Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

62. Cenab‑ı Hakkın kuvvetli kalemleri Risale-i Nur’a ihsan etmesi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de çalışkan ve kuvvetli arkadaşlarım ve tarîk‑ı Hakta ve berzah seyahatinde ve âhiret yolunda nurânî yoldaşlarım!
Sizin bayramınızı, Leyle‑i Kadr’inizi, Ramazan‑ı Şerîfte makbûl duâlarınızı bütün rûh u canımla tebrik ve tes'îd ediyorum. Cenâb‑ı Hak, bu bayramın sürûrunu, hakîki ve geniş ve umumî sürûra mukaddime ve vesile eylesin, âmîn.
Sâniyen: Sizin bu mübârek bayramın hediyesi olarak gönderdiğiniz nurlu kalem hediyelerinizi o kadar kıymetdâr görüyorum ki ta'rif edemem. Cennetü'l‑Firdevs’te âb‑ı kevser testileri gibi, kemâl‑i iştiyak ve şükrânla ve sürûrlu gözyaşıyla kabûl edip başıma koydum. Böyle elmas kılınç gibi kalemleri ve hakikat kahramanlarını Risale‑i Nura ihsân eden Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz hamd ü şükrederim.
128
Sizlere de o mübârek kitapların, yazıların herbir harfine mukâbil Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn on hasene ihsân eylesin diye niyâz ediyorum.
Hakikaten Husrev’in infikâki beni çok müteessir etmişti; fakat Tahiri o parlak kalemiyle benim o teessürâtımı izâle eyledi. O bütün efrâd‑ı ailesiyle, peder ve vâlidesiyle Risale‑i Nurun hàs talebeleri içinde her vakit hissedar olacaklardır.
Hem bu Tâhir’in yüzünden bugünden itibaren Atabey de, İslâmköyü, Sav köyü, Kuleönü karyeleri gibi Nurs karyesine arkadaş olup umum manevî kazancımıza hissedar oldu.
Isparta’nın Hâfız Ali’si Kâtib Osman’ın elhak ikinci bir Husrev olduğuna benim de kanâatim geldi. Cenâb‑ı Hak, onu ve Mehmed Zühtü gibi çok fedâkârları ve Risale‑i Nurun hakîki sâhiblerini Isparta’ya ihsân eylesin, âmîn.
Mübâreklerin kahramanlarından Büyük Abdurrahman’ın, Küçük Ali’nin, Hâfız Mustafa’nın fa'âliyet ve gayretleri ve Hâfız Mustafa’nın bu defaki mektûbundaki bazı noktaları beni sürûr yaşıyla ağlattırdı. Yalnız bu kadar var ki, bir zarf içinde gönderilen yirmibeş banknot bulundu, kimin zarfından olduğunu bilemedik. Bilirsiniz ki, bütün ömrümde kimseden hediyeleri kabûl edemiyorum; hattâ Rüşdü’nün bu defaki hediyesini reddedip hatırını kırdım, geri çevirdim. Cenâb‑ı Hak beni muhtaç bırakmıyor. İnsanlara da muhtaç etmiyor. Beni merak etmeyiniz.
Fakat, Mübârekler Hey'etinde öyle bir şahs‑ı manevî hissediyorum ki, kaidemi ona karşı muhâfaza edemiyorum. O şahs‑ı manevîyi kızdırmamak ve rencîde etmemek için, yalnız o paradan borç olarak beş lirayı bu bayram umûr‑u hayriyesine sarfetmek için kabûl ettim. Yirmisini Sabri vâsıtasıyla ve nâmıyla geri gönderip iâde ediyorum, gücenmeyiniz.
129
Ve bilhassa (حسن. ع. م) gayet müstesnâ kalemiyle dört güzel hediyeleri pek çok kıymetdâr göründü. İnşâallâh bu havâlide çokları şevkle kitabete sevkedecek. Böyle kuvvetli kalemleri Risale‑i Nura ihsân eden Cenâb‑ı Hakk’a yüzbinler şükür.
Mübârekler Hey'etinden Mehmed’in mektûbu beni çok sevindirdi. Şimdi yazdığım vakitte yanımda bulunan memleketin eşrâfına okudum. O eşrâflar da Mâşâallâh, Bârekallâh dediler, hayretle alkışladılar. O mektûbun ve ötekilerin birer kısmını lâhikaya kaydedeceğiz.
Abdurrahman’ın birinci vârisi ve Risale‑i Nurun birinci şâkirdi Büyük Mustafa’nın kapı istikbâlinde arkadaşı olan Hacı Osman’ın mektûbu ve o mektûbdaki rüyaları mânidâr ve ettiği tâbir de doğrudur.
Azîz kardeşlerim, sizinle konuştuğum bu dakika iftar vaktine yarım saat kalmış. Bayram gecesidir, hastalık şiddetlidir. Onun için fazla konuşamıyorum. Ben de, büyük ve tehlikeli hastalıktan, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin mu'cize gibi şifâ duâsı kerâmetiyle o tehlike geçti. Fakat öyle şiddetli bir öksürük, bir heyecan var ki, sizin gibi canımdan ziyâde sevdiğim kardeşlerimle konuşmayı kısa kesiyorum.
Yalnız bu kadar var ki, Isparta havâlisinde yüzer genç Saidler ve Husrevler yetişmişler. Bu ihtiyar ve zaîf Said dünyadan kemâl‑i istirahat-i kalble vedâ etmeye hazırdır. Ve bilhassa mühim bir Medrese‑i Nuriye olan Sav köyünün başta Hacı Hâfız, Mustafa Gül olarak Ahmedleri, Mehmedleri, hattâ muhterem hanımları (Tâhir’in refîkası ve kerîmeleri gibi) ve masûm çocukları, Risale‑i Nurla meşgul olmalarını düşündükçe bu dünyada Cennet hayatının manevî bir nev'ini zevk ediyorum, görüyorum. Oranın Ahmedlerinin hediyesini umum o köy hesabına bir teberrük deyip öpüp başıma koydum.
130

63. Nurların yazılarak çoğaltılmasındaki fedakârâne çalışmalar

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, gayet şiddetli, dehşetli hastalığım, gayet merhametli ve çok sevâblı olarak âfiyete yerini bırakıp gitti. Çok büyük bir ni'met içinde bulunduğunu ben ve buradaki arkadaşlarım tasdik ettik.
Hem Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ve hamd ediyorum ki, sizlerin bu defaki hediye‑i Ramazaniyeniz olan çok güzel nüshalarınız bu bayramımı çok bayramları birden toplayan bir küllî bayram hükmüne geçti. Ve bilhassa ikinci Husrev olan birinci Tâhir’in gayet dikkat ve tevâfuklu yazdığı risaleler, beni o derece minnetdâr ve mesrûr ediyor ki, elimden gelseydi herbir nüshasına on altun lira verecektim. Bu derece kuvvetli bir şâkird Risale‑i Nura sâhib çıkması ümîdlerimizi çok kuvvetlendirdi. Sav kahramanlarının ve mübâreklerin karyelerine kendi karyesini, onların safına getirdi. Atabey (Aras) onunla ve onun gibilerle iftihar etmeli.
Onun nüshalarında yanlışlar pek çok azdır. Yalnız, oralardaki nüshalarda mânâsı anlaşılmayan bazı kelimeler varmış ki, istinsahta öylece kaydedilmiş. Benim tashihimden geçen nüshalarla mukàbele edilse iyi olur.
O kuvvetli ve fedâkâr kardeşimizin masûm çocuklarının ve refîkasının yazdıkları risaleleri güzelce bir cild yaptık. Görenlere, hususan buradaki Risale‑i Nurun kadınlar dâiresindeki kızlar ve hanımlara gayet te'sirli ve câzibedâr bir nümûne‑i teşvik oldu.
Aydınlı Hasan’ın hakikaten gayet müstesnâ bir kalemi var ve yazılarında tam bir ihlâs görünür. Bu zât ne vakitten beri Risale‑i Nura girdiğini ve ne hâlde olduğunu merak ediyorum.
Bu defa Hulûsi’den uzun bir mektûb, Abdülmecîd vâsıtasıyla aldım. Elhak o kardeşimiz sebat ve metânet ve ihlâsta birinciliği muhâfaza ediyor. Ben de Abdülmecîd vâsıtasıyla ona yazdım ki: Isparta’daki kardeşlerimize yazdığım mektûblarda sen dahi bir muhâtabımsın, seninle muhâbere kesilmemiş diye yazdım
131
Husrev, Re'fet, Rüşdü’nün vaziyetlerini de merak ediyorum. Ve bilhassa Husrev ne hâldedir? Ve Nur fabrikasının sâhibi Hâfız Ali rahat mıdır?
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.

64. İki ince mes'ele: Namaz tesbihatı ve hayat‑ı dünyeviyeyi, bilerek hayat-ı uhreviyeye tercih etmek

Bugünlerde iki ince mes'ele kalbe geldi, vaktinde kaleme alamadım. O vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli hakikatlere birer işâret ederiz:
Birincisi: Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihâtında tekâsül göstermesine binâen dedim:
Namazdan sonraki tesbihâtlar tarîkat‑ı Muhammediye’dir (A.S.M.) ve Velâyet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) evrâdıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür.
Sonra, bu kelimenin hakikati böyle inkişaf etti: Nasıl ki, risalete inkılâb eden velâyet‑i Ahmediye (A.S.M.) bütün velâyetlerin fevkındedir. Öyle de, o velâyetin tarîkatı ve o velâyet‑i kübrânın evrâd‑ı mahsûsası olan namazın akabindeki tesbihât, o derece sâir tarîkatların ve evrâdların fevkındedir. Bu sır dahi şöyle inkişaf etti ki:
Nasıl zikir dâiresinde bir mecliste veyâhut hatme‑i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar hey'et‑i mecmuada nurânî bir vaziyet hissediliyor; kalbi hüşyâr bir zât namazdan sonra سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ سُبْحَانَ اللّٰهِ deyip tesbihi çekerken, o dâire‑i zikrin reisi olan Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın müvâcehesinde yüz milyon tesbih edenler, tesbih elinde tesbih çektiklerini ma'nen hisseder. O azamet ve ulviyetle سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ سُبْحَانَ اللّٰهِ der.
132
Sonra o, Serzâkirin emr‑i manevîsiyle O’na ittibâen اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dediği vakit, o halka‑i zikrin ve o çok geniş dâiresi bulunan Hatme‑i Ahmediye’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) dâiresinde yüz milyon mürîdlerin اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’larından tezâhür eden azametli bir hamdi düşünüp, içinde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile iştirâk eder ve hâkezâ اَللّٰهُ اَكْبَرْ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرْve duâdan sonra لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُotuzüç defa o tarîkat‑ı Ahmediye’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) halka‑i zikrinde ve hatme‑i kübrâsında o sâbık mânâ ile o ihvân‑ı tarîkatı nazara alıp o halkanın Serzâkiri olan Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a müteveccih olup اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ der, diye anladım ve hissettim ve hayâlen gördüm.
Demek tesbihât‑ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var.
İkinci Mes'ele: Otuzbirinci âyetin işâretinin beyânında, ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَوةَ الدُّنْيَا bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hàssası şudur ki, hayat‑ı dünyeviyeyi hayat‑ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını bâkî elmaslara bildiği hâlde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki:
Nasıl bir uzv‑u insanî hastalansa, yaralansa sâir a'zâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdâdına koşar. Öyle de, hırs‑ı hayat ve hıfzı ve zevk‑i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat‑ı insaniyede dercedilen bir cihâz‑ı insaniye, çok esbâb ile yaralanmış, sâir letâifi kendiyle meşgul edip sukùt ettirmeye başlamış; vazife‑i hakîkiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.
133
Hem nasıl ki bir câzibedâr, sefîhâne ve sarhoşâne şa'şaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mestûre hanımlar dahi o câzibeye kapılıp hakîki vazifelerini ta'tîl ederek iştirâk ediyorlar. Öyle de, bu asırda hayat‑ı insaniye, hususan hayat‑ı ictimâiyesi öyle dehşetli, fakat câzibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî latîfelerini ve kalb ve aklını nefs‑i emmâresinin arkasına düşürüp pervâne gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.
Evet, hayat‑ı dünyeviyenin muhâfazası için zarûret derecesinde olmak şartıyla bazı umûr‑u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat‑ı şer'iye var; fakat, yalnız bir ihtiyaca binâen, helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Hâlbuki bu asır, o damar‑ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar‑ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr‑u diniyeyi terk eder.
Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz‑ı hayat cihâzı, bu asırda isrâfât ile ve iktisadsızlık ve kanâatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zarûret‑i maîşet ziyâdeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve şerâit‑i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemâdiyen ehl‑i dalâlet nazar‑ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar‑ı dikkati kendine celbetmiş ki; ednâ bir hâcât‑ı hayatiyeyi büyük bir mes'ele‑i diniyeye tercih ettiriyor.
Bu acîb asrın bu acîb hastalığına ve dehşetli marazına karşı, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tiryâk‑misâl ilâçlarının nâşiri olan Risale‑i Nur dayanabilir; ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hàlis, sâdık, fedâkâr şâkirdleri mukâvemet edebilir.
134
Öyle ise, herşeyden evvel onun dâiresine girmeli, sadâkatle, tam metânet ve ciddi ihlâs ve tam i'timâd ile ona yapışmak lâzım ki, o acîb hastalığın te'sirinden kurtulsun.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.

65. Madem Allah var; her şey var

Azîz, sıddık, sebatkâr, metîn kardeşlerim!
Sizin fa'âliyetiniz ve sebatkârâne çalışmanız, Risale‑i Nur dâiresinin zenbereği hükmünde bizleri ve çok yerleri harekete getiriyorsunuz. Allah sizden ebeden râzı olsun. Bin âmîn, âmîn.
Size, Hizbü'l‑Kur'ânî’den evvel gönderilen Risale‑i Nurun Virdü'l-A'zamına ilhâk etmek için bir parçayı yazdık; bir parçayı da, Yirmidokuzuncu Lem'ada yerini gösterdik. Benim hususî tefekkürâtım o nev'iden olduğu cihetle bana ihtar edildi, ben de yazdım.
Sâniyen: Birkaç gün evvel size gönderdiğim son mektûbdaki hayat‑ı dünyeviyenin hayat‑ı diniyeye galebe etmesine dair ikinci mes'elesi münâsebetiyle gayet ince ve kaleme alınmaz bir mânâ kalbe zâhir oldu. Yalnız gayet kısa o mânâya bir işâret edeceğim. Şöyle ki:
Bu acîb asrın hayat‑perest ehl‑i dalâleti aldatan, sarhoş eden, fânîlerden sûrî aldıkları zevki, gayet acı ve elîm olduğunu ve ehl‑i îmânın ve hidayetin aynı yerde ve o fâniyâtta bâkiyâne ve ulvî bir zevk bulunduğunu gördüm ve hissettim; fakat ifâde edemiyorum.
Risale‑i Nurun müteaddid yerinde nasıl isbât etmiş ki, ehl‑i dalâlet için, zaman‑ı hâzırdan mâadâ herşey ma'dûm ve firâkların elemleriyle doludur. Ehl‑i hidayet için, mâzi, müstakbel müştemilâtıyla mevcûddur, nurludur. Aynen öyle de, fâniyâtta, yani geçmiş muvakkat vaziyetler, ehl‑i dünya için, fenâ‑yı mutlak karanlıklarında ma'dûmdur; ehl‑i hidayet için mevcûddur diye gördüm.
135
Çünkü, eski zamanda çok alâkadar olduğum zevkli veya kıymetli ve şerefli muvakkat vaziyetleri mütehassirâne hatırladım, müştâkàne arzuladım. Neden bu mübârek vaziyetler mâzide kalıp fânî olsun düşünürken, îmân‑ı Billâh nuru ihtar etti ki, o vaziyetler gerçi sûreten fânîdirler, birkaç cihette mevcûddurlar.
Çünkü, Cenâb‑ı Hakk’ın bâkî isimlerinin cilveleri olan o vaziyetler, dâire‑i ilimde ve elvâh‑ı mahfûzada ve elvâh‑ı misâliyede bâkî oldukları gibi; nur‑u îmânın verdiği bâkiyâne münâsebet noktasında fevkazzaman bir vaziyette mevcûddurlar. Sen, o vaziyetleri çok cihetle ve çok manevî sinemalarla görebilir ve girebilirsin diye anladım ve dedim: Mâdem Allah var herşey var.” cümlesi, bu büyük hakikati de ifâde eder. Kimin için Allah varsa, yani Allah’ı bilse, herşey mevcûddur; kim Allah’ını bilmezse, ona herşey ma'dûmdur.” diye delâlet eder.
Demek: Elemli, karanlıklı, tahassürlü bir dirhem zevki, aynı yerde yüz derece ziyâde dâimî, elemsiz bir zevke, sefâhetle tercih edenler, aks‑i maksûdlarıyla aynı zevkte elîm elemleri alır.”
136

66. Vazife‑i İlâhiye’ye Karışmamak, Kemiyete Değil, Keyfiyete Bakmak

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ثَوَابَاتِ قِرَائَةِ حُرُوفَاتِ الْقُرْاَنِ الَّت۪ي قَرَأْتُمُوهَا بِنِيَّتِنَا ف۪ي رَمَضَانَ
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Hâfız Ali’nin bu defaki mektûbunda çok mübârek duâları beni ve bizi en derin rûhumuzdan mesrûr edip şükre sevketti ve her musîbet‑zedeye ve hüzün ve kederlere düşenlere mânâ‑yı işârîsiyle meded‑res ve halâskâr ve şifâ ve medâr‑ı sürûr olan ﴿اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ve ﴿اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاher musîbet‑zedeye baktığı gibi, bu geçen hastalık cihetiyle bize de baktığını yazıyor.
Evet, Hâfız Ali o noktayı tam görmüş. Ben de tasdiken derim ki: Eğer o hastalık yirmi derece tezâuf etseydi, bizlere kazandırdığı neticeye nisbeten yine ucuz düşerdi ve rahmet olurdu. Fakat Hâfız Ali’nin kendi üstadı hakkında benim haddimden pek çok ziyâde isnâd ettiği meziyet ve masûmiyeti; onun masûm lisânıyla hakkımda medih olarak değil; belki bir nev'i duâ olarak tasavvur ediyoruz.
Hem Hâfız Ali’nin, Sav gibi yerler, karyeler ve Isparta birer Medrese‑i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale‑i Nurun sâdık şâkirdleri hàrikulâde olarak günden güne yükselmeleri ve tenevvür etmeleri, bizleri, belki Anadolu’yu, belki Âlem‑i İslâmı mesrûr ve müferrah eden bir hakikatli haber telâkki ediyoruz.
137
Âhir fıkrasında, Muhbir‑i Sâdıkın haber verdiği manevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemin hemen hemen gelmesi diye fıkrasına, bütün rûh u canımızla Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz; temennî ediyoruz.
Fakat biz Risale‑i Nur şâkirdleri ise, vazifemiz hizmettir, vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak ve hizmetimizi O’nun vazifesine bina etmekle bir nev'i tecrübe yapmamak olmakla beraber; kemiyete değil, keyfiyete bakmak; hem çoktan beri sukùt‑u ahlâka ve hayat‑ı dünyeviyeyi her cihetle hayat‑ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevkeden dehşetli esbâb altında Risale‑i Nurun şimdiye kadar fütûhâtı ve zındıkların ve dalâletlerin savletlerini kırması ve yüzbinler bîçârelerin îmânlarını kurtarması ve herbiri yüze ve bine mukâbil yüzer ve binler hakîki mü'min talebeleri yetiştirmesi Muhbir‑i Sâdıkın ihbarını aynen tasdik etmiş ve vukûât ile isbât etmiş ve ediyor, inşâallâh daha edecek. Ve öyle kökleşmiş ki; inşâallâh hiçbir kuvvet Anadolu’nun sînesinden onu çıkaramaz. âhirzamanda, hayatın geniş dâiresinde asıl sâhibleri, yani Mehdi ve şâkirdleri Cenâb‑ı Hakk’ın izniyle gelir, o dâireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.
Hâfız Ali’nin kıymetdâr bir kardeşimiz olan Aydınlı Hasan Âtıf hakkında medhi ve tafsîli bizi minnetdâr etti. O kardeşimiz de hàslar içinde her sabah yanımızdadır.

67. Tevafuklu Kur’ân’ın hazırlanış ve yazılışı

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Sizi tebrik ediyoruz, hakikaten müdakkik hâfızlarsınız. Husrev’in yazdığı Kur'ân’da incecik sehivlerini bulmanız hıfzınızın kuvvetine tam delâlet ediyor. Bizler size minnetdâr olduk ve teşekkür ediyoruz. Cenâb‑ı Hak sizlerden ebeden râzı olsun. Bu münâsebetle Risale‑i Nurun bir kahramanı olan Husrev, Risale‑i Nurun hizmetinde gösterdiği hàrikaları nümûne olmak için bir kısmını beyân edeceğiz. Şöyle ki:
138
Bu zât, dokuz‑on sene zarfında dörtyüz risale kadar dikkatli ve tevâfuklu olarak Risale‑i Nurdan yazdığı gibi, hâfız olmadığı hâlde yazdığı iki mükemmel Kur'ân ile ve üçüncüsünü müteferrik sûrette, gözle görünür bir nev'i i'câz‑ı Kur'ân’ı gösterir bir tarzda üç Kur'ânı yazmış; tam mukàbele edilmeden bize gelmiş; biz de mukàbele etmeden size göndermiştik. Sizler de, kemâl‑i dikkatle hareke ve harflerde gördüğünüz kırk‑elli sehiv, Husrev’in kaleminin ne derece hàrika olduğunu gösterir. Çünkü her Kur'ânın üçyüzbin altıyüz yirmi harfinde o kadar hareke ve sükûnlarında yalnız kırk‑elli sehiv bulunması, o kalemin isabette hàrika olduğunu gösterir.
Latîftir ki, Husrev’in sehvini bulan bir zât, iki harfte bir sehiv etmiş, Husrev yüzbin harfte bir sehiv etmiş. Tashih eden, iki harfte noktayı bırakıp sehiv etmiş. Demek o dikkatli hâfızın o sehvi, Husrev’in o sehvini affettiriyor.
Hem bu Husrev’in kalemi gibi; fikri, kalbi de o nisbette hàrika diyebiliriz. Risale‑i Nura karşı irtibatı ve iştiyakı ve kanâati gittikçe terakkî ve inkişaf ediyor. Hiçbir hâdise onu sarsmıyor, fütûr vermiyor.
Hem onun bir hàrikası odur ki: Risale‑i Nura beş sene yabânî kaldığı hâlde birden intisab edip bir ay zarfında ondört risaleyi Risale‑i Nurdan yazmış.
Hem Kur'ânın gözle görünen bir nev'i lem'a‑i i'câziyeyi, beş‑altı mushafta işâretler yaptım, hatt‑ı Arabî-i Kur'ânîleri mükemmel olan kardeşlerime taksim ettim. Bunların içinde hatt‑ı Arabî-i Kur'ân’da Husrev onlara yetişemediği hâlde, birden umum o kâtiblere ve hatt‑ı Arabî muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt‑ı Arabî’de, en mümtâz kardeşlerimizden on derece geçti. Umumen onlar tasdik edip: Evet bizden geçti, biz ona yetişemiyoruz dediler. Demek Husrev’in kalemi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ve Risale‑i Nurun mu'cizevâri kerâmetleri ve hàrikalarıdır.
Kardeşiniz Said Nursî
139

68. Hayat‑ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih mes'elesine tetimme

Evvelce, Hayat‑ı Dünyeviyeyi, Hayat‑ı Uhreviyeye Tercih Etmeye Dair Yazılan İki Parçaya Tetimmedir
Bu acîb asrın hayat‑ı dünyeviyeyi ağırlaştırması ve yaşamak şerâitini ağırlatması ve çok etmesi ve hâcât‑ı gayr-ı zarûriyeyi, görenekle tiryâki ve mübtelâ etmekle hâcât‑ı zarûriye derecesine getirmesiyle hayatı ve yaşamayı, herkesin her vakitte en büyük maksad ve gayesi yapmıştır. Onunla hayat‑ı diniye ve ebediye ve uhreviyeye karşı ya sed çeker, veya ikinci, üçüncü derecede bırakır. Bu hatâsının cezası olarak öyle dehşetli bir tokat yedi ki, dünyayı başına Cehennem eyledi.
İşte bu dehşetli musîbette, ehl‑i diyânet dahi büyük bir vartaya düşüyorlar ve kısmen anlamıyorlar.
Ezcümle: Ben gördüm ki; ehl‑i diyânet, belki de ehl‑i takvâ bir kısım zâtlar bizimle gayet ciddi alâkadarlık peydâ ettiler. O bir‑iki zâtta gördüm ki, diyâneti ister ve yapmasını sever, ki hayat‑ı dünyeviyesinde muvaffak olabilsin, işi rastgelsin. Hattâ tarîkatı, keşf ve kerâmet için ister. Demek âhiret arzusunu ve dinî vezâifin uhrevî meyvelerini dünya hayatına bir dirsek, bir basamak gibi yapıyor. Bilmiyor ki saâdet‑i uhreviye gibi saâdet‑i dünyeviyeye dahi medâr olan hakàik‑ı diniyenin fevâid‑i dünyeviyesi, yalnız müreccih (tercih edici) ve teşvik edici derecesinde olabilir. Eğer illet derecesine çıksa ve o amel‑i hayrın yapmasına sebeb o fâide olsa, o ameli ibtal eder; lâakal ihlâsı kırılır, sevâbı kaçar.
Bu hasta ve gaddâr ve bedbaht asrın belâ ve vebâsından ve zulüm ve zulmetinden en mücerreb bir kurtarıcı, Risale‑i Nurun mîzanları ve muvâzeneleriyle, neşrettiği nur olduğunu kırkbin şâhid vardır. Demek Risale‑i Nurun dâiresine yakın bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimali kavîdir.
140
Evet ﴿يَسْتَحِبّوُنَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ işâretiyle bu asır hayat‑ı dünyeviyeyi hayat‑ı uhreviyeye, Ehl‑i İslâm’a da bilerek, severek tercih ettirdi.
Hem bin üçyüz otuzdört tarihinden başlayıp, öyle bir rejim Ehl‑i İslâm içine de sokuldu. Evet عَلَى الْاٰخِرَةِ cifir ve ebced hesabıyla (1333) veya dört ederek, aynı vakitte eski Harb‑i Umumî’de İslâmiyet düşmanları galebe çalmakla, muâhede şartlarını, dünyayı dine tercih rejimi mebde'ine tevâfuk ediyor. İki‑üç sene sonra bilfiil neticeleri görüldü.

69. Haşir Risalesi olan Onuncu Söz'ün tanzim ve tertibi

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu şiddet‑i soğukta sizden haber almadığım için merak eyliyorum. Size, bu soğuğun bana verdiği şefkatli bir endişeden çıkan arkadaki mes'eleyi gönderiyorum. Belki size de fâidesi olur.
Hem buraca fâidesi görülen haşre dair parçaları Onuncu Söz’ün âhirinde toplayıp, bir lâhikası hükmüne gelmiştir. Birinci parça, Dokuzuncu Şuâ olan mukaddime‑i haşriye, Onuncu Söz’ün arkasında yazılacak ve bunun arkasında, o mukaddime‑i haşriyenin birinci makamının yerinde ve bedeline Otuzuncu Lem'anın ism‑i Hayy’a dair Dördüncü Remzi yazılacak. Bunun arkasında, İkinci Şuâ olan Tevhid Risalesi’nin haşri isbâtına dair hâtimesinin başından Bu haşrin dört mes'elesi şimdilik yeter. Yine sadedimize dönüyoruz cümlesine kadar yazılacak. Sonra bunun arkasında İhtiyarlar Lem'asının Beşinci Ricâsının ortasından başlayan, Evet, nass‑ı hadîs ile nev'‑i beşerin en mümtâz şahsiyetleri olan yüzyirmidört bin enbiyânın ilâ âhir…” Altıncı Ricâ’ya kadar yazılacak. Eğer haşre ait sâir risalelerde bunlar gibi parçalar varsa, münâsib görseniz ilâve edersiniz. Bunların hey'et‑i mecmuasının te'siri büyüktür.
141

70. Musibet‑i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçer

Gayet Ehemmiyetlidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Şiddet‑i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musîbet‑i beşeriyeden bîçârelere gelen felâketler, helâketler, sefâletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu.
Birden ihtar edildi ki: Böyle musîbetlerde kâfir de olsa hakkında bir nev'i merhamet ve mükâfât vardır ki, o musîbet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musîbet‑i semâviye masûmlar hakkında bir nev'i şehâdet hükmüne geçiyor.
Üç‑dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken Avrupa’da, Rusya’daki çoluk‑çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyân ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
O musîbet‑i semâviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefât eden ve perîşan olanlar eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehîd hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfât‑ı maneviyeleri, o musîbeti hiçe indirir.
Onbeşinden yukarı olanlar, eğer masûm ve mazlum ise, mükâfâtı büyüktür; belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünkü âhirzamanda mâdem fetret derecesinde din ve din‑i Muhammedî’ye (A.S.M.) bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve mâdem âhirzamanda Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) din‑i hakîkisi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret‑i İsâ’ya (A.S.) mensûb Hıristiyanların mazlumları çektikleri felâketler onlar hakkında bir nev'i şehâdet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musîbet‑zedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musîbet çekiyorlar. Elbette o musîbet onlar hakkında medeniyetin sefâhetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffâret olmakla beraber; yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem‑i şefkatten tesellî buldum.
142
Eğer o felâketi gören zâlimler ise ve beşerin perîşaniyetini ihzar eden gaddârlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adâlet‑i Rabbâniyedir.
Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdâdına koşanlar ve istirahat‑i beşeriye için ve esâsât‑ı diniyeyi ve mukaddesât‑ı semâviyeyi ve hukuk‑u insaniyeyi muhâfaza için mücâdele edenler ise, elbette o fedâkârlığın manevî ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki; o musîbeti onlar hakkında medâr‑ı şeref yapar, sevdirir.

71. Gaybî esrarı açacak tevafukat, hakaik‑ı İslâmiye mesleğine zarar verir

Kardeşlerim!
Bugünlerde Rumûzât‑ı Semâniye”ye ait iki risaleyi ehemmiyetli talebelere bir yere gönderdim. Yol kapandı, gitmedi. O iki risaleyi tekrar dikkatle mütâlaa ettim. Fikren dedim ki: Bu zevkli, güzel, meraklı, şirin bir maksada giden bu tevâfuklu yolda ne için sevkedilmeden perde indi, başka yolda sevkedildik, çalıştırıldık.”
Birden ihtar edildi ki: O gaybî esrârı açacak olan meslekten yüz derece daha ehemmiyetli ve kıymetli ve umumî ihtiyaca medâr ve herkes bu zamanda ona şiddetle muhtaç ve İslâmiyetin temel taşları olan hakàik‑ı îmâniye hazinesine hizmet etmeye ve istifadeye zarar gelecekti. En büyük ve en yüksek maksad olan hakàik‑ı îmâniyeyi, ikinci derecede bırakacaktı. Onun için idi.
Sûre‑i ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ remzinde, esrâr‑ı gaybiye gösterildi; birden kapandı, perde indi.
143
Hem bu sır içindir ki, o yolda fazla istihdam edilmedik, yalnız o meslek‑i tevâfukiyenin tereşşuhâtından Risale‑i Nurun hakkâniyetine bir imza ve cezâletine bir zînet ve hurûf‑u Kur'âniye’nin intizamından ve vaziyetlerinden tezâhür eden bir nev'i i'câz çıktı. Daha o yolda çalıştırılmadık.
Umum kardeşlerime ve Risale‑i Nurda ders arkadaşlarıma birer birer selâm ve duâ ederiz ve duâlarını ricâ ederiz.

72. Risale‑i Nur’a hizmet edenler Kur’ân’ın manevî terfîsiyle karşılaşır

Azîz, sıddık, mübârek, masûm kardeşlerim!
Sizin çok mübârek ve nazarımızda çok kıymetdâr ve benim nazarımda Cennet’in ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ tarafından ebedî ve firdevsî bir hediye‑i kudsiye gibi geçen ve gelen iki bayramı, Cennet’in şekerlemeleri ve tatlıları gibi tatlılaştıran ve zînetlerin ve nakışların yetmiş tarzlarını giyen hûrilerin hulleleri ve libâsları gibi, manevî meclisimizi zînetlendiren kalem hediyenizi aldık. Bu hediye, Risale‑i Nur hizmeti noktasından ne derece ehemmiyetli olduğunu bugünlerde başıma gelen ve rüyama giren bir hâdise ile anlayınız. Şöyle ki:
Bu çok kıymetdâr manevî hediyeyi almazdan üç gün evvel, aynen hediyeniz Kastamonu’ya geleceği ânında rüyada görüyorum ki; terfî‑i makam ve rütbe için bizlere bir fermân‑ı şâhâne manevî bir cânibden geliyor; kemâl‑i hürmetle ellerinde tutup bize getiriyordular. Biz baktık ki, o fermân‑ı àlî Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân olarak çıktı. O hâlde bu mânâ kalbe geldi: Demek Kur'ân yüzünden Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve biz şâkirdleri, bir terfî ve terakkî fermânını âlem‑i gaybdan alacağız.
144
Şimdi tâbiri ise, o fermânı temsîl eden masûmların kalemiyle manevî tefsir‑i Kur'ânı aldığımızdır. Bu rüyanın şimdiki tâbiri çıkmadan bir‑iki saat evvel Feyzi ile Emin’in gösterdikleri tâbir dahi haktır ve ehemmiyetlidir.
Hem bu medâr‑ı sürûr ve ferâh olan hediye‑i nurâniyeyi bir hiss‑i kable'l-vukû' ile benim rûhum tam hissetmiş, akla haber vermemiş idi ki, o gelmeden iki gün evvel, Feyzi ve Emin’in fıkrasında beyân edilen, rüyayı gördüğüm gecenin gününde, sabahtan akşama kadar ve ikinci günü de kısmen hiç görmediğim bir tarzda bir sevinç, bir sürûr hissedip mütemâdiyen bir bahâne ile ferâhımı izhâr edip, otuz‑kırk defa tebessüm ile güldüm.
Hem ben ve hem Feyzi, çok taaccüb ve hayret ettik. Otuz günde (Hâşiye) bir defa gülmeyen, bir günde otuz defa gülmek bizleri hayrette bıraktı. Şimdi anlaşıldı ki; o sürûr, o sevinç mezkûr manevî fermânı temsîl eden masûmların ve ümmîlerin kalemlerinin yazıları nesl‑i âtînin sahâif‑i hayatlarına, Âlem‑i İslâmın sahife‑i mukadderâtına ve ehl‑i îmân istikbâlinin defterlerine neşr‑i envâr edeceklerinin ve o masûmların hàlis ve sâfî amelleri ve hizmetleriyle sahife‑i a'mâlimizde hasenâtlarını yazıp kaydetmesinin ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin mukadderâtını mes'ûdâne idâmesinin haberini veren, o daha gelmeyen hediyeden geliyordu. Benim, o azîm yekûndan hisseme düşen binden bir cüz'ü rûhen hissedilmiş, beni mesrûrâne heyecana getirmiş idi.
Evet, böyle yüzer masûmların makbûl amelleri ve reddedilmez duâları sâir kardeşlerimin defterlerine geçmesi misillû, benim gibi bir günahkârın sahife‑i a'mâline dahi girmesi, binler sürûr ve sevinç verir. Böyle karanlık bir zamanda, bu ağır şerâit altında böyle masûmâne ve kahramanâne çalışmak için, biz, hem o masûmları ve o ümmîleri ve muallimlerini tebrik, hem peder ve vâlidelerini tebrik, hem köylerini tebrik, hem memleketlerini, hem milletlerini, hem Anadolu’yu tebrik ederiz.
145
Mübârek masûmların ve ümmîlerin herbirisine birer hususî teşekkürnâme ve tebriknâme yazmak elimden gelseydi yazacaktım; öyle ise bu arzumu bilfiil yazılmış gibi kabûl etsinler. Ben, onların isimlerini bir dâire sûretinde yazacağım, duâ vaktinde bakacağım. Hem onları Risale‑i Nurun hàs şâkirdleri dâiresine dâhil edip, bütün manevî kazançlarıma hissedar edeceğim.
Benim tarafımdan onların peder ve vâlidelerine veya akrabalarına ve üstadlarına selâmlarımızı tebliğ ediniz. Cenâb‑ı Hak, onları ve evlâdlarını dünyada ve âhirette mes'ûd eylesin, âmîn.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz ve duâlarını Kur'ânın medh ü senâsına mazhar olan bu leyâli‑i aşr olan on gecelerde ricâ ediyoruz.
Emin’in ve Feyzi’nin rüyaya dair fıkralarını da leffen gönderiyorum.

73. Rüya‑i sadıka kader-i İlâhînin her şeyi ihata ettiğine bir hüccet-i kàtıadır

Isparta’daki kardeşlerimize!
Latîf bir rüyanın kadere ait bir mes'eleyi, şühûd derecesinde bize kanâat verdiği gibi, o latîf rüyanın ciddi ikinci parçası bizlere manevî bir müjde ve beşâret verdiği cihetle, siz kardeşlerimize beyân ediyoruz. Şöyle ki:
İki gün evvel Üstadımız rüyada görüyor ki; ben, yani Feyzi ile beraber gezmeye çıkıyoruz. Giderken, birden ben Üstadıma söylüyorum ki: Burada ben, ayının tesbihini toplayacağım.” Üstadım da bakıyor ki, beyaz ipler gibi dolaşmış bir şey görüyor. Bu acîb güldürecek sözümden ve ayıya tesbih isnâd etmek vaziyetimden çok şiddetli gülerek uyanmış. Uyandıktan sonra da gülmüş. Akşama kadar hiç görülmemiş bir tarzda, yirmi‑otuz defa o hâdise‑i nevmiyeyi gülerek benimle mülâtafe etti. Münâsebet olmayan bazı şeyler ile tâbire çalıştıksa da tâbire münâsebet tutmadı.
Sonra ikinci gün âdet‑i müstemirrede, kendi tecrübesiyle rüya‑yı sâdıkanın kısmen aynı günde, kısmen ikinci günün aynı saatinde bana benzeyen bir dost ki, rüyada Üstadıma benim sûretimde görünmüş. Üstadımızın yanına geldi. Dedi ki: Ayının yağını toplayanlardan alıp ve müezzin ve tesbih yapan bir adamın tavsiyesiyle mühim bir adama, her sabah hastalık için yutmasını nasıl görüyorsun?” Üstadımız da, rüyada güldüğü gibi aynen öyle gülmüş. Birden rüya hâtırına gelip bu acîb ve aynı aynına tâbiri kemâl‑i taaccüb ve hayretle karşılayıp ona demiş: Sakın isti'mâl etmesin!”
146
Yirmisekizinci Mektûbun rüyaya ait birinci risalesinin altıncı nüktesinde rüya‑yı sâdıka, kader‑i İlâhî’nin herşeyi ihâta ettiğine bir hüccet‑i kàtıa hükmünde Üstadımız binler tecrübe ile gördüğü gibi, aynen bu vâkıa dahi bizlere şühûd derecesinde kat'î isbât etti ki; hâdisât, vücûda gelmeden evvel mukadderdir, ma'lûmdur, muayyendir; kader‑i İlâhî’nin mîzanıyla geliyor diye, bu rükn‑ü îmânîye bize gayet latîf ve kat'î bir nümûne oldu.
Hem aynı rüyanın ikinci tabakasında Üstadımız görüyor ki, Risale‑i Nurun hey'etine bir fermân geliyor. Birden geldi, o kudsî fermân Kur'ân çıktı. Bunun tâbiri, aynı günün aynı tecrübe saatinde, Kur'ânın Hizbü'l‑Ekber’i ümîd edilmediği bir vakitte, ma'lûm, Âsiye Hanım’ın hânesinde etrafı tezyîn edilen Hizbü'l‑Ekber’i yüz senelik bir güzel kap içinde, o kabın üstünde sırma ile pâdişahların mühim fermânlarında tuğrâ‑i şâhâne işlenmiş olduğunu gördük.
Üstadımız dedi ki: Fermân geldi diye Kur'ân çıktı. Şimdi de, Kur'ânın Hizbü'l‑Ekber’i geldi. Üstünde fermân tuğrâsı bulunduğundan, Risale‑i Nurun hey'etine beşâretli ve medâr‑ı feyz ve terakkî bir fermân‑ı Rabbânî hükmüne geçeceğini Rahmet‑i İlâhiye’den bekliyoruz. Bu tâbirden sonra ikinci günü, sizin çok kıymetdâr hediyeniz hakîki tâbirini güneş gibi meydâna çıkardı.
Risale‑i Nur Talebelerinden ve dâimî hizmetçilerinden Emin ve Küçük Husrev olan Feyzi
147

74. Isparta’da Risale‑i Nur tesvidinde çalışan mübarek heyetlerin hizmeti

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bütün rûh u canımla bayramınızı tebrik ederim. Ve bu bayramımı çok mübârekleştiren mübârek masûmların ve muhterem ümmî ihtiyarların ve üstadlarının bu defa gönderdikleri kıymetdâr risaleleri beş cild olarak güzelce cildlettirdik, tanzim ettik.
İnşâallâh onlardan çok istifade edilecek. O mübârek masûmların ve muhterem ümmîlerin masûmâne ve hàlisâne yazdıkları risaleler, Risale‑i Nurun kerâmetine, yazıları da bir kerâmet ilâve ettiğini ve en güzel yazılardan ziyâde te'sirli olduğunu hissediyoruz.
Hattâ Feyzi’nin güzelce cildlettiği çocukların tevâfuklu mecmuasını getirdiği vakit kuluncum ziyâde ağrıyordu. Dedim: Aman kardeşim! Benim kuluncumu tut, pek ağrıyor Birden o mecmuayı açtık, baktım; birden öyle bir şifâ oldu ki, kuluncumu unuttuk. Sonra tahattur ettik, hayret ettik.
Hem o risaleleri yazanların isimlerini, hem yaşlarını, o beş mecmuanın başlarında medâr‑ı ibret ve onlara duâ ettirmek için dercedeceğiz. Onları ve hususan üstadlarını ve peder ve vâlidelerini benim tarafımdan birer birer, hem bu hizmetlerini hem bayramlarını tebrik ediniz
Hem Isparta hakkında benim büyük ümîdimi fiilen isbât ettikleri için, bana büyük bir tesellî verdikleri için, ölünceye kadar minnetdârlığımı onlara ve mübârekler hey'etine ve Medrese‑i Nuriye ve Nur ve Gül fabrikası sâhiblerine tebliğ ediniz.
Namaz tesbihâtının sırrına göre; nasıl ki namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlil ile bir hatme‑i muazzama-i Muhammediye (A.S.M.) ve zikir ve tesbih eden ve rû‑yi zemin kadar geniş bir halka‑i tahmîdât-ı Ahmediye (A.S.M.) dâiresine tasavvuran ve niyeten girmek medâr‑ı füyûzât olduğu gibi; ben ve biz de, Risale‑i Nurun geniş dâire‑i dersinde ve halka‑i envârında ders alan ve duâ eden ve çalışan binler masûm lisânların ve mübârek ihtiyarların duâlarına ve a'mâl‑i sâlihalarına hissedar olmak ve duâlarına âmîn demek hükmünde olarak, onlarla tayy‑ı mekân ederek, hayâlen omuz omuza, diz dize bulunmak hayâliyle ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kıymetdâr, masûm manevî evlâdları ve yüzer küçük Abdurrahmanları bulmak, benim için dünyada bir Cennet hayatı hükmüne geçiyor.
148
Geçen Ramazan‑ı Şerîfte, hastalığım münâsebetiyle, herbir kardeşim benim hesabıma birer saat çalışmalarının pek büyük neticesini aynelyakìn ve hakkalyakìn gördüğümden; böyle duâları reddedilmez masûmların ve mübârek ihtiyarların ve bahtiyar üstadlarının, benim hesabıma ara sıra lisânen ve kalben duâları ve çalışmaları, kalemleriyle yardımları, benim Risale‑i Nura hizmetimin uhrevî bir netice‑i bâkiyesini dünyada dahi bana gösterdi.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي

75. Risale‑i Nur hakaik-ı imaniyeyi bu zamanda en birinci maksat yapar

Çok Ehemmiyetlidir
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bugünlerde, gayet sâdık ve dikkatli bir kardeşimizin ihtiyatsızlığından küçük bir tokat yemesi münâsebetiyle, hem bu dört ay müddetçe, binler adam kadar alâkadar olduğum hâlde; ahvâl‑i âlemden, siyaset ve harpten kat'iyyen bir haber almayıp ve istemeyip ve merak etmez bir tarzda bulunmamdan, Feyzi ve Emin gibi hàs kardeşlerimin hayretleri ve istifsarları sebebiyle bir hakikatten, çok defa beyân ettiğim gibi yine bir parça ondan bahsetmek lüzum oldu. Şöyle ki:
149
Hakàik‑ı îmâniye, herşeyden evvel bu zamanda en birinci maksad olmak ve sâir şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risale‑i Nurla onlara hizmet etmek en birinci vazife ve medâr‑ı merak ve maksûd‑u bizzat olmak lâzım iken; şimdiki hâl‑i âlem hayat‑ı dünyeviyeyi, hususan hayat‑ı ictimâiyeyi ve bilhassa hayat‑ı siyâsiyeyi ve bilhassa medeniyetin sefâhet ve dalâletine ceza olarak gelen gadab‑ı İlâhînin bir cilvesi olan Harb‑i Umumî’nin tarafgirâne, damarları ve a'sâbları tehyîc edip bâtın‑ı kalbe kadar, hattâ hakàik‑ı îmâniyenin elmasları derecesine o zararlı, fânî arzuları yerleştirecek derecesinde bu meş'ûm asır öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşılamış ve aşılıyor ki; Risale‑i Nur dâiresi haricinde bulunan ulemâlar, belki de velîler o siyâsî ve ictimâî hayatın râbıtaları sebebiyle, hakàik‑ı îmâniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cereyanların hükmüne tâbi olarak hemfikri olan münâfıkları sever. Kendine muhâlif olan ehl‑i hakikati belki ehl‑i velâyeti tenkid ve adâvet eder, hattâ hissiyat‑ı diniyeyi o cereyanlara tâbi yaparlar.
İşte bu asrın bu acîb tehlikesine karşı Risale‑i Nurun hizmet ve meşgalesi, şimdiki siyaseti ve cereyanlarını o derece nazarımdan iskàt etmiş ki, bu Harb‑i Umumî’yi bu dört ayda merak etmedim, sormadım.
Hem Risale‑i Nurun hàs talebeleri, bâkî elmaslar hükmünde olan hakàik‑ı îmâniyenin vazifesi içinde iken zâlimlerin satranç oyunlarına bakmakla vazife‑i kudsiyelerine fütûr vermemek ve fikirlerini onlar ile bulaştırmamak gerektir.
Cenâb‑ı Hak, bize, nur ve nurânî vazifeyi vermiş; onlara da zulümlü, zulümâtlı oyunları vermiş. Onlar bizden istiğnâ edip yardım etmedikleri ve elimizdeki kudsî nurlara müşteri olmadıkları hâlde, biz onların karanlıklı oyunlarına vazifemizin zararına bakmaya tenezzül etmek hatâdır. Bize ve merakımıza dâiremiz içindeki ezvâk‑ı maneviye ve envâr‑ı îmâniye kâfî ve vâfîdir.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve bayramlarını tebrik ederiz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşiniz Said Nursî
150

76. Risale‑i Nur’un muhtelif hizmetinde gayret gösteren Nur Talebeleri

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الثَّلْجِ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Tekrar bayramlarınızı bu havâlideki kardeşlerimiz ile beraber tebrik ediyoruz. Sizin beş‑altı mektûbunuza mukâbil beş‑altı mektûb yazmak hakkınızdır; fakat benim ümmîliğim için kusura bakmazsınız. Bir kısa mektûb ile iktifâ ediyorum.
Evvelâ: Husrev’in mektûbu, Risale‑i Nura hizmet edemediği için teessüfüne mukâbil ona yazınız ki; Husrev’in câzibedâr yazıları ve nüshaları onun yerinde pek parlak bir sûrette hizmet ediyorlar.
Ve Hulûsi’nin Yirmiyedinci Mektûb’a giren mektûbları dahi onun bedeline çalışıyorlar; vazifesini kısmen görüyorlar. Ve merhume vâlidesine mahsûs duâ edilecek.
Ve Aydınlı Hasan Âtıf’ın, Hâfız Ali’nin mektûbunun hâşiyesinde yazdığı, misli görülmemiş şu duâ: Yâ Rab! Güldür Said’i, gülmesinden güller açılsın diye pek garîb fıkrası, Risale‑i Nura onun sadâkat ve ihlâsının acîb bir kerâmetidir ki; otuz günde bir defa gülmeyen o bîçâre Said, bir günde otuz defa güldüğünün yazılması ve size o mektûbun gönderilmesi zamanına tam tamına tevâfuk ediyor.
Marangoz Ahmed’in cidden beni sürûrla ağlattıran ve çok meraklarımı izâle eden Risale‑i Nurun mübârek şâkirdlerinin kerâmetkârâne, bir gecede oraya gelen mektûbları lâzım gelen yerlere göndermek için yazmaları, beni fevkalâde mesrûr ve müteşekkir eden mektûbu, bir kitab kadar ve on mektûb yerinde kabûl ettik. Merhum ve kıymetdâr ve çok vefâkâr ve fedâkâr ve sekiz sene bana hizmet eden bir kardeşimiz Marangoz Mustafa Çavuş yerine, Cenâb‑ı Hak rahmetiyle, kahraman Marangoz Ahmed’i verdi.
151
Nur fabrikasının sâhibi Hâfız Ali’nin mektûbları, çok ince ve çok yüksek hissiyatını ve kerâmetkârâne ihlâsının derecelerini gösterdiğinden, pek uzun bir mukàbele ister. Fakat şimdilik bu kadar deriz: O, umumun hesabına bizlerin bayramını tebrik ettiğine, biz de onu tevkîl edip, umumumuz nâmına herbir kardeşimize tebriki tekrar ediyoruz.
Mübârekler, Tâhir ile beraber; Tahiri’nin bize o kıymetdâr kalemiyle Cennet taamları gibi çok tatlı ve hûri libâsı gibi çok güzel yazıları, burada herkesi lezzetle mütâlaaya sevkediyor. Ve onun masûme iki mübârek kızlarının yazdıkları nüshalar burada, kadınlar, kızlar âleminde geziyor; görenleri Risale‑i Nura cezbediyor. Çok çalışkan ve fedâkâr Tahiri’nin kesretli hediyeleri, bizleri çok borç altında bıraktı.
Risale‑i Nurun postacısı mübârek Abdullâh ne hâlde olduğunu soracaktım. Hâfız Ali’nin mektûbunda, sormadan cevabımı aldım. Allah, ikisinden râzı olsun. O mektûbun âhirinde, mâzi ve müstakbel ve semâvât ehlini dahi mesrûr eden masûmların ve mübârek ümmî ihtiyarların hediye‑i masûmâneleri beyânındaki fıkrası gayet güzel düşmüş. Hâfız Ali’nin mektûbunda Tahiri’nin yazdığı ve göndereceği sözleri daha alamadık.
Nur iskelesinin nâzır‑ı bî-nazîri Sabri, basîret‑i basîrin hususî mektûbunda yazdığı mübârek bir hemşiremin Cevşenü'l‑Kebîr’i ezber etmesi; eskiden beri o hemşire, Risale‑i Nur talebeleri içinde bulunduğuna istihkakını gösteriyor. Onun nâmıyla beraber duâda nâmı zikredilen ve Hazret‑i Mevlâna Hâlid’in cübbesini tam muhâfaza edip bize yetiştiren Âsiye Hanım’ın birden lisânına gelen bir fıkra size gönderilecek.
152
O Kuzca Hatîbi, Risale‑i Nurla tam alâkadarsa, Sabri, benim bedelime ona selâm etsin.
Bize gelen masûm ve ümmîlerin ve üstadlarının risalelerini, yedi cild olarak güzelce tasnif ettik. Masûmların tevâfuklu güzel parçaları bir cild ve ihtiyarların güzel parçaları içinde kahraman Şükrü’nün, Mu'cizât‑ı Ahmediye güzel nüshası içinde olarak ikinci cild. Yedi cildin herbirinin başında, üçüncü sahifede gelen fıkra, medâr‑ı ibret olarak yazılmıştır.
Umuma selâm.
Risale‑i Nurun küçük ve masûm şâkirdlerinin elli‑altmış talebesinin ve kırk‑elli ümmî mübârek ihtiyarların ve kıymetdâr üstadlarının yazdıkları tevâfuklu ve şirin nüshaları bize göndermişler. O parçaları yedi cild içinde cem'ettik.
Bu mübârek ümmî ihtiyarların kırk sene sonra Risale‑i Nur hatırı için her işe tercihen yazıya başlamaları ve masûm çocukların, Risale‑i Nurdan ders aldıkları ve yazdıkları risalelerin bir kısmıdır. Onların bu zamanda, bu ciddi çalışmaları gösteriyor ki, Risale‑i Nurda öyle manevî zevk ve câzibedâr bir nur var ki, mekteblerde çocukları okumağa şevkle sevketmek için icâd ettikleri her nev'i eğlence ve teşviklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk Risale‑i Nur veriyor ki, çocuklar ve ümmî ihtiyarlar böyle hareket ediyorlar.
Hem bu hâl gösteriyor ki, Risale‑i Nur kökleşiyor. İnşâallâh, onu hiçbir şey koparamayacak, ensâl‑i âtiyede de devam edip gidecek. Aynen bu masûm küçük şâkirdler gibi, Risale‑i Nurun câzibedâr dâiresine giren bu ümmî ihtiyarların, kısmen çobanların ve yörük efelerin bu zamanda, bu acîb şerâit içinde herşeye tercihen Risale‑i Nura bu sûrette çalışmaları gösteriyor ki, bu zamanda Risale‑i Nura ekmekten ziyâde ihtiyaç var ki; çiftçiler, çobanlar, yörük efeler (Hâşiye), hâcât‑ı zarûriyeden ziyâde bir hâcât‑ı zarûriyeyi, Risale‑i Nurun hakàikını görüyorlar.
153

77. Masumlar, Mübarekler ve Ümmîler heyetlerinin yazdığı risalelerin fütuhatı

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu tarafta yol kapandı, posta gelmiyordu. Sizlerden gelecek bir mektûb veya bir risaleyi bekliyordum. Şimdi, rûhuma bir ihtar ile daha beklemeyerek, burada hüsn‑ü te'sirini gösteren üç parçayı gönderiyorum. Masûmların ve ümmî mübâreklerin ve ihtiyarların ve kahraman Tahiri’nin nüshaları dâimî bir tarzda fütûhât yapıyorlar. Yalnız cüz'î birkaç parçayı tashih ederken zahmet çektim. Fakat o zahmet, bana tatlı geliyordu. Hem, ayn‑ı rahmet oldu. Beni de o masûm ve mübâreklerin kafilesine dâhil ederek, benim hattıma benzedikleri için, kendim o parçaları yazmışım gibi tam sâhib oldum. Eğer ben yazsaydım, aynen onlar gibi olurdu.

78. Risale‑i Nur sadık ve sebatkâr talebelerine çok büyük kârlar sağlar

Kastamonu’daki Kardeşlerimize Hitâben Yazılan Bir Hakikattir. Belki size de fâidesi olur diye gönderdim.
Risale‑i Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şâkirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdâr neticeye mukâbil fiat olarak, o şâkirdlerden tam ve hàlis bir sadâkat ve dâimî ve sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risale‑i Nur onbeş senede kazanılan kuvvetli îmân‑ı tahkîkîyi onbeş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığına, yirmi senede, yirmibin zât tecrübeleriyle şehâdet ederler.
Hem, iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düsturuyla, herbir şâkirdinin, herbir günde binler hàlis lisânlarıyla edilen makbûl duâları ve binler ehl‑i salâhatin işledikleri a'mâl‑i sâlihanın misil sevâblarını kazandırıp, herbir hakîki, sâdık ve sebatkâr şâkirdini amelce binler adam hükmüne getirdiğini kerâmetkârâne ve takdirkârâne İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç ihbarı ve kerâmet‑i gaybiye-i Gavs-ı A'zam’daki (K.S.) tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşâreti ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kuvvetli işâretiyle o hàlis şâkirdler, ehl‑i saâdet ve ashâb‑ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat'î isbât ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiat ister.
154
Mâdem hakikat budur, Risale‑i Nur dâiresinin yakınında bulunan ehl‑i ilim ve ehl‑i tarîkat ve sofî meşreb zâtlar onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen eski sermâyeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şâkirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enâniyetini, tam bir havuzu kazanmak için o dâiredeki âb‑ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa, Risale‑i Nura karşı rakìbâne başka bir çığır açmak ile hem o zarar eder, hem bu müstakîm ve metîn cadde‑i Kur'âniyeye bilmeyerek zarar verir, zındıkaya bir nev'i yardım olur.
Sakın, sakın! Dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihâd etmiş dalâlet fırkalarına karşı perîşan etmesin. اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ وَالْبُغْضُ فِي اللّٰهِ düstur‑u Rahmânî yerine El‑iyâzü Billâh اَلْحُبُّ فِي السِّيَاسَةِ وَالْبُغْضُ لِلسِّيَاسَةِdüstur‑u şeytânî hükmedip melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve el‑hannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdârlık ile zulmüne rızâ gösterip, cinayetine ma'nen şerîk eylemesin.
Evet, bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabî rûhları azâb içinde bırakır. Selâmet‑i kalb ve istirahat‑i rûh isteyen adam, siyaseti bırakmalı. Evet, şimdi küre‑i arzda herkes ya kalben, ya rûhen, ya aklen, ya bedenen gelen musîbetten hissedardır, azâb çekiyor, perîşandır.
155
Bilhassa ehl‑i dalâlet ve ehl‑i gaflet, rahmet‑i umumiye-i İlâhiye’den ve hikmet‑i tâmme-i Sübhâniyeden habersiz olduğundan, nev'‑i beşere rikkat‑i cinsiye, alâkadarlık cihetiyle kendi eleminden başka nev'‑i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azâb çekiyor. Çünkü, lüzumsuz ve mâlâyanî bir sûrette vazife‑i hakîkiyelerini ve elzem işlerini bırakıp âfâkî ve siyâsî boğuşmalara ve kâinâtın hâdisâtına merak ile dinleyerek, karışarak rûhlarını sersem ve akıllarını geveze etmişler; ve bilerek kendi zararına fiilen rızâ göstermek cihetinde, zarara râzı olana şefkat edilmez mânâsındaki اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ kaide‑i esâsiyesiyle şefkat hakkını ve merhamet liyâkatini kendilerinden selbetmişler. Onlara acınmayacak ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz, başlarına belâ getirirler.
Ben tahmin ediyorum ki, bütün küre‑i arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet‑i kalbini ve istirahat‑i rûhunu muhâfaza eden ve kurtaran, yalnız hakîki ehl‑i îmân ve ehl‑i tevekkül ve rızâdır. Bunların içinde de en ziyâde kendini kurtaranlar, Risale‑i Nurun dâiresine sadâkatle girenlerdir.
Çünkü bunlar, Risale‑i Nurdan aldıkları îmân‑ı tahkîkî derslerinin nuruyla ve gözüyle, herşeyde Rahmet‑i İlâhiye’nin izini, özünü, yüzünü görüp herşeyde kemâl‑i hikmetini; cemâl‑i adâletini müşâhede ettiklerinden; kemâl‑i teslîmiyet ve rızâ ile, Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin icraatından olan musîbetlere karşı teslîmiyetle, gülerek karşılıyorlar, rızâ gösteriyorlar. Ve merhamet‑i İlâhiye’den daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azâb çeksinler.
İşte buna binâen, değil yalnız hayat‑ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi saâdet ve lezzetini isteyenler hadsiz tecrübeleriyle Risale‑i Nurun îmânî ve Kur'ânî derslerinde bulabilirler ve buluyorlar.