82. Her türlü makam ve övgü ifadesi, Risale‑i Nur Şakirtlerinin samimî tesanüdlerinden süzülen bir şahs-ı manevîye aittir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de kahraman arkadaşlarım!
Bundan evvel üç mektûb, emâneti aldıktan sonra göndermiştim. Bu defaki Hâfız Ali’nin mektûbunda onlardan bahsetmemiş, merak ettim. Nur fabrikası sâhibi Hâfız Ali’nin hastalığı beni müteessir etti; bizi duâya sevketti. Cenâb‑ı Hak kuvvet ve şifâ ihsân eylesin, âmîn.
Hâfız Ali’nin mektûbuyla Risale‑i Nurun ehemmiyetli rükünlerinden olan Halîl İbrahim’in sisteminde Ahmed Feyzi’nin mektûbları, şahsıma ait haddimden yüz derece fazla hüsn‑ü zanları bir tarafta kalsa – ondan kat'‑ı nazar – o havâlide Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsine karşı Halîl İbrahim’le, Ahmed Feyzi’nin sarsılmaz, gayet kuvvetli irtibatlarını gösterdiğinden bizi cidden mesrûr eyledi.
160
Evet, onların o şiddetli alâkadarlıkları, o havâlide Risale‑i Nuru yerleştiriyor, idâme ettiriyor. O ikisinin mektûbları, sûret‑i zâhiriyede benim şahsıma atf‑ı ehemmiyet etmeleri gerçi muvâfık değil, mübâlağadır; fakat o yanlış sûretin altındaki hakikat, Risale‑i Nur şâkirdlerinin samîmî tesânüdlerinden süzülen bir şahs‑ı maneviye, Risale‑i Nurun Kur'ân’dan gelen hakikatine karşı tam mutâbık ve hak olarak sarfedilecek. O mektûblardaki tâbirat, benim gibi bir cüz'î ferde karşı sarfedilmiş. Benim haddimden bin derece fazla olmakla beraber; o şahs‑ı manevî nâmına ve Risale‑i Nurun hakikati hesabına ve o ehemmiyetli ve çok muhtaç memlekette fevkalâde bir alâka ve fa'âliyete alâmet olmak cihetiyle kabûl ettim‥
Ahmed Feyzi’nin de inşâallâh Kastamonu Feyzisi gibi, bütün kuvvetiyle Risale‑i Nura çalışacak bir azm ve karar sûretinde, mektûbunu telâkki ediyoruz. Fakat, mahviyeti ve tevâzu'u pek fazla ve istedikleri de pek fazla ve mektûbundaki duâları da güzel olduğundan, dâimî duâmızda buranın Feyzisiyle omuz omuza girdi.
Halîl İbrahim’in mektûbu, belki her mektûbu hem onun, hem İnce Mehmed’in nâmına kabûl ediyorum. İkisine; Husrev’le Rüşdü gibi bir rûh, iki cesed nazarıyla bakıyorum. Cenâb‑ı Hak onları muvaffak etsin ve emsâlini oralarda çoğaltsın. Ve o mektûbda, Risale‑i Nurun talebelerinden Hâfız Mehmed Emin ve Mustafa Çavuş ile beraber Siirtli Ahmed ve Salâhaddin ve İzzeddin gibi zâtlar da Risale‑i Nurla alâkadar olduklarını bildiriyor. Biz de onlara birer birer hem selâm, hem onları da Risale‑i Nur talebeleri içinde duâda teşrîk edeceğiz.
Hâfız Ali’nin mektûbunda, eline geçen mektûbumuzu güzelce takdir ve hülâsa etmiş. Risale‑i Nur saâdet‑i ebediye dükkânı; ve bâkî elmasları sattığından, “fânî, kırık cam parçaları ondan istenilmemeli…” tâbiri çok güzel düşmüş.
Hem Isparta, hem Manisa’daki bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve duâlarını istiyoruz. Hapishânede, Risale‑i Nurun son kâtibi kahraman Şefîk acaba sağ mıdır? Nerededir? Merak ediyorum. Halîl İbrahim’den sorunuz.
161
83. Hizbü’l‑Ekberü’l-Kur’ân ve Hizbü’l-Ekber-i Nuriye’nin tab edilmesi
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Şühûr‑u muharremeden sonra, hususan bahara yakın, hayat‑ı dünyeviye gafleti bir derece fütûr vermekle beraber, bazı sarsıntılar ve hastalıklar ve askerliğe gitmek cihetinde Risale‑i Nurun hizmetine bir derece za'f gelmiş diye endişe ediyordum. Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki, mektûblarınız ve Âtıf Hasan’ın gelmesiyle o endişe zâil oldu. O mektûbunuzda, çok ehemmiyetli bir hâdise‑i Nuriyeden bahis var ki, Hizbü'l‑Ekberü'l-Kur'ân’ı tab'etmek teşebbüsüdür.
Evet, o Hizbü'l‑Ekber’deki âyât, bütün Risale‑i Nuriyenin rûhu, esâsı, mâdeni, üstadı ve güneşidir. Onun tab'ından sonra mümkünse, Risale‑i Nurun Hizbü'l-Ekber’i nâmında Arabiyyü'l‑ibare ve iki Âyetü'l‑Kübrâ ve münâcâtın hülâsası olan risaleyi dahi tab'etmek lâzımdır; fakat elinizdeki nüsha, benim nüsham gibi mükemmel değil. Biz burada yazıp, isterseniz size gönderelim. İsterseniz, İstanbul’da matbaada olan vekilinize gönderelim; adresini bildiriniz.
Kardeşimiz Hasan Âtıf, hakikaten Risale‑i Nurun hizmetine pek çok lâyık ve müstaiddir. Müstesnâ hattıyla beraber ihlâsı, irtibatı, alâkadarlığı, ciddiyeti, sadâkati dahi mükemmeldir. Cenâb‑ı Hak, onun emsâlini çoğaltsın. Bu kardeşimizi yirmi mektûb yerinde, size canlı bir mektûb olarak gönderdik.
Hâfız Ali’nin buradaki kardeşlerine çok yüksek, çok te'sirli yazdığı mektûba karşı başta Feyzi, Emin olarak umum nâmına Feyzi diyor ki: “Biz bu memleket talebeleri, Isparta kahramanlarının küçük kardeşleri, belki onların talebeleriyiz. Dersi, hizmeti ve ciddiyeti onlardan alıyoruz. Herbirisi, bizim için birer üstaddır. Onların ellerinden öper, arz‑ı hürmet ederiz. Cenâb‑ı Hak, o kahramanlardan ebeden râzı olsun, âmîn.” diyorlar.
162
Risale‑i Nurun iskele nâzırı Sabri’nin birinci talebesi ve Risale‑i Nurun ehemmiyetli küçük bir talebesinin küçücük mektûbundaki güzel yazı bizi mesrûr etti. Cenâb‑ı Hak, onun ve onun gibi Risale‑i Nura çalışan masûmlara tevfik ve selâmet ve saâdet ihsân eylesin, âmîn.
Hâfız Mustafa’nın bizce pek çok ehemmiyetli olan mektûbu, çoktan beri beklediğim bir hakikati gösterdi ki; Risale‑i Nur dâiresindeki şâkirdler, istişâre sûretinde, tab'etmek gibi çok ehemmiyetli işleri görmeye başlamalarıdır.
84. Risale‑i Nur’un ziyade tevessüü ehl-i dünyayı düşündürüyor; ihtiyat lâzım
Azîz, sıddık, sâdık, hàlis ve muhlis kardeşlerim!
Dört‑beş kardeşlerime ait birer kısacık konuşacağım:
Birincisi: Medrese‑i Nuriyenin mürşidi, müessisi ve müdebbiri Hacı Hâfız kardeşimizin bu defa üçüncü olarak bir teberrükünü gördük. Tâ Barla’da iken tatlı lokmaların kerâmetli, acîb bereketi ve Isparta’da İktisad Risalesi’ni tatlılaştıran iki buçuk okka balın hàrika bir hâdiseye sebebiyet vermesi (Hâşiye), bu üçüncü defa da, bin mübârek ve masûm hatırlarını ve iltifatlarını temsîl eden ve parçalanmayan bir hediyeyi göndermiş. Altmış senelik bir kaide‑i hayatiyemi, o bin hatırın hatırı için kırdım.
İkincisi: Âtıf Hasan’ın hakikaten fevkalâde yazdığı tevâfuklu Mu'cizât‑ı Kur'âniye’yi o gittikten sonra temâşâ ettim. Elimden gelseydi, herbir yaprağına mukâbil bir lira verecektim. İnşâallâh o nüsha ile binler adam istifade edip, onun hayat‑ı bâkiyesine bir çeşme hükmünde vâridât verecek. Husrev’in ve kahraman Tahiri’nin bir üçüncüsü oluyor.
163
Üçüncüsü: Risale‑i Nurun eski ve ehemmiyetli ve çalışkan bir şâkirdi olan Kâtib Osman’ın sâdık ve hikmetli rüyası ve mutâbık tâbiri onları müferrah ettiği gibi, bizleri de mesrûr eyledi. Ve o mektûbuyla, merak ettiğim şeyleri; ve Husrev ve Rüşdü, Hâfız Ali, Zühtü Bedevî, Nuri ve Nur fabrikası sâhibi, Tâhirler, Mübârekler Hey'eti, Medrese‑i Nuriye ve ümmî ihtiyarlar ve masûm çocuklar, umumlarının selâmlarını yazıyor. Biz de onlara birer birer selâm ediyoruz. Muvaffakıyetlerine ve selâmetlerine duâ ediyoruz.
Bu havâlide dahi, belki çok yerlerde, sizin fa'âliyetinizden şevke gelip Risale‑i Nur ziyâde tevessü' ettiğinden; ehl‑i dünyayı düşündürüyor, nazar‑ı dikkati celbettiriyor. Bazı ufak‑tefek ilişmek de ondan ileri geliyor.
İhtiyat her vakit olduğu gibi yine lâzımdır. Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh iki defa سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesi, Risale‑i Nur perde altında tenevvür ve tenvir eder diye işâret ediyor.
Mümkün olduğu kadar geçici rüzgârlara ehemmiyet vermeyiniz, bakmayınız. Zâten mâbeyninizde samîmî tesânüd ve meşveret‑i şer'iye, sizi öyle şeylerden muhâfaza eder. İçinizdeki şahs‑ı manevînin fikrini, o meşveretle bildirir.
Kardeşiniz ve sizinle dünyada, berzahta, âhirette müteşekkirâne iftihar eden ve edecek Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşınızSaid Nursî
164
85. Risale‑i Nur âfât-ı semaviyenin def' ve ref'ine vesiledir
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu yeni hâdise‑i taarruziyeden müteessir olmayınız. Çünkü mükerrer tecrübelerle Risale‑i Nur inâyet altındadır. Hiçbir tâife, şimdiye kadar böyle ehemmiyetli hizmette bizler kadar az meşakkatle kurtulan olmamış.
Hem geçen Ramazandaki hastalığım ve Eskişehir’deki musîbetimiz gibi çok vâkıalarla, zâhirî sıkıntılı, meşakkatli hâlât altında Risale‑i Nurun fâidesine olarak inkişafatı ve daha te'sirli fütûhâtı görülmüş. İnşâallâh, bu sıkıntılı hâdise dahi, münâfıkların aks‑i maksûduyla, Risale‑i Nurun fütûhâtını başka bir mecrâda teshîle vesile olur.
Beşinci Şuâ, – yirmibeş sene evvel mesâili yazılan, yalnız bir‑iki sahife tatbikat ilâve edilip Şuâlar’a giren Beşinci Şuâ – ellerine geçmesi ehemmiyetlidir. Fakat bunda da bir hikmet var. Belki onlara, kendi mesleklerini bildirmek ve Cehennem’e gidenin mâhiyetini bilmek için fevkalâde iktidar haricinde bir kazâ‑yı İlâhîdir, diye Cenâb‑ı Hakk’ın hikmetine ve inâyetine ve hıfzına i'timâd edip merak etmeyiniz.
Hem siz, hem onlar bilsinler ki; sadaka belâyı def'ettiği gibi; Risale‑i Nur Anadolu’dan, hususan Isparta, Kastamonu’dan âfât‑ı semâviye ve arziyenin def' ve ref'ine vesiledir. Evet Sabri’nin ﴿يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي… وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ… الخ﴾ âyetinden istihrâc ettiği mânâ, haktır ve mutâbıktır.
165
Evet, Risale‑i Nur, sefîne‑i Nuh gibi Anadolu’yu Cebel‑i Cûdî hükmüne getirip, küre‑i arzın yangınından ve tûfânından kurtulmasına bir sebebdir. Çünkü, za'f‑ı îmândan gelen tuğyan, ekserî musîbet‑i âmmeyi celbettiği gibi; îmânı fevkalâde kuvvetlendiren Risale‑i Nur, o musîbet‑i âmmeyi dâiresinin haricine bırakmaya Rahmet‑i İlâhiye tarafından vesile oldu.
Bu ehl‑i dünya, bu Anadolu halkı Risale‑i Nura girmeseler de ilişmesinler. Eğer ilişseler; yakında bekleyen yangınlar, tûfânlar, zelzeleler ve tâunların istilâsına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Mâdem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onların da lüzumsuz bir hâlde bu derece âhiretimize karışmalarında onlara felâket getirmek ihtimali kavîdir.
İşte bu sekiz aydır, hususan bu heyecan veren bu hâdisenizle beraber; şimdi yanımdaki Feyzi ile Emin ve bütün bana temâs eden dostlar şâhiddirler ki, bu sekiz ay zarfında bir tek defa ne Harb‑i Umumî’yi, ne siyaseti sormamışım. Ve odamdan işitilen radyoyu da, üç senedir dinlemedim. Hâlbuki benim, binler adam kadar dünyaya bakmak münâsebet var. Demek bize ilişen, doğrudan doğruya îmâna tecâvüz eder. Onları, Cenâb‑ı Hakk’a havâle ediyoruz. Hem ehl‑i siyasete hiç münâsebetimiz olmadığı hâlde, kat'î bilsinler ki; bu memlekette, bu asırda, milleti anarşilikten, tereddî ve tedennî‑i mutlakadan kurtaracak yegâne çaresi, Risale‑i Nurun esâsâtıdır.
Bu hâdisede sıkıntı çeken masûmlar ve üstadları bilsinler ki; ağır şerâit altında bir saat nöbet, bir sene ibâdet ve hakîki tefekkür‑ü îmâniye ile bir saati, bir sene tâat hükmüne geçtiği gibi, inşâallâh onların sıkıntıları da öyle sevâba medâr olur. Onlar da, merak ve teessürle değil, ferâh ve sürûrla karşılamalı. Fakat Hazret‑i Ali’nin (R.A.) iki defa سِرًّا بَيَانَةً ❋ سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesine binâen, biz her vakit tam ihtiyat ve tam sakınmak vaziyetini muhâfaza etmekle mükellefiz.
Risale‑i Nurun mensûbları, şuûr ve ihtiyarları haricinde birbiriyle münâsebetdâr, birbirinin hâdiseleriyle alâkadar olduğuna bir delil de bugünlerde oldu. Şöyle ki:
166
Oradaki hâdisenin vukû'undan bugüne kadar, buradaki muhtelif tabakalardaki talebelerin vaziyetleri ehemmiyetli bir hâdise yüzünden değişmiş gibi çekinmek ve münâfıkların nazarını kendilerine ve bizlere celbetmemek için bir tevakkuf devresi geçti. Ben de hayret ediyordum. Hem, Nazîf gibi birkaç zâtın rüyalarının tâbirleri, sizin hâdiseniz olduğunu anladık.
Umum kardeşlerimize birer birer ve bilhassa musîbet‑zedelere selâm ve duâ ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, onları çabuk kurtarıp vazifelerinin başına göndersin, âmîn.
86. Harama nazar unutkanlık verir; bu dünya dârü’l‑hizmettir, dârü’l-ücret değil
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ كَلِمَاتِ الْقُرْاٰنِ وَحُرُوفَاتِهَا
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de kuvvetli, fa'âl, sebatkâr arkadaşlarım!
Bugünlerde benimle altı adam, başta Marangoz Ahmed, âhirinde ben, manevî ihtara binâen birer mes'eleye medâr olmuşuz.
Birincisi: Fa'âl, cidden çalışkan, Risale‑i Nur ve Medrese‑i Nuriye talebelerinden Marangoz Ahmed’in mektûbunda Eşref nâmında on yaşında bir masûm çocuğun; köyünü, malını terkedip, iki gün mesâfeden gelip, hiç yazı yazmadığı hâlde, on gün zarfında Risale‑i Nuru yazmaya muvaffak olması, Risale‑i Nurun bir kerâmeti olduğu gibi, Medrese‑i Nuriyenin de hàrika bir çiçeğidir deniliyor.
167
Evet, biz de deriz ki: Maddî bir kışta güzel çiçeklerin açılmasıyla bir hàrika kudret olduğu gibi; bu asrın manevî ve dehşetli kışında, Sava karyesinin, yani Sava şeceresi bin güzel çiçekler ve Cennet meyveleri açması ve Isparta memleket bahçesi, binler gül‑ü Muhammedî (A.S.M.) çiçekleri açması; (Hâşiye) elbette hàrika bir mu'cize‑i rahmet ve bu memlekete hàrika bir kerâmet‑i inâyet-i Rabbâniye ve Risale‑i Nur talebelerine hàrikulâde bir ikram‑ı İlâhîdir diye i'tikàd edip, Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ederiz.
Marangoz Ahmed’in mektûbunda Dârıviran Köyü’nün eski zamanın çalışkan talebelerini andıran fedâkâr talebeler, bizi ve eski zaman talebelerini tahassürle yâdeden medreseden yetişme, Risale‑i Nur talebelerine derin bir sürûr verdi. Medrese‑i Nuriyenin hanımlar talebeleri; evrâd‑ı Kur'âniye ile duâlarıyla, evrâdlarıyla çalışkan kalemlere manevî yardımları çok güzeldir. Bu havâlideki hanımlara da tam bir ders olur. Cenâb‑ı Hak, onlardan ve o medresenin umum talebelerinden ve üstadlarından ebeden râzı olsun.
Ahmed’in rüyası çok mübârek ve güzeldir. Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) kuvvetli sadâsını işitmek, İsevîlerden kuvvetli bir imdâd Hizbü'l‑Kur'ân’a iltihak etmeye işâret olabilir.
İkinci Adam ve Mes'elesi: Risale‑i Nur talebelerinden bir genç hâfız, pek çok adamların dedikleri gibi dedi: “Bende unutkanlık hastalığı tezâyüd ediyor, ne yapayım?”
Ben de dedim: “Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünkü rivâyet var. İmâm‑ı Şâfiî’nin (R.A.) dediği gibi, Haram nazar, nisyan verir.”
Evet, Ehl‑i İslâm’da nazar‑ı haram ziyâdeleştikçe, hevesât‑ı nefsâniye heyecana gelip, vücûdunda sû‑i isti'mâlât ile isrâfa girer. Haftada birkaç defa gusle mecbur olur. Ondan, tıbben kuvve‑i hâfızasına za'f gelir.
168
Evet, bu asırda açık‑saçıklık yüzünden, hususan bu memâlik‑i hârrede o sû‑i nazardan sû‑i isti'mâlât, umumî bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlıyor. Herkes, cüz'î, küllî o şekvâdadır. İşte, bu umumî hastalığın tezâyüdüyle, Hadîs‑i Şerîfin verdiği müdhiş bir haberin te'vili, ucunda görünüyor. Fermân etmiş ki: “Âhirzamanda, hâfızların göğsünden Kur'ân nez'ediliyor, çıkıyor, unutuluyor.” Demek bu hastalık dehşetlenecek, hıfz‑ı Kur'ân’a bu sû‑i nazarla bazılarda sed çekilecek; o hadîsin te'vilini gösterecek.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Üçüncü Adam ve Mes'elesi: Bizlerle pek çok alâkadar bir zât, çok defa dehşetli şekvâ ediyor ki: “Ben adam olamıyorum, gittikçe fenâlaşıyorum, manevî hizmetlerimin neticelerini göremiyorum” diye medet istiyor. Ona yazıyoruz ki:
“Bu dünya dâru'l‑hizmettir; ücret almak yeri değildir. A'mâl‑i sâlihanın ücretleri, meyveleri, nurları; Berzahta, Âhiret’tedir. O bâkî meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, Âhiret’i dünyaya tâbi etmek demektir. O amel‑i sâlihin ihlâsı kırılır, nuru gider. Evet, o meyveler istenilmez, niyet edilmez. Verilse teşvik için verildiğini düşünüp şükreder.”
Evet bu asırda, bir‑iki mektûbda beyân edildiği gibi, o derece hayat‑ı dünyeviye damarına dokunmuş ve yaralamış ve heyecana getirmiş ki; mübârek ve ihtiyar ve hoca ve ehl‑i salâhat olan bir zât dahi, dünyada bir nev'i hayat‑ı uhreviye ezvâkını istiyor; birinci derecede, zevk‑i hayat onda hükmediyor.
Dördüncüsü: Bizimle alâkadar bir zât, pek çokların şekvâ ettikleri gibi, eskiden şiddetli bir tarîkatta okuduğu evrâdındaki zevk ve şevkini kaybettiğini ve sıkıntı ve uyku galebe ettiğini müteessifâne şekvâ etti. Ona dedik:
169
Maddî hava bozulduğu vakit nasıl ki sıkıntı veriyor, asabî sînelerde inkıbaz hâli başlıyor. Öyle de, bazen manevî hava bozuluyor. Hususan maneviyattan yabânîleşmiş bu asırda ve bilhassa hevesât ve müştehiyât‑ı nefsâniyeyi taammüm etmiş memleketlerde ve hususan şühûr‑u muharreme ve şühûr‑u mübârekede manevî havayı tasfiye eden Âlem‑i İslâmın intibâh ve teveccüh‑ü umumîsi, o mübârek şühûrun gitmesiyle tevakkuf etmesinden fırsat bulup, havayı bozan dalâletlerin te'sirleri zamanında ve bilhassa kış tazyîkatı altında, bir derece hayat‑ı dünyeviye ve hevesât‑ı nefsâniyenin tasallutlarının noksaniyetinden, Ehl‑i İslâm ve ehl‑i îmânda, hayat‑ı uhreviyeye çalışmak iştiyakı, baharın gelmesiyle hayat‑ı dünyeviyenin ve hevesât‑ı nefsâniyenin inkişafıyla o iştiyak‑ı uhreviyeyi gizlemesi ânında elbette böyle kudsî evrâdlarda zevk, şevk yerinde, esnemek ve fütûr gelir. Fakat, mâdem خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrıyla; meşakkatli, külfetli, zevksiz, sıkıntılı a'mâl‑i sâliha ve umûr‑u hayriye daha kıymetli, daha sevâblıdır. O sıkıntıda, o meşakkatteki ziyâde sevâbı ve makbûliyeti düşünüp, sabır içinde mesrûrâne şükretmek gerektir.
Beşincisi: Risale‑i Nurun bir talebesi, Risale‑i Nura çalışmadığının bir sebebi, derd‑i maîşetin ziyâdeleşmesi olduğunu söyledi. Biz de ona dedik: Risale‑i Nura çalışmadığın için derd‑i maîşet sana şiddetlendi. Çünkü bu havâlide her talebe itiraf ediyor ve ben de ediyorum ki: Risale‑i Nura çalıştıkça, yaşamakta kolaylık ve kalbde ferâhlık ve maîşette sühûlet görüyoruz.
Altıncısı: Bu bîçâre Said’dir. Herkesin arzu ettiği ve istediği ve ferâhla kabûl ettiği şahsına karşı hürmet ve muhabbet ve sohbet, – fakat Risale‑i Nura taalluk eden noktalar haricinde – bana ağır geliyor, beni sıkıyor, müteessir oluyorum. Tahmin ediyorum ki, Risale‑i Nurun yüksek hâsiyetleri ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsinin pek büyük meziyetleri, şahsım gibi meslek‑i aczde fazla ileri giden bir âciz ve bîçârenin zaîf omuzuna o dağ gibi mânâlar yüklense altında ezilir, sıkılır diye anladım.
170
Bu âhirki iki mes'elede pek kısa kesmeye kağıt mecbur etti. Nur, Gül, Lütfi’nin kahraman vârisleri, Mübârekler Yüksek Hey'eti ve Medrese‑i Nuriye ve masûmlar ve ümmî ihtiyarların herbirisine binler selâm ediyoruz.
Duânıza muhtaç, size müştâk kardeşiniz Said Nursî
87. Risale‑i Nur bir yerde tevakkuf etse de, başka yerlerdeki fütuhatı o tevakkufun yerini tutar. Kur’ân hizmeti bize siyaseti yasak etmiş
Azîz, sıddık, sarsılmaz, yılmaz, sebatkâr, fedâkâr kardeşlerim!
Böyle şiddetli taarruzlara karşı sizi teşci'e lüzum görmüyorum. Sizin kuvvetli metânetiniz ve Risale‑i Nura gelen her hâdise‑i elîmenin altında bir inâyet ve rahmet bulunduğuna i'tikàdınız, teşci'inize kâfîdir, biliyoruz. Yalnız bir noktayı merak ediyorum. Elde edilen bütün Risale‑i Nur, yalnız bir takım mıdır ve kimin imiş, anlamak istiyorum. Her kim ise merak etmesin. Daha ehemmiyetli makamlarda onun hesabına fütûhât yaparlar, sevâb kazandırır. Ona, bir takım Risale‑i Nur tedârik edilebilir. Hem tevkîf altında kimse var mı? Hem, ona havâle edilen hoca kimdir?
Sâniyen: Sabri ile Hâfız Ali’nin re'yi ile teshîl‑i muhâbere için verdiği karar ile bazen Atabey yoluyla muhâbereyi onlar gibi biz de kabûl ettik. Lütfi’nin bir vârisi Abdullâh Çavuş nâmıyla, adresiyle gönderilecek.
Sâlisen: Sabri’nin mektûbunda, tevâfuklu yazdığı Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Risale‑i Nur hakkındaki istihrâcı bizi fevkalâde mesrûr eyledi. Hasan Âtıf’ın bize yazdığı şa'şaalı ve câzibedâr Mu'cizât‑ı Kur'ânı esâs yapıp, sâir risalelerde, i'câz‑ı Kur'ân’ın nüktelerine dair mebâhisi ona zeyiller şeklinde ilhâk ettik, güzel bir sûrete geldi.
171
Ezcümle: Âyetü'l‑Kübrâ’nın Kur'ân’a dair Onyedinci Mertebesi, Yirminci Söz ve Sûre‑i Feth’in âhirki âyetin mu'cize olduğuna dair Yedinci Lem'a ve Fihristenin Rumûzât‑ı Semâniye’ye dair mühim parçaları ve Kenzü'l‑Arş’ın iki nüktesi gibi parçalar o zeyillere girmiş. Aynen Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin Zeyilleri gibi parlamış. Nurlar santralı Sabri, o yazdığı güzel Mu'cizât‑ı Kur'âniye’yi inşâallâh onlarla tam güzelleştirir.
Râbian: Merhum Lütfi’nin hakîki ve pek ciddi bir vârisi olan Abdullâh Çavuş’un mektûbu, onun derece‑i sadâkat ve ihlâsını ve irtibatını gösterdi. Her vakit İslâmköylü Abdullâh ile o Abdullâh Çavuş’u duâda beraber yâdediyordum. Elhak, o makama lâyık olduğunu gösteriyor. İstediği Fihristenin musahhah son kısmı inşâallâh ona gönderilecek. Fakat zannettiği gibi çok tashihât edilmemiş. Çünkü, taksimü'l‑a'mâl sûretiyle, o mübârek kardeşlerimin yazılarını mübârek yâdigâr gördüm ve değiştirmeye kıyamadım.
Hâmisen: Bugünlerde, o hâdisede, Risale‑i Nurun bir derece tevakkufuna ve dünyaya bakmaya ve yirmi senedir konuşmadığım adamlarla konuşmağa ve Hizmet‑i Kur'âniye noktasında memnû' olduğumuz siyasete temâs etmeğe mecbur olacağım diye endişeden gelen şiddetli bir teessürden zâhiren görülmez, ma'nen tehlikeli bir hastalık bana taarruz etti. Müstemir âdetimi bitamâm yerine getiremediğimden, yine Ramazan hastalığı gibi, ben kardeşlerimden, yine manevî muâvenetlerini çok ricâ ediyorum. Fakat merak etmeyiniz, yatakta değilim. Yalnız fazla yazılan nüshaları tashih edemiyorum.
172
Sâdisen: Risale‑i Nur bir cebhede tevakkuf etse de, başka cebhelerde fütûhâtı o tevakkufun yerini tutar. Hattâ bu hâdise münâsebetiyle burada bir derece ihtiyata binâen tevakkufa niyet edip tervîc ettiğimiz hâlde; bil'akis Isparta tevakkufuna karşı, buralarda inkişafat ile tezâhür etti.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
En ziyâde bize nezâretle, bizimle ve siyasetle alâkadar mühim bir memur yanıma geldi. Ona dedim ki:
Bu onsekiz senedir sizlere müracaat etmedim ve hiçbir gazete okumadım; bu sekiz aydır, bir defa cihanda ne oluyor, diye sormadım; üç senedir burada işitilen radyoyu dinlemedim; tâ ki kudsî hizmetimize manevî zarar gelmesin. Bunun sebebi şudur ki: Îmân hizmeti, îmân hakàikı, bu kâinâtta herşeyin fevkındedir, hiçbir şeye tâbi ve âlet olamaz. Fakat, bu zamanda, ehl‑i gaflet ve dalâlet ve dinini dünyaya satan ve bâkî elmasları şişeye tebdil eden gâfil insanlar nazarında o hizmet‑i îmâniyeyi hariçteki kuvvetli cereyanlara tâbi veya âlet telâkki etmek ve yüksek kıymetlerini umumun nazarında tenzîl etmek endişesiyle, Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmeti, bize kat'î bir sûrette siyaseti yasak etmiş.
Sizler ey ehl‑i siyaset ve hükûmet! Evhâm edip bizlerle uğraşmayınız. Bil'akis teshîlât göstermeniz lâzım. Çünkü hizmetimiz, emniyet ve hürmet ve merhameti te'sis ile hem âsâyişi, hem inzibatı, hem hayat‑ı ictimâiyeyi anarşilikten kurtarmaya çalışıp, sizin hakîki vazifenizin temel taşlarını tesbit ediyor, takviye ve te'yid ediyor.
Sâbian: Hâfız Ali’nin mektûbunda bazılara hitâben yazdığımız bir mektûb ile ve hâdise‑i hâzıra dair hafif geçeceğine ait son mektûb, bugünden bir hafta evvel postaya verilmiş. Hâfız Ali, yoldaki o iki mektûbu okumuş gibi mektûbunu yazması, sadâkatinin bir lem'a‑i kerâmeti olduğu gibi; aynı günde, – hiç vukû' bulmamış – yanıma ehemmiyetli büyük bir memur‑u siyâsî gelmesini Nazîf’in arkadaşlarından Köroğlu Ahmed rüyada aynen görüp, o memurdan üç saat evvel rüyayı bize hikâye edip tâbir istedi; tâbiri, te'vilsiz çıktı.
173
Umum kardeşlerimize birer birer, hususan musîbet‑zedelere selâm ve duâ ederiz.
88. Risale‑i Nur’a hizmet Sünnet-i Seniyyenin ihyasına medardır
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye ve îmâniyede sebatkâr, sarsılmaz, yılmaz arkadaşlarım ve bu misâfirhâne‑i dünyada şefkatkâr ve fedâkâr ve vefâdâr yoldaşlarım!
Bu defa Nur fabrikasının sâhibiyle ve tam bir muâvini ve tam bir Husrev olan kahraman Tâhir’in beşâretli mektûbları ve Medrese‑i Nuriyenin kahramanlarından Marangoz Ahmed’in ikinci rüyası ve üçüncü rüyanın âhirinde, ma'lûm musîbetin akabinde sarsılmayan fa'âl Hâfız Mehmed’in, çocuklara hatim duâsını yapması ve Risale‑i Nur’u okutması, üstümüzden dağ gibi manevî ağırlıkları kaldırdılar. Cenâb‑ı Hak, sizleri ve onları âfât‑ı maneviye ve maddiyeden muhâfaza etsin, âmîn.
Marangoz Ahmed’in ikinci rüyası, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile alâkadarlık ve sürûrlu olduğu cihetinden rüya‑yı sâdıka olduğuna, o Medrese‑i Nuriyenin civarlarındaki kardeşlerin ve hemşirelerin maddî hizmetleri canlı ve rûhlu bir sûret alıp, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet‑i Seniye’sinin ihyâsına medâr olacağına işâret verdiği münâsebetiyle, mektûbunuzu almadan iki gün evvel gördüğüm bir rüyayı beyân ediyorum. Şöyle ki:
Gördüm: Şimdiki reis veya şimdiki reisler, tanıdığım ehemmiyetli bir‑iki hocaya, hilâfet rütbesini ve mes'elelerini tatbik etmeye ve hilâfet, o hocalara veya reislere hangisine verileceğini rüyada anladım. Ve o netice‑i kararları bana göstermek için, bana karşı geldiklerini gördüm. Sonra uyandım. Sabahleyin kardeşlerime söyledim.
174
Dedim: Allâhu a'lem, Isparta havâlisinde, Risale‑i Nurun maddî mağlûbiyeti içinde manevî bir gâlibiyeti olmuş ki; büyük makàmât‑ı resmiyede en mühim mesâil‑i İslâmiye medâr‑ı bahs olacak.
Biz Isparta’da, o musîbetin ne derece ileri gittiğini bilemediğimizden ve çoktan beri de ne hâl‑i âlemden ve ne de resmî hâlden anlamayıp dinlemediğimiz hâlde, bu rüyanın, rüya‑yı sâdıka olduğuna bir emâre olan, beni bir gün baktırdı. O emâre şudur ki:
Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir talebesi Ankara’dan gelip, ben sormadan dedi: “Reis Kur'ân’a yeni bir tefsir yazmayı emretmiş, o da yazıyormuş.”
Hem söylemiş ki: Dâhiliye Vekili, yirmi senelik bir âdete muhâlif olarak, “Dinsiz bir millet yaşayamaz…” diye din lehinde beyânâtta bulunduğunu ve Maârif Nâzırı da, âdâb‑ı İslâmiye lehinde, eski prensiplerine muhâlif olarak beyânâtta bulunduğu gibi, ehemmiyetli bir değişikliği ihsâs ettiğinden; kulağımı kapadığım sekiz aydan sonra, bu rüya hatırı için, bu haberleri aldım. Bunun sebebini anlamak cidden arzu ettim. Birden ihtar edildi ki:
Ehl‑i dalâlet, memur‑u siyâsiyeyi aldatıp, Risale‑i Nur aleyhinde genişçe, buradan oraya kadar bir dâire içinde taarruz edip, derece‑i kuvveti anlamak istediler. Gördüler ki, sökülmeyecek, mağlûb edilmeyecek bir kuvvette gördüklerinden, ehemmiyetli büyük makàmât‑ı resmiyede, mâhiyetini medâr‑ı bahs ve dikkat ettiklerinden, bilmecbûriye, bir nev'i musâlahaya yol hazırlamak ve şimdiye kadar hakikat ve hikmete muhâlif olarak, iyilikleri ölen reise ve fenâlıkları millete, orduya vermek yerinde, o hatâ‑yı azîmeye bedel, bütün fenâlıkları ölene verip, kendilerini bir derece o dehşetli hatîâttan kurtarmak çaresini aramaya, bir zemin teşkil etmeye çalışmış ki; hem rüya, hem bu haberler haber veriyor.
Birinci, ikinci Hulûsilerin müşterek mektûbları, bu iki rükn‑ü mühimmenin gayretleri, sadâkatleri çelikten daha metîn olduğu her hâdise ile gösteriliyor.
Said Nursî
175
89. Habbe, Katre, Şemme, Hubab, Şule, Zühre, İşaratü’l‑İ'caz, Talikat, Kızıl İcaz Risale-i Nur’un birer parçasıdır
Azîz, sıddık, sebatkâr kardeşlerim ve hakîki vârislerim!
Bugünlerde, Risale‑i Nura sû‑i kasd edenlerin ve sizlere sıkıntı verenlerin haklarında, bana verdiği bir hiddet neticesinde bedduâya teşebbüs ettim. Birden Isparta’ya kıyamadım. Kaç defadır niyet ettim, Isparta’daki iyilerin yüzünden sû‑i kasdcılar kurtuldular. Kıyamadım, bedduâ yerine: “Yâ Rab! Mâdem Isparta, Risale‑i Nurun bir Medresetü'z‑Zehrâ’sıdır. Sen oradaki fenâ memurları dahi ıslah eyle ve hüsn‑ü âkıbet ver.” diye duâ eyledim ve ediyorum.
Sâniyen: Bugünlerde Salâhaddin’in İstanbul’dan getirdiği Habbe, Katre, Şemme, Hubâb gibi Arabî risalelere baktım, gördüm ki; Yeni Said’in doğrudan doğruya harekât‑ı kalbiyesinde müşâhede ettiği hakikatler, Risale‑i Nurun çekirdekleri hükmündedir. Zâten bunlar hem Şu'le ve Zühre, Risale‑i Nurun Arabî parçalarıdır. Onlar, doğrudan doğruya benim nefsimin dersi olduğu için Arabî ve kısa ibarelerle ifâde edilmiş; başka adamlar nazara alınmamış.
O zaman, başta Şeyhülislâm ve Dâru'l‑Hikmet âzâları ve İstanbul’un büyük âlimleri, tahsin ve takdirle karşıladılar. Bunlar Yeni Said’in eserleri olduğundan, Risale‑i Nurun eczâlarıdırlar. Eski Said’in ise, Arabî risalelerinden yalnız İşârâtü'l‑İ'câz, Risale‑i Nurda en mühim bir mevki almış.
Hem her iki Said’in iştirâkiyle, bir tek Ramazanda iki hilâl ortasında te'lif edilen ve kendi kendine, ihtiyarım haricinde bir derece manzûm şeklini alan ve İşârâtü'l‑İ'câz kıt'asında ve elli‑altmış sahife bulunan Türkçe olarak Lemeât nâmındaki risale dahi Risale‑i Nura girebilir. Maatteessüf bir nüsha elde edemedim. Herkesin hoşuna gittiği için, matbu' nüshaları kalmamış.
176
Hem Eski Said’in ilm‑i mantık noktasında bir şâheser hükmünde bulunan, gayr‑ı matbu' Ta'likàt’tan süzülen i'câzlı bir îcâz‑ı hàrikada müdakkik ulemâları hayret ve tahsinle dikkate sevkeden matbu' Kızıl Îcâz nâmındaki risale‑i mantıkıye Risale‑i Nurla bağlanmasına ve şâkirdlerinin, âlimler kısmının nazarına göstermek lâyık gördüm; fakat çok derindir. Bugünlerde, Feyzi’ye bir parça ders verdim. Belki bir zaman Feyzi kendisi, başkasının da anlaması için dersini Türkçe kaleme alacak…
90. Açlık musibetinin en önemli sebebi küfran‑ı nimet ve şükürsüzlüktür
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bugünlerde, Risale‑i Nur talebeleri hesabına gayet ehemmiyetli, endişeli bir suâl‑i manevî kalbime ihtar edildi. Sonra anladım ki, ekser Risale‑i Nur talebelerinin lisân‑ı hâlleri bu suâli soruyor ve soracaklar. Birden bir cevab hâtıra geldi. Feyzi’ye söyledim. Dedi: “Hiç olmazsa icmâlen kaydedilsin.”
Endişeli suâl: Bu âhirzaman fitnesinde açlık ehemmiyetli bir rol oynayacak. Onunla ehl‑i dalâlet, bîçâre aç ehl‑i îmânı, derd‑i maîşet içinde boğdurup, hissiyat‑ı diniyeyi ya unutturup ya ikinci, üçüncü derecede bırakmaya çalışacak diye, rivâyetlerden anlaşılıyor. Acaba, herşeyde hattâ kaht azâbında ehl‑i îmân ve masûmlar için bir vech‑i rahmet ve kader‑i İlâhî cihetinde adâlet olduğu, bunda ne tarzda olur? Ve ehl‑i îmân, hususan Risale‑i Nur talebeleri bu musîbete karşı îmân ve âhiret hesabına ne cihetle istifade edip nasıl davranacaklar ve mukâvemet edecekler?
177
Elcevab: Şu musîbetin en ehemmiyetli sebebi, küfran‑ı ni'met ve şükürsüzlük ve ni'met‑i İlâhiye’nin kıymetini takdir etmemeklikten gelen bir isyan olduğundan, Âdil‑i Hakîm, ni'metinin, hususan gıdâ kısmının, hususan hayat noktasında en büyük ni'met olan ekmeğin hakîki lezzetini ve çok ehemmiyetli kıymetini ve ni'metiyet noktasında fevkalâde derecesini göstermekle, hakîki şükre sevketmek hikmetiyle, Ramazan gibi; riyâzet‑i diniyeye riâyet etmeyen şükürsüz insanlara bu musîbeti verip, aynı hikmet için adâlet etmiş.
Ehl‑i îmân, ehl‑i hakikat, hususan Risale‑i Nur talebelerinin vazifesi; bu musîbetli açlığı, Ramazan riyâzet‑i diniyesinin tarzındaki açlık gibi vesile‑i ilticâ ve nedâmet ve teslîmiyet yapmaya çalışmaktır. Ve zarûret bahânesiyle dilenciliğe ve hırsızlığa ve anarşiliğe yol açmasına meydân vermemektir. Ve aç fakirlere acımayan bir kısım zengin ve bazı ehl‑i maaş dahi Risale‑i Nuru dinleyip, bu mecburî açlık hissiyle açlara merhamete gelip, zekâtla yardımlarına koşmaktır.
Ve nefsini güzel yemeklerle şımartan, serkeş eden ve hevesât‑ı rezîle ve tuğyanlara sevkedip sarhoş eden gençler dahi, Risale‑i Nurun irşadıyla, bu hâdiseden merdâne istifade ederek, fuhşiyât ve günahlardan ellerini bir derece çektiği ve nefislerinin zevklerini ve pisliklere karşı galeyânlarını kırdığı vesilesiyle tâate ve hayrata girip, o hâdiseyi kendi aleyhlerinden çıkarıp lehlerinde isti'mâl etmektir.
Ve ehl‑i ibâdet ve salâhat dahi, ekser insanların aç kaldığı bu zamanda ve çok karışmış ve haram ve helâl fark edilmeyecek bir tarza gelmiş ve şübheli mal hükmünde ve ma'nen müşterek olan erzâk‑ı umumiyeden helâl olmak için mikdar‑ı zarûret derecesine kanâat ediyorum diye bu mecburî belâya bir riyâzet‑i şer'iye nazarıyla bakmaktır. Kader‑i İlâhiye’ye karşı şekvâ ile değil, rızâ ile karşılamaktır.
Umum kardeşlerime, hususan musîbet‑zedelere çok selâm ve selâmetlerine duâ ediyorum.
178
Sabri kardeşim! Seni tevkîl edip selâm gönderenlere, ben de seni tevkîl ediyorum. Onlara birer birer selâm ediyorum. Senin bu defaki mektûbun gerçi geç geldi, fakat birkaç noktada beni çok memnun etti. Sabri’nin, elmas ve çelik gibi metânetini ve isabet‑i fikrini gösterdi. Mâdem Hâfız Ali ile siz, Atabey yoluyla muhâbere etmeyi münâsib görmüşsünüz; Atabey’de Abdullâh Çavuş’un veya münâsib gördüğünüz birisinin adresini bildiriniz.
Abdullâh Çavuş’un, sizin nâmınıza istediği “Onuncu Şuâ” nâmındaki Fihriste’nin ikinci cildini yazdırdık ve Hizbü'l‑Ekber-i Nuriye’yi Feyzi yazdı; yakında inşâallâh göndereceğiz.
Said Nursî
91. Risale‑i Nur’un telifi, ihtiyarımız dairesinde değildir
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu defa Sabri ve Hâfız Ali’nin mektûbları, Risale‑i Nurun fevkalâde bir kerâmetini ve hàrika kuvvetini gösteriyor. Medrese‑i Nuriyenin çalışkan ve gayyûr talebeleri birkaç gün zarfında, Hâfız Mehmed’in zâyi' olan kitaplarına mukâbil umumunun yazılmasını ve ona verilmesini taahhüd edinmelerine, bu havâlideki şâkirdleri fevkalâde mesrûr eyledi.
Hâfız Ali’nin tahkîkatına gelenlerin, “Mağazalarda kağıt kalmadı. Risale‑i Nur şâkirdleri kağıdı bitirdiler.” diye demeleri ve Mehmed Zühtü’nün kitapları kendine iâde edilmeleri, Risale‑i Nur şâkirdlerini müftehirâne teşci' ve teşvik eden bir hâdisedir.
Sabri mektûbunda, “İki‑üç senedir Risale‑i Nur, te'lif cihetinde tevakkuf devresini geçiriyor.” diye hikmetini soruyor. Bunun cevabı uzundur. Hem te'lif, ihtiyarımız dâiresinde değil. Hem, Risale‑i Nur şâkirdlerinin te'liften hisseleri kalmak için, bazı ehemmiyetli esbâb ve ârızalar mâni oldu.
Burada başta Âsiye olarak Ulviye, Lütfiye gibi çok çalışkan hanım şâkirdler, Medrese‑i Nuriyedeki hemşirelerine ve selâm gönderen Sabri’nin refîkasına, hem kardeşlerine arz‑ı hürmet ve selâm ve duâ ederler.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz.
179
92. Hizbü’l‑Ekber ve Virdü’l-Azam’ın İstanbul'da neşre hazırlanması. Zaman şahsiyet ve enaniyet zamanı değil; cemaat zamanıdır
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Kahraman Tahiri’nin ve Kâtib Osman’ın mektûbları hakikaten benim için bir ilâç hükmüne geçti. Yarım maddî, yarım manevî endişe hastalığına bir tiryâk hükmüne geçti. Cenâb‑ı Hak, onlardan ve sizlerden ebeden râzı olsun. Evet, azm ve sebatınız ve ihlâs ve ciddiyetiniz, ehl‑i dünyayı mağlûb etmiş ve ediyor. Yoksa bir tek Tesettür Risalesiyle yüzyirmi adamı tevkîf edenleri, yüzotuz risale ile bir tek adamı tevkîf edemediklerinin sebebi; ihlâsınız ve metânetinizdir, hükmediyor.
Tahiri’nin, Hizbü'l‑Ekber ve Virdü'l‑A'zam’ı tab' için İstanbul’a gitmesini bütün rûhumuzla onu tebrik ve muvaffakıyetine duâ ediyoruz. İstanbul’da, Şefîk’ten başka Risale‑i Nurla ciddi alâkadarlar çoktur; fakat adreslerini bilmiyorum. Yalnız, Barlalı Hacı Bekir ve İnebolulu, icra dâiresinde bulunan Hâfız Emin ve Gönenli Mehmed Efendiyi de Şefîk vâsıtasıyla bulabilir. İstanbul dostları münâsebetiyle, meşhûr bir vâiz benim ile görüşmek için gelmiş, görüşemeden gitmiş. Bir zâta yazılan bir mektûbun sûreti size gönderiliyor; belki oradaki bazı adamlar, bu adam gibi o hitâba muhtaçtırlar.
İstanbul’a uğrayan Risale‑i Nur şâkirdleri senin gayret ve ciddiyetini ve te'sirli va'zını bize haber verdiler. Senin gibi metîn ve hàlis bir zâtı, Risale‑i Nur dâiresinde görmek arzu ediyorlar. Ben de onlar gibi cidden seni Risale‑i Nur dâiresinde görmek istiyorum. Bilirsin ki, iki elif ayrı ayrı olsa iki kıymeti var; bir çizgi üstünde omuz omuza verse, onbir kıymet aldığı gibi, senin te'sirli nasihatinle ihzar ettiğin hizmet‑i îmâniye tek başıyla kalsa, şimdiki tehâcümât‑ı müttehideye karşı dayanması çok müşkül; eğer Risale‑i Nurun hizmetine iltihak etse, o iki elif gibi; onbir, belki yüz onbir kıymetinde ve kuvvetinde olacak ve karşıdaki ittifak etmiş dalâletlere karşı dayanacak.
180
Bu zaman, ehl‑i hakikat için, şahsiyet ve enâniyet zamanı değil. Zaman, cemâat zamanıdır. Cemâatten çıkan bir şahs‑ı manevî hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sâhib olmak için bir buz parçası hükmündeki enâniyet ve şahsiyetini o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa, o buz parçası erir, zâyi' olur; o havuzdan da istifade edilmez.
Hem mûcib‑i taaccüb, hem medâr‑ı teessüftür ki; ehl‑i hak ve hakikat ittifaktaki fevkalâde kuvveti ihtilâf ile zâyi' ettikleri hâlde; ehl‑i nifâk ve ehl‑i dalâlet, meşreblerine zıd olduğu hâlde, ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar. Yüzde on iken, doksan ehl‑i hakikati mağlûb ediyorlar.
93. Risale‑i Nur dairesi sarsılmaz bir sadâkat ve kırılmaz bir metanet ister
Azîz kardeşlerim!
Bu dakikada; Husrev, Rüşdü, Re'fet, Isparta’nın Hâfız Ali’si askerlikten ne vakit geleceklerini merak ediyorum. Hususan Husrev’in kalemi, ne vakit Risale‑i Nurun fâtihâne intişarına kavuşacak diye bilmek istiyorum. Onlara da selâmımı tebliğ ediniz.
Şimdi, bundan on dakika evvel, cesurca, fakat kalemsiz iki adam, Risale‑i Nur dâiresine biri birisini getirdi.
Onlara dedim ki: “Bu dâirenin verdiği büyük neticelere mukâbil, sarsılmaz bir sadâkat ve kırılmaz bir metânet ister. Isparta kahramanlarının gösterdikleri hàrikalar ve cihan‑pesendâne hidemât‑ı Nuriyenin esâsı; hàrika sadâkatleri ve fevkalâde metânetleridir. Bu metânetin birinci sebebi; kuvvet‑i îmâniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi; cesâret‑i fıtriyedir.”
Onlara dedim: “Sizler cesâretle ve efelikle tanınmışsınız ve dünyaya ait ehemmiyetsiz şeyler için fedâkârlık gösterirsiniz; elbette Risale‑i Nurun kudsî hizmetinde ve cihana değer uhrevî neticelerine mukâbil, merdâne ve fedâkârâne cesâret ve metânet gösterip sadâkatinizi muhâfaza edersiniz.” dedim. Onlar da tam kabûl ettiler.
181
94. Kahraman Tahir’in özellikleri
Azîz, sıddık kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de kuvvetli arkadaşlarım!
Bu defa kahraman Tâhir’i umumunuz nâmına gördüm ve onda, bir Lütfi, bir Hâfız Ali, bir Husrev ve bir Said (fakat genç Said) müşâhede ettim. Cenâb‑ı Hakk’a çok şükrettim. Bu defa onun kokusunu alıp, o daha gelmeden benim yanıma gelen komiser ve taharrî adamları münâsebetiyle, benden, talebeler tarafından suâl edilen bir mes'ele; belki size de bir fâidesi var diye gönderildi.
95. Risale‑i Nur emniyet-i umumiyeyi temin ettiği gibi, dinin şan, şöhret, makam gibi şahsî menfaatlere alet edilmesini de engeller
Dâimî Hizmetinde Bulunan Risale‑i Nur Şâkirdleri Tarafından Edilen Bir Suâle Cevaptır
Suâl: Bu kadar zaman hizmetinizde bulunuyoruz. Dünyaya, hayat‑ı ictimâiyeye ve siyasete dair bir alâkanızı, merakınızı görmedik. Dâima îmân ve âhiret dersinden başka bir meşgalenizi görmüyoruz. Öyle anlamışız ki, bu onsekiz senedir vaziyetiniz böyle imiş. Nedendir ki; Isparta’da hiçbir şey yokken memleketi heyecana getirip sizi mahkemeye verdiler. Ve yüz arkadaşınızı, dört ay mahkeme tahkîkatı neticesinde dünya ile, siyaset ile alâkaya dair hiçbir şey bulamadılar. Yalnız kendilerini ve mahkemelerini ebedî mahcûb edecek bir bahâne buldular ve yüzden, yalnız beş‑on adama beş‑altı ay ceza verdiler. Hem burada altı seneden ziyâde karakolun nezâreti ve nazarı altında oturduğun odanın pencereleriyle dâima senin her vaziyetin karakolca görüldüğü hâlde; bundan iki‑üç ay evvele kadar her vakit gizli, âşikâre seni tarassud, kaç defa taharrî etmeleri, dostları senden kaçırmak için tahkîkatlarla sana en mühim ve karışık bir siyasetçi gibi bakmaları nedendir?
Biz bundan hem müteessir, hem mütehayyiriz. Ancak, iki‑üç aydır yanınıza serbest gelebiliyoruz. Evvelde korkarak, gizli gelebilirdik. Bu mes'eleyi bize izâh et.
Elcevab: Ben de sizin gibi, belki sizden çok ziyâde bu vaziyetten hem hayret, hem taaccüb ediyordum. Bu suâlinizin izâhlı cevabı, Yirmiyedinci Lem'a olan mahkemeye karşı müdafaât lem'asıyla, Onaltıncı Mektûb risalesidir. Şimdilik kısaca bir‑iki esâs beyân ediyorum.
182
Birincisi: Âsâyişi te'min ve idare memurları, inzibat polisleri ve komiserleri bize ve mesleğimize karşı değil tevehhümkârâne taarruz ve evhâma düşmek belki himâyetkârâne teşvik ve teşci' etmek vazifelerinin muktezâsıdır. Çünkü, onların vazifelerinin temel taşı; hürmet, merhamet, helâl‑haramı bilmekle itâat düsturuyla hayat‑ı ictimâiye emniyet dâiresinde cereyan edebilir. Risale‑i Nur, hayat‑ı ictimâiyeye baktığı vakit, bu esâsları te'min ediyor. Neticesi de bilfiil görülmüş. Risale‑i Nurun en mühim merkezi Isparta ve Kastamonu olduğundan sâir memlekete nisbeten, zâbıta memurları insafla dikkat etseler, Risale‑i Nurun onlara parlak yardımını görecekler.
Hem talebelerinde bu kadar kesret ve kuvvet ve hak, ellerinde bulunduğu hâlde, âsâyişe hiçbir zararı dokunmadığını ve talebelerden bin adam, on adam kadar hayat‑ı ictimâiyeye zarar vermediklerini, kalbi bozuk olmayan görür.
Bu mes'elenin sırr‑ı hikmeti budur ki: Âlem‑i insaniyette ve İslâmiyette üç muazzam mes'ele olan îmân ve şerîat ve hayattır. İçlerinde en muazzamı îmân hakikatleri olduğundan bu hakàik‑ı îmâniye-i Kur'âniye başka cereyanlara, başka kuvvetlere tâbi ve âlet edilmemek ve elmas gibi o Kur'ânın hakikatleri, dini dünyaya satan veya âlet eden adamların nazarında cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazife olan îmânı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için Risale‑i Nurun hàs ve sâdık talebeleri, gayet şiddet ve nefretle siyasetten kaçıyorlar.
Hattâ sizin bu kardeşiniz – siz de bilirsiniz – bu on sekiz senedir, o kadar muhtaç olduğum hâlde siyasete, hayat‑ı ictimâiyeye temâs etmemek için hükûmete karşı bir tek müracaatım olmadığını ve bu sekiz‑dokuz aydır, küre‑i arzın bu herc ü mercinde bir tek defa ne suâl ve ne de merak etmek ve ne de anlamak ve ne de medâr‑ı sohbet etmediğimi hattâ şimdi sulh olmuş mu, harb bitmiş mi; İngiliz ve Alman’dan başka kimler harb ediyor, bilmediğimi biliyorsunuz.
Hem herkesi geveze ve sersem eden ve üç seneden beri odamdan işitilen radyoyu, iki defadan başka ne dinlediğimi ve ne de sorduğumu, benimle beraber olan sizler biliyorsunuz. Bu derece bu vaziyetlere karşı alâkasız ve lâkayd bir adamın takib ettiği mesleğe taarruz eden ve evhâma düşüp tarassudla sıkıntı veren, ne derece insaftan uzak düştüğünü en insafsız da tasdik eder.
183
İkinci Esâs: Ey kardeşlerim! Sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimizde benlik, enâniyet, şân ü şeref perdesi altında makam sâhibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsâs eden hâlâttan şiddetle ictinâb ediyoruz. Elbette burada, altı‑yedi sene gözünüzle ve yirmi seneden beri tahkîkatınızla anlamışsınız ki, ben şahsıma karşı hürmet ve makam vermek istemiyorum. Sizleri, o noktada şiddetle tekdir etmişim. “Benim haddimden fazla mevki vermeyiniz” diye sizden darılıyorum. Yalnız, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nur hesabına, ben de onun bir şâkirdi olmak haysiyetiyle ona, tasdikkârâne teslîmi ve irtibatı, şâkirâne kabûl ediyorum.
İşte bu derece enâniyetten ve benlikten, şân ü şeref nâmı altındaki riyâkârlıktan kaçmayı düstur‑u hareket ittihàz eden adamlara karşı ehl‑i hükûmetin, ehl‑i idare ve zâbıtanın evhâma düşmeleri ne kadar mânâsız ve lüzumsuz olduğunu dîvâneler de anlar.
Said Nursî
96. Nur Talebelerinin beraeti bütün ehl‑i imanı sevindirir mahiyettedir
Azîz, sıddık, sebatkâr kardeşlerim!
Musîbet‑zedelerin manevî galebesi, berâeti; değil yalnız sizleri ve bizleri, belki bu memleketteki bütün ehl‑i îmânı sevindirir bir mâhiyettedir. Çünkü, Risale‑i Nurun hürriyetine meydân açtı. Şimdiye kadar, müsâdere tevehhümüyle pek çok ihtiyata mecbur olmuştuk. Bu onsekiz senede ve bilhassa buradaki altı senede, risaleleri gizlemek hususunda pek çok zahmet çektim ve dâima endişe ederek azâb çekiyorduk.
184
Cenâb‑ı Hakk’a, Risale‑i Nurun hurûfâtı adedince hamd ü senâ ve şükür olsun ki, bu defa manevî galebesiyle o zâlimâne ve zulmetkârâne perdeyi parçaladı; az bir zahmetle büyük bir ücret ve geniş bir fütûhâta zemin hazırladı. Ve bu iki ay tevakkuf müddeti, aynen hapsimiz hâdisesi gibi, başka bir tarzda, daha geniş bir dâirede Risale‑i Nurun intişarına vesile oldu. Sizleri ve bilhassa musîbet‑zedeleri ve hususan Hâfız Mehmed’i tebrik ediyoruz ve geçmiş olsun deriz.
Bir Tesettür Risalesiyle yüz adamı, yüz gün tevkîf eden ve onun gibi yüzer risalelerle bir tek adamı, bir gün tevkîf edemeyen bir mahkemeye hükmedip galebe çalan sizlerin hàrika sadâkatiniz ve fevkalâde ihlâsınız ve sarsılmaz metânetiniz ve kuvvetli tesânüdünüz olduğunu bizde kat'iyyet kesbetti; şübhemiz kalmadı. Cenâb‑ı Hak sizden ebeden râzı olsun, âmîn.
97. Risale‑i Nur hizmetinden geri bırakmak için Nur Talebelerine memuriyet gibi meşgale buluyor veya işi çok olan diğer bir memuriyete terfî ettiriyorlar
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Seksen küsûr sene bir ömr‑ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şühûr‑u selâse-i mübârekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle‑i Regâibi tebrik ediyoruz. Sizin berâetiniz ve ma'nen galebeniz zâlimleri şaşırttı. Cebheyi, burada değiştirdiler. Düşmanâne taarruzdan vazgeçip, dostâne hulûl edip, hàs talebeleri Risale‑i Nurun hizmetinden geri bırakmak için memuriyet gibi bir meşgale buluyorlar veya terfîan işi çok diğer bir memuriyete veya diğer bir meşgaleyi buluyorlar. Burada, o nev'iden çok vâkıalar var. Bu taarruz, bir cihette daha zararlı görünüyor.
Sâniyen: Burada, lise mektebine te'sirli bir nur girdi. O da Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfı, Otuzuncu Lem'a’nın İsm‑i Adl ve Hakem Nükteleri, Tabiat Lem'ası hâtimesine kadar. Âyetü'l‑Kübrâ’nın, “Evet, bu dünya memleketine ve misâfirhânesine giren herbir misâfir…” diye başlayan Birinci Makamın başından ilhâm, vahiy mertebeleri hariç kalıp, tâ Onsekizinci Mertebe olan kâinâtın hudûs hakikati, tâ imkâna kadar, yeni hurûfla, bir ihtar‑ı manevî ile izin verdik. Daktilo (el makinesi) ile kendilerine yazdılar. Siz de bu dört parçayı birden cild yapıp yeni hurûfla ehl‑i inkâra onikilik top güllesi gibi atabilirsiniz.
185
Ben, bu sene çok zaîf ve ihtiyar ve âciz bir hâlde bulunduğumdan, genç kardeşlerimden manevî muâvenetlerini bu mübârek şühûr‑u selâsede ricâ ediyorum. Herbirisine birer birer selâm ve dâreynde selâmetlerine duâ ediyoruz.
Said Nursî
98. Takva ve amel‑i salihin zamanımızda ehemmiyeti
Bu Mektûb Gayet Ehemmiyetlidir
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bugünlerde, Kur'ân‑ı Hakîm’in nazarında, îmândan sonra en ziyâde esâs tutulan takvâ ve amel‑i sâlih esâslarını düşündüm. Takvâ, menhiyâttan ve günahlardan ictinâb etmek ve amel‑i sâlih, emir dâiresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'‑i şer, celb‑i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribât ve sefâhet ve câzibedâr hevesât zamanında bu takvâ olan def'‑i mefâsid ve terk‑i kebâir üssü'l‑esâs olup büyük bir rüchâniyet kesbetmiş.
Bu zamanda tahribât ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribâta karşı en büyük esâstır. Farzlarını yapan, kebîreleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebâir‑i azîme içinde amel‑i sâlihin ihlâsla muvaffakıyeti pek azdır. Hem, az bir amel‑i sâlih, bu ağır şerâit içinde çok hükmündedir.
186
Hem, takvâ içinde bir nev'i amel‑i sâlih var. Çünkü, bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukâbil sevâbı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek ictinâb, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vâcib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyet ile takvâ nâmıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a'mâl‑i sâlihadır.
Risale‑i Nur şâkirdlerinin, bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribâta ve günahlara karşı takvâyı esâs tutup davranmak gerektir.
Mâdem her dakikada, şimdiki tarz‑ı hayat-ı ictimâiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takvâ ile ve niyet‑i ictinâb ile yüzer amel‑i sâlih işlenmiş hükmündedir. Ma'lûmdur ki; bir adamın bir günde harâb ettiği bir sarayı, yirmi adam, yirmi günde yapamaz ve bir adamın tahribâtına karşı yirmi adam çalışmak lâzım gelirken; şimdi, binler tahribâtçıya mukâbil, Risale‑i Nur gibi bir tamircinin bu derece mukâvemeti ve te'sirâtı pek hàrikadır. Eğer bu iki mütekàbil kuvvetler bir seviyede olsaydı onun tamirinde mu'cizevâri muvaffakıyet ve fütûhât görülecekti.
Ezcümle: Hayat‑ı ictimâiyeyi idare eden en mühim esâs olan hürmet ve merhamet gayet sarsılmış. Bazı yerlerde, gayet elîm ve bîçâre ihtiyarlar, peder ve vâlideler hakkında dehşetli neticeler veriyor. Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki; Risale‑i Nur, bu müdhiş tahribâta karşı girdiği yerlerde mukâvemet ediyor, tamir ediyor.
Sedd‑i Zülkarneyn’in tahribiyle ye'cüc ve me'cüclerin dünyayı fesâda vermesi gibi; şerîat‑ı Muhammediye (A.S.M.) olan Sedd‑i Kur'ânînin tezelzülüyle ve ye'cüc ve me'cücden daha müdhiş olarak ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesâda ve ifsada başlıyor.
Risale‑i Nurun şâkirdleri, böyle bir hâdisede manevî mücâhedeleri, inşâallâh zaman‑ı sahâbedeki gibi az amelle, pek büyük sevâb ve a'mâl‑i sâlihaya medâr olur.