30. Geniş siyasî daireleri merakla takip etmek, küçük dairelerdeki önemli vazifelere zarar verir
Emin’le Feyzi’nin sordukları bir suâle Üstaddan aldıkları cevab
Suâl: Bize verdiğiniz cevapta diyorsunuz: Siyâsî geniş dâireleri merak ile takib eden, küçük dâireler içindeki vazifelerinde zarar eder. Bunun izâhını istiyoruz.
Elcevab: Üstadımız diyor ki:
“Evet, bu zamanda merak ile radyo vâsıtasıyla ciddi alâkadarâne küre‑i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler, maddî ve manevî pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır manevî bir dîvâne olur; ya kalbini dağıtır manevî bir dinsiz olur; ya fikrini dağıtır manevî bir ecnebî olur.
Evet, ben kendim gördüm; lüzumsuz bir merak ile mütedeyyin iki adam, biri âmî, biri de ilme mensûbiyeti varken, eskiden beri İslâm düşmanı olan bir kâfirin mağlûbiyetiyle ağlamak derecesinde bir mahzûniyet ve Âl‑i Beyt’ten Seyyidler cemâatinin, bir kâfire karşı mağlûbiyetinden mesrûriyetini gördüm.
Böyle âmî bir adamın, alâkasız bir geniş dâire‑i siyaset hatırı için böyle kâfir bir düşmanı, mücâhid bir seyyide tercih etmek, acaba dîvâneliğin ve aklı dağıtmaklığın en acîb bir misâli değil midir?
60
Evet, haricî siyaset memurları ve erkân‑ı harbler ve kumandanlara bir derece vazifece münâsebeti bulunan siyasetin geniş dâirelerine ait mesâili, basit fikirli ve idare‑i rûhiye ve diniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine ait lüzumlu vazifesini geri bıraktırmakla onları meraklandırıp rûhlarını serseri, akıllarını geveze ve kalblerini de hakàik‑ı îmâniye ve İslâmiyeye ait zevklerini, şevklerini kırıp havalandırmak ve o kalbleri serseri etmek ve ma'nen öldürmek ile dinsizliğe yer ihzar etmek tarzında, kemâl‑i merak ile onlara göre mâlâyanî ve lüzumsuz mesâil‑i siyâsiyeyi radyo ile ders verip dinlettirmek, hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’ye öyle bir zarardır ki, ileride vereceği neticeleri düşündükçe tüyler ürperir.
Evet, herbir adam vatanıyla, milletiyle, hükûmetiyle alâkadardır; fakat bu alâkadarlık muvakkat cereyanlara kapılıp millet ve vatanı ve hükûmetin menfaatini bazı şahısların muvakkat siyasetlerine tâbi etmek, belki aynını telâkki etmek çok yanlış olmakla beraber; o vatan‑perverlik, millet‑perverlik hissinden ve vazifesinden herkese düşen vazife bir ise, kendi kalb ve rûhundan idare‑i şahsiye ve beytiye ve diniye ve hâkezâ‥ çok dâirelerden hakîki vazifedâr olduğu hizmet ve alâka ve merak on, yirmi, belki yüzdür. Bu ciddi ve lüzumlu, bu kadar alâkaların zararına olarak o bir tek lüzumsuz ve ona göre mâlâyanî olan siyaset cereyanlarına fedâ etmek dîvânelik değil de nedir?”
Üstadımızın bize gayet acele ile verdiği cevabı bu kadar. Biz de, o acele ifâdeyi acele kaydettik, kusura bakmayınız.
Biz de, bütün kuvvetimizle bunu tasdik ediyoruz. Çünkü bunu kendimizde ve gördüğümüz dostlarımızda tecrübelerle müşâhede ettik. Hattâ çokları meraklarından, cemâati, belki de namazı terkeder derecede ifratla tam namaz vaktinde konuşan radyoyu dinleyip, mimsiz medeniyetin sefâhet ve dalâlet ve İslâma ettiği ihanet cezası olarak mütemâdiyen başına gelen tokatlarına ve boğuşmalarına ve geniş siyaset dâirelerine alâkadarâne dikkat etmekle ve nefesi zehirli ve başı sarhoş şahıslardan radyoda ders almak, kudsî ve mühim vazifelerine de tam zarar ediyorlar.
Risale‑i Nur şâkirdlerindenFeyzi
Risale‑i Nur şâkirdlerindenEmin
61
31. Risale‑i Nur’un maddî-manevî keramet ve bereketleri
Ahmed Nazîf’in Bir Fıkrasıdır
Kıymetli Üstadım!
Yüksek şahsiyetinizin aczi ve fakrı içinde inâyet‑i Rabbâniye ve Rahmet‑i İlâhiye ile Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câzlarını güneşin parlak ve keskin şuâları gibi kalblerimize nüfûz ettiren ve hakàik‑ı diniye ve îmâniyenin, dalâlete yüz tutan zaîf ve âciz mü'minlerin halâsı ve selâmeti ve hidayete çıkarılmasına hàdim ve kudsî Risale‑i Nurun, elbette bir “hâdî” ve bu zamanın muhtaç bulunduğu bir “sâhib‑i zuhûr” nâmını taşıyacağı şüphesizdir.
Binâenaleyh, hem Kur'ânın tercümânı ve dellâlı ve hem de bu Risale‑i Nurun müellif ve hàdim‑i yegânesi bulunmanız, hem de âciz ve fakir bir nefer iken manevî hizmetinizle müşîriyet derece‑i àliyesine terfî ve tefeyyüze istihkak kesbetmiş bulunmanızdadır ki; Alîm‑i Mutlak, Hakîm‑i Mutlak, Kàdir‑i Mutlak olan Zülcelâl Hazretleri, bu kudsî vazife‑i àliyeyi, kıymetsiz gördüğünüz, çok kıymetli ve faziletli ve feyizli ve àlî derecelerde yüksek bir dellâla tevdî' ve nasîb ve bilhassa memur etmiştir. (Hâzâ min fadli Rabbî.)
Biz âciz ve âsî ve günahkâr hizmetkârlarınızı dahi lütûf ve keremiyle irşada ve hidayete siz Üstadımızı rehber ve mürşid ve vâsıta buyurmuştur ki; ebedî minnet ve şükrânlarımızı edâdan âciz bulunuyoruz.
62
İşte Üstadım, çok kıymetli arkadaşımız ve Hizmet‑i Kur'âniye’de kıymetli refîkimiz ve şerîkimiz Küçük Husrev ve Mehmed Feyzi’nin mektûbundan, başka yerde ve mahalde mevsimsiz olduğunu idrak ederek, bu hakîki kelimeyi ve mübârek ism‑i şerîfi Risale‑i Nura dahi henüz zâhiren takmak haddim değildir ve isti'mâlinden hazer ediyorum. Çünkü Üstadımın izin ve müsâadesi olmadıkça bu gibi lakabların kıymeti olamaz. Ancak Risale‑i Nurdan aldığım ilhâm üzerine muhîtimizde birinciliği ihrâz eden bir kardeşimiz olan Feyzi’nin mektûbunda bahsedilmesi, sırf hüsn‑ü niyet ve fart‑ı merbûtiyet ve sadâkatten ve ihlâstan doğmuştur.
Bu izhârın hatâsından hâdis olan meşguliyetinize sebebiyet verdiğimden çok müteessir oldum‥ af buyurunuz. Îkaz ve irşad edici ni'met ve himmet, itâbınızla af buyurulmasını ve Risale‑i Nurun manevî tokatlarından muhâfaza edilmekliğimizi kemâl‑i hulûsla istirham eylerim.
Azîz ve kıymetli Üstadım! Cenâb‑ı Hakk’ın lütûf ve keremiyle ve hadsiz ihsânıyla, intisaben hizmet‑i kudsiyesinde bulunduğum Risale‑i Nurun maddî ve manevî pek çok kerâmetlerini ve bereketlerini aynelyakìn görmüş ve lezzetini tatmış olan bu âciz hizmetkârınızın noksanlarını, hüsn‑ü niyete ve hulûs‑u kalbine bağışlamanızı ricâ ederken, bu mübârek Risale‑i Nurun pek çok kerâmetlerinden birkaçını arzediyorum. Şöyle ki:
63
Risale‑i Nur tercümânı ve müellif ve sâhibi bulunan zât, bin üçyüz yirmidört (1324) ve yirmibeş (25) Rûmî senelerinde, İstanbul’da iştihârla, “Bediüzzaman” nâmı ve lakabı altında matbuâtın sitâyişle neşriyatından mütehassis olarak, o zaman onyedi yaşımda bulunduğum ve çok câhil ve çocukluk devresinde iken, bu mübârek isim kalbimde yer tutmuş. Ve bu kalbî muhabbet hürmeti için olacak ki; bin üçyüz yirmialtı (1326) senesinde Hazret‑i Üstadın, Bediüzzaman Said‑i Kürdî lakabı altında Karadeniz seyahatinde iki hizmetkârı ile İnebolu’yu ziyaret ederek, o zaman İnebolu’nun meşhûr ulemâsından Hacı Ziya ve diğer ulemâ arasında vapura teşyî' edildiği sırada tesâdüfen çarşıda karşılaştığım ve çok derin muhabbet hissiyle bu mübârek zâta selâm durarak mütebessim ve nurânî sîmâlarıyla ve keskin nazarlarıyla selâmlarına ve manevî nazarlarıyla iltifatlarına mazhar olduğum günden beri artan muhabbet ve alâkamı, otuz senelik hâtırımdan kat'iyyen silinmediğini aynelyakìn görüyordum.
Tahminen ve takriben altı sene evvel bir gazete sütununda Isparta’da halkın fazla alâka göstermesinden, din ve îmân telkin etmesinden ürken ehl‑i dünya tarafından tevkîf edildiğini teessürle okumuştum. Otuz senelik uzun bir zaman içinde bir defa böyle acı haber aldığım hâlde, âkıbetinden kat'iyyen başka bir ma'lûmât edinememiştim. On seneden beri Cenâb‑ı Rabbü'l-Âlemîn Hazretlerinden niyâzımda, dâima beş vakit duâlarımda, “Yâ Rab! Bana bir mürşid‑i kâmil ihsân buyur” niyâzında iken, bundan üç sene evvel, yani Hicrî bin üçyüz elliyedi (1357) ve Milâdî bin dokuzyüz otuzsekiz (1938) senesinde, İnebolu’da bir kahvede, Kastamonulu bir zavallı sarhoşun sitâyişle bahsettiği bir zâtın Kastamonu’da mevcûdiyeti ve menfî olarak bulunduğunu işittim. Dikkat ettim ve tahkîk ve ta'mik ettim. Anladım ki; otuz senedir kalbimde saklı olarak taşıdığım o zamanki Said‑i Kürdî olduğunu hayretle öğrendim. Ve kalbimdeki sevgi günler geçtikçe ateşlendiğini hissettiğimden, her tehlikeyi göze alarak ziyaret edip, mübârek ellerini öpmek lâzım ve şart olduğunu bildim. Ve ziyaretimde, Eski Said’in ism‑i mübârekleri Bediüzzaman Said Nursî ve Risale‑i Nurun müellifi ve sâhibi olarak buldum. Kemâl‑i aşk ve ihlâs ile sarıldım. Ve benim yegâne mürşidim ve rehberim ve büyük üstadım o Risale‑i Nurdur dedim. Ve bana bu hadsiz ihsânatı hidayet ve inâyet buyuran Cenâb‑ı Hakk’a, Kur'ân‑ı Hakîm’in harfleri adedince şükrederek Elhamdülillâh… Hâzâ min fadli Rabbî dedim. (Hâşiye)
64
Risale‑i Nura intisab etmezden evvel, maddî ve dünyevî her işlerimizde ve ticârethânemizin kazançlarında ve şahsî ve hususî işlerimizde Risale‑i Nura intisabdan sonraki hàrikulâde farkları ve bereketleri görmekle beraber, en büyük bir tüccar veya mes'ûd bir zenginin, müferrah ve serbestliğinden daha fazla ferâh ve sürûr ve serbest ve yaşayış tarzında sıhhat ve âfiyetle – Elhamdülillâh – mes'ûdâne imrâr‑ı hayat eylemekte olduğumuzu ve Risale‑i Nurun kudsî lütûf ve kerâmetlerine medyûn bulunduğumuzu itiraf ve tasdik ederiz.
Üstad Hazretlerinin me'zuniyet‑i hususiyesiyle, Risale‑i Nur nâmına neşriyat ve hakàik‑ı îmâniye noktasında, bilhassa ibâdet ve namaz hakkında şahsımın câhil ve âciz, nâkıs, iktidarsız vaziyetim ile vâki olan ve olacak bulunan telkinât‑ı diniyedeki kuvvetli iknâ ve müessir hitâbelerin âsâr‑ı fiiliyesini aynen müşâhede ettiğimi; Üstadım Risale‑i Nur nâmına kemâl‑i fahirle, bir çok namazsız Müslümanları – Elhamdülillâh – namaza ve câmilere devama muvaffak bulunmak gibi kudsî hizmetlerin âsâr‑ı fiiliyesinden, Risale‑i Nurun büyük hàrika kerâmetinden tulû' ettiğini ve etmekte olduğunu tasdik ederiz.
65
Bu içinde bulunduğumuz Alman ve İngiliz harbinin bidâyetinden devamı müddetince hadsiz zındıka ve münâfıkların hiç yoktan sebebsiz olarak, şahsıma bir isnâdât olsun için, gerek münevver fikirli âlim ve gerekse câhil mülhid hemen hemen birkaç dostlarım müstesnâ, memleket halkı ve kudsî hizmetimden küstürmek için şeytan‑ı aleyhi mâyestehık bütün memleket halkını iğfal ederek aleyhime tahrîk etmiş olacaktır ki; “Nazîf, muhâlif bir siyasetle İttihâd‑ı İslâma tarafdâr eder, siyaset propagandası yapıyor” zihniyetini şiddetle aleyhimde, memleket halkına ve erkân‑ı hükûmete kadar sirâyet ettiriyorlar. Ve bütün şeytanların tecessüsleri tahrîk edilmiş. Güyâ aleyhtarlarım benden bir intikam almak hasebiyle gıyâbımda, hem müdhiş cereyanı şiddetlendirmek için kendilerince menfûr telâkki ettikleri “Almancı” nâmıyla hakaretlere ma'rûz bırakmaktan çekinmediler.
Hâlbuki ben, Lillâhi'l‑Hamd, Risale‑i Nurun irşadıyla, hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyeyi bütün kâinâtın fevkınde gördüğümden ve i'tikàd ettiğimden değil küre‑i arzdaki cereyanlara, belki bana verilse de, bütün dünya saltanatına da âlet edemem. Ben, yalnız hakikatçi ve îmâncı ve Kur'âncı, Risale‑i Nurun bir hàdimiyim. Kaç senedir bütün bu hücumlarıyla beraber, iki eser‑i inâyet var:
Birisi: Risale‑i Nurun neşriyatındaki hizmetime zarar verilmediği gibi fevkalme'mûl muvaffak olduk.
İkincisi: Her ne vakit şiddetli hücum edileceği zaman Üstadımızdan dikkat emrini alıyorduk.
Hem de, Risale‑i Nurun âşikâr bir kerâmetindendir ki, bin üçyüz ellidokuz (1359) sene‑i Hicrî Ramazan‑ı Şerîfin on veya onikinci günlerinde, Allah rahmet etsin, vefât eden kardeşlerimizden Hatîb Mehmed nâmındaki zât, Yirmialtıncı Lem'a olan İhtiyarlar Risalesini yazarken hasta olarak yazmaya kàdir olmadığından ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ Kelime‑i Tevhidi yazarak bıraktığı, ziyaretine gelen diğer kardeşimiz ve fa'âl arkadaşımız Feyzi Mehmed Efendiye ikmalini ricâ ederek dünyaya vedâ ve ebedî hayatına, inşâallâh bu kelime‑i tayyibe ile hayatının sonunu mühürleyerek îmânlı olarak kabre girdiğini izhâr ve Risale‑i Nurun talebelerine açık bir müjde ve tebşîratta bulunmuştur.
66
İşârât‑ı Kur'âniyenin, yirmialtıncı âyetinin ﴿فَفِي الْجَنَّةِ خَالِد۪ينَ﴾ sırrıyla, “Risale‑i Nur talebeleri, îmân ile kabre gireceklerdir” tebşîratının sıdkını gösteren bu açık kerâmetin ve tebşîrat‑ı azîmenin bütün kardeşlerimize ta'mîm olunmasını, Risale‑i Nurun derece‑i ulviyetini ve hàdimlerinin mükâfâtlarının ne zaman ve ne sûretle verilmekte olduğunu aynelyakìn bilinmek ve görülmek üzere şu hakikat muvâfık ise İşârât‑ı Kur'âniye Risalesine tahşiye olunmasını ricâ ederim, kıymetli Üstadım.
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Ahmed Nazîf Çelebi (R.H.)
67
Kastamonu Lâhikasında bu arada yirmi sahife kadar mektûblar var. Eskimez yazı Kastamonu Lâhikasını Hazret‑i Üstadımız tashih ederken, sahifelerin kenarını işâretleyerek yazmışlar ki: “Başka yerde neşredildiğinden burada neşredilmedi.” diye etrafını çizgi içine almış. Sonra baktık ki; Barla Lâhikasında ve bir kısmı Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî Mecmuasında neşredilmiş. Talebe mektûbları olduğu için Üstadımız Barla Lâhikasına almış.
M. Sungur
68‑81 arası sayfalar, yukardaki açıklama gereğince çıkarıldığı için boştur. Sayfalar kaymasın diye boş bırakıldı.
82
32. Âhirzamana işaret eden hadisin âhirindeki tevafuk‑u cifrîde olan küçük hata
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ مَا اَرْسَلْتُمْ لَنَا
Azîz kardeşlerim!
Âhirzamana işâret eden hadîsin âhirinde: ﴿مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ﴾ âyetine dair iki dakika içinde ve hadîsin işâretini tashih ânında, ânî olarak mücmelen hâtıra gelen işâret‑i gaybiyenin gayet acelelik ile tevâfuk‑u cifrîsinde, zararsız bir küçük sehiv vukû' bulmuş idi. O vakitten beri daha ona dikkat etmemiştim. Bu defa, cidden ve hakikaten Mübârekler Hey'etinin cem' ve te'lif ettikleri Lâhika Risalesinin o âyete dair fıkranın kitabetinde bir kasdî sehiv gördüm. O ihtardârâne kasdî sehiv, benim kusurkârâne sehvimi bildirdi. O çok müdakkik ve çok Mübârekler Hey'etine beni çok minnetdâr ve mesrûr eyledi.
Şöyle ki: ﴿كَلِمَةً طَيِّبَةً﴾ makamı, bin iki (1002) diye sehven yazılmıştı. (ط) sayılmamış; doğrusu, bin onbirdir (1011). Risaletü'n‑Nurun makamına onüç farkla tevâfuk etmekle beraber, “izafe”den tavsife geçse رِسَالَةٌ نُورِيَّةٌolur. Bir (ى) ve (ه) ilâve olur ve şedde gider bir (ن) noksan olur. Fakat طَيِّبَةً ’deki tenvin, bir derece vakf olduğundan sayılmazsa, tam tamına bir tek fark ile; medde sayılmazsa, farksız olarak tevâfuk eder.
83
Hem, mânâ cihetiyle iki âyet, iki cereyana işâretleri ve münâsebetleri ve tetâbukları çok kuvvetli bulunduğundan, nâkıs bir tevâfuk ve zaîf bir emâre dahi kâfîdir.
Hem böyle makamlarda, böyle büyük yekûnlarda bu gibi küçük farklar zarar vermez. Ben tahmin ederim bu sehiv, beşinci âyetin işâretindeki sehiv gibi ehemmiyetli bir kısım işârât‑ı gaybiyenin anahtarı olacak ve bu muazzam âyet, otuzüçüncü âyet olmasına bir işâret idi. İnşâallâh istikbâlde bir kardeşimiz o hazineyi açacak…
33. Risalelerdeki tevafukatta bir inayet‑i hassa ve iltifat-ı Rahmanî vardır
Bugünlerde, tefsirin ve Onuncu Söz’ün tevâfukâtına baktım. Kendi kendime dedim ki: Bu ziyâde tafsilât isrâftır, ehemmiyetli mes'eleler çoktur, vakit zâyi' olmasın. Birden ihtar edildi ki: O tevâfuk altında çok ehemmiyetli bir mes'ele vardır. Hem mâdem tevâfukta bir inâyet‑i hàssa ve iltifat‑ı Rahmânî Risale‑i Nura karşı tezâhür etmiş, o iltifata karşı hiss‑i şükrân ve memnuniyet ve müteşekkirâne sevinç ne kadar ifratkârâne de olsa isrâf olamaz. Bu ihtar mücmelini iki cihetle izâh edeceğim:
Birincisi: Herşeyde – ne kadar cüz'î de olsa – bir kasd ve irâdenin cilvesi bulunmasıdır; tesâdüf, hakîki olarak olmamasıdır. Evet, kesretin en çok dağınık ve en ziyâde tesâdüfe verilen, kelimâttaki hurûfâtın vaziyetleridir. Hususan kitabette, mâdem hiç münâsebeti olmayan ve ihtiyar‑ı beşerî karışmayan hurûfâtın vaziyetlerinde bir tenâsüb, bir nizâm bulunuyor; elbette bir irâde‑i gaybiye tahtında vaziyetler veriliyor. Hiçbir şey dâire‑i ilim ve kudretinden hariç olmadığı gibi, dâire‑i irâde ve meşîetinden dahi hariç değildir ki, böyle cüz'î ve dağınık şeylerde dahi bir tenâsüb gözetiliyor ve tanzim ediliyor. Ve o tanzim içinde ve irâde‑i âmme cilvesinde, bir inâyet‑i hàssa sûretinde, Risale‑i Nura bir imtiyaz nev'inde hususî bir teveccüh ve iltifat görülmüş. Ben, bu derin mes'eleyi görmek için İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinin tevâfukâtına dikkat ettim; kat'î bir kanâat ile o sırrı bildim ve hissettim.
84
İkinci Cihet: Nasıl ki çok mübârek ve kudsî büyük bir zât, gayet fakir ve muhtaç bir adama, ümîd edilmediği bir tarzda, iltifatkârâne, bir kapta, bazı kağıtlara sarılı bir hediye ihsân etse; elbette o bîçâre adam, o pek büyük zâta karşı hediyenin binler mislinden fazla teşekkür etmek ister. Ve bin o hediye kadar kıymetli bulunan o hediye ile gösterilen iltifatına karşı ne kadar teşekkürde isrâf ve ifrat etse de makbûldür. Ve o çok mübârek zâtın o hediyesine sardığı kağıtları da teberrük deyip şeker gibi yese; hattâ o hediye içindeki cevizlerin sert kabuklarını da teberrük diye ekmek gibi yutsa, ve o hediyenin kabını mübârek bir kitab gibi öpse ve başına koysa, isrâf olmadığı gibi; aynen öyle de, Risale‑i Nur yüzünde irâde‑i âmme, inâyet‑i hàssa iltifatını tevâfuk zarfıyla ihsân edilmiş. Elbette tevâfuka dair tafsilât, tasvirât fiilî teşekkürâtın bir nev'idir ve sevincin ve minnetdârlığın heyecanlı tereşşuhâtıdır. Kusura bakılmaz. Evet, böyle bir zâtın iltifatını gösteren maddî kırk para ihsânına karşı kırk bin teşekkür edilse isrâf değil.
İkinci Mes'ele: Ben hem kendimde, hem bu yakındaki Risale‑i Nur talebelerinde şühûr‑u muharremeden sonra bir yorgunluk ve şevkte bir fütûr görüyordum. Sebebini vâzıhan bilmiyordum. Şimdi, eskide söylediğim tahminî sebeb, hakikat olduğunu gördüm. Şöyle ki:
Nasıl maddî hava fenâ ise, fenâ te'sir ediyor; manevî hava da bozulsa, herkesin, isti'dâdına göre bir sarsıntı verir; şühûr‑u selâse ve muharremede Âlem‑i İslâmın manevî havası umum ehl‑i îmânın âhiret kazancına ve ticâretine ciddi teveccühleri ve himmetleri ve tenvirleri o havayı sâfîleştiriyor, güzelleştiriyor, müdhiş ârızalara ve fırtınalara mukàbele ediyor. Herkes o sâyede ve sâyesinde derecesine göre istifade eder.
85
Fakat, o şühûr‑u mübâreke gittikten sonra, âdeta o âhiret ticâretinin meşheri ve pazarı değiştiği gibi, dünya sergisi açılmaya başlıyor. Ekser himmetler, bir derece vaziyeti değişiyor. Havayı tesmim eden buharât‑ı müzahrefe o manevî havayı bozar. Herkes derecesine göre ondan zedelenir.
Bu havanın zararından kurtulmak çaresi, Risale‑i Nurun gözüyle bakmak ve ne kadar müşkülât ziyâdeleşse kudsî vazife itibariyle daha ziyâde ciddiyet ve şevkle hareket etmektir. Çünkü başkaların fütûru ve çekilmesi, ehl‑i himmetin şevkini, gayretini ziyâdeleştirmeye sebebdir. Zîra, gidenlerin vazifelerini de bir derece yapmaya kendini mecbur bilir ve bilmelidirler.
34. Risale‑i Nur’daki tevafukat, medar-ı teşvik olan hakikat yemişleridir
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ تَوَافُقَاتِ الْكَلِمَاتِ وَحُرُوفَاتِهَا ف۪ي كِتَابِ الْكَائِنَاتِ
Azîz, sıddık, âlîcenâb kardeşlerim!
Nur ve Gül fabrikalarının vaziyetlerinden, bu acîb zamanda ne tarzda olduğunu haber vermiyorsunuz. Hâlbuki, bu dünyada en ziyâde alâkadar olduğum onlardır. Her ne ise… (Hâşiye) Bu defa hakikatlerin yemişleri nev'inde ve Risale‑i Nur talebelerinin medâr‑ı teşviki olan letâif‑i tevâfukiyeden birisini, Feyzi’nin sebebiyle ve arzusuyla size gönderildi. Şöyle ki:
86
Bir gün tashihât işim yoktu. İşârâtü'l‑İ'câz’ın (ت) tevâfuku hakkında yanlışım ve sehvim hâtırıma geldi. Bir keffâretü'z‑zünûb aradım. Birden, Lafzullâh’ın başı olan elif, Risale‑i Nurun bir muhtasar fihristesi ve çekirdek‑i aslîsi olan İşârâtü'l‑İ'câz’da ve resâil‑i sâirede kerâmetkârâne vaziyetler gösterdiğini düşündüm. Acaba Lafzullâhın (ل) ve (ه) harfleri dahi ne vaziyet gösterecek diye baştan aşağıya kadar bütün – İşârâtü'l‑İ'câz’ı – sahifelerdeki satır başları ve nihâyetlerini saydım. (ل) ve (ه) ’nin “elif” gibi kerâmetkârâne vaziyetini gördüm. Belki inşâallâh, tevâfukta sehivden gelen kusurlarıma ve yanlışlarıma bu da bir küçük keffâretü'z‑zünûb olur.
Evvelki mektûbda, İşârâtü'l‑İ'câz’da, sâir hurûfâtın mecmûu başka bir tarzda ehemmiyetli bir vaziyet‑i hàrikaları bulunduğuna bir işâret, bir uç, bir emâre gördüğümüzü size yazmıştık; fakat, o geniş sırrı tamamen görmek çok zamana muhtaç olduğundan, çok ehemmiyetli vazifeler şimdilik onunla iştigâle müsâade etmedi.
Azîz kardeşlerim! Bu sıkıntılı zamanda ve tazyîkat altında akıl ve kalbi eğlendiren ve keyiflendiren böyle tefekkühât‑ı ilmiyeyi isrâf saymayınız. Hüsn‑ü niyet öyle bir kimyadır ki; şişeleri elmasa çevirir; toprağı altun yapar. İnşâallâh o hüsn‑ü niyetle, bu tefekkühât dahi hakîki bir gıdâ anbarına bir anahtar olur ve hizmette zaafa düşenlere kût ve kuvvete yol açar.
87
Lafzullâhın âhir harfi seksenbeş defa o Lafza‑i Celâl’in evvelki harfi oluyor. اَللّٰهُ وَاحِدٌ adedine mânidâr bir tek farkla tevâfuk lisânıyla اَللّٰهُ وَاحِدٌ der. (ه) bir adedi, seksenbeş defa hemen hemen umumiyetle tevâfuk eder. Yalnız, bazen bir sahife fâsıla olur. (ه) iki adedi, kırkiki defa ekseriyet‑i mutlaka ile tevâfuk eder. (ه) üç adedi, yirmibeş defadır, ekserî tevâfuktadır. Hecede ikinci ve Kur'ân’da ve Bismillâh’da birinci harf olan (ب)yine seksenbeş defa bir oluyor. اَللّٰهُ وَاحِدٌ der. (ب) iki adedi kırküç olup, bir farkla (ه) ’nin ikisine tevâfuk eder. (با) üç adedi yirmiyedi olup, (ه) ’nin üçüne iki farkla tevâfuk eder. (ب) beş adedi yirmiüç defa (ه) ’nin üç adedine iki farkla tevâfuk eder. (ت) altı adedi onbeş defa (و) ’ın dört adedine tevâfuk eder. (و) altı adedi yirmialtı veya yirmiyedi defadır. (و) ’ın beş adedi yirmibeş defa olup, altı adedine bir veya iki farkla tevâfuk eder. (ا) altı adedi, sekiz defa ve (ا) beş adedi sekiz defa birbiriyle tam tevâfuk eder. Elhâsıl: Beş (ه) ile altı هُوَism‑i mukaddesi oldukları için kerâmetkârâne vaziyetler gösteriyorlar.
Lafzullâhın ortadaki harfi olan (ل) yetmişbeş defa evvelki harfi olan elif oluyor. Hemen hemen umumiyetle tevâfuk ile هُوَ اللّٰهُ adedine üç farkla tevâfuk lisânıyla هُوَ اللّٰهُ okuyor. (ل) ’ın iki adedi altmışbeş defa olup, ekseriyet‑i mutlaka ile tevâfuk ederek, farksız veya iki farkla اَللّٰهُadedine tevâfuk lisânıyla اَللّٰهُ der, zikreder. Ve (ل) ’ın üç adedi ekserî birbirine tevâfuk ile otuzüç defa olarak, otuzüç aded‑i mübârekine tevâfukla ve (ل) ’ın makam‑ı cifrîsine üç farkla tevâfuk etmekle beraber yalnız mânidâr bir farkla وَاحِدٌ اَحَدٌ adedine tevâfuk lisânıyla وَاحِدٌ اَحَدٌ der, hükmeder. (ل) ’ın dört adedi onsekiz olup, وَاحِدٌ adedi olan ondokuz yine yalnız bir mânidâr farkla, tevâfuk lisânıyla وَاحِدٌ der, tevhidi ilân eder. Bu dört adedi, iki aded ile beraber, yalnız iki farkla, tevâfuk diliyle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ okurlar.
88
İşte seksenbeş, yetmişbeş, altmışbeş olması ve bir adedi seksenbeş ve iki adedi onun yarısı olan kırka ve üçü onun nısfı (Hâşiye) yirmiye inmesi ve birbiriyle tevâfukları ve Lafza‑i Celâl’in ve Kelime‑i Tevhidin lem'alarını ifâde etmeleri gibi, muntazam niseb‑i adediye ve mânidâr münâsebet‑i tevâfukiye bize kanâat veriyor ki, tesâdüfî değil, belki alâmet‑i kabûl bir tevfiktir; bir tanzimdir.
Kardeşiniz Said Nursî
35. Vahdaniyet‑i İlâhiyeyi cin ve inse karşı ispat eden Kur’ân’dan sonra, bu zamanda ikinci üçüncü derecede Risale-i Nur’dur
Risale‑i Nura İşâret Eden Otuzüçüncü Âyetin İstihrâcına Dair Hâfız Ali’nin Bir Fıkrasıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Üstadım Hazretleri!
Dün akşam namazını kılarken ikinci rekâtta Fâtiha‑i Şerîfe’den sonra ﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾ âyetini okurken, hiç düşünmediğim, akıl ve kalbimde bir şey, taharrîye bir sebeb yokken, birdenbire rûhun penceresine şu azîm âyet‑i kerîmenin Risale‑i Nura ve müellifine bir münâsebet‑i maneviye ile işâreti gösterildi. Namazdan sonra düşündüm. Hakikaten kuvvetli bir münâsebet‑i maneviyesi var. Şöyle ki:
89
Bu kâinâtta, vahdâniyet‑i İlâhiye’yi cin ve ins ve rûhâniyâta karşı kat'î bir sûrette gösterip isbât eden birinci, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân olduğu gibi bu asırda ikinci, üçüncü derecede kemâl‑i adâletle ve sâdık ve musaddak hüccetlerle vahdâniyeti vâzıh ve bâhir bir sûrette kâinât safahâtında ins ve cinnin enzârına arzedip isbât eden Risale‑i Nur, bütün tabakàt‑ı beşere hem medrese, hem mekteb, hem kışla, hem hakîm, hem hâkim olarak en âmî avâmdan en ehass‑ı hàvâssa kadar ders verip ta'lim ve terbiye etmesi bizce meşhûd olmasıyla, bu âyet‑i kerîmenin bir mevzûu, bir mâsadakı da Risale‑i Nur olmasına şüphesiz bir kanâat veriliyor.
90
İkinci Kelime‑i Tevhidden sonra ﴿اَلْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾ isimleriyle Cenâb‑ı Hak (Celle Celâlühû) zâtını tavsif buyurup, ikinci derecede aynı isimlerin mazharı olan Risaletü'n‑Nur şahs‑ı manevîsine işâret etmesi, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın şe'nine yakışır bir keyfiyettir. Çünkü belki bütün dünyaya muhâlif olarak fakr‑ı hâliyle beraber izzet‑i şerîat-ı İlâhiye ve izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza için ölümden beter musîbetlere karşı göğüs geren, tahammül eden Risale‑i Nur tercümânı olduğu gibi; zeminde ve semâvâtta hikmetle tasarrufâtın muammâsını açan yine Risale‑i Nur olduğu sâdık ve musaddaktır. Bu kuvvetli münâsebet‑i maneviyeyi te'yid eden bir emâresi de şudur ki: اُولُوا الْعِلْمِ makam‑ı cifrîsi ikiyüz ondört olup, Risale‑i Nurun bir ismi olan بَد۪يعُ الزَّمَان (şeddeli ز lâm‑ı aslî sayılır.) makamı olan ikiyüz ondörde tam tamına tevâfuku ve müellifinin hakîki ve dâimî ismi olan Molla Said’in makamı olan ikiyüz onbeşe bir tek farkla tevâfuku, elbette bu kelime‑i kudsiyenin her asra baktığı gibi, bu asra da medâr‑ı nazar bir ferdi Resâili'n‑Nur olduğuna bir emâre olduğu gibi, ﴿وَاُولُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ﴾ (okunmayan ikinci “vâv” ve “hemze” sayılmaz) makamı olan altıyüzbir adediyle, Risale‑i Nurun beşyüz doksandokuz makamına; ve Resâili'n‑Nur makamına yalnız iki farkla, iki ismine tevâfuku dahi bir emâre olduğu ve ﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُولُوا الْعِلْمِ﴾ cümle‑i tevhidiye-i kudsiyesinin makam‑ı cifrîsi ve ebcedîsi olan bin üçyüz altmış adediyle, (Hâşiye) tam tamına bu acîb isyan, tuğyan, temerrüd asrının ve garîb, küfran ve galeyân ve ilhâd zamanının bu senesine ve bulunduğumuz bu tarihe tevâfuku ve tetâbuku elbette kuvvetli bir emâredir ki, bu pek büyük ve geniş ve âmm olan tevhid ve şehâdetin medâr‑ı nazar ehemmiyetli efrâdı ve mâsadakları her zamandan ziyâde bu şehâdete muhtaç bu asrın bu vaktinde bulunacaktır. Ve şimdilik o şehâdeti te'sirli bir sûrette isbât eden Resâili'n‑Nur o efrâddan birisi ve hususî medâr‑ı nazar olduğuna pek çok emâreler ve işâretler ve beşâretler vardır.
91
اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ ❋ وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
Hâfız Ali (R.H.)
36. Âhirzamanda bir adam binler adam kadar günah işleyebilir mi?
Birden İhtar Edilen Bir Mes'ele
Âhirzamanda bir şahsın hatîât ve günahlarının gayet dehşetli bir yekûn teşkil ettiğine dair rivâyetler vardır. Eskide, “Acaba âdi bir adam, binler adam kadar günah işleyebilir mi? Ve o âhirzamanda, bildiğimiz günahlardan başka hangi günahlardır ki; kâinâtın hey'et‑i mecmuasına dokunur, kıyâmetin kopmasına ve dünyaları başlarına harâb olmasına sebebiyet verir?” diye düşünürdüm. Şimdi bu zamanda müteaddid esbâbını gördük.
Ezcümle: Müteaddid vücûhundan radyom ile anlaşıldı ki; o bir tek adam bir tek kelime ile bir milyon kebâiri birden işler. Ve milyonlarla insanı dinlettirmekle günahlara sokar. Evet, küre‑i havanın, yüzbinler kelimeleri birden söyleyen ve bir dili olan radyo unsuru, nev'‑i beşere öyle bir ni'met‑i İlâhiye’dir ki, küre‑i havayı bütün zerrâtıyla şükür ve hamd ü senâ ile doldurmak lâzım gelirken, dalâletten tevellüd eden sefâhet‑i beşeriye o azîm ni'meti şükrün aksine isti'mâl ettiğinden elbette tokat yiyecek.
Nasıl ki havârık‑ı medeniyet nâmı altındaki ihsânat‑ı İlâhiye’yi bu mimsiz, gaddâr medeniyet hüsn‑ü isti'mâl ile şükrünü edâ edemeyerek tahribâta sarfedip küfran‑ı ni'met ettiği için öyle bir tokat yedi ki, bütün bütün saâdet‑i hayatiyeyi kaybettirdi. Ve en medenî tasavvur ettiği insanları, en bedevî ve vahşî derekesinden daha aşağıya indirdi. Cehennem’e gitmeden evvel, Cehennem azâbını tattırıyor.
92
Evet, radyonun küllî ni'metiyet ciheti küllî bir şükür iktiza eder; ve o küllî şükür de, Hàlık‑ı arz ve semâvâtın Kelâm‑ı Ezelî’sinin şimdiki bütün muhâtablarına birden yetiştirmek için küllî yüzbin dilli semâvî bir hâfız hükmünde her vakit kâinâtta Kur'ânı okumalıdır, tâ o ni'metin küllî şükrünü edâ ve o ni'meti idâme etsin.
س. ع.
37. Nur ve Gül Fabrikalarının Risale‑i Nur’a hizmetleri
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Sizin, yani Nur fabrikasının sâhibi ve mübârek cemâatin imâmının Atabey’den gelen mektûbları bizi çok mesrûr eyledi. Üç‑dört ay zarfında, üç‑dört köyde ümmîlerden elli aded kalem Risale‑i Nuru yazmaya muvaffak olmaları, elbette Alilerin ve Mustafaların şüphesiz hàrika bir kerâmet‑i sadâkatleridir. Kerâmetkârâne bu vâkıa, bu havâlide Risale‑i Nur şâkirdlerini çok kuvvetle ümîdlendirdi, ziyâde şevk verdi. Size de ve o ümmî kâtiblere de yüzbin Bârekallâh.
Nur fabrikasının, Gül fabrikasının Risale‑i Nura derece‑i hizmetlerini merak edip sormuştum. Ümîd ve tahminimin pek fevkınde olarak Husrev’in mektûbundan bin kalemle Risale‑i Nura hizmet haberini ve bilhassa sizin de yalnız ümmîlerden birkaç köyde elli kalemin imdâda yetişmesi, bâkî bir hazinenin müjdesi kadar bizi memnun etti. Allah sizlerden ebedî râzı olsun, âmîn. Ve sizi, hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniye’de muvaffak eylesin, âmîn. Büyük Hâfız Ali’nin, Nazîf’le tevâfuku ve tetâbuku, yalnız bir‑iki cihetle değil, çok cihetlerle mâbeynlerinde tevâfuk var.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ederim.
93
38. Kur'ân’ın hıfzıyla beraber Risale‑i Nur’la hizmet de elzemdir
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Sizlerin ümîdimin pek fevkınde gayret ve fa'âliyetiniz, beni âhir hayatıma kadar mesrûr ve müteşekkir edecek bir mâhiyettedir.
Bu defa mektûbunuzda, “Hıfz‑ı Kur'ân’a çalışmak ve Risale‑i Nuru yazmak, bu zamanda hangisi takdim edilse daha iyidir?” diye suâlinizin cevabı bedîhîdir. Çünkü: Bu kâinâtta ve her asırda en büyük makam Kur'ân’ındır. Ve her harfinde, ondan tâ binler sevâb bulunan Kur'ânın hıfzı ve kırâati her hizmete mukaddem ve müreccahtır. Fakat, Risale‑i Nur dahi O Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hakàik‑ı îmâniyesinin bürhânları, hüccetleri olduğundan ve Kur'ânın hıfz ve kırâatine vâsıta ve vesile ve hakàikını tefsir ve izâh olduğu cihetle, Kur'ân hıfzıyla beraber ona çalışmak da elzemdir.
Nur fabrikası ve Gül fabrikası devâirinde, Mübârekler Hey'etinde, Lütfi’ler nümûnelerinde, Hacı Hâfızlar cemâatinde, Sıddık Süleyman, Hakkı’nın makamlarında bulunan herbir kardeşlerimize, hususan elli ümmîden çıkan Risale‑i Nur talebelerine birer birer selâm ve duâ ediyoruz ve duâlarınızı istiyoruz.
س. ع.
94
39. Ashab‑ı Güzînin şahsiyet-i maneviyesinin küçük mikyastaki temsilcisi olan sıddıklar, mücahidler ve fedakâr kahramanlar cemaati
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Sevgili ve kıymetli Üstadım, fazilet‑meâb Efendim Hazretleri!
Ebedî minnetdârı ve hàdimi bulunduğum Risale‑i Nurun feyzinden lâyık olmadığım pek çok eltâf‑ı Rabbâniyeye mazhariyetimi, gözlerimden sevinç yaşları akıtarak görmekte ve ne sûretle şükrânlarımla mukàbele edeceğimden âciz bulunmaktayım. Dünün menfûr‑u umumîsi Nazîf, bugünün parlak bir vatan‑perveri veya hakikatçisi bulunmaktadır. “Elhamdülillâh hâzâ min fadli Rabbî…”
95
Senelerden beri müştâkı bulunduğum Nur ve Gül fabrikaları, Mübârekler Hey'etinin ve o mukaddes fabrikanın makine ve çarklarının nurlu sadâlarını kulaklarımla işitmek ve şu âciz ve kàsır ve câhil vaziyetimle o yüksek ve Aşere‑i Mübeşşere-i Kur'âniye’den olan Ashâb‑ı Güzîn Rıdvânullâhi Aleyhim Ecmaîn efendilerimizin bugün şahsiyet‑i maneviyelerini küçük bir mikyâsta temsîl eden sıddıklar, mücâhidler, fedâkâr kahramanlar cemâatinin iki mühim uzvu bulunan azîz kardeşlerimizden Mübârek Sabri ve Büyük Hâfız Ali’nin hakkımda gösterdikleri âlîcenâbâne muhabbet ve merbûtiyet‑i kalbiye ve hâdiselerin aynen tevâfuku, bu yüksek ve muktedir nur deryâsının nurlu rüzgârlarından hâsıl olan dalgaların hışırtılarından sızan bir kerâmet‑i gaybiye bulunduğundan, bizce pek kıymetdâr olan bu mühim tevâfukâtın, günahkâr ve bütün geçmiş ömrü isyanla dolu bu âdi şahsımın o öyle yüksek ve mukaddes bir hey'etin mübârek iki uzvu tarafından hüsn‑ü kabûl görülerek iltifatlarına mazhar ve kıymetli mesâî ve hizmet‑i kudsiyelerine tevâfukla, pek cüz'î ve değersiz hizmetimize iştirâk ederek benimsemek ve kabûl etmek yüksekliğinde bulunmaları, Risale‑i Nurun kudsî kerâmetiyle Cenâb‑ı Rabb-i İzzetin nihâyetsiz eltâf‑ı Sübhâniyesinden büyük bir lütf‑u Rabbânî bulunduğunu şükrânla arzeder ve bu kıymetli kardeşlerimizin hizmet‑i kudsiyelerinin denizden bir katre mesâbesindeki ve çok hatâlı ve kıymetsiz ve cüz'î olan hizmetimizin âsâr‑ı fiiliyesi olarak bugün bendenizi lâyıkı bulunmadığım hâlde âciz ve câhil ve günahkâr şahsiyetim böyle yüksek ve erişilmesi muhâl olan Ashâb‑ı Resûlullâh Rıdvânullâhi Aleyhim Ecmaîn Hazerâtının şahsiyet‑i maneviyesinin küçük bir cilvesinin gölgesini temsîl eden Mübârekler Hey'etinin iki âzâsının yüksek iltifatlarına mazhar etmiştir ki; bendenizi bu kudsî mazhariyete eriştiren Risale‑i Nur delâletiyle Kadîr‑i Mutlak ve Hàlık‑ı Zülcelâl’e, Risale‑i Nurun hurûfâtı ve mevcûdâtın mikdarınca hamd ü senâ eder ve bu güzîde ve kıymetdâr Mübârekler Hey'etinin herbir âzâlarına ve bütün kardeşlerimize ayrı ayrı ihtiramla minnet ve şükrânlarımı arz ederim.
Talebeniz ve hizmetkârınız Ahmed Nazîf
96
40. Şefkat yüzünden esâsât‑ı İslâmiyenin haricindeki bid’at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakikat
Şefkat Yüzünden, Esâsât‑ı İslâmiyenin Haricindeki Bid'at ve Dalâlet Yollarına Sapanları Çeviren Bir Hakikattir
Şefkat‑i insaniye, merhamet‑i Rabbâniyenin bir cilvesi olduğundan elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten li'l‑âlemîn Zâtın (A.S.M.) mertebe‑i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhâda sirâyet eden bir maraz‑ı rûhî ve bir sakam‑ı kalbîdir.
Meselâ, kâfir ve münâfıkların Cehennem’de yanmalarını ve azâb ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve te'vile sapmak, Kur'ânın ve edyân‑ı semâviyenin bir kısm‑ı azîmini inkâr ve tekzîb olduğu gibi, bir zulm‑ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir. Çünkü masûm hayvanları parçalayan canavarlara himâyetkârâne şefkat etmek, o bîçâre hayvanlara şedîd bir gadr ve vahşî bir vicdânsızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat‑ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl‑i îmânın sû‑i âkıbetine ve müdhiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne tarafdâr olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına duâ etmek, elbette o mazlum ehl‑i îmâna dehşetli bir merhametsizlik ve şeni' bir gadirdir.
Risale‑i Nurda kat'iyyetle isbât edilmiş ki; küfür ve dalâlet, kâinâta büyük bir tahkîr ve mevcûdâta bir zulm‑ü azîmdir ve rahmetin ref'ine ve âfâtın nüzûlüne vesiledir. Hattâ, deniz dibinde balıklar, cânîlerden şekvâ ederler ki; “İstirahatimizin selbine sebeb oldular.” diye rivâyet‑i sahîha vardır. O hâlde kâfirin azâb çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz masûmlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor demektir.
97
Yalnız bu var ki, müstehaklara âfât geldiği zaman masûmlar da yanarlar, onlara acımamak olmuyor. Fakat, cânîlerin cezalarından zarar gören mazlumların hakkında gizli bir merhamet var.
Bir zaman, eski Harb‑i Umumî’de, düşmanların Ehl‑i İslâm’a ve bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyâde olduğundan, tahammülüm haricinde azâb çekerdim. Birden kalbime geldi ki:
O maktûl masûmlar şehîd olup velî olurlar; fânî hayatları, bâkî bir hayata tebdil ediliyor ve zâyi' olan malları sadaka hükmünde olup, bâkî bir mal ile mübâdele olur. Hattâ o mazlumlar kâfir de olsa, âhirette – kendilerine göre – o dünyevî âfâttan çektikleri belâlara mukâbil Rahmet‑i İlâhiye’nin hazinesinden öyle mükâfâtları var ki; eğer perde‑i gayb açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tezâhür‑ü rahmet görünüp, “Yâ Rabbî! Şükür Elhamdülillâh” diyeceklerini bildim ve kat'î bir sûrette kanâat getirdim. Ve ifrat‑ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum.
41. Eski Said’in eserlerini görenlere faydalı, fakat bir parça mahrem bir parça
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Size bu defa iki parçayı gönderiyorum:
Birisi: Evvelce bir kısmını size göndermiştim. Şimdi bir ihtar‑ı manevî ile o parça hem tekmîl edildi, hem ehemmiyetli olduğu bildirildi. Eski Said’in siyasetle münâsebetdâr eski eserlerini görenlere fâidesi var; fakat bir parça mahremcedir; lâhikaya girmeli.
98
İkinci Parça: Manevî bir ihtara binâen, Risale‑i Nurun hizmetine bilmeyerek zarar verebilen bazı yeni eserleri alan bir kardeşimizi bir îkaz, bir ihtardır ki; sâir Risale‑i Nur talebeleri, vazifelerine halel vermemek için bir tenbihtir. Bu da lâhikaya girsin.
Hulûsi‑i Sâlis imzasıyla ehemmiyetli ve beni çok mesrûr eden ve Küçük Lütfi’nin bir vârisi olan bir zâtın Risale‑i Nura kıymetdâr hizmeti ve tesâhubunu beyân eden bir mektûbunu aldım. O zât kimdir? Ben, çok selâm ve duâ ile onu tebrik ediyorum.
Gül ve Nur fabrikaları ve Mübârekler başta olarak umum kardeşlerime birer birer selâm ediyorum. Bu memleketi tenvir eden ve Cennet kokularıyla râyihalandıran o fabrikaları Cenâb‑ı Hak muvaffak ve dâim eylesin, âmîn. Biz burada onların parlak nurlarıyla ve şirin, güzel kokularıyla âlem‑i bekànın râyihasını istişmam ediyoruz.
42. Risale‑i Nur hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nur talebelerinin hàsları olan sâhib ve vârisleri ve hàslarının hàsları olan erkân ve esâsları olan kardeşlerime bugünlerde vukû' bulan bir hâdise münâsebetiyle beyân ediyorum ki:
Risale‑i Nur hakàik‑ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfî geliyor; başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat'î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmânı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkîkî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale‑i Nurdadır. Evet onbeş sene yerine onbeş haftada Risale‑i Nur o yolu kestirir, îmân‑ı hakîkiye îsâl eder.
Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret‑i mütâlaa ile bazen bir günde bir cild kitabı anlayarak mütâlaa ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur'ân ve Kur'ân’dan gelen Resâili'n‑Nur bana kâfî geliyorlardı. Bir tek kitaba muhtaç olmadım, başka kitapları yanımda bulundurmadım. Risaletü'n‑Nur çok mütenevvi' hakàika dair olduğu hâlde, te'lifi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtaç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyâde muhtaç olmamak lâzım gelir.
99
Hem mâdem ben sizlere kanâat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum; siz dahi Risaletü'n‑Nura kanâat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.
Hem şimdilik bazı ulemânın yeni eserlerinde meslek ve meşreb ayrı ve bid'atlara müsâid gittiği için, Risaletü'n‑Nur zındıkaya karşı hakàik‑ı îmâniyeyi muhâfazaya çalışması gibi, bid'ata karşı da hurûf ve hatt‑ı Kur'ân’ı muhâfaza etmek bir vazifesi iken hàs talebelerden birisi bilfiil hurûf ve hatt‑ı Kur'âniyeyi ders verdiği hâlde, sırrı bilinmez bir hevesle, hurûf ve hatt‑ı Kur'âniyeye, ilm‑i din perdesinde te'sirli bir sûrette darbe vuran bazı hocaların darbede isti'mâl ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan dağda şiddetli bir tarzda o hàs talebelere karşı bir gerginlik hissettim; sonra îkaz ettim. Elhamdülillâh ayıldılar. İnşâallâh tamamen kurtuldular.
Ey kardeşlerim! Mesleğimiz, tecâvüz değil tedâfü'dür; hem tahrib değil, tamirdir; hem hâkim değiliz, mahkûmuz. Bize tecâvüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde elbette çok mühim ve bizim de malımız hakikatler var. O hakikatlerin intişarına bize ihtiyaçları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz, onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyetli vazife zedelenir ve muhâfazası lâzım olan ve birer tâifeye mahsûs bir kısım esâslar ve àlî hakikatler kaybolmasına vesile olur. Meselâ: Hâdisât‑ı zamaniye bahânesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev'ine zemin ihzar etmek tarzında, bazı ruhsat‑ı şer'iyeyi perde yapıp, eserler yazılmış.
Risaletü'n‑Nur, gerçi umuma teşmîl sûretiyle değil, fakat her hâlde Hakikat‑i İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esâs‑ı velâyet ve esâs‑ı takvâ ve esâs‑ı azîmet ve esâsât‑ı Sünnet-i Seniye gibi ince fakat ehemmiyetli esâsları muhâfaza etmek bir vazife‑i asliyesidir. Sevk‑i zarûretle, hâdisâtın fetvâlarıyla onlar terk edilmez.
100
43. Eski Said dönemi eserlerinde hükmeden iki mühim esas
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Te'lifinden otuzdört sene sonra, “Münâzarât” nâmındaki esere baktım, gördüm ki; Eski Said’in o zamandaki inkılâbdan ve o muhîtten ve te'sirât‑ı hariciyeden neş'et eden bir hâlet‑i rûhiye ile yazdığı bu gibi eserlerinde hatîât var. O kusurât ve hatîâtımdan bütün kuvvetimle istiğfar ediyorum; ve o hatîâttan nedâmet ediyorum. Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetinden niyâzım odur ki, ehl‑i îmânın me'yûsiyetlerini izâle niyetiyle ettiği hatîât hüsn‑ü niyetine bağışlansın, affedilsin.
Eski Said’in bu gibi eserlerinde iki esâs‑ı mühim hükmediyor. O iki esâsın hakikatleri vardır; fakat ehl‑i velâyetin keşfiyâtı, te'vilâta ve rüya‑yı sâdıkanın te'vile muhtaç oldukları gibi; o hiss‑i kable'l-vukû'un dahi, daha ince tâbirlere lüzumu varken, Eski Said’in o hiss‑i kable'l-vukû' ile hissettiği o iki hakikatin te'vilsiz, tâbirsiz bir sûrette beyânı, kısmen kusurlu ve kısmen hilâf görünüyor.
Birinci Esâs: Ehl‑i îmânın me'yûsiyetine karşı istikbâlde bir Nur var diye müjde verdiğidir. Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Risale‑i Nurun istikbâlde, dehşetli bir zamanda çok ehl‑i îmânın îmânlarını takviye edip kurtarmasını hissedip o adese ile hürriyet inkılâbındaki siyaset dâirelerine bakmış; tâbirsiz, te'vilsiz tatbika çalışmış; siyaset ve kuvvet ve kemiyet noktasında zannetmiş; doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.
İkinci Esâs: Eski Said, bazı dâhî siyâsî insanlar ve hàrika edîblerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdâdı hissedip ona karşı cebhe almışlardı. O hiss‑i kable'l-vukû' tâbir ve te'vile muhtaç iken bilmeyerek resmî, zaîf ve ismî bir istibdâd görüp ona karşı hücum gösteriyorlardı. Hâlbuki onlara dehşet veren, çok zaman sonra gelecek olan istibdâdların zaîf bir gölgesini, asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyân etmişler. Maksad doğru, fakat hedef hatâ.
101
İşte Eski Said de, eski zamanda böyle acîb bir istibdâdı hissetmiş. Bazı âsârında, ona hücum ile beyânâtı var. O müdhiş istibdâdât‑ı acîbeye karşı meşrûta‑i meşrûayı bir vâsıta‑i necât görüyordu. Ve hürriyet‑i şer'iye, Kur'ânın ahkâmı dâiresindeki meşveretle o müdhiş musîbeti def'eder diye düşünüp öylece çalışmış.
Evet, zaman gösterdi ki, hürriyet‑perver nâmını alan bir devletin, o istikbâlde gelen istibdâdın bir nümûnesi olarak, üçyüz müstebid memurlarıyla, üçyüz milyon Hindistan’ı, üçyüz seneden beri, üçyüz adam gibi kolay bağlayıp deprenmeyecek derecede istibdâd altına alarak, eşedd‑i zulmü a'zamî bir derecede, yani birisinin hatâsıyla binler adamı tecziye etmek olan kanun‑u müstebidâneye inzibat ve adâlet nâmını vermiş; dünyayı aldatmış, ateşe vermiş.
Münâzarât nâmındaki eserde, bazı latîfe sûretinde bazı kayıtlar, hâşiyecikler bulunur. O eski zaman te'lifinde zarîfü't‑tab' talebelerine bir mülâtafe nev'indendir. Çünkü onlar, o dağlarda beraberinde idiler. Onlara ders sûretinde beyân ediyormuş.
Hem bu Münâzarât Risalesi’nin rûhu ve esâsı hükmünde olan hâtimesindeki Medresetü'z‑Zehrâ hakikati ise, istikbâlde çıkacak olan Risale‑i Nura bir beşik, bir zemin ihzar etmek idi ki; bilmediği, ihtiyarsız olarak ona sevk olunuyordu. Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile o nurânî hakikati bir maddî sûrette arıyordu.
Sonra o hakikatin maddî ciheti dahi vücûda gelmeye başladı. Sultan Reşâd, ondokuz bin altun lirayı Van’da temeli atılan o Medresetü'z‑Zehrâ’ya verdi, temel atıldı. Fakat sâbık Harb‑i Umumî çıktı, geri kaldı. Beş‑altı sene sonra Ankara’ya gittim; yine o hakikate çalıştım. İkiyüz meb'ûstan yüz altmışüç meb'ûsun imzalarıyla, o medresemize yüz ellibin banknot iblâğ ederek, o tahsîsat kabûl edildi. Fakat binler teessüf medreseler kapandı, onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı.
102
Fakat Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, o medresenin manevî hüviyetini Isparta Vilâyetinde te'sis etti. Risale‑i Nuru tecessüm ettirdi. İnşâallâh istikbâlde Risale‑i Nur şâkirdleri o àlî hakikatin maddî sûretini de te'sis etmeye muvaffak olacaklar.
Eski Said’in İttihâd Terakkî Komitesine şiddet‑i muhâlefetiyle beraber, onların hükûmetine ve bilhassa orduya karşı tarafgirâne yüksek takdirâtı ve iltizamları ise, bir hiss‑i kable'l-vukû' ile, yağı içinde bulunan o cemâat‑i askeriyede ve o cem'iyet‑i milliyede bir milyona yakın evliyâ mertebesinde olan şühedâyı altı‑yedi sene sonra tezâhür edeceğini hissetmiş, ihtiyarsız olarak, meşrebine muhâlif, onlara dört sene tarafgir bulunmuş. Sâbık Harb‑i Umumî çalkamasıyla o mübârek yağı alındı, yağı alınmış bir ayrana döndü. Yeni Said dahi Eski Said’e muhâlefet edip mücâhedesine döndü.
44. Âhirzamanda Hazret‑i İsa'nın (as) nüzulüne ve Deccali öldürmesine ait sahih hadislerin hakikî manaları
Âhirzamanda Hazret‑i İsâ (A.S.) nüzûlüne ve Deccâlı öldürmesine ait ehâdîs‑i sahîhanın mânâ‑yı hakîkileri anlaşılmadığından, bir kısım zâhir ulemâlar, o rivâyet ve hadîslerin zâhirine bakıp şübheye düşmüşler; veya sıhhatini inkâr edip, veya hurâfevâri bir mânâ verip âdeta muhâl bir sûreti bekler bir tarzda avâm‑ı müslimîne zarar verirler. Mülhidler ise, bu gibi zâhirce akıldan çok uzak hadîsleri serrişte ederek hakàik‑ı İslâmiyeye tezyifkârâne bakıp taarruz ediyorlar.
Risale‑i Nur, bu gibi ehâdîs‑i müteşâbihenin hakîki te'villerini Kur'ân feyziyle göstermiş. Şimdilik nümûne olarak bir tek misâl beyân ederiz. Şöyle ki:
103
“Hazret‑i İsâ (A.S.) Deccâl ile mücâdelesi zamanında, Hazret‑i İsâ (A.S.) onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılıncı onun dizine yetiştirebilir derecesinde, vücûdca o derece Deccâlın heykeli Hazret‑i İsâ’dan büyüktür” diye meâlinde rivâyet var. Demek Deccâl, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’dan on, belki yirmi misli yüksek kàmetli olmak lâzım gelir. Bu rivâyetin zâhirî ifâdesi sırr‑ı teklife ve sırr‑ı imtihana münâfî olduğu gibi nev'‑i beşerde cârî olan âdetullâha muvâfık düşmüyor.
Hâlbuki bu rivâyeti, bu hadîsi, hâşâ muhâl ve hurâfe zanneden zındıkları iskât ve o zâhiri, ayn‑ı hakikat i'tikàd eden ve o hadîsin bir kısım hakikatlerini gözleri gördükleri hâlde, daha intizar eden zâhirî hocaları dahi îkaz etmek için, o hadîsin, bu zamanda da ayn‑ı hakikat ve tam muvâfık ve mahz‑ı hak müteaddid mânâlarından bir mânâsı çıkmıştır. Şöyle ki:
İsevîlik dini ve o dinden gelen âdât‑ı müstemirresini muhâfaza hesabına çalışan bir hükûmet ile, resmî ilânıyla, zulmetli, pis menfaati için dinsizliğe ve bolşevizme yardım edip tervîc eden diğer bir hükûmet ki, yine hasîs, pis menfaati için İslâmlarda ve Asya’da dinsizliğin intişarına tarafdâr olan fitnekâr ve cebbâr hükûmetlerle muhârebe eden evvelki hükûmetin şahs‑ı manevîsi temessül etse ve dinsizlik cereyanının bütün tarafdârları da bir şahs‑ı manevîsi tecessüm eylese, üç cihetle bu müteaddid mânâları bulunan hadîsin bu zaman aynen bir mânâsını gösteriyor. Eğer o gâlib hükûmet netice‑i harbi kazansa, bu işârî mânâ dahi bir mânâ‑yı sarîh derecesine çıkar. Eğer tam kazanmasa da, yine muvâfık bir mânâ‑yı işârîdir.
Birinci Cihet: Din‑i İsevî’nin hakîkisini esâs tutan İsevî rûhânilerin cemâati ve onlara karşı dinsizliği tervîce başlayan cemâat tecessüm etseler, bir minâre yüksekliğinde bir insanın yanında, bir çocuk kadar da olamaz.
104
İkinci Cihet: Resmî ilânıyla, “Allah’a istinâd edip dinsizliği kaldıracağım, İslâmiyeti ve İslâmları himâye edeceğim” diyen bir hükûmet yüz milyon küsûr iken, dörtyüz milyona yakın nüfûsa hükmeden bir diğer devlete ve dörtyüz milyon nüfûsa yakın ve onun müttefiki olan Çin’e ve Amerika’ya ve onlar ise zahîr ve müttefik oldukları olan bolşeviklere gâlibâne, öldürücü darbe vuran o hükûmetteki muhârib cemâatin şahs‑ı manevîsi ile, mücâdele ettiği dinsizlerin ve tarafdârların şahs‑ı manevîleri tecessüm etse, yine minâre boyunda bir insana nisbeten küçük bir insanın nisbeti gibi olur. Bir rivâyette, “Deccâl dünyayı zabteder” mânâsı; “Ekseriyet‑i mutlaka ona tarafdâr olur” demektir. Şimdi de öyle oldu.
Üçüncü Cihet: Eğer, küre‑i arzın dört kıt'aları içinde (Hâşiye) en küçüğü olan Avrupa’nın ve bu kıt'anın da dörtte biri olmayan bir hükûmetin memleketi; ekser Asya, Afrika, Amerika, Avustralya’ya karşı gâlibâne harbederek, Hazret‑i İsâ’nın vekâletini da'vâ eden bir devletle beraber dine istinâd edip çok müstebidâne olan dinsizlik cereyanlarına karşı semâvî paraşütlerle muhârebe ve mücâdele eden o hükûmet ile, ötekilerin şahs‑ı manevîleri insan sûretine girse, ceridelerin eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin kuvvetlerini ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nev'inden o manevî şahıslar dahi rû‑yi zemin ceridesinde, bu asır sahifesinde birer insan sûretinde tersîm ve tasvirleri gibi temessül etseler; aynen ve tam tamına Hadîs‑i Şerîfin mu'cizâne ihbar‑ı gaybî nev'inden beyân ettiği hâdise‑i âhirzamanın müteaddid mânâlarından tam bir mânâsı çıkıyor.
105
Hattâ, şahs‑ı İsâ’nın (A.S.) semâvâttan nüzûlü işâretiyle bir mânâ‑yı işârîsi olarak Hazret‑i İsâ’yı (A.S.) temsîl ederek ve nâmına hareket eden bir tâife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir tarzda tayyarelerle, paraşütlerle semâdan bir belâ‑yı semâvî gibi nüzûl ettiriyor; düşmanların arkasına indiriyor. Hazret‑i İsâ’nın nüzûlünün maddeten bir misâlini gösteriyor.
Evet, Hadîs‑i Şerîfin ifâdesiyle Hazret‑i İsâ’nın semâvî nüzûlü kat'î olmakla beraber; mânâ‑yı işârîsiyle başka hakikatleri ifâde ettiği gibi, bu hakikate de mu'cizâne işâret ediyor.
Küçük Husrev olan Feyzi ve Emin’in suâli ve ilhâhlarıyla bazı bîçârelerin îmânlarını şübehâttan muhâfaza niyetiyle bu mes'eleye dair yalnız bir, iki, üç satır yazmak niyet edip başlarken, ihtiyarım haricinde olarak uzun yazdırıldı; hikmetini de anlamadık, belki bir hikmeti var diye öylece bıraktık, kusura bakmayınız. Bu fıkrada, tashihe ve dikkate vakit bulamadık, müşevveş kaldı.
45. Risale‑i Nur ve şakirtlerine işaret eden ayetler
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ الْقُرْاٰنِ
Azîz kardeşlerim ve sıddık arkadaşlarım!
Var olunuz, bahtiyar olunuz! Sizin pek ciddi sa'y ü gayretiniz hem burada, hem başka yerlerde şevk ve gayreti uyandırıyor. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki; gittikçe Risale‑i Nurun fütûhâtı ziyâdeleşiyor. Ehl‑i îmân yaralarını hissedip, ilâçlarını ondan buluyorlar.
Hâfız Ali’nin mektûbunda yazdığı iki âyetin işâretine dikkat ettik. Bizler dahi Nur fabrikasının sâhibi gibi çok mesrûr ve müferrah olduk. Fakat Risale‑i Nura bir işâret‑i gaybiyle haber veren otuzüç aded âyet ﴿شَهِدَ اللّٰهُ﴾âyetiyle hitâm bulduğundan, bu yeni iki âyetin müstakil bir sûrette işâretlerine kapı açılmadı. Hem, otuzüç âyetten hangisinin tetimmesi olacak, şimdilik bilinmedi.
106
Yalnız bu kadar anlaşıldı ki, ﴿بِاَيْد۪ي سَفَرَةٍ ❋ كِرَامٍ بَرَرَةٍ﴾fıkrası Risale‑i Nurun nâşir ve kâtiblerine mânâ‑yı işârî ile bakıyor. Hem, ﴿يَتْلوُا صُحُفًا مُطَهَّرَةً ❋ ف۪يهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌ﴾ fıkrası dahi, Risale‑i Nurun eczâlarına ve suhuflarına ve kitaplarına mânâ‑yı işâriyle bakıyor. Fakat cifir hesabıyla bin üçyüz altmış küsûrdan sonra bu parlak vaziyeti gösterecekler diye icmâlen fehmettik.
Gül fabrikasının bizlere, parlak bir gül‑ü Muhammedî (A.S.M.) bahçesini hediye edecekti. Onu, bütün rûh u canımızla bekliyoruz.
Bu zamanda Lillâhi'l‑Hamd Sünnet‑i Seniye dâiresinde kemâl‑i îmânı kazanan Risale‑i Nur şâkirdleri evliyâların, mürşidlerin nazar‑ı dikkatini celbedecek vaziyeti aldığından; her zamanda bulunan hakîki mürşidler, her hâlde bu zamanda Risale‑i Nur şâkirdlerine müşteri olurlar. Birisini elde etse, yirmi mürîd kadar kıymet verirler.
Hem, zevkli ve câzibedâr velâyet tereşşuhâtı karşısında Risale‑i Nurun hizmetindeki meşakkat, mücâhede, külfet bulunduğundan, Feyzi’ye hitâben beyân edilen hakikat o tarafa da fâidesi olur diye leffen size gönderildi.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ediyorum.
107
46. Risale‑i Nur iman kurtarır; tarikat ve şeyhlik ise velâyet kazandırır
Feyzi kardeşim!
Sen, Isparta Vilâyetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan tam onlar gibi olmalısın. Hapishânede, Allah rahmet eylesin; mühim bir şeyh ve mürşid ve câzibedâr bir Nakşî evliyâsından bir zât, dört ay mütemâdiyen Risale‑i Nurun elli‑altmış şâkirdleri içinde celbkârâne sohbet ettiği hâlde, yalnız bir tek şâkirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebâkisi, o câzibedâr şeyhe karşı müstağnî kaldılar. Risale‑i Nurun yüksek, kıymetdâr hizmet‑i îmâniyesi onlara kâfî olarak kanâat veriyordu.
O şâkirdlerin gayet keskin kalb basîreti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risale‑i Nurla hizmet ise, îmânı kurtarıyor; tarîkat ve şeyhlik ise, velâyet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın îmânını kurtarmak ise, on mü'mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevâblıdır. Çünkü îmân, saâdet‑i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü'mine, küre‑i arz kadar bir saltanat‑ı bâkiyeyi te'min eder. Velâyet ise, mü'minin Cennet’ini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın îmânını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevâblı bir hizmettir.
İşte bu dakîk sırrı, senin Ispartalı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş ki; benim gibi bîçâre, günahkâr bir adamın arkadaşlığını, evliyâlara, belki de eğer bulunsaydı, müçtehidlere dahi tercih ettiler.