Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

71. Gaybî esrarı açacak tevafukat, hakaik‑ı İslâmiye mesleğine zarar verir

Kardeşlerim!
Bugünlerde Rumûzât‑ı Semâniye”ye ait iki risaleyi ehemmiyetli talebelere bir yere gönderdim. Yol kapandı, gitmedi. O iki risaleyi tekrar dikkatle mütâlaa ettim. Fikren dedim ki: Bu zevkli, güzel, meraklı, şirin bir maksada giden bu tevâfuklu yolda ne için sevkedilmeden perde indi, başka yolda sevkedildik, çalıştırıldık.”
Birden ihtar edildi ki: O gaybî esrârı açacak olan meslekten yüz derece daha ehemmiyetli ve kıymetli ve umumî ihtiyaca medâr ve herkes bu zamanda ona şiddetle muhtaç ve İslâmiyetin temel taşları olan hakàik‑ı îmâniye hazinesine hizmet etmeye ve istifadeye zarar gelecekti. En büyük ve en yüksek maksad olan hakàik‑ı îmâniyeyi, ikinci derecede bırakacaktı. Onun için idi.
Sûre‑i ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ remzinde, esrâr‑ı gaybiye gösterildi; birden kapandı, perde indi.
143
Hem bu sır içindir ki, o yolda fazla istihdam edilmedik, yalnız o meslek‑i tevâfukiyenin tereşşuhâtından Risale‑i Nurun hakkâniyetine bir imza ve cezâletine bir zînet ve hurûf‑u Kur'âniye’nin intizamından ve vaziyetlerinden tezâhür eden bir nev'i i'câz çıktı. Daha o yolda çalıştırılmadık.
Umum kardeşlerime ve Risale‑i Nurda ders arkadaşlarıma birer birer selâm ve duâ ederiz ve duâlarını ricâ ederiz.

72. Risale‑i Nur’a hizmet edenler Kur’ân’ın manevî terfîsiyle karşılaşır

Azîz, sıddık, mübârek, masûm kardeşlerim!
Sizin çok mübârek ve nazarımızda çok kıymetdâr ve benim nazarımda Cennet’in ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ tarafından ebedî ve firdevsî bir hediye‑i kudsiye gibi geçen ve gelen iki bayramı, Cennet’in şekerlemeleri ve tatlıları gibi tatlılaştıran ve zînetlerin ve nakışların yetmiş tarzlarını giyen hûrilerin hulleleri ve libâsları gibi, manevî meclisimizi zînetlendiren kalem hediyenizi aldık. Bu hediye, Risale‑i Nur hizmeti noktasından ne derece ehemmiyetli olduğunu bugünlerde başıma gelen ve rüyama giren bir hâdise ile anlayınız. Şöyle ki:
Bu çok kıymetdâr manevî hediyeyi almazdan üç gün evvel, aynen hediyeniz Kastamonu’ya geleceği ânında rüyada görüyorum ki; terfî‑i makam ve rütbe için bizlere bir fermân‑ı şâhâne manevî bir cânibden geliyor; kemâl‑i hürmetle ellerinde tutup bize getiriyordular. Biz baktık ki, o fermân‑ı àlî Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân olarak çıktı. O hâlde bu mânâ kalbe geldi: Demek Kur'ân yüzünden Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve biz şâkirdleri, bir terfî ve terakkî fermânını âlem‑i gaybdan alacağız.
144
Şimdi tâbiri ise, o fermânı temsîl eden masûmların kalemiyle manevî tefsir‑i Kur'ânı aldığımızdır. Bu rüyanın şimdiki tâbiri çıkmadan bir‑iki saat evvel Feyzi ile Emin’in gösterdikleri tâbir dahi haktır ve ehemmiyetlidir.
Hem bu medâr‑ı sürûr ve ferâh olan hediye‑i nurâniyeyi bir hiss‑i kable'l-vukû' ile benim rûhum tam hissetmiş, akla haber vermemiş idi ki, o gelmeden iki gün evvel, Feyzi ve Emin’in fıkrasında beyân edilen, rüyayı gördüğüm gecenin gününde, sabahtan akşama kadar ve ikinci günü de kısmen hiç görmediğim bir tarzda bir sevinç, bir sürûr hissedip mütemâdiyen bir bahâne ile ferâhımı izhâr edip, otuz‑kırk defa tebessüm ile güldüm.
Hem ben ve hem Feyzi, çok taaccüb ve hayret ettik. Otuz günde (Hâşiye) bir defa gülmeyen, bir günde otuz defa gülmek bizleri hayrette bıraktı. Şimdi anlaşıldı ki; o sürûr, o sevinç mezkûr manevî fermânı temsîl eden masûmların ve ümmîlerin kalemlerinin yazıları nesl‑i âtînin sahâif‑i hayatlarına, Âlem‑i İslâmın sahife‑i mukadderâtına ve ehl‑i îmân istikbâlinin defterlerine neşr‑i envâr edeceklerinin ve o masûmların hàlis ve sâfî amelleri ve hizmetleriyle sahife‑i a'mâlimizde hasenâtlarını yazıp kaydetmesinin ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin mukadderâtını mes'ûdâne idâmesinin haberini veren, o daha gelmeyen hediyeden geliyordu. Benim, o azîm yekûndan hisseme düşen binden bir cüz'ü rûhen hissedilmiş, beni mesrûrâne heyecana getirmiş idi.
Evet, böyle yüzer masûmların makbûl amelleri ve reddedilmez duâları sâir kardeşlerimin defterlerine geçmesi misillû, benim gibi bir günahkârın sahife‑i a'mâline dahi girmesi, binler sürûr ve sevinç verir. Böyle karanlık bir zamanda, bu ağır şerâit altında böyle masûmâne ve kahramanâne çalışmak için, biz, hem o masûmları ve o ümmîleri ve muallimlerini tebrik, hem peder ve vâlidelerini tebrik, hem köylerini tebrik, hem memleketlerini, hem milletlerini, hem Anadolu’yu tebrik ederiz.
145
Mübârek masûmların ve ümmîlerin herbirisine birer hususî teşekkürnâme ve tebriknâme yazmak elimden gelseydi yazacaktım; öyle ise bu arzumu bilfiil yazılmış gibi kabûl etsinler. Ben, onların isimlerini bir dâire sûretinde yazacağım, duâ vaktinde bakacağım. Hem onları Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri dâiresine dâhil edip, bütün manevî kazançlarıma hissedar edeceğim.
Benim tarafımdan onların peder ve vâlidelerine veya akrabalarına ve üstadlarına selâmlarımızı tebliğ ediniz. Cenâb‑ı Hak, onları ve evlâdlarını dünyada ve âhirette mes'ûd eylesin, âmîn.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz ve duâlarını Kur'ânın medh ü senâsına mazhar olan bu leyâli‑i aşr olan on gecelerde ricâ ediyoruz.
Emin’in ve Feyzi’nin rüyaya dair fıkralarını da leffen gönderiyorum.

73. Rüya‑i sadıka kader-i İlâhînin her şeyi ihata ettiğine bir hüccet-i kàtıadır

Isparta’daki kardeşlerimize!
Latîf bir rüyanın kadere ait bir mes'eleyi, şühûd derecesinde bize kanâat verdiği gibi, o latîf rüyanın ciddi ikinci parçası bizlere manevî bir müjde ve beşâret verdiği cihetle, siz kardeşlerimize beyân ediyoruz. Şöyle ki:
İki gün evvel Üstadımız rüyada görüyor ki; ben, yani Feyzi ile beraber gezmeye çıkıyoruz. Giderken, birden ben Üstadıma söylüyorum ki: Burada ben, ayının tesbihini toplayacağım.” Üstadım da bakıyor ki, beyaz ipler gibi dolaşmış bir şey görüyor. Bu acîb güldürecek sözümden ve ayıya tesbih isnâd etmek vaziyetimden çok şiddetli gülerek uyanmış. Uyandıktan sonra da gülmüş. Akşama kadar hiç görülmemiş bir tarzda, yirmi‑otuz defa o hâdise‑i nevmiyeyi gülerek benimle mülâtafe etti. Münâsebet olmayan bazı şeyler ile tâbire çalıştıksa da tâbire münâsebet tutmadı.
Sonra ikinci gün âdet‑i müstemirrede, kendi tecrübesiyle rüya‑yı sâdıkanın kısmen aynı günde, kısmen ikinci günün aynı saatinde bana benzeyen bir dost ki, rüyada Üstadıma benim sûretimde görünmüş. Üstadımızın yanına geldi. Dedi ki: Ayının yağını toplayanlardan alıp ve müezzin ve tesbih yapan bir adamın tavsiyesiyle mühim bir adama, her sabah hastalık için yutmasını nasıl görüyorsun?” Üstadımız da, rüyada güldüğü gibi aynen öyle gülmüş. Birden rüya hâtırına gelip bu acîb ve aynı aynına tâbiri kemâl‑i taaccüb ve hayretle karşılayıp ona demiş: Sakın isti'mâl etmesin!”
146
Yirmisekizinci Mektûbun rüyaya ait birinci risalesinin altıncı nüktesinde rüya‑yı sâdıka, kader‑i İlâhî’nin herşeyi ihâta ettiğine bir hüccet‑i kàtıa hükmünde Üstadımız binler tecrübe ile gördüğü gibi, aynen bu vâkıa dahi bizlere şühûd derecesinde kat'î isbât etti ki; hâdisât, vücûda gelmeden evvel mukadderdir, ma'lûmdur, muayyendir; kader‑i İlâhî’nin mîzanıyla geliyor diye, bu rükn‑ü îmânîye bize gayet latîf ve kat'î bir nümûne oldu.
Hem aynı rüyanın ikinci tabakasında Üstadımız görüyor ki, Risale‑i Nurun hey'etine bir fermân geliyor. Birden geldi, o kudsî fermân Kur'ân çıktı. Bunun tâbiri, aynı günün aynı tecrübe saatinde, Kur'ânın Hizbü'l‑Ekber’i ümîd edilmediği bir vakitte, ma'lûm, Âsiye Hanım’ın hânesinde etrafı tezyîn edilen Hizbü'l‑Ekber’i yüz senelik bir güzel kap içinde, o kabın üstünde sırma ile pâdişahların mühim fermânlarında tuğrâ‑i şâhâne işlenmiş olduğunu gördük.
Üstadımız dedi ki: Fermân geldi diye Kur'ân çıktı. Şimdi de, Kur'ânın Hizbü'l‑Ekber’i geldi. Üstünde fermân tuğrâsı bulunduğundan, Risale‑i Nurun hey'etine beşâretli ve medâr‑ı feyz ve terakkî bir fermân‑ı Rabbânî hükmüne geçeceğini Rahmet‑i İlâhiye’den bekliyoruz. Bu tâbirden sonra ikinci günü, sizin çok kıymetdâr hediyeniz hakîki tâbirini güneş gibi meydâna çıkardı.
Risale‑i Nur Talebelerinden ve dâimî hizmetçilerinden Emin ve Küçük Husrev olan Feyzi
147

74. Isparta’da Risale‑i Nur tesvidinde çalışan mübarek heyetlerin hizmeti

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bütün rûh u canımla bayramınızı tebrik ederim. Ve bu bayramımı çok mübârekleştiren mübârek masûmların ve muhterem ümmî ihtiyarların ve üstadlarının bu defa gönderdikleri kıymetdâr risaleleri beş cild olarak güzelce cildlettirdik, tanzim ettik.
İnşâallâh onlardan çok istifade edilecek. O mübârek masûmların ve muhterem ümmîlerin masûmâne ve hàlisâne yazdıkları risaleler, Risale‑i Nurun kerâmetine, yazıları da bir kerâmet ilâve ettiğini ve en güzel yazılardan ziyâde te'sirli olduğunu hissediyoruz.
Hattâ Feyzi’nin güzelce cildlettiği çocukların tevâfuklu mecmuasını getirdiği vakit kuluncum ziyâde ağrıyordu. Dedim: Aman kardeşim! Benim kuluncumu tut, pek ağrıyor Birden o mecmuayı açtık, baktım; birden öyle bir şifâ oldu ki, kuluncumu unuttuk. Sonra tahattur ettik, hayret ettik.
Hem o risaleleri yazanların isimlerini, hem yaşlarını, o beş mecmuanın başlarında medâr‑ı ibret ve onlara duâ ettirmek için dercedeceğiz. Onları ve hususan üstadlarını ve peder ve vâlidelerini benim tarafımdan birer birer, hem bu hizmetlerini hem bayramlarını tebrik ediniz
Hem Isparta hakkında benim büyük ümîdimi fiilen isbât ettikleri için, bana büyük bir tesellî verdikleri için, ölünceye kadar minnetdârlığımı onlara ve mübârekler hey'etine ve Medrese‑i Nuriye ve Nur ve Gül fabrikası sâhiblerine tebliğ ediniz.
Namaz tesbihâtının sırrına göre; nasıl ki namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlil ile bir hatme‑i muazzama-i Muhammediye (A.S.M.) ve zikir ve tesbih eden ve rû‑yi zemin kadar geniş bir halka‑i tahmîdât-ı Ahmediye (A.S.M.) dâiresine tasavvuran ve niyeten girmek medâr‑ı füyûzât olduğu gibi; ben ve biz de, Risale‑i Nurun geniş dâire‑i dersinde ve halka‑i envârında ders alan ve duâ eden ve çalışan binler masûm lisânların ve mübârek ihtiyarların duâlarına ve a'mâl‑i sâlihalarına hissedar olmak ve duâlarına âmîn demek hükmünde olarak, onlarla tayy‑ı mekân ederek, hayâlen omuz omuza, diz dize bulunmak hayâliyle ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kıymetdâr, masûm manevî evlâdları ve yüzer küçük Abdurrahmanları bulmak, benim için dünyada bir Cennet hayatı hükmüne geçiyor.
148
Geçen Ramazan‑ı Şerîfte, hastalığım münâsebetiyle, herbir kardeşim benim hesabıma birer saat çalışmalarının pek büyük neticesini aynelyakìn ve hakkalyakìn gördüğümden; böyle duâları reddedilmez masûmların ve mübârek ihtiyarların ve bahtiyar üstadlarının, benim hesabıma ara sıra lisânen ve kalben duâları ve çalışmaları, kalemleriyle yardımları, benim Risale‑i Nura hizmetimin uhrevî bir netice‑i bâkiyesini dünyada dahi bana gösterdi.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي

75. Risale‑i Nur hakaik-ı imaniyeyi bu zamanda en birinci maksat yapar

Çok Ehemmiyetlidir
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bugünlerde, gayet sâdık ve dikkatli bir kardeşimizin ihtiyatsızlığından küçük bir tokat yemesi münâsebetiyle, hem bu dört ay müddetçe, binler adam kadar alâkadar olduğum hâlde; ahvâl‑i âlemden, siyaset ve harpten kat'iyyen bir haber almayıp ve istemeyip ve merak etmez bir tarzda bulunmamdan, Feyzi ve Emin gibi hàs kardeşlerimin hayretleri ve istifsarları sebebiyle bir hakikatten, çok defa beyân ettiğim gibi yine bir parça ondan bahsetmek lüzum oldu. Şöyle ki:
149
Hakàik‑ı îmâniye, herşeyden evvel bu zamanda en birinci maksad olmak ve sâir şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risale‑i Nurla onlara hizmet etmek en birinci vazife ve medâr‑ı merak ve maksûd‑u bizzat olmak lâzım iken; şimdiki hâl‑i âlem hayat‑ı dünyeviyeyi, hususan hayat‑ı ictimâiyeyi ve bilhassa hayat‑ı siyâsiyeyi ve bilhassa medeniyetin sefâhet ve dalâletine ceza olarak gelen gadab‑ı İlâhînin bir cilvesi olan Harb‑i Umumî’nin tarafgirâne, damarları ve a'sâbları tehyîc edip bâtın‑ı kalbe kadar, hattâ hakàik‑ı îmâniyenin elmasları derecesine o zararlı, fânî arzuları yerleştirecek derecesinde bu meş'ûm asır öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşılamış ve aşılıyor ki; Risale‑i Nur dâiresi haricinde bulunan ulemâlar, belki de velîler o siyâsî ve ictimâî hayatın râbıtaları sebebiyle, hakàik‑ı îmâniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cereyanların hükmüne tâbi olarak hemfikri olan münâfıkları sever. Kendine muhâlif olan ehl‑i hakikati belki ehl‑i velâyeti tenkid ve adâvet eder, hattâ hissiyat‑ı diniyeyi o cereyanlara tâbi yaparlar.
İşte bu asrın bu acîb tehlikesine karşı Risale‑i Nurun hizmet ve meşgalesi, şimdiki siyaseti ve cereyanlarını o derece nazarımdan iskàt etmiş ki, bu Harb‑i Umumî’yi bu dört ayda merak etmedim, sormadım.
Hem Risale‑i Nurun hàs talebeleri, bâkî elmaslar hükmünde olan hakàik‑ı îmâniyenin vazifesi içinde iken zâlimlerin satranç oyunlarına bakmakla vazife‑i kudsiyelerine fütûr vermemek ve fikirlerini onlar ile bulaştırmamak gerektir.
Cenâb‑ı Hak, bize, nur ve nurânî vazifeyi vermiş; onlara da zulümlü, zulümâtlı oyunları vermiş. Onlar bizden istiğnâ edip yardım etmedikleri ve elimizdeki kudsî nurlara müşteri olmadıkları hâlde, biz onların karanlıklı oyunlarına vazifemizin zararına bakmaya tenezzül etmek hatâdır. Bize ve merakımıza dâiremiz içindeki ezvâk‑ı maneviye ve envâr‑ı îmâniye kâfî ve vâfîdir.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve bayramlarını tebrik ederiz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşiniz Said Nursî
150

76. Risale‑i Nur’un muhtelif hizmetinde gayret gösteren Nur Talebeleri

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الثَّلْجِ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Tekrar bayramlarınızı bu havâlideki kardeşlerimiz ile beraber tebrik ediyoruz. Sizin beş‑altı mektûbunuza mukâbil beş‑altı mektûb yazmak hakkınızdır; fakat benim ümmîliğim için kusura bakmazsınız. Bir kısa mektûb ile iktifâ ediyorum.
Evvelâ: Husrev’in mektûbu, Risale‑i Nura hizmet edemediği için teessüfüne mukâbil ona yazınız ki; Husrev’in câzibedâr yazıları ve nüshaları onun yerinde pek parlak bir sûrette hizmet ediyorlar.
Ve Hulûsi’nin Yirmiyedinci Mektûb’a giren mektûbları dahi onun bedeline çalışıyorlar; vazifesini kısmen görüyorlar. Ve merhume vâlidesine mahsûs duâ edilecek.
Ve Aydınlı Hasan Âtıf’ın, Hâfız Ali’nin mektûbunun hâşiyesinde yazdığı, misli görülmemiş şu duâ: Yâ Rab! Güldür Said’i, gülmesinden güller açılsın diye pek garîb fıkrası, Risale‑i Nura onun sadâkat ve ihlâsının acîb bir kerâmetidir ki; otuz günde bir defa gülmeyen o bîçâre Said, bir günde otuz defa güldüğünün yazılması ve size o mektûbun gönderilmesi zamanına tam tamına tevâfuk ediyor.
Marangoz Ahmed’in cidden beni sürûrla ağlattıran ve çok meraklarımı izâle eden Risale‑i Nurun mübârek şâkirdlerinin kerâmetkârâne, bir gecede oraya gelen mektûbları lâzım gelen yerlere göndermek için yazmaları, beni fevkalâde mesrûr ve müteşekkir eden mektûbu, bir kitab kadar ve on mektûb yerinde kabûl ettik. Merhum ve kıymetdâr ve çok vefâkâr ve fedâkâr ve sekiz sene bana hizmet eden bir kardeşimiz Marangoz Mustafa Çavuş yerine, Cenâb‑ı Hak rahmetiyle, kahraman Marangoz Ahmed’i verdi.
151
Nur fabrikasının sâhibi Hâfız Ali’nin mektûbları, çok ince ve çok yüksek hissiyatını ve kerâmetkârâne ihlâsının derecelerini gösterdiğinden, pek uzun bir mukàbele ister. Fakat şimdilik bu kadar deriz: O, umumun hesabına bizlerin bayramını tebrik ettiğine, biz de onu tevkîl edip, umumumuz nâmına herbir kardeşimize tebriki tekrar ediyoruz.
Mübârekler, Tâhir ile beraber; Tahiri’nin bize o kıymetdâr kalemiyle Cennet taamları gibi çok tatlı ve hûri libâsı gibi çok güzel yazıları, burada herkesi lezzetle mütâlaaya sevkediyor. Ve onun masûme iki mübârek kızlarının yazdıkları nüshalar burada, kadınlar, kızlar âleminde geziyor; görenleri Risale‑i Nura cezbediyor. Çok çalışkan ve fedâkâr Tahiri’nin kesretli hediyeleri, bizleri çok borç altında bıraktı.
Risale‑i Nurun postacısı mübârek Abdullâh ne hâlde olduğunu soracaktım. Hâfız Ali’nin mektûbunda, sormadan cevabımı aldım. Allah, ikisinden râzı olsun. O mektûbun âhirinde, mâzi ve müstakbel ve semâvât ehlini dahi mesrûr eden masûmların ve mübârek ümmî ihtiyarların hediye‑i masûmâneleri beyânındaki fıkrası gayet güzel düşmüş. Hâfız Ali’nin mektûbunda Tahiri’nin yazdığı ve göndereceği sözleri daha alamadık.
Nur iskelesinin nâzır‑ı bî-nazîri Sabri, basîret‑i basîrin hususî mektûbunda yazdığı mübârek bir hemşiremin Cevşenü'l‑Kebîr’i ezber etmesi; eskiden beri o hemşire, Risale‑i Nur talebeleri içinde bulunduğuna istihkakını gösteriyor. Onun nâmıyla beraber duâda nâmı zikredilen ve Hazret‑i Mevlâna Hâlid’in cübbesini tam muhâfaza edip bize yetiştiren Âsiye Hanım’ın birden lisânına gelen bir fıkra size gönderilecek.
152
O Kuzca Hatîbi, Risale‑i Nurla tam alâkadarsa, Sabri, benim bedelime ona selâm etsin.
Bize gelen masûm ve ümmîlerin ve üstadlarının risalelerini, yedi cild olarak güzelce tasnif ettik. Masûmların tevâfuklu güzel parçaları bir cild ve ihtiyarların güzel parçaları içinde kahraman Şükrü’nün, Mu'cizât‑ı Ahmediye güzel nüshası içinde olarak ikinci cild. Yedi cildin herbirinin başında, üçüncü sahifede gelen fıkra, medâr‑ı ibret olarak yazılmıştır.
Umuma selâm.
Risale‑i Nurun küçük ve masûm şâkirdlerinin elli‑altmış talebesinin ve kırk‑elli ümmî mübârek ihtiyarların ve kıymetdâr üstadlarının yazdıkları tevâfuklu ve şirin nüshaları bize göndermişler. O parçaları yedi cild içinde cem'ettik.
Bu mübârek ümmî ihtiyarların kırk sene sonra Risale‑i Nur hatırı için her işe tercihen yazıya başlamaları ve masûm çocukların, Risale‑i Nurdan ders aldıkları ve yazdıkları risalelerin bir kısmıdır. Onların bu zamanda, bu ciddi çalışmaları gösteriyor ki, Risale‑i Nurda öyle manevî zevk ve câzibedâr bir nur var ki, mekteblerde çocukları okumağa şevkle sevketmek için icâd ettikleri her nev'i eğlence ve teşviklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk Risale‑i Nur veriyor ki, çocuklar ve ümmî ihtiyarlar böyle hareket ediyorlar.
Hem bu hâl gösteriyor ki, Risale‑i Nur kökleşiyor. İnşâallâh, onu hiçbir şey koparamayacak, ensâl‑i âtiyede de devam edip gidecek. Aynen bu masûm küçük şâkirdler gibi, Risale‑i Nurun câzibedâr dâiresine giren bu ümmî ihtiyarların, kısmen çobanların ve yörük efelerin bu zamanda, bu acîb şerâit içinde herşeye tercihen Risale‑i Nura bu sûrette çalışmaları gösteriyor ki, bu zamanda Risale‑i Nura ekmekten ziyâde ihtiyaç var ki; çiftçiler, çobanlar, yörük efeler (Hâşiye), hâcât‑ı zarûriyeden ziyâde bir hâcât‑ı zarûriyeyi, Risale‑i Nurun hakàikını görüyorlar.
153

77. Masumlar, Mübarekler ve Ümmîler heyetlerinin yazdığı risalelerin fütuhatı

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu tarafta yol kapandı, posta gelmiyordu. Sizlerden gelecek bir mektûb veya bir risaleyi bekliyordum. Şimdi, rûhuma bir ihtar ile daha beklemeyerek, burada hüsn‑ü te'sirini gösteren üç parçayı gönderiyorum. Masûmların ve ümmî mübâreklerin ve ihtiyarların ve kahraman Tahiri’nin nüshaları dâimî bir tarzda fütûhât yapıyorlar. Yalnız cüz'î birkaç parçayı tashih ederken zahmet çektim. Fakat o zahmet, bana tatlı geliyordu. Hem, ayn‑ı rahmet oldu. Beni de o masûm ve mübâreklerin kafilesine dâhil ederek, benim hattıma benzedikleri için, kendim o parçaları yazmışım gibi tam sâhib oldum. Eğer ben yazsaydım, aynen onlar gibi olurdu.

78. Risale‑i Nur sadık ve sebatkâr talebelerine çok büyük kârlar sağlar

Kastamonu’daki Kardeşlerimize Hitâben Yazılan Bir Hakikattir. Belki size de fâidesi olur diye gönderdim.
Risale‑i Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şâkirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdâr neticeye mukâbil fiat olarak, o şâkirdlerden tam ve hàlis bir sadâkat ve dâimî ve sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risale‑i Nur onbeş senede kazanılan kuvvetli îmân‑ı tahkîkîyi onbeş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığına, yirmi senede, yirmibin zât tecrübeleriyle şehâdet ederler.
Hem, iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düsturuyla, herbir şâkirdinin, herbir günde binler hàlis lisânlarıyla edilen makbûl duâları ve binler ehl‑i salâhatin işledikleri a'mâl‑i sâlihanın misil sevâblarını kazandırıp, herbir hakîki, sâdık ve sebatkâr şâkirdini amelce binler adam hükmüne getirdiğini kerâmetkârâne ve takdirkârâne İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç ihbarı ve kerâmet‑i gaybiye-i Gavs-ı A'zam’daki (K.S.) tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşâreti ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kuvvetli işâretiyle o hàlis şâkirdler, ehl‑i saâdet ve ashâb‑ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat'î isbât ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiat ister.
154
Mâdem hakikat budur, Risale‑i Nur dâiresinin yakınında bulunan ehl‑i ilim ve ehl‑i tarîkat ve sofî meşreb zâtlar onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen eski sermâyeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şâkirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enâniyetini, tam bir havuzu kazanmak için o dâiredeki âb‑ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa, Risale‑i Nura karşı rakìbâne başka bir çığır açmak ile hem o zarar eder, hem bu müstakîm ve metîn cadde‑i Kur'âniyeye bilmeyerek zarar verir, zındıkaya bir nev'i yardım olur.
Sakın, sakın! Dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihâd etmiş dalâlet fırkalarına karşı perîşan etmesin. اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ وَالْبُغْضُ فِي اللّٰهِ düstur‑u Rahmânî yerine El‑iyâzü Billâh اَلْحُبُّ فِي السِّيَاسَةِ وَالْبُغْضُ لِلسِّيَاسَةِdüstur‑u şeytânî hükmedip melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve el‑hannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdârlık ile zulmüne rızâ gösterip, cinayetine ma'nen şerîk eylemesin.
Evet, bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabî rûhları azâb içinde bırakır. Selâmet‑i kalb ve istirahat‑i rûh isteyen adam, siyaseti bırakmalı. Evet, şimdi küre‑i arzda herkes ya kalben, ya rûhen, ya aklen, ya bedenen gelen musîbetten hissedardır, azâb çekiyor, perîşandır.
155
Bilhassa ehl‑i dalâlet ve ehl‑i gaflet, rahmet‑i umumiye-i İlâhiye’den ve hikmet‑i tâmme-i Sübhâniyeden habersiz olduğundan, nev'‑i beşere rikkat‑i cinsiye, alâkadarlık cihetiyle kendi eleminden başka nev'‑i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azâb çekiyor. Çünkü, lüzumsuz ve mâlâyanî bir sûrette vazife‑i hakîkiyelerini ve elzem işlerini bırakıp âfâkî ve siyâsî boğuşmalara ve kâinâtın hâdisâtına merak ile dinleyerek, karışarak rûhlarını sersem ve akıllarını geveze etmişler; ve bilerek kendi zararına fiilen rızâ göstermek cihetinde, zarara râzı olana şefkat edilmez mânâsındaki اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ kaide‑i esâsiyesiyle şefkat hakkını ve merhamet liyâkatini kendilerinden selbetmişler. Onlara acınmayacak ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz, başlarına belâ getirirler.
Ben tahmin ediyorum ki, bütün küre‑i arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet‑i kalbini ve istirahat‑i rûhunu muhâfaza eden ve kurtaran, yalnız hakîki ehl‑i îmân ve ehl‑i tevekkül ve rızâdır. Bunların içinde de en ziyâde kendini kurtaranlar, Risale‑i Nurun dâiresine sadâkatle girenlerdir.
Çünkü bunlar, Risale‑i Nurdan aldıkları îmân‑ı tahkîkî derslerinin nuruyla ve gözüyle, herşeyde Rahmet‑i İlâhiye’nin izini, özünü, yüzünü görüp herşeyde kemâl‑i hikmetini; cemâl‑i adâletini müşâhede ettiklerinden; kemâl‑i teslîmiyet ve rızâ ile, Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin icraatından olan musîbetlere karşı teslîmiyetle, gülerek karşılıyorlar, rızâ gösteriyorlar. Ve merhamet‑i İlâhiye’den daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azâb çeksinler.
İşte buna binâen, değil yalnız hayat‑ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi saâdet ve lezzetini isteyenler hadsiz tecrübeleriyle Risale‑i Nurun îmânî ve Kur'ânî derslerinde bulabilirler ve buluyorlar.
156

79. Âhirzamanda ihtiyare kadınların samimî dinlerine ve kuvvetli itikadlarına tabi olun

Bugünlerde İki Hâtıradan İki İhtar
Birincisi: Bu şehirde Risale‑i Nura intisab eden ihtiyar hanımlar sebat ettiklerini ve başkalar gibi sarsılmadıklarını düşündüm. Birden bu Hadîs‑i Şerîf ihtar edildi: عَلَيْكُمْ بِد۪ينِ الْعَجَائِزِ yani: Âhirzamanda, ihtiyare kadınların samîmî dinlerine ve kuvvetli i'tikàdlarına tâbi olunuz.”
Evet, ihtiyar kadınlar fıtraten zaîfe ve hassas ve şefkatli olmalarından, herkesten ziyâde dindeki tesellî ve nura muhtaç olduğu gibi; herkesten ziyâde fıtratlarında fedâkârâne şefkat cihetiyle, dinde bulduğu nihâyetsiz şefkat‑perverâne bir nur‑u tesellî ve iltifat‑ı merhamet-i Rahmân ve nokta‑i istinâd ve nokta‑i istimdâda ihtiyacı var. Tam sebat etmek, fıtratlarının muktezâsıdır. Onun için, bu zamanda o hâcâtı tam yerine getiren Risale‑i Nur, herşeyden ziyâde onların rûhlarına hoş geliyor ve kalblerine yapışıyor.
İkincisi: Bugünlerde benim yanıma müteaddid ayrı ayrı zâtlar geldiler. Ben onları âhiret için zannettim. Hâlbuki ya ticâret veya işlerinde bir kesâd ve muvaffakıyetsizlik olduğundan, bize ve Risale‑i Nura, muvaffakıyet için ve zarardan kurtulmak niyetiyle müracaat edip, duâ ve istişâre istediklerini anladım.
Ben, bunlara ne edeyim ve ne diyeyim?” diye tahattur ettim. Birden ihtar edildi:
Ne sen dîvâne ol ve ne de onları dîvânelikte bırakıp dîvânece konuşma. Çünkü yılanlar zehirine karşı tiryâk tedârikiyle ve onları kaçırmasıyla meşgul ve vazifedâr bir tek adam, yılanlar içinde duran ve sineklerin ısırmasına ma'rûz olan ve sinekleri kaçırmak için çok yardımcıları bulunan diğer bir adama, yılanların ısırmasını bırakıp ona, sinekler ısırmamasına yardım için koşan dîvânedir ve onu çağıran dahi dîvânedir. O sohbet dahi dîvânece bir konuşmaktır.”
Evet, hadsiz hayat‑ı uhreviyeye nisbeten muvakkat ve fânî kısacık hayat‑ı dünyeviyenin zararları, sineklerin ısırması gibidir. Hayat‑ı ebediyenin zararları, ona nisbeten yılanların ısırmasıdır.
157

80. Ayet‑i Nur’un işareti: Risale-i Nur bu asrın parlak bir güneşidir

﴿
Çok muhterem Üstadımız Efendimiz!
Bin üçyüz yirmibir tarihinde, Mu'cizât‑ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ı ve Kerâmet‑i Gavsiye risalelerini âlem‑i menâmda görmüştüm. Bunun hikmetini şimdiye kadar anlayamamıştım. Gördüğüm rüya aynen şöyle idi:
Tarih‑i mezkûrda, Cezîretü'l‑Arab’ın Necid kıt'asının Bilâd‑ı Kasîm’de, bir gece rüyamda; üç güneşin tulû' etmiş olduğunu gördüm. Yanımda tanıyamadığım bir zâta sordum: Bu üç güneş nasıl olur?” dedim. Yanımdaki zât: Bu güneşin birisi Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın güneşi; diğeri Gavs‑ı Geylânî’nin; üçüncüsü de, diğer bir güneştir.” Üçüncü güneşin Risale‑i Nur olduğunu şimdi bildim.
﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُ
Âyet‑i Kur'âniye, o rüya hakikatine işâret etmiş. Bu nurânî rüya, mezkûr âyet‑i Nur’un on işâretle, on parmak ile gösterdiği hakikati aynen gösteriyor; otuzsekiz sene evvel haber veriyor.
Evet, üç nur‑u a'zam olan güneşlerin Allâhu a'lem tâbiri şu olmak gerektir.
Güneşlerin birincisi: Bu asırda Risale‑i Nurdur ve en parlak bir nuru da, Mu'cizât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm nâmındaki risale‑i hàrikadır.
158
İkincisi: Hazret‑i İsâ’nın din‑i hakîkisinden çıkan nur‑u semâvî güneşidir.
Üçüncüsü: Tarîkatlar rûhunda ve tasavvuf menba'ından çıkacak bir güneştir ki; şimdi Şeyh‑i Geylânî timsâliyle o mânâ gösterilmiş.
Risale‑i Nura işâret eden otuzüç âyet‑i Kur'âniyenin en birinci âyeti olan Âyetü'n‑Nur on vecihle Risale‑i Nura işâret ettiği Birinci Şuâ risalesinde gözümle gördüm, isteyen görebilir.
Sizi, nefsinden ziyâde seven âciz şâkirdiniz Binbaşı Muhyiddin

81. Risale‑i Nur’a ve talebelerine hücum zamanında demir gibi sebat gerek

Azîz, sıddık, metîn, sebatkâr kardeşlerimize!
Biz, bu havâlideki Risale‑i Nur talebeleri nâmına sizlere pek çok selâm ile beraber arz‑ı şükrân ediyoruz. Ve sizlere ebeden minnetdârız ki, muktedir ve parlak kalemlerinizle bizleri hem uyandırdınız, hem yardım ettiniz. Bu vilâyeti, nurânî kalemlerinizle inşâallâh Isparta’ya benzettireceksiniz. Ve bilhassa çok ehemmiyetli kardeşimiz kahraman Tahiri’nin parlak ve muvaffakıyetli ve tevâfuklu kalemi, kerâmetkârâne fütûhât yapıyor. Ve onun iki masûmeleri ve masûmların ve ümmî ihtiyarların rengârenk, çeşit çeşit meziyetlerini gösteren yazıları bizleri teshìr ediyor, herkesi şevkle okumaya sevkediyor. Cenâb‑ı Hak, sizlerden ebeden râzı olsun ve sizi muvaffak etsin, âmîn.
Çok mühim ve mübârek kardeşimiz Hâfız Mustafa’nın bize verdikleri ehemmiyetli hâdise‑i taarruziye haberi bizi hayrete düşürdü. Ve Üstadımızın o zamanda endişelerinin ve heyecanının hikmetini anladık. Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile mütemâdiyen bizlere der idi: Dikkat ediniz, sebat ediniz! Münâfıklar, taarruz plânı çeviriyorlar diye bizi ihtiyata sevkediyor; hem bir halt edemezler diyordu.
159
Evet, Ispartalı kardeşlerimizin bize haber verdikleri gibi, bu ehemmiyetli hâdise‑i taarruziyeye teşebbüs vukû'u zamanında muhâberemiz kesildiği hâlde, mütemâdiyen, her vakit Üstadımız, aynı taarruza ma'rûz bulunuyoruz gibi bizi, yani Emin ve Feyzi’yi îkaz ediyor: Dikkat ediniz, dört cihetle bize taarruz var. Demir gibi sebat ediniz Bir halt edemezler.” Biz de bakıyorduk ki; bizde bir şey yok, hissetmiyorduk.
Hem, o gaybî hâdiseyi bertaraf etmek için, tam mutâbık bir mektûb bize yazdırıp size göndermiştik.
Risale‑i Nur Talebelerinden Nazîf, Salâhaddin, Tevfik, Hilmi, Emin, Feyzi

82. Her türlü makam ve övgü ifadesi, Risale‑i Nur Şakirtlerinin samimî tesanüdlerinden süzülen bir şahs-ı manevîye aittir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de kahraman arkadaşlarım!
Bundan evvel üç mektûb, emâneti aldıktan sonra göndermiştim. Bu defaki Hâfız Ali’nin mektûbunda onlardan bahsetmemiş, merak ettim. Nur fabrikası sâhibi Hâfız Ali’nin hastalığı beni müteessir etti; bizi duâya sevketti. Cenâb‑ı Hak kuvvet ve şifâ ihsân eylesin, âmîn.
Hâfız Ali’nin mektûbuyla Risale‑i Nurun ehemmiyetli rükünlerinden olan Halîl İbrahim’in sisteminde Ahmed Feyzi’nin mektûbları, şahsıma ait haddimden yüz derece fazla hüsn‑ü zanları bir tarafta kalsa ondan kat'‑ı nazar o havâlide Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsine karşı Halîl İbrahim’le, Ahmed Feyzi’nin sarsılmaz, gayet kuvvetli irtibatlarını gösterdiğinden bizi cidden mesrûr eyledi.
160
Evet, onların o şiddetli alâkadarlıkları, o havâlide Risale‑i Nuru yerleştiriyor, idâme ettiriyor. O ikisinin mektûbları, sûret‑i zâhiriyede benim şahsıma atf‑ı ehemmiyet etmeleri gerçi muvâfık değil, mübâlağadır; fakat o yanlış sûretin altındaki hakikat, Risale‑i Nur şâkirdlerinin samîmî tesânüdlerinden süzülen bir şahs‑ı maneviye, Risale‑i Nurun Kur'ân’dan gelen hakikatine karşı tam mutâbık ve hak olarak sarfedilecek. O mektûblardaki tâbirat, benim gibi bir cüz'î ferde karşı sarfedilmiş. Benim haddimden bin derece fazla olmakla beraber; o şahs‑ı manevî nâmına ve Risale‑i Nurun hakikati hesabına ve o ehemmiyetli ve çok muhtaç memlekette fevkalâde bir alâka ve fa'âliyete alâmet olmak cihetiyle kabûl ettim
Ahmed Feyzi’nin de inşâallâh Kastamonu Feyzisi gibi, bütün kuvvetiyle Risale‑i Nura çalışacak bir azm ve karar sûretinde, mektûbunu telâkki ediyoruz. Fakat, mahviyeti ve tevâzu'u pek fazla ve istedikleri de pek fazla ve mektûbundaki duâları da güzel olduğundan, dâimî duâmızda buranın Feyzisiyle omuz omuza girdi.
Halîl İbrahim’in mektûbu, belki her mektûbu hem onun, hem İnce Mehmed’in nâmına kabûl ediyorum. İkisine; Husrev’le Rüşdü gibi bir rûh, iki cesed nazarıyla bakıyorum. Cenâb‑ı Hak onları muvaffak etsin ve emsâlini oralarda çoğaltsın. Ve o mektûbda, Risale‑i Nurun talebelerinden Hâfız Mehmed Emin ve Mustafa Çavuş ile beraber Siirtli Ahmed ve Salâhaddin ve İzzeddin gibi zâtlar da Risale‑i Nurla alâkadar olduklarını bildiriyor. Biz de onlara birer birer hem selâm, hem onları da Risale‑i Nur talebeleri içinde duâda teşrîk edeceğiz.
Hâfız Ali’nin mektûbunda, eline geçen mektûbumuzu güzelce takdir ve hülâsa etmiş. Risale‑i Nur saâdet‑i ebediye dükkânı; ve bâkî elmasları sattığından, fânî, kırık cam parçaları ondan istenilmemeli…” tâbiri çok güzel düşmüş.
Hem Isparta, hem Manisa’daki bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve duâlarını istiyoruz. Hapishânede, Risale‑i Nurun son kâtibi kahraman Şefîk acaba sağ mıdır? Nerededir? Merak ediyorum. Halîl İbrahim’den sorunuz.
161

83. Hizbü’l‑Ekberü’l-Kur’ân ve Hizbü’l-Ekber-i Nuriye’nin tab edilmesi

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Şühûr‑u muharremeden sonra, hususan bahara yakın, hayat‑ı dünyeviye gafleti bir derece fütûr vermekle beraber, bazı sarsıntılar ve hastalıklar ve askerliğe gitmek cihetinde Risale‑i Nurun hizmetine bir derece za'f gelmiş diye endişe ediyordum. Cenâb‑ı Hakk’a şükür ki, mektûblarınız ve Âtıf Hasan’ın gelmesiyle o endişe zâil oldu. O mektûbunuzda, çok ehemmiyetli bir hâdise‑i Nuriyeden bahis var ki, Hizbü'l‑Ekberü'l-Kur'ân’ı tab'etmek teşebbüsüdür.
Evet, o Hizbü'l‑Ekber’deki âyât, bütün Risale‑i Nuriyenin rûhu, esâsı, mâdeni, üstadı ve güneşidir. Onun tab'ından sonra mümkünse, Risale‑i Nurun Hizbü'l-Ekber’i nâmında Arabiyyü'l‑ibare ve iki Âyetü'l‑Kübrâ ve münâcâtın hülâsası olan risaleyi dahi tab'etmek lâzımdır; fakat elinizdeki nüsha, benim nüsham gibi mükemmel değil. Biz burada yazıp, isterseniz size gönderelim. İsterseniz, İstanbul’da matbaada olan vekilinize gönderelim; adresini bildiriniz.
Kardeşimiz Hasan Âtıf, hakikaten Risale‑i Nurun hizmetine pek çok lâyık ve müstaiddir. Müstesnâ hattıyla beraber ihlâsı, irtibatı, alâkadarlığı, ciddiyeti, sadâkati dahi mükemmeldir. Cenâb‑ı Hak, onun emsâlini çoğaltsın. Bu kardeşimizi yirmi mektûb yerinde, size canlı bir mektûb olarak gönderdik.
Hâfız Ali’nin buradaki kardeşlerine çok yüksek, çok te'sirli yazdığı mektûba karşı başta Feyzi, Emin olarak umum nâmına Feyzi diyor ki: Biz bu memleket talebeleri, Isparta kahramanlarının küçük kardeşleri, belki onların talebeleriyiz. Dersi, hizmeti ve ciddiyeti onlardan alıyoruz. Herbirisi, bizim için birer üstaddır. Onların ellerinden öper, arz‑ı hürmet ederiz. Cenâb‑ı Hak, o kahramanlardan ebeden râzı olsun, âmîn.” diyorlar.
162
Risale‑i Nurun iskele nâzırı Sabri’nin birinci talebesi ve Risale‑i Nurun ehemmiyetli küçük bir talebesinin küçücük mektûbundaki güzel yazı bizi mesrûr etti. Cenâb‑ı Hak, onun ve onun gibi Risale‑i Nura çalışan masûmlara tevfik ve selâmet ve saâdet ihsân eylesin, âmîn.
Hâfız Mustafa’nın bizce pek çok ehemmiyetli olan mektûbu, çoktan beri beklediğim bir hakikati gösterdi ki; Risale‑i Nur dâiresindeki şâkirdler, istişâre sûretinde, tab'etmek gibi çok ehemmiyetli işleri görmeye başlamalarıdır.

84. Risale‑i Nur’un ziyade tevessüü ehl-i dünyayı düşündürüyor; ihtiyat lâzım

Azîz, sıddık, sâdık, hàlis ve muhlis kardeşlerim!
Dört‑beş kardeşlerime ait birer kısacık konuşacağım:
Birincisi: Medrese‑i Nuriyenin mürşidi, müessisi ve müdebbiri Hacı Hâfız kardeşimizin bu defa üçüncü olarak bir teberrükünü gördük. Barla’da iken tatlı lokmaların kerâmetli, acîb bereketi ve Isparta’da İktisad Risalesi’ni tatlılaştıran iki buçuk okka balın hàrika bir hâdiseye sebebiyet vermesi (Hâşiye), bu üçüncü defa da, bin mübârek ve masûm hatırlarını ve iltifatlarını temsîl eden ve parçalanmayan bir hediyeyi göndermiş. Altmış senelik bir kaide‑i hayatiyemi, o bin hatırın hatırı için kırdım.
İkincisi: Âtıf Hasan’ın hakikaten fevkalâde yazdığı tevâfuklu Mu'cizât‑ı Kur'âniye’yi o gittikten sonra temâşâ ettim. Elimden gelseydi, herbir yaprağına mukâbil bir lira verecektim. İnşâallâh o nüsha ile binler adam istifade edip, onun hayat‑ı bâkiyesine bir çeşme hükmünde vâridât verecek. Husrev’in ve kahraman Tahiri’nin bir üçüncüsü oluyor.
163
Üçüncüsü: Risale‑i Nurun eski ve ehemmiyetli ve çalışkan bir şâkirdi olan Kâtib Osman’ın sâdık ve hikmetli rüyası ve mutâbık tâbiri onları müferrah ettiği gibi, bizleri de mesrûr eyledi. Ve o mektûbuyla, merak ettiğim şeyleri; ve Husrev ve Rüşdü, Hâfız Ali, Zühtü Bedevî, Nuri ve Nur fabrikası sâhibi, Tâhirler, Mübârekler Hey'eti, Medrese‑i Nuriye ve ümmî ihtiyarlar ve masûm çocuklar, umumlarının selâmlarını yazıyor. Biz de onlara birer birer selâm ediyoruz. Muvaffakıyetlerine ve selâmetlerine duâ ediyoruz.
Bu havâlide dahi, belki çok yerlerde, sizin fa'âliyetinizden şevke gelip Risale‑i Nur ziyâde tevessü' ettiğinden; ehl‑i dünyayı düşündürüyor, nazar‑ı dikkati celbettiriyor. Bazı ufak‑tefek ilişmek de ondan ileri geliyor.
İhtiyat her vakit olduğu gibi yine lâzımdır. Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh iki defa سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesi, Risale‑i Nur perde altında tenevvür ve tenvir eder diye işâret ediyor.
Mümkün olduğu kadar geçici rüzgârlara ehemmiyet vermeyiniz, bakmayınız. Zâten mâbeyninizde samîmî tesânüd ve meşveret‑i şer'iye, sizi öyle şeylerden muhâfaza eder. İçinizdeki şahs‑ı manevînin fikrini, o meşveretle bildirir.
Kardeşiniz ve sizinle dünyada, berzahta, âhirette müteşekkirâne iftihar eden ve edecek Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşınızSaid Nursî
164

85. Risale‑i Nur âfât-ı semaviyenin def' ve ref'ine vesiledir

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu yeni hâdise‑i taarruziyeden müteessir olmayınız. Çünkü mükerrer tecrübelerle Risale‑i Nur inâyet altındadır. Hiçbir tâife, şimdiye kadar böyle ehemmiyetli hizmette bizler kadar az meşakkatle kurtulan olmamış.
Hem geçen Ramazandaki hastalığım ve Eskişehir’deki musîbetimiz gibi çok vâkıalarla, zâhirî sıkıntılı, meşakkatli hâlât altında Risale‑i Nurun fâidesine olarak inkişafatı ve daha te'sirli fütûhâtı görülmüş. İnşâallâh, bu sıkıntılı hâdise dahi, münâfıkların aks‑i maksûduyla, Risale‑i Nurun fütûhâtını başka bir mecrâda teshîle vesile olur.
Beşinci Şuâ, yirmibeş sene evvel mesâili yazılan, yalnız bir‑iki sahife tatbikat ilâve edilip Şuâlar’a giren Beşinci Şuâ ellerine geçmesi ehemmiyetlidir. Fakat bunda da bir hikmet var. Belki onlara, kendi mesleklerini bildirmek ve Cehennem’e gidenin mâhiyetini bilmek için fevkalâde iktidar haricinde bir kazâ‑yı İlâhîdir, diye Cenâb‑ı Hakk’ın hikmetine ve inâyetine ve hıfzına i'timâd edip merak etmeyiniz.
Hem siz, hem onlar bilsinler ki; sadaka belâyı def'ettiği gibi; Risale‑i Nur Anadolu’dan, hususan Isparta, Kastamonu’dan âfât‑ı semâviye ve arziyenin def' ve ref'ine vesiledir. Evet Sabri’nin ﴿يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي… وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ… الخ âyetinden istihrâc ettiği mânâ, haktır ve mutâbıktır.
165
Evet, Risale‑i Nur, sefîne‑i Nuh gibi Anadolu’yu Cebel‑i Cûdî hükmüne getirip, küre‑i arzın yangınından ve tûfânından kurtulmasına bir sebebdir. Çünkü, za'f‑ı îmândan gelen tuğyan, ekserî musîbet‑i âmmeyi celbettiği gibi; îmânı fevkalâde kuvvetlendiren Risale‑i Nur, o musîbet‑i âmmeyi dâiresinin haricine bırakmaya Rahmet‑i İlâhiye tarafından vesile oldu.
Bu ehl‑i dünya, bu Anadolu halkı Risale‑i Nura girmeseler de ilişmesinler. Eğer ilişseler; yakında bekleyen yangınlar, tûfânlar, zelzeleler ve tâunların istilâsına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Mâdem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onların da lüzumsuz bir hâlde bu derece âhiretimize karışmalarında onlara felâket getirmek ihtimali kavîdir.
İşte bu sekiz aydır, hususan bu heyecan veren bu hâdisenizle beraber; şimdi yanımdaki Feyzi ile Emin ve bütün bana temâs eden dostlar şâhiddirler ki, bu sekiz ay zarfında bir tek defa ne Harb‑i Umumî’yi, ne siyaseti sormamışım. Ve odamdan işitilen radyoyu da, üç senedir dinlemedim. Hâlbuki benim, binler adam kadar dünyaya bakmak münâsebet var. Demek bize ilişen, doğrudan doğruya îmâna tecâvüz eder. Onları, Cenâb‑ı Hakk’a havâle ediyoruz. Hem ehl‑i siyasete hiç münâsebetimiz olmadığı hâlde, kat'î bilsinler ki; bu memlekette, bu asırda, milleti anarşilikten, tereddî ve tedennî‑i mutlakadan kurtaracak yegâne çaresi, Risale‑i Nurun esâsâtıdır.
Bu hâdisede sıkıntı çeken masûmlar ve üstadları bilsinler ki; ağır şerâit altında bir saat nöbet, bir sene ibâdet ve hakîki tefekkür‑ü îmâniye ile bir saati, bir sene tâat hükmüne geçtiği gibi, inşâallâh onların sıkıntıları da öyle sevâba medâr olur. Onlar da, merak ve teessürle değil, ferâh ve sürûrla karşılamalı. Fakat Hazret‑i Ali’nin (R.A.) iki defa سِرًّا بَيَانَةً ❋ سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesine binâen, biz her vakit tam ihtiyat ve tam sakınmak vaziyetini muhâfaza etmekle mükellefiz.
Risale‑i Nurun mensûbları, şuûr ve ihtiyarları haricinde birbiriyle münâsebetdâr, birbirinin hâdiseleriyle alâkadar olduğuna bir delil de bugünlerde oldu. Şöyle ki:
166
Oradaki hâdisenin vukû'undan bugüne kadar, buradaki muhtelif tabakalardaki talebelerin vaziyetleri ehemmiyetli bir hâdise yüzünden değişmiş gibi çekinmek ve münâfıkların nazarını kendilerine ve bizlere celbetmemek için bir tevakkuf devresi geçti. Ben de hayret ediyordum. Hem, Nazîf gibi birkaç zâtın rüyalarının tâbirleri, sizin hâdiseniz olduğunu anladık.
Umum kardeşlerimize birer birer ve bilhassa musîbet‑zedelere selâm ve duâ ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, onları çabuk kurtarıp vazifelerinin başına göndersin, âmîn.

86. Harama nazar unutkanlık verir; bu dünya dârü’l‑hizmettir, dârü’l-ücret değil

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ كَلِمَاتِ الْقُرْاٰنِ وَحُرُوفَاتِهَا
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de kuvvetli, fa'âl, sebatkâr arkadaşlarım!
Bugünlerde benimle altı adam, başta Marangoz Ahmed, âhirinde ben, manevî ihtara binâen birer mes'eleye medâr olmuşuz.
Birincisi: Fa'âl, cidden çalışkan, Risale‑i Nur ve Medrese‑i Nuriye talebelerinden Marangoz Ahmed’in mektûbunda Eşref nâmında on yaşında bir masûm çocuğun; köyünü, malını terkedip, iki gün mesâfeden gelip, hiç yazı yazmadığı hâlde, on gün zarfında Risale‑i Nuru yazmaya muvaffak olması, Risale‑i Nurun bir kerâmeti olduğu gibi, Medrese‑i Nuriyenin de hàrika bir çiçeğidir deniliyor.
167
Evet, biz de deriz ki: Maddî bir kışta güzel çiçeklerin açılmasıyla bir hàrika kudret olduğu gibi; bu asrın manevî ve dehşetli kışında, Sava karyesinin, yani Sava şeceresi bin güzel çiçekler ve Cennet meyveleri açması ve Isparta memleket bahçesi, binler gül‑ü Muhammedî (A.S.M.) çiçekleri açması; (Hâşiye) elbette hàrika bir mu'cize‑i rahmet ve bu memlekete hàrika bir kerâmet‑i inâyet-i Rabbâniye ve Risale‑i Nur talebelerine hàrikulâde bir ikram‑ı İlâhîdir diye i'tikàd edip, Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ederiz.
Marangoz Ahmed’in mektûbunda Dârıviran Köyü’nün eski zamanın çalışkan talebelerini andıran fedâkâr talebeler, bizi ve eski zaman talebelerini tahassürle yâdeden medreseden yetişme, Risale‑i Nur talebelerine derin bir sürûr verdi. Medrese‑i Nuriyenin hanımlar talebeleri; evrâd‑ı Kur'âniye ile duâlarıyla, evrâdlarıyla çalışkan kalemlere manevî yardımları çok güzeldir. Bu havâlideki hanımlara da tam bir ders olur. Cenâb‑ı Hak, onlardan ve o medresenin umum talebelerinden ve üstadlarından ebeden râzı olsun.
Ahmed’in rüyası çok mübârek ve güzeldir. Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) kuvvetli sadâsını işitmek, İsevîlerden kuvvetli bir imdâd Hizbü'l‑Kur'ân’a iltihak etmeye işâret olabilir.
İkinci Adam ve Mes'elesi: Risale‑i Nur talebelerinden bir genç hâfız, pek çok adamların dedikleri gibi dedi: Bende unutkanlık hastalığı tezâyüd ediyor, ne yapayım?”
Ben de dedim: Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünkü rivâyet var. İmâm‑ı Şâfiî’nin (R.A.) dediği gibi, Haram nazar, nisyan verir.”
Evet, Ehl‑i İslâm’da nazar‑ı haram ziyâdeleştikçe, hevesât‑ı nefsâniye heyecana gelip, vücûdunda sû‑i isti'mâlât ile isrâfa girer. Haftada birkaç defa gusle mecbur olur. Ondan, tıbben kuvve‑i hâfızasına za'f gelir.
168
Evet, bu asırda açık‑saçıklık yüzünden, hususan bu memâlik‑i hârrede o sû‑i nazardan sû‑i isti'mâlât, umumî bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlıyor. Herkes, cüz'î, küllî o şekvâdadır. İşte, bu umumî hastalığın tezâyüdüyle, Hadîs‑i Şerîfin verdiği müdhiş bir haberin te'vili, ucunda görünüyor. Fermân etmiş ki: Âhirzamanda, hâfızların göğsünden Kur'ân nez'ediliyor, çıkıyor, unutuluyor.” Demek bu hastalık dehşetlenecek, hıfz‑ı Kur'ân’a bu sû‑i nazarla bazılarda sed çekilecek; o hadîsin te'vilini gösterecek.
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Üçüncü Adam ve Mes'elesi: Bizlerle pek çok alâkadar bir zât, çok defa dehşetli şekvâ ediyor ki: Ben adam olamıyorum, gittikçe fenâlaşıyorum, manevî hizmetlerimin neticelerini göremiyorum diye medet istiyor. Ona yazıyoruz ki:
Bu dünya dâru'l‑hizmettir; ücret almak yeri değildir. A'mâl‑i sâlihanın ücretleri, meyveleri, nurları; Berzahta, Âhiret’tedir. O bâkî meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, Âhiret’i dünyaya tâbi etmek demektir. O amel‑i sâlihin ihlâsı kırılır, nuru gider. Evet, o meyveler istenilmez, niyet edilmez. Verilse teşvik için verildiğini düşünüp şükreder.”
Evet bu asırda, bir‑iki mektûbda beyân edildiği gibi, o derece hayat‑ı dünyeviye damarına dokunmuş ve yaralamış ve heyecana getirmiş ki; mübârek ve ihtiyar ve hoca ve ehl‑i salâhat olan bir zât dahi, dünyada bir nev'i hayat‑ı uhreviye ezvâkını istiyor; birinci derecede, zevk‑i hayat onda hükmediyor.
71. Gaybî esrarı açacak tevafukat, hakaik-ı İslâmiye mesleğine zarar verir — Kastamonu Lahikası | risaleinur.site