21
2. Zaman cemaat zamanıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz, sıddık kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de kuvvetli, dirayetli arkadaşlarım!
Bu zaman cemâat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs‑ı manevîye göre olur. Maddî ve ferdî ve fânî şahsın mâhiyeti nazara alınmamalı. Hususan benim gibi bir bîçârenin, kıymetinden bin derece ziyâde ehemmiyet vermekle bir batmanı kaldırmayan zaîf omuzuna, binler batman ağırlığı yüklense altında ezilir.
Lillâhi'l‑Hamd, Risaletü'n‑Nur, bu asrı, belki gelen istikbâli tenvir edebilir bir mu'cize‑i Kur'âniye olduğunu çok tecrübeler ve vâkıalar ile körlere de göstermiş. Ona ait medh ü senânız tam yerindedir; fakat bana verdiğinizden binden birine de kendimi lâyık göremem. Yalnız, pek büyük bir ni'mete ve muvaffakıyete sizin gibi hakikatli talebelerin iştirâk ve sa'y ü gayretleriyle mazhariyetim noktasında, Risale‑i Nur hesabına ebede kadar iftihar ederim.
Nur iskele memuru Sabri kardeş! Sabri, Süleyman ve Husrev üçünüz sohbetinde, benim de iki cihette belki üç cihette iştirâkim var.
Nur fabrikası nâm sâhibi Hâfız Ali kardeş! Fevkalâde mektûbun, ehemmiyetsiz şahsiyetim hariç kalmak şartıyla, bana hàrika göründü. Senin hàlis ve yüksek dirayetin terakkîde olduğunu gösterdi. Bana, “İşte çok Abdurrahmanları taşıyan bir Ali” dedirdi.
22
Mustafa’lar, Küçük Ali, mübârek ve münevver kardeşler! Mektûbunuz Büyük Ali’nin mektûbu gibi acîb bir hakikati ifâde eder. O hakikat, Risale‑i Nur hakkında haktır. Fakat benim haddim değil ki, o hududa gireyim.
Evet عُلَمَاءُ اُمَّت۪ي كَاَنْبِيَاءِ بَن۪ي إِسْرَائ۪يلَ fermân etmiş. Gavs‑ı A'zam Şah-ı Geylânî, İmâm‑ı Gazâlî, İmâm‑ı Rabbânî gibi hem şahsen, hem vazifeten büyük ve hàrika zâtlar bu hadîsi, kıymetdâr irşadâtlarıyla ve eserleriyle fiilen tasdik etmişler. O zamanlar bir cihette ferdiyet zamanı olduğundan, Hikmet‑i Rabbâniye onlar gibi ferîdleri ve kudsî dâhîleri ümmetin imdâdına göndermiş.
Şimdi ise aynı vazifeye, fakat müşkülâtlı ve dehşetli şerâit içinde, bir şahs‑ı manevî hükmünde bulunan Risaletü'n‑Nuru ve sırr‑ı tesânüd ile bir ferd‑i ferîd mânâsında olan şâkirdlerini bu cemâat zamanında o mühim vazifeye koşturmuş. Bu sırra binâen benim gibi bir neferin ağırlaşmış müşîriyet makamında ancak bir dümdârlık vazifesi var.
Re'fet kardeş! Senin ile hiç olmazsa her dört günde bir kere görüşmeye ihtiyaç ve iştiyakım varken, dört sene sonra hususî görüşebildik. Senin gibi hem kıymetdâr, te'sirli diliyle ve kuvvetli, letâfetli kalemiyle Risaletü'n‑Nura çok ehemmiyetli hizmet edenler her vakit hâtırımda manevî muhâtablarım ve hayâlen yanımda hazır arkadaşlarımdırlar. Risaletü'n‑Nurun fevkalâde te'sirli intişarı nazar‑ı dikkati celbetmesinden, şimdilik ziyâde ihtiyat lâzımdır.
İktisad Risalesi’yle Çocukların Tâziyenâmesi risaleleri gönderilse münâsibdir.
23
Umum kardeşlerime, hususan hàslarına birer birer selâm ve duâ ederim. Ve o mübârek ve kıymetdâr arkadaşlarımın hatırları için hem akrabalarını, hem karyelerini kendi akrabam ve karyem içine alıp öylece duâ ederek manevî kazançlarıma teşrîk ediyorum.
3. Nur hizmetinde inayet‑i İlâhiye, sabır ve ihtiyat etmek
Azîz, sıddık, fedâkâr, vefâkâr kardeşlerim!
Sizler ile muhâbere edemediğimin sebebi, fevkalâde bir dikkat ve tazyîk ve tecrid altında bulunduğumdur. Hàlık‑ı Rahîm’ime hadsiz şükürler olsun ki, kuvvetli bir sabır ve tahammülü ihsân ederek sû‑i kasdlarını akîm bıraktı. Burada müfârakat zamanımın herbir ayı bir sene haps‑i münferid hükmünde ezici olduğu hâlde duâlarınız berekâtıyla, inâyet‑i İlâhiye her günümü bir ay kadar mes'ûdâne bir ömre çevirdi. Benim istirahatim cihetinde merak etmeyiniz, rahmetin iltifatı devamdadır.
Sabri kardeş! Sabırlı ol; ehemmiyetsiz ve zararsız olan vehmî ve asabî hastalığına ehemmiyet verme. Şifâya duâ edilmekle beraber, zararsız, hatarsızdır.
Çünkü, eğer hatarât, seyyie ise; nasıl ki âyinede temessül eden pislik, pis değil ve âyinedeki yılan sûreti ısırmaz ve ateşin timsâli yakmaz; öyle de, kalbin ve hayâlin âyinelerinde rızâsız, ihtiyarsız gelen pis ve çirkin ve küfrî hâtıralar zarar vermezler. Çünkü ilm‑i usûlde tasavvur‑u küfür, küfür değil ve tahayyül‑ü şetm, şetm olmaz.
24
Hasene ise, nurânî olduğundan, tasavvur ve tahayyülü dahi hasenedir. Çünkü âyinede nurânînin timsâli ziyâ verir, hâsiyeti var; kesifin misâli ölüdür, hayatsızdır, te'siri yoktur.
Eğer sâir teellümât‑ı rûhâniye ise; sabra, mücâhedeye alıştırmak için Rabbânî bir kamçıdır. Çünkü, emn ve ye'sin vartasına düşmemek hikmetiyle havf ve recâ muvâzenesinde sabır ve şükürde bulunmak için kabz‑bast hâletleri, Celâl ve Cemâl tecellîsinden intibâh ehline gelmesi, ehl‑i hakikatçe medâr‑ı terakkî bir düstur‑u meşhûrdur.
Şamlı Tevfik’in ihtiyatını takdir etmekle beraber, eski kıymetdâr hizmetlerinin onun defter‑i a'mâline dâimî bir sûrette yazı yazmaları için, o dahi dâimî çalışması gerekti. Şükür; yine elmas kalemiyle vazifesine başlaması, rûhumu ümîdler ve iştiyaklarla neş'elendirdi; Barla hayatını hasretle hatırlattı.
Sabri kardeş! İmâmet vazifesinde Risaletü'n‑Nura zarar yok, ruhsatla amel niyetiyle şimdilik çekilme.
Husrev kardeş! Beşinci Şuâ’ın kıymetini tam beyân ve takdirin beni çok mesrûr etti. İkinci defa yaldızlı bir Kur'ânı yazdığın, beni fevkalâde müferrah etti. Hem, benim için de yeni risaleleri mübârek kaleminle (Hâşiye) istinsah ettiğin, beni minnetdârlık hissinden mesrûrâne ağlattı.
Rüşdü ve Re'fet’in sıhhatleri ve kemâl‑i sadâkat ve sebatları hazîn endişelerimi izâle etti. Isparta talebeleri hatırları için, ben Isparta’yı kendi karyem Nurs ile beraber duâmda dâhil ediyorum. Hattâ emvâtına, Nurs emvâtı gibi duâ ediyorum, hakîki vatanım ve memleketim nazarıyla o vilâyete bakıyorum.
25
Makinesi kuvvetli Ali kardeş! Sizlerin hàlisâne ve ciddi fa'âliyetinizden, Risale‑i Nura sizler gibi sarsılmaz çok talebeler zuhûr ve devam ettiklerini ümîd ederdim. Bildiğim Abdullâh gibi ve bilmediğim umum kardeşlerime selâmımı ve bütün manevî kazançlarıma onları teşrîk ettiğimi tebliğ ediniz. Muhâberemde isimlerini yazmadığım ve hâtırımda yazdığım kıymetdâr kardeşlerimle çok alâkadarım.
Kardeşlerim! Çok ihtiyat ediniz, münâfıklar çoktur. Mümkün oldukça risalelerin buradan irsâl edildiğini söylemeyiniz; tâ Risale‑i Nur hizmetine zarar gelmesin. Maatteessüf ben burada bütün bütün yalnız kaldığım için çok ehemmiyetli hakikatler yazılmadan, kaydedilmeden geldiler ve gittiler.
Kuleönü’nün hàlis ve ciddi ve mübârek çalışkanlarına İslâmköyü’nün sâdık ve gayretli ve kesretli talebelerine ve Barla’da vefâdâr ve kıymetli dostlarıma ve bilhassa Eğirdir’de fedâkâr ve vefâdâr Hakkı ve Mehmed gibi kardeşlerime ve sâir umum ihvânıma binler selâm ve duâlar.
Duâlarınıza kuvvetli i'timâd eden ve çok muhtaç bulunan kardeşiniz Said Nursî
4. Risale‑i Nur’un kitapları birbirine tercih edilmez
Azîz, sıddık ve fedâkâr ve vefâkâr kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye ve îmâniyede kuvvetli ve kıymetli ve çalışkan ve muktedir arkadaşlarım!
Bu dünyada benim için medâr‑ı tesellî sizlersiniz ve hakkınızda büyük ümîdlerimi doğru çıkardınız. Cenâb‑ı Hak, sizden ebeden râzı olsun, âmîn…
İrsâlâtınız ve bilhassa “Onuncu Söz” buraya o derece fâide verdi ki, herbir sahifesine mukâbil elimden gelseydi büyük bir hediye verirdim. Çoktan beri göremediğim için ben hangisini okursam “En birinci budur.” derdim. Ötekine bakardım, “Bu birincidir.” Daha öbürüsüne baktıkça hayret ederek kat'î kanâatim geldi ki; Risaletü'n‑Nurun kitapları birbirine tercih edilmez. Herbirinin, kendi makamında riyâseti var. Ve bu zamanı tenvir eden bir mu'cize‑i maneviye-i Kur'âniye’dir…
26
Evet, bu asrın ehemmiyetli ve manevî ve ilmî bir mürşidi olan Risaletü'n‑Nur hey'et‑i mecmuası, sâir şahsî büyük mürşidler gibi kendine muvâfık ve hakikat‑i ilmiyeye münâsib olarak, birkaç nev'ide ve bilhassa hakàik‑ı îmâniyenin izhârında, intişarında azîm kerâmetleri olduğu gibi; üç kerâmet‑i zâhiresi bulunan “Mu'cizât‑ı Ahmediye”, “Onuncu Söz” ve “Yirmidokuzuncu Söz” ve “Âyetü'l‑Kübrâ” gibi çok risaleleri dahi herbiri kendine mahsûs kerâmetleri bulunduğunu çok emâreler ve vâkıalar bana kat'î bir kanâat vermiş. Hattâ sekerâtta bulunan talebelerine îmânını kurtarmak için bir mürşid gibi yetiştiğine müteaddid vâkıalar şübhe bırakmıyor…
“Bir saat tefekkür, bir sene ibâdet‑i nâfile hükmünde…” bir misâli Nurun Hizb‑i Ekberi’dir diye müşâhede ettim ve kanâat getirdim. (Hâşiye)
Sizlere Risaletü'n‑Nurun Hizb-i Ekber’ini ve Kur'ânın Hizb‑i A'zam’ını göndermek isterdim. Fakat Hizb‑i A'zam çok uzun olduğundan daha yazdıramadım. Hizb‑i Ekber ise, tercüme etmek istedim; şimdilik vazgeçtim. Sizin gibi kardeşlerin tercümeye muhtaç olmadığınızı düşünüp, yalnız Arabî sûretini göndereceğim, inşâallâh.
27
Sizlere evvelce Âyetü'l‑Kübrâ’nın birinci makamının hülâsası nâmıyla gönderdiğim parça, o Hizb’in esâsıdır. İhtiyarsız, o esâsa küçük fıkralar ve bazı kayıdlar ilâve edildiği vakit, birden başka bir şekil aldı; inkişaf ve inbisat ederek Âyetü'l‑Kübrâ’nın misâl‑i musağğarı gibi şehâdet‑i tevhidiyesi parladı; mânâları ziyâlandı, rûhuma, kalbime, fikrime büyük bir inşirah vermeye başladı. Ben de en yorgunluk ve usanç zamanımda onu mütefekkirâne okudum, büyük zevk ve şevk hissettim.
5. Risaletü'n‑Nurun verdiği zevk ve şevk ve îmân ve iz'ân onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi
Bir suâle cevab olarak yazdığım bir fıkrayı, size de fâidesi olur ihtimaliyle beyân ediyorum:
Evliyâ dîvânlarını ve ulemânın kitaplarını çok mütâlaa eden bir kısım zâtlar taraflarından soruldu: “Risaletü'n‑Nurun verdiği zevk ve şevk ve îmân ve iz'ân onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?”
Elcevab: Eski mübârek zâtların ekserî dîvânları ve ulemânın bir kısım risaleleri îmânın ve mârifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında îmânın esâsâtına ve köklerine hücum yoktu ve erkân‑ı îmân sarsılmıyordu.
Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli ve cemâatli bir sûrette taarruz var. O dîvânlar ve risalelerin çoğu hàs mü'minlere ve ferdlere hitâb ederler; bu zamanın dehşetli taarruzunu def'edemiyorlar.
Risaletü'n‑Nur ise, Kur'ânın bir manevî mu'cizesi olarak îmânın esâsâtını kurtarıyor ve mevcûd ve muhkem îmândan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak bürhânlar ile îmânın isbâtına ve tahkîkine ve muhâfazasına ve şübehâttan kurtarmasına hizmet ettiğinden herkese bu zamanda ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var olduğunu, dikkatle bakanlar hükmediyorlar.
O dîvânlar derler ki: “Velî ol, gör; makàmâta çık, bak; nurları, feyizleri al.”
28
Risaletü'n‑Nur ise der: “Her kim olursan ol; bak, gör; yalnız gözünü aç, hakikati müşâhede et, saâdet‑i ebediyenin anahtarı olan îmânını kurtar.”
Hem Risaletü'n‑Nur, en evvel tercümânının nefsini iknâa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs‑i emmâresini tam iknâ eden ve vesvesesini tamamen izâle eden bir ders, gayet kuvvetli ve hàlistir ki, bu zamanda cemâat şekline girmiş dehşetli bir şahs‑ı manevî-i dalâlet karşısında tek başıyla gâlibâne mukàbele eder.
Hem Risaletü'n‑Nur, sâir ulemânın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermez ve evliyâ misillû, yalnız kalbin keşf ve zevkiyle hareket etmiyor; belki akıl ve kalbin ittihâd ve imtizacı ve rûh vesâir letâifin teâvünü ayağıyla hareket ederek evc‑i a'lâya uçar; taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişmediği yerlere çıkar; hakàik‑ı îmâniyeyi kör gözüne de gösterir.
6. Birden hatıra gelen dört mes'ele ve zelzele hakkında bir sual
Azîz, tam sıddık kardeşlerim!
Benim, bu dünyada medâr‑ı tesellîm ve sürûrum sizlersiniz. Eğer sizler olmasaydınız, bu dört sene azâba dayanamazdım. Sizin sebat ve metânetiniz, bana da kuvvetli bir sabır ve tahammülü verdi.
Birden hâtıra gelen “Dört Nokta”:
Birincisi: Kardeşlerim, bu zelzele benim i'tikàdımda “Şakk‑ı Kamer” gibi bir mu'cize‑i Kur'ân’dır; en mütemerridi dahi tasdike mecbur eder bir vaziyete girdi.
İkincisi: Eski zamandan beri hiçbir cemâat, Risale‑i Nurun şâkirdleri kadar hak ve hakikat mesleğinde pek çok iş görmekle beraber, pek az zahmetle kurtulmamışlar. Bizim hizmetimizin ondan birini yapanlar, zahmetimizin on mislini çekmişler. Demek biz, dâima “Şükür ve Elhamdülillâh” dedirten bir hâldeyiz.
29
Üçüncüsü: Ben gönderilen risaleleri mütâlaa ettim. Bir kısım hakikatleri mükerrer gördüm. Makam münâsebetiyle tekrar edilmiş. Benim arzu ve belki ihtiyarım olmadan niçin böyle olmuş, kuvve‑i hâfızama gelen nisyandan sıkıldım. Birden şiddetli bir ihtar ile “Ondokuzuncu Söz’ün âhirine bak!” denildi. Baktım, Risalet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) Mu'cize‑i Kur'âniye’sinde tekrârâtının çok güzel hikmetleri, tam tefsiri olan Risaletü'n‑Nurda tamamıyla tezâhür etmiş. O tekrârât, o hikmetler için tam yerinde ve münâsib ve lâzım olmuş.
Hem Lütfi, hem Abdurrahman, hem Hâfız Ali hükmünde Küçük Ali sizin nâmınıza da Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Arabiye’nin tefsir ve tercümesini istemiş. Benim, şimdi onun ile meşgul olmaya ne vaktim var ve ne de hâlim müsâade eder. İnşâallâh ileride Risaletü'n‑Nurun başka bir şâkirdi o vazifeyi yapacak.
Hem Yirminci Mektûb ile Otuzikinci Söz bir derece o lem'ayı izâh ederler. Hazret‑i Ali (R.A.) iki defa تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا sırrıyla, perde altında gizli parlamasına işâreti, bizi ihtiyata sevk ve emreder.
Bir mes'eleye gayet kısacık bir remiz ile zekâvetinize, fehminize havâle ediyorum:
Suâl: “Yerin korkudan titremesi ve hiddeti neden Rus’a gelmiyor ve yalnız?‥”
Cevab: Çünkü nesholup tahrif olmuş bir dine karşı dinsizlik ile ihanet başka. Ve hak ve ebedî bir dine karşı ihanet ise, yeri titretiyor, kızdırıyor.
Mukaddime‑i haşriyenin makàmâtını istiyorsunuz. Şimdiki vaziyetim hiçbir vecihle müsâade etmediği gibi, haşre dair yazılan hakikatler, bürhânlar umuma nisbeten ihtiyaca tam kâfî olduğundan, çabuk yazmasına ma'nen icbar edilmiyorum. Bir parça te'hir edildi ve tâcil edilmedi. Hem ben, burada kayıtlar altındayım. اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ وَالسُّرُورِ
30
7. Musibetlere karşı sabır içinde metanetle mukabele etmek
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sebatkâr, fedâkâr, sıddık kardeşlerim!
Evvelâ: Gelecek bayramınızı tebrik ederim. ﴿وَالْفَجْرِ ❋ وَلَيَالٍ عَشْرٍ﴾kasem‑i Kur'ânî ile fevkalâde kıymetleri tahakkuk eden o mübârek gecelerde ve seherlerde mübârek kardeşlerimin mübârek duâları hem bana, hem ehl‑i îmâna çok bereketli ve nurlu olmasını Rahmet‑i Rahmân’dan niyâz ederim.
Sâniyen: Size bir küçük sehvin büyük bir nükte‑i gaybiyesiyle, karşı sahifedeki hâşiyeyi, mevkilerinde yazmak için gönderdim.
Sâlisen: Hulûsi’nin bir gâilesi var diye hissediyorum. Merak etmesin; Risale‑i Nurun şâkirdlerine inâyet ve rahmet, nezâret ve himâyet ederler. Dünyanın meşakkatleri mâdem sevâb verir, geçerler; o musîbetlere karşı sabır içinde şükür ile, metânetle mukàbele edilmek gerektir. Hem o, hem sizler bütün duâlarımda ve kazançlarımda benimle berabersiniz.
Râbian: Risaletü'n‑Nur, kendi kendine Kur'ânın himâyeti ve hıfz‑ı Rabbânî altında intişar ediyor. İmâm‑ı Ali (R.A.) iki defa “sırran, sırran” demesi işâret eder ki, perde altında daha ziyâde feyiz ve nur verir. Sizin gibi kardeşlerim, zamanın sarsıntılı hâdisâtına karşı – şimdiye kadar gibi – yine tam mukâvemet eder ümîdindeyim. مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düsturumuz olmalı.
31
8. Her derdin kudsî dermanı, îmân ve kazaya rızadır
Azîz kardeşlerim!
Bilmukabele bayramınızı tebrik ederim.
Sıhhatimi soruyorsunuz… Buranın çok şiddetli kışı ve odamın çok soğuğu ve üç hazîn gurbetin te'siri ve üç asabî hastalığın sıkıntısı ve bütün bütün yalnızlık ile kàbil‑i tahammül olmayacak çok zahmetlere ma'rûz olduğum hâlde, Hàlık’ıma hadsiz şükür ederim ki, her derdin en kudsî dermanı olan îmânı ve îmân‑ı bilkaderden, kazâya rızâ ilâcını imdâdıma gönderdi; tam sabır içinde şükrettirdi.
9. Hüsn‑ü zan, makam ve teveccüh Risale-i Nur namına kabul edilebilir
Azîz ve sıddık ve hàlis kardeşlerim!
Rabb‑i Rahîm’ime hadsiz şükür olsun ki; sizin gibileri Risaletü'n‑Nura sâhib ve nâşir ve muhâfız halketmiş; benim gibi âciz bir bîçârenin zaîf omuzundaki ağır yükü çok hafifleştirmiş.
Kardeşlerim! Bu defa üç mektûbunuzda birden üç Hulûsi, üç Sabri, üç Hakkı gibi kıymetdâr dokuz kardeşi gördüm. Hapiste, Abdurrahman’ın pederi yerinde benim elbiselerimi yamalayan Hakkı’nın, ciddi ve hakikatli uhuvvetini ve talebeliğini tahminimden daha ileri terakkî ettiğini bildim, çok mesrûr oldum.
Sabri kardeş! Beni saran ve bağlayan ağır kayıdlara ehemmiyet vermiyorsun. Hâlbuki buradaki evhâmlı ehl‑i dünya benim ile pek fazla meşgul ve alâkadardırlar. Hattâ‥ hattâ‥ hattâ‥ her ne ise…
Hem benim hakkımda, bin derece haddimden ziyâde hüsn‑ü zan ile kıymet ve makam vermek, yalnız Risale‑i Nur nâmına ve onun hizmeti ve Kur'ân elmaslarının dellâllığı hesabına kabûl olabilir. Yoksa hiç ender hiç olan şahsım itibariyle kabûle hakkım yok. Parlak ve çalışkan kalemiyle hem Risaletü'n‑Nurun, hem bizim hâtıralarımızda çok ehemmiyetli mevki tutan ve yerleşen Hâfız Tevfik’in yazdığı Âyetü'l‑Kübrâ risalesini münâsib gördüğünüz zamanda gönderirsiniz. Dokuz sene yazılarıyla mesrûrâne ünsiyet eden gözlerim, hasretle o yazıları görmek istiyor.
32
Kıymetdâr Hulûsi ve Hakkı gibi kardeşlerim! Hakkı’nın dediği gibi, Sabri’nin mektûblarını aynen onların yerine kabûl olmuş; o cihette Hulûsi ile muhâbere kesilmemiş, devam ediyor.
Hadsiz şükür ve hamd ü senâ olsun ki; Risaletü'n‑Nur gittikçe parlak, hàrikâne fütûhât‑ı îmâniye yapar. Kendi kendine, inşâallâh her görenin kalbinde yerleşir, muannidleri susturur. Bir hıfz‑ı gaybî altında düşmanları şaşırtmış, kör gözleri onu görmüyor. İzini bulamadığı hâlde, parlak fa'âliyetini müşâhede ediyorlar. Bu vakit pek ziyâde ihtiyat lâzım.
10. Risale‑i Nur’a ait bir ikram ve inayet-i İlâhiye
Azîz, sıddık, kıymetdâr kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de metîn, ciddi, çalışkan arkadaşlarım!
Yeni bir medâr‑ı kerâmet ve inâyet ve sürûr olan mektûbunuzu aldım. Ve Risaletü'n‑Nura ait bir ikram ve inâyet‑i İlâhiye’yi gösterdi. Şöyle ki:
Bundan dört‑beş gün evvel, şiddetli bir taharrî ile menzilim teftiş edildi. Her tarafa baktıkları hâlde hıfz‑ı İlâhî ile bizi mahzûn edecek bir şey bulamadılar. Yalnız İktisad, Hastalar, İstiâze gibi altı‑yedi risaleyi – zararsız – buldular. Sonra da Husrev’in ezân mes'elesi gibi müsâdere kaidelerine tam muhâlif olarak noksansız iâde ettiler.
Ben o hâdiseden size endişe edip – dağdan dönerken – Abdülmecîd, Sabri, Husrev, Hâfız Ali ile beraber konuşmak, acaba size de bir taarruz var mı diye sormak istedim. Ve lisânla bağırdım, geldim. Birden Emin kapıyı açtı, dördünüzün mübârek mektûblarınızı verdi. Her ikimiz bu ikram ve taharrîdeki kerâmet‑i hıfziyeyi ve Husrev’in hilâf‑ı me'mûl öyle bir istid'a, öyle bir netice vermesindeki inâyet‑i Rabbâniye’ye aynı zamanda muvâfık gördük ve Risaletü'n‑Nur her vakit inâyete mazhardır diye şükrettik.
33
Azîz kardeşlerim! Fihrist bakiyesinin te'lifi size havâle edilmişti; taksimü'l‑a'mâl tarzında yapsanız iyi olur.
Mâşâallâh, Bârekallâh, kalemlerinizin mükemmel çalışmaları devam etmekle beraber tezâyüd etmeleri ve hususan Sav’da birden çoğalması… Hacı Hâfız’a ve köyüne bin Bârekallâh, bizi fevkalâde mesrûr etti. Ve Husrev’in tevâfuklu yazıları, hususan yaldızlı Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.) nüshası ve Büyük ve Küçük Ali’lerin risaleleri buralarda tatlı, hem çok fütûhâtı var. İnşâallâh o mübârek kalemlerin daha çok fütûhâtı olacak ve göreceğiz.
11. Şirke düşen ve âlem‑i İslâma zulmeden Avrupa semâvî tokat yedi
Azîz, kıymetdâr, sâdık ve sebatkâr kardeşlerim!
Fihristeyi, taksimü'l‑a'mâl tarzında mütesânid hey'etinizin şahs‑ı manevîsine tevdî'iniz çok güzeldir. Tam ve dâimî bir üstad buldunuz. O manevî üstad, bu âciz kardeşinizden çok yüksektir; daha bana ihtiyaç bırakmıyor.
Sabri kardeş! Senin rüyan mübârektir ve mânidârdır. İnşâallâh zaman onu tâbir edecek.
Kardeşlerim! Sizin hatırınız ve askerliğiniz endişesi için hâdisât‑ı zamana baktım; kalbime böyle geldi:
34
Menfî esâsâta bina edilen ve Karun gibi ﴿اِنَّمَٓا اُوت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ﴾ deyip, ihsân‑ı Rabbânî olduğunu bilmeyip şükretmeyen ve maddiyûn fikriyle şirke düşen ve seyyiâtı hasenâtına gâlib gelen şu medeniyet‑i Avrupaiye öyle bir semâvî tokat yedi ki; yüzer senelik terakkîsinin mahsulünü yaktı, tahrib edip yangına verdi.
Avrupa zâlim hükûmetleri zulümleriyle, Sevr muâhedesiyle Âlem‑i İslâma ve merkez‑i hilâfete ettikleri ihanete mukâbil öyle bir mağlûbiyet tokadını yediler ki; dünyada dahi bir Cehennem’e girip çıkamıyorlar, azâbda çırpınıyorlar.
Evet bu mağlûbiyet, aynen zelzele gibi ihanetin cezasıdır. Burada çok zâtlar kat'iyyen hükmediyorlar ki, Risaletü'n‑Nurun iki merkez‑i intişarı olan Isparta ve Kastamonu vilâyetleri sâir yerlere nisbeten âfât‑ı semâviyeden mahfûz kaldıklarının sebebi, Risaletü'n‑Nurun verdiği îmân‑ı tahkîkî ve kuvvet‑i i'tikàdiyedir. Çünkü böyle âfâtlar, za'f‑ı îmândan neş'et eden hatâların neticesidir. Hadîsçe, sadaka belâyı def' ettiği gibi, o kuvve‑i îmâniye dahi o âfâta karşı derecesiyle mukàbele ediyor.
12. Manevî hastalıklar, Risale‑i Nur’un Kur’ânî ilaçları ile tedavi edilir
Azîz ve sıddık ve sâdık ve fedâkâr ve vefâdâr kardeşlerim!
Sizin bu defaki manevî ve nurlu hediyeniz benim nazarımda Cennetü'l‑Firdevs’ten bir testi âb‑ı kevser hediyesi, âlem‑i bekàdan bize gelmiş gibi rûhum inşirah ile doldu; bütün duygularım sürûr ile şükrettiler. Size uzun bir mektûb yazmak arzu ediyorum, fakat zaman ve hâlim müsâade ve muvâfakat etmediğinden kısa kesmeye mecbur oldum. Yalnız o hediyelerin hususî sâhiblerine Mâşâallâh, Bârekallâh, Veffakakümullâh, Es'adekümullâh derim.
35
Bilhassa Yirmiyedinci Mektûb’un medresesinde mütehassirâne müştâk bulunduğum kardeşlerimle mâziye gidip tekrar görüştüm ve mükerreren ayrı ayrı görüşüyorum.
Otuzbirinci âyetin birinci mukaddimesi olan ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰى﴾ cümlesi, bin beşyüz küsûr olan makam‑ı cifrîsiyle, ehl‑i dalâlet tarafından aşılanan manevî hastalıkların kısm‑ı a'zamı, Risaletü'n‑Nurun Kur'ânî ilâçlarıyla izâle edilebilir diye işâret etmekle beraber; maatteessüf ikiyüz sene kadar dünyanın ömrü bâkî kalmışsa, bir fırka‑i dâlle dahi devam edeceğine îmâ ediyor.
﴿فَتَيَمَّمُوا صَع۪يدًا﴾ cümlesi, mânâ‑yı işârîsinde, ikinci emârenin birinci noktasında “Sin” harfi “Sad” harfinin altında gizlenmesi ve “Sad” görünmesinin iki sebebi var:
Birisi: Said, tam toprak gibi mahviyet ve terk‑i enâniyet ve tevâzu'‑u mutlakta bulunmak şarttır; tâ ki Risaletü'n‑Nuru bulandırmasın, te'sirini kırmasın.
İkincisi: Şimdiki bataklığa ve manevî tâuna sukùtun sebebi ise; terakkî fikrinden neş'et ettiği cihetle, onların hatâlarını gösterip, suûd ve terakkî, Müslüman için ancak İslâmiyette ve îmânlı olmakta olduğuna işâret etmektir.
13. İki mes'ele: Nur Talebelerinin imanla kabre girmesi, Osmanlının Birinci Dünya Savaşında yenilmesinin hikmeti
Kardeşlerim!
Bugünlerde biri Risaletü'n‑Nur talebelerine, diğeri bana ait iki mes'ele ihtar edildi. Ehemmiyetine binâen yazıyorum:
36
Birinci Mes'ele: Birinci Şuâ’da iki‑üç âyetin işârâtında, Risaletü'n‑Nurun sâdık talebeleri îmânla kabre gireceklerine ve ehl‑i Cennet olacaklarına dair kudsî bir müjde ve kuvvetli bir beşâret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük mes'eleye ve çok kıymetdâr işârete tam kuvvet verecek bir delil ister diye beklerdim. Çoktan beri muntazırdım. Lillâhi'l‑Hamd iki emâre birden kalbime geldi:
Birinci Emâre: Îmân‑ı tahkîkî ilmelyakìnden hakkalyakìne yakınlaştıkça daha selbedilmeyeceğine ehl‑i keşf ve tahkîk hükmetmişler ve demişler ki: “Sekerât vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şübheler verip tereddüde düşürebilir.” Bu nev'i îmân‑ı tahkîkî ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem rûha, hem sırra, hem öyle letâife sirâyet ediyor, kökleşiyor ki şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin îmânı zevâlden mahfûz kalıyor.
Bu îmân‑ı tahkîkînin vusûlüne vesile olan bir yolu, velâyet‑i kâmile ile keşf ve şühûd ile hakikate yetişmektir. Bu yol ehass‑ı hàvâssa mahsûstur, îmân‑ı şühûdîdir.
İkinci Yol: Îmân‑ı bilgayb cihetinde sırr‑ı vahyin feyziyle, bürhânî ve Kur'ânî bir tarzda akıl ve kalbin imtizacıyla hakkalyakìn derecesinde bir kuvvet ile zarûret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakìn ile hakàik‑ı îmâniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol; Risaletü'n‑Nurun esâsı, mayası, temeli, rûhu, hakikati olduğunu hàs talebeleri görüyorlar. Başkalar dahi insafla baksa, Risaletü'n‑Nur hakàik‑ı îmâniyeye muhâlif olan yolları gayr‑ı mümkin ve muhâl ve mümteni' derecesinde gösterdiğini görecekler.
İkinci Emâre: Risaletü'n‑Nurun sâdık şâkirdleri, hüsn‑ü âkıbetlerine ve îmân‑ı kâmil kazanmalarına o derece kesretli ve makbûl ve samîmî duâlar oluyor ki, o duâların içinde hiçbiri kabûl olmamasına akıl imkân veremiyor.
37
Ezcümle: Risaletü'n‑Nurun bir hàdimi ve bir tek şâkirdi, yirmidört saatte, Risaletü'n‑Nur talebelerinin hüsn‑ü âkıbetlerine ve saâdet‑i ebediyeye mazhar olmalarına yüz defa Risaletü'n‑Nur talebelerine ettiği duâları içinde hiç olmazsa yirmi‑otuz defa selâmet‑i îmânlarına ve hususî hüsn‑ü âkıbetlerine ve îmânla kabre girmelerine aynı duâyı en ziyâde kabûle medâr olan şerâit içinde ediyor.
Hem Risaletü'n‑Nurun talebeleri bu zamanda her cihetten ziyâde hücuma ma'rûz olan îmân hususunda birbirine selâmet‑i îmân hakkındaki samîmî, masûm lisânlarıyla duâlarının yekûnu öyle bir kuvvettedir ki, rahmet ve hikmet onun reddine müsâade etmezler. Farazâ, mecmûu itibariyle reddedilse, tek bir tane onların içinde kabûl olunsa, yine herbiri selâmet‑i îmân ile kabre gireceğine kâfî geliyor. Çünkü herbir duâ umuma bakar.
İkinci Mes'ele: Yirmi sene evvel tab'edilen “Sünûhât Risalesi”nde hakikatli bir rüyada Âlem‑i İslâmın mukadderâtını meşveret eden rûhâni bir meclis tarafından bu asrın hesabına Eski Said’den sordukları suâle karşı verdiği cevabın bir parçası şimdilik tezâhür etmiştir.
O zaman, o manevî meclis demiş ki: “Bu Alman mağlûbiyetiyle neticelenen bu harpte Osmanlı Devleti’nin mağlûbiyetinin hikmeti nedir?”
Cevaben Eski Said demiş ki: Eğer gâlib olsaydık, medeniyet hatırı için çok mukaddesâtı fedâ edecektik. Nasıl ki yedi sene sonra edildi. Ve medeniyet nâmıyla Âlem‑i İslâm, hususan Haremeyn‑i Şerîfeyn gibi mevâki'‑i mübârekeye, Anadolu’da tatbik edilen rejim kolaylıkla, cebren teşmîl ve tatbik edilecekti. İnâyet‑i İlâhiye ile onların muhâfazası için kader mağlûbiyetimize fetvâ verdi.
Aynen bu cevaptan yirmi sene sonra, yine gecede, “Bî‑taraf kalıp, giden mülkünü geri almakla beraber; Mısır ve Hind’i de kurtararak bizimle ittihâda getirmek, siyaset‑i âlemce en büyük muzafferiyet kazanmak varken; şübheli, dağdağalı, fâidesiz bir düşmana (İngiliz) tarafdârlık göstermekle muzâaf bir sûrette ve zararlı bir yolu tercih etmek, böyle zekî, belki dâhî insanların nazarında saklı kalmasının hikmeti nedir?” diye suâl benden oldu.
38
Gelen Cevab: Manevî cânibden geldi. Bana denildi ki: “Sen, yirmi sene evvel manevî suâle verdiğin cevab, senin bu suâline aynı cevaptır. Yani: Eğer gâlib tarafı iltizam edilseydi; yine mimsiz medeniyet nâmına gâlibâne, mümânaat görmeyecek bir tarzda, bu rejimi Âlem‑i İslâma, mevâki'‑i mübârekeye teşmîl ve tatbik edilecekti. Üçyüzelli milyon İslâmın selâmeti için bu zâhir yanlışı görmediler, kör gibi hareket ettiler.”
14. Bu zamanda ihlâslı sadâkat, livechillâh uhuvvet ve fîsebîlillâh muavenet lâzımdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz, sıddık, mübârek kardeşlerim!
Sizlerin bu bayram manevî hediyeniz, bayramımı öyle bir tebrik etti ki, binler kederim olsaydı silerdi. Bin Bârekallâh. Böyle bir zamanda böyle ihlâslı sadâkat, livechillâh uhuvvet ve fîsebîlillâh muâvenet ancak àlî himmet sıddıkînlerde bulunur. Hàlık‑ı Zülcelâl’e hadsiz hamd ve şükür olsun ki, sizin gibileri, Kur'ân‑ı Hakîm’e hàdim ve Risale‑i Nura şâkird eylemiş.
Husrev kardeş! Senin, umum kardeşlerin nâmına bayram tebriki hesabına, başta Kur'ânın baştaki çok şirin ve güzel cüzleri olarak Mektûbat’ın kısm‑ı a'zamını hediye etmekliğiniz, bin tebrik hükmünde oldu. Bin Bârekallâh.
39
Küçük Ali kardeşim! Senin, büyük manevî hediyen beni cidden şaşırttı, çok mütehayyir etti. O mükemmel yazılar, Büyük Ali’nin, yoksa Küçük Ali’nin mi bilemedim. Benim için yeniden dünyaya bir Abdurrahman, bir Lütfi gelmiş gibi. Büyük Hâfız Ali’nin sisteminde bir kahraman yardımcı ve iki mübârek ve hàlis ve kıymetdâr Mustafaların elinde bir elmas kılınç buranın fethinde benim gibi bir âcizin muâvenetine koşuyor gördüm. Mâşâallâh, Büyük Hâfız Ali’nin nurânî ve büyük fabrikası Kuleönü’nü de içine almış gibi; aynı kalem, aynı tarz, aynı iktidar göstermişsin. Risale‑i Nurun tam kàmetine yakışacak nakışlar, murassa' elbise giydirmişsiniz.
15. Talebeleri sağ kaldıkça Üstadın ölüme dostâne bakması
Azîz ve sıddık kardeşlerim!
Bayramınızı tebrik ve hizmetinizi takdir ve muvaffakıyetinize duâ ederek Hàlık‑ı Rahîm’e hadsiz şükür ederim ki; sizler gibi sebatkâr ve fedâkâr kardeşleri Risaletü'n‑Nura sâhib ve nâşir yapmış. Ben, sizleri düşündükçe, rûhum inşirah ve kalbim ferâhlarla dolar. Daha, dünyadan gitmek benim için medâr‑ı teessüf olamaz. Sizler kaldıkça ben yaşıyorum diye, mevte dostâne bakıyorum; ecelimi telâşsız bekliyorum. Allah sizden ebeden râzı olsun. Âmîn, âmîn, âmîn!‥
16. Bu zamanda en lüzumlu, en ehemmiyetli, en birinci vazife iman kurtarmaktır
Kardeşlerim! Size latîf bir hikâye:
Bir zaman, Barla’da bir zât, ağaçtan bir kutuda, cevizli bir tatlı bana göndermişti. Mukâbilini verdiğim o bir buçuk kilo lokmalardan her gün altışar tane ben kendim yerdim ve bazen o kadar ve daha ziyâde başkalara teberrük olarak verirdim. Sıddık Süleyman bu hâdiseyi belki tahattur eder. Bir aydan ziyâde devam etti. Sonra, merhum Gâlib Bey ile hesab ettik, onun beş‑altı misli bereket içinde olduğuna kanâatimiz geldi. Ben o vakit dedim: “Bu zâtta ehemmiyetli bir bereket, bir ihlâs var.” Şimdi tahmin ve tahattur ediyorum ki, o zât Hacı Hâfız imiş. O acîb bereketin şimdi sırrı çıkmış.
40
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Nur fabrikasının sâhibi Hâfız Ali’nin ve mübâreklerin köyleri ortasında, duâda, Sav köyü mevki almış. Tam bir senedir ahyâ yüzünden emvât dahi hisse alıyorlar.
Risaletü'n‑Nurun hizmetinde ekser şâkirdleri birer nev'i kerâmet ve ikram‑ı İlâhî hissettikleri gibi, bu âciz kardeşiniz çok muhtaç olduğu için, çok nev'ilerini ve çeşitlerini hissediyorum. Ve bu sıralarda bu havâlideki şâkirdler, yemînle itiraf ediyoruz ki; “Biz Nur’un hizmetinde çalıştıkça hem maîşetçe, hem istirahat‑i kalpçe bir genişlik, bir ferâh zâhir bir sûrette hissediyoruz.” Ben kendimce o kadar hissediyorum ki, nefis ve şeytanım dahi o bedâhete karşı hayret ederek sustular. .………………
Biliniz ki, bir seneden ziyâdedir, ben duâda, Risaletü'n‑Nurun şâkirdlerinin risalelerle alâkadar olan ezvâc ve evlâd ve vâlideynlerini dahi dâhil ediyorum. Bunun bir sebebi; başta Sabri olarak, orada burada bazı zâtlar, çoluk ve çocukları ile dâireye girmeleridir. ……………………‥
Adâlet‑i İlâhiye, İslâmiyete ihanet eden mimsiz medeniyete öyle bir azâb‑ı manevî vermiş ki, bedevîliğin ve vahşîliğin derecesinden çok aşağıya düşürtmüş. Avrupa’nın ve İngiliz’in yüz sene ezvâk‑ı medeniyesini ve terakkî ve tasallut ve hâkimiyetin lezzetlerini hiçe indiren mütemâdi korku ve dehşet ve telâş ve buhran yağdıran bombaları başlarına musallat etmiş.
İşte böyle bir zamanda en lüzumlu, en ehemmiyetli, en birinci vazife îmânı kurtarmak olduğundan; bu zamana ve bu seneye bakan beşâret‑i Kur'âniye ve ﴿فَضْلًا كَب۪يرًا﴾﴿فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُ﴾ âyetlerin müjdesi en büyük bir fütûhât sûretinde Risaletü'n‑Nurun manevî fütûhât‑ı îmâniyesini gösteriyor.
41
Evet, bir adamın îmânı; ebedî ve dünya kadar bir mülk‑ü bâkînin anahtarı ve nurudur. Öyle ise, îmânı tehlikeye ma'rûz her adama, bütün küre‑i arzın saltanatından daha fâideli bir saltanat, bir fütûhât kazandıran Risaletü'n‑Nur, elbette bu âyetlerin, bu asırda, bu beşâretlerinin kasdî bir medâr‑ı nazarlarıdır.
Nur ve Gül Fabrikalarının hademe ve sâhibleri, insanın başında iki göz gibidir; zâhiren ikidir, fakat bir görürler. Ahvel (şaşı) gözlü iki görür. Lillâhi'l‑Hamd bu iki cereyan‑ı nurânî kemâl‑i ittihâddadırlar.
17. Risale‑i Nur’un kerametlerinden bir-iki nümune
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ دَقَائِقِ الْفِرَاقِ
Azîz, mübârek, sıddık, sâdık, rûhum, canım kardeşlerim!
Sizin beni çok mesrûr eden son mektûbunuza Isparta yoluyla cevab vermediğimin sebebi; benim, Isparta merkeziyle olan münâsebetime buraca çok dikkat edilmesidir. Hem, öteki yolda size gelinceye kadar Risaletü'n‑Nurun müteaddid merkezlerinin istifadesidir.
Husrev kardeş! Son mektûbumda demişim: Husrev’lerin vâlideleri sebebiyet verdiler ki, bir seneden ziyâde bir vakitten beri bütün talebelerin peder ve vâlideleri duâya dâhil olmuşlar. Sakın yanlış zannetmeyiniz. Senin vâliden gibi, on seneden beri Risaletü'n‑Nurun hàs şâkirdlerinin dâiresinde bulunan orada çok âhiret hemşirelerim var. Onlar, yeniden başkalarının duâya dâhil olmalarına sebeb olmuşlar demektir.
42
Size Risaletü'n‑Nurun kerâmetinin bu havâlide zuhûr eden çok tereşşuhâtından bir‑iki hâdise beyân ediyorum:
Birisi: Hatîb Mehmed (Rahmetullâhi Aleyh) nâmında ciddi bir ihtiyar talebe, İhtiyarlar Risalesi’ni yazıyordu. Tâ “Onbirinci Ricâ”nın âhirlerinde ve merhum Abdurrahman’ın vefâtının tam mukâbilinde kalemi, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ yazıp ve lisânı dahi لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek hüsn‑ü hâtimenin hâtemiyle sahife‑i hayatını mühürleyip, Risaletü'n‑Nur talebelerinin îmânla kabre gireceklerine dair olan işârî beşâret‑i Kur'âniyeyi vefâtıyla imza etmiş. Rahmetullâhi aleyh, rahmeten vâsia.
İkincisi: Sizin te'lifiniz olan Fihristenin tashihinde, bir müstensihin noksan bıraktığı bir sahifeyi, Tahsin’e dedim: “Yaz!” O da yazmaya başladı. Simsiyah bir mürekkebden ve temiz kalem ile birden yazdığınız ikinci cild Fihristenin makbûliyetine hüccet olarak o siyah mürekkeb güzel bir kırmızı sûretini aldı. Tâ yarım sahife kadar bu garîb hâdiseye taaccüb edip bakarken, o mürekkeb simsiyaha döndü. Sahifenin öteki yarısı, aynı kalem, aynı hokka tam siyah yazıldı.
Bir zaman Barla’da, bağlardaki köşkte, Şamlı Hâfız ve Mes'ûd ve Süleyman’ın müşâhedesiyle aynı hâdiseyi başka şekilde gördük. Şöyle ki:
Ben, sevmediğim için siyah bir mürekkebi kısmen döktüm; birden mütebâkisi çok beğendiğim güzel bir kırmızıya tahavvül etti. Risaletü'n‑Nurun kâtiblerini şevklendirdi. Gözümüze silsile‑i kerâmetin bir ucunu ve bir tereşşuhunu gösterdi.
43
18. Risale‑i Nur Talebesi kime denir?
Âhiret kardeşlerime mühim bir ihtar
İki Maddedir.
Birincisi: Risale‑i Nura intisab eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, “Risale‑i Nur Talebesi” ünvânını alır. Ve o ünvân altında, her yirmidört saatte benim lisânımla belki yüz defa, bazen daha ziyâde hayırlı duâlarımda ve manevî kazançlarımda hissedar olmakla beraber; benim gibi duâ eden kıymetdâr binler kardeşlerin ve Risale‑i Nur talebelerinin duâlarına ve kazançlarına dahi hissedar olur.
Hem, dört vecihle dört nev'i ibâdet‑i makbûle hükmünde bulunan kitabetinde; hem îmânını kuvvetlendirmek, hem başkalarının îmânlarını tehlikeden kurtarmasına çalışmak, hem hadîsin hükmüyle, bir saat tefekkür bazen bir sene kadar bir ibâdet hükmüne geçen tefekkür‑ü îmânîyi elde etmek ve ettirmek, hem hüsn‑ü hattı olmayan ve vaziyeti çok ağır bulunan Üstad’ına yardım etmek ile hasenâtına iştirâk etmek gibi çok fâideleri elde edebilir.
Ben, kasemle te'min ederim ki; bir küçük risaleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye hükmüne geçer; belki herbir sahifesi bir okka şeker kadar beni memnun eder.
İkinci Madde: Maatteessüf, Risale‑i Nurun, îmânsız ve emânsız cin ve ins düşmanları onun çelik gibi metîn kalelerine ve elmas kılınç gibi kuvvetli hüccetlerine mukàbele edemediklerinden; çok gizli desîseler ve hafî vâsıtalar ile, haberleri olmadan, yazanların şevklerini kırmak ve fütûr vermek ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytancasına hücum edip darbe vuruyorlar. Hususan burada ihtiyaç pek çok ve yazıcılar çok az ve düşmanlar çok dikkatli, kısmen talebeler mukâvemetsiz olduğundan; bu memleketi o Nurlardan bir derece mahrum ediyor.
Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam hangi risaleyi açsa benimle değil, Hàdim‑i Kur'ân olan üstadıyla görüşür ve hakàik‑ı îmâniyeden zevkle bir ders alabilir.
44
19. Manevî bir ihtarla yazılan iki ince mes'ele
Manevî bir ihtar ile bir‑iki ince mes'eleyi size yazıyorum:
Birincisi:
Geçen Ramazan‑ı Şerîfte, Ehl‑i Sünnetin selâmet ve necâtı için edilen pek çok duâların şimdilik âşikâre kabûlleri görünmemesine hususî iki sebeb ihtar edildi.
Birincisi: Bu asrın acîb bir hàssasıdır. (Hâşiye) Bu asırdaki Ehl‑i İslâm’ın fevkalâde sâfderunluğu ve dehşetli cânîleri de âlîcenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiâtı işleyen ve binler manevî ve maddî hukuk‑u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nev'i tarafdâr çıkmasıdır. Bu sûretle ekall‑i kalîl olan ehl‑i dalâlet ve tuğyan; sâfdil tarafdâr ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüb eden musîbet‑i âmmenin devamına ve idâmesine belki teşdidine kader‑i İlâhiye’ye fetvâ verirler; biz buna müstehakız derler.
Evet, elması bildiği (âhiret ve îmân gibi) hâlde yalnız zarûret‑i kat'iyye sûretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat‑ı şer'iye var; yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya heves ile veya tama' ve hafif bir korku ile tercih edilse, eblehâne bir cehâlet ve hasârettir, tokada müstehak eder. Hem âlîcenâbâne affetmek ise yalnız kendine karşı cinayetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkaların hukukunu çiğneyen cânîlere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerîk olur.
İkinci Sebeb: Yazmaya izin olmadığından yazılmadı.
İkinci Mes'ele:
Kardeşlerim!
Eskişehir Hapishânesinde, âhirzamanın hâdisâtı hakkında gelen rivâyetlerin te'villeri mutâbık ve doğru çıktıkları hâlde, ehl‑i ilim ve ehl‑i îmân onları bilmemelerinin ve görmemelerinin sırrını ve hikmetini beyân etmek niyetiyle başladım; bir‑iki sahife yazdım perde kapandı, geri kaldı.
45
Bu beş senede, beş‑altı defa aynı mes'eleye müteveccih olup muvaffak olamıyordum. Yalnız o mes'elenin teferruâtından bana ait bir hâdiseyi beyân etmek ihtar edildi. Şöyle ki:
Hürriyetin bidâyetinde, Risale‑i Nurdan çok evvel, kuvvetli bir ümîd ve i'tikàd ile, ehl‑i îmânın me'yûsiyetlerini izâle için, “İstikbâlde bir ışık var, bir nur görüyorum” diye müjdeler veriyordum. Hattâ, hürriyetten evvel de talebelerime beşâret ederdim. Tarihçe‑i Hayat’ımda merhum Abdurrahman’ın yazdığı gibi, Sünûhât misillû risalelerde dahi “Ben bir ışık görüyorum.” diye dehşetli hâdisâta karşı o ümîd ile dayanıp mukàbele ederdim. Ben de herkes gibi o ışığı siyaset âleminde ve hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’de ve çok geniş bir dâirede tasavvur ederdim. Hâlbuki hâdisât‑ı âlem beni o gaybî ihbarda ve beşârette bir derece tekzîb edip ümîdimi kırardı.
Birden bir ihtar‑ı gaybî ile kat'î kanâat verecek bir sûrette kalbime geldi. Denildi ki: “Ciddi bir alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin ‘bir ışık var, bir nur göreceğiz’ diye müjdelerin te'vili ve tefsiri ve tâbiri, sizin hakkınızda belki îmân cihetiyle, Âlem‑i İslâm hakkında dahi en ehemmiyetlisi Risale‑i Nurdur. Bu ışıktır; seni şiddetle alâkadar etmişti. Ve bu nurdur ki, eskide de tahayyül ve tahminin ile geniş dâirede belki siyaset âleminde gelecek mes'ûdâne ve dindarâne hâletlerin ve vaziyetlerin mukaddimesi ve müjdecisi iken, bu muaccel ışığı o müeccel saâdet tasavvur ederek eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun.
Evet, otuz sene evvel bir hiss‑i kable'l-vukû' ile hissettin. Fakat nasıl kırmızı bir perde ile siyah bir yere bakılsa karayı kırmızı görür. Sen dahi doğru gördün, fakat yanlış tatbik ettin. Siyaset câzibesi seni aldattı.”
46
20. Nur’un neşrine çalışan talebeleri Üstadın tebriki
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ عُمْرِكُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ اٰم۪ينَ
Azîz, sıddık kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de muktedir, kuvvetli arkadaşlarım!