Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

50. Biz hizmetle mükellefiz, neticeler ve muvaffakıyet Cenab‑ı Hakka aittir

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bu defaki mektûblarınız gelmeden evvel, bir ihtar ile kendi cevabını kerâmetkârâne yazdırmış. Demek, mektûb sâhiblerinin fevkalâde sadâkatleri kerâmet derecesine çıkmış.
Kardeşlerim, mektûblarınızda çok yüksek düşünce ve takdirât, binden bir hisse de benim olsa hadsiz şükrederim. Belki Risale‑i Nurun manevî şahsiyeti ve çok kesretli talebeleri içinde bilmediğimiz gayet yüksek bir makam sâhibi bir zâtın te'sirâtı ve kumandası hissediliyor. Benim gibi bin derece uzak bir bîçâre tasavvur ediliyor. Hakkım olmadan bana verilen ziyâde ehemmiyetiniz inşâallâh size zararı olmaz; fakat Risale‑i Nurun hüsn‑ü cereyanına zarar ihtimali var. Siz bir hakikati hissediyorsunuz ve fevkalâde sadâkat ve ihlâsınız inşâallâh hak görür, fakat sûrette bazen aldanılır. Biz, hizmetle mükellefiz. Neticeleri ve muvaffakıyet, Cenâb‑ı Hakk’a aittir.
113

51. Nur Talebelerinin Üstadlarına muhabbetteki ölçüleri

Ehemmiyetlidir
Risale‑i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin, benim haddimin çok fevkınde hüsn‑ü zanlarını ve ifratlarını ta'dil etmek için ihtar edilen bir muhâveredir
Bundan kırk‑elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullâh (Rahmetullâhi Aleyh) ile bir muhâveremi hikâye ediyorum:
O merhum kardeşim, evliyâ‑i azîmeden olan Hazret‑i Ziyaeddin’in (K.S.) hàs mürîdi idi. Ehl‑i tarîkatça, mürşidinin hakkında müfritâne muhabbet ve hüsn‑ü zan etse, makbûl gördükleri için o merhum kardeşim dedi ki: Hazret‑i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinâtta, kutb‑u a'zam gibi herşeye ıttılâ'ı var.” Beni, onunla rabtetmek için çok hàrika makamlarını beyân etti.
Ben de o kardeşime dedim ki: Sen mübâlağa ediyorsun; ben onu görsem, çok mes'elelerde ilzam edebilirim. Hem sen, benim kadar onu hakîki sevmiyorsun; çünkü kâinâttaki ulûmları bilir bir kutb‑u a'zam sûretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin’i seversin; yani o ünvân ile bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde‑i gayb açılsa, hakikati görünse, senin muhabbetin ya zâil olur veyâhut dörtten birisine iner. Fakat ben, o zât‑ı mübâreki, senin gibi pek ciddi severim, takdir ederim. Çünkü, Sünnet‑i Seniye dâiresinde, hakikat mesleğinde, ehl‑i îmâna hàlis ve te'sirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için rûhumu ona fedâ ederim. Perde açılsa ve hakîki makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak; bil'akis daha ziyâde hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakîki bir Ziyaeddin’i, sen de hayâlî bir Ziyaeddin’i seversin.” (Hâşiye)
114
Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için benim nokta‑i nazarımı kabûl edip takdir etti.
Ey Risale‑i Nurun kıymetdâr talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedâkâr kardeşlerim! Şahsiyetim itibariyle sizin ziyâde hüsn‑ü zannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikat‑bîn zâtlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusurât ile âlûde mâhiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için şahsiyetime karşı haddimin pek fevkınde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız.
Ben size nisbeten kardeşim; mürşidlik haddim değil, Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben, sizin kusurâtıma karşı şefkatkârâne duâ ve himmetlerinize muhtacım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkakım var. Cenâb‑ı Hakk’ın ihsân ve keremiyle sizlerle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymetdâr ve her ehl‑i îmâna menfaatli bir hizmette taksimü'l‑mesâî kaidesiyle iştirâk etmişiz. Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs‑ı manevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı bize kâfîdir.
115
Hem mâdem bu zamanda herşeyin fevkınde hizmet‑i îmâniye en ehemmiyetli bir vazifedir; hem kemiyet ise keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır; hem muvakkat ve mütehavvil siyaset âlemleri ebedî, dâimî, sâbit hidemât‑ı îmâniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyâs olamaz; medâr da olamaz. Risale‑i Nurun ta'limâtı dâiresinde ve bizlere bahşettiği hizmet noktasında feyizli makamlara kanâat etmeliyiz. Haddinden fazla fevkalâde hüsn‑ü zan ve müfritâne àlî makam vermek yerine, fevkalâde sadâkat ve sebat ve müfritâne irtibat ve ihlâs lâzımdır. Onda terakkî etmeliyiz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî

52. Nurları yazanlara dua

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Risale‑i Nurun kahramanı olan Husrev’in bu defaki iki hediye‑i kudsiyesi ve kerâmetkârâne o iki semâvî hediyenin manevî i'câzını gözlere de gösterir bir tarzda bu şühûr‑u selâsede bizlere ve bu muhîte hediye etmesi, Risale‑i Nur nokta‑i nazarında mu'cizâne bir hizmettir. İnşâallâh o Gül fabrikasının kalemi, buraları da bir gülistana çevirecek. Cenâb‑ı Hak, o kalem sâhibine, yazdığı her harf‑i Kur'ân’a mukâbil Leyle‑i Kadir’deki gibi otuz bin sevâb ve rahmet ve hasene versin; âmîn, âmîn, âmîn.

53. Beklenen mühim zat ve üç önemli mes'ele: İman, hayat, Şeriat

Azîz kardeşlerim!
Sadâkatinizden tereşşuh eden ve haddimin pek çok fevkınde hüsn‑ü zannınıza karşı bundan evvel verdiğim cevabın bir tetimmesi olarak bu gelecek fıkrayı iki gün evvel yazmıştık. Sizin fevkalâde sadâkat ve ulüvv‑ü himmetinizden tereşşuh eden bir hafta evvelki mektûbunuza karşı hüsn‑ü zannınızı bir derece cerheden benim cevabımın hikmeti şudur ki:
116
Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, farazâ hakîki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zât dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten ferâğat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.
Hem üç mes'ele var. Biri hayat, biri şerîat, biri îmândır. Hakikat noktasında en mühimmi ve en a'zamı, îmân mes'elesidir. Fakat, şimdiki umumun nazarında ve hâl‑i âlem ilcaâtında en mühim mes'ele hayat ve şerîat göründüğünden o zât şimdi olsa da, üç mes'eleyi birden umum rû‑yi zeminde vaziyetlerini değiştirmek, nev'‑i beşerdeki cârî olan âdetullâha muvâfık gelmediğinden, her hâlde en a'zam mes'eleyi esâs yapıp, öteki mes'eleleri esâs yapmayacak; ki îmân hizmeti safvetini umumun nazarında bozmasın ve avâmın çabuk iğfal olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.
Hem, yirmi seneden beri tahribkârâne eşedd‑i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metânet ve sadâkat kaybolmuş ki, ondan, belki yirmiden birisine i'timâd edilmez. Bu acîb hâlâta karşı çok fevkalâde sebat ve metânet ve sadâkat ve hamiyet‑i İslâmiye lâzımdır; yoksa akîm kalır, zarar verir.
Demek en hàlis ve en selâmetli ve en mühim ve en muvaffakıyetli hizmet Risale‑i Nur şâkirdlerinin dâireleri içindeki kudsî hizmettir. Her ne ise Bu mes'ele şimdilik bu kadar yeter.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve bu eyyâm‑ı mübârekede duâ ederiz ve makbûl duâlarını, gelecek eyyâm ve leyâli‑i mübârekede istiyoruz.
Elhak, Tahiri’nin de Lemeât hediyesini pek çok kıymetdâr gördük. İnşâallâh bu havâlide ona çok sevâb kazandıracak. Tam bir Lütfi’dir. Allah muvaffak eylesin.
117

54. Ramazanda Kur’ân hatmetmek

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Sizin Leyle‑i Berât’ınızı ve gelecek Ramazanınızı tebrik eder ve bu gelecek Leyle‑i Kadr’i hakkınızda ve hakkımızda bin aydan daha hayırlı olmasını ve defter‑i a'mâlimize böyle geçmesini Cenâb‑ı Hak’tan niyâz ediyoruz ve böylece, bayrama kadar اَللّٰهُمَّ اجْعَلْ لَيْلَةَ قَدْرِنَا ف۪ي هٰذَا رَمَضَانَ خَيْرًا مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ لَنَا وَلِطَلَبَةِ رَسَائِلِ النُّورِ الصَّادِق۪ينَ duâsını etmeye niyet ettik.
Hem sizin iki mu'cizeli Kur'ânı bizlere bu mübârek aylarda göndermeniz, inşâallâh o derece medâr‑ı bereket ve sevâb ve hasenât ve fütûhât olacak ki; hakkımızda bu Ramazanın herbir günü bir Leyle‑i Kadir hükmüne geçeceğini Rahmet‑i İlâhiye’den ümîd ederiz.
Şimdiden biz tedbir ettik ki; iki Kur'ânı, Risale‑i Nurun buradaki hàs talebeleri, Ramazan‑ı Şerîfte, herbiri, her günde bir cüz'ünü sizin ile beraber okumak ile, Ramazanın her gününde bir hatme‑i Kur'âniye olarak, manevî ve çok geniş bir mecliste, Isparta ve Kastamonu’yu ihâta eden bir dâirede halka tutan Risale‑i Nur talebelerinin ve o dâirenin merkezinde sizler bulunmak cihetiyle Risale‑i Nur şâkirdlerinin etrafınızda olarak; Nakşî’de, Hatme‑i Hâcegân tarzında, fakat çok büyük bir mikyâsta Risale‑i Nurun bütün şâkirdleri ma'nen hazır ve o dâirede bulunuyor niyetiyle tasavvuru ile okunmak, o kudsî hatmeyi yapmak Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetinden tevfik niyâz ederiz.
118
Sâniyen: Hacı Hâfız’ın Sav köyünün kahraman talebelerinin fevkalâde hizmetleri, oralarda sebeb‑i teşvik ve medâr‑ı gayret ve nümûne‑i imtisal olduğu gibi, bu havâlide dahi onların o hàrikulâde sa'y ü gayretleri, fevkalâde hüsn‑ü misâl ve nümûne‑i gayret olarak ehemmiyetli bir intibâh ve iştiyaka sebebiyet vermiş. Kahraman Husrev’in onlara dair mektûbları, mübârek nushalar gibi, tenbellik, lâkaydlık hastalıklarına mübtelâ olanlara şifâ olur, ellerde gezer.
Sâlisen: Sizin buraya gelen kıymetdâr mektûblarınızı lâhikaya yazmışız; fakat bazı kelimeleri tayyettik. Müfritâne hüsn‑ü zandan gelen cümleleri ta'dil ettik, gücenmeyiniz.
Râbian: İslâmköyü, Kuleönü ortasında olan ve Sıddık Sabri ve Lütfi gibi talebeleri yetiştiren Atabey, Aras karyesi, çok defa hâtırıma geliyordu, Acaba bu köy neden geri kaldı, söndü?” diye düşünüp müteessir oluyordum. Fakat Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; Tâhir ve Abdullâh Çavuş o endişemi tamamıyla izâle ettiler; büyük bir tesellî bana verdiler. Hattâ Tâhir’in, bu defa bize hediye ettiği Lem'alar ve Yedinci Şuâ bir cild içinde cild ettikten sonra mütâlaa ettim. O Tahiri’de, bir Husrev, bir Lütfi, bir Âsım gördüm. Cenâb‑ı Hak ondan ve sizlerden ebediyen râzı olsun. Onun o nüshası, burada çok görecek inşâallâh.
Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân ve Mu'cizü'l‑Beyân’ın, Hizbü'l‑Ekberü'l-A'zam nâmında, Resâili'n‑Nuriyenin menba'ları ve esâsları olan beşyüzden fazla âyâtları yazdık; bu Ramazanda size göndermeye muvaffak olamadık. İnşâallâh bir vakit size gönderilecek.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ederiz. Ve bu mübârek eyyâmda ve leyâlide duâlarını isteriz.
119

55. Gavs‑ı Azam'ın fıkrası ve başa gelen sıkıntılar

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Gavs‑ı A'zam’ın فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ te'minkârâne fıkrası, şimdiye kadar Risale‑i Nurun şâkirdleri hakkında tamamen mutâbık çıktı. İnşâallâh Husrev, Rüşdü, Re'fet gibi kardeşlerimizin, bilhassa Husrev gibi çok metîn bir rüknün müfârakatı sûreten elîm ve zararlı göründüğü hâlde, gayet hayırlı bir sûret almasını Rahmet‑i İlâhiye’den ümîdvârız. Hattâ hapsimiz musîbeti, gerçi zâhiri bir azâb idi, fakat hakikat noktasında hizmetimiz hakkında büyük bir inâyet ve rahmete çevrildi. Lillâhi'l‑Hamd, sizlerin gayretinizle o havâlide çok Husrevler var; meydâna çıkmaya başlamışlar. Belki çok zamandan beri mütemâdiyen çalışmaktan Husrev’e bir istirahat verildi. Ve kıymetdâr kalemi yerinde mübârek lisânı ve hàlisâne ahvâli yine kudsî hizmetini idâme etmesini inâyet‑i İlâhiye’den ümîdvârız. Nasıl ki Feyzi ve Salâhaddin’in askerliği de öyle mübârek oldu.
Kardeşlerim! Bu hâdise münâsebetiyle Risale‑i Nurun tam mutâbık çıkan bir ihbar‑ı gaybîsini beyân ediyorum:
120
Husrev ve Hulûsi ve Rüşdü ve Re'fet gibi Risale‑i Nurun çok şâkirdleri, meslek‑i askerîye ve bu İkinci Harb‑i Umumiyeye münâsebetdâr bir sûrette girmelerini ve ikinci bir Harb‑i Umumî olacağını ve iştirâkimizi yani talebelerin iştirâkini altı‑yedi sene evvel haber vermiş. Çünkü Yirmisekizinci Lem'a olan İkinci Kerâmet‑i Aleviyenin İkinci Emâre”de فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ bahsinde فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ beraber olsa, bin dokuzyüz kırk küsûr oluyor. Allâhu a'lem, o tarihte bir harb‑i umumiye iştirâkimizi yani eski müttefikle değil, belki tarafdârâne onun hasmıyla iştirâke işâret ediyor diye haber vermiş. İşte şimdi aynı tarihtir ki, Risale‑i Nurun erkân‑ı mühimmesi iştirâk ediyor.
Kardeşlerimize birer birer selâm ederiz. Hilmi, Feyzi, Nazîf, Emin sizlere selâm ve arz‑ı hürmet ederler.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî

56. Risale‑i Nur dairesine sıdk ve ihlâs ile girenlerin kazançları

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ لَيْلَةِ الْقَدْرِ ف۪ي حُرُوفِ الْقُرْاَنِ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Bütün rûh u canımla mübârek Ramazanınızı tebrik ederim. Ve o mübârek şehirde ettiğiniz duâların, Cenâb‑ı Hak yanında makbûl olmasını Erhamürrâhimîn’den niyâz ederim.
121
Sâniyen: Bu seneki Ramazan‑ı Şerîf hem Âlem‑i İslâm için, hem Risale‑i Nur şâkirdleri için gayet ehemmiyetli, pek çok kıymetlidir.
Risale‑i Nur şâkirdlerinin iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düstur‑u esâsiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı mikdar, herbir kardeşlerine aynı mikdar defter‑i a'mâline geçmesi o düsturun ve Rahmet‑i İlâhiye’nin muktezâsı olmak haysiyetiyle, Risale‑i Nur dâiresine sıdk ve ihlâs ile girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Herbiri, binler hisse alır. İnşâallâh emvâl‑i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden, herbirisine aynı amel, defterine geçmesi; bir adamın getirdiği bir lamba, binler âyinelerin herbirisine aynı lamba inkısam etmeden girmesi gibidir.
Demek, Risale‑i Nurun sâdık şâkirdlerinden birisi, Leyle‑i Kadr’in hakikatini ve Ramazanın yüksek mertebesini kazansa, umum hakîki sâdık şâkirdler sâhib ve hissedar olmak vüs'at‑i Rahmet-i İlâhiye’den çok kuvvetli ümîdvârız.

57. Risale‑i Nur mesleğindeki en mühim bir esas şefkattir

Azîz, sıddık, mübârek, kahraman kardeşlerim!
Evvelâ: Bu mübârek Ramazanda, iştirâk‑i a'mâl düstur‑u esâsıyla, her bir hàs kardeşimizin kırkbin dili bulunan bir melâike hükmünde, kırkbin diller ile, yani kardeşlerin adedince manevî dilleri ile ettikleri ve edecekleri duâlar, Rahmet‑i İlâhiye nezdinde makbûl olmasını o lisânlar adedince, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’den niyâz ediyoruz. Bu mâhiyetteki Ramazanınızı tebrik ediyoruz.
Sâniyen: Bu defaki müteaddid te'sirli ve sürûrlu ve müjdeli mektûblarınıza karşı, bir kitab kadar cevab vermek lâyık iken, vaktin müsâadesizliği ile kısa cevabımdan gücenmeyiniz. En başta, kahramanlar yatağı olan Sav köyünün ehemmiyetli bir talebesi olan Ahmed’in mektûbunda öyle bir mes'ele gördüm ki, beni sürûr yaşlarıyla ağlattırdı.
122
Cenâb‑ı Hakk’a yüzbinler şükür olsun. Risale‑i Nurun tamam kıymetini, o köyün mübârek vâlideleri, hanımları tamam anlamışlar. O mübârek hanımların, o kıymetdâr ve hàlis âhiret hemşirelerimin, Risale‑i Nurun intişarına gösterdikleri fedâkârlık, beni ve bizi kemâl‑i sürûrdan ağlattırdı.
Zâten Risale‑i Nurun mesleğindeki en mühim bir esâsı şefkat olduğundan ve şefkat mâdenleri de hanımlar olduğundan çoktan beri beklerdim ki, kadınlar âleminde Risale‑i Nurun mâhiyeti anlaşılsın. Lillâhi'l‑Hamd, bu havâlide de, bu yakında erkeklerden ziyâde bir iştiyak ve fa'âliyetle buradaki hanımlar tam çalışıyorlar; Savlı mübâreklerin hemşireleri olduklarını gösteriyorlar. Bu iki tezâhür bu zamanda bir fâl‑i hayırdır ki; o şefkat mâdenlerinde Risale‑i Nur parlayacak, fütûhât yapacak.
Hem Sav köyünün bahâdır çobanları torbalarında Risale‑i Nuru yazmak için taşımaları, aynı oradaki hanımların fedâkârlıkları gibi bu havâlide gayet te'sirli bir medâr‑ı teşvik olacak. O hanımların ve o çobanların hususî isimlerini bilmek arzu ediyoruz. hususî isimleri ile hàs talebeler içine girsinler.
Kâtib Osman’ın hakikatli rüyası elhak büyük bir hakikate işâret veriyor; çok mübârek ve müjdelidir. Rüşdü’nün rüyasında, Peygamberimizin (A.S.M.) emriyle Hazret‑i Sıddık (R.A.) minberde Yirmidokuzuncu Söz’ü hutbesinde göstermesi gibi; o gökten inen hûriye de lâhikayı hutbe olarak okuması Risale‑i Nurun makbûliyetine güzel bir işârettir.

58. Bu zamanın günahlarına karşı korunmakta iştirak‑i a’mal-i uhreviyeden istifade için takva, sadâkat ve hizmette çalışmak gerektir

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Latîf ve mânidâr ve beşâretli iki hâdiseyi beyân ediyorum:
Birincisi: Me'yûsâne bir hâtıradan müjdeli bir ihtar:
123
Bugünlerde hâtırıma geldi ki: Hayat‑ı ictimâiyeye giren hangi şeye temâs etse, ekseriyetle günahlara ma'rûz kalıyor. Her cihette günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. Bu kadar günahlara karşı insanın hususî ibâdeti ve takvâsı nasıl mukàbele edebilir? diye me'yûsâne düşündüm.
Hayat‑ı ictimâiyedeki Risale‑i Nur talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. Risale‑i Nur şâkirdleri hakkında necâtlarına ve ehl‑i saâdet olduklarına dair kuvvetli işâret‑i Kur'âniyeyi ve beşâret‑i Aleviyeyi ve Gavsiyeyi düşündüm. Kalben dedim ki: Herbiri bin yerden gelen günahlara karşı bir dil ile nasıl mukàbele eder, galebe eder, necât bulur?” diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukâbil ihtar edildi ki:
Risale‑i Nurun hakîki ve sâdık şâkirdlerinin mâbeynlerindeki düstur‑u esâsiye olan iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye kanunuyla ve samîmî ve hàlis tesânüd sırrıyla herbir hàlis, hakîki şâkird, bir dil ile değil, belki kardeşleri adedince diller ile ibâdet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara, binler dil ile mukàbele eder. Bazı melâikenin kırkbin dil ile zikrettikleri gibi hàlis, hakîki, müttakì bir şâkird dahi, kırkbin kardeşinin dilleriyle ibâdet eder, necâta müstehak ve inşâallâh ehl‑i saâdet olur. Risale‑i Nur dâiresinde sadâkat ve hizmet ve takvâ ve ictinâb‑ı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubûdiyete sâhib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvâda, ihlâsta, sadâkatte çalışmak gerektir.”
İkincisi: Eski zamanda, ondört yaşında iken icâzet almanın alâmeti olan üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsûs kisve giymek yakışmadığı
Sâniyen: O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakìb veyâhut teslîmiyet derecesine girdikleri için bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyâ‑i azîmeden dört‑beş zâtın vefât etmeleri cihetiyle ellialtı senedir icâzetin zâhir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabûl etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesâfede Hazret‑i Mevlâna Zülcenâheyn Hâlid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garîb bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emârelerle bana kanâat geldi. Ben de o mübârek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenâb‑ı Hakk’a yüzbinler şükrediyorum. (Hâşiye)
124

59. Her bir müttakî şakird, kardeşleri adedince dillerle ibadet edip istiğfar eder

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Size gönderdiğimiz Hizbü'l‑Ekberi'l-Kur'ânînin başında yazılan ünvân içinde bir cümle noksan kalmış, şöyle ki:
Mu'cizâtlı bir vird okumak isteyen bunu okusun.” yerinde, Mu'cizâtlı ve herbir harfi on ve yüz ve beşyüz ve bin ve binler kadar sevâb ve meyve veren bir virdi okumak isteyen, bu semâvî virdi okusun.” yazılacak.
Sâniyen: Bundan evvel müjdeli hâtırada, Herbir hàlis ve hakîki müttakì şâkird, kardeşleri adedince diller ile ibâdet edip istiğfar eder fıkrasına, yine bir ihtar ile bu gelen cümle ilâve edilsin. Cümle de budur:
Risale‑i Nur dâiresine, sadâkat ve hizmet ve takvâ ve ictinâb‑ı kebâir derecesiyle, o ulvî ve küllî ubûdiyete sâhib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvâda, ihlâsta, sadâkatte çalışmak gerektir.”
Sâlisen: Leyle‑i Kadr’inizi, hem bu gelen bayramınızı bütün rûh u canımızla tebrik ve tes'îd ediyoruz.
125

60. Üstadın, halis talebelerinin duası neticesinde şifa bulması

Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim! Dünyada medâr‑ı tesellîlerim ve berzah yolunda nurânî yoldaşlarım ve mahşerde inşâallâh şefâatçilerim!
Sizin; hem Leyle‑i Kadr’inizi, hem bayramınızı bütün rûh u canımla tebrik ediyorum, tes'îd ediyorum.
Sâniyen: Şimdiye kadar hiç görmediğim bir sûrette, dehşetli bir hastalıktan fevkalme'mûl bir tarzda Risale‑i Nurun hàlis talebelerinin şifâ duâsının neticesi olarak mu'cize gibi birden hàrika bir kerâmetle şifâ bulmamı size haber veriyorum. Bu vâkıayı müşâhede eden Emin ile Feyzi’nin o hàrika hastalığa ait bu gelecek fıkrasını medâr‑ı ibret için size gönderiyorum. Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyorum, Husrev’i de merak ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî

61. Üstadın hastalığı ve bir doktorla muhaveresi

Isparta’daki azîz kardeşlerimize!
Üstadımızın hastalığı hakkındaki meşhûdâtımızı arz ve Üstadımızın kesb‑i âfiyetini sizlere müjde etmek istiyoruz.
Ramazan‑ı Şerîfte beş gün, savm‑ı visâl içinde gıdâ olarak, ekmeksiz muhallebi üç kaşık ve beş‑altı kaşık da soğuk yoğurttan. Üçüncü gece, yarım kaşık muhallebi ve dördüncü gece iftarda sulu şehriyeden beş kaşık ve beş kaşık da sahurda yine o şehriyeden ve yoğurttan üç‑dört kaşık su sayılmamak şartıyla şehriyeden beş dirhem, yoğurt süzülse on dirhem, muhallebi susuz altı‑yedi dirhem; beşinci gecede, tanesiz gibi gayet hafif şehriye beş‑altı kaşık, sahurda altı‑yedi kaşık pirinç çorbası, mecmûu otuz dirhem (96 gr.) gıdâ ile beş gün savm‑ı visâli, teravih noksan olarak sâir vazifelerin yapılması, Risale‑i Nur şâkirdlerini ihâta eden inâyetin hàrikalarından bir kerâmetini gördük.
126
Üstadımızdan hiç görmediğimiz; ikimiz yani Emin, Feyzi; Barla, Isparta Süleymanları gibi inceden inceye hastalık (Hâşiye) hiddetlerini tahrîk etmemek için ihtiyat edemediğimizden şiddetli hiddetini gördük. Bu hastalıkta yine eser‑i rahmettir ki; hiç hâtır ve hayâle gelmeyen aşr‑ı âhirin gayet mühim gecelerinde, Üstadımızın tam îfâ edemediği vazifesi yerinde bu havâlide herbir şâkird, kendi hususî çalışmasından başka, bir saati üstadı hesabına Risale‑i Nurun şâkirdlerinin mücâhede‑i maneviyelerine iştirâk ve onları hedef edip, onların defter‑i a'mâline geçmeye, aynı Üstad gibi çalışmaya başladılar. Demek Üstad yerinde onun birkaç saat çalışmasına bedel, pek çok saatler aynı vazifeyi görmeye başladılar.
Hattâ Üstadımız diyordu: Ehemmiyetsizliğimle beraber Isparta havâlisinde kardeşlerimizin a'mâl‑i uhreviyesine bir medâr, bir müheyyic hükmünde benim kusurlu çalışmam kâfî gelmiyordu. Cenâb‑ı Hak rahmetiyle, bu hastalık vesilesiyle bir şahs‑ı manevî ve kuvvetli bir medâr olacak bu tedbiri ihsân etti, cüz'iyetten külliyete çıkardı.”
Yine bu hastalığın letâifindendir ki; Üstadımızın hiç sesi çıkmıyordu, konuşamıyordu. Hiç beklenilmeden, bir iftar vaktinde bir doktor geldi, elini tuttu. Üstadımız dedi ki: Ben, hastalığımı muayene ettirmem, ben hekimlere muhtaç değilim; hekim, Cenâb‑ı Hak’tır.” Birden canlandı, sesi çıkmaya başladı. Güyâ kendisi bir doktor şeklini aldı. Doktor ise, hasta vaziyetine girdi. Doktora ehemmiyetli bir mektûb okudu. Doktorun derdine devâ olacak bir ilâç oldu. Sonra top atıldı. Doktora dedi ki: Burada iftar et.” Doktor dedi ki: Bugün kusur etmişim; oruç tutamadım.” demesiyle çok hayret ettiğimiz Üstadımızın vaziyeti, orucunu bozmuş bir doktorun tıb noktasında hâkimâne vaziyetini kabûl etmediği için o vaziyet ona verildiğini bildik.
127
Evet, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinden gelen şifâ duâsı, öyle yüzbin doktora mukâbil gelir diye biz de tasdik ettik. Bu hastalığın Leyle‑i Kadir’de Risale‑i Nurun talebeleri, hususan masûmların ettikleri şifâ duâları öyle bir derece hàrika bir sûrette te'sirini gösterdi ki, Üstadımıza sıhhat hâlinden daha ileri bir sûrette birden bir vaziyet verildi, Leyle‑i Kadr’e lâyık bir tarzda çalışmaya başladı. Risale‑i Nur şâkirdlerinden gelen bu duâ‑yı şifâ hàrika bir mu'cize gibi, bir kerâmet olduğunu biz gözümüzle gördük.
Orada bulunan kardeşlerimize birer birer selâm ve arz‑ı hürmet eder, duâlarını isteriz.
Bura Risale‑i Nur şâkirdlerinden kardeşiniz Emin, Mehmed Feyzi

62. Cenab‑ı Hakkın kuvvetli kalemleri Risale-i Nur’a ihsan etmesi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de çalışkan ve kuvvetli arkadaşlarım ve tarîk‑ı Hakta ve berzah seyahatinde ve âhiret yolunda nurânî yoldaşlarım!
Sizin bayramınızı, Leyle‑i Kadr’inizi, Ramazan‑ı Şerîfte makbûl duâlarınızı bütün rûh u canımla tebrik ve tes'îd ediyorum. Cenâb‑ı Hak, bu bayramın sürûrunu, hakîki ve geniş ve umumî sürûra mukaddime ve vesile eylesin, âmîn.
Sâniyen: Sizin bu mübârek bayramın hediyesi olarak gönderdiğiniz nurlu kalem hediyelerinizi o kadar kıymetdâr görüyorum ki ta'rif edemem. Cennetü'l‑Firdevs’te âb‑ı kevser testileri gibi, kemâl‑i iştiyak ve şükrânla ve sürûrlu gözyaşıyla kabûl edip başıma koydum. Böyle elmas kılınç gibi kalemleri ve hakikat kahramanlarını Risale‑i Nura ihsân eden Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz hamd ü şükrederim.
128
Sizlere de o mübârek kitapların, yazıların herbir harfine mukâbil Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn on hasene ihsân eylesin diye niyâz ediyorum.
Hakikaten Husrev’in infikâki beni çok müteessir etmişti; fakat Tahiri o parlak kalemiyle benim o teessürâtımı izâle eyledi. O bütün efrâd‑ı ailesiyle, peder ve vâlidesiyle Risale‑i Nurun hàs talebeleri içinde her vakit hissedar olacaklardır.
Hem bu Tâhir’in yüzünden bugünden itibaren Atabey de, İslâmköyü, Sav köyü, Kuleönü karyeleri gibi Nurs karyesine arkadaş olup umum manevî kazancımıza hissedar oldu.
Isparta’nın Hâfız Ali’si Kâtib Osman’ın elhak ikinci bir Husrev olduğuna benim de kanâatim geldi. Cenâb‑ı Hak, onu ve Mehmed Zühtü gibi çok fedâkârları ve Risale‑i Nurun hakîki sâhiblerini Isparta’ya ihsân eylesin, âmîn.
Mübâreklerin kahramanlarından Büyük Abdurrahman’ın, Küçük Ali’nin, Hâfız Mustafa’nın fa'âliyet ve gayretleri ve Hâfız Mustafa’nın bu defaki mektûbundaki bazı noktaları beni sürûr yaşıyla ağlattırdı. Yalnız bu kadar var ki, bir zarf içinde gönderilen yirmibeş banknot bulundu, kimin zarfından olduğunu bilemedik. Bilirsiniz ki, bütün ömrümde kimseden hediyeleri kabûl edemiyorum; hattâ Rüşdü’nün bu defaki hediyesini reddedip hatırını kırdım, geri çevirdim. Cenâb‑ı Hak beni muhtaç bırakmıyor. İnsanlara da muhtaç etmiyor. Beni merak etmeyiniz.
Fakat, Mübârekler Hey'etinde öyle bir şahs‑ı manevî hissediyorum ki, kaidemi ona karşı muhâfaza edemiyorum. O şahs‑ı manevîyi kızdırmamak ve rencîde etmemek için, yalnız o paradan borç olarak beş lirayı bu bayram umûr‑u hayriyesine sarfetmek için kabûl ettim. Yirmisini Sabri vâsıtasıyla ve nâmıyla geri gönderip iâde ediyorum, gücenmeyiniz.
129
Ve bilhassa (حسن. ع. م) gayet müstesnâ kalemiyle dört güzel hediyeleri pek çok kıymetdâr göründü. İnşâallâh bu havâlide çokları şevkle kitabete sevkedecek. Böyle kuvvetli kalemleri Risale‑i Nura ihsân eden Cenâb‑ı Hakk’a yüzbinler şükür.
Mübârekler Hey'etinden Mehmed’in mektûbu beni çok sevindirdi. Şimdi yazdığım vakitte yanımda bulunan memleketin eşrâfına okudum. O eşrâflar da Mâşâallâh, Bârekallâh dediler, hayretle alkışladılar. O mektûbun ve ötekilerin birer kısmını lâhikaya kaydedeceğiz.
Abdurrahman’ın birinci vârisi ve Risale‑i Nurun birinci şâkirdi Büyük Mustafa’nın kapı istikbâlinde arkadaşı olan Hacı Osman’ın mektûbu ve o mektûbdaki rüyaları mânidâr ve ettiği tâbir de doğrudur.
Azîz kardeşlerim, sizinle konuştuğum bu dakika iftar vaktine yarım saat kalmış. Bayram gecesidir, hastalık şiddetlidir. Onun için fazla konuşamıyorum. Ben de, büyük ve tehlikeli hastalıktan, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinin mu'cize gibi şifâ duâsı kerâmetiyle o tehlike geçti. Fakat öyle şiddetli bir öksürük, bir heyecan var ki, sizin gibi canımdan ziyâde sevdiğim kardeşlerimle konuşmayı kısa kesiyorum.
Yalnız bu kadar var ki, Isparta havâlisinde yüzer genç Saidler ve Husrevler yetişmişler. Bu ihtiyar ve zaîf Said dünyadan kemâl‑i istirahat-i kalble vedâ etmeye hazırdır. Ve bilhassa mühim bir Medrese‑i Nuriye olan Sav köyünün başta Hacı Hâfız, Mustafa Gül olarak Ahmedleri, Mehmedleri, hattâ muhterem hanımları (Tâhir’in refîkası ve kerîmeleri gibi) ve masûm çocukları, Risale‑i Nurla meşgul olmalarını düşündükçe bu dünyada Cennet hayatının manevî bir nev'ini zevk ediyorum, görüyorum. Oranın Ahmedlerinin hediyesini umum o köy hesabına bir teberrük deyip öpüp başıma koydum.
130

63. Nurların yazılarak çoğaltılmasındaki fedakârâne çalışmalar

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, gayet şiddetli, dehşetli hastalığım, gayet merhametli ve çok sevâblı olarak âfiyete yerini bırakıp gitti. Çok büyük bir ni'met içinde bulunduğunu ben ve buradaki arkadaşlarım tasdik ettik.
Hem Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür ve hamd ediyorum ki, sizlerin bu defaki hediye‑i Ramazaniyeniz olan çok güzel nüshalarınız bu bayramımı çok bayramları birden toplayan bir küllî bayram hükmüne geçti. Ve bilhassa ikinci Husrev olan birinci Tâhir’in gayet dikkat ve tevâfuklu yazdığı risaleler, beni o derece minnetdâr ve mesrûr ediyor ki, elimden gelseydi herbir nüshasına on altun lira verecektim. Bu derece kuvvetli bir şâkird Risale‑i Nura sâhib çıkması ümîdlerimizi çok kuvvetlendirdi. Sav kahramanlarının ve mübâreklerin karyelerine kendi karyesini, onların safına getirdi. Atabey (Aras) onunla ve onun gibilerle iftihar etmeli.
Onun nüshalarında yanlışlar pek çok azdır. Yalnız, oralardaki nüshalarda mânâsı anlaşılmayan bazı kelimeler varmış ki, istinsahta öylece kaydedilmiş. Benim tashihimden geçen nüshalarla mukàbele edilse iyi olur.
O kuvvetli ve fedâkâr kardeşimizin masûm çocuklarının ve refîkasının yazdıkları risaleleri güzelce bir cild yaptık. Görenlere, hususan buradaki Risale‑i Nurun kadınlar dâiresindeki kızlar ve hanımlara gayet te'sirli ve câzibedâr bir nümûne‑i teşvik oldu.
Aydınlı Hasan’ın hakikaten gayet müstesnâ bir kalemi var ve yazılarında tam bir ihlâs görünür. Bu zât ne vakitten beri Risale‑i Nura girdiğini ve ne hâlde olduğunu merak ediyorum.
Bu defa Hulûsi’den uzun bir mektûb, Abdülmecîd vâsıtasıyla aldım. Elhak o kardeşimiz sebat ve metânet ve ihlâsta birinciliği muhâfaza ediyor. Ben de Abdülmecîd vâsıtasıyla ona yazdım ki: Isparta’daki kardeşlerimize yazdığım mektûblarda sen dahi bir muhâtabımsın, seninle muhâbere kesilmemiş diye yazdım
131
Husrev, Re'fet, Rüşdü’nün vaziyetlerini de merak ediyorum. Ve bilhassa Husrev ne hâldedir? Ve Nur fabrikasının sâhibi Hâfız Ali rahat mıdır?
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ediyoruz.

64. İki ince mes'ele: Namaz tesbihatı ve hayat‑ı dünyeviyeyi, bilerek hayat-ı uhreviyeye tercih etmek

Bugünlerde iki ince mes'ele kalbe geldi, vaktinde kaleme alamadım. O vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli hakikatlere birer işâret ederiz:
Birincisi: Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihâtında tekâsül göstermesine binâen dedim:
Namazdan sonraki tesbihâtlar tarîkat‑ı Muhammediye’dir (A.S.M.) ve Velâyet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) evrâdıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür.
Sonra, bu kelimenin hakikati böyle inkişaf etti: Nasıl ki, risalete inkılâb eden velâyet‑i Ahmediye (A.S.M.) bütün velâyetlerin fevkındedir. Öyle de, o velâyetin tarîkatı ve o velâyet‑i kübrânın evrâd‑ı mahsûsası olan namazın akabindeki tesbihât, o derece sâir tarîkatların ve evrâdların fevkındedir. Bu sır dahi şöyle inkişaf etti ki:
Nasıl zikir dâiresinde bir mecliste veyâhut hatme‑i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar hey'et‑i mecmuada nurânî bir vaziyet hissediliyor; kalbi hüşyâr bir zât namazdan sonra سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ سُبْحَانَ اللّٰهِ deyip tesbihi çekerken, o dâire‑i zikrin reisi olan Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın müvâcehesinde yüz milyon tesbih edenler, tesbih elinde tesbih çektiklerini ma'nen hisseder. O azamet ve ulviyetle سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ سُبْحَانَ اللّٰهِ der.
132
Sonra o, Serzâkirin emr‑i manevîsiyle O’na ittibâen اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dediği vakit, o halka‑i zikrin ve o çok geniş dâiresi bulunan Hatme‑i Ahmediye’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) dâiresinde yüz milyon mürîdlerin اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’larından tezâhür eden azametli bir hamdi düşünüp, içinde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile iştirâk eder ve hâkezâ اَللّٰهُ اَكْبَرْ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرْve duâdan sonra لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُotuzüç defa o tarîkat‑ı Ahmediye’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) halka‑i zikrinde ve hatme‑i kübrâsında o sâbık mânâ ile o ihvân‑ı tarîkatı nazara alıp o halkanın Serzâkiri olan Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a müteveccih olup اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ der, diye anladım ve hissettim ve hayâlen gördüm.
Demek tesbihât‑ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var.
İkinci Mes'ele: Otuzbirinci âyetin işâretinin beyânında, ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَوةَ الدُّنْيَا bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hàssası şudur ki, hayat‑ı dünyeviyeyi hayat‑ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını bâkî elmaslara bildiği hâlde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki:
Nasıl bir uzv‑u insanî hastalansa, yaralansa sâir a'zâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdâdına koşar. Öyle de, hırs‑ı hayat ve hıfzı ve zevk‑i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat‑ı insaniyede dercedilen bir cihâz‑ı insaniye, çok esbâb ile yaralanmış, sâir letâifi kendiyle meşgul edip sukùt ettirmeye başlamış; vazife‑i hakîkiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.
133
Hem nasıl ki bir câzibedâr, sefîhâne ve sarhoşâne şa'şaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mestûre hanımlar dahi o câzibeye kapılıp hakîki vazifelerini ta'tîl ederek iştirâk ediyorlar. Öyle de, bu asırda hayat‑ı insaniye, hususan hayat‑ı ictimâiyesi öyle dehşetli, fakat câzibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî latîfelerini ve kalb ve aklını nefs‑i emmâresinin arkasına düşürüp pervâne gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.
Evet, hayat‑ı dünyeviyenin muhâfazası için zarûret derecesinde olmak şartıyla bazı umûr‑u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat‑ı şer'iye var; fakat, yalnız bir ihtiyaca binâen, helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Hâlbuki bu asır, o damar‑ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar‑ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr‑u diniyeyi terk eder.
Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz‑ı hayat cihâzı, bu asırda isrâfât ile ve iktisadsızlık ve kanâatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zarûret‑i maîşet ziyâdeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve şerâit‑i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemâdiyen ehl‑i dalâlet nazar‑ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar‑ı dikkati kendine celbetmiş ki; ednâ bir hâcât‑ı hayatiyeyi büyük bir mes'ele‑i diniyeye tercih ettiriyor.
Bu acîb asrın bu acîb hastalığına ve dehşetli marazına karşı, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tiryâk‑misâl ilâçlarının nâşiri olan Risale‑i Nur dayanabilir; ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hàlis, sâdık, fedâkâr şâkirdleri mukâvemet edebilir.
134
Öyle ise, herşeyden evvel onun dâiresine girmeli, sadâkatle, tam metânet ve ciddi ihlâs ve tam i'timâd ile ona yapışmak lâzım ki, o acîb hastalığın te'sirinden kurtulsun.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve duâ ediyoruz.

65. Madem Allah var; her şey var

Azîz, sıddık, sebatkâr, metîn kardeşlerim!
Sizin fa'âliyetiniz ve sebatkârâne çalışmanız, Risale‑i Nur dâiresinin zenbereği hükmünde bizleri ve çok yerleri harekete getiriyorsunuz. Allah sizden ebeden râzı olsun. Bin âmîn, âmîn.
Size, Hizbü'l‑Kur'ânî’den evvel gönderilen Risale‑i Nurun Virdü'l-A'zamına ilhâk etmek için bir parçayı yazdık; bir parçayı da, Yirmidokuzuncu Lem'ada yerini gösterdik. Benim hususî tefekkürâtım o nev'iden olduğu cihetle bana ihtar edildi, ben de yazdım.
Sâniyen: Birkaç gün evvel size gönderdiğim son mektûbdaki hayat‑ı dünyeviyenin hayat‑ı diniyeye galebe etmesine dair ikinci mes'elesi münâsebetiyle gayet ince ve kaleme alınmaz bir mânâ kalbe zâhir oldu. Yalnız gayet kısa o mânâya bir işâret edeceğim. Şöyle ki:
Bu acîb asrın hayat‑perest ehl‑i dalâleti aldatan, sarhoş eden, fânîlerden sûrî aldıkları zevki, gayet acı ve elîm olduğunu ve ehl‑i îmânın ve hidayetin aynı yerde ve o fâniyâtta bâkiyâne ve ulvî bir zevk bulunduğunu gördüm ve hissettim; fakat ifâde edemiyorum.
Risale‑i Nurun müteaddid yerinde nasıl isbât etmiş ki, ehl‑i dalâlet için, zaman‑ı hâzırdan mâadâ herşey ma'dûm ve firâkların elemleriyle doludur. Ehl‑i hidayet için, mâzi, müstakbel müştemilâtıyla mevcûddur, nurludur. Aynen öyle de, fâniyâtta, yani geçmiş muvakkat vaziyetler, ehl‑i dünya için, fenâ‑yı mutlak karanlıklarında ma'dûmdur; ehl‑i hidayet için mevcûddur diye gördüm.
135
Çünkü, eski zamanda çok alâkadar olduğum zevkli veya kıymetli ve şerefli muvakkat vaziyetleri mütehassirâne hatırladım, müştâkàne arzuladım. Neden bu mübârek vaziyetler mâzide kalıp fânî olsun düşünürken, îmân‑ı Billâh nuru ihtar etti ki, o vaziyetler gerçi sûreten fânîdirler, birkaç cihette mevcûddurlar.
Çünkü, Cenâb‑ı Hakk’ın bâkî isimlerinin cilveleri olan o vaziyetler, dâire‑i ilimde ve elvâh‑ı mahfûzada ve elvâh‑ı misâliyede bâkî oldukları gibi; nur‑u îmânın verdiği bâkiyâne münâsebet noktasında fevkazzaman bir vaziyette mevcûddurlar. Sen, o vaziyetleri çok cihetle ve çok manevî sinemalarla görebilir ve girebilirsin diye anladım ve dedim: Mâdem Allah var herşey var.” cümlesi, bu büyük hakikati de ifâde eder. Kimin için Allah varsa, yani Allah’ı bilse, herşey mevcûddur; kim Allah’ını bilmezse, ona herşey ma'dûmdur.” diye delâlet eder.
Demek: Elemli, karanlıklı, tahassürlü bir dirhem zevki, aynı yerde yüz derece ziyâde dâimî, elemsiz bir zevke, sefâhetle tercih edenler, aks‑i maksûdlarıyla aynı zevkte elîm elemleri alır.”
136

66. Vazife‑i İlâhiye’ye Karışmamak, Kemiyete Değil, Keyfiyete Bakmak

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ثَوَابَاتِ قِرَائَةِ حُرُوفَاتِ الْقُرْاَنِ الَّت۪ي قَرَأْتُمُوهَا بِنِيَّتِنَا ف۪ي رَمَضَانَ
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Hâfız Ali’nin bu defaki mektûbunda çok mübârek duâları beni ve bizi en derin rûhumuzdan mesrûr edip şükre sevketti ve her musîbet‑zedeye ve hüzün ve kederlere düşenlere mânâ‑yı işârîsiyle meded‑res ve halâskâr ve şifâ ve medâr‑ı sürûr olan ﴿اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ve ﴿اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاher musîbet‑zedeye baktığı gibi, bu geçen hastalık cihetiyle bize de baktığını yazıyor.
Evet, Hâfız Ali o noktayı tam görmüş. Ben de tasdiken derim ki: Eğer o hastalık yirmi derece tezâuf etseydi, bizlere kazandırdığı neticeye nisbeten yine ucuz düşerdi ve rahmet olurdu. Fakat Hâfız Ali’nin kendi üstadı hakkında benim haddimden pek çok ziyâde isnâd ettiği meziyet ve masûmiyeti; onun masûm lisânıyla hakkımda medih olarak değil; belki bir nev'i duâ olarak tasavvur ediyoruz.
Hem Hâfız Ali’nin, Sav gibi yerler, karyeler ve Isparta birer Medrese‑i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale‑i Nurun sâdık şâkirdleri hàrikulâde olarak günden güne yükselmeleri ve tenevvür etmeleri, bizleri, belki Anadolu’yu, belki Âlem‑i İslâmı mesrûr ve müferrah eden bir hakikatli haber telâkki ediyoruz.
137
Âhir fıkrasında, Muhbir‑i Sâdıkın haber verdiği manevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemin hemen hemen gelmesi diye fıkrasına, bütün rûh u canımızla Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ediyoruz; temennî ediyoruz.
Fakat biz Risale‑i Nur şâkirdleri ise, vazifemiz hizmettir, vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak ve hizmetimizi O’nun vazifesine bina etmekle bir nev'i tecrübe yapmamak olmakla beraber; kemiyete değil, keyfiyete bakmak; hem çoktan beri sukùt‑u ahlâka ve hayat‑ı dünyeviyeyi her cihetle hayat‑ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevkeden dehşetli esbâb altında Risale‑i Nurun şimdiye kadar fütûhâtı ve zındıkların ve dalâletlerin savletlerini kırması ve yüzbinler bîçârelerin îmânlarını kurtarması ve herbiri yüze ve bine mukâbil yüzer ve binler hakîki mü'min talebeleri yetiştirmesi Muhbir‑i Sâdıkın ihbarını aynen tasdik etmiş ve vukûât ile isbât etmiş ve ediyor, inşâallâh daha edecek. Ve öyle kökleşmiş ki; inşâallâh hiçbir kuvvet Anadolu’nun sînesinden onu çıkaramaz. âhirzamanda, hayatın geniş dâiresinde asıl sâhibleri, yani Mehdi ve şâkirdleri Cenâb‑ı Hakk’ın izniyle gelir, o dâireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.
Hâfız Ali’nin kıymetdâr bir kardeşimiz olan Aydınlı Hasan Âtıf hakkında medhi ve tafsîli bizi minnetdâr etti. O kardeşimiz de hàslar içinde her sabah yanımızdadır.

67. Tevafuklu Kur’ân’ın hazırlanış ve yazılışı

Azîz, sıddık kardeşlerim!
Sizi tebrik ediyoruz, hakikaten müdakkik hâfızlarsınız. Husrev’in yazdığı Kur'ân’da incecik sehivlerini bulmanız hıfzınızın kuvvetine tam delâlet ediyor. Bizler size minnetdâr olduk ve teşekkür ediyoruz. Cenâb‑ı Hak sizlerden ebeden râzı olsun. Bu münâsebetle Risale‑i Nurun bir kahramanı olan Husrev, Risale‑i Nurun hizmetinde gösterdiği hàrikaları nümûne olmak için bir kısmını beyân edeceğiz. Şöyle ki:
138
Bu zât, dokuz‑on sene zarfında dörtyüz risale kadar dikkatli ve tevâfuklu olarak Risale‑i Nurdan yazdığı gibi, hâfız olmadığı hâlde yazdığı iki mükemmel Kur'ân ile ve üçüncüsünü müteferrik sûrette, gözle görünür bir nev'i i'câz‑ı Kur'ân’ı gösterir bir tarzda üç Kur'ânı yazmış; tam mukàbele edilmeden bize gelmiş; biz de mukàbele etmeden size göndermiştik. Sizler de, kemâl‑i dikkatle hareke ve harflerde gördüğünüz kırk‑elli sehiv, Husrev’in kaleminin ne derece hàrika olduğunu gösterir. Çünkü her Kur'ânın üçyüzbin altıyüz yirmi harfinde o kadar hareke ve sükûnlarında yalnız kırk‑elli sehiv bulunması, o kalemin isabette hàrika olduğunu gösterir.
Latîftir ki, Husrev’in sehvini bulan bir zât, iki harfte bir sehiv etmiş, Husrev yüzbin harfte bir sehiv etmiş. Tashih eden, iki harfte noktayı bırakıp sehiv etmiş. Demek o dikkatli hâfızın o sehvi, Husrev’in o sehvini affettiriyor.
Hem bu Husrev’in kalemi gibi; fikri, kalbi de o nisbette hàrika diyebiliriz. Risale‑i Nura karşı irtibatı ve iştiyakı ve kanâati gittikçe terakkî ve inkişaf ediyor. Hiçbir hâdise onu sarsmıyor, fütûr vermiyor.
Hem onun bir hàrikası odur ki: Risale‑i Nura beş sene yabânî kaldığı hâlde birden intisab edip bir ay zarfında ondört risaleyi Risale‑i Nurdan yazmış.