ma'nen tehlikeli bir hastalık bana taarruz etti. Müstemir âdetimi bitamâm yerine getiremediğimden, yine Ramazan hastalığı gibi, ben kardeşlerimden, yine manevî muâvenetlerini çok ricâ ediyorum. Fakat merak etmeyiniz, yatakta değilim. Yalnız fazla yazılan nüshaları tashih edemiyorum.
172
Sâdisen: Risale‑i Nur bir cebhede tevakkuf etse de, başka cebhelerde fütûhâtı o tevakkufun yerini tutar. Hattâ bu hâdise münâsebetiyle burada bir derece ihtiyata binâen tevakkufa niyet edip tervîc ettiğimiz hâlde; bil'akis Isparta tevakkufuna karşı, buralarda inkişafat ile tezâhür etti.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
En ziyâde bize nezâretle, bizimle ve siyasetle alâkadar mühim bir memur yanıma geldi. Ona dedim ki:
Bu onsekiz senedir sizlere müracaat etmedim ve hiçbir gazete okumadım; bu sekiz aydır, bir defa cihanda ne oluyor, diye sormadım; üç senedir burada işitilen radyoyu dinlemedim; ki kudsî hizmetimize manevî zarar gelmesin. Bunun sebebi şudur ki: Îmân hizmeti, îmân hakàikı, bu kâinâtta herşeyin fevkındedir, hiçbir şeye tâbi ve âlet olamaz. Fakat, bu zamanda, ehl‑i gaflet ve dalâlet ve dinini dünyaya satan ve bâkî elmasları şişeye tebdil eden gâfil insanlar nazarında o hizmet‑i îmâniyeyi hariçteki kuvvetli cereyanlara tâbi veya âlet telâkki etmek ve yüksek kıymetlerini umumun nazarında tenzîl etmek endişesiyle, Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmeti, bize kat'î bir sûrette siyaseti yasak etmiş.
Sizler ey ehl‑i siyaset ve hükûmet! Evhâm edip bizlerle uğraşmayınız. Bil'akis teshîlât göstermeniz lâzım. Çünkü hizmetimiz, emniyet ve hürmet ve merhameti te'sis ile hem âsâyişi, hem inzibatı, hem hayat‑ı ictimâiyeyi anarşilikten kurtarmaya çalışıp, sizin hakîki vazifenizin temel taşlarını tesbit ediyor, takviye ve te'yid ediyor.
Sâbian: Hâfız Ali’nin mektûbunda bazılara hitâben yazdığımız bir mektûb ile ve hâdise‑i hâzıra dair hafif geçeceğine ait son mektûb, bugünden bir hafta evvel postaya verilmiş. Hâfız Ali, yoldaki o iki mektûbu okumuş gibi mektûbunu yazması, sadâkatinin bir lem'a‑i kerâmeti olduğu gibi; aynı günde, hiç vukû' bulmamış yanıma ehemmiyetli büyük bir memur‑u siyâsî gelmesini Nazîf’in arkadaşlarından Köroğlu Ahmed rüyada aynen görüp, o memurdan üç saat evvel rüyayı bize hikâye edip tâbir istedi; tâbiri, te'vilsiz çıktı.
173
Umum kardeşlerimize birer birer, hususan musîbet‑zedelere selâm ve duâ ederiz.

88. Risale‑i Nur’a hizmet Sünnet-i Seniyyenin ihyasına medardır

Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye ve îmâniyede sebatkâr, sarsılmaz, yılmaz arkadaşlarım ve bu misâfirhâne‑i dünyada şefkatkâr ve fedâkâr ve vefâdâr yoldaşlarım!
Bu defa Nur fabrikasının sâhibiyle ve tam bir muâvini ve tam bir Husrev olan kahraman Tâhir’in beşâretli mektûbları ve Medrese‑i Nuriyenin kahramanlarından Marangoz Ahmed’in ikinci rüyası ve üçüncü rüyanın âhirinde, ma'lûm musîbetin akabinde sarsılmayan fa'âl Hâfız Mehmed’in, çocuklara hatim duâsını yapması ve Risale‑i Nur’u okutması, üstümüzden dağ gibi manevî ağırlıkları kaldırdılar. Cenâb‑ı Hak, sizleri ve onları âfât‑ı maneviye ve maddiyeden muhâfaza etsin, âmîn.
Marangoz Ahmed’in ikinci rüyası, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile alâkadarlık ve sürûrlu olduğu cihetinden rüya‑yı sâdıka olduğuna, o Medrese‑i Nuriyenin civarlarındaki kardeşlerin ve hemşirelerin maddî hizmetleri canlı ve rûhlu bir sûret alıp, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet‑i Seniye’sinin ihyâsına medâr olacağına işâret verdiği münâsebetiyle, mektûbunuzu almadan iki gün evvel gördüğüm bir rüyayı beyân ediyorum. Şöyle ki:
Gördüm: Şimdiki reis veya şimdiki reisler, tanıdığım ehemmiyetli bir‑iki hocaya, hilâfet rütbesini ve mes'elelerini tatbik etmeye ve hilâfet, o hocalara veya reislere hangisine verileceğini rüyada anladım. Ve o netice‑i kararları bana göstermek için, bana karşı geldiklerini gördüm. Sonra uyandım. Sabahleyin kardeşlerime söyledim.
174
Dedim: Allâhu a'lem, Isparta havâlisinde, Risale‑i Nurun maddî mağlûbiyeti içinde manevî bir gâlibiyeti olmuş ki; büyük makàmât‑ı resmiyede en mühim mesâil‑i İslâmiye medâr‑ı bahs olacak.
Biz Isparta’da, o musîbetin ne derece ileri gittiğini bilemediğimizden ve çoktan beri de ne hâl‑i âlemden ve ne de resmî hâlden anlamayıp dinlemediğimiz hâlde, bu rüyanın, rüya‑yı sâdıka olduğuna bir emâre olan, beni bir gün baktırdı. O emâre şudur ki:
Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir talebesi Ankara’dan gelip, ben sormadan dedi: Reis Kur'ân’a yeni bir tefsir yazmayı emretmiş, o da yazıyormuş.”
Hem söylemiş ki: Dâhiliye Vekili, yirmi senelik bir âdete muhâlif olarak, Dinsiz bir millet yaşayamaz…” diye din lehinde beyânâtta bulunduğunu ve Maârif Nâzırı da, âdâb‑ı İslâmiye lehinde, eski prensiplerine muhâlif olarak beyânâtta bulunduğu gibi, ehemmiyetli bir değişikliği ihsâs ettiğinden; kulağımı kapadığım sekiz aydan sonra, bu rüya hatırı için, bu haberleri aldım. Bunun sebebini anlamak cidden arzu ettim. Birden ihtar edildi ki:
Ehl‑i dalâlet, memur‑u siyâsiyeyi aldatıp, Risale‑i Nur aleyhinde genişçe, buradan oraya kadar bir dâire içinde taarruz edip, derece‑i kuvveti anlamak istediler. Gördüler ki, sökülmeyecek, mağlûb edilmeyecek bir kuvvette gördüklerinden, ehemmiyetli büyük makàmât‑ı resmiyede, mâhiyetini medâr‑ı bahs ve dikkat ettiklerinden, bilmecbûriye, bir nev'i musâlahaya yol hazırlamak ve şimdiye kadar hakikat ve hikmete muhâlif olarak, iyilikleri ölen reise ve fenâlıkları millete, orduya vermek yerinde, o hatâ‑yı azîmeye bedel, bütün fenâlıkları ölene verip, kendilerini bir derece o dehşetli hatîâttan kurtarmak çaresini aramaya, bir zemin teşkil etmeye çalışmış ki; hem rüya, hem bu haberler haber veriyor.
Birinci, ikinci Hulûsilerin müşterek mektûbları, bu iki rükn‑ü mühimmenin gayretleri, sadâkatleri çelikten daha metîn olduğu her hâdise ile gösteriliyor.
Said Nursî
175

89. Habbe, Katre, Şemme, Hubab, Şule, Zühre, İşaratü’l‑İ'caz, Talikat, Kızıl İcaz Risale-i Nur’un birer parçasıdır

Azîz, sıddık, sebatkâr kardeşlerim ve hakîki vârislerim!
Bugünlerde, Risale‑i Nura sû‑i kasd edenlerin ve sizlere sıkıntı verenlerin haklarında, bana verdiği bir hiddet neticesinde bedduâya teşebbüs ettim. Birden Isparta’ya kıyamadım. Kaç defadır niyet ettim, Isparta’daki iyilerin yüzünden sû‑i kasdcılar kurtuldular. Kıyamadım, bedduâ yerine: Yâ Rab! Mâdem Isparta, Risale‑i Nurun bir Medresetü'z‑Zehrâ’sıdır. Sen oradaki fenâ memurları dahi ıslah eyle ve hüsn‑ü âkıbet ver.” diye duâ eyledim ve ediyorum.
Sâniyen: Bugünlerde Salâhaddin’in İstanbul’dan getirdiği Habbe, Katre, Şemme, Hubâb gibi Arabî risalelere baktım, gördüm ki; Yeni Said’in doğrudan doğruya harekât‑ı kalbiyesinde müşâhede ettiği hakikatler, Risale‑i Nurun çekirdekleri hükmündedir. Zâten bunlar hem Şu'le ve Zühre, Risale‑i Nurun Arabî parçalarıdır. Onlar, doğrudan doğruya benim nefsimin dersi olduğu için Arabî ve kısa ibarelerle ifâde edilmiş; başka adamlar nazara alınmamış.
O zaman, başta Şeyhülislâm ve Dâru'l‑Hikmet âzâları ve İstanbul’un büyük âlimleri, tahsin ve takdirle karşıladılar. Bunlar Yeni Said’in eserleri olduğundan, Risale‑i Nurun eczâlarıdırlar. Eski Said’in ise, Arabî risalelerinden yalnız İşârâtü'l‑İ'câz, Risale‑i Nurda en mühim bir mevki almış.
Hem her iki Said’in iştirâkiyle, bir tek Ramazanda iki hilâl ortasında te'lif edilen ve kendi kendine, ihtiyarım haricinde bir derece manzûm şeklini alan ve İşârâtü'l‑İ'câz kıt'asında ve elli‑altmış sahife bulunan Türkçe olarak Lemeât nâmındaki risale dahi Risale‑i Nura girebilir. Maatteessüf bir nüsha elde edemedim. Herkesin hoşuna gittiği için, matbu' nüshaları kalmamış.
176
Hem Eski Said’in ilm‑i mantık noktasında bir şâheser hükmünde bulunan, gayr‑ı matbu' Ta'likàttan süzülen i'câzlı bir îcâz‑ı hàrikada müdakkik ulemâları hayret ve tahsinle dikkate sevkeden matbu' Kızıl Îcâz nâmındaki risale‑i mantıkıye Risale‑i Nurla bağlanmasına ve şâkirdlerinin, âlimler kısmının nazarına göstermek lâyık gördüm; fakat çok derindir. Bugünlerde, Feyzi’ye bir parça ders verdim. Belki bir zaman Feyzi kendisi, başkasının da anlaması için dersini Türkçe kaleme alacak

90. Açlık musibetinin en önemli sebebi küfran‑ı nimet ve şükürsüzlüktür

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bugünlerde, Risale‑i Nur talebeleri hesabına gayet ehemmiyetli, endişeli bir suâl‑i manevî kalbime ihtar edildi. Sonra anladım ki, ekser Risale‑i Nur talebelerinin lisân‑ı hâlleri bu suâli soruyor ve soracaklar. Birden bir cevab hâtıra geldi. Feyzi’ye söyledim. Dedi: Hiç olmazsa icmâlen kaydedilsin.”
Endişeli suâl: Bu âhirzaman fitnesinde açlık ehemmiyetli bir rol oynayacak. Onunla ehl‑i dalâlet, bîçâre ehl‑i îmânı, derd‑i maîşet içinde boğdurup, hissiyat‑ı diniyeyi ya unutturup ya ikinci, üçüncü derecede bırakmaya çalışacak diye, rivâyetlerden anlaşılıyor. Acaba, herşeyde hattâ kaht azâbında ehl‑i îmân ve masûmlar için bir vech‑i rahmet ve kader‑i İlâhî cihetinde adâlet olduğu, bunda ne tarzda olur? Ve ehl‑i îmân, hususan Risale‑i Nur talebeleri bu musîbete karşı îmân ve âhiret hesabına ne cihetle istifade edip nasıl davranacaklar ve mukâvemet edecekler?
177
Elcevab: Şu musîbetin en ehemmiyetli sebebi, küfran‑ı ni'met ve şükürsüzlük ve ni'met‑i İlâhiye’nin kıymetini takdir etmemeklikten gelen bir isyan olduğundan, Âdil‑i Hakîm, ni'metinin, hususan gıdâ kısmının, hususan hayat noktasında en büyük ni'met olan ekmeğin hakîki lezzetini ve çok ehemmiyetli kıymetini ve ni'metiyet noktasında fevkalâde derecesini göstermekle, hakîki şükre sevketmek hikmetiyle, Ramazan gibi; riyâzet‑i diniyeye riâyet etmeyen şükürsüz insanlara bu musîbeti verip, aynı hikmet için adâlet etmiş.
Ehl‑i îmân, ehl‑i hakikat, hususan Risale‑i Nur talebelerinin vazifesi; bu musîbetli açlığı, Ramazan riyâzet‑i diniyesinin tarzındaki açlık gibi vesile‑i ilticâ ve nedâmet ve teslîmiyet yapmaya çalışmaktır. Ve zarûret bahânesiyle dilenciliğe ve hırsızlığa ve anarşiliğe yol açmasına meydân vermemektir. Ve fakirlere acımayan bir kısım zengin ve bazı ehl‑i maaş dahi Risale‑i Nuru dinleyip, bu mecburî açlık hissiyle açlara merhamete gelip, zekâtla yardımlarına koşmaktır.
Ve nefsini güzel yemeklerle şımartan, serkeş eden ve hevesât‑ı rezîle ve tuğyanlara sevkedip sarhoş eden gençler dahi, Risale‑i Nurun irşadıyla, bu hâdiseden merdâne istifade ederek, fuhşiyât ve günahlardan ellerini bir derece çektiği ve nefislerinin zevklerini ve pisliklere karşı galeyânlarını kırdığı vesilesiyle tâate ve hayrata girip, o hâdiseyi kendi aleyhlerinden çıkarıp lehlerinde isti'mâl etmektir.
Ve ehl‑i ibâdet ve salâhat dahi, ekser insanların kaldığı bu zamanda ve çok karışmış ve haram ve helâl fark edilmeyecek bir tarza gelmiş ve şübheli mal hükmünde ve ma'nen müşterek olan erzâk‑ı umumiyeden helâl olmak için mikdar‑ı zarûret derecesine kanâat ediyorum diye bu mecburî belâya bir riyâzet‑i şer'iye nazarıyla bakmaktır. Kader‑i İlâhiye’ye karşı şekvâ ile değil, rızâ ile karşılamaktır.
Umum kardeşlerime, hususan musîbet‑zedelere çok selâm ve selâmetlerine duâ ediyorum.
178
Sabri kardeşim! Seni tevkîl edip selâm gönderenlere, ben de seni tevkîl ediyorum. Onlara birer birer selâm ediyorum. Senin bu defaki mektûbun gerçi geç geldi, fakat birkaç noktada beni çok memnun etti. Sabri’nin, elmas ve çelik gibi metânetini ve isabet‑i fikrini gösterdi. Mâdem Hâfız Ali ile siz, Atabey yoluyla muhâbere etmeyi münâsib görmüşsünüz; Atabey’de Abdullâh Çavuş’un veya münâsib gördüğünüz birisinin adresini bildiriniz.
Abdullâh Çavuş’un, sizin nâmınıza istediği Onuncu Şuâ nâmındaki Fihriste’nin ikinci cildini yazdırdık ve Hizbü'l‑Ekber-i Nuriye’yi Feyzi yazdı; yakında inşâallâh göndereceğiz.
Said Nursî

91. Risale‑i Nur’un telifi, ihtiyarımız dairesinde değildir

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu defa Sabri ve Hâfız Ali’nin mektûbları, Risale‑i Nurun fevkalâde bir kerâmetini ve hàrika kuvvetini gösteriyor. Medrese‑i Nuriyenin çalışkan ve gayyûr talebeleri birkaç gün zarfında, Hâfız Mehmed’in zâyi' olan kitaplarına mukâbil umumunun yazılmasını ve ona verilmesini taahhüd edinmelerine, bu havâlideki şâkirdleri fevkalâde mesrûr eyledi.
Hâfız Ali’nin tahkîkatına gelenlerin, Mağazalarda kağıt kalmadı. Risale‑i Nur şâkirdleri kağıdı bitirdiler.” diye demeleri ve Mehmed Zühtü’nün kitapları kendine iâde edilmeleri, Risale‑i Nur şâkirdlerini müftehirâne teşci' ve teşvik eden bir hâdisedir.
Sabri mektûbunda, İki‑üç senedir Risale‑i Nur, te'lif cihetinde tevakkuf devresini geçiriyor.” diye hikmetini soruyor. Bunun cevabı uzundur. Hem te'lif, ihtiyarımız dâiresinde değil. Hem, Risale‑i Nur şâkirdlerinin te'liften hisseleri kalmak için, bazı ehemmiyetli esbâb ve ârızalar mâni oldu.
Burada başta Âsiye olarak Ulviye, Lütfiye gibi çok çalışkan hanım şâkirdler, Medrese‑i Nuriyedeki hemşirelerine ve selâm gönderen Sabri’nin refîkasına, hem kardeşlerine arz‑ı hürmet ve selâm ve duâ ederler.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.
179

92. Hizbü’l‑Ekber ve Virdü’l-Azam’ın İstanbul'da neşre hazırlanması. Zaman şahsiyet ve enaniyet zamanı değil; cemaat zamanıdır

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Kahraman Tahiri’nin ve Kâtib Osman’ın mektûbları hakikaten benim için bir ilâç hükmüne geçti. Yarım maddî, yarım manevî endişe hastalığına bir tiryâk hükmüne geçti. Cenâb‑ı Hak, onlardan ve sizlerden ebeden râzı olsun. Evet, azm ve sebatınız ve ihlâs ve ciddiyetiniz, ehl‑i dünyayı mağlûb etmiş ve ediyor. Yoksa bir tek Tesettür Risalesiyle yüzyirmi adamı tevkîf edenleri, yüzotuz risale ile bir tek adamı tevkîf edemediklerinin sebebi; ihlâsınız ve metânetinizdir, hükmediyor.
Tahiri’nin, Hizbü'l‑Ekber ve Virdü'l‑A'zam’ı tab' için İstanbul’a gitmesini bütün rûhumuzla onu tebrik ve muvaffakıyetine duâ ediyoruz. İstanbul’da, Şefîk’ten başka Risale‑i Nurla ciddi alâkadarlar çoktur; fakat adreslerini bilmiyorum. Yalnız, Barlalı Hacı Bekir ve İnebolulu, icra dâiresinde bulunan Hâfız Emin ve Gönenli Mehmed Efendiyi de Şefîk vâsıtasıyla bulabilir. İstanbul dostları münâsebetiyle, meşhûr bir vâiz benim ile görüşmek için gelmiş, görüşemeden gitmiş. Bir zâta yazılan bir mektûbun sûreti size gönderiliyor; belki oradaki bazı adamlar, bu adam gibi o hitâba muhtaçtırlar.
İstanbul’a uğrayan Risale‑i Nur şâkirdleri senin gayret ve ciddiyetini ve te'sirli va'zını bize haber verdiler. Senin gibi metîn ve hàlis bir zâtı, Risale‑i Nur dâiresinde görmek arzu ediyorlar. Ben de onlar gibi cidden seni Risale‑i Nur dâiresinde görmek istiyorum. Bilirsin ki, iki elif ayrı ayrı olsa iki kıymeti var; bir çizgi üstünde omuz omuza verse, onbir kıymet aldığı gibi, senin te'sirli nasihatinle ihzar ettiğin hizmet‑i îmâniye tek başıyla kalsa, şimdiki tehâcümât‑ı müttehideye karşı dayanması çok müşkül; eğer Risale‑i Nurun hizmetine iltihak etse, o iki elif gibi; onbir, belki yüz onbir kıymetinde ve kuvvetinde olacak ve karşıdaki ittifak etmiş dalâletlere karşı dayanacak.
180
Bu zaman, ehl‑i hakikat için, şahsiyet ve enâniyet zamanı değil. Zaman, cemâat zamanıdır. Cemâatten çıkan bir şahs‑ı manevî hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sâhib olmak için bir buz parçası hükmündeki enâniyet ve şahsiyetini o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa, o buz parçası erir, zâyi' olur; o havuzdan da istifade edilmez.
Hem mûcib‑i taaccüb, hem medâr‑ı teessüftür ki; ehl‑i hak ve hakikat ittifaktaki fevkalâde kuvveti ihtilâf ile zâyi' ettikleri hâlde; ehl‑i nifâk ve ehl‑i dalâlet, meşreblerine zıd olduğu hâlde, ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar. Yüzde on iken, doksan ehl‑i hakikati mağlûb ediyorlar.

93. Risale‑i Nur dairesi sarsılmaz bir sadâkat ve kırılmaz bir metanet ister

Azîz kardeşlerim!
Bu dakikada; Husrev, Rüşdü, Re'fet, Isparta’nın Hâfız Ali’si askerlikten ne vakit geleceklerini merak ediyorum. Hususan Husrev’in kalemi, ne vakit Risale‑i Nurun fâtihâne intişarına kavuşacak diye bilmek istiyorum. Onlara da selâmımı tebliğ ediniz.
Şimdi, bundan on dakika evvel, cesurca, fakat kalemsiz iki adam, Risale‑i Nur dâiresine biri birisini getirdi.
Onlara dedim ki: Bu dâirenin verdiği büyük neticelere mukâbil, sarsılmaz bir sadâkat ve kırılmaz bir metânet ister. Isparta kahramanlarının gösterdikleri hàrikalar ve cihan‑pesendâne hidemât‑ı Nuriyenin esâsı; hàrika sadâkatleri ve fevkalâde metânetleridir. Bu metânetin birinci sebebi; kuvvet‑i îmâniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi; cesâret‑i fıtriyedir.”
Onlara dedim: Sizler cesâretle ve efelikle tanınmışsınız ve dünyaya ait ehemmiyetsiz şeyler için fedâkârlık gösterirsiniz; elbette Risale‑i Nurun kudsî hizmetinde ve cihana değer uhrevî neticelerine mukâbil, merdâne ve fedâkârâne cesâret ve metânet gösterip sadâkatinizi muhâfaza edersiniz.” dedim. Onlar da tam kabûl ettiler.
181

94. Kahraman Tahir’in özellikleri

Azîz, sıddık kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de kuvvetli arkadaşlarım!
Bu defa kahraman Tâhir’i umumunuz nâmına gördüm ve onda, bir Lütfi, bir Hâfız Ali, bir Husrev ve bir Said (fakat genç Said) müşâhede ettim. Cenâb‑ı Hakk’a çok şükrettim. Bu defa onun kokusunu alıp, o daha gelmeden benim yanıma gelen komiser ve taharrî adamları münâsebetiyle, benden, talebeler tarafından suâl edilen bir mes'ele; belki size de bir fâidesi var diye gönderildi.

95. Risale‑i Nur emniyet-i umumiyeyi temin ettiği gibi, dinin şan, şöhret, makam gibi şahsî menfaatlere alet edilmesini de engeller

Dâimî Hizmetinde Bulunan Risale‑i Nur Şâkirdleri Tarafından Edilen Bir Suâle Cevaptır
Suâl: Bu kadar zaman hizmetinizde bulunuyoruz. Dünyaya, hayat‑ı ictimâiyeye ve siyasete dair bir alâkanızı, merakınızı görmedik. Dâima îmân ve âhiret dersinden başka bir meşgalenizi görmüyoruz. Öyle anlamışız ki, bu onsekiz senedir vaziyetiniz böyle imiş. Nedendir ki; Isparta’da hiçbir şey yokken memleketi heyecana getirip sizi mahkemeye verdiler. Ve yüz arkadaşınızı, dört ay mahkeme tahkîkatı neticesinde dünya ile, siyaset ile alâkaya dair hiçbir şey bulamadılar. Yalnız kendilerini ve mahkemelerini ebedî mahcûb edecek bir bahâne buldular ve yüzden, yalnız beş‑on adama beş‑altı ay ceza verdiler. Hem burada altı seneden ziyâde karakolun nezâreti ve nazarı altında oturduğun odanın pencereleriyle dâima senin her vaziyetin karakolca görüldüğü hâlde; bundan iki‑üç ay evvele kadar her vakit gizli, âşikâre seni tarassud, kaç defa taharrî etmeleri, dostları senden kaçırmak için tahkîkatlarla sana en mühim ve karışık bir siyasetçi gibi bakmaları nedendir?
Biz bundan hem müteessir, hem mütehayyiriz. Ancak, iki‑üç aydır yanınıza serbest gelebiliyoruz. Evvelde korkarak, gizli gelebilirdik. Bu mes'eleyi bize izâh et.
Elcevab: Ben de sizin gibi, belki sizden çok ziyâde bu vaziyetten hem hayret, hem taaccüb ediyordum. Bu suâlinizin izâhlı cevabı, Yirmiyedinci Lem'a olan mahkemeye karşı müdafaât lem'asıyla, Onaltıncı Mektûb risalesidir. Şimdilik kısaca bir‑iki esâs beyân ediyorum.
182
Birincisi: Âsâyişi te'min ve idare memurları, inzibat polisleri ve komiserleri bize ve mesleğimize karşı değil tevehhümkârâne taarruz ve evhâma düşmek belki himâyetkârâne teşvik ve teşci' etmek vazifelerinin muktezâsıdır. Çünkü, onların vazifelerinin temel taşı; hürmet, merhamet, helâl‑haramı bilmekle itâat düsturuyla hayat‑ı ictimâiye emniyet dâiresinde cereyan edebilir. Risale‑i Nur, hayat‑ı ictimâiyeye baktığı vakit, bu esâsları te'min ediyor. Neticesi de bilfiil görülmüş. Risale‑i Nurun en mühim merkezi Isparta ve Kastamonu olduğundan sâir memlekete nisbeten, zâbıta memurları insafla dikkat etseler, Risale‑i Nurun onlara parlak yardımını görecekler.
Hem talebelerinde bu kadar kesret ve kuvvet ve hak, ellerinde bulunduğu hâlde, âsâyişe hiçbir zararı dokunmadığını ve talebelerden bin adam, on adam kadar hayat‑ı ictimâiyeye zarar vermediklerini, kalbi bozuk olmayan görür.
Bu mes'elenin sırr‑ı hikmeti budur ki: Âlem‑i insaniyette ve İslâmiyette üç muazzam mes'ele olan îmân ve şerîat ve hayattır. İçlerinde en muazzamı îmân hakikatleri olduğundan bu hakàik‑ı îmâniye-i Kur'âniye başka cereyanlara, başka kuvvetlere tâbi ve âlet edilmemek ve elmas gibi o Kur'ânın hakikatleri, dini dünyaya satan veya âlet eden adamların nazarında cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazife olan îmânı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için Risale‑i Nurun hàs ve sâdık talebeleri, gayet şiddet ve nefretle siyasetten kaçıyorlar.
Hattâ sizin bu kardeşiniz siz de bilirsiniz bu on sekiz senedir, o kadar muhtaç olduğum hâlde siyasete, hayat‑ı ictimâiyeye temâs etmemek için hükûmete karşı bir tek müracaatım olmadığını ve bu sekiz‑dokuz aydır, küre‑i arzın bu herc ü mercinde bir tek defa ne suâl ve ne de merak etmek ve ne de anlamak ve ne de medâr‑ı sohbet etmediğimi hattâ şimdi sulh olmuş mu, harb bitmiş mi; İngiliz ve Alman’dan başka kimler harb ediyor, bilmediğimi biliyorsunuz.
Hem herkesi geveze ve sersem eden ve üç seneden beri odamdan işitilen radyoyu, iki defadan başka ne dinlediğimi ve ne de sorduğumu, benimle beraber olan sizler biliyorsunuz. Bu derece bu vaziyetlere karşı alâkasız ve lâkayd bir adamın takib ettiği mesleğe taarruz eden ve evhâma düşüp tarassudla sıkıntı veren, ne derece insaftan uzak düştüğünü en insafsız da tasdik eder.
183
İkinci Esâs: Ey kardeşlerim! Sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimizde benlik, enâniyet, şân ü şeref perdesi altında makam sâhibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsâs eden hâlâttan şiddetle ictinâb ediyoruz. Elbette burada, altı‑yedi sene gözünüzle ve yirmi seneden beri tahkîkatınızla anlamışsınız ki, ben şahsıma karşı hürmet ve makam vermek istemiyorum. Sizleri, o noktada şiddetle tekdir etmişim. Benim haddimden fazla mevki vermeyiniz diye sizden darılıyorum. Yalnız, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nur hesabına, ben de onun bir şâkirdi olmak haysiyetiyle ona, tasdikkârâne teslîmi ve irtibatı, şâkirâne kabûl ediyorum.
İşte bu derece enâniyetten ve benlikten, şân ü şeref nâmı altındaki riyâkârlıktan kaçmayı düstur‑u hareket ittihàz eden adamlara karşı ehl‑i hükûmetin, ehl‑i idare ve zâbıtanın evhâma düşmeleri ne kadar mânâsız ve lüzumsuz olduğunu dîvâneler de anlar.
Said Nursî

96. Nur Talebelerinin beraeti bütün ehl‑i imanı sevindirir mahiyettedir

Azîz, sıddık, sebatkâr kardeşlerim!
Musîbet‑zedelerin manevî galebesi, berâeti; değil yalnız sizleri ve bizleri, belki bu memleketteki bütün ehl‑i îmânı sevindirir bir mâhiyettedir. Çünkü, Risale‑i Nurun hürriyetine meydân açtı. Şimdiye kadar, müsâdere tevehhümüyle pek çok ihtiyata mecbur olmuştuk. Bu onsekiz senede ve bilhassa buradaki altı senede, risaleleri gizlemek hususunda pek çok zahmet çektim ve dâima endişe ederek azâb çekiyorduk.
184
Cenâb‑ı Hakk’a, Risale‑i Nurun hurûfâtı adedince hamd ü senâ ve şükür olsun ki, bu defa manevî galebesiyle o zâlimâne ve zulmetkârâne perdeyi parçaladı; az bir zahmetle büyük bir ücret ve geniş bir fütûhâta zemin hazırladı. Ve bu iki ay tevakkuf müddeti, aynen hapsimiz hâdisesi gibi, başka bir tarzda, daha geniş bir dâirede Risale‑i Nurun intişarına vesile oldu. Sizleri ve bilhassa musîbet‑zedeleri ve hususan Hâfız Mehmed’i tebrik ediyoruz ve geçmiş olsun deriz.
Bir Tesettür Risalesiyle yüz adamı, yüz gün tevkîf eden ve onun gibi yüzer risalelerle bir tek adamı, bir gün tevkîf edemeyen bir mahkemeye hükmedip galebe çalan sizlerin hàrika sadâkatiniz ve fevkalâde ihlâsınız ve sarsılmaz metânetiniz ve kuvvetli tesânüdünüz olduğunu bizde kat'iyyet kesbetti; şübhemiz kalmadı. Cenâb‑ı Hak sizden ebeden râzı olsun, âmîn.

97. Risale‑i Nur hizmetinden geri bırakmak için Nur Talebelerine memuriyet gibi meşgale buluyor veya işi çok olan diğer bir memuriyete terfî ettiriyorlar

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Seksen küsûr sene bir ömr‑ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şühûr‑u selâse-i mübârekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle‑i Regâibi tebrik ediyoruz. Sizin berâetiniz ve ma'nen galebeniz zâlimleri şaşırttı. Cebheyi, burada değiştirdiler. Düşmanâne taarruzdan vazgeçip, dostâne hulûl edip, hàs talebeleri Risale‑i Nurun hizmetinden geri bırakmak için memuriyet gibi bir meşgale buluyorlar veya terfîan işi çok diğer bir memuriyete veya diğer bir meşgaleyi buluyorlar. Burada, o nev'iden çok vâkıalar var. Bu taarruz, bir cihette daha zararlı görünüyor.
Sâniyen: Burada, lise mektebine te'sirli bir nur girdi. O da Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfı, Otuzuncu Lem'a’nın İsm‑i Adl ve Hakem Nükteleri, Tabiat Lem'ası hâtimesine kadar. Âyetü'l‑Kübrâ’nın, Evet, bu dünya memleketine ve misâfirhânesine giren herbir misâfir…” diye başlayan Birinci Makamın başından ilhâm, vahiy mertebeleri hariç kalıp, Onsekizinci Mertebe olan kâinâtın hudûs hakikati, imkâna kadar, yeni hurûfla, bir ihtar‑ı manevî ile izin verdik. Daktilo (el makinesi) ile kendilerine yazdılar. Siz de bu dört parçayı birden cild yapıp yeni hurûfla ehl‑i inkâra onikilik top güllesi gibi atabilirsiniz.
185
Ben, bu sene çok zaîf ve ihtiyar ve âciz bir hâlde bulunduğumdan, genç kardeşlerimden manevî muâvenetlerini bu mübârek şühûr‑u selâsede ricâ ediyorum. Herbirisine birer birer selâm ve dâreynde selâmetlerine duâ ediyoruz.
Said Nursî

98. Takva ve amel‑i salihin zamanımızda ehemmiyeti

Bu Mektûb Gayet Ehemmiyetlidir
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bugünlerde, Kur'ân‑ı Hakîm’in nazarında, îmândan sonra en ziyâde esâs tutulan takvâ ve amel‑i sâlih esâslarını düşündüm. Takvâ, menhiyâttan ve günahlardan ictinâb etmek ve amel‑i sâlih, emir dâiresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'‑i şer, celb‑i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribât ve sefâhet ve câzibedâr hevesât zamanında bu takvâ olan def'‑i mefâsid ve terk‑i kebâir üssü'l‑esâs olup büyük bir rüchâniyet kesbetmiş.
Bu zamanda tahribât ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribâta karşı en büyük esâstır. Farzlarını yapan, kebîreleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebâir‑i azîme içinde amel‑i sâlihin ihlâsla muvaffakıyeti pek azdır. Hem, az bir amel‑i sâlih, bu ağır şerâit içinde çok hükmündedir.
186
Hem, takvâ içinde bir nev'i amel‑i sâlih var. Çünkü, bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukâbil sevâbı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek ictinâb, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vâcib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyet ile takvâ nâmıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a'mâl‑i sâlihadır.
Risale‑i Nur şâkirdlerinin, bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribâta ve günahlara karşı takvâyı esâs tutup davranmak gerektir.
Mâdem her dakikada, şimdiki tarz‑ı hayat-ı ictimâiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takvâ ile ve niyet‑i ictinâb ile yüzer amel‑i sâlih işlenmiş hükmündedir. Ma'lûmdur ki; bir adamın bir günde harâb ettiği bir sarayı, yirmi adam, yirmi günde yapamaz ve bir adamın tahribâtına karşı yirmi adam çalışmak lâzım gelirken; şimdi, binler tahribâtçıya mukâbil, Risale‑i Nur gibi bir tamircinin bu derece mukâvemeti ve te'sirâtı pek hàrikadır. Eğer bu iki mütekàbil kuvvetler bir seviyede olsaydı onun tamirinde mu'cizevâri muvaffakıyet ve fütûhât görülecekti.
Ezcümle: Hayat‑ı ictimâiyeyi idare eden en mühim esâs olan hürmet ve merhamet gayet sarsılmış. Bazı yerlerde, gayet elîm ve bîçâre ihtiyarlar, peder ve vâlideler hakkında dehşetli neticeler veriyor. Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki; Risale‑i Nur, bu müdhiş tahribâta karşı girdiği yerlerde mukâvemet ediyor, tamir ediyor.
Sedd‑i Zülkarneyn’in tahribiyle ye'cüc ve me'cüclerin dünyayı fesâda vermesi gibi; şerîat‑ı Muhammediye (A.S.M.) olan Sedd‑i Kur'ânînin tezelzülüyle ve ye'cüc ve me'cücden daha müdhiş olarak ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesâda ve ifsada başlıyor.
Risale‑i Nurun şâkirdleri, böyle bir hâdisede manevî mücâhedeleri, inşâallâh zaman‑ı sahâbedeki gibi az amelle, pek büyük sevâb ve a'mâl‑i sâlihaya medâr olur.
Azîz kardeşlerim! İşte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisâta karşı ihlâs kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz; iştirâk‑i a'mâl-i uhrevî düsturuyla birbirimize kalemler ile, herbirinin a'mâl‑i sâliha defterine hasenât yazdırdıkları gibi; lisânlarıyla, herbirinin takvâ kalesine ve siperine kuvvet ve imdâd göndermektir.
187
Ve bilhassa fırtınalı tehâcüme hedef olan bu fakir ve âciz kardeşinize, bu mübârek şühûr‑u selâsede ve eyyâm‑ı meşhûrede yardıma koşmak, sizin gibi kahraman ve vefâdâr ve şefkatkârların şe'nidir. Bütün rûhumla bu imdâd‑ı manevîyi sizden ricâ ediyorum. Ve ben dahi, îmân ve sadâkat şartıyla, Risale‑i Nur talebelerini bütün duâlarıma ve manevî kazançlarıma, yirmidört saatte, iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düsturuyla, bazen yüz defadan ziyâde Risale‑i Nur talebeleri ünvânıyla hissedar ediyorum.
Said Nursî

99. Ne olursa olsun dünya boğuşmalarına bakmamak mesleğimizin esasıdır

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Dün, Emin, bu havâliye gelen bir kolordu münâsebetiyle, istemediğim ve Rus’un harbe devamını bilmediğim hâlde; Rusya’nın Kafkasla ittisali kesilmesini söyledi. Ben, onun sözünü kesip susturduğum hâlde; kalbim ehemmiyetle bir alâka gösterdi. Sonra, bugün namazda ve tesbihâtında iken, manevî tarzda denildi ki: Küre‑i arzda çarpışan, mücâdele eden cereyanlardan her hâlde birisi İslâmiyete ve Kur'ân’a ve Risale‑i Nura ve mesleğimize tarafdâr olacak; bu noktadan ona karşı bakmak gerektir. Bakmamak için bir‑iki mektûbda yazdığım sebebler çendan kalbe, akla kâfîdir; fakat meraklı ve hevesli olan nefse kâfî gelmiyor diye kalbime geldi. Aynen tesbihâtta ihtar edildi ki:
188
Ehemmiyetli sebebi ise: Bakmakta bir tarafa tarafgirlik hissi uyanır, tarafgir nazarı, tarafdâr olduğu taraf cereyanın kusurunu görmez, zulmüne rızâ gösterir; belki alkışlar. Hâlbuki küfre rızâ, küfür olduğu gibi, zulme râzı olmak dahi zulümdür. Elbette zemin yüzünde bu dehşetli düelloda semâvâtı ağlatacak zulümler ve tahribât oluyor. Çok masûm ve mazlumların hukukları kayboluyor, mahvoluyor. Mimsiz, gaddâr medeniyetin zâlimâne düsturu olan, Cemâat için ferd fedâ edilir; milletin selâmeti için cüz'î hukuklara bakılmaz diye, öyle dehşetli bir zulüm meydânı açmış ki, kurûn‑u ûlâ vahşetlerinde de emsâli vukû' bulmamış.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın adâlet‑i hakîkiyesi, bir ferdin hakkını cemâate fedâ etmez; Hak, haktır; küçüğe‑büyüğe, aza‑çoğa bakılmaz diye kanun‑u semâvî ve hakîki adâlet noktasında Risale‑i Nur şâkirdleri gibi hakikat‑i Kur'âniye ile meşgul adamlar, zarûret olmadan lüzumsuz, yalnız hevesli bir merak için, netice itibariyle fâidesi bulunan ve netice daha gelmeden evvel lüzumsuz bakmak ve zâlimâne tahribâtlarını alkışlamak sûretiyle İslâmiyet ve Kur'ân lehine hizmet edeceği o cereyanın harekâtını fikren takib etmekle meşgul olmak münâsib olmadığı için; nefis de, akıl ve kalbe tâbi olup merakını bırakmış diye anladım.
İkinci Mes'ele: Risale‑i Nurun Isparta’da kat'î galebesi, zındıkları şaşırttı. Fakat bazı mütemerrid ve muannid ve ölen herifin rûh‑u habîsi hükmünde bazı zındıklar, o mağlûbiyete karşı gelmek fikriyle, baştan aşağı kadar Kur'ân ve Peygamber (A.S.M.) aleyhinde, fakat perde altında, aynen münâzara‑i şeytaniye bahsinde, hizbü'ş‑şeytanın, Peygamber (A.S.M.) ve Kur'ân hakkında mesleklerince söyledikleri tâbiratı başka bir tarzda o zındık herif isti'mâl etmiş. Onun gibi Yahudî, mütemerrid ve dinsiz feylesoflarından ve Avrupa’nın zındıklarının eskiden beri Kur'ân ve Peygamber Aleyhisselâm’ın hâlâtından medâr‑ı tenkid buldukları noktaları, bu İslâm ismi altındaki zındık, kurnazcasına, sâfdil Müslümanlara ve Risale‑i Nuru görmeyenlere dinlettirmek ve göstermek için öyle bir tarzda gitmiş ve küfrünü gizlemeye çalışmış ki; şeytanette, şeytandan ileri gitmiş. Beni çok müteessir etti.
189
Kardeşimiz Sabri’nin mektûbunda, muannid mülhidlerin, Risale‑i Nurun cereyanına karşı kurdukları çürük ve vâhî hud'aları, örümcek ağı ve yuvası gibi kuvvetsiz; ve o şeytanet perdeleri, kıymetsiz ve mukâvemetsizdir. Risale‑i Nura karşı yırtılır ve yırtılacak dediği gibi; bu zındık ve muannid ve mütemerrid ve ölen herifin rûh‑u habîsi olan zındığın yazdığı ve zâhiren Müslümanlara Türkçülük lehinde, fakat hakikatte Kur'ân ve Peygamber Aleyhisselâm’ın azamet ve haşmet‑i maneviyelerini kırmak ve hiçe indirmek ve âdileştirmek niyetiyle yazılan bu matbu' eser de, Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Mu'cizât‑ı Ahmediye’ye (A.S.M.) karşı, örümcek ağı da olamaz, parçalanır. Fakat binler teessüf ki; Risale‑i Nuru görmeyenlere kat'î zarar verdiği gibi, Risale‑i Nuru görenler de merak edip, Acaba ne var?” demekle, sâfî kalblerini bulandırır. Lâakal, vesvese ve evhâm verir.
Risale‑i Nurun kahraman şâkirdleri böyle şeylere karşı müteyakkız davranmak ve fa'âliyetlerini ziyâdeleştirmek lâzım geliyor. Fenâ şeyle zihnen meşgul olmak da, fenâ olduğu için kısa kesiyorum. Sakın ona ehemmiyet vermekle halkları meraklandırıp baktırılmasın. Belki ehemmiyetsiz, dinsizcesine, yalnız esmâ‑i mübâreke ve âyât‑ı mübârekenin bazı meâli içinden hariç kalmak itibariyle, ehemmiyetsiz bir paçavradır bilinsin.
Bu herifin ne derece haddinden tecâvüz ettiğini bu temsîlden anlayınız. Meselâ: Çok uzak bir mecliste, mütehassıs ve müdakkik âlimlerin okudukları ve tedkik ettikleri bir kitaba ve ders aldıkları bir zâta, pek uzak bir mesâfede bakmak isteyen ve görmeyen bir ebleh, o âlimlerin aksine hüküm verip onları tenkid eden, dîvânece hezeyan eder.
Cenâb‑ı Hak, ehl‑i îmânı ve Risale‑i Nur şâkirdlerini böylelerin şerrinden muhâfaza eylesin, âmîn.
Said Nursî
190

100. Tesanüd, Nur Talebelerinin gerçek kuvvetidir

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Sizin fevkalâde sebat ve ihlâsınızın galebesi ve o musîbeti def'inden sonra, ehl‑i dünya cebheyi değiştirdi. Zındıkanın desîseleriyle, bu havâlide bizlere karşı perde altında maddî ve manevî tahşidâtı başlamış; gayet dikkatle ve şeytancasına şâkirdlerin hakîki kuvvetleri olan tesânüdü bozmaya çalışıyorlar. Sizlere risaleleri iâde ettikleri hâlde, kurnazcasına dolaplar çevriliyor. Biz, sizin bir şûbeniz hükmünde olduğumuz hâlde; bizi asıl ve merkez telâkki ettiklerinden, daha ziyâde desîseleri bize karşı isti'mâl ediyorlar. Hâfız‑ı Hakîki Cenâb‑ı Hak’tır. İnşâallâh hiçbir zarar edemeyecekler.
Fakat, bu şühûr‑u mübârekenin eyyâm ve leyâli‑i mübârekesinde hàlis duâlarınız ile bize yardım ediniz. Bir şey yok. Fakat mümkün oldukça ihtiyatlı ve dikkatli olunuz. Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh ve Gavs‑ı Geylânî Kuddise Sırruhu gibi kahramanların manevî te'minâtı قُلْ وَلَا تَخَفْveوَلَا تَخْشَ hitâbları, bize her vakit cesâret ve kuvve‑i manevî veriyor.
Kâtib Osman’ın mektûbunda, kahraman Rüşdü’nün bahâdır biraderi Burhan’ın, risalelerin kurtulmasına çok hizmet ettiğini yazıyor. Zâten o cesur kardeşimizin eskiden de bu çeşit hizmetleri vardı. Hem ona, hem Risale‑i Nurun kurtulmasına çalışanlara ve medhali bulunanlara, hattâ mahkeme reisine ve insaflı âzâlarına hem duâ, hem teşekkür ediyoruz. Münâsib görülse, mahkeme reisine hususî teşekkürümüzü beyân edersiniz.
191

101. Lemaat Risalesinin ehemmiyeti ve Mu’cizat‑ı Kur’âniye sonuna ilâvesi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ هٰذِهِ الشُّهُورِ الثَّلَاثَةِ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Sizin geçmiş Leyle‑i Mi'râc ve gelecek Leyle‑i Berât’ınızı tebrik ediyoruz ve makbûl duâlarınızı ricâ ediyoruz.
Sâniyen: Yirmibeşinci Söz olan Mu'cizât‑ı Kur'âniye’nin nısf‑ı âhiri, acelelik belâsıyla gayet mücmel kalmasına bedel; size evvelce yazdığım gibi, bazı lâhikaları onun âhirinde ilhâk etmiştik. Şimdi en mühim bir parça, yirmi sene evvel tab'edilen Lemeât’ta, gördük. Onun da Mu'cizât‑ı Kur'âniye zeyilleri içine derci pek münâsib görüldü.
Kahraman Tahiri’nin bana getirdiği bir nüsha Lemeât’ı çok kıymetdâr gördüm. Eğer bir nüsha daha o havâlide varsa siz de o parçayı nüshalarınızın âhirine yazarsınız. Zâten Lemeât, kendisi de hàrikadır. Ramazan‑ı Şerîfte, yirmi gün zarfında, nesir bir sûrette tekellüfsüz, birden yazılmış. Sonra baktık, sehl‑i mümteni' gibi bir nesr‑i manzûm ve bir nazm‑ı mensûr sûretini almış. İçinde bu parça daha hàrikadır. Lemeât’ta o parçanın serlevhası: Îcâz ile beyân, i'câz‑ı Kur'ân.”
Bir zaman rüyada gördüm ki: Ağrı Dağı altındayım. Birden dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı.” Bundan ,
Tarz‑ı nazar ikidir. Biri zulmetdâr, diğeri ziyâdâr serlevhasına kadar. Eğer Lemeât sizin elinize geçmemişse o parçayı buradan size göndereceğiz.
192
Sâlisen: Hem latîf, hem güzel, zarîf bir hâdiseyi söyleyeceğim. Bu memlekette Risale‑i Nura, erkeklerden ziyâde fedâkârâne yapışan ihtiyar hanımlar ve ihtiyare hükmünde masûme genç hanımlar, eski zaman sırmalı ve yaldızlı gelinlik cihâzâtının içinde kıymetdâr parçaları Risale‑i Nurun eczâlarının cildleri üstüne çekip, bütün risaleler altun yaldızıyla cildlenmiş gibi bir tarza girdi. Risale‑i Nurun ma'nen güzelliğine ve Husrev ve Tahiri ve Alilerin ve Hasan Âtıf ve Âsım gibi kardeşlerimizin yaldızlı yazılarının cemâline, cildi üstünde de şirin bir güzellik daha ilâve ettiler.
Hâfız Ali’nin mektûbunda yazdığı Ümmühan ve Şâhide değerinde burada, Risale‑i Nura bütün kuvvetiyle çalışan çok hemşirelerimiz var. Meselâ: Âsiye, Sâniye, Ulviye, Lütfiye, Aliye gibi Risale‑i Nurun şâkirdleri, oradaki hemşirelerine ve kardeşlerine selâm ve duâ ediyorlar.

102. Risale‑i Nur kendi kendine yayılıyor

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ شَعْبَانَ وَرَمَضَانَ
Azîz, sıddık, mübârek, metîn kardeşlerim!
Sizin Leyle‑i Berât’ınızı ve gelen leyâli‑i Ramazan-ı Mübârekenizi tebrik ederiz. Cenâb‑ı Hakk’a yüzbinler şükür olsun ki, Risale‑i Nur kendi kendine tevessü' ediyor. Her tarafta fütûhâtı var. Ehl‑i dalâletin hileleri onu durdurmuyor; bil'akis çok dinsizler, teslîm‑i silâh ediyorlar. Hâfız Ali’nin dediği gibi korkuları pek ziyâdedir. Şimdi, dinsizlik taassubuyla değil, korku cihetiyle ilişiyorlar. O korku, Risale‑i Nur lehine dönecek inşâallâh.
193
Nur fabrikasının sâhibi, bu defaki mektûbundaki hàrika ve yüksek duâsı, onun fevkalâde ihlâs ve sadâkatinin bir tereşşuhâtı nazarıyla baktığımızdan, bin derece haddimden ziyâde hüsn‑ü zannını Risale‑i Nur hesabına kabûl edip, duâsına âmîn deriz. O Nur fabrikasının mektûbu Hasan Âtıf’ın mektûbuyla Leyle‑i Berât akşamında elimize geçti. O gecemize, bereketli ve mübârek bir tebrik nev'inde telâkki eyledik.
……………
Azîz kardeşlerim! Bu mübârek Ramazanda dahi, geçen Ramazan gibi, bu âciz ve zaîf kardeşinize, manevî ve uhrevî sa'y ve çalışmanızdan, zekât mikdarınca vermenizi ve onun hesabına bir mikdar çalışmanızı ve ziyâde hüsn‑ü zannınız ile ona tahmil ettiğiniz ağır yüke o cihette yardımınızı pek çok ricâ ederim.
Derd‑i maîşet sersemliğiyle, ekser halk âhiret işlerine ikinci derecede bakmalarından, ehl‑i dalâlet istifade edip onları avlıyorlar. Risale‑i Nur şâkirdleri kanâat ve iktisad düsturlarıyla bu manevî hastalığa da mukàbele ederler, inşâallâh.
Umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.
Said Nursî
194

103. Hakîki ve Zevkli Gençlik, Risale‑i Nurun Genç Şâkirdlerinin Gittikleri İstikamet ve İffet ve İttibâ'-ı Sünnet-i Seniye Yoludur

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Sizin mübârek Ramazan‑ı Şerîfinizi tebrik ediyoruz. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn bu Ramazan‑ı Mübârekenin hürmetine, Rahmeten li'l‑âlemîn olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine rahmetiyle imdâd eylesin! Âmîn. Âsâr‑ı Gadab-ı İlâhî olan âfât ve dalâletlerden muhâfaza eylesin! Âmîn. Ve Risale‑i Nur şâkirdlerini neşr‑i envâr-ı Kur'âniye’de muvaffak eylesin! Âmîn.
Hizbü'l‑A'zam-ı Kur'ânînin gelmesini iştiyakla bekliyoruz
Sâniyen: Hâfız Ali’nin mektûbunda, kahraman Süleyman Rüşdü’nün gelmesini tebşîr ediyoruz. Biz de ona, Binler safâlarla geldin!” deyip ve üç cihetle onu ve masûmlarını tebrik ediyoruz. Ve Hasan Âtıf’ın, Demirci Mehmed nâmını verdiği Bedevî kardeşimize yazdığı uzun mektûbu buradaki kardeşlerimize ihlâs noktasında ehemmiyetli te'siri var. İhlâs Risalesinin sırrını ve düsturlarını yerleştirmeye çalışması, bizi çok mesrûr eyledi. Cenâb‑ı Hak, onun gibi hàlis kardeşleri çoğaltsın. Ve Âtıf’ın o mektûbunda Medrese‑i Nuriyedeki kahramanlardan kıymetdâr bir‑iki yüksek ihtiyarın Risale‑i Nura parlak irtibatları bizi sürûr yaşıyla ağlattırdı.
195
Bu defa, evvelce size gönderilen gençler îkaznâmesinin bir tetimmesi olarak bu havâlideki tehlikeli vaziyette bulunan gençlere bir ihtarnâme nâmında bir fıkra gönderiyoruz; ki Risale‑i Nurun genç şâkirdlerinin gittikleri istikamet ve iffet ve ittibâ'‑ı Sünnet-i Seniye, gençlik noktasında ne kadar kıymetdâr bulunduğunu ve hakîki ve zevkli gençlik ise o tarzdaki bahtiyarların gençlikleri olduğunu bir kat daha isbât edip, hakîki genç Türkler kimler olduğunu göstersin.
Umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize selâm ve duâ ederiz Ve mübârek duâlarını bu mübârek Ramazan‑ı Şerîfte ve bire bin kazancı kazandıran eyyâm ve leyâli‑i mübârekede ricâ ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşiniz Said Nursî

104. Gençlerin hayat ve gençlik hevesatından gelen tehlikelerden korunması

Bu defadan evvelce size gönderilen gençler îkaznâmesinin bir tetimmesi